19.4 C
Kocaeli
Perşembe, Temmuz 30, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 916

Kırmızı Işıkta Durmayan Siyasiler

“İyi bir uygulama ile kötü bir hukuk sisteminde bile adalet sağlanabilir. Kötü bir uygulama ile dünyanın en iyi hukuk sisteminde dahi adil olmayan sonuçlar çıkabilir.”

KOÜ öğretim üyesi, Hukuk Fakültesi eski Dekanı Prof. Dr. Zehra Gönül Balkır, İzmit Türk Ocağı’ndaki konuşmasında hatırlattı bu kuralı.

Gerçekten hukuk kuralları herkesin anlayabileceği çok açık ve sade ifadelerle yazılsa bile, yorumlarla farklı uygulanması mümkündür. Hiç yoruma tabi olmayan bir kural örneği verelim:

Dünyanın bütün medeni ülkelerinde trafik ışıkları vardır ve yeşil ışıkta geçilir, kırmızı ışık ise “dur” demektir. Ama bazı ülkelerde trafik ışıkları olmasına rağmen kural hiç uygulanmaz. Bizde de kendini kurallar üstü gören bazı kişiler kırmızı ışıkta durmaz ve bunların bir kısmına ceza uygulan(a)maz.

Türkiye bütün gelişmiş dünya ülkelerinde genel kabul gören temel hukuk kurallarını kabul etmiş bir ülke. Buna rağmen uygulamada Batı devletlerinde hiç akla gelmeyen uygulamalar bizde olabiliyor.

Anayasamızda, kanunlarımızda ve AİHS’deki çok kesin ve net kurala göre, “bir yargı kararının uygulanması engellenemez, geçersiz kılınamaz veya gereksiz yere geciktirilemez.” Buna rağmen Hükümet bazı Mahkeme kararlarını uygulamamaktadır.

Yani yürütme erkini kullanan Hükümet yargı kararlarını hiçe saymaktadır.

Peki, uygulamalar böyle diye kuralı mı değiştirmek gerekir, uygulamayı mı?

*****

SİSTEM DEĞİŞİKLİĞİNE GEREK YOK

Hukuk iyi uygulanmadığı zaman sistem değişikliği arayışları artar.

“Başbakan Erdoğan’ın açıklamasına göre, yapılacak düzenleme ile bundan sonra “suç izine rastlayan savcıların doğrudan adli kolluğa emir vererek delil toplaması mümkün olmayacak, validen yetki isteyecek. Bu açıkça savcıların delil toplama yetkisini yürütmenin iznine bağlamaktır. Tartışmasız bir şekilde kuvvetler ayrılığı ilkesine aykırıdır.”

Bu bilgiyi veren Taha Akyol haklı olarak “böyle bir kanun çıkarsa” ihtimaline karşı, “Allah korusun. Böyle bir şey olamaz. Çözümleri kuvvetler arası denge ve denetimi bozmadan aramak gerekir” diyor.

Demokrasi isteniyorsa kuvvetler ayrılığı ilkesini uygulamak zorundasınız.

Toplumumuzda adalet sistemine ve yargılamalara karşı çok ciddi güvensizlik var. Güvensizlik beyan edenlerin çoğu yakındıkları olumsuzlukların sebebinin Anayasa ve kanunlar olduğunu sanıyor.

Elbette bazı normlarda iyileştirmeler gerekebilir. Ama kanaatimce esaslı bir sistem değişikliğine değil, bir zihniyet değişikliğine ihtiyacımız var.

Öncelikle kuralları koyanların kurallara uyması, uymayanları -hangi makam ve güç sahibi olursa olsun- zorla uyduracak bir toplum iradesi ile bu kargaşayı aşabiliriz.

Yani hukuk devleti olmayı içimize sindirerek… Üstünlerin hukukunu değil, hukukun üstünlüğünü savunarak.

*****

OSMANLI DEVLETİNDE HUKUK DEVLETİ ARAYIŞI

Osmanlı’da 19. yüzyıla doğru devleti çöküşten kurtarma çabalarını yoğunlaşır. Cevabı aranan ilk soru şudur: “Bir zamanların muzaffer orduları neden yeniliyor? Hep orduda yenilik yapılıyor ama bu yetmiyor.”

Bunun yetmediğini fark eden ilk padişah III. Selim çıkardığı fermanlarda diyor ki, “devletin içine düştüğü durumun sebebi kanunların uygulanmayışıdır.”

III. Selim “o halde mevcut kanunları uygulayalım” diyeceğine “Batı’lı ülkelere bir bakalım ne yapıyorlar?” düşüncesiyle Bekir Ratip Efendi’yi Viyana’ya gönderiyor. Diyor ki, “bir bak bakalım bu gâvurlar bizi neden geçti?” Ve diyor ki, “imar durumlarına bak, askerlik durumlarına bak, ordularına bak ve hukuk sistemlerine bak.”

Bekir Ratip Efendi dönüşünde hazırladığı raporda diyor ki, “Avrupa devletlerinde belirlenen nizam, kaide ve kanunlara her fert, büyük-küçük, uydukça, vergilerini zamanında ödedikçe hiç kimse onlara baskı yapmıyor, saldırmıyor, büyüklük taslamıyor, gözünün üzerinde kaşın var demiyor.” Yani “Hukukun Üstünlüğü” ve “hürriyet” ilkesini tespit ediyor.

III. Selim‘in diğer devlet adamlarından istediği layihalar ise “ülkedeki sorun hukuk sisteminin yetersizliği, biz kanunları yenilemeliyiz” tezinde birleşiyordu.

Vak’anüvis Abdurrahman Şeref Efendi bu layihalar konusunda şunları yazıyor: “Devletin kanunları vardı ama kimse uymuyordu. Kendi yaptıkları kanuna devlet adamlarımız kendileri uymuyor. Hâlbuki Avrupa’da tüm hâkimiyet kanundadır, hükümdardan nefere kadar herkes kanunlara uyar, uymayanı zorla uydururlar.(Prof.Dr. Gülnihal Bozkurt)

Yani bizde olmayan şey aslında “hukuk devleti” idi.

İktidarı elinde tutanlar “ben istediğim zaman kırmızı ışıkta geçerim. İstediğim zaman da kuralı ‘yeşil ışıkta geçilmez’ diye değiştirebilirim” derse, hukuk devletinden bahsedilemez.

Şimdi geldiğimiz noktada aynen bu durum var.

Hükümet üyelerine yönelik soruşturmalar başlayınca HSYK‘nın yapısının değiştirilmesi, Mahkemelerin görev ve yetkilerini değiştiren mevzuat değişiklikleri, hâkim ve savcıların tayinleri, ellerinden dosyaların alınması, soruşturma ve dinleme yetkilerinin yürütme organının iznine bağlanması; 6.000 polisin görev yerlerinin değiştirilmesi işte tam budur.

****************************************************

GEÇMİŞ HUKUKUMUZA ÖZLEM DUYANLARA

Hukuk sistemimizdeki aksaklıklar sebebiyle çareyi “Osmanlı Devleti’ndeki sisteme dönmekte” bulanlar var. Geçmişin başarılı hukuk uygulamalarını, adil yargılamalarını okuyarak bu özentiye kapılanların önce “Osmanlı Devlet’inin şer’i hukuku yanında bir de devasa örfi hukuk mevzuatı olduğunu hatırlatalım. Özellikle kamu hukuku alanında, idare hukuku alanında ve toprak hukuku, vergi hukuku alanlarında.”

Geçmişimizde mükemmel adil yargılama örnekleri vardır. Ancak tersi de var. Mesela mükemmel sandığımız Kanuni Sultan Süleyman döneminde, Ebussuud Efendi‘nin verdiği fetvayla kahvenin yasaklanmasını ve yapılan bir infazı adil bulup bulmadığınızı soralım. Kâtip Çelebi’ye göre 1543 yılında Yemen’den çuvallar dolusu kahve getirdiği tespit edilen gemiler Ebussuud Efendi’nin fetvasıyla tek tek delinerek yükleriyle birlikte batırılmış.

Bu fetvaya rağmen kahve içiminin artmasının önüne geçilememiş ve sonraları kahve başka fetvalarla meşruiyet kazanmış. Çok kısa zamanda halife Padişahlar dâhil, her kesimde içilen itibarlı bir içecek olmuş. Demek ki geçmişte de hukuk kurallarının uygulanmasında hatalar olmuştu.

Her dönemde kamu vicdanına aykırı olan kuralların ve uygulamaların uzun süre yaşama şansı olmamıştır.

Bugün için yapmamız gereken tarihe mal olmuş dönemleri taklit etmek değildir. Mevcut hukuk sistemimizi demokrasi, hukukun üstünlüğü ilkeleri ve milli değerlerimiz ışığında, kamu vicdanını tatmin eden iyi uygulamalarla geliştirmektir.

Otobüs Bekliyorum Desem, İnanacak mısın?

Takdir, hayattaki en önemli yeteneklerimizden birisi. Ancak pek çok konuda olduğu gibi bunu da yanlış biliyoruz. Belki yanlış öğrettiler, belki de biz yanlış anladık. Her ne ise; neticede kelimelerin karşılığı olan kavramlar, zihnimizde ne yazık ki tam olarak oturmamış. (Elbette istisnalara sözümüz yok…)

 * * *

Kadının biri dolabından gelen gıcırtıyı kesmesi için eve marangozu çağırır. Marangoz bakar, bakar ama dolabın neresinin gıcırdadığını bulamaz ve sorar:
-Abla bu dolabın bir şeyi yok ki, ne yapayım?
Kadın:
-Normalde gıcırdamıyor zaten. Yoldan otobüs, kamyon geçerken gıcırdıyor. Sen şimdi dolabın içine bir gir. Saati geldi, birazdan otobüs geçerken bakarsın, der.
Adamda “tamam” deyip, başlar beklemeye.
Tesadüf bu ya, az sonra kadının kocası eve gelir, üzerini değiştirmek için dolabın kapağını açınca birde ne görsün; içeride bir adam! Marangozun yakasına yapıştığı gibi bağırır:
-Ne işin var senin, benim dolabımda…
Marangoz:
-Ağabey ne desen haklısın vallahi. Ama şimdi sana,’burada otobüs bekliyorum’ desem, inanacak mısın?…

 * * *

Elbette bizler de takdiri, birilerine “aferin” demek, “ödül vermek” olarak anlamışız.

Oysa takdir, her şeyin değerini ve önemini belirleyip, yerli yerince kanaat oluşturmaktır. Kısacası değerlendirmek, takdir etmektir. Önyargısız olarak; gerçeği, yalnızca gerçeği görmektir.

Ancak bu sayede aldanmasız ve hatasız bir hayat süreriz. Eğer hayali bir dünyada yaşayıp, olanlara değil de görmek istediklerimize saplanıp kalırsak; aldanır dururuz.

Bir de üstelik suçu, sürekli olarak bizi aldatanlara ve uyaranlara atarız. Oysa suç, aldatanda değil, aldanandadır.

Çünkü Müslüman’ın feraseti vardır. Feraseti ile gerçekleri ve faydalı-zararlıları takdir eder. Ona göre değerlendirip, önem sırasına koyar. Tavrını belirler.

Eğer göz göre göre, uyarıla uyarıla hata işlemeye devam ediyorsak; bunun sonuçlarına da mutlak surette katlanacağız demektir. Çünkü Allah’ın ilahi kanunudur, kendisine uyarı gelenlere kulak tıkayanlar elbette bunun cezasını çekeceklerdir.

“O böyle şey yapmaz. Bu böyle adam değildir.Yok canım, o kadar da değildir” diyerek kendimizi avuttuklarımızdan yediğimiz kazıklar, en nihayetinde bir yerden yüzünü gösterecektir.

Bu millet olarak da böyledir, birey olarak da böyledir…

Ne demişler; kendi düşen, ağlamaz…

Barbaros Hayrettin Paşa’ya Cezayir ve Arap Şeyhlerinin Mektupları

 

Barbaros, Fatih Sultan Mehmet’in Midilli’yi fethinden sonra Rumeli sipahilerinden olup, adaya yerleşen Yakup Ağa’nın oğludur. Asıl adı Hızır’dır. İshak, Oruç ve İlyas adında üç kardeşi vardı. İçlerinden İshak tüccar olup diğer üç kardeş, korsan gemileriyle Ege ve Akdeniz de korsanlık yaparak, Ege ve Akdeniz kıyılarını vurmaya başladılar. Bu çarpışmalarda kardeş İlyas şehit oldu. Rodos, Venedik ve İspanyol kadırgalarına karşı elde ettikleri başarılar ünlerinin, yiğitliklerinin Tunus’a kadar yayılmasına neden oldu.

Tunus Sultan’ı Muhammed, Hızır ve Oruç kardeşleri hizmetine çağırdı ve deniz filosunun başına geçirdi. İspanyolların ellerindeki Afrika limanlarına seferler yapıp, şehir ve kaleleri birer birer ele geçirdiler. İspanyolların elinde bulunan Cezayir toprakları üzerine yürüdüler. Barbaros Reis’in ve Oruç Reis’in kazandıkları fetih ve kahramanlıklar, etrafta yayılıp dillerde söylenir oldu. Düşmanın zulüm ve istila korkusundan çekinen Cezayir Şeyhleri de, Barbaros ve Oruç Reis’e mektup gönderip yardım istediler. Mektuplarında şunlar yazılı idi :

” Siz, siz ki gazi Hızır Reis ve Gazi Oruç Reis, selamdan sonra, 

Duyduk ki, Allah’ın yardımı ve Peygamber’in mucizesi ile Becaye kalelerini feth-i fütuh eyleyip, nur-u İslam ile münevver kılmışsınız. 

Allah’ım! Müslümanları kafirlere karşı kudretli kıl!… Allah Teala sizleri, mel’un kafirler üzerine mansur ve muzaffer eyleyip—- İslam yücedir, ondan üstünü olmaz—- ölçüsünce İslam’ı sizinle kuvvetlendirip şereflendire… Ne var ki, bizler dahi elhamdülillah ümmet-i Muhammed’den, sünnet-i cemaatteniz. Bu taraflara dahi teşrif buyurup, din düşmanlarından bizleri dahi halas eyleyeseniz olmaz mı? “(1)

Ayrıca Becaye kalesi çevresinde ve çadırlarda yaşayan Arap kabile Şeyhlerinden de, Barbaros Reis ve Oruç Reis’e mektuplar geliyor, yardım istiyorlardı. Arap şeyhleri mektuplarında şöyle diyorlardı:

” Mücahitlerin reisi, kafirlerin ve müşriklerin katili Hızır Reis ve Oruç Reis’e selamdan sonra,

Alemlerin Rabbine hamd olsun, sizlere yardım eyledi, nereye başvurdunuzsa, onu lutfu ve Peygamberin mucizesi ile yüz aklıkları müyesser oldu. Kafirlerin kötü kalplerine büyük elem ve ızdırap düştü. Küçük çocuklarını siz gazilerin adını anarak sustururlar. Allah Teala yardımlarını ziyade eylesin, amin. 

Cenab-ı Hakkın makbul ve mergub ve mücahit kulları olduğunuz malum oldu. İmdi reva mıdır ki, bu saadetli zamanımızda din düşmanı kafir-i ebediler bu kadar zulm eylesinler. Din uğruna hadden aşırı cevr ü cefalarını çekiyoruz. Aşikare namaz kılmaya ve evlatlarımıza Kur’an öğretmeye imkan bulamıyoruz.

Yer altlarında köstebek gibi birbirimizi gözeterek gizli namaz kılarız. Hemen halimiz bir Erhamerrahimin’e kalmıştır. 

Ya ne olur ki, mübarek ayağınızla buraya teşrif edip buraları da İslam nuru ile aydınlık kılsanız; olmaz mı? “(2)

Gelen bu mektuplar üzerine Barbaros ve Oruç Reis kardeşler, Cezayir’deki hem İspanyol askerlerine, hem de donanmalarına karşı büyük savaş verdiler. Bir taraftan da, İspanyollarla ittifak halinde olan Arap kabilelere karşı mücadele verip, Cezayir’i ele geçirdiler.

 

1-2-Barbaros Hayrettin Paşanın Hatıraları-Ertuğrul Düzdağ-Tercüman 1001 Temel Eser-C.1-S.143-130 

           

İzmit’in Fethi ve Emeği Geçenler

 

İZMİT; Roma ve Bizans dönemlerinde, en önemli dört şehirden biridir.

Şehrin tepesindeki güçlü kalesiyle de ele geçirilmesi güç bir yerleşim yeriydi.

Osmanlı’lar, Bursa ve İznik gibi İzmit’i de kan dökmeden ele geçirmek istiyorlardı.

Bursa’nın fethinden hemen sonra, Orhan Gazi tüm ileri gelenleri, komutanlarını toplayarak ve onlara hitaben “Beylerim, karındaşlarım, lâlâlarım, şu andan tezi yok hedefimiz İznikmiddir” der. Osmanlı’lar, o zamanlarda İzmit’e İznikmid derlerdi. Daha sonraları İzmid denildi ve nihayet günümüzde de İzmit olarak söylenmeye devam etmektedir.

Orhan Gazi’nin hitap ettiği beylerim, gazilerim dediği komutanların bir kısmı Ertuğrul Gazi’den beri mücadele eden beylerdi, gazilerdi. Orhan Gazi için de, Türkler için de bu durum çok büyük bir şanstı.

Orhan Gazi’nin bu çok sevdiği ve görev verdiği komutanlar – beyler kimlerdi ve hangi görevler verilmişti?

İZMİT’İN FETHİNDE EMEĞİ GEÇEN KAHRAMAN BÜYÜKLERİMİZ ŞUNLARDIR:

AKÇAKOCA(Kocaali): Şimdiki  Adapazarı – Beş Köprü civarındaki bir tepede ilk otağını kurdu. Buradan Kaynarca, Araman, Karasu, Akçakoca, Kocaali ve Kandıra yörelerini Osmanlı topraklarına kattı. Kandıra – Babadağı tepesine otağını taşıdı ve oradan İzmit’i kontrolünde tuttu.

İLYAS BEY: Akçakoca’nın oğludur, Gebze, Darıca, Eskihisar ve Mollafenari’yi Türk yurdu yapmıştır.

SAMSA ÇAVUŞ: Ertuğrul Gazi’nin ve Osmangazi’nin silah arkadaşıdır. Sakarya nehri civarını kontrolünde tutmuş, Mudurnu, Mekece’yi Osmanlı topraklarına katmıştır. Bizans hududunu ve İznik’i gözlemekle görevlidir.

ABDURRAHMAN GAZİ: Pendik, Samandıra ve Kartal’ı arkadaşı Akçakoca’nın da yardımlarıyla Osmanlı topraklarına katmıştır.

KÖSE MİHAL: Osmangazi ve Orhan Gazi’nin güvendiği bir komutan olup, birçok savaşta beraber olmuşlardır. Bilecik sınırları içinde İnhisar ve Gölpazarı onun kontrolündedir.

KONUR ALP: Geyve-Yenişehir muhitini kontrolünde tutmaktadır.

AYKUT ALPve KARACAALİ: İzmit-İznik arasındaki bölgeleri, özellikle stratejik önemi olan Yalakdere yolu güvenliğini sağlamakla vazifeli olan beylerdir.

KARAMÜRSEL ALP ve TİMURTAŞ: Bu iki büyük kahraman tecrübeli denizciler olup, Gemlik, Armutlu, Yalova ve Karamürsel’e kadar olan kıyı bölgeleri fethetmekte kalmadılar aynı zamanda Marmara denizini kontrolünde tutarak, Bizans’ın İzmit’le ilişkisini kestiler.

ŞEHZADE SÜLEYMAN (Süleyman Paşa): Babası Orhan Gazi ile birlikte hareket etmiş, İzmit alındıktan sonra da bu şehrin ilk sorumlusu olmuştur. Daha sonra da bu kahraman insan 1339’da Gelibolu’da Çimpi Kalesi’ni alarak, ilk defa Türklerin Avrupa’ya geçişini sağlamıştır.

İşte; yukarıda bahsedildiği gibi İzmit’in her yanı Türklerle sarılmış ve Osmanlı topraklarına dahil edilmiş olduğunu görüyoruz.

Artık sıra İzmit’in fethindedir.

Orhan Gazi yukarıda ismini ve görevlerini saydığım komutanlarıyla İzmit önünde buluşur. Artık, tüm kuvvetler Orhan Bey’in emrindedir.

Bu arada, Yalakdere, İznik yolu üzerinde valide köprü civarındaki koyunhisar kalesini koruyan Kalo Yuannis, Aykut Alp ve Karaali beyler tarafından tesirsiz hale getirilmiş ve Hisar Osmanlı’ları eline geçmiştir. Bizansın İzmit yöneticisi durumunda olan Prenses MARİKA bu olaya çok üzülür, moralmen de çöker. Çünkü orada öldürülen abisidir.

Hemen adamlarını Orhan Gazi’ye göndererek; kaleyi, dolayısı ile İzmit’i tesllim şartlarını görüşmek ister.

MARİKA adamlarına o günkü Türkçe ile şöyle hitap ettiğini tarihçiler yazar.  “Ben bu Türk ile çıkışamazın zira bizden ölürse zayiidir, yabana gider. Eğer onlardan ölürse bizimle kan düşmanı olurlar. Ebedi üzerimden Türk gitmese gerektur. Çaresi kal’ayı amanla virmektür.”

Sultan Orhan’ın da zaten istediği ve beklediği bir sonuçtu bu. Teslim şartları hemen görüşüldü. Rumlardan isteyen can ve mal güvenlikleri sağlanarak İstanbul’a gidecek, gitmek  istemeyenler de İzmit’te kalmaya devam edecektir. Kaleden çıkan Rumların yerine hemen Osmanlı askerleri girdi ve böylece de İzmit 1337 yılında müslüman Türklerin eline resmen geçmiş oldu.

İzmit Kalesinin komutanlığını ve bölgenin sorumluluğunu Orhan Gazi, oğlu Süleyman Paşa’ya bırakarak kendisi de gönül rahatlığıylabaşkent BURSA’ya döndü.

İzmit’in fethine kadar, Osmanlı padişahlarına BEY veya GAZİ denirdi. İlk defa bu fetihten sonra Osmanlı liderleri SULTAN olarak anılmaya başladı. Bu ünvan da ilk olarak Orhan Gazi’ye nasip oldu ve SULTAN ORHAN olarak tarihteki yerini aldı.

Bu arada, Osmanlılar ilk gümüş paralarını, sikkelerini de kullanarak tam bağımsızlıklarını da böylece tüm Dünya’ya ilan etmiş oldular.

 

 

Taşköprü’den Haberiniz Var mı?

 

Tarih, kültür ve diğer değerlerimiz yok olduğu zaman kıymetini biliriz. Aslında onlar yok olmadan onlara sahip çıkıp korumamız, kollamamız gerekiyor. Sadece tarihi eserler değil, insan değerlerimizde. İnsanlar öldükten sonra kıymet ifade ediyor. Aslında yaşayan başarılı insanlar hayatlarında da değer vermeliyiz.

Gebze’nin tarihi Taşköprü nahiyesinden kimlerin haberi var? Geçmişte, İpek Yolu’nun güzergahı üzerinde eski Ankara-İstanbul Karayolunun geçtiği bölge, Kurtuluş Savaşı’nda Kutluca Köyü’nde ki telgraf hane ile haberleşmenin sağlandığı merkez Gebze’nin tarihi Taşköprü nahiyesi bugün çoktan unutuldu.

Taşköprü nahiyesi bugün Gebze, Derince, Körfez ve İzmit merkez ilçe sınırları içerisinde yüzden fazla Manav-Yörük köyünün barındığı, Karadeniz bölgesine yakın merkezi İshakçılar Köyü olan büyük bir bölgenin adı. Adını, 2 bin yıllık tarihi olan ve halen ulaşıma açık tarihi Taşköprü’den alan Gebze’nin Taşköprü nahiyesi 1936 yılında Kutluca köyünden alınarak Gebze Tavşancıl köyüne getirilmişti. Bununla ilgili resmi gazeteyi bulduk. Taşköprü nahiyesinin Tavşancıl’a getirilmesiyle ilgili Bakanlar Kurulu Kararı’nda Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk, Başbakan İsmet İnönü’nün imzası bulunuyor. Bu belgeyi sizlerle gazetemizde ilk kez paylaşıyoruz.

Her şeyin siyaseti endekslendiği, her şeyden siyasi, ekonomik ve sosyal çıkar düşünüldüğü bir ortamda tarihten, kültür hizmetinden, geçmişe vefadan söz etmek fazla cazip değil. Ama önemli olan gök kubbede hoş seda bırakmak. Biz şahsen, bugün fazla ilgi görmese de tarih ve kültür çalışmalarımızı sürdürmeye devam ediyoruz. Kubbede hoş bir seda kalırsa ne mutlu. Tarihi Taşköprü nahiyesiyle ilgili özet bilgiyi sizlerle paylaşmak istiyorum: 
GEBZE’NİN TARİHİ TAŞKÖPRÜ NAHİYESİ

MS 1. yy’da 50 yılında Romalılar tarafından Göksu deresi üstünde Kutluca köyü ile Duranlı köyü arasında yapılmış olup Geudos adı verilmiştir. Tarihi ipek yolu ile Nikomedya’ya ulaşan yolun üzerinde olan köprü daha sonra bölgede yaşayanlar tarafından Taşköprü adıyla anılmaya başlamış ve civar köyler kendilerini “Taşköprü Divanı” olarak belirlemişlerdir.

Divan yerleşim tarzı daha çok manav yerleşim birimlerinde gözlemlenen bir yapılanma tarzı olarak karşımıza çıkmaktadır. Kendi başına muhtarlık olamayacak dağınık durumdaki birbirine yakın üç ve daha fazla yerleşim yeri bir araya gelerek bir köyü ve her yerleşim yeri de o köyün mahallelerini oluşturmaktadır. Ancak bu durum 1980 öncesinde muhtarlığı olmayan küçük köylerin birleşerek “divan” olarak adlandırdıkları yerleşim birimleri olarak karşımıza çıkmaktadır (KK. Hayri Bilir, Fettah Yılman, Selvet Tuğralı). Bugün idari yapılanmada kullanılmayan bu kavram halen yöre insanın köy tabirlerinde kullandıkları bir kavram olarak yaşamaya devam etmektedir. Karayakuplu Divanı, Tahtalı Divanı, Gerede Divanı, İshakçılar bunun en güzel örnekleridir. Ancak “Taşköprü Divanı” olarak anılan yerleşim yerinde Taşköprü adında ne bir merkez ne de bir köy yer almaktadır (KK. Seyhan Çetin).

Bugün Körfez ve Derince İlçe sınırlan içinden geçerek İzmit’i İstanbul’a bağlayan ve Eski İstanbul adıyla anılan yolun kuzeyinde İstanbul il sınırına kadar olan bölgede yaşayanlar kendini manav ve “Taşköprülü” olarak tanımlamaktadır.

Kıyırlı, Sevindikli, Osmanlı, Hayettinli(Hayradınlı), Kuşluköy, Kıdışlı, İshakçılar, Tahtalı, Gerede, Dümbüldek, Karakadılar, Karagöllü, Sofular gibi yaklaşık olarak gerek Körfez ilçe sınırları içinde gerekse Derince ilçe sınırları içersinde yer alan yirmi beş kadar köy ve bunların mahalleleri Taşköprü adıyla anılmaktadır.

Evet, gerçekten Gebze’nin tarihi Taşköprü nahiyesi çok önemli. Eski Bilim, Teknoloji ve Sanayi Bakanı Nihat Ergün’ün de memleketi.

Sonuç olarak Nihat Ergün beye Taşköprü’nün tarihi geçmişi ile ilgili bir çok proje anlattık. Köy kültürünün, köy turizminin Taşköprü köylerinde yaşatılmasıyla ilgili özel çalışmalar yapılması gerektiğini söyledik. Ancak sayın bakan, ilgi göstermedi. Keşke tarihi Taşköprü nahiyesi kültür değerleriyle Kocaeli kent kültür turizmine kazandırılabilseydi. Ama olmadı… Biz tarihi Taşköprü nahiyesi ile ilgili çalışmalarımızı sürdürüyor, Bölgeyle ilgili belgesel çekimlerimize devam ediyoruz.

 

 

En Büyük Düşman Bilgisizlik

Dört şeyin küçüğü olmaz: Yangın, Düşman, Borç ve Hastalık. Türkiye’de bir yangın var! Terör yangını. Asla küçümsenemez, hafife alınamaz. Yangın bir kıvılcımla başlar ama  söndürülse bile-  sonuçta büyük tahribat yapar.

Halkımızın yüzde doksanbeşinden fazlası böyle bir yangın istemiyor; fakat çok küçük bir grup,  -maalesef-  yangına körükle gidiyor. Başı çeken bu grup ne yazık ki, aydın geçinen bir kısım, güya okumuş zümre!

Gerçek ilim sahibi olmayan; sadece edindikleri yanlı malûmatın etkisiyle hareket eden bu kişiler; vatan, millet, devlet, bayrak, din vb. gibi temel konulara bakışlarındaki yanlışlık sebebiyle Türkiye’nin başını ağrıtmaya devam ediyor.

Bütün bunlar, üç büyük düşmanı tam teşhis edememekten ileri geliyor: Bilgisizlik, İhtiyaç ve Anlaşmazlık. Bilgisizliği bilimle,İhtiyacı sanatla, Anlaşmazlığı birlik ve beraberlik silâhı ile altetmemiz lâzım.

Fakat hepsinden önemlisi, en büyük düşman olan bilgisizliğimizdir. Çünkü ilim; kuru malûmat olmadığı gibi, çok şey bilmek de değildir. Aksine az bildiğini tam manasıyla anlamak ve idrak ederek, bildiğinin bilinç ve şuurunda olmaktır.

Bir yazarımızın terör mes’elesini, ille de “Kürt Sorunu” sayarak: “Bu iki milleti zorla bir arada tutmak için niye bu kadar çaba sarfediyorsunuz? Zorla güzellik olmaz. Bırakın iş olacağına varsın!” anlamında yazılar yazarak; Türkiye’yi sarsacak ve telâfisi imkânsız sonuçlara götürecek ve tehlikeli bir karışıklığa sürükleyecek görüşü, devlete çıkış yolu diye göstermesi, çok acı olduğu kadar; tarih, dil ve din bilgisizliğinin de somut bir göstergesidir.

Yine bâzı yazarlar, gönüllerinde yatan ayrılıkçı istekleri “köklü çözüm, siyasî çözüm, demokratik çözüm” gibi, ilk bakışta ne anlama geldiği belirsizlik arz eden mefhum ve ifadelere büründürerek, kapalı bir şekilde dile getiriyorlar.

Oysa bütün bunlar soyut olarak, tek başına düşünüldüğünde doğru gibi sanılan, fakat tatbikinde memleketi parçalanmanın eşiğine götürecek olan hususlardır.

Bu şekil tarz “herkesi sersem, âlemi kör” sanmaktan kaynaklanan ve milleti gerçek mânada anlamamış olan kimselerin, bir başka cehâlet örneği sergilemesinden başka bir şey değil.

Halbuki sorun, hiç de o kadar basit görülmemeli! Çünkü, adam kendine göre sözde bayrak edinmiş,  -Avrupa’da-  sözde parlâmento kurmuş, sözde TV yayınına kavuşmuş,  -yurt dışında-  emirlerine âmâde kamplarda, kandırılmış zavallı gençlerimize askerî eğitim verir hâle gelmiş!

Artık ne iş istiyor ne aş; hattâ ne Özerklik ne de Ayrıcalık. Takke düşmüş kel görünmüş!

Adamlar düpedüz devlet olacağız diyorlar! Bunun hayali içinde yanıp tutuşuyorlar!

Bütün bunları görmezden gelerek  “Köklü çözüm lâzım!”  Diyenler; yukarıdaki istek peşinde koşanların ekmeğine yağ sürmüş olmuyorlar mı?

“Cehlin bu mertebesi sehl (kolay) olmaz!” demekle beraber, biz yine bu tasvip edilemez düşünceleri bilgisizliklerine vererek; bir gün uyanacaklarına ve hakikati göreceklerine inanmak istiyoruz.

X

Söz, terör konusunda bilgisizlikten açılmışken somut bir misal vererek; teröre sempatizanlığın nasıl bir bilgisizliğe dayandığını göstermek istiyorum:

Van şehrinin yaslandığı, haşmetli Erek dağının arka yamaçlarında yer alan bir köyün

81

kenarında aile fertleriyle piknik yapan (…) Hanım; mutâdı veçhiyle / her zaman yaptığı gibi, köy kadınlarıyla sohbeteder,hâl hatır sorar.

Yalçın kayaların üstünde küçük bir köy olmasına rağmen; okulu, elektriği, suyu, telefonu ve yolu olan köyden bâzı kadınların; bölücü zihniyetin bilinçsizce kurbanı olduklarını esefle görür.

Hele içlerinden çok ateşli, yeni gelin olduğu her hâlinden belli olan bir kadının, PKK’lı oluş sebebini sorduğunda aldığı cevapla; milletin aldanış nedenlerinin hangi vahîm boyutlarda seyrettiğine ve baş etkenin nasıl koyu bir bilgisizlikten kaynaklandığına üzülerek şahit olur.

Efendim, kocası Batman’da İmam olan kadın, kalabalık bir aileye gelin olmuş. Aile fertlerinin buyrukları altında ezilmekte, her işe koşturulmaktan yorulmakta, hem evde hem ev dışında  -bütün gününü alan-  bu yoğun şartlar onu hayattan bezdirmekteymiş.

Bu yüzden bütün umudunu devletin yıkılışında görüyormuş! Kurulacak  Kürt Devleti’nin; ona daha rahat bir hayat sağlayacağının hayâli  içindeymiş!

Gerçi (…) Hanım, onun bu hâlinin devletle mevletle bir ilgisi bulunmadığını; bunun bir aile mes’elesi olduğunu; ille de bir suçlu arayacak olursa, bunun; kendisini öyle bir yere gelin eden babasını sorumlu tutması gerektiğini söyleyip durmuşsa da, gelini ikna etmek ne mümkün?

Yine seçim vesilesiyle Güneydoğu’da en ücra köylere kadar gidip görenler soruyor:

Bazı kadın ve hattâ çok küçük yaşlardaki çocukların, parmaklarıyla yaptıkları zafer işaretleri neyin nesi?

Acaba bir şuurun mu eseri?

Şüphesiz o masum yavrularımız ve o mübarek kadın ve analarımız  -inanın-  yaptıklarının gerçek anlamda,ne farkında ne de şuurundalar.

“Sebep olan yapan gibidir.” Hükmünce asıl suçlular; onları yönlendiren ve hain emellerine âlet edenlerdir.

Velhasıl gerçek mânâda bilgilenmek hem üstünlük, hem de kurtuluşun ta kendisidir.

X

“Hel yestevi’llezîne ya’lemûne v’ellezîne la ya’lemûn.”

“Bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” (Zümer: 9)

Bir olmuyor vesselâm.

 

 

82 – 84

 

 

‘Kuraklığın Sebebi; Tabiatın, İnsan Eliyle Tahrip Edilmesidir.’

 

Oğuz Çetinoğlu: Büyük bir kuraklık tehlikesiyle karşı karşıya olduğumuz söyleniyor. Siz nasıl değerlendiriyorsunuz?

Prof. Dr. İbrahim Ortaş: Türkiye bugüne kadar hiç karşılaşmadığımız şekilde kurak bir dönem geçirmektedir. Yağışın beklenen normal seyrinde ilerlememesi sonucu son baharda ekilen buğday tohumları ya çimlenmedi veya çimlenenlerde toprak neminin yetersiz olması sebebiyle kurudu. Ocak ayının ortası halen Konya ovası, Güneydoğuda geniş miktarda çimlenmemiş buğday ekili alanların olması, var olanların da yetersiz büyümemesi sebebiyle bu yıl buğday veriminde ciddi düşüşler yaşanacaktır. Ayrıca diğer bitkilerde de gerek yetersiz toprak nemi ve gerekse sulama suyunun yetersiz olacağı öngörüsü ile ciddi bir verim düşüşüne sebep olacaktır.

Çetinoğlu: Karşılaşacağımız olumsuzluklar neler olabilir?

Prof. Ortaş: Su, yalnız bitkilerde değil, hayvancılık, balıkçılık gibi alanlarda da gerekli. Hepsi temiz su tüketimine dayalı geliştiği için o alanlarda da verim ve kalite düşüşleri yaşanacaktır. Bu da gıdaların fiyatlarının ciddi biçimde artacağını gösteriyor.

Çetinoğlu: Yağışlar neden azaldı?

Prof. Ortaş: İklim bilimcisi değilim ancak toprak bilimcisi olarak iklim değişimlerinin önemli sebeplerinden biri, toprak yönetimine bağlı geliştiği için konuya sürdürülebilir tarım ve karbon yönetimi ekseninde bakabiliriz.

Son yıllarda çoğumuzun ilgisini çeken sıra dışı şiddetli yağış, fırtına ve diğer atmosferik etkilerin sayısının artığı görülüyor. 2013 yılının Kasım ayında Suudi Arabistan’da aşırı yağış yüzünden şehir içindeki tünel ve alt geçitleri sular altında kalınca trafik durdu. Çok sayıda ölü olduğu belirtildi. Birçok evin alt katlarını su bastı. İtalya’nın Sardunya Adası’nı vuran ‘Kleopatra’ kasırgasından dolayı en az 16 kişi öldü. Bölgede nehir yataklarındaki yapılaşma ayrıca çok sayıda ev işyeri ve arabanın da zarar görmesine yol açtı. 1 Kasım 2013’de Haiyan tayfununun saate 310 km hızla Filipinleri vurması ile 20.000’den fazla kişinin ölmesi ve kaybolması, bir milyondan fazla insanın evsiz kalması gerçeği bir defa daha iklim değişimlerinin insan ve tabiat üzerinde ciddi etkiler oluşturduğunu gösteriyor.

Dünyada sıcaklık artıyor. Denizler üzerindeki sıcaklık daha fazla oluyor. Atmosferde daha fazla su buharı oluşuyor. Bunun sonucu âni yağışlar ve seller meydana geliyor. Uzmanlar, okyanuslar ve denizler üzerinde yaşanan sıcaklık farkının fırtınalara sebep olduğunu ve gittikçe de sık sık fırtınaların yaşanacağını belirtiyorlar.

En azından Afrika kaynaklı yüksek basınç etkili iklim değişimleri Türkiye’de sellere, hortuma sebep oluyor. Buna bağlı olarak erozyon ve çölleşme riski artıyor. Kuraklığa, erozyona ve çölleşme tehlikesine açık bir bölge olarak ülkemizin bu konudaki değişimleri ve sebeplerini ilmî ölçüler içerisinde inceletmesi gerekiyor.

Çetinoğlu: Yapılmıyor mu?

Prof. Ortaş: Boğaziçi Üniversitesi’nin 150. yıl etkinlikleri kapsamında Hükümetler Arası İklim Değişikliği Paneli (Intergovernmental Panel on Climate Change, IPCC) Başkanı ve Teri Üniversitesi Rektörü 2007 yılında Nobel Barış ödülünün sahibi olan Dr. Rajendra Kumar Pachuari, İklim Değişikliği, Enerji-Çevre adlı panele katılarak açıklamalarda bulundu. Dr. Pachuari, iklim değişikliği önlenemezse, birçok felaketin gelecekte dünyayı etkileyeceğini ifade etti. Dr. Pachauri, konuşmasının ana temasını Ghandi’nin; ‘Yanlış yolda ilerliyorsan hızınızın hiçbir önemi yoktur.’ sözü oluşturuyor.

Günümüzün en önemli meselesi; ‘İklim değişikliği ve tabiatın insan eliyle sonunun hazırlanmasıdır.’ Dr. Pachuari, iklim değişiklilerinde, insan faktörünün fazla olduğunu belirtiyor.

Pachuari: ‘İklim değişikliğiyle karbondioksit artacak ve bu fotosentez için çok önemlidir. Tarım üzerine olumsuz etkisi olacaktır. Afrika’nın bir takım ülkelerinde ziraî verimlilikte % 20 oranında bir düşüş yaşanacak. Tarım ürünleri üretimi azalırsa insanlar gerekli gıdayı bulamayacaklar. Diğer bir etkisi de gıda güvenliğidir. Gıda güvenliği tehdit altına girebilir. Dünya nüfusu bugün yedi milyardır. En kötü projeksiyonla 2050 yılında dokuz- on milyar olacaktır. Bu durumda bugün ki gıda üretiminin % 70 daha fazla üretilmesi gerekecektir. Milyonlarca insan sel felaketleriyle karşı karşıya kalacaktır. Bir takım sektörler iklim değişikliğinden etkilenecek. Nem ve fırtınalar özellikle turizm sektörünü etkileyecektir. İklim değişiklilerinin olumsuz etkilerinde insan faktörlerinin etkisi fazla.’ şeklinde konuştu.

Çetinoğlu: Bu bilgiler, konunun önemini bütün haşmetiyle ortaya koyuyor. Umulur ki çalışmalar başlatılır ve gereken tedbirler alınır. İklim değişikliklerinin zararlarını önlemek mümkün olmasa bile en aza indirilmesi mümkün olmalı

Prof. Ortaş: İklim değişikliğinin olumsuz özelliklerini azaltma hakkında da bilgi veren Pachuari; ‘Yenilenebilir enerji bizi kurtarabilir. Yenilenebilir enerji ile çalışan araba üretmek için yatırım yapmamız lazım. Alt yapımızı geliştirmemiz lazım. Bunun için de politikalar üretmeliyiz.’ Diyor.

Çetinoğlu: Başka tedbirler de olabilir. Özellikle orman alanlarının artırılması gibi bilinen ve fakat üzerinde durulmayan tedbirler…

Buradan; izniniz olursa, bağlantılı olarak başka bir konuya geçmek istiyorum. ‘Bütün faaliyetler, insanların ihtiyaçlarını karşılamak’ hedefine odaklanmış durumda. Toprağın, tabiatın ihtiyaçları göz ardı ediliyor. Diğer taraftan ‘tüketim toplumu’ hâline geldik.

Gelişmeleri nasıl değerlendiriyorsunuz?

Prof. Ortaş: Türkcell’in dâvetlisi Türkiye gelen ABD eski Başkan yarımcısı Al Gore toplantıda yaptığı konuşmasında global ekonomi ile ilgili değerlendirmelerde bulundu. Gore; ‘Türkiye’nin ekonomisi çok iyi durumda. Fakat cari açık sizin için ciddi bir tehlike. Neden bu kadar çok ithalat yapıyorsunuz anlamıyorum.’ diyor.

Türkiye’nin enerjiye çok para harcadığını ve bunun cari açık olarak geri döndüğünü belirten Gore, ‘Güneş enerjisini değerlendirmek açısından eşsiz nimetlere sahip olduğumuzu, rüzgâr enerjisi potansiyelinizin bazı bölgelerde çok yüksek‘ olduğunu belirtiyor.

Günümüzde deniz suyunun ısınıyor olması kuzey yarım kürede buzulların erimesi okyanusların su seviyesinin yükselmesi, sıcaklık derecelerinin yükselmesi artık an be an ölçülmektedir. 27 Eylül 2013 tarihli basına yansıyan ilgiler Birleşmiş Milletler Hükümetler Arası İklim Değişikliği Paneli’nin (IPCC) 2013 raporunda, küresel ısınmanın temel sebebinin, ‘insan faktörü’ olduğu belirtiliyor. Küresel ısınmanın “tartışmasız” varlığına dikkat çekiliyor. İsveç’in başkenti Stockholm’de bir hafta süren ve ilim adamları yanında 195 ülkeden hükümet temsilcilerinin katıldığı konferansta 1950’den bu yana küresel ısınmanın temel sebebi olarak % 95 kesinlikle insan faaliyetlerinin etkisi olduğu vurgulanıyor.

2013 IPCC raporunda, sera gazı salınımının devam etmesinin daha fazla küresel ısınmaya ve iklim sisteminde çok yönlü değişime yol açacağına dikkat çekiliyor. ICPP 2013 özet raporda deniz seviyesinde görülecek yükselmenin son 40 yılda kaydedilenden daha fazla olacağına dikkat çekiyor.

Sera gazı emisyonları artışı son yıllarda gelişiş âletler ile an be an ölçülüyor ve görülüyor ki atmosferdeki karbondioksit miktarı artıyor. Bu değişimin insan ve doğa üzerinde ciddi bir etkisi var. IPCC raporu, 1950’lerden bu yana iklimde gözlenen değişikliklerin birçoğunun görülmemiş seviyede olduğuna ve son 30 yılda dünya yüzeyindeki sıcaklığın giderek arttığı ve 1850’den bu yana -hatta muhtemelen son 1400 yılda- kaydedilenden daha yüksek olduğu belirtiliyor. Scientific Amerikan dergisinde edinilen bilgiye göre son 200 yıldan bu yanan atmosfer sıcaklığı 0.8 0C artmıştır.

Artan iklim değişimleri âni ve ağır yağışların meydana gelmesi, sellerin âniden oluşması berberinde sosyal ve ekonomik problemlere yol açmaktadır. Bu durumda küresel anlamda gıda güvenliği ve sürdürülebilirliği tehlikeye girecektir. Ekim 2013 başında Hollanda’da toplanan gıda güvenliği toplantısında ilim adamları artan nüfus artışı ve iklim değişikliğinin oluşturduğu baskı sonucu gıda güvenliği belirsizliğin artığını ve gelecekten kaygılı olduklarını belirtmişlerdir.

Çetinoğlu: Olumsuzlukların belirtilmesi, çözümler bulunması için gerekli. Fakat yeterli değil. Çözümler üretilmesi konusunda neler yapılıyor?

Prof. Ortaş: Küresel iklim değişimlerinin sebebinin temelde fosil kaynaklarının yakılması ve tarım topraklarının tarım dışı maksatlarla kullanılması olduğu belirtiliyor.

Çetinoğlu:Sebep ortadan kaldırılırsa, çözüm kendiliğinden gelirDeniliyor. Teşekkür ederim. Toprak bilimci olarak sizin de önerileriniz vardır…

Prof. Ortaş: Tarım etkinliklerinin doğru yönetilmesi son yıllarda bir kez daha öne çıkmıştır. Tarım daha da önemli olmaya başladı. Hatta tarımın yeniden üretim sisteminin şekillenmesi tartışmaya açılması gerekir. Tartışmalar, yeni fikirlerin ortaya çıkmasına çözümün bulunmasına imkân hazırlayacaktır.

Çetinoğlu: Yaşanmakta olan ve muhtemel olumsuzluklardan kim sorumlu?

Prof. Ortaş: Bu durumdan hepimiz sorumluyuz.

Çetinoğlu: Ne yapmamız gerekiyor?

Prof. Ortaş: Hedefimiz artık para pula dayalı kalkınmadan çok, insan ve doğa eksenli bir hayatı öngörmemiz daha geçekçi olacaktır. İnsanlığın ve dünyanın sürdürülebilir sağlığı için tabii kaynakları korumak ve doğru yönetmek ve geleceği kaybetmemek için çevre ve iklim değişimlerine daha fazla bütçe ayırmak mecburiyetindeyiz. Hatta askerî harcamadan önce hepimizin geleceğini düşünmeliyiz. Yoksa her şeyimizi kaybedebiliriz.

Sonuç olarak ülkemizde her şey çok şiddetli bir süreçten geçiyor. Kuraklık ve su problemi bir bütün olarak canlıları zorluyor. Önümüzdeki dönemlerin beklenenden daha zor geçeceğini gösteriyor. Gelişmiş ülkelerde bu konular bilimin en sıcak tartışma ve araştırma konuları. Çok yoğun olarak çiftçilerden konuya ilişkin açıklama beklenmektedir. Açıkçası söylenecek tek konu; devletin, tarım bakanlığının şimdiden ciddî bir planlama yapmasıdır. Ancak öyle gözüküyor ki şimdilik ülkemizde siyasetin ısısı tabiatın ısınmasından daha etkili görülüyor.

Çetinoğlu: Teşekkür ederim.

Prof. Dr. İBRAHİM ORTAŞ

1960 yılında Kahramanmaraş ilimizin Pazarcık ilçesinde doğdu. İlköğretimini Denizli köyü ilkokulunda ortaöğretimini Gaziantep Atatürk Lisesi’nde tamamladı. 1985 yılında Çukurova Üniversitesi, Ziraat Fakültesi’nde mezun oldu. 1986 yılında Şanlıurfa Köy Hizmetleri Araştırma Enstitüsünde araştırmacı olarak çalıştı. 1987 yılında kısa bir süre için Adana’da bir tarım şirketinin sorumlu müdürlüğünü yaptı. 1987 yılında Çukurova Üniversitesi Ziraat Fakültesi’ne Araştırma Görevlisi olarak girdi. 1990-1994 yılları arasında İngiltere’de Reading Üniversitesi’nde doktora öğretimi yaptı. 1995 yılında Yardımcı Doçent, 1996 yılında Doçent ve 2002 yılında profesörlük unvanlarını aldı. Prof. Dr. Olarak Çukurova Üniversitesi Ziraat Fakültesi Toprak ve Bitki Besleme Bölümünde araştırma, eğitim ve öğretim faaliyetlerini sürdürmektedir.

İlmî araştırmaları dışında, toprak tarihi, insanbilim toprak ilişkisi, toprak felsefesi, tarım-çevre-insan ilişkileri, eğitimin sosyal boyutları konusunda çok sayıda gazete ve dergi yazısı ve söyleşileri bulunmaktadır. 1998 yılında ABD. Florida Üniversitesinde OECD bursu ile 4 ay süre ile araştırmacı olarak çalıştı. 2010-2011 yıllarında ABD’de Ohio State Üniversitesi’nde İklim Değişimleri ve Karbon Araştırma Merkezi’nde misafir araştırmacı olarak çalıştı. Avrupa topluluğu bünyesindeki ilmî kuruluşlarda Türkiye delegesi olarak şu anda 4 COST guruplarında yürütücü olarak çalışmaktadır. Daha önce 3 COST projesinde Türkiye’yi temsilen görev aldı. Ayrıca 35 ülkede ilmî toplantılara ülkemiz adına katılarak ilmî sunumlar yapmıştır.

SCI de taranan dergilerde 38, Türkiye’deki hakemli dergilerde 31, milletlerarası kongrelerde 87 bildiri, Millî kongrelerde 35 bildiri, 7 adet milletlerarası kitap bölüm yazarlığı, 6 kitap, 12 rapor ile toplam 235 ilmî makale kaleme almıştır.

Avrupa topluluğu bünyesindeki ilmî kuruluşlarda Türkiye delegesi olarak şu anda 2 COST guruplarında yürütücü olarak çalışmaktadır. Daha önce 3 COST projesinde Türkiye’yi temsilen görev aldı. Ayrıca 34 ülkede ilmî toplantılara ülkemiz adına katılarak ilmî tebliğler sundu.  Bilim-felsefe, eğitim üniversite konularında 364 makale yayınlamıştır. Ayrıca tarım-toprak ve çevre konusunda 64 gazete dergi makalesi bulunmaktadır.

4 Doktora, 12 Yüksek lisans tezine danışmanlık yaptı. 3 DPT, 13 TÜBİTAK, 34 Münferit proje tamamladı.

1 TÜBİTAK, 1 DPT, bir Bap ve 4 Yüksek Lisans ve Doktora projesi yürütmektedir.

Toprak Biyoteknolojisi ve Kök Biyolojisi laboratuarları yanında Bölüm Araştırma Alanı yöneticisi olarak çok sayıda projede yönetici ve yardımcı araştırıcı olarak görev almaktadır.

 

 

Milli İrade Ortaklığı ve İstikrarsızlık

 

Esenyurt’ta MHP Seçim İrtibat Bürosu’nun açılışında şehit edilen Cengiz Ayyıldız‘a Allahtan rahmet; yakınlarına ve dava arkadaşlarına başsağlığı diliyorum. Bu haince saldırı, Türk Demokrasisinin, ülkenin milli birlik ve bütünlüğünün altına yerleştirilmiş bir dinamittir.

Bazı gazetelerin ve görüntülü basının saldırıyı eski alışkanlıkla “karşıt guruplar”şeklinde açıklama gayreti, 1970’li yıllardaki yanlış ezberi bize hatırlattı. Olayların incelenmesine ihtiyaç duyulmadan karşıt guruplar deyince ne şiş yanıyordu, ne de kebap…Birileri akılları sıra gerçekleri örtüyor ve birbirlerini idare etmiş oluyorlardı. Bu gerçek dışı ucuz habercilik basın ahlakına dün uymuyordu ki bugün uyabilsin. Bazı sol eğilimli basın da bu önemli olayı veremedi. Nasıl olsa ölen eski alışkanlıkla onlardan değildi. Bazı sağ eğilimli yayın organları da olayı içlerine sindirip gerektiği gibi haber yapamadılar. Çünkü öldürülen o haysiyetli, güler yüzlü ve efendi insan, bir Türk Milliyetçisiydi ve çizgisi de onlardan çok farklıydı.

***

Sayın Başbakan sürekli milli iradeden bahsediyor. Söze onunla başlıyor, noktayı onunla koyuyor. Oysa milli iradeye sahip çıkmak, onu birileriyle paylaşmamak, çaldırmamak ve ortak aramamaktır. Örgüt ve gizli parti olarak isimlendirilen cemaatin her istediğini yaptık şeklinde Sayın Başbakanın beyanatı, milli iradeye sahip çıkmada yeterli sorumluluğun gösterilmediğini ortaya koyuyor. Metropol isimli araştırma şirketince yapılan araştırmada iktidara oynayan cemaat de, mevcut iktidar da %45 oranında haksız bulunmuştur. Bakan ve yakınlarının yolsuzluğa bulaştığına inananlar aynı araştırmaya göre %70‘leri aşıyor. Yolsuzluk dosyalarının rafa kaldırılma eğilimi vardır. Nitekim, dosyalarla ilgili savcılar görevden uzaklaştırılmış ve dosyalar da ellerinden alınmıştır.

Gerek içeriye ve dışarıya tek adam egemenliği görüntüsünün verilmesi, gerek Gezi Olaylarında Başbakanın birçok insanı evinde zorla tutuyorum şeklindeki talihsiz beyanları, Türkiye’nin dış itibarını zedeleyici örneklerden sadece birkaçıdır. Buna son günlerde Merkez Bankasının faizleri artırmasıyla ilgili Sayın Başbakanın “ben faiz artırımına karşıyım. Sorumluluk onlara aittir hesabını onlar vereceklerdir” şeklinde Bankanın bağımsızlığına karşı hoş olmayan müdahalesi uygun düşmemiştir.

Dışarıya sınırlı bir demokrasi görüntüsü verilmesi, hukuk devletinden sapmalar, diğer erklerin yürütmenin emrine girmesi, doğrudan yabancı sermaye girişlerini ve hatta sıcak parayı (spekülatif sermayeyi) olumsuz etkiler ve itibar kaybına sebep olabilir. Toplam tirajı bir türlü arttıramayan yazılı basının ve hatta görüntülü basına rağmen sosyal paylaşım sitelerinin ön plana çıkması, ülkemizde fikir ve düşünce hürriyeti ve bunu ifadede önemli sorunlar olduğunu ortaya koyar. Sosyal medyanın takibindeki artışın yanı sıra antidepresanilaçlarda da %50 artış görülmüştür. Bunlar herhalde ülkemizdeki huzur, siyasi istikrar, bütün kurumlarıyla işleyen bir demokrasi ve barış ortamının sonuçları değildir. Milli devlet ve üniter yapının tehlikelerle karşı karşıya bırakılması, Cumhuriyet ve milli kimlikle kavgalı bir anlayışın ve üslubun sürdürülmesi yaşadığımız siyasi ve iktisadi istikrarsızlıkların ve belirsizliklerin asıl sebebidir.

Türkiye’de Türk Milleti dışında milletler arayışına çıkılarak, Türk’ü etnik bir gurup olarak görerek,”Yeni Türkiye” adı altında Cumhuriyet ve milli devlet düşmanlığı yapılarak, terör örgütü ile muhabbeti arttırarak, tavizlerle dolu açılım paketleriyle, korucuları yalnız bırakıp teröristlere yem yaparak, andımızı yasaklayarak, egemenliği paylaştırıcı garip anayasa değişiklikleriyle, TSK’ya kumpaslar kurarak, Orta Doğu’da herkesle kavgalı olarak, demokrasi ile çelişen baskı ve korku ortamı yaratarak istikrarın sağlanacağı mı bekleniyordu?

 

 

 

Türk Siyasetinde İstanbul’un Rolü!

 

İstanbul sadece Türkler açısından değil bütün İslam Alemi ve insanlık için önemli bir şehirdir. Kurulduğu tarihten bu yana dünya tarihini etkileyecek bir çok gelişme bu şehirde olmuştur.

İstanbul; 1918-1922 yılları arası hariç 1453’ten bu yana Türklerin elindedir. Hatta 13 Ekim 1923’te Ankara başkent oluncaya kadar, Osmanlı-Türk Devleti’nin hem başkenti hemde Türk ve İslam Dünyası’nın kalbi durumundadır… Malum halk arasındaki “İstanbul’un taşı toprağı altın !” sözü, bu önemin en veciz ifadelerinden biridir.

Böyle bir şehrin, Türk ve dünya siyasetine etkili olmadığı hiç bir zaman söylenemez. Öyleyse biz, İstanbul’un bu önemini bilmeli ve ona göre hareket etmeliyiz.

Türkiye nüfusunun %20’sinin üzerindeki kitlesi, İstanbul’da yaşamaktadır. Bu yaklaşık 15 milyonun üzerindeki bir rakama tekabül eder. Bahsettiğimiz nüfus, Anadolu’dan ve Balkanlardan hatta Türk coğrafyasının dört bir köşesinden İstanbul’a göç  edenler sebebiyle bu seviyeye ulaşmıştır.

O nedenle; İstanbul, İstanbul’a yaşamak için gelenlerin geldiği coğrafyayı da, siyasi, sosyal, kültürel, psikoloji ve ekonomik açılardan etkilemektedir.

İstanbul ile ilgili istatistiklere bakılınca her açıdan korkunç rakamlara ulaşmak mümkündür. Ancak bu güzelim İstanbul, her bakımdan çökmek üzeredir. İstanbullular da bunu çok net görmektedir.

Çarpık kentleşme, şehrin betonlaşması, ulaşım sorunları, sağlık meseleleri, alt yapı yetersizliği ve her yıl göç nedeni ile artan nüfus can sıkıcı durumdadır… Şehri yönetenlerde bunları görmekte ancak sorunlar görmezden gelinerek günü kurtarıcı tedbirlerle, İstanbul’a hatta Türk ve İslam Dünyası’na ihanet edilmektedir.

Bu obezite ile İstanbul “küt” diye gidecektir! Deprem beklentisi bunu da içermektedir. Buna karşılık İstanbul yine de hem kendini hem Türkiye’yi hemde etki coğrafyasını sıkıntılardan kurtaracak bir enerjiye ve potansiyele sahiptir. Önemli olan bunu görmek ve değerlendirmektir.

İstanbul’a, 2013 yılında 10 milyon 474 bin 867 kişi turist olarak gelmiştir. Aynı yıl ise Fransa’nın başkenti Paris’e 30 milyonun üzerinde turist gitmiş ve sadece Louvre Müzesi’ni neredeyse İstanbul’a gelen toplam turist sayısına yakın  8.5 milyon kişi ziyaret etmiştir. Halbuki, İstanbulumuz Paris’le hiç bir zaman kıyaslanamaz. Öyleyse nedir bizim bu İstanbul’a yaptığımız yada yapamadığımız ?

Siyasi partiler ve adaylar, 30 Mart 2014’te yapılacak Yerel Seçimlere giderken, mutlaka İstanbul’u ayrı bir şekilde değerlendirmeli ve İstanbul üzerinden Türk Milleti’ne ve Türkiye’ye mesajlar vermelidir. Bu anlamda siyasetin vereceği mesajlar, Türkiye’nin en ücra köşesindeki mezra ve köylere ulaşacaktır. Hatta bununlada kalmayıp daha da ileri giderek Türkiye’nin etrafında yaşayan soydaş ve akraba topluluklarımıza ulaşacak ve onlar yeni günlere ümitle uyanacaklardır. Bu açıdan bakılınca siyaset için İstanbul çok önemlidir. İstanbul’da iktidar olamayanların Ankara’da iktidar olması büyük zorluklar içerir. Tekrar söylüyorum, bu nedenlerle siyasi partiler ve adaylar İstanbul ile ilgili doğru mesajlar vermelidir.

Örneğin; İstanbul’da betonlaşmaya artık son denilmeli ve İstanbul’a tek bir çivi çaktırmayarak, mevcudun korunması ve ıslahı gerçekleştirilmelidir. Mümkünse 3.köprü ve havaalanı inşaatı durdurulmalıdır. Eğer durdurma imkanı yoksa çevrelerinde imara ve doğa katliamına müsade edilmemelidir. İstanbul’a göç yasaklanmalıdır. Sanayi tesisleri Anadolu’da uygun yerlere acilen nakledilmelidir. Tarih ve milli kültür canlandırılmalıdır. Bütün bunlardan beklenen fayda İstanbulluları huzurlu ve mutlu yaşatmak olmalıdır. Çünkü İstanbul’da huzur ve mutluluk kalmamıştır. İstanbul’a gelip giden herkes buna şahittir.

Unutmayalım ki; İstanbul’a yeni bir vizyonla hitap edecek siyaset, Türkiye’de iktidar olacaktır. Eğer biz İstanbul’u ıskalarsak İstanbul’da bizim üzerimizi çizecektir. Türkiye’yi sorunlarından arındırmak ve sıkıntılarını hafifletmek istiyorsak, İstanbul’a ihtiyacımız vardır.

Son söz; geleceğimiz hakkında İstanbul önemli kararlar verecektir. Bunu Kabul ediyorsak, gelin o zaman; hem İstanbul’u dinleyelim hem de İstanbulluyu ikna edelim… Ancak Orhan Veli’nin  meşhur şiirinde dediği gibi “İstanbul’u dinliyorum gözlerim kapalı” gibi olmasın!

 

 

Yıldırım Gürses’li Bir Hikaye

Çok Sesli Türk Müziği’nin en erkek seslerinden Yıldırım Gürses’i profesyonel gazeteciliğe başladığım (1966) Babıali’de Sabah Gazetesi’nde tanıdım. En erkek sesi diyorum çünkü müzikte dünyanın kabul ettiği Placido Domingo ve Luciano Pavarotti’nin  Avrasya versiyonunda Türk Sesi idi Yıldırım Gürses.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür ve Sosyal İşler Daire Başkanı Yazar  Abdurrahman Şen ve arkadaşlarının CRR’deki “Yıldırım Gürses Anısına Emel Sayın Konseri”ne davetleri bu hatırlatmalara vesile oldu. Kendilerine teşekkür ediyorum. İyi ki İstanbul’da kültür ve sanat lokomotifinin başındalar.

Babıali’de Sabah Gazetesi Cağaloğlu Şeref Efendi Sokaktaki, devlete ait Güneş Matbaacılık’ın bazı katlarında üç beş odadaki Son Havadis ve Ekspres Gazeteleri gibi kiracısıydı. Benim muhabir olarak bulunduğum istihbarat ve yazı işleri en üst yani 2. kattaydı. Foto Muhabirlerimiz Şef Aydın Ünsal, Atılay Gülen ve Murat Çetin ise çay ocağının da bulunduğu zemindeydi.

ORKESTRAYA TASAVVUF ENSTÜRÜMANLARI

Mavi gözleriyle dikkat çeken ve Sarıyer’de oturan, şık giyimli hem avamda, hem sosyetede muhiti olan Ağrılı Aydın Ünsal zemin kattaki fotoğrafhaneye gelen konukları ağırlamak için sil baştan dizayn etmişti. Aydın Ünsal ile hep işe birlikte giderdim. Sonra da fotoğrafhaneye iner, çektiğimiz resimleri takip ederdim. İşte yeni yeni şöhretin kapılarını aralayan sanatçı Yıldırım Gürses’i ve aktrist Sevinç Pekin’i burada tanıdım. Örnek ve moda giyinen, giydiğini o iri cüssesine rağmen kendisine yakıştıran Yıldırım Gürses bazen saatlerce burada kalırdı.

Yıldırım Gürses Hürriyet Gazetesi’nin (1965) Altın Mikrofon Yarışması’nda 297 katılımcı içinden birinci gelmişti. Besteleri romantik dönemin belki de son halkası olan o yıllarda Son Mektup, Mazideki Aşk, Gençliğe Veda, Sonbahar Rüzgarları her sokakta çalınıyor, her evde dinleniyordu. Bu melodilerde hem romantizm vardı, hem bir kök arayışı ve hem de seslerde bir mistik hava yansıyordu. Güzel Türkçemiz güftelerde tamı tamına yerine oturmuştu. Yıldırım Gürses orkestrasına ayrıca tasavvuf musikisinin enstrümanlarını def, daire, kudim ve bendir’i de koymuştu. Bu sesler topluma hiç yabancı değildi.

Aydın Ünsal bana Yıldırım Gürses’i anlatırdı: Bursalıdır(1938). Belki de yüksek tahsilli olan birkaç bestekardan, sanatçıdan bir tanesidir. Babası Ziraat Bankası Memuru Nasuhi Bey ud çalardı ve dini musikide ustaydı. Ablası Cahide Hanım aile eşrafı bir araya gelince ud ve kanun eşliğinde fasıllara katılırdı. Çok güzel ezan okurdu aile. Yıldırım Gürses dini bütün ve müzikle iştigal eden böyle bir ailede büyüdü ve ders aldı. 7 Yaşında “Geçti Sevdalarla Ömrüm, İhtiyar Oldum Bugün” şarksısıyla başlayan ilk konseri Bursa’da olay olmuştu.

500 TL ÇOK MU?

Aydın Ünsal,  bir gün bana dedi ki “Mehmetçiğim, Yıldırım Gürses Abini tanıdın, eserlerini sen de söylüyorsun. Dini bütün, milliyetçi bir sanatçı. Maalesef bizim gazeteye teklif ettim müzik yazıları yazsın diye. 500 Lirayı çok buldular. Sanatçı kolay mı yetişiyor?!” Gerçekten o yıllarda 500 TL iyi bir yerde bir grup yemeğinin faturası kadardı. Olmadı. Oysa aynı yıllarda bütün günlük gazetelerin müzik yazarı vardı, sanat-kültür sahifeleri veya dergileri yayınlanırdı. Faruk Yener ismi aklımda kalanlardan mesela. Muhafazakar-millliyetçi gazetelerimiz ve medya maalesef halen aynı şekilde devam eden bir politika izliyorlar. Kıpırdama henüz yeterli değil medeniyet harekatımızda, sanat ve kültür kulvarımızda.

MTTB VE FETİH MARŞI ÖYKÜSÜ

Hem gazetecilik yapıyor ve hem de Milli Türk Talebe Birliği Basın Yayın Müdürü olmuştum. Milli Gençlik Dergisini yayınlıyordum. Pasaportta sorunlar yaşayan ve yurtdışına çıkması herkes gibi bir defa ile sınırlı olan Yıldırım Gürses’i MTTB yönetimi ile tanıştırdım. Birlikte sohbetler yaptık. Kendisine daha önce Mehmet Akif’in Safahat, Arif Nihat Asya’nın Bir Bayrak Rüzgar Bekliyor, Rubailer başta olmak üzere kitaplar vermiştik, yeniden şiirle tanıştırmıştık. MTTB Turizm Müdürlüğü Yıldırım Gürses’in bir defanın dışında yurtdışına çıkması için katkı verdi, İspanya’ya gitti.

Döndüğünde MTTB’de yeniden bir araya geldiğimizde bize sürpriz yapmıştı. Alelacele bir konser için kolları sıvadık. Dev bir orkestra geldi.  İlk defa Yıldırım Gürses MTTB Konferans Salonu’nda Arif Nihat Asya’dan bestelediği Mehter formatında, ancak her şeyi ile yeni ve diri Fetih Marşı’nı söyledi. Salon alkıştan yıkılacaktı. Sonra öteki parçalara geçti. Konser için bir telif ödendi. Bunun tümüne yakınını orkestrasına vermişti Yıldırım Gürses. Mehter repertuarı yeni bir eser kazanmıştı ve halen de bu formatta son beste gibi duruyor. Beste, şimdi yapılan gibi ilahi ve mehter notalarının üzerine Akif’ten, Necip Fazıl’dan, Arif Nihat’tan veya bir  sanatçıdan sözler monte edilerek icra edilmemişti. Fetih Marşı’nda bir sanatçı, bir bestekar duruşundaki asalet vardı. Fetih Marşı ilk defa MTTB’de icra edilmiş ve tepkilerin tümü olumluydu.

HOŞ SADA MI DEDİNİZ?

Yıldırım Gürses’le temaslarımız TRT’ye geçtikten sonra da devam etti. Müzik Eğlence Müdürümüz Değerli arkadaşım Adem Gürses’e çok sık gelirdi. Adem Gürses’in odasında muhabbetimiz koyulaştı. En son Ankara Necati Bey Caddesi Altınışık Otelin’de biraraya geldik.Yıldırım Gürses iğrenç sözleri ve Türkçeyi katleden icrasıyla yapılan müziğe savaş açmıştı. Batı müzik savunucusu Faruk Yener de Yıldırım Gürses aleyhinde bir kampanya başlatmıştı. Gerici, yobaz, faşist gibi yaftalarla saldırıyorlardı. Kendi tabanı milliyetçi-muhafazakar kesim yeteri kadar sahip çıkmayınca Yıldırım Gürses bunalmıştı, ABD’den gelen bir teklif ile üniversiteye geçeçekti.

Adem Gürses 4 saat O’nu ikna etmeye çalıştı ve sonunda yine güzel Türkçesi’yle Gülgün Feyman’ın takdimciliğini üslendiği Hoş Sada programı ortaya çıktı. Türkiye Yıldırım Gürses’e sahip çıktı. Şimdikilerin kulakları çınlasın yaklaşık 350 bestesinin çoğu TRT ekranlarında icra edildi: İçime Hep Hüzün Doluyor,  Bir Garip Yolcu, Eller Eller, Gül Dudaklım, Mevsimler Yas tutup Çöller Ağlasın, Liseli Kız, Çal Kanunum Çal, Son Mektup, Sonbahar Rüzgarları, Bir Kırık Kalp, Yüce Dağdan Esen Yeller, Mevlana, Gülmedi Gitti Bahtım kışladaki askerlerin, sokaktaki insanların, üniversitedeki gençlerin, görevi başındaki kamu görevlilerinin, esnafın, bütün Türk insanının dilinden hiç düşmedi. Plakları yok sattı, albümleri bir anda bitiverdi.

Yıldırım Gürses, Emel Sayın ile birlikte Neş’e-i Muhabbet Müzikalini gerçekleştirdi daha sonra. Türkiye Musiki Eserleri Sahibi Meslek Birliği MESAM’ı kurdu ve başkanlığını üslendi. Teliflerle sanatçılar biraz olsun nefes almıştı. Sanatçıya göre;  gelecek kuşaklara bir miras bırakmak için müzik Türk Kültürü endeksli olması gerekti.  İcrası doğru yapılmalıydı. Türk Müziği boşluk kabul etmez, yoksa hemen bir başka  kültür o boşluğu doldururdu. Dolayısıyla bestekarlarımız ve güftekarlarımızın desteklenmesi, arka çıkılması gerekirdi. Ayrıca müzik Allah’a müteallik olduğu vakit hayırlı yansıması olurdu. Batı müziği Kiliselerden doğduğu gibi, milli musikimiz de cami ve tekkelerden neş’et etmişti. Selat-ı selam bir İtri bestesiydi hatırlanacağı üzere. Ezanların makamları vardı. Sabah Ezanı Saba makamında okunurdu. Bir röportajında(İlker Şatana-Aksiyon 1998) şöyle diyordu:

-Bursa’da iken 3-4 dil bilen Müftü Yardımcısı Musa Efendinin öğrencisi olmuştum. İlim ile teczid edilen bir zattı Musa Efendi. Tasavvuf musikisine böyle adım attım. Şehit dedem ve babam sabah ezanı okurmuş camide. Hoca Hafız Sami’den öğrenmişler. Sesleri daha güzel çıksın diye ağızlarına peynir şekeri atarlarmış. Ben mütedeyyin ve çok aklı başında bir cemiyette yetiştim. Musikinin de hayırlısı olanı, şerli olanı vardır. “Söyle bana Ayşe Nine Anadolu Nerdedir?  Köylerinde beş vakit Ezan Sesi varsa orası Anadolu’dur”u bile yasakladı bu zihniyet. Orga, Bateriye, Armoniye alıştırılmış olan  genç nesil sadece ud ve tanburla bizim müziği duydukları vakit onlara yavan gelmektedir maalesef.

MÜZİK ŞURASI TOPLANMALI

Misyonerler de Yıldırım Gürses’e karşı çıkıyor, hala Türkleri kastederek “Dikkat sarıklılar geliyor” demelerine de dikkat çekiyordu. Dolayısıyla çok dertli idi Yıldırım Gürses Usta “Yunanlı Buzikisine, İspanyol Gitarına, Arap Uduna sahip çıkıyor. Müzikte de korkunç bir asimilasyon  var. Kötü konuşmayı malzeme yapanlar, prozedüyü bozmayı, müziği de yozlaşmayı meziyet sayanlar piyasada kol geziyor. Biri çıkıp “Nihansın Didede Ey Mest-i Nazım”ı layıkıyla okuyabilsin ben sanat hayatımı bitiririm. Klasik Türk Müziği nefesi kesilmiş ve idama mahkum edilmiş bir vaziyette. Beni farkında mısınız fanatik milliyetçi ilan ettiler. Evet bayrağımı evime astım. Türkiye diye bağırıyorum. Ki dedelerim de şehit. Yalnız “Eller” demedim. “Elde Sensin Dilde Sen,  İzmir’de Benim Van Da Benim.” Dedim. Bunları her yerde okudum. Bir Garip Yolcu’yu tuvalette oluşturmuştum. Hep çalıştım. Kimse yeni bir şarkı üretmiyor. Türk Müziğinin kurtuluş yolu  TBMM’nden geçer. Çok acil bir müzik şurası toplanmalı, tedbirler alınmalıdır!” diyor. Bu tespitler bugün için de geçerli sanırım.

Yıldırım Gürses 500’ü aşkın ödülün sahibiydi her şeye rağmen. Cezayir Konseri hala anlatılır. Rahmetli Turgut Özal’ın kendisini kabul etmesi ve müziğimize sahip çıkması da öyle. Altmışlı yaşların hemen başında ahirete intikal etmişti. Konser aynı zamanda 75. Doğum Gününe denk gelmişti Yıldırım Gürses’in. TRT Sanatçısı Gökhan Sezen ve ismini takdimcinin yanlış anons ettiği Sanatçı Elif Güreşçi’yle Emel Sayın konserde Yıldırım Gürses’in eserleriyle görkemli bir sanat gecesi yaşattılar. Eşi Ayla Hanım ve oğlu Beyazıd da konuktu konserde. Orkestra da muhteşemdi.

İNSAN ENDEKSLİ POLİTİKA ÜRETMEK

Konser miting alanı gibiydi seyirci çokluğundan. Keşke onca davetli gelecekse spor salonlarında icra edilseydi. Kapılar 15 dakika önce açılınca insanlar birbiriyle yarıştı yer kapmak için. Düşenler ve de çiğneyenler oldu. Çoğu da ayakta izledi. Protokola ve basına ayrılan yerler de oturanın üzerine kaydedildi. Tartışmaların haddi hesabı yoktu.  Bazıları bir konserin nasıl dinleneceğinin farkında değildi. Dinlemedi konuştu bazı kadınlar, susmak bilmedi. Hanımların başörtülü ve değil; şıklığı birbiriyle yarış halindeydi. Bebelerini de getirenlerin sayısı azımsanmayacak kadardı. Orkestradaki sanatçılarının oturduğu yerlere birer plastik şişe su sıralaması da şık olmadı, iyi bir resim vermedi. Hiç alakası olmayanlardan gelen telgrafların okunması da zaman israfıydı. Bir ara izleyiciler Sanatçı Emel Sayın ve 7 filmde birlikte oynadığı Artist Engin Çağlar ile fotoğraf çektirme yarışı başlattı. Öpme ve iltifatlar da seyircinin vazgeçilmezi olmuştu. İnsana yatırım yapmayınca, insan endeksli politikalar üretmeyince olacağı da buydu. İzleyici coştu, sanatçıları ve orkestrayı alkış yağmuruna tuttu, hiç bırakmak istemedi. Demek böylesi etkinlikler disipline edilerek daha fazla gerçekleştirilmeli.

Zincirlikuyu’daki mezarına gittim Yıldırım Gürses’in. Hemen ana yol üzerinde. O dev cüsseli sanatçı ufacık bir mezara sığmıştı. Ancak eserleriyle aramızda büyüyerek yaşamasını sürdürdü Yıldırım Gürses. Rahmetle ve minnetle anarım. Acaba Yıldırım Gürses merhumun yerine koyabildiğimiz yeni bir sanatçı var mı, yoksa bu mirası hep yemeyi sürdürecek, tekrarlayıp duracak mıyız?