19.4 C
Kocaeli
Perşembe, Temmuz 30, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 917

Gelecek On Yıl…

Türkiye’de gelecek on yıla damga vuracak siyasî, iktisadî ve diplomatik yapının, sadece içte oluşan dinamiklerle açıklamak imkânsızdır. Arap Baharından çok önceleri başlayan bir Türk Baharı var ortada. Metotlar farklı çalıştı sadece. Davutoğlu’nun bizzat ifade ettiği gibi, Arap Baharı öyle twitter ve facebook kanalıyla bir araya gelen gençlerin yaptığı eylemler değildi. Küresel Karadulun derinlerden gelen bir operasyonuydu. Sonuçta İsrail’i rahatlatan bir toplu durum ortaya çıkardı. Olaylar Türkiye’nin “görünürlüğünü” artırsa da bir meçhule kürek çeker vaziyette bıraktı.

Hem devletin sıkletinin hafifliği, hem de küresel Karadulun ağırlığı bir araya gelince Dışişleri Bakanına yapabilecek fazla bir şey kalmıyor. İsrail’in zindanlardan salıverdiği Filistinlileri Türkiye’ye davet etmek, Libya’da “NATO” güçlerinin harap ettiklerini toparlama çabası, Suriye’den kaçan muhaliflere kucak açarak iltica ülkesi Türkiye olabiliriz. Somali’ye yardım meselesi de bunun bir tezahürü oldu.

Bırakın özür dileme-diletme peşrevinden galip çıkmayı, Türkiye İsrail’den parası ödenen Heronları bile teslim alamadı. İsrail’i ikna edemeyen hükümet, ABD’den Predator alacağı müjdesiyle Türkiye’ye döndü.

Bu arada nasıl bir restleşme ise, Obama ve Erdoğan arasında geçen bir olay basına sızdırılarak yeni bir kahramanlık öyküsü çıkarıldı. Obama Türkiye’nin İran’ı koruduğunu söyleyince, Erdoğan’da ABD’nin de İsrail’i koruduğunu “şaka yollu” ifade etmişti. Yani el elde başta, durmak yok yola devam!Savaş’a bile katılmayan Sultanı “fatih” ilan eden Osmanlı meddahları gibi, medya sıkılganlık öksürüklerinden cihat narası çıkarıyor. 

Yörünge stratejisi izlemeye devam edecek gibi görünen Türkiye, merkez üssü olma çabalarında başarısızlıklarla karşılaşmaktadır. Cüretkâr çıkışların, daha çok iç siyasetin seyisliğini güçlendirmeye yönelik olduğu ve maalesef dışarıda özürlenmelere dönüştüğüaşikârdır.

Türkiye’nin stratejik yörüngesinde olan ülkelerle olan ilişkisi, duygusal bir “katarsis”le sınırlı olarak kalmakta, bu durum da Türkiye’ye diplomatik faydadan çok yeni yükümlülükler getirmektedir.Türkiye hâlâ haklı olduğu konularda bile davasını, mahkeme reisiyle değil, mübaşirle müzakere etmeye çalışmaktadır. Türkiye’nin Bosna-Hersek’teki varlığı buna delalet eden durumlardan biridir. Onca karşılıklı sevgi ve bağlara rağmen Bosna’daki Türk varlığı belagat semalarında uçuşmaktadır.

Anlaşılan o ki, Dışişleri, dış ticariilişkileri artırma çabasına yönelik olarak çalışmaktadır. Diplomatik başarıların en büyüğü, hükümetin halka gösterdiği çok diplomatiktavırdır.Hükümet hâlâ, iç siyasette gebe kaldığı grupların nasıl olup da hükümet başkanı üstünde ve hattazıddına bir söylemle, kendince bir diplomatik güç olma çabalarını anlamaya çalışmaktadır…

Kabul, ticarî ilişkileri artırma çabalarında-denge Türkiye aleyhine olsa da– ötelenmiş bir küresel siyasî güç olmak arzusu yatmaktadır. Öte yandan, murat edilen siyasî gücün ticaretten çok üretimle olacağı ve –demokratik ilkelere bağlı– askerî güçle mümkün olduğuunutulmamalıdır. Sağ koluyla sol omzunu yumruklayan bir mantık, ülkenin gücünü ancak azaltacaktır.Sivrisinek avlamaya tankla gitmenin ülkeye yararı değil, zararı olmaktadır.

Uzun vadede hedeflenen ışıltılı hedefler var: Osmanlı Devleti’nin “Frenklere” terk etmek zorunda kaldığı coğrafyada bıraktığı nal izlerini cilâlamak ve tarihte serpilen “çil çil kubbeler”in zaman içinde ne kadar su sızdırdığını anlama çabası…

Kısa vadede ise Türkiye’nin,Osmanlı terekesi ülke halklarıyla-Filistin üzerinden–ruhsal titreşiminin, bölge ülkelerinin yöneticilerinde bir tehdit algısı yaratması kuvvetle muhtemeldir.Zaten, seçilmiş de olsa, sömürge artığı hanedan uzantısı da olsa, bölgede bir tür diktatörlük hâkimdir. Yönetimler kendi meşruiyetlerini, ürettikleri korkular üzerinden güvence altına almaktadır. Halkların ise yönetimler karşısında temsilleri yoktur. Halkların duygusal desteğini alan ama yönetimlerin kösteklediği bir Türkiye imajı var karşımızda.

O halde, meşruiyet endişelerininbu sürece ket vurma ihtimali var. Kelebek etkisi dedikleri türden. Tarihsel miras,bölge halklarının içinde bir köz olarak durabilir, ancak yönetimlerin korkusu zaten bu közlerin kendilerine sıçrama endişesi olacaktır. Tavşana kaç tazıya tut tarzındaki yönetim stratejilerinden dolayı, bölgedeki halklar ve yönetimler ayrı tellerden çalan bir kakofoniyi silahların katılımıyla terennüm etmektedir.Filistin meselesi bu açında bir turnusol testi de yapmıştır…

Türkiye’nin geleceğini güvenlik ve enerji politikaları yanında, uluslararası ittifak isteklerine yönelik endişeler ve kültürel kamplaşmalar oluşturacaktır. Enerji ve güvenlik açısından bağımlı olunca da, ülkenin gelişme endeksi ve dinamikleri de buna endeksli olarak artıp azalacaktır.”Yalnızlık” sendromlarına yenilmeden, yalnız başınalıkları yaşamak gerekmektedir. Ticaret yaparak, ama devleti yabancı şirketlerin ticaret ortağı görmeden…

Önümüzdeki yıllar, Türkiye’yi (1) bir taraftan önünde açılan imkânlar açısından, (2) ülke bütünlüğünü tehdit eden dinamiklerden dolayı izlediği klasik “bekle gör”cü denge politikasından ya da “görmezden gelme” politikalarından farklı tutumlara itecek, “kazan kazan” politikalarına yöneltecek ve aynı zamanda büyük kaybetme risklerini de artıracaktır. Ama belli olan bir şey var ki Türkiye “küreselleşme” ve “Yeni Dünya Düzeni” içinde kendini Cumhuriyet döneminin belki de –hem kazanma hem de kaybetme açısından–en riskli döneminde bulacaktır.

“Bekle görcü” diplomasiden görücü bekleyen diplomasiye geçiş yaptık. Dışarıda Yunanistan’da iflas eşiğine gelmiş bir hükümete rağmen, Kıbrıs ve Ege’de Amerika-İsrail işbirliği ile petrol arama tahrikinde bulunan Güney Kıbrıs Hükümetinin tavırları komik karşı ataklarla karşılanmaktadır.

Evet, bu sorunlar Türkiye’nin onca tavizlerine rağmen devam ediyor. İçerde Irak’taki yeni federal sömürge yapılanmasının çıkardığı bağımsız Kürt devleti izdüşümündeki terör, etnik ve dini-ideolojik kamplaşmalarla zaman harcayan, –gitgide artan bütçe açıklarına rağmen– son yıllarda enflasyon rakamlarında ve ekonomik büyümesinde büyük mesafeler de alan bir Türkiye’de yaşamaktayız.

Ancak Türkiye belki de kendine rağmen, bulunduğu coğrafyanın hem sıkıntılarını hem de avantajlarını tecrübe etme noktasında temkinli adımlar atarak uluslararası dinamiklerin kendi lehine sonuçlanması açısından çok önemli bir noktaya dagelebilir.

Yeter ki Türkiye, artık hükümetlere göre değişen değil, devletle kaim olan bir diplomasiyi, siyasi manevra değil, kliklerin ve Küresel Karadulun dayattığı “kazı-kazan” piyangosu değil, millî bir yol haritası olarak görmeye başlasın.

Geleceği gelenekte kaybetmemek için…

Ben Yapılan Yarışı Yazarım

Bana diyorlar ki ısrarla, Adana Valisini neden yazmıyorsun…

Bakın, inanın çok daha önemli konuları yazmaya sıra bulamıyorum. Ayrıca, kişilerle mümkün olduğu kadar uğraşmak istemiyorum ki, ülke, bölge ve dünya konularına sıra gelsin.

Kaldı ki, vali konusunda ne yazabilirim… İktidar milletvekilinin sözleri, Türkiye’nin en yaygın gazetesinde baş haber oldu. Recep Tayyip ERDOĞAN, bu haberden bir gün sonra, boşuna uğraşmayın yedirmem dedi. Kim, kimle, nasıl uğraşıyor, kimin eli kimin cebinde ve kimin ne kadar utanması gerekir bilemez olduk. Böyle bir durumda ne yazılabilir ki! Yazsak ne olur, yazmasak ne olur!!!!

Neyse, biz konumuza dönelim…

Cumhurbaşkanlığı seçimi yaklaştıkça, ülkede ve belki de bölgede çok önemli gelişmelere tanıklık edeceğiz.

Bakın, Recep Tayyip ERDOĞAN ve Abdullah GÜL’den birisi ben Cumhurbaşkanlığına aday değilim demediği müddetçe, ülke ve toplum olarak çok daha sıkıntılara düşeceğimiz açık görünüyor.

Egemen emperyal güçlerin ve onların yıllardan beri beslediklerinin istediklerini yapmak için her ikisi de adeta rol kapmak için yarışıyor.

Bir gün Recep Tayyip ERDOĞAN, paket diye terörist başının isteklerini yapmak için can atıyor ve demokratik paket yutturmacası ile bu istekleri sıralıyor.

Ne yapıyor yani?

Andımızı kaldırıyor, harfler ekliyor alfabeye, Türkçe dışında anadilde eğitim getiriyor, Türkçe dışında siyaset yapma serbestliği getiriyor, yer isimlerinde değişiklik yapma yetkisi getiriyor vesaire. Bu istekler kimlerin isteği olabilir acaba?

Rol kaptırdığını düşünen Abdullah Gül, 13 yıl önce ölmüş Ahmet KAYA’ya, başka bir sanatçı yokmuş gibi devlet madalyası veriyor. Buna ne gerek duyuyor acaba?

Arkasından, rolü kaptırma endişesi ile Recep Tayyip ERDOĞAN, Van’da Türk Milletine olmadık hakaretler ediyor. Yani, ne diyor? Türk Milleti dersen başkaları da başka şeyler söyler diyor. Türk Milleti kavramı herkesi kapsamaz diyor. Sadece Millet demek yeter gibi, ipe sapa gelmez, altı boş şeyler söylüyor. Bu yazıları hazırlayanlar, bu sözlerin boş olduğunu bilmiyorlar mı?

Hemen akabinde, aman rolüm gider de, egemen güçler beni zayıf görürler diye, Abdullah Gül, Devlet Madalyasından TC ve ATATÜRK’ü kaldırıyor. Sayın Gül, buna bu kadar acil neden gerek duydu acaba, sizce?

Aynı günlerde, Recep Tayyip ERDOĞAN, rol kaptırmamak için, kızlı-erkekli evler bombasının pimini çekip ülkeye ve topluma atıyor. Bu kadar dar bir zaman içerisinde bunu neden, nasıl ve hangi güdülerle düşünmüş ve ihtiyaç hissetmiş olabilir sizce?

Bu bomba, rol yarışında geride kaldığını düşünen ve egemen güçlere bu filmde ben de oynamak istiyorum diyen Bülent ARINÇ’ın elinde patlıyor.

Şimdi yarış üçlü hale geldi.

Ancak, bu yarışın içerisine, bundan böyle, sadece Cumhurbaşkanlığı değil, Başbakanlık da girmiştir.

Her üç yarışçı, egemen güçlere kendilerini beğendirmek ve kendilerini kabul ettirmek için bundan böyle ellerinden ne gelirse onu yapacaklardır.

Bu arada, ülkede ne olursa olun, insanımız nasıl yaşarsa yaşasın bu üç yarışçı için hiç, ama, hiç önemli değil.

Nasıl olsa ciddi bir kesim, top atsan uyanmaz vaziyette uyuyor. Uyandırmaya çalışanları da kendinden uzaklaştırıyor. Yahu, bu insanlar iyi niyetli olarak bir şeyler söylemeye çalışıyorlar, bir de bunları can kulağıyla dinleyelim demiyorlar.

Bu durum yarışçılar için bulunmaz bir fırsat. Niye rahatça kendi aralarında yarışmasınlar.

Evet, son bir ayda yaşananları, tesadüf diye geçiştirebilir misiniz?

Hayır, lütfen geçiştirmeyin.

Son birkaç ayda yaşananlar, bir yıldan beri yaşananların daha yoğunluklu şekli.

Zaman daraldıkça daha da yoğunluklu şekillerde yaşayacağız.

Bey’im Aman!

 

Memleketine ve milletine üstün hizmetler gerçekleştirip ebedî âleme intikal edenler, milletlerinin gönlünde yaşamaya devam ederler. Onları; ‘hiç ölmeyenlerden‘ sayan asil düşünce sâhipleri de hikâye ve romanlarında yaşatırlar. Bey’im Aman! Büyük düşünen, büyük işler yapan bir büyük insanın hayatından kesitler sunuyor. O büyük insan; Bakü’deki beton bir tabuta, İstanbul’un güneşini getirebiliyor. En sevinçli haberleri dinlerken bile, Rus tanklarının paletleri altında can veren milletinin gençlerini hatırlayıp gözyaşına boğuluyor.

Bey’im Aman!’daki hikâyelerin hepsinde ilkinden sonuncusuna akıp giden duygu selinin çağlayanlar coşkunluğundaki sesini satırlar arasında işitmek mümkün. Belli ki yazarı da duygulu bir insan. Asıl başarısı da duygularını, duygu sömürüsüne tenezzül etmeden edebî bir maharetle kelimelere libas olarak giydirebilmesinde.

Dayımın Üstünde Kahve Kokusu‘ başlıklı hikâye şöyle başlıyor:

…Ne yapsa çıkmaz içinden insanın; turnanın uçuşu, balığın çırpınışı, türkünün sesi.

Nasıl çıksın ki aklından, çocukluğun hâtırasına yerleşmiş masallar, ninniler, Van gibi göllenip de Ahlat’a bakarken gün batımında…

Uzak bir memlekette, mutfağı tarhana kokmayan bir evde… Mâsumiyetin bütün akşamüstlerine vedâ edip de oturmak ne zordur.

Bir başka sahnede, sel hâline gelen duygular, önüne çıkan engelleri aşarak dilden dökülüveriyor:

-Çavuşoğlu’sun sen… Deden gaziydi, baban gaziydi… Deden şehittir. Şimdi baban da…

Sonra söylenmeyecek şeyleri söylemiş bütün büyükler gibi kabahatlenip, bir acemi suskunlukla geçiştirmeye çalıştı.

-‘Babam da’  ne dayı? ‘Şehit’ ne dayı? Şehit güzel bir şey mi dayı? Söylerken güzel… Şehriye gibi… Babam nerede dayı… O gelmeyecek mi bizimle?

Dayısı yaşaran gözlerini sildi;

-Şehitlik güzeldir. Şehriye gibidir, güzel kuzum benim. Tatlı bir şeydir. Onu bir tadan bir daha bırakamaz.

-O zaman ben de tadayım dayı!

-Sen daha küçüksün kızım. Şimdi seni cennet gibi bir yere götürecekler. Orada derenin kenarında oturacaksın. Ayaklarını suya uzatacaksın. Söğütler sana ninni söyleyecek, uyuyacaksın.

-Söğütler ninni söyler mi dayı?

Şiir gibi anlatım tarzı, diğer hikâyelerde de okuyucunun gözlerini okşuyor, hayatın derinliklerinden hâtıralar getiriyor, bâzen de göz pınarlarına içli, sessiz ve gizli dâvetiyeler gönderiyor.

Ve bu duygulu satırlar arasında buram buram vatan sevgisi, burcu burcu kahramanlıklar, okuyucuya Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu’nun ‘Destanlar Burcu‘nu hatırlatıyor.

Kitabın arka kapağındaki tanıtım yazısından:

Eprimiş Hikâyeler adlı kitabıyla Kurgu Kültür Merkezinin 2011-2012 Öykü Ödülü’ne lâyık görülen Afşar Çelik, Bey’im Aman! ile yakın Türk tarihinde bir seyahate çıkıyor. Azerbaycan’ın bağımsızlık mücadelesi kadın kahramanlarından Prof. Dr. Hanım Halilova’nın Elçibey ile Bağımsızlığa Giden Yol adlı kitabından aldığı ilhamla tarihe bir hikâyeci gözüyle bakıyor. Tarihin ayak izlerini, Ömer Seyfettin’den tevarüs ettiği geleneğin pusulasıyla tâkip ediyor. Tarihin yer yer andığı ve bazen ihmal ettiği insanların hikâyelerini, Ebulfez Elçibey’in mütevazı, fedakâr hayatı ve önder kişiliği ışığında yeniden yazıyor. Elinde, kumandanı Mustafa Kemal Atatürk’ün manevî mirasından başka bir şeyi olmaksızın bağımsız bir devlet oluşturan, büyük Türk evlâdı Elçibey’i, çoğu zaman gerçek ve bâzen de hayalî kahramanlar ve olaylarla anlatırken biraz da hasretin tarihini yazıyor.

Bey’im Aman! Türk milletleşmesinin Hazar kıyısındaki medeniyet bucağı Azerbaycan’ı hırçın bir rejimin kırıp döktüğü hayatlara ve o hayat üzerine inşa edilen büyük bir devlete, alçakgönüllü saygı duruşu.

İbrahim Metin’in editörlüğünde, Töre-Devlet Yayınları arasında çıkan, 12 X 19,5 santim ölçülerindeki kitabın dağıtım, sipariş ve satış adresi:

BİLGE KÜLTÜR SANAT YAYINCILIK DAĞITIM SANAYİ VE TİCARET LTD ŞTİ: Nuruosmaniye Caddesi Nu: 3 Kardeşler Han Kat: 1 Cağaloğlu 34110 İstanbul.  Telefon: 0.212- 520 72 53 Belgegeçer: 0.212-511 47 74 e-Posta: imdevlet@gmail.com //  www.bilgeyayincilik.com

AFŞAR ÇELİK

1971 yılında İstanbul’da doğdu. 1988 Yılında Kayseri Fen Lisesi’nden mezun oldu. 1995 yılında Ankara Üniversitesi Eczacılık Fakültesi’ni bitirdi.

2008 Yılında, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Veteriner Fakültesi Mikrobiyoloji ve Amerika’da yüksek lisans öğrenimini tamamladı.

2011 Yılında Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Kimya Bölümü Fizikokimya ve Amerika’da doktora programına başladı.

1991’den bu yana kısa öykü yazarlığı yapıyor. Çeşitli dergilerde yayınlanmış kısa öyküleri var.

2012 Kurgu Kültür Merkezi Edebiyat Ödülleri’ne ‘Eprimiş Hikâyeler’ adlı kitap çalışmasıyla katıldı ve birincilik kazandı. Kitabı,  Nisan 2013’te yayınlandı.

Ekim 2013’te ‘Beyim Aman!’ adlı kitabı Töre Devlet Yayınları tarafından yayınlandı.

Ayrıca 1998’den bu yana resimle profesyonel olarak ilgilenmektedir. Dördü kişisel olmak üzere yirmiden fazla sergiye katılmıştır.

Orta-üstü seviyede İngilizce bilmektedir. 1999’dan bu yana evlidir ve üç çocuk babasıdır.

 

 

Yavuz Sultan Selim’e Cezayir Kadıları, Hatipleri, İmamları ve Tüccarlarının Mektubu

 

Kuzey Afrika Arap aleminde, Osmanlı hakimiyetinin hızla artması İspanya Krallığının düzenlerini bozmuştu. Zulüm altında yaşayan Arapların yerli yöneticileri, Osmanlıları, ülkelerine kurtarıcı olarak davet ediyorlardı.

Cezayir, Katolik İspanyalıların işgaline uğramıştı. Oradaki Müslüman halka çok zulmediyorlardı. Akdeniz’de İspanyol Şövalyelere karşı büyük başarılar gösteren Barbaros Hayrettin Paşa ve kardeşleri, hem Cezayir hem de diğer kuzey Afrika eyaletlerin de, kurtuluş ümidi olmuştu. Barbaros ve kardeşleri, Cezayir halkı tarafından büyük sevinçle karşılandı.

Cezayir Kadıları, Hatipleri, İmamları, Tüccarları, Yavuz Sultan Selim’e bir mektup yazarak, hem İspanyol zulmüne karşı yardım istiyor, hem de minnettarlık hislerini dile getiriyorlardı.

Mektuplarında Yavuz Sultan Selim’e söyle diyorlardı:

“Bizler, Cezayir’deki kadı,alim,imam,hatib, tüccar,emin ve bütün halkının Sultan’a mektubudur ki, Sultanımızın yüce makamına zafer ve saadet dualarımızı ettikten sonra Cezayir’deki biz sendeleri size yazıp bildiriyoruz ki;

Siz sultanımız hazretlerinin bizim indimizde büyük bir mertebeniz vardır. Gün geçtikçe size olan ta’zim ve hürmetin lüzumuna inanıyoruz. Bu hürmetlerimizi arzediyoruz ki, bu mektup size olan bu sevgimizi anlatmaya kafi değildir. Biz sizlerin muvaffak olması ile sevinçliyiz. Emrinize hazırız. Bizlerin size hürmetten başka şeyleri yoktur. Size anlatacağımız; Allah düşmanlarının yaptıkları zulümler ve Allah dostu olan müminlerin yardımları ile alakalı haberlerdir. Bu haberler oldukça uzun olup Şöyle ki:

Azgın kafirler Endülüs’ü işgal ettikten sonra, Vahran kalesini aldılar. Diğer müslüman beldelerini de aldılar. Sadece bizim diyarımız olan Cezayir elimizde kaldı. Etrafımız sarıldı. Her taraftan kafirler bize taarruz ediyorlar. Düşmanlarımız bizi de kendi idareleri altına alıp, zulüm etmek istediler. İşte bu sırada büyük mücahit Oruç Bey, bir miktar mücahitle beraber yardıma geldiler. Bizi kurtardılar. Kafirlerin bir kısmı kaçtı, diğerleri de öldürüldü. Müslümanlar galip oldular. Oruç Bey Telemsan savaşında şehid olunca, kardeşi Hayrettin onun yerine devam edip, müslümanlara yardım etti.

Bu sebepledir ki, yüce makamınıza arzımız şudur ki; Emirimiz Hayrettin geri dönmek istiyordu. Buranın ileri gelenleri bırakmadılar. Hırıstiyanların zulümlerinden korkarız dediler. Bu sebeple size elçimiz olarak Fakih Ebu’l-Abbas Ahmed gönderildi. Biz emrinizle beraber sizin hizmetinizdeyiz.”(1)

Bu mektup üzerine Barbaros Hayrettin Paşa, Cezayir’e Beyler Beyi tayin edildi ( 1534 ) Türklerin Cezayir de kaldıkları sürede, adil idareyle yerli idarecilerin ve İspanyolların zulmüne son verildi.

1-Belgelerle Osmanlı Tarihi-Ömer Faruk Yılmaz-Osmanlı Yay.-İst.1999-Cilt.2-S.80-81

 

 

“Bu Ülkenin İnsanları Kardeş”

 

Diyarbakır’ın Hani ilçesinden, serbest meslekle uğraşan Kürt asıllı Abdülkadir Fırat adlı bir vatandaşımızın 1995 Nisan’ında -artık merhum olan-  Ahmet Kabaklı’ya yazdığı mektubu; yazarın da ifadesiyle, hem milyonlarca Kürt vatandaşımızın ciddî bir ihtarını taşıyor; hem de Türkiye’deki refah ve hürriyet nimeti bolluğunu  -bugün de olduğu gibi-  dile getiriyor:

“Ülkemizin bölünmesine yönelik terörist faaliyetlerde…herkes bir şeyler söyledi ve hâlen de söylemekte. Ancak bu konularda asıl konuşması gereken insanlar adına, son sözü ben söylemek istiyorum.

“…1984 yılından bugüne kadar başıma açtığınız belâ yetmemiş gibi, şimdi bir de kendinizin dahi inanmadığı, terörist faaliyetlerinize kılıf bulmak amacıyla ortaya attığınız  ‘Ulusal Meclis, Sürgün Parlamentosu, Sürgünde Hükümet’ gibi ütopik oluşumlarla lütfen kargaşa çıkarmayın. Kanlı terörizminize, bir de kavram terörizmini eklemeyin.

“Ben, Kürdistan Sürgün Parlâmentosu falan istemiyorum. Bu türden bölücü faaliyetlerden vazgeçin artık. Benim adıma hiçbir şahsın, grubun veya örgütün karar veremeyeceğini de kabul edin. Ben, sadece ve sadece Türk vatandaşı olarak kalmak, Türk, Çerkez, Laz, Ermeni, Rum, Yahudi kardeşlerimle birlikte ve huzur içinde yaşamak istiyorum.

“Türkiye Cumhuriyeti hukuk sistemi çerçevesinde, Türk toplumunu oluşturan halk; hangi ırktan, etnik kökenden ya da dinden olursa olsun; Türk toplumunu oluşturan aslî unsurlardan birisi kabul edilmektedir.

“Etnik kökenleri ne olursa olsun, her Türk vatandaşı, Anayasa’nın tanıdığı haklardan yararlanmakta ve siyasî, ekonomik, kültürel ve sosyal hayatın her alanında özgürce hareket edebilmektedir.

“…Her Türk vatandaşı (Kürt, Türk, Laz vb. ayırmaksızın) seçme – seçilme hakkı çerçevesinde bütün görevlere talip olabilir ve o görevleri üstlenebilir. Nitekim, Türk Parlâmentosu’nda, ordusunda, devletin her kademesinde çeşitli etnik kökenden kişiler görev yapmaktadır.

“Bu nedenle, Kürt asıllı Türk yurttaşlarının, kültürel kimliklerini ifade etme özgürlüklerinin olmadığı iddiaları yalan ve asılsızdır.

“Evet, Türkiye Cumhuriyeti’nin resmî dili Türkçe’dir. Ancak, Kürtçe konuşmak, yayın yapmak, şarkı bestelemek ve dinlemek, çocuklara Kürtçe isimler koymak yasaldır ve serbesttir.

“Öyleyse, beni ikinci sınıf vatandaş durumuna düşürecek kültürel hakların, zaten benim her türlü hakkımı koruyan ve beni birinci sınıf vatandaş kabul eden Anayasa’ya konulmasına ne gerek var?

“…Sizler benim ikinci sınıf vatandaş olmamı mı istiyorsunuz? (Böyle düşünenler, bir bakıma  ‘azınlık statüsü’  peşindedirler. Halbuki Türkiye müslüman bir ülkedir. Müslümanlar ise, menşeleri ne olursa olsun, İslâm olmaları hasebiyle asla azınlık statüsüne tâbi tutulamazlar. Kaldı ki Türkiye Cumhuriyeti Devleti de müslüman olan halkına eşit şekilde yaklaşmakta olup, kökenlerini nazarı itibara almamaktadır. Çünkü azınlık deyince sadece  -gayri müslim oldukları için-  Rumlar, Ermeniler ve Yahudiler akla gelmektedir. Üstelik Lozan antlaşması da ancak gayri müslimleri azınlık olarak görmektedir. Zira İslâmda halk iki kısımdır: Müslim, gayri müslim. Kaldı ki azınlık olmak; istenen bir şey değildir. Aksine kurtulunması arzu edilen bir durumdur.)

77

“Türkiye, bölgede barışın ve huzurun korunması için, demokrasinin yerleşip kökleşmesi için çaba sarfederken, sizler bugüne kadar bizler için ne yaptınız?

“Bölge barışını terörist faaliyetlerinizle tehdit ettiniz, kaos ortamı oluşturmaya çalıştınız ve binlerce masum insanı öldürerek, anaları gözü yaşlı bıraktınız. Bunca yıldır bana çektirdiğiniz acıya, gözyaşına ve sefalete artık yeter demek istiyorum.” (Bir Vatandaştan Ders, Ahmet Kabaklı, Türkiye, 12. 12. 1998)

Gerçi, yazdıkları bildiğimiz şeyler.Fakat bunu, sıradan biri; üstelik Kürt kökenli ve belli bir yöreden olan bir vatandaşımızın kaleme alması çok önemli ve takdire şayan bir husus. Bu konuda diğer bir örnekle yazımızı bitirelim:

Ali Bulaç, seçim gezisindedir. Sarp geçitlerin olduğu bir noktada dört asker ve üç polis onları durdurur. Arabaya yaklaşan polis, yazar Ali Bulaç’ı tanır. Onu görmekten büyük bir memnuniyet duyduğunu heyecanla belirtir.

Selâmlaşırlar. Polisler su ikram ederler. Çay yapmak isterler. Aslen Mardin’li olan Ali Bulaç’ı tanıyan polis Balıkesirli olup yüzü  -yazarımızın ifadesiyle-  pırıl pırıldır. Ali Bulaç ve beraberindekiler gösterilen olağanüstü ilgiden mahçup olurlar. Ayrıca adı geçen polis, Midyat’a kadar kendilerine eşlik edebileceğini söyler.

Ali Bulaç çok duygulanır. Bu anektodu anlattığı yazısında şu içten ve samimi hislerine yer vermekten kendini alamaz:

” ‘Bu lânet sorun’a isyan etmemek mümkün değil. Bu ülkenin insanları kardeş.” (Güneydoğu’da Seçim ve Siyaset, Ali Bulaç, Zaman, 15. 4. 1999)

 

 

Hastalar Risalesi – 2

 

Risale-i Nur Külliyatından

Ey şekvacı hasta!

Senin hakkın şikâyet değil şükür ve sabırdır.

Çünkü senin vücudun aza ve cihazatın senin mülkün değildir.

Sen onları yapmamış başka tezgahlardan satın almamışsın.

Demek başkasının mülküdür.

Onların maliki mülkünde istediği gibi tasarruf eder.

26. sözde denildiği gibi mesela gayet zengin ve mahir bir sanatkâr

Sanatını ve servetini göstermek için bir adama modellik vazifesini gördürmek maksadıyla bir ücrete mukabil gayet sanatlı diktiği bir gömleği giydirir.

Sanatını göstermek için keser, değiştirir, uzatır ve kısaltır.

Acaba şu ücretli adam o zata dese bana zahmet veriyorsun

eğilip kalkmakla verdiğin vaziyetten bana sıkıntı veriyorsun.

Beni güzelleştiren bu gömleği kesip kısaltmakla güzelliğimi bozuyorsun demeye hakkı olur mu?

Merhametsizlik insafsızlık ettin diyebilir mi?

Ey maraza müptela hasta!

Tecrübemle kanaatim gelmiştir ki hastalık bazılara bir ihsanı ilahidir.

Bir hediyeyi Rahmanidir.

Nice hastalıklı gençler gördüm ki sair gençlere nispeten ahretini düşünmeye başlıyor.

Gaflet içindeki hayvani hevasattan bir derece kendini kurtarıyor.

Senin bir kısım emsalin sıhhat belası ile gaflete düşüp namazı terk ediyor.

Kabri düşünmeyip Allah’ı unutuyor.

Bir saatlik hayatı dünyeviyenin zahiri keyfi ile sonsuz bir hayatı ebediyesini sarsıyor, zedeliyor

belki harap ediyor.

Sen hastalık gözü ile gideceğin uhrevi menzilleri görüyor ve onlara göre davranıyorsun.

Demek ki senin için hastalık bir sıhhattir.

Bir kısım emsalindeki sıhhat da bir hastalıktır.

Ey elemden şikâyet eden hasta!

Senden soruyorum geçmiş ömrünü düşün ve o ömründe geçmiş lezzetli sefa günleri ile bela

ve elemli vakitlerini hatırla.

Ya oh, ya da ah diyeceksin.

Yani ya Elhamdülillah şükür veyahut eyvah çok yazık oldu geçen zamana diyeceksin.

Dikkat et sana Elhamdülillah şükür dediren senin başından geçmiş elemler ve musibetler bir manevi lezzeti oluşturur ve senin kalbin şükreder.

Sana eyvah yazık oldu dedirten eski zamanda geçirdiğin lezzetli ve sefalı o hallerdir ki  senin ruhunda daimli bir elem bırakıyor.

O elem deşilip üzüntü ve hasret akıtıyor.

Madem bir günlük gayri meşru lezzet bazen bir sene manevi elem çektiriyor.

Geçici bir günlük hastalıkla gelen elem çok günler manevi lezzet ve sevabı beraberinde  getiriyor.

Şimdilik bu geçici hastalığın neticesi iç dünyandaki sevabı düşün,  bu da geçer yahu de şikayet yerine şükret.

Not: Kısaltılarak yazılmıştır.

Hastalıklarımızın ibadete dönüşmesi temennisiyle…

 

 

 

“ Kızılelma’ya Hey Kızılelma’ya! ”

Amerika için Holivut neyse Türkiye için Osman Sınav da odur. Yeni süreçler, yeni eksenler onlardan / oralardan elbiselendirilir. Holly-wood‘un Kutsal Orman‘ını tafsile gerek yok lakin Osman Sınav için Deliyürek ve Bumerang Cehennemi, Kurtlar Vadisi (giriş-gelişme), Pars Narko-terör ve Kiraz Operasyonu, Pusat, Sakarya – Fırat ve benzerlerini anımsıyoruz.

Şimdi sırada Kızılelma Dizisi var. Gerçi bu elmanın allığı dağ yaran – can kurtaran meşhur Türk destanı Ergenekon‘un Silivri‘ye tıkıştırılmasına benziyor ya neyse.. “Nitekim bu memlekete komünizm de gelecekse biz getiririz” ayakları..

Okullar bombalanıyor, polis otobüsleri taranıyor, milletvekilleri suikastlanıyor ve saire.. Türkiye’deki seçimler (seçim3) süreci heyecanlı başlamıştı, netameli devam ediyor. ‘Top bir o kalede, bir bu kalede‘ havasından kem aletli jimnastiğin en kötüsüne yol almayız inşallah.

Siyasette gelmek var, gitmek de vardı. Demokratik müsaade şahsî emellerin devletin temelleriyle tevhid edilmesine kadardı. Tedbir, itidal ve mütekabiliyet rölantisi üzre kurulan Cumhuriyet, ikinci vites denemesi yaptı; olmadı. Şimdilerde tekrar rölanti ve restorasyona dönüş ameliyesi var, sancı bundan.

Bu piyasada dosyanız ve kasetiniz varsa accık ucundan gösterildiğinde eski anamuhalefet lideri gibi hemen terk-i makam edeceksiniz ki eski cumhurbaşkanı gibi 5-6 kere geri gelebilesiniz (ömrünüz vefa ederse). Yok, direnirim diyorsanız plan B yani global prodüktörlere göre “the end“.

Küresel ölçekte bir güç gibi gözükseler de yurt dışında enterne vaziyettekilerle milenyumluk hükümranlık geleneğinde iktidar karşılığı çocukların ülke dışında rehin tutulması klasiğindekilerin mücadelesinde sonuç belli. Timur ölmeden Yıldırım‘ın çocuklarına rahat yok yani. İyi de Çelebi Mehmed hani?

Seçimin genleştirilmesi / gerginleştirilmesi ve Sıkı bir Yönetimle seçimden seçimsizlik çıkarılması tehlikenin dikalâsı olur. Örnekleri 1930-40’larda Avrupa‘da ve Asya‘da görülen kötü numuneler inşallah bizim için mukadder olmaz. Yoksa darbelerle 10 yıl kaybeden “yalnız ve güzel ülkem” bu defa yarım asır kaybeder.

Hep yazdıklarımın çıkmamasını ve futbolun sadece futboldan ibaret olmasını dilemişimdir. Ve hep dizi rejisörlerinden / film yönetmenlerinden çok kökü ve mayası sağlam Türk devlet aklına güvenmişimdir. Yalnız bu arada tarihimizin tapu senetlerinden olan millî destanımız (E) gibi millî ülkümüzü (KE) de heder etmeyelim.

Hadi bugün ekrana baktık yarın N. Yıldırım Gençosmanoğlu‘nun yüzüne nasıl bakacağız?

Dil Meselesi

Dile Tahakküm, Hakikatte Fikre ve Vicdana Tahakkümdür. Bu İse Tahakkümlerin En Ağırıdır.

  • Asırlar boyunca sayısız Türk nesillerinin teşekkürü nuru ile yoğrulup meydana gelen ve bugün millet birliğimizin temelini teşkil eden dilimiz, manası anlaşılmaz bir baskı politikasına alet edilmektedir.
  • Mekteplerde çocuklar ve hocalar, mahkeme ve dairelerde iş sahibi ve memur vatandaşlar milli benliğin bir unsuru haline gelmiş olan TÜRKÇE yerine, bu benliğe tamamıyla yabancı bir dil ile öğrenip öğretmeğe ve konuşu yaşamağa mecbur tutulmaktadır.
  • Hükümet kendi eli ve emri altında bulundurduğu radyo, ajans her türlü resmi neşriyat yolu ile bu dili memlekete zorla dinletmeğe ve kabul ettirmeğe çalışmaktadır.
  • Halkın mektebe, hocaya ve kitaba, mahkeme ve idare kapısına olan tabii ve medeni ihtiyacını fırsat bilen bir zihniyet, bu ihtiyacı istismar ederek vatandaşları istemedikleri ve benimsemedikleri bir dile zorlayıp bizar etmektedir.
  • Bu baskının devam etmesi hem vatandaşların memleket dili ile öğrenip öğretmeğe ve yazıp düşünmeğe olan insanı haklarını kaldırmaktadır.
  • Türk ilminin, terbiye ve teşekkür hayatının gelişmesi ve birkaç neslin kendine mukadder olan ömrünü manevi bir zevk ve huzur içinde yaşaması imkânını tehdit etmektedir.
  • Dil üzerindeki bu baskının devamı, en az yedi asırlık bir tarih şuurunun oluşumundan sonra eriştiğimiz bugünkü millet birliğini ve bu birliğin dayandığı milli şuuru yani müşterek görüş, anlayış ve ideal varlığımızı sarsmaktadır.
  • Bugün halk, hükümet ve idarenin dilinden; ana babalar çocuklarının mektep ağzından bir şey anlamaz olmuş; genç nesil yetişkinlerin bilgisinden ve birikmiş tecrübelerinden istifade edemez hale gelmiştir.
  • Dil işi bir hükümet, parti ve politika işi değildir.
  • Dile müdahale ve dilde tasarruf, ilim, ihtisas ve kalem sahibi insanların işidir.
  • Meclisi memleket dilinde istediği gibi tasarruf etmeğe salahiyetli görmek; onu milletten üstün ve ayrı bir varlık kabul etmek demek olur.
  • Hâlbuki Meclis, millet manevi şahsını temsil eden ve onun vekili sıfatı ile vazife gören bir devlet organıdır.
  • Millet manevi şahsı ise, bir takım birlik unsurlarının kaynaşmasından doğan bir muhasaladır.
  • Müşterek dil de bu unsurların en köklüsüdür.
  • Aşikardır ki, bugün Türkiye’mizin umumi ve müşterek dili memleketin bütünlüğü içinde millet fertlerinin birbiri ile konuştuğu ve anlaşıp yazıştığı Türkçedir.
  • Türkiye Cumhuriyetinin resmi dili yani kanun, mahkeme, daire ve mektep dili “Türkçedir diye tasrih eden Anayasanın ikinci maddesindeki “Türkçedir” hükmünün manası ve medlulü de budur.
  • Anayasanın bahsettiğimiz ikinci maddesi de gösteriyor ki Meclis, memleketin umumi ve müşterek dili olan Türkçe yerine, henüz bir zümre dili olmaktan ileri gidememiş bir dili ikame edemez.
  • Edebilir demek içinAnayasayı bir tarafa bırakmak ve vekili asilden, yani Meclisi milletten, ayrı ve ustun tutup milli hakimiyet umdesini inkar etmek icap eder.
  • Bir memleketin müşterek dili yalnız milli birliğin bir unsura değil, hem de bir hak mevzuu, tarihi bir zaruret, duyulan bir ihtiyaç ve istikbale ait bir mesnettir.
  • Bunu kanun otoritesine dayanarak değiştirmeye kalkışmak, millet bünyesini en can noktasından zedelemektir.
  • Lisan, cemiyetin atmosfer gibi başlıca hayat unsuru canlılık amilidir. Bu fonksiyonunu cemiyet halindeki insan grupları üzerinde ifa ederek onları millet olarak sınıflamaya mecbur eder.
  • Bu bariz ve mühim vasfı itibarı ile lisan cemiyetleri bölmeye sevk eder. Milletleri birbirinden ayırır.
  • Her geçen asır medeni milletleri biraz daha kemale yaklaştırmaya çalışır. Kemal ve terakkinin en doğru aynası ise milletin dili dilindeki ifade kudretidir.
  • Tarihin muhtelif devirlerinde siyasi varlıklarını kaybetmiş bir takım milletler vardır ki bekalarını ve yeniden siyasi bir mevcudiyete kavuşmalarını yalnız dillerine dillerinin devam ve bekasına borçludurlar.
  • Türk milleti de medeni seviyesinin yüksekliğini dilindeki ifade kudreti ile ölçebilecek bir dil hazinesine maliktir.
  • Türkçe asırlar içinde incelmiş güzelleşmiş ilim sanat ve hitabet dili olmak için lazım gelen bütün unsurları kendinde toplamış bir dildir.

Ziya Gökalp şöyle diyor:

TÜRKLÜĞÜN VİCDANI VE VATANI BİR OLMAK İÇİN LİSANIN BİR OLMASI ŞARTTIR. 

  • DEĞERLİ ARKADAŞLAR! DİLİN BENLİĞİNDEN BİR PARÇADIR. BENLİĞİNİN ŞEREFİNE SAYGI GÖSTERİLMESİNİ İSTEMEKTE HAKKINDIR.
  • HAKKINI MÜDAFAA ET.
  • UNUTMA Kİ HAK VE HÜRRİYET BU NİMETLERİ CANI GİBİ SEVEN VE CESARETLE MÜDAFAA ETMEYİ GÖZE ALAN İNSANLARIN NASİBİDİR.
  • BUGÜN BU KONUDAKİ SESSİZLİK
  • ü Anayasamızdan tüm Türk kelimesinin çıkarılmak istenmesine
  • ü Ne Mutlu Türküm Diyene sözcüğünün dağlardan taşlardan okullardan silinmek istenmesine
  • ü Türkiye Cumhuriyeti devletinin resmi dili Türkçenin değiştirilmesine
  • ü Okullarda ana dille eğitim (Kürtçe) yapılmasına
  • ü Sivil direniş ile PKK’nın bölgede gücünün hissettirilmesine
  • ü Polis panzerinin üzerine bir belediye başkanının çıkmasına meydan okumasına
  • ü Milletvekilinin polise tokat atmasına devlete tokat atmasına
  • ü Milletvekilinin polisin başından şapkasını almasına
  • ü Terörist başının köyünün ziyarete açılmasına

GEÇİT VERMİŞTİR. İLERİ DEMOKRASİ DEDİKLERİ İŞTE BU.

 

 

Annemin Umre Ziyareti

0

Annem dünya’ya geldikten 9 ay sonra annesini kaybedip yetim kalır.Dedemin evlendiği ikinci eşi anneme bakmak istemeyince annemi halası sahiplenir. Halanın eşi Çanakkale’de şehit olmuştur. Çocuğu da olmadığı için yalnız yaşamaktadır.Tekrar evlenmemiştir.Annemi yanına alarak kendi çocuğu gibi sahiplenir ve bakar. Daha sonra annemi 13-14 yaşlarında evlendirirler. Babam askere gidip döndüğünde hastadır. Dedem, babama sahip çıkmaz. Evde kalabalık 2 gelin olduğundan evde istemezler ve ayırırlar ve yine annemin halası onlara sahip çıkar. Ev çok eski yıkık ve döküktür ama en azından başlarını sokmuşlardır. 

Annemin halası babamı kısıtlı imkanlarıyla doktora gönderip tedavi ettirir. Annemle babamın 5 çocuğu dünyaya gelir ben en büyükleriyim.Annem ve babamın çileli hayatları sürer gider.Ta ki çocukları büyüyüp onlara yardımcı olana kadar, babam yaklaşık 10 yıl önce alzheimer hastalığına yakalanır. 2012 Mart ayından itibaren de yatağa mahkum hale gelir.Annemin en çok istediği şeylerden biri hacca gitmekti ama hacca gitmek için gerekli şartlar oluştuğunda babam alzheimer hastası olmuştu. Bu sebeple gidemediler.Daha sonrada babam yatalak olunca annem babama baktığı için gidemedi.

Bir gün kız kardeşim eşiyle birlikte 2014 Ocak’ta okulların yarıyıl tatilinde umreye gitmek istediklerini söylediler, annemi de götürmeyi çok isteriz ama babama kim bakacak. Annem çok heyecanlanmıştı ancak babamı bırakıp gidemeyeceğini söyledi. Bunun üzerine babama ben bakabileceğimi söyleyip annemi götürmelerini istedim. Önce annem razı olmadı.Babamı hasta yatağında bırakamayacağını söyledi. Ama ben ısrar ettim. Bütün sorumluluğu üzerime alarak. Babama en iyi şekilde bakacağımı söyleyip annemi gitmeye razı ettim. Umreye gitmek için işlemleri başlattılar,artık gitmek için her şey hazırdı.

24.01.2014 günü gideceklerdi ve babama 10 gün ben bakacaktım.Ancak bakmak nasip olmadan babam 24.12.2013 tarihinde vefat etti. Babamın son zamanlarda durumu kötüydü, annem babamı bu şekilde bırakıp gidemeyeceğini ifade etti..Rabbim babamı yanına alarak annemi kutsal topraklara gitmesini nasip etti.

Allah (cc) inşallah bizlere de kutsal topraklara gitmeyi nasip etsin.

PKK Neden AKP’den Yana

Ak Parti ile Cemaat savaşı konusunda PKK/BDP kanadından gelen açıklamalardan, bu kesimin AKP’nin kazanmasını istediği anlaşılıyor.

Teröristbaşı Öcalan, 17 Aralık yolsuzluk operasyonunuÇözüm sürecine darbe‘ olarak nitelendirdi. Öcalan’a göre paralel devletin hedefi ‘Başbakan’ı götürmek’. Sebebi ise Kürt sorununu diyalogla çözme ve bunu da ABD gibi uluslararası unsurları by-pass ederek yapma girişimi.

BDP eşbaşkanı Demirtaş da “Böyle bir ‘darbe girişiminin’ Başbakan’ı götürmesine BDP evet demez” diyerek tercihini AKP’den yana koydu.

*****

AKP İLE CEMAATİ UZAKLAŞTIRAN SEBEPLER

AKP ile Cemaat çatışmasının başlamasının şu konularda farklı görüşlere sahip olmalarından kaynaklandığı görüşü hâkim:

Mavi Marmara olayı; MİT Müsteşarı’nın yargılanmak istenmesi; PKK ile müzakere (çözüm) süreci; Yurtdışında cemaatin Türk okullarına karşı, AKP’ye yakın çevrelerin okullar oluşturmaya başlaması ve hükümet denetimindeki TİKA ve Diyanet aracılığıyla cemaate alternatif faaliyetler yürütülmesi; Dershaneler; Cumhurbaşkanlığı seçimi.

Bu sıralamayı yapanlardan eski müftü CHP Milletvekili İhsan Özkes‘e göre, “Güneydoğu’da cemaatin dershanelerinden PKK’nin rahatsızlık duyduğu ve hatta Oslo görüşmelerinde örgüte bölgede dershanelerin kaldırılacağı sözü verildiği şeklinde iddialar var. Bölgede cemaate mensup üç imamın öldürülmüş olması da bu iddiaları kuvvetlendiriyor.”

*****

CEMAAT PKK İLE MÜZAKEREYE KARŞI MIYDI?

BDP/PKK’ya göre, “Paralel devlet/ Cemaat, ‘Barış Süreci’nde’ PKK’nın muhatap olmasını istemedi, Oslo’yu bu nedenle deşifre etti, KCK tutuklamaları da Cemaat’in paralel devletinin işi.”

Meseleyi “17 Aralık operasyonu” öncesinden ele almakta fayda var.  Mesela Ruşen Çakır‘ın 20 Eylül 2013 tarihli “PKK’nın Gülen Cemaati ile kavgasının sebebi” başlıklı yazısına bir göz atalım.

“Gülen cemaatiyle PKK’nın yıldızlarının hiçbir şekilde barışmadığı, aralarında özellikle Kürt gençlerini kazanma konusunda kıyasıya bir rekabet olduğu ve bu nedenle sık sık ihtilaf yaşandığı biliniyor.”

PKK’nın Kandil’deki başı Cemal Bayık Cemaate sert eleştirilerde bulunmuştu: “Çözümden yana gözüküp, çözümü engelliyorlarsa bunu uluslararası kapitalist sistemle bağlantılı olmalarına bağlıyorum.”

“Bayık, cemaatle sorunların çözülmesi için Öcalan’ın da Gülen’e mesaj gönderdiğini söyledi.”

Öcalan da BDP heyetiyle yaptığı ilk görüşmenin Milliyet Gazetesi tarafından yayınlanan zabıtlarında da görüldüğü gibi, Gülen ve hareketi hakkında suçlamalarda bulunmuştu. Murat Karayılan da, Bayık’ınkine benzer sözler söylemişti.

Öncelikle şunu vurgulamak lazım. Gülen ve hareketinin, Bayık’ın ileri sürdüğü gibi “çözüm sürecine karşı” olduğu tespiti fazlasıyla zorlama. Bilindiği gibi Gülen, 7 Ocak günü, yani süreç başlar başlamaz, “Sulh hayırdır, hayır sulhtadır” başlığıyla haberleştirilen sohbetinde hiç tartışmaya yer vermeyecek bir biçimde hükümetin başlattığı yeni girişime destek vermiş, hatta angaje olmuştu.”

Gülen’in haziran ayında Erbil’de Kürtçe yayınlanan Rudaw Gazetesi’nde yayımlanan mülakatında Kürtçe eğitimi “devletin vatandaşlarına karşı adil olmasının gereği” olarak tanımlamıştı. Güneydoğu’da ilk Kürtçe okul’a da Cemaat talip olmuştu.

Buradan şunu anlıyoruz ki “çözüm sürecidenilen konuda Cemaat ile Hükümet arasında böyle bir çatışmaya yol açacak kadar ciddi görüş farkı yoktu. Ancak uygulamada Cemaat daha aktif rol almak istemekteydi. MİT Müsteşarına karşı açılmak istenen soruşturmanın muhtemel sebebi, sürecin işlemesini durdurmak değil, kendi kontrolünde devam etmesini sağlamak olabilir.

Polisin yürüttüğü KCK operasyonlarının hükümete rağmen Cemaat operasyonu olduğunu söylemek pek gerçekçi olamaz. PKK ile yapılan müzakerede hükümetin elini kuvvetlendirmeye yönelik yapılan bu operasyonların hükümetin iradesi ile yapılmamış olması mümkün değil.

*****

PKK İLE CEMAAT UZLAŞMA ZEMİNİ ARAMIŞ

Ruşen Çakır PKK ile Cemaat arasında da bir uzlaşma zemini arandığını yine 20 Eylül tarihli aynı yazısında ifade etmişti.

“Öcalan ve PKK yöneticilerinin Gülen’e ve hareketine yönelik kışkırtıcı olarak tanımlanabilecek çıkışlarının asıl hedefinin onlarla savaşmak değil, tam tersine uzlaşmak olduğunu sanıyorum. Nitekim başta sözünü ettiğimiz söyleşide Bayık, cemaatle aralarındaki sorunları çözmek istediklerini, zaten taraflar arasında bazı görüşmeler olduğunu belirtmiş.

Bildiğim kadarıyla Gülen ve cemaatin temsil etme durumundaki bazı isimleri Kürt siyasi hareketinin “yasal” koluna dâhil bazı isimlerle diyalog içindeler. PKK ve Öcalan’ın, konjonktüre göre taraflardan birine daha fazla yanaşacağını ve hiç tereddüt etmeden tuttuğu tarafı değiştirebileceğini öngörebiliriz.”

*****

BÜYÜK OPERASYONLARIN KARAR MERKEZİ

Esasen Ergenekon davası ile başlayan büyük hareketlerin ana kaynağını Fehmi Koru 1 Şubat 2008 tarihli Yeni Şafak gazetesindeki köşesinde açıklamıştı: “5 Kasım 2007 tarihinde Beyaz Saray’da yapılan Tayyip Erdoğan-George W. Bush görüşmesi ile Ergenekon operasyonu arasında bir irtibat olduğuna inanıyorum.”

“PKK ile Müzakere sürecinin” de aynı kapalı kapılar altında görüşülerek kararlaştırılmadığını söyleyemeyiz.

Hükümetin de Cemaatin de alınan bu kararlara çok aykırı davranması da beklenemez.

O halde PKK’nın Hükümet ile Cemaat arasındaki kavgada taraf tutmasının sebebi tarafların görüş farkından veya ilkesel bir yaklaşımdan kaynaklanmamaktadır.

PKK bu kavga sonucunda AKP’nin, Cemaatin gücünü (devlet içindeki yapılanmasını pasifize ederek) büyük ölçüde zayıflatacağını düşünmektedir. Fakat bunu yaparken AKP’nin halk nezdinde ciddi bir yıpranma yaşayacağını da görmektedir.

AKP iktidarının ilk defa sarsıntıya girdiğini gördüğü için de, yerine gelebilecek iktidarla farklı bir sürece girileceğini tahmin etmektedir. Böylece gelecekteki beklentilerine kavuşamayacağı gibi müzakerelerle bugüne kadar elde ettiklerini de kaybedebileceğinden endişe duymaktadır.

Nitekim BDP Eşbaşkanı Demirtaş bu endişesini açıkça dile getirdi:

“Paralel devletin galip gelmesi ve Erdoğan’ın gitmesi diyalog sürecinin bitmesi demektir.

*****

DOĞRU YOLU BULMAK İÇİN PKK’YA KULAK VERMELİ

Osmanlı Sadrazamlarından Âli Paşa başarısının sırrını soranlara, “her önemli olayda Rus büyükelçisini çağırır, görüşünü alırdım. O ne diyorsa ben tersini yapardım. Devletimizin menfaatine olan en doğru kararı böylece alırdım” dermiş.

PKK’nın AKP’yi destekleyen tavrı Cemaati desteklememiz için yeterli değil. Fakat bir kısım vatandaşlarımız sırf “PKK ile aynı tarafta olmamak” için AKP’yi desteklemekten vazgeçebilecektir.