17.9 C
Kocaeli
Perşembe, Temmuz 30, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 915

Demokratikleşme Paketleri!..

 

Türkiye, Osmanlı – Türk İmparatorluğu’ndaki denemelerden sonra nihayet 1946 yılından itibaren çok partili siyasi hayata ve demokrasiye adım atmış oldu.

Ancak bu demokrasi ne menem bir şeymiş ki; bir türlü arzu edilen kıvama gelemedi. Bu sebeple demokrasinin nimetleri ile iktidar olan AKP’de, demokratikleşme paketleri ile kendine göre bir demokrasi (!) getirmeye çalışıyor.

1946’dan bu yana, “demokrasi, demokrasi”denilerek demokrasinin içine edildiğinden benim zerrece şüphem yoktur.

İktidarlar; demokratik tedbirler diye, çoğulcu ve özgürlükçü yaşamın önünü açacaklarına daima kendilerini koruma altına alan kuralları, hukukileştirerek uygulamaya sokmuşlardır.

Şimdi biri bana söylesin; uygulamaya sokulan üç demokratikleşme paketi ile TBMM Anayasa Komisyonu’nda bekleyen 4. Demokratikleşme Paketi ile birleştirilmesi düşünülen 5. Demokratikleşme Paketinin halka ne faydası olmuştur ve olması beklenmektedir?

Ben size söyleyeyim koca bir hiç! Ülkenin durumuna bakarsanız, yüzyıllardır kısır döngü haline gelmiş olan, halkın yaşamsal sorunları, daha da ağırlaşarak çözümsüzlüğe doğru gitmektedir.

Her demokrasi paketi ile hukuk katledilmekte, üstünlerin ve güçlülerin hukuku pekiştirilmektedir. Şeffaf ve objektif uygulamaları, bu tür demokrasi anlayışında, arayıpta bulmanız mümkün değildir.

Demokrasi paketleri ile, sansür ve karartma her bakımdan daha da artmaktadır. Değiştirilen mevzuatla, istihbaratın ve dolayısıyla istihbaratı kontrol edenlerin egemen olduğu bir ülke yaratılmak istenmektedir. Bunu pek de haz etmediğim Zaman Gazetesi’nin Genel Yayın Yönetmeni Ekrem Dumanlı “Paralel maralel hikaye; bu ülke resmen “parti devleti” olmaya sürükleniyor” diye tarif ediyor.

Bugün baskıcı ve totaliter AKP iktidarının devamı için alınan tedbirler, bizlere “demokratikleşme paketleri” adı altında, çok güzel bir ambalaj ile sunulmaktadır.

Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, iktidar yanlısı Sabah Gazetesi’nin haberinde “Bizi yıkamazlar. İktidara geleceklerinden değil o kadar gözleri dönmüş ki; sigara yakmak için komşunun evini ateşe veriyorlar” diyor.

Sayın Arınç’a sormak lazım;demokrasilerde iktidara gelmek kadar iktidardan gitmek yokmudur? Yoksa siz iktidardan gitmeyeceğinizi mi düşünüyorsunuz? İktidardan gitmemek için aldığınız tedbirler mi var? Muhalefetin iktidar olabileceğini, çok partili siyasal yaşamda düşünmek, bir demokrasi yanlışımıdır?

Kanaatime göre,AKP’nin yöneticileri ve R.T. Erdoğan, yoğun bir şekilde iktidardan gitmek korkusunu yaşamaktadır. Çünkü halkın verdiği inanılmaz desteğe rağmen, ülkeyi büyük bir kaosun içine sokmuşlardır.Bunu kendileri de görmekte ve safları eski bakan Erdoğan Bayraktar’ın sırtını sıvazlamak örneğinde olduğu gibi sıklaştırmaya çabalamaktadırlar. İktidar destekçileri bile mutlu, huzurlu ve güvenli değildir. Sadece menfaat düzeninin devamı uğruna, birlikte çıkılan yolda, beraber yürüdük şarkısını söylemeye devam etmektedirler.

Bu sebeple demokratikleşme paketleri, AKP’yi iktidar da tutmaya dönük geçici tedbirlerdir.Değil mi ki RTE; 12 Eylül 2010 referandumunda yanlış yaptıklarını söylüyor ve yeni düzenlemelere gitmek için yol arıyor, yarın bu paketler içinde aynı şeyleri rahatlıkla söyleyebilirler. İş gelip zülfiyare dokanınca, hemen hukuki tedbirler alınıp zevahir kurtarılmaya çalışılıyor adına da “demokratikleşme paketleri”deniliyor.

İşte usulsüz dinlemeler, sahte delil yaratmalar,özel yetkili mahkemelerin durumu, HSYK ve bir çok hususta sıkıntı kapıya dayanınca sarıl “demokratikleşme paketleri”ne… Haksız ve hukuksuz yargılamalar yapılırken, Türk Ordusu’nun beli kırılırken, Habur’da olanlar vicdanları sızlatırken neredeydi bu “demokratikleşme paketleri”?

Acaba İmralı Canisi ile pkk’ya verilen uçuk kaçık sözler, ne zaman yerine getirilecek bu paketlerde? Malum 30 Mart tarihi, pkk’nın pusuya yattığı tarih… Ondan dolayı “çözüm için RTE ve AKP iktidarda kalmalıdır”diye konuşuyor pkk’lı Cemil Bayık!..

AKP, bir yandan sermaye oluşturdu diğer yandan eski sermayeyi tehdit ediyor (TÜSİAD Başkanı Muharrem Yılmaz’ın vatan haini olarak nitelenmesi gibi!), yandaş medya ile gerçekleri karartıyor, liyakatsiz ve ehliyetsiz bürokrasiyi emir eri gibi kullanıyor, fakir fukarayı sosyal yardımlarla kontrol altında tutuyor bunlar yetmeyince bir istihbarat devleti yaratmaya kalkıyor ve iktidarını sürdürmek için “demokratikleşme paketleri”ne sarılıyor.

Beyhude çabalar bunlar. Sadece adı “demokratikleşme paketleri”. Hepsi totaliter ve baskıcı AKP iktidarının devamı için… Ama Türk Milleti seçim sandığında ve demokratik meşruiyet içinde mutlaka bu faşizmi yıkacaktır. Onun için“demokratikleşme paketleri” kavramına bakıp da demokrasi havarisi olmaya hiç gerek yoktur.

 

 

Öncesi ve Sonrasıyla Köy-Kent -2-

Velhasıl, köylünün işi zor ve çok meşakkatliydi o zamanlar…Çünkü teknik imkanlar yoktu. Henüz köylere ulaşmamıştı. O yüzden bir köylüye ne yapıyorsunuz, geçiminizi ne ile sağlıyorsunuz? Diye sorulacak olursa, alınacak cevap: “Rencberiz! Zahmet ve sıkıntıyla yani çiftçilik yaparak hayatımızı kazanıyoruz!” Şeklinde olurdu.

O yıllar senede bir ay resmen izin verilir; köylü İğdir ormanlarından kağnı arabalarıyla kışlık odun getirirdi. Her bir odun seferi, hemen hemen 24 saat sürerdi.

Yine o yıllar, çiftçinin ekip biçerek elde ettiği ürünler; kışı geçirmeye zar zor yeterdi. Bu yüzden devletin sattığı buğdaydan da almadan edemezdi! Hatırladığım kadarıyla Amerikan buğdayı idi bunlar! Çünkü, köyün rakımı yüksekti. Üstelik köy kayalık bir arazide kurulmuştu. Tarlalar çok taşlıktı. Toprak yeteri kadar verimli değildi.

X

Her köylünün -sayısı değişse de- tarlası, bostanı, çayırı, ineği, bir çift öküzü veya mandası ve tavukları olurdu. Ve bilhassa 20-30’dan aşağı olmamak üzere davar ve koyunları bulunurdu. Koyuna nazaran az sayıda olmakla beraber keçi de yok değildi köyde… Bazılarının Kara Kovan dedikleri Arı Kovanları vardı ki, yaptıkları balın rengi, altın sarısı olup, tadına doyum olmaz ve yedikçe bıktırmazdı. Vücuda dermandı. Tabii ilaç vazifesini görürdü. Bedene deva olan balı, arılar bu kovanlarda yapardı …Ben bu yaşıma geldim geleli bir daha o lezzet, o nefaset ve o kıvamda bal yediğimi hatırlamıyorum.

X

Her sabah erkenden Kömüş, Manda, Eşek vs.’den ibaret bir sürü…

Her sabah erkenden sığır denen İnek, Dana ve Atlardan oluşan başka bir sürü…

Her sabah Davar dediğimiz koyunlardan ve kısmen Keçi ve Oğlaklardan meydana gelen diğer bir sürü; çobanların uhde, tasarruf ve güdümünde yayılmak üzere mer’a ve kırlara götürülür; akşam üzeri de sağılmak ve gecelemek için sütle dolu memelerini sanki zor taşıyormuş gibi aheste yürüyüşleriyle köye geri getirirlerdi. Bilhassa koyun sürüsünün; sırasında köye getirilmeyerek, Salak dediğimiz yerlerde gecelettirildikleri de olurdu…

Köy çocukları, onların gelmesine yakın, köye giriş yerinde toplanır, birbirleriyle şakalaşır ve eğlenerek günün yorgunluğunu üzerlerinden atmaya çalışırlardı. Sonra da yaylımdan dönen malları yani hayvanlarıyla, hava iyice kararmadan, evlerinin yolunu tutarlardı. Gerçi her hayvan gidecekleri tam’ı / ahırı yani gecelediği yeri bilirdi. Ama köy gençleri, bu bahaneyle bir araya gelmiş olmanın zevkini tadarlardı.

X

İhtiyacı olanlar, Mesudiye’de haftada bir, Cumartesi günleri kurulan Pazar’a gider, ihtiyaçlarını alıp gelirlerdi. Tabii düzgün olmayan, yol demeye dilim varmayan  yollardan geçerek, at veya eşek üstünde bir gününü buna hasrederek…O zamanların şiddetli geçen kışlarında, her tarafı kaplayan diz boyu karlarını yarıp geçerek kasabaya gidip gelmek ise, imkansız denecek kadar zordu.

Hasta olacakları ise sakın sormayın! Bırakın kış engelini, yazın bile onları ilçeye götürmek kolay kolay göze alınamıyacak kadar güçlüklerle doluydu!

Çünkü bırakın köy yollarını, ilçeyi il’e bağlayan yol bile, daha düne kadar topraktı. Yolcular, yol boyunca toz toprak içinde kalır, araçta nefes alamayacak duruma düşerdi! Zaten otobüs, minibüs diye bir şey yoktu! Yolcular kamyonlarla taşınır; birkaç saatlik yolculuk saatlerce sürer, hatta bir günü alırdı.

Köprüler bile, iki yakası arasına paralel olarak uzatılmış ve ancak tekerleklerin sığabileceği iki kalın ağaç ve kalastan ibaretti! Köprüye gelindiğinde -her ihtimale karşı- yolcular kamyondan indirilir! Şoför; muavinin uyarıları doğrultusunda, bin bir dikkat ve cambazlıkla kamyonu köprüden geçirir…Sonra yolcular bindirilerek, tekrar ikinci bir köprüde indirilmek üzere yola koyulurdu.

Ordu’ya gelen yolcular; imkanları varsa, basit ve ucuz otellerde kalır; maddi durumu elverişli olmayanlar ise, iskelede yatıp kalkarak, ne zaman geleceği meçhul vapuru beklerdi. Oysa gelecek olan yolcu vapuru değil; bir yük şilebinden ibaret bir gemiydi! Yolcular; kıyılar sığ ve liman da olmadığı için, mavnalarla, açıkta demirleyen gemiye mavnalarla taşınırdı! Yolcular umumiyetle güvertede, açıkta yatıp kalkarak yolculuk ederlerdi! Tabii fırtınalı havalarda, güverteden denize düşme tehlikesi de işin cabasıydı!

X

O zamanlar, köylülerden bit eksik olmazdı! -Hoş o sıralar, ilçe otelleri de bit kaynıyordu ya, neyse konu dışına çıkmayalım şimdi.- Öğretmenimiz, her sabah okul önünde sıraya giren öğrencileri bit muayenesinden geçirir, gereken uyarıları yapardı. Hiç unutmam, yine böyle bir bit kontrolü sırasında, sıra bana gelmişti. Hoca saymaya başlamasın mı? Bir iki üç diye, tam  yediye kadar sayarken; utancımdam yerin dibine geçmiş; kıpkırmızı olmuş; kimsenin yüzüne bakacak halim kalmamıştı! Hicabımdan başımı kaldıramıyordum ki, hocanın şaşırtan açıklaması, bana rahat bir nefes aldırdı. Meğer hocanın saydığı, üst üste giydirildiğim yedi kat üst baş değil miymiş?

Köyde bite karşı DTT kullanılırdı ki, daha sonra bunun vücuda zararı anlaşılmış ve piyasadan kaldırılmıştı. Her yıkanıştan sonra, iç çamaşırlara DTT sürülür, ondan sonra giyilirdi.

Çok şükür ki, artık bit mit kalmadı köyde kentte…Fakat tabii bir çağrışım olarak hatırlatmadan edemeyeceğim: Bilmem biliyor musunuz? Bugün İngiltere’de, özellikle ilkokullarda, kız çocuklarını bit istilasından bir türlü kurtaramıyorlar! Temizliğe özen gösterdikleri halde!.. Sanırım bu durum; köpeğin hayatlarının bir parçası olmasından ileri gelse gerek! Ve yataklarına kadar köpeğin her yerde bulunmasından, ona sınırsız bir imkan tanımış olmalarından kaynaklanıyor olsa gerek! Tabii İngiliz okullarında okuyan Türk çocukları da, bundan nasibini almıyor değil!

 

 

Hased Haramdır

 

Yüce dinimiz İslam, Müslümanların huzur, güven ve kardeşliğini engelleyen her türlü duygu, düşünce ve davranışı yasaklamıştır. Dinimizin haram kılmış olduğu bu kötü hasletlerden birisi de haseddir.

Dilimizde “çekememezlik” olarak ifade edilen hased; başkasının sahip olduğu bir nimetin, maddî ve manevî imkânların elinden çıkmasını ve yok olmasını istemektir. Yüce Allah’ın takdirini ve taksimini beğenmemekten kaynaklanan hased, en kötü ve zararlı huyların başında gelir. Hased, en çok birbirine emsal durumda olan ve birbirleriyle yakın ilişkiler içinde olan insanlar arasında görülür.

Hasedin fert ve toplum için maddî-manevî pek çok zararı vardır. Hased, insanı içten içe kemiren onulmaz bir hastalıktır. Hasedçinin içinde sürekli bir kin ve ihtiras ateşi yanar. Hased ettiği kişinin sahip olduğu nimetleri düşündükçe sıkıntısı çoğalır, uykuları kaçar. Hasedçi kimse doğru düşünme yeteneğini yitirir, psikolojisi altüst olur, ailesi ve çevresiyle ilişkileri bozulur. Sonunda hayatında huzurdan eser kalmaz. Hasedçi insan öyle bir hastalıklı ruh yapısına sahiptir ki, hased ettiği kimsenin daima kötülüğünü ister, başına gelen musibet ve felaketlere sevinç duyar. Bu gibi insanlardan her türlü kötülük beklenebilir. Bundan dolayı Kur’an-ı Kerim’de “Haset ettiği zaman hasetçinin kötülüğünden Allah’a sığınılması” tavsiye edilmiştir. (Felak, 113/ 5)

Yeryüzünde ilk günah işleme nedeni hased olmuştur. Hz. Âdem (a.s.) oğulları Kabil ile Habil Allah’a birer kurban takdim etmişler, bunlardan sadece Habil’in kurbanı kabul edilmişti. Gönlü, kardeşi Habil’e karşı büyük bir kin ve hased ateşiyle yanan Kabil, içindeki kötü duygulara mağlub oldu ve kardeşi Habil’i öldürdü. Böylece yeryüzünde ilk insan kanı hased yüzünden akmış oldu. (Mâide, 5/27-31)

Gerçek bir mü’minin Allah’ın takdirine razı olmaması düşünülemez. Din kardeşinin sahip olduğu nimetlerin elinden çıkmasını, yok olmasını istemek hiç bir Müslümana yakışmaz. Çünkü olgun mü’min; kendisi için sevdiği bir şeyi din kardeşi için de arzu edip isteyen kimsedir. Bu nedenle haset, Allah’a iman eden ve gönülden teslim olan bir Müslümana yakışan bir duygu değildir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s.) “Bir kulun kalbinde imanla haset bir arada bulunmaz” (Nesâî, Cihad, 8) buyurmuştur.

Kur’an-ı Kerim’de, Hz. Peygamber (s.a.s.)’in peygamberliğini çekemeyenlerin bu çirkin davranışları örnek gösterilerek hasedin Allah’ın takdir ve taksimine itiraz etmek olduğu bildirilmiştir: “Yoksa onlar, Allah’ın lütfundan verdiği şeylerden dolayı insanlara haset mi ediyorlar?” (Nisâ, 4/54)

Peygamber Efendimiz (s.a.s.) ferdî ve toplumsal bir çok zararı bulunan haset hastalığına karşı ümmetine uyarıda bulunarak şöyle buyurmuştur: “Haset etmekten sakının. Zira, ateşin odunu (veya otları) yiyip bitirmesi gibi haset de iyilikleri yer bitirir” (Ebû Davûd, Edeb, 44) Yine Sevgili Peygamberimiz şu hadis-i şerifiyle bizleri haset ateşinden sakındırmaktadır: “Birbirinize haset etmeyin, birbirinize sırt çevirmeyin, kin gütmeyin. Ey Allah’ın kulları, kardeş olun!” (Buharî, Edeb, 57, 58; Müslim, Birr, 24)

Kötü bir huy olan hasetten uzak durmak mü’minler için cennete girme sebebidir. Peygamber Efendimiz sahabeden birisinin cennetlik olduğunu haber vermişti. Abdullah b. Amr (r.a.), bu şahsın bu dereceye nasıl eriştiğini merak edip sorması üzerine o sahabenin verdiği cevap oldukça manidardır: “Müslümanlardan hiç kimseye kalbimde hile ve kin tutmam ve Allah’ın verdiği bir hayırdan dolayı hiç kimseye haset etmem. (Ahmed b. Hanbel, c. 3, sh. 166)

Dinimizde hased kötü bir davranış olarak görülüp yasaklanırken, bir kimsenin elindeki nimete sahip olmayı arzu etmek demek olan gıpta (imrenme) ise tavsiye edilmiştir. Gıptada, başkasının elindekinin yok olmasını istemek yoktur, sadece “onda olan bende de olsun” isteği vardır. Bundan dolayı bu duygu ve davranış yasaklanmamıştır.

Hz. Peygamber (s.a.s.) mü’minlerin hangi hususlarda birbirlerine imrenmeleri gerektiğine şöyle işaret buyurmuştur: “Yalnız şu iki kişiye gıpta edilmelidir: Biri Allah’ın kendisine verdiği malı hak yolunda harcayıp tüketen kimse, diğeri,  Allah’ın kendisine verdiği ilimle yerli yerince hükmeden ve onu başkalarına öğreten kimse.” (Buhârî, İlim 15; Zekât 5; Müslim, Müsâfirîn 268)

Görüldüğü gibi hased, hem dinî hayatımıza zarar veren kötü bir huy, hem de dünyevî pek çok zararı bulunan ruhsal bir hastalıktır. Bu nedenle mü’minler olarak bu manevî hastalıktan son derece sakınmalıyız. Gönlümüzde haset/çekememezlik duygusu meydana geldiğinde hemen bundan kurtulmanın yollarını aramalıyız. İnsanlara her türlü nimeti, hayır ve iyiliği verenin Allah Teâlâ olduğunu, din kardeşimizin sahip olduğu nimetlere karşı haset etmenin Allah’ın takdirine karşı gelmek anlamına geldiğini unutmamalıyız.

 

 

Yunanistan’da Türk Olmak

 

Batı Trakya Türkleri Dayanışma Derneği Genel Başkanı Taner Mustafaoğlu sağolsun mahallemize kadar zahmet edip gelerek hususi aracıyla Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş ve Nevzat Gökalp ile birlikte bizi Kocaeli’ne götürdü.  Engin Nazır başkanlığındaki Kocaeli Şubesi’nin “29 Ocak Milli Kimlik ve Direniş Günü” etkinliklerine katıldık.

Yağmur boşalacak dendi ama İstanbul’dan İzmit’e kadar tek damla yağmadı mübarek. Ancak otobanda yağmur değil ama araç seli çoğu şeye rahmet okuttu. Yine magandalar makas yaparak gidiyorlar hiç bir şeyi umursamadan. Bir saatte vardık İstanbul trafiğini aratmayacak kadar atılım yapmış Kocaeli’ne. MÜSİAD sosyal tesislerinde soluklandık. Çay kahve içtik. Müstakil İşadamları Derneği’nde şöyle bir kütüphanelerine baktım. Bütün raflar dolu. Tümü de teoloji eğitiminde ilişkin eserler. Ancak sehpada birkaç dergi var işadamları ve müteşebbislerini ilgilendirebilen. Bir kaçı da MÜSİAD Özel sayısı niteliğinde. Bir üniversite şehrinde bir delikanlı; işadamları üzerine bir mezuniyet tezi veyahut master çalışması yapmak istese sanırım görübildiğim kadar başka kütüphanelere müracaat etmek durumunda kalacak!

BU NASIL ALGILAMA

Diğer konuklar da gelmeye başladı. Batı Trakya Gümülcine seçilmiş müftüsü, aynı zamanda Azınlık Danışma Kurulu Başkanı aziz dostum İbrahim Şerif, İskeçe Seçilmiş Müftüsü Ahmet Mete, çoğu toplantıda birlikte bulunduğumuz bir zaman PASOK’un, ikinci dönem bağımsız milletvekili olarak Yunan Parlamentosuna giren Ahmet Faikoğlu, Kocaeli Aydınlar Ocağı heyeti Dr. İbrahim Kahraman, Ahsen Okyar, Hasan Uzunhasanoğlu birbiri ardından salona girdiler. Musafaha ettik, hasret giderdik.

Benim için Batı Trakyalı Gazeteci Selahattin Yıldız’ın gelmesi de süpriz oldu. Yıldız ile Dünya İslam Birliği’nin; Lefkoşe’de düzenlediği (1976) İslam Ülkeleri Gazetecileri Uluslararası Konferansı ve Kuzey Kıbrıs İslam Merkezi’nin açılışına katılmıştık. O günden beri de bir daha görüşmek kısmet olmamıştı. Hala elinde fotoğraf makinası resim çekiyor, haber kovalıyor ve yoruma hazırlanıyordu. Bir hatırasını anlattım. O yıllarda başarılı Kıbrıs Barış Harekatı hala tartışılıyordu. Solcular bunun bir işgal olduğunu savunuyor, “halkların kardeşliği”nin de onarılmaz bir yara aldığını öne sürüyorlardı. Alış-veriş yaptığımız Kuzey Kıbrıslı Türk de aynı iddiada bulunup “Artık enflasyon var, ekonomik durumumuz iyi değil, eğitim gerektiği gibi yapılmıyor, barış harekatından önce mutluyduk” deyince Selahattin Yıldız “Hemşehrim yanında tabancan varsa, çıkar da beni alnımdan vur.. insaf yahu bebeleri öldürmedi mi Rum çeteleri, köyleri basıp yakmadı mı, silahsız insanları meydana toplayıp kurşuna dizip katlemediler mi, toplu mezarlardan Türklerin cesetleri çıkmadı mı? Vur beni! Bu nasıl algılama, bu nasıl insanlık” diyerek tepkisini göstermişti.

UNUTMADIK VE UNUTTURMAYACAĞIZ

Sohbetin en koyulaştığı, demini aldığı yerde program gereği dışarı çıkıldı. İzmit Saat Kulesi yanındaki Atatürk Anıtı’na çelenk konuldu, Milli Kimlik ve Direniş Anıtı’na Yürüyüş gerçekleştirildi, karanfiller bırakıldı, basın açıklaması yapıldı Yeni Cuma Parkı’nda Mehmet Hilmi Çeşmesi’nin açılışı gerçekleştirildi, Gündoğdu Köyü’nde Batı Trakya Hatıra Ormanı ve Mesira Alanı’na fidanlar dikildi.

Sonra “29 Ocak Milli Kimlik ve Direniş Günü’nü Unutmadık, Unutturmayacağız” paneli için Uluslararası Gençlik Merkezi’ne geçtik. Nefes kesen konuşmalar oldu. Ben yarım asırdır Batı Trakya Davası’nın savunucusuyum. Bu konudaki yayınları hep takip etmişimdir. 1960’lı yıllarda Kadir Mısıroğlu’nun Yunan Mezalimi bir baş eserdi. Muzaffer Baca’nın Batı Trakya’nın Dünü, Bugünü Yarını (1979) da öyle. Batı Trakya Davasının lokomotiflerinden, bu yüzden işkence gören İskeçe Müftüsü Rahmetli Mehmet Emin Aga Ankara’ya her geldiğinde birlikte olur, O’nunla TRT yayınları için röportajlar yapardım. 1980 yılında TRT Elence Yayınları Ekibiyle kadim dostluklarımız oluşmuştu, üstelik onların ünite amiriydim; Muzaffer Baca, İskender Osman, Halil Ahmet , Bilge Bostancı ve Hasan Müminoğlu arkadaşlarımız olağanüstü çaba sarfediyorlardı. 1980 yılında Dünya İslam Birliği’nin Endonezya’nın Başkenti Jakarta’da düzenlediği İslam Ülkeleri Uluslararası Gazeteciler Konferansı’na Batı Trakya Türkleri Sorununu anlatan ve Batı Trakya’da sorunun içinde doğmuş, büyümüş Muzaffer Baca’nın İngilizceye tercüme ettiği tebliği sekreteryaya sunmuştum. Bu konferansa Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş, Prof. Dr. Ekmelettin İhsanoğlu, Şanlıurfa Milletvekili Salih Özcan, TRT’den Asaf Demirbaş ve ben katılmıştım. Türkiye’ye döndüğümüzde de 12 Eylül Askeri Darbesi gerçekleştirilmiş, sıkıyönetim ilan edilmiş, her sokak başında devriye gezen akerlerden izin alarak terminalden, eve kadar yürüyerek gitmiştim!.

TÜRK LİDERLERE CEZA YAĞMURU

Toplantıda çok güzel, bilgilendiren, aydınlatan konuşmalar oldu. Notlarıma göre Türkler, Yunanlılar, Çinliler, Moğollar, Persler(İran), İtalyanlar(Romalılar) yaklaşık 10 millet kadim millet. Ötekiler kabile veya birleşmiş kabileler. Buna Almanlar dahil, İngiliz ve Fransızlar da. Atina ile İstanbul’un arasını açan Yunan Megola idea hedefidir. Kendilerini Bizansın varisi sayıyorlar. Yunanistan kendi sınırları içinde saydığı topraklar 433 yıl Osmanlı Cihan Devleti idaresinde kaldı. İstanbul’dan her gün Yunanistan’a bir veya birkaç gemi yiyecek götürürdü. Bu daha düne kadar da devam etti. Atina çoğu zaman İngilizlerin tuzağına düştü, oyununa geldi. Aynı İstiklal Savaşı’mızdaki Ege Bölgesinin işgali gibi. Ancak bugün Yunanistan Osmanlılar zamanındaki toprakları; işgalleriyle 7 kat daha büyüttü. Yunanlılar protestan olmalarına rağmen, eski Yunan’ın 12 tanrısının (Aşk, Savaş, Mutluluk, Bereket vs) etkisindedir. Hurafeleri çoktur. Askeri Cunta zamanında ise Türk azınlığa aşırı eziyet ve işkenceler yapıldı. İkili ve uluslararası anlaşmalara riayet edilmedi. Sivil Toplum Kuruluşları kapatıldı. Türklere sürücü ehliyeti bile verilmedi. Yunan Yarğıtayı adalet dağıtırken; Türk’ü yok sayıyor olsa da AİHM “var” diyor, ancak uygulama yapılmıyor. Türkiye’de bütün Yunan eserleri ve kiliseleri koruma altında iken, Atina’da tek bir Fethiye Camii’ne bile müsade edilmedi. Oysa Paris, Londra, Berlin, Viyana, Brüksel, Washington  ve Moskova dahil bütün dünya başkentlerinde camiler vardır ve açıktır.

29 Ocak 1988 yılında bütün bunları kınamak üzere Batı Trakya’daki Türk azınlık Gümülcine’de yürüyüş düzenliyor. 10 binlerce insan yasaklara rağmen katılıyor. Yunanlılar “Defolun Türkler” diye tezahürat yapıyor, Milletvekili Ahmet Faikoğlu kara mizah “Bakın arkadaşlar Yunanlılar Türk dedi, Yargıtaylarının kararını bozdu, tekzip ettiler. Demek Batı Trakya’da Türkler var.” Aynı zamanda o gün Başbakanlar Özal ve Papendreu Davos Zirvesi’nde birlikteler, soruna çözüm bulunur beklentisi var. Ancak olmuyor. Tam tersi Sadık Ahmet ve İbrahim Şerif 18 ay hapis cezasına çarptırılıyorlar.

SİNEMASIZ, SANATSIZ, KÜLTÜRSÜZ MÜCADELE OLMAZ

1990 yılında Gümülcine’de 400 Türk dükkanı talan ediliyor. Bu Türkiye’de filmi de çekilen 6-7 Eylül eylemlerinin çok ilerisinde bir zarar ziyandır. Ancak ne Yeşilçam ve ne de TRT bunu beyaz perdeye aktarmıyor, böyle bir endişesi de görülmüyor. Atina atamak üzere 240 imam yasası çıkardı. Müftü Ahmet Mete’ye göre bunlar sünnetsiz, abdestsiz din adamları. Köylerin bu atamaları kabul etmesi için tacizler yapılıyor. Ancak Türkler seçilmiş ve seçtiği müftüyü kabul ediyor. Akademi kapatılıyor. Vakıf malları iade edilmiyor. Türk yerleşimlerinin adları değiştiriliyor. Kimlik sorunu artarak devam ediyor, ana dil Türkçe için değil Yunan dili tacizi yapılıyor Batı Trakya’da. Müftü Mete’ye göre “Bu böyle devam ederse Batı Trakya Kosova olur!” Çünkü Türklerin yapacaklarına inanmadıkları için inşasına müsade ettikler 10 günlük mescid, atanmış müftüye inat hayata geçince, şimdi bunun içinden yol geçirmeye kalkışıyorlar. Ayrıca 8 ayrı cemaatin bölgede faaliyet yapmasını görmezden geliyorlar. Amaç Türk birliğini bozabilmek.

Yunanistan’da gerçekten Türk olmak zor. Bende onlar adına üzüldüm ama, Ahmet Faikoğlu açıktan söyledi Batı Trakyalı Sağlık Bakanı Mehmet Müezzinoğlu ve Kocaeli Valisi’nin konuşmalarını yaptıktan sonra çekip gitmelerinin şık olmadığını. Batı Trakyalılar etkinliklerini ve eylemlerini mevcut yasalara göre yapıyorlar. Ancak dini, siyasi ve adli baskılardan da bir türlü kurtulamıyorlar. Bir misal verilecek olursa bağımsız milletvekili adayı olmak için % 3’lük barajın aşılması ve 300 bin oy alınması gerek. Oysa Batı Trakya’da 130 bir kadar Türk yaşıyor. Hadi canım sen de. 68 yaşındaki Batı Trakya Türkleri Dayanışma Derneği Allahtan her gelişmenin farkında. “Türkiye’nin varlığı, gücü ve istikrarı Batı Trakya’nın varlığı, gücü ve istikrarı demek” diyor.

Batı iki yüzlü politikasını sürdürürken, Atina ile Ankara bu ara balayı yaşıyor. Fakat Batı Trakya Sorunu’nun çözümlenmesi konusunda ne bir ses, ne bir nefes var. Üstelik Yunanistan AB dönem başkanı oldu.

BEYAZ LALE VE BELENE’DEN SONRA DURAKLAMA DÖNEMİ

Bulgarların Türk Düşmanlığını Beyaz Lale hikayesiyle en güzel anlatan Ömer Seyfettin’dir. Keşfe filme alınsa Diyet gibi, evrensel boyut kazandırılsa. Sonra Özal zamanında Todor Jivkof’un zorla göçe tabi tuttuğu Bulgaristan’daki Türkleri anlatan film yapıldı. Mine Çayıroğlu’nun başrolde oynadığı Belene dizi filmin senaryosunu Avni Özgürel yazmış, TRT ise çekmiş ve yayınlamıştı da olay olmuştu. Boyutları çoğu yere ulaşmıştı. Hatta film Jivkof’un sonunu getirmişti.

Batı Trakya Sorunu için evrensel boyutu olan 7. Sanat Sinema neden düşünülmez ki? Mesela Yunanlılarca yağmalanan ve güvenlik güçlerinin seyrettiği  400 Türk dükkanı gibi. Müftü Mehmet Emin Aga ve öteki Türklere yapılan işkenceler konusu da öyle. SSCB zamanında Moskova kendisini sıkıntıya düşürecek açıklamaları Sofya’ya yaptırırdı. Sorun yaşarsa “Bulgaristan müstakil bir devlet, onun görüşü bizi bağlamaz” derdi. Türkiye böyle bir sorun yaşarsa bunun boyutu evrensel olan sinema, roman, hikaye diliyle anlatabilir, anlattırabilir! Öyle değil mi? 14 kanallı TRT ne işeyarar? Kültür Bakanlığı niçin var?

 

 

Öncesi ve Sonrasıyla Köy-Kent -1

 

Seneler sonra gitmiş olduğum köyümde, geçmiş ile günüm arasında zihnen ve hayalen durmadan gidip geldim. İşte hatırlayabildiklerim ve hafızamda kalanlar:

1952 – 1955 arası yıllarım: Ordu ilinin Mesudiye kazasının Afan (şimdi Çardaklı) köyünde geçti. Babam İstanbul’dan emekli olmuş köye yerleşmişti. İlkokul 3. 4. ve 5. sınıfını burada okumuş; köy okulundan mezun olmuş, köyümüzde Ortaokul olmadığından, tekrar İstanbul’a amcamın yanına gitmiştim. Gidiş o gidiş, artık köye gelişim, ziyaret amacıyla ancak birkaç senede bir gerçekleşebiliyordu.

X

Okul yapılalı iki sene olduğu için, sınıf arkadaşlarım benden çok yaşlı ve büyüktüler. Okulun -aklımda kaldığına göre- topu topu iki sınıfı vardı. Gerçekten çok değerli iki öğretmene sahiptik. Her sınıfta / dershanede birkaç sınıf bir arada ders görüyordu. Öğretmenimiz, ders saati içinde, her sınıf öğrencileriyle sırasıyla ders yapardı. Öğretmenimiz diğer guruba yönelince, dersini alanlar, dersini yazmak veya mütalaa etmekle meşgul olurlardı.

Köyümüz, 150 hanelik oldukça kalabalık bir köydü. Farkına vardığımız en eski, tarihi mezar, 200 küsur senelik olduğuna göre, geçmişi en az 300 – 400 sene evveline kadar çıkıyor demektir. Dedelerimizin dedelerinin dedelerinin…dedesini gösteren ve sapasağlam günümüze ulaşan Osmanlıca / Eski Türkçe yazılı mezar taşında, gayet açık olarak şu okunuyor:

“El-mağfur, el-merhum, es-seyyid Kurt-zade (Kurdoğlu, şimdi Bozkurt) Mehmed Ağa ruhu için el-Fatiha (tarih hicri olsa gerek) 1187”

Mezar, yekpare iki taştan meydana getirilmiş olup, yan yatmış vaziyette, bütün canlılığıyla varlığını sürdürmeye devam ediyor. Yan yatması 1939’da olan büyük Erzincan depreminden dolayı olsa gerek…Çünkü, buralarda da şiddetle duyulan deprem, halen “Hareket” adıyla anılıp yadediliyor…Köyümüz için adeta deprem milat sayılmış; depremden önce veya sonra doğdu öldü, evlendi gibi zihni kayıtlar zaman zaman yeri geldikçe yaşlı, gün görmüş köylülerimizce söylenip duruyor.

Evet köyümüz nüfuslu bir köydü ve ona göre de öğrenci sayısı oldukça fazlaydı. Kız çocukları da okula kayıtlıydı. Büyük bir istek ve heyecanla, severek ve aksatmadan okula gidip gelirlerdi.

Öğretmenlerimiz çok faaldi. Biri çok iyi keman çalardı. Bu sebeple müzik derslerimiz çok renkli geçerdi. Bahar gelince her fırsatta, tatillerde çevre köy okulları ziyaret edilir, müsamereler tertip edilir, çeşitli etkinlikler yapılırdı. Okulda tiyatro gurubu bile oluşturulmuştu. Oynanan oyunlara köy halkı da davet edilir; onlar da merak, heyecan ve biraz da hayret ve şaşkınlıkla oyunları seyrederlerdi.

Din derslerini öğretmenimiz; klasik medrese eğitimi görmüş, köyün yaşlı sevilen ve sayılan imamı İsmail Efendiye yaptırır; kendisi de bir köşede sessizce öğrencilerle beraber hocayı dinlerdi.

X

Köyde yaşlılar mevcut ve sayıları oldukça mebzul ve çoktu. Onların köyde ağırlıkları ve saygın bir yerleri vardı. Görmüş geçirmiş oldukları için, dinlenir ve söz ve nasihatları kaale alınırdı.

Bayramlar, büyük bir coşku ile kutlanırdı. Bayram boyunca, sırasıyla her mahalle kadınları birlikte olarak çeşit çeşit, birbirinden leziz yemekler hazırlardı. Her öğün yemek yemek, bütün köylülerce, ayrı bir mahallede, yer sofralarında ve açık alanlarda gerçekleştirilirdi.

Küçükler küçüklüklerini, büyükler büyüklüklerini bilirdi o zamanlar…

Her yaz, yaylaya göçülürdü. Göç günü bir şehrayin olurdu. Afan, Kışlacık ve Türköyü adlarındaki üç komşu köy birlikte, hatta davul zurnaların eşliğinde şen şakrak ve neşeli bir şekilde, çoluk çocuk hep beraber yola koyulunurdu. Kimi kağnı arabaları üstünde, kimileri de at eşek ne varsa, onlara binmiş olarak, yayla yoluna düzülürlerdi. Zaten yayla müşterekti. Aynı yere, yan yana konuşlanırlardı. Yayla gölü ve yakınındaki buz gibi akan pınarı görülmeye değerdi. Aşağı tarafları yemyeşil çayır ve mis gibi kokan çam ormanlarıyla kaplıydı. Yukarıları davar ve malları / sığır cinsinden hayvanları otlatmaya elverişli kırlara doğru uzanıp gidiyordu.

Yaylada hummalı bir faaliyet başlar. Herkes ormana koşar, ihtiyacı olan ağaç kesimini yaparak; dört duvarlı taştan evlerinin üstünü kapatmaya çalışırlardı. Böylece 2-3 aylık renkli ve çok hareketli yayla hayatı başlar; kışa hazırlık burada gerçekleştirilirdi.

X

Düğünler daha çok güzün yapılır, köycek eğlenilirdi. Özellikle bir harmanın ortasına büyük bir ateş yakılır; etrafında tüm köylü otururdu. Tabii kadın ve kızlar da ayrı bir yerde,  kız evinde, aynı coşkuyu kendi aralarında renk cümbüşü giysiler içinde, yöresel türküler söyleyerek düğüne katılmış olurlardı.

Köyün Pala Ahmet isminde bir mukallidi / taklitçisi ve güldürü ustası vardı. Söz ve hareketleriyle herkesi gülmekten kırıp geçirirdi. Damat için para toplanır; mesela biri 5 lira verdiyse; onun dilinde 5 lira 50 bin lira olur ve “Falan oğlu filandan damada 50 bin lira!” diyerek hem dikkatleri üstüne çeker hem de herkesi kahkahaya boğardı. Böylece diğerlerini de vermeye teşvik ederdi.

 

 

Sümerler Türk mü?

Kaynaklarda Sümerlerle ilgili bilgiler birbirine tamâmen zıttır:     

1-Sümerler tarihçe bilinen en eski kavimdir. M.Ö. 3300’lerden 1975’e kadar, başşehirleri Basra’dan kuş uçuşu 120 Km kuzeybatısında bulunan Ur şehri olmak üzere Güney Irak’ta yaşamışlardır. 2715 yılına kadar olan dönem karanlıktır. Birkaç siteden oluşan küçük krallıklar kurmuşlardır. Sitelerde kültür hayatı ve gündelik hayat, inanılmaz derecede yüksekti. Nüfusları çok azdı. Sâmi kavimlerle karışmışlar, Akadlar içerisinde erimişlerdir. Sümerlerin hangi ırk grubundan oldukları anlaşılamadığı gibi, akrabası olan bir ırk da tespit edilememiştir. Ülkenin yerlisi değillerdir. Kara veya deniz yoluyla nereden geldikleri de anlaşılamamıştır. Sümerlerin Türk veya Türklerle akraba oldukları fikri, basit bir fanteziden ibâret olup, ilmî tarafı yoktur. Tarih Sümerlerle başlamıştır. Çünkü yazıyı ilk defa bulup kullanmışlar, böylece ilk defa oturdukları bölge, tarih öncesinden tarih çağına geçmiştir. [1] 

2-Altaylarda, Türkmenistan’ın Anau şehrinde ve Sümerlerin yaşadıkları Mezopotamya’da yapılan kazılarda elde edilen buluntularda aynı şekil ve resimlerin bulunması, Sümerlerin Türk olduğu kanaatlerini kuvvetlendirmiştir. Sümerlerde 8 yıldız inancı vardı. 8 yılrız; Türklerde Göktanrı, Oğuz Han ve 6 oğlunu simgeler. Sümerler de Oğuz Türklerinde olduğu gibi hükümdarlarının tanrı tarafından tahta oturtulduğu kabul ederler. Buna ‘kut anlayışı ‘ denilmektedir.

Sümerlerin Gılgamış destanı ile Türklerin Dede Korkut hikâyeleri de birbirine benzer. Her iki destan da 12 parçadan meydana gelmekte ve kahramanlarının başına ne gelirse, uykuda gelmesi benzerliği dikkat çekmektedir.

Sümerce ve Türkçedeki ortak kelimeler sayılamayacak kadar çoktur. Prof. Dr. Osman Nedim Tuna, Philadelphia Üniversitesi’ndeki araştırmalarından sonra 1990’da yayınladığı Sümer dili ile ilgili incelemesinde Sümerlerdeki Türkçe kelimelerin % 95,5 oranında olduğunu belirtiyor. Türkçe yazılmış bir kaynaktan daha geniş bilgi edinmek isteyenler; Osman Nuri Tuna tarafından kaleme alınıp, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dergisi’nin 382. Sayısında yer alan ‘Sümer Dilinin ve Türk Dillerinin Tarihî İlgisi ile Türk Dilinin Yaşı Meselesi ‘ başlıklı makalesine bakabilirler. Soyadı ‘Sümer‘ olmasına rağmen Ortaçağ Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Faruk Sümer de Sümerlerin Türklüğüne pek inanmazdı. [2]

Ve… Türkiye’nin en popüler bayan ilim insanı Sümerolog Prof. Dr. Muazzez İlmiye Çığ Diyor ki: ‘Düne kadar, tarih Sümerlerle başlar ‘ Deniliyordu. Bundan böyle ‘Tarih Türklerle başlar ‘ Dememiz gerekir.’ 

Prof. Çığ şöyle devam ediyor: ‘Sümerler kendilerine ‘Kengerler ‘ diyorlardı. Kengerler hâlen yaşayan ve uzun zamandır yaşamakta olan bir Türk boyudur. Kengerlerin en önemli şehirlerinden birinin adı; Kiş. Sümerlerin Mezopotamya’da kurdukları ilk şehrin adı da Kiş. Aynı adlı yerleri Anadolu’da da buluyoruz. Mesela Bitlis’in Hizan ilçesinde Kiş köyü, Malatya’nın Kablı ilçesinde Kişli, Urfa’nın Bozova ilçesinde Kişkan köyleri var. Sümerlerin bir başka önemli şehri Ur. Burada üç defa Sümer Krallığı kurulup dağılmış. Hem Asya’da hem de Anadolu’da aynı isimdeki yerleşim bölgeleri var: Adıyaman’da: Urgöç, Hilvan’da: Urgez, Ardahan’da: Ur köyü… Bu Ur Köyü, Uygur Türklerinin Urtigin soyundan gelenler tarafından kurulmuştur. Uygur beylerine de ‘ur ‘ deniliyor. Biliniyor ki; Türkler, geldikleri yerlere, çıktıkları yerlerin adını verirler. Sümerler de, Asya’dan göç ederken bulundukları yerin adını Mezopotamya’da yerleştikleri bölgeye vermişlerdir. Moğolistan’da ‘Suber / Sümer ‘ adlı bir dağ bulunuyor. Dil, efsâneler, destanlar, yer adları, ve tufan efsânesi bakımından son derece ilgi çekici benzerlikler var. Bunlar çok önemli bulgulardır.’ [3]     

Sümer Türkçesi ile Türkiye Türkçesi arasındaki müşterek kelimelerden bâzıları:                                      

Aga: Ağa, Agıl: Akıl, Altun: Altın, Ambar: Ambar, Amelu: Amele, Anu: Ana, Apa: Apa(ağabey), Arpu: Arpa, Assinu: Asena, Auşk: Aşk, Balag-ba: Balaban, Bar: Var, Batu: Batı, Domuzi: Domuz, Et: Et, Gaazi: Gazi, Gid-de: Git-gide, Ginç: Genç, Heak: Hak, İlig: İlik, İş-ti: İşitmek, Karra: Kara, Mesu: Meşe, Mum: Mum, Nusa: Neşe, Sar: Sarı, Tamga: Damga, Tengiz: Deniz, Ungar: Uygar, Zindan: Zindan [4]

Sümerlerle ilgili değişik kaynaklardaki yüzlerce sayfada bulunan bilgilerden çıkan diğer sonuçlar şöylece özetlenebilir:

*Sümerlerin karakter yapılarındaki mücâdelecilik, tabiat şartlarını değiştirerek bulundukları yeri kullanıma açmak.

*Türklerde ve Sümerlerde üstün bir zekâ, kararlı ve sağlam bir irâde yapısı.

*Sümerler ve Türkler tek tanrıya inanıyorlardı.

*Buluntulardan elde edilen bilgilere göre Sümerler ve Türkler, silah üretiminde mâhir insanlardı.

*Türklerde ve Sümerlerde tapınaklar, tepe üzerlerine yapılmıştır.

*Sümerler de Türkler gibi Nuh Tufanı ile derinden ilgilenmişlerdir.

*Sümerler de Türkler gibi insanlığa bol miktarda ilk icatlar hediye etmişlerdir.

Sonuç: Okuyucu sorabilir: ‘Bunca benzerliklere, yakınlıklara, iç-içeliklere ve bire-bir örtüşmelere dayanarak oluşturan ilmî görüşlere rağmen neden Sümerlerin Türklüğü konusunda fikir birliği sağlanamıyor ? ‘ el-Cevap: Sümerler, çok üstün ve muhteşem bir kültür oluşturmuşlardır. Her millet, Sümerlerin kendi ataları olduğunu ispat etme çabasındadır. Kendi milletleriyle Sümerler arasında alaka kuramayanlar ise, Sümerlere en yakın milletle olan bağları kopartıp, konuyu belirsizlikler kuyusunda unutulmaya mahkûn etmek için çalışıyorlar. Onları anlamak mümkündür. Türk medyasında isim yapmış olmasına rağmen sıradanlıktan kurtulamayan entellerin Sümerlerle bağlantımız olmadığı iddialarını da anlayışla karşılayabiliriz. Zeki Velidi Togan, Âdile Ayda, Osman Nedim Tuna, Selahi Diker, Fuad Tekçe, Bahaeddin Ögel, Orhan Türkdoğan, İbrahim Kafesoğlu, Yılmaz Öztuna, Hasan Cemil Çambel, Şemseddin Günaltay, Atakişi Celiloğlu Kasım, Muazzez İlmiye Çığ ve Reha Oğuz Türkkan ile diğer ilim adamlarının, kendini Türk tarihinin derin gerçeklerini fotoğraflarla ispat etmeye adamış bu uğurda genç yaşta şahâdet mertebesine ulaşmış Türklüğün Servet’i Servet Somuncuoğlu’na rağmen masa başından ayrılmaksızın, Sümerlerin Türklerle bağlantısını reddedenleri anlamak mümkün değildir.

Yazıyı, Sümerlerde ve Türklerde müşterek olarak kullanılan bir özlü sözle bitirelim: ‘Biliyorsan öğretmelisin. Bilmiyorsan öğrenmelisin.’    

 

 


 

[1] Yeni Türk Ansiklopedisi: Ötüken Neşriyat. İstanbul, 1985

[2] Atlantisliler, Sümerler, Etrüskler Türk Mü? Ord. Prof. Dr. Reha Oğuz Türkkan. Nokta Kitap.

[3] Kemal Sallı’nın Prof. Dr. Muazzez İlmiye Çığ ile yaptığı röportaj. Önce Vatan Gazetesi, 29 aralık 2008

[4] Sümerce-Türkçe Sözlük: Prof. Dr. Osman Nedim Tuna. Kesit Yayınları. İstanbul, 2010

“Benim” Diyebilmek…

 

Ülkemizin içerisinde bulunduğu yolsuzluk, dış politikada yalnızlık, iktidar mücadelesi gibi sorunlara baktığımızda temelinde millet olarak devlete bakış açımızda var olan “benim devletim” düşüncesinden uzaklaşılması probleminin yattığı düşüncesindeyim.

Çünkü insanda var olan sahiplenme içgüdüsü sahiplenilen şeye karşı bir koruma ve kollama duygusu geliştirir. Evlat sahibi olan bir annenin evladını korumasını, onun büyüyüp gelişmesi için harcadığı emeği bu duyguya örnek gösterebiliriz.

Annelik sahiplenmesi Allah’ın kadınlara verdiği doğal bir içgüdüdür.

Peki bu sahiplenme duygusu milletlerde devletlerine karşı nasıl doğar?

Bu duygu elbette birden doğmaz. Devlete karşı gelişen “benim devletim” düşüncesinin temeli eğitimle atılır.

Özellikle 1980’li yılların ortalarından itibaren ülkemizde değişen eğitim politikalarının sonucu olarak gelinen noktaya bakıldığında yetişen nesilde devlete karşı sahiplenme yerine imkanlar dahilinde sömürme duygusu oluşmuştur.

Bugün yaşanan sıkıntıların aktörleri de bu milletin yetiştirdiği kişilerdir.

Son on beş seneye kadar ülkeler arasında en çok beyin göçü veren ikinci ülke Türkiye’dir. Yani bu topraklarda yetişen kapasiteli gençler geleceklerini başka ülkelerde arar hale gelmiştir.

Halbuki basından takip edenler bileceklerdir; Cumhuriyet’in ilk yıllarında yurtdışında eğitim alıp daha sonra ülke geleceğine katkıda bulunan birçok aydınla yapılan röportajlarda o kişilerin vurguladığı ana düşünce “biz bu ülkenin ekmeğini yedik başka bir yere hizmet etmeyi kesinlikle düşünmedik” şeklinde özetlenebilir.

Mesela yakın bir tarihte vefat eden İşadamı Vehbi Koç’un büyük kızı Semahat Arsel’in eşi Nusret Aysel’le ilgili, Cumhuriyet’in ilk döneminde yetişen bir işadamı olarak, sevenlerinin söylediği en önemli söz yukarıda bahsi geçen cümledir.

Yine sanat dünyasından marjinal tavırları ile dikkat eden söz yazarı merhum Aysel Gürel’in ölmeden önce son olarak kızının  “seni maaşını çekmeye götüreceğim anne” dediğinde “ben ölüyorum maaşımı çekip devleti kandıramam” demesi devlete karşı bakış açısı yönünden önemlidir.

Bugün birçok kişinin anne ve babasının öldüğünü bildirmeyip veya onların kılığına girip maaşlarını çekmeye çalışırken yakalanmasının haberlerini gazetelerden hepimiz okuyoruz.

Tabii Cumhuriyet’in ilk yıllarında eğitim alanların bu şuurda olmasının temel nedenlerinden biri çok kısa bir süre önce ülkenin varoluş mücadelesi vermesidir.

Nitekim devletler tarihine baktığımızda varoluş mücadelesini başarıyla veren bir çok devletin mücadeleyi takip eden yıllarda büyük gelişmeler gösterdiği görülür.

Almanya ve Japonya bu duruma örnek iki önemli devlettir.

Öyle ki, II. Dünya Savaşından sonra her iki devlet de büyük yıkıma uğramış, arkasından diğer devletlerce uygulanan ambargolarla ekonomik olarak da dar boğaza düşmüşlerdir.  Buna rağmen her iki devlet de halklarından aldığı güçle kısa sürede kalkınmışlardır.

Ülkemize bakıldığında ise Cumhuriyet’in ilk on beş -yirmi yılından sonra gelişme hızının gittikçe azalmaya başladığı görülmektedir. Bizde yaşanan bu kısa süreli hızlı gelişmenin arkasında bulunduğumuz coğrafya ve yaşanan o günkü dünya gelişmeleri yatsa da eğitimdeki kalitenin bu yıllardan itibaren düşmeye başlaması şu an gelinen noktayı hazırlamıştır.

Peki ne yapmalı?

Şu an için eğitim sistemini birden değiştirecek gücümüz olmadığına göre bu durumu annelerin ele alması, evlatlarını yetiştirme sürecinde onların iyi bir eğitim almasına gayret gösterirken, bu devletin de “bizim” olduğu şuurunu onlara aşılamaları gerektiği kanaatindeyim.

Zira eğitim aile ile başlar.

O nedenle temelden verilen şuur bu ülkenin ilerideki elli yılının garantisi demektir.

Saygılarımla…

 

 

Cemaat Analizi

 

Olumsuz tarafından bakılınca

Karadenizlinin ifadesiyle

“Arpa ekdum bitti lâzut yazuk emeklere yazuk”

Olumlu tarafından bakılınca

Şafak sökmüş alacakaranlık dönemi bitmiştir.

Cemaat açısından bakılınca

Büyük insanlar kolay kolay  hata yapmaz

Yapınca da hayatının hatasını yaparlar.

Cemaat de hayatının hatasını yaptı.

Benim tarafımdan bakılınca

Volkanın patlaması

Allahın bu millete bir lütfüdür.

Yolsuzluğa gelince

Suçlanan insanlar yapmıştır yapmamıştır bilemem.

Yaparken ben yanlarında değildim.

Benim için her iki durumda yüzde ellidir.

Ama yolsuzluk ne zaman yoktu ki şimdide olmasın

Onlar yâda bir başkası

Yolsuzluk yapan varsa ve de her kimse

Benim diyeceğim şudur

Yesinde çıkaramasınlar.

Ha cemaat yâda müntesipleri

Yolsuzluk görmek ve kamu malını yiyenlerden

Hesap sormak istiyorlarsa

Dönsün arkalarına

28 Şubat dönemine bir baksınlar.

Kaç banka batırıldı.

Bu millet paraların bankadan kaçırılışını güvenlik kameralarından izledi

Allah şaşırtınca kamerayı kapatmayı unutturur.

Devletin dolaysıyla milletim patates, soğan gibi soyulduğu bu dönemim

Faillerinden hesap soruldu mu?

Yolsuzluğun yapılmasına göz mü yumsaydık

Deyip dürüstlük abidesi sergilemek isteyen cemaat ve müntesipleri

Neden 28 Şubat paşalarından bunun hesabını sormadılar.

Kesin miktar bilinmemekle beraber 600 milyar dolarlık

Bir yolsuzluğun hesabi neden sorulmadı.

Sonra 28 Şubat’ın medya ve işadamları ayağına niye hiç dokunulmadı.

Eğer yolsuzlukla mücadele sözünüzde samimi iseniz

Önce bunun hesabini bir sormalıydınız.

Vatandaş bu karanlık dönemin hesabi sorulacak diye umutlanırken

Bir sabah uykudan uyanınca ne görsün

İçeridekilerinin hepsi aklanmış paklanmış

Cemaat şampuanıyla yıkanmış tertemiz olmuş.

Gerçek dostlar böyle günde belli olur.

Cemaat 28 Şubat’ta bende mağdur oldum diyor.

Merhum Necmettin Erbakan 28 Şubata karşı çıkmanın bedelini siyasi hayatıyla ödedi.

Merhum Yazıcı oğlu 28 Şubatta Türkiye’nin Suriye olmasına müsaade etmeyiz.

Namlusunu halka doğrultan tanka da selam durmayız.

Sözleriyle direndiği için bu işin bedelini hayatıyla ödedi.

Peki, sizin mağduriyetiniz ne oldu?

Şu yâda bu cemaat

Seçim zamanlarında herhangi bir partiye destek verir yâda vermezler.

Bir partinin yanında da olabilirler karşısında da

Bu onların en temel haklarıdır.

Bir zamanlar desteklediğiniz bir partiyle bir gün yollarınız ayrılabilir.

O zaman desteğinizi çekersiniz.

Buda sizin en temel hakkınızdır.

Nitekim geçmişte de böyle olmuştur.

En başa yani 2002 seçimlerine dönecek olursak

Benim samimi kanaatim

Cemaatin AK PARTİ’YE destek vermesi

Zihniyet birliğinin bir neticesi değildi.

Öyle olsaydı AK PARTİ’nin geldiği misyonla

Ters düşmezdi.

Destek vermeyi bırak karşısına geçip mücadele etmezdi.

Özellikle cemaatin üst yönetimi dünyevi konularda zeki insanlar.

Baktılar ki destek vermemekte AK PARTİ iktidar olacak.

Karşısına geçmektense

Yanında olup kökleşmek daha doğrudur.

Dediler ve öylede yaptılar.

Aksini iddia edenlere şunu derim

AK PARTİ nin iktidar olması için cemaatin desteğine ihtiyacı yoktu.

Zaten toplumda o hava çoktan oluşmuştu.

Dostluklar Allah rızası için olsaydı sonuç böyle olmazdı.

Cemaat önce güçten istifade etti.

Yerleşti kökleşti.

Devlet bürokrasisi içerisinde elbette her meşrepten, mezhepten

Cemaat, tarıkat ve farklı siyasi görüşlerden insanlar olacaktır.

Bu anayasal bir haktır.

Bu insanlar görevlerini yerine getirirlerken hiyerarşik yapı içerisinde

Gönül bağı olan insanlardan değil,

Bağlı bulundukları kurumlardan emir ve talimat alırlar.

Devlet aklı bunu gerektirir.

Aksi kaos olur bundan herkes zarar görür.

Devlet bürokrasisinde aslan payını alan cemaat

Önce Hükümetin desteğiyle rakiplerini

Yâda eski ortaklarını devre dışı bıraktı.

Doğrusunu isterseniz bu durum başlangıçta hükümetinde işine geldi.

Bir takım yanlışlıklara bilerek yâda bilmeyerek göz yumuldu.

Başlangıçta güçten istifade ederek büyüyen cemaat

Gücü kullanmaya kalkınca

İktidar tavsiye edilme sırasının kendisine geldiğini anladı.

Tabiri caizse uyandı.

Belki hükümetin uyanmasını sağlayan bir sebepte şu olabilir.

Bir tarafta fiilen gerçekleştirilmiş bir 28 Şubat darbesi var ki

Yüz binlerce dindar insan mağdur olmuş.

Ve 28 Şubat’tan tutuklu olanların hepsi beraat etmiş

Diğer taraftan fiilen darbe yapılmamış.

Kâğıt üzerinde bir takım darbe planları yapılmış.

Dikkat ediniz sadece darbeye niyet etmekten açılmış bir ERGENEKON davasından

İçeri alınan insanlar 15 er 20 şer 25 er yıl mahkûmiyete çarptırılmışlar.

Bunların içerisinde Genel Kurmay başkanlığı yapmış insanlar da var.

Hukuka göre davranırsanız eğer Ergenekoncuların 20 yıl ceza aldığı bir ortamda

28 Şubatçıların 80 yıl 100 yıl ceza almaları gerekirdi.

Darbeye teşebbüs insanlık suçuysa,

Darbe yapmak daha büyük bir suç değilmidir.

Bir zamanların kudretli paşalarını iktidarın desteğiyle dize getiren güç

Kendini ana güç kaynağı olarak görmeye başladı.

İktidarda vatandaşta manzarayı çaktı.

Sonra İslami bir cemaatin görevi 4- 5 milyon lira yâda dolarlık

Yolsuzluğun üzerine giderken

Millete 100 milyar liradan fazla zarar vermek midir?

Onun adı yolsuzluksa sizin yaptığınızın adı nedir.

Hoca efendi yolsuzluk yapıldığı kesin derken

Siz yanlarında mıydınız beraber mi yaptınız demezler mi?

Yâda paralel bir istihbarat yoksa bunu nereden biliyorsun.

Türk halkı paranın olduğu her yerde kirliliğin olabileceğini biliyor.

Fakat 17 Aralık operasyonunun da

Dış bağlantılı ve iç uzantılı bir operasyon olduğunu da biliyor.

Bunun içinde partisinden desteğini çekmiyor

Siz çeşitli sebeplerden dolayı AK PARTİ ye ve sn Başbakana kızabilirsinizde

Yaptığınız işin sonucuna bir bakınız

Ekonomiyi çökertmeye ne hakkınız var

Mesele AK PARTİ ye küskünlük ise İHH ile derdiniz ne

Yoksa bu İsrail’in özür dilediği ve tazminat ödemeyi kabul ettiği bir cinayetin rövanşı mı?

O zaman size kimin tarafında olduğunuz sorulur

Meseleniz dershaneler ise MİT’ in TIR larıyla sıkıntınız ne

Bu milletin askeriyle polisini bir birine mi kırdırmak istiyorsunuz.

Sizin bu yaptığınızı Avrupa da yâda ABD de yapsalar sonuç ne olur acaba

Suriye de kaç devletin kaç ajanı cirit atıyor

Hiç ilgi alanınıza girdi mi?

Bir ülkenin iç ve dış politikası amacı hizmet olan bir dini cemaatin

Sorumluluğunda olan bir alan mıdır?

Bu yapılan hizmetse,

Bu hizmet kime ne amaçla yapılıyor diye sormazlar mı?

Madem cemaat siyasete bu kadar hevesli

Devletin işlerine bu kadar müdahil

Bir siyasi partiye dönüşmesi gerekmez mi?

Doğru olanda budur

Cemaat buna yaklaşır mı derseniz

Zannetmen

Cemaat o zahmetin ve külfetin içerisine girmez

Sorumluluğu olmayan bir yetki ne kadarda hoş değil mi?

Başbakanın söylemini sert

Bürokrasi içerisindeki atamaları da acıtıcı bulabilirsiniz

Bu konuda haklıda olabilirsiniz.

Unutmayınız ki hiçbir söylem “Evinize ve ocağınıza ateş düşsün “

Söyleminden daha ağır ve acıtıcı olamaz.

Ben suçluysam bile çoluk çocuğumun günahı nedir?

Bunun İslam tarihinde yeri var mı?

Hz Peygamber Taif te kendini taşlayan ve taşlatanlara

Amcası Hz Hamza’yı şehit edenlere bile beddua etmedi.

Size bir haksızlık mı yapıldı.

Ya da size yapılan haksızlık bu iki olaydan daha mı mühim ve can yakıcıydı?

Yok, efendim bu beddua değilde mülaane yani lian mış.

Halkın anlayacağı şekilde karşılıklı lanetleşme imiş.

İslam fıkhında lian yani mülaane eşler arasındaki zina suçunda karşılıklı söylenen sözlerdir.

Eşine zina suçu isnat eden erkek dört şahit getiremeyeceği için

Mahkeme huzurunda eşlerin karşılıklı olarak

Allah(cc)ın laneti yalan söyleyenin üzerine olsun demeleri

Ve kadı (hâkim)inde onları boşaması olayıdır.

Meşhur bedduanın bu olayla ne ilgi yâda benzerliği var ki;

Bir cemaat yâda onun lideri insandır hata yapabilirler.

Hatayı kabullenip pişman olmakta büyük bir erdemdir.

Hz Âdem(AS)da öyle yapmadı mı?

Âdemi olmanın özelliğidir bu.

Ama siz eğip bükerek kılıf bulmaya kalktığınız zaman hem yakışık almıyor

Hem de insanlar artık bunları yutmuyor.

Her devirde istisnalar olabilir.

Bu ifade ve olaylardan sonra artık cemaat masumiyet ve mahremiyetini kaybetmiştir.

Eski saygı ve itibari beklemeye hakkı yoktur.

Beklese de göremeyecektir.

Hoca efendinin basına yansıyan ses kayıtları

Gayrı meşru yollarla elde edilmiş olabilir

STV nin bu konuda şikâyet etmeye hiç ama hiç hakkı yok

Ergenekon soruşturmasının başladığı dönemlerde

STV ana haber bültenlerinde yıllarca baştan sona ses kaydı yayınlıyordu

Hatta Genel Kurmay Başkanı’nın da yurt dışında ki görüşmelerinin ses kaydını yayınlamıştı

Bu dinlemeler ve ses kayıtları yasal yollardan mı yapılmıştı.

Başbakanın ve Cumhurbaşkanının dinlendiği bir ortamda

Elbette sizi de dinleyen birileri çıkacaktır.

Yasal olmayan her türlü dinleme elbette çirkindir.

Esas çirkinlik içerikte yanı sözlerde değil midir?

Cemaatin bir konuda da hakkını teslim etmek lazım.

Meclisteki üç muhalefet partisi bir cemaat etmedi.

12 yıllık AK PARTİ iktidarında

Cumhuriyet mitingleri ve cumhurbaşkanı seçimindeki 367 garabeti dâhil

Ülkeyi bu kadar meşgul eden bir gündem oluşturamadılar.

Yanı millet hayrına bir gündem oluşturamadılar.

Demek ki; üç siyasi parti bir cemaat etmiyormuş ki,

Bunlarda siyasete siyaset dişi müdahale neyin nesi

Demeyip cemaatin oluşturduğu yapay gündemin peşine takılıp kaldılar.

Böylece yıllardır bu muhalefetin neden iktidar olamadığı da anlaşılmış oldu

Muhalefet bu kafayla giderse rüyasında bile iktidarı göremez.

Bakıyorsunuz ilgili ilgisiz birçok insan

Normal ve militan solaklar

Dün cemaate ve liderine en ağır hakaretleri yapanlar

Birden bire cemaatçi oluverdiler.

Sizce bu durum normal mi?

Üç parti birleşipte hoca efendiyi genel başkan yaparlarsa daha doğru bir iş yapmış olurlar.

Cemaat bu operasyonu kendi iradesiyle mi yapmıştır?

Keşke öyle olsaydı.

Bu yapının böyle devam ettiğini düşünüşte

Bu operasyonun 30 – 40 sene sonra mevcut iktidara karşı yapıldığını düşünün

O zaman ülkemizin içeride ve dışarıda uğrayacağı sıkıntıyı bir hesap edin

Neden rahmeti ilahiyedir dediğim daha iyi anlaşılır

Cemaat bu operasyonu kendi iradesiyle mi yapmıştır?

Maalesef ki değil

Dış güçlerin 30 – 40 sene beklemeye tahammülleri yoktu

Önündeki tüm engelleri kaldıran elinden tutup TC nin gidemediği ülkelere kadar götürenler

Bu işi ne sizi çok sevdikleri için yaparlar

Nede Allah rızası için

Bunun bir bedeli olmalıdır.

Verilen görevi başarırsanız kahraman olursunuz

Başaramazsanız deşifre olduğunuz için biletinizi

Önce müttefikleriniz ve patronlarınız keser.

Hatada ısrar etmek yanlıştır.

Gelin bu yanlıştan vaz geçiniz

Dostluk zaman zaman bir birini uyarmayı gerektirir

Arkadaşının uçuruma yuvarlandığını seyredenlerden dost olmaz

Burada bir yanlışlık vardır bu yanlışlık düzeltilmelidir.

İktidara kızıp halka ve ülkeye zarar vermek doğru bir iş değildir.

Esas hata hata yapmak değil

Hatada ısrar etmektir.

Ya Rabbi sen bütün Müslümanları hatalarında ısrar etmeyen kullarından eyle.

Ülkemizin ve tüm İslam âleminin üzerindeki kara bulutların rahmet bulutuna dönüşmesini nasip eyle.

Sıratı müstakim üzere bir hayat yaşamayı tüm Müslümanlara nasip eyle…

ÂMİN

 

 

Mustafa Kemal Atatürk’ün Dindarlığı

 

ATATÜRK bir Osmanlı subayıdır. Milli mücadele kahramanıdır.

57 senelik kısa ömrü hep savaşlarla geçmiştir.

Trablusgarp, Çanakkale ve İstiklal savaşlarının başarılı komutanıdır.

Cumhuriyet ilan edilmeden önce23 Nisan 1920’de Cuma günü Mebuslar ve Ankaralılar Hacıbayram Camii önünde toplandılar. Cuma namazı kılındıktan sonra Üç mebus Hoca Kur’an-ı Kerim’den Sureler okudular. Duasını da Mecliste okumak üzere Camiden çıktılar. Sinop mebusu Hoca Abdullah Efendi Yeşil örtü üzerine Kur’an-ı Kerim ve sakalı şerif bulunan bir rahleyi başına koydu. Camiin etrafında toplanmış olan halk tekbirler  getirerek harekete geçti.  İki sıra olmuş askerlerde rahleyi taşıyan mebusun etrafında dizildiler. Alay Karaoğlan caddesinden Ulus meydanına geçti. Bu büyük kalabalık nihayet meclisin önünde durdu.  Bursa mebusu Hoca Fehmi Efendi bir dua okudu bundan sonra meclisin kapısı önünde iki kurban kesildi.

En önde Ankara mebusu Mustafa Kemal Paşa arkasında mebuslar olduğu halde meclis kapısından içeri girdiler. Hacı Bayram Veli’nin Sancağını kürsüye diktiler. Kur’an-ı Kerim ile sakalı şerifi de kürsüye koydular. Mebuslar meclisin içinde dua ettiler. İlk Meclis Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde böyle açıldı. Mustafa Kemal Atatürk işte böyle dindar bir insandı.

Mustafa Kemal Atatürk’ün dindarlığı ile ilgili bir anıyı da Rahmetli babam Ömer Kamil şöyle anlatmıştı. Babam Rize’nin Çamlı Hemşin ilçesinde  orman memuru olarak görev yaparken doğuda bir vilayette ağır ceza reisliği yapan bir hakimle sohbet ederken konu Atatürk’ün dindarlığına gelir.

Hakim Atatürk ile ilgili bir anısını babama şöyle anlatır.

Görev yaptığı ilde çalışırken yanında üye hakim olarak çalışan dinle bir ilgisi olmayan ateist bir hakim vardır. Çamlıhemşinli hakimde namazında niyazında dürüst vazifeşinas bir hakimdir. Görevini kaytarmaya çalışan üye hakim devamlı içki içip duruşmalara bile sarhoş  çıkmaktadır. Reisin kendisini devamlı ikaz etmesinden de rahatsız olmaktadır. Üye hakim Atatürk’ü de kendisi gibi zannedip Atatürk’e bir mektup yazar.

Bu mektubunda reis olarak görev yapan hakimin yobaz olduğunu ve devamlı namaz kıldığından ve çok dindar olduğundan bahseder. Atatürk’ e gönderir Atatürk mektubu alır ve okuduktan sonra çok sinirlenir ve mektuba hemen cevap verir.

Üye hakime hitaben “Benim dinsiz olduğumu sana kim söyledi. Seni görevden alıyorum. Azlediyorum ve hakimliğini de iptal ediyorum.”diye cevap verir.

Bu olay Cumhuriyetin ilk yıllarında yaşanmış ve Çamlıhemşinli hakim bunu bizzat rahmetli babama anlatmıştır. İşte Atatürk böyle bir  Müslüman ve dindardı.

 

 

Van Minut, Two Tayyip Yahut Game Out

Ne demiş Platon; “Demokrasinin temel ilkesi halkın egemenliğidir. Ama ülke yönetiminde doğru tercihlerin yapılabilmesi için de halkın, çoğunluğu iyi eğitim görmüş kişilerden oluşması gerekir. Eğer böyle değilse demokrasi otokrasiye dönüşür. Güzel sözlü demagoglar, kötü de olsalar başa geçebilirler. Oy toplamasını bilen herkesin devleti başarıyla yönetebileceği sanılır.”

Popülarite anketlerinde Tayyip Erdoğan‘la Mustafa Sarıgül başbaşa gidiyormuş. Al birini İstanbul‘dan, ver birini İstanbul‘a.. Demek ki birileri, birilerini belediye işlerinde bulup Yeşilçam‘a transfer ediyormuş. Malumunuz 12 yıllık meşhur bir dizi bitmek üzere.

Ayakkabı kutularıyla hırsızlık ve yol boyu yolsuzluk suç üstüsüyle kontra atağa yakalanan İktidar; Kuran’da rüşveti yasaklayan açık bir ayet yok ki ve Kıskanma ne olur, din dersine çalış; senin de olur söylemleriyle kendi seyircisinin homurtusunu susturmuş vaziyette.

Kayıp yüzde 10, az bir hasar. Bu tip durumlarda ekonomi ağır basar. Kontrollü bir kriz mi istersiniz yoksa bir devalüasyona mı gidersiniz bilemem; orası sizin sofrayı kuranlarla başkasının sofra sırası geldiği için sizi sofradan kaldıracak olanların bileceği iş. “Direneceğiz” diyorsanız biraz “Direne, direne kazanacağız!” derken polis copu ve biber gazı yiyenlerin sahnelerini ağır çekim tekrar be tekrar izlemelisiniz.

Konya Akşehir‘de öğretmenciliğe başladığımda Hoca Nasrettin’in Türbesi dikkatimi çekmişti. Girişte demir bir kapı; ortasında bir kulp ve zincirler var ama türbenin dört bir tarafı da açık. Sıcak para, Özelleştirme ve Borsa adı altında ülkenizi yabancı sermayeye açmışınız dört bir yandan. Direneceksiniz de merhum Hoca‘nın türbe giriş kapısından mı, nereden?

Tam da bu noktada ben Canpolat Tayyip Erdoğan‘dan second / ikinci “van münüt” çıkışı beklemekteyim. Zira ekonomik sarsıntı 9 kusurlu hareketten biridir ve halk nezdinde “penaltı” olarak adlandırılır. Bu da şu demeye gelir ki 3 vakte (30 Mart’a) kadar birinciliği çok eski bir partinin yeni bir sürüme kaptıracaksınız. Yani oyun dışı (game out) kalma mevzuu.

Dolayısıyla olay budur; Davos olmaz, Humus olur, Halep ordaysa kurşun bulunur ve illaki Kemal Sunal filmlerinin tiryakisi halkımızın kabarası ayranına bir kolay zafer sunulur. “Sahte Kabadayı” filmini kaynak göstermiştim ama süzülerek görüyorum ki hala dipnota bakılmamış. 

Irak dersem çık, İran dersem çıkma. Ermenistan‘la barış çubuğu yakma ama çaktırmadan Kıbrıs‘ı da kuzey halkına bırakma. IŞİD’a niyet el-Nusra‘ya ve’l-Kaide‘ye kısmet bir sefer, bir de küçük ölçekli zafer iyi gider bu sıralarda. Netekim biz abartma tozuyla zaferinizi sekiz anket boyu kabartırız da.

Ve ne demiş Nietzsche; “Cahil bir toplum özgür bırakılıp kendisine seçim hakkı verilse dahi hiçbir zaman özgür seçim yapamaz. Sadece seçim yaptığını zanneder. Cahil bir toplumla seçim yapmak okuma yazma bilmeyen adama hangi kitabı okuyacağını sormak kadar ahmaklıktır. Böyle bir seçimle başa gelenler düzenledikleri tiyatro ile halkın egemenliğini çalan madrabazlardır.”

“Yürü bre Tayyip Sultan, devran senindir!”