17.9 C
Kocaeli
Perşembe, Temmuz 30, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 914

Politika ve Siyaset

 

Seçim tarihi belli olunca, siyâsi partilerde yoğun çalışmalar ve hareketlilik başlar.

Önce seçime girecek partinin adayları belirlenir. Sonra seçim öncesi yapılacak işler ve seçmene verilecek mesajlar  belirlenir.

Politikacılar seçmenlere hedeflerini, projelerini, vaadlerini, her fırsatı kullanarak aktarmak için çaba gösterirler. Gece gündüz ekipleriyle çalışıp siyâset ve politika faaliyetlerinde bulunurlar.

Politika ve siyâset bazen bilinçli bazen bilmeyerek, yanlış değerlendirilen iki kavramdır. Bu konunun bazı sözlüklerde, internet site ve bloglarında hatalı olarak yorumlandığına rastlamaktayız.

Politika sözcüğü, eski Yunanlılardan beri kullanılmaktadır. O dönemde insanlar “polis” denen kent devletlerinde yaşıyorlardı. Politika işte bu kelimeden üretilmiştir. Kent yaşamının ve kentin daha güzele daha iyiye gitmesi ve hizmetlerin halkı mutlu etmesi ve yaşam kalitesini yükseltmek için yapılan ve yapılacak olan işlerin  seçmenlerin beğenisine sunma ve onayını alma çabasıdır.

Yoksa poly= çok, tika= yüz diyerek, politikayı çok yüzlülük olarak yorumlamak doğru değildir.

Siyâset kelimesi dilimize Arapçadan girmiştir. Kelimenin kökeni “seyis” sözcüğünden gelmektedir. At bakıcısı anlamındadır. Seyisin işi, atı beslemek, tımarını yapmak, atın ve bulunduğu ortamın temizliğini temin etmek, veterinerle uyum içinde olmak, büyük bir at sevgisi ve sorumlulukla atın huzur içinde yaşamını sürdürmesine gayret etmektir.

Siyâsetçi de seçmenden oy isteyerek kentin, memleketin ve halkın refahı, mutluluğu, huzuru, gelişmesi için görev talep eden ve  insan sevgisini yüreğinde hissetmesi gereken kişidir.

Oysa bazen politikacı ve siyâsetçii  sözcükleri halk içinde, işini bilen kişi ve arzu ettiği hedefe ulaşmak için karşısındakinin  duygularını okşayarak, zayıf yönlerini kullanarak, hoş görünerek, kısaca halka dalkavukluk ederek çıkar sağlayan insan anlamında kullanılmaktadır.

Hani, La Fontaine (1621-1695) hayvanlara ahlâki karakterler vererek onların vasıtalarıyla bazı çıkarcı insanları anmıştır. Dalda, ağzındaki kocaman peynirle duran kargayı gören tilki hikâyesi gibi;

Ne der tilki ?

“- Sayın karga günaydın! Siz, pırıl pırıl parlayan tüylerinizle ve şahane görünüşünüzle ne kadar güzelsiniz. Eğer sesiniz de böyle görünümünüz kadar güzelse, hiç kuşku yok bu ormanın, en eşsiz ve en muhteşem güzeli sizsiniz.”

Karga bu sözlere bayılmış, gururlanmış, şişinmiş ve “-Gak!” diyerek sesini duyurmuş…

Tilki çoktan peyniri kapmış, mideye indirmiştir.

Şaşkın şaşkın baka kalan kargaya bir de nasihat vermiş tilki; “- Sırtını sıvazlayan, seni öven, yüzüne gülen, olmadık vaadlerde bulunanlara inanıp kanma ve böyle şaşkın şaşkın kalma!”

 

 

 

Öncesi ve Sonrasıyla Köy – Kent -5-

0

 

Köyüme bilen için değer biçilmez

İstanbul’un suyu kokar içilmez

Nüfus kalabalık adam seçilmez

Seni ıssız koydu zalim İstanbul

 

Mesafesi yakın köyler arası

Şimdiki halin yürekler yarası

Cüzdan kabartırdı koyun parası

Seni ıssız koydu zalim İstanbul

 

Ağıllar boş kalmış koyunlar dolmaz

Yeni nesil senin kıymetin bilmez

Üç beş sene sonra kimseler kalmaz

Issız koydu seni zalim İstanbul

 

Angıtlar yüzerdi yayla’m gölünde

Kaldın artık Türkköyü’nün elinde

Evler yok olmuş da taşlar yerinde

Viran olmuş o yaylaya ne dersin

 

Çardaklıyı topla bir mahalle olmuyor

Tarlalar unutmuş herk’i bilmiyor

Ne kötülük yaptın ki kimse durmuyor

Viran kalmış Çardaklıma ağlarım

 

İçerdik tas ile suyu küplerden

Korur imiş bizi bütün dertlerden

Organlar çürüyor içtiğimiz haplardan

Anılmaya değersin Çardaklı köyüm

 

Yaylanın altında yorgun yokuşu

Erdemden gelirdi nefis kokusu

Ne tatlıydı o Vereb’in uykusu

Issız koydu seni zalim İstanbul

 

Bu gurbet hepimizin  büktü belini

Hangi haneye baksan kapısı kilitli

Yüz elli hane herkes bir yana gitti

Seni garip koydu zalim İstanbul

 

Anılarımı köyüm getirdim dile

Burda zenginlere olduk birer köle

Gün gelecek herkes dönecek evine

Seni ıssız koydu zalim İstanbul

 

Beş köyü toplasan bir köy olmuyor

Ambarlar boşalmış buğday dolmuyor

Boşalmışın köyüm yüzün gülmüyor

Issız koydu seni zalim İstanbul

 

Bereketi bitmezdi ambarda unun

Hastalığa ilaçtı Göz Tarla suyun

Tanımaz oldu artık baba oğlun

Issız koydu seni zalim Ankara

 

Kadın kızın elekle un elerdi

Anneleri yavruların belerdi

Koyun kuzu dağı taşı delerdi

Kapıları kilitli koydun İstanbul

 

Çise dumanlıdır yaylanın başı

Sap saman doluydu harmanın başı

Tanımıyor şimdi kardaş kardaşı

Seni garip koydu zalim İstanbul

 

Sabah kahvaltısı sandeviç pasta

Taş gibi insanlar burada hasta

Senin hasretinden çokları yasta

Issız koydu seni zalim İstanbul

 

Herkes kapısına kilit vuruyor

İçinde insan yok evler duruyor

Yazın bari birkaçları geliyor

Garip koydu seni zalim İstanbul

 

Issız kaldı Çardaklının yaylası

Mis gibi eserdi köyün havası

Olsa da bir yesem kesme çorbası

Issız koydu seni zalim İstanbul

 

 

 

Muzaffer Özdağ ve Ülkücü Hareket

0

6 Şubat 2002 tarihinde aramızdan ayrılan Muzaffer Özdağşerefli bir Türk subayı,milliyetçi bir fikir ve siyaset  adamı, gerçek bir entelektüel, parıltılı bir aydın, başarılı bir hatip, bilinçli bir Atatürkçü ve samimi bir Müslümandı.

Muzaffer Özdağ’ın adını ilk defa 27 Mayıs 1960 İhtilâlinin gerçekleşmesinden sonra Türkiye radyolarından işittim. İhtilâli yapan Milli Birlik Komitesi’nin 38 kişilik kadrosunun en genç üyesiydi. Henüz 27 yaşındaydı. “Cumhuriyet döneminin üsteğmen rütbesiyle kurmay sınıfına katılan en genç subayı” olarak askeri literatürümüze geçmişti.     

Komitenin adı toplumca tanınan ve en çok dikkati çeken iki isminden biri Alparslan Türkeş, biri de Muzaffer Özdağ’dı. İhtilâlden bir müddet sonra Milli Birlik Komitesi’nde Demokrat Partilileri şiddetle cezalandırmak ve iktidarı CHP’ye teslim etmek isteyen zihniyeti savunanlarla, Demokrat Parti yöneticilerinin idamlarına karşı çıkan ve devlet yönetimini çağdaş normlara göre yeniden yapılandırdıktan sonra adil seçimlerle demokratik hayata geçilmesini savunanlar arasında ciddi bir ikilik meydana geldi. Birinci grup, 13 Kasım 1960’da, 14 kişiden oluştuğu için “14’ler” adı verilen ikinci grubu bertaraf etti ve hepsini ayrı ayrı dünyanın çeşitli ülkelerine askeri ateşe olarak sürgün etti. Muzaffer Özdağ da bu süreçte Tokyo’ya sürgün edildi.

14’ler, 1963 yılı Şubatından sonra peyderpey yurda döndüler. 14’ler içinde Türk milliyetçiliği fikrini benimsemiş Alparslan Türkeş liderliğinde toplanan 10 kişi birlikte hareket ettiler. Bunlardan biri de Muzaffer Özdağ’dı. Bu kadro, fikirlerini ancak siyaset alanına taşıyarak devlet hayatında etkili olacaklarını düşünüyorlardı. Bu düşünceyle Alparslan Türkeş ve arkadaşları 31 Mart 1964’te terazi amblemli CKMP(Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi)’ne üye oldular. Türkeş 1 Ağustos 1965’teki kongrede CKMP Genel Başkanı oldu. 10 Ekim 1965 tarihinde yapılan genel seçimlerde CKMP, 11 Milletvekili çıkardı. Bu 11 Milletvekilinden biri de Afyon Milletvekili Muzaffer Özdağ’dı.

Muzaffer Özdağ’la ilk tanışmamız 1966 yılında Cağaloğlu- Klodfarer Caddesindeki CKMP İl Merkezinde gerçekleşti. O zaman Özdağ 33, ben de 19 yaşında bir üniversite öğrencisi ve aynı zamanda Babıalide Sabah gazetesi muhabiriydim. Sonra İstanbul’a her gelişinde il merkezinde karşılaşıyorduk. Devamlı güler yüzlü ve mütevazıydı. Gençlere değer verir, onlarla sohbet etmekten zevk alırdı. Türkeş ve arkadaşları her fırsatta gençleri eğitme misyonunu yüklenmişlerdi. Özdağ da bunların başında geliyordu.

Muzaffer Özdağ, gerçek bir kültür adamı ve entelektüeldi. Çok zekiydi. İfadesi çok düzgündü. 1966 yılında hareketin ilk yayın organı olarak İstanbul’da aylık Milli Hareket dergisi yayımlandı. Derginin sahibi 7. Sayıya kadar Ali Muammer Işın’dı. Dergiyi 7. Sayıdan sonra, Işın’la birlikte yola çıkan değerli dava adamı Ahmet Büyükkarabacak çıkardı. İlk üç-dört sayısından sonra kapandığı 50. Sayısına kadar ben de derginin çıkarılmasında teknik sekreter ve yazı işleri müdürü olarak kısa adıyla “Karabacak” Ağabeyimle birlikte yer aldım. Partinin yöneticilerinin dergimizde sürekli yazılarının bulunmasını arzu ediyorduk. Özellikle Muzaffer Özdağ ve Dündar Taşer’den yazı istiyorduk. Fakat ikisi de yoğun çalıştıklarından vakit bulup yazamıyorlardı.

1967 yılında soğuk bir kış günü CKMP’nin Ankara Kızılay’daki genel merkez binasına gittiğimde Muzaffer Ağabey’le karşılaştığımda “Ağabey, bu defa derginin önümüzdeki sayısına mutlaka bir yazınızı istiyoruz” dedim. Partinin parası olmadığından genel merkezin kaloriferleri yanmıyordu. Rahmetli Türkeş, Genel Başkanlık odasında uzun siyah paltosuyla oturuyordu. Herkes gibi Muzaffer Ağabeyin üzerinde de paltosu vardı. “Madem çok istiyorsun, otur şu masanın yanına, kalemi kâğıdı çıkar, yaz bakalım” dedi. Ben oturuyordum, kendisi ayaktaydı. Kırk beş dakika içinde irticalen bir makaleyi hiçbir kelimesini tekrar etmeden, düzeltmeden baştan sona yazdırdı. Yazı Atatürk, Cumhuriyet’in erdemleri ve milliyetçilik üzerindeydi. Milli Hareket dergisi koleksiyonunda bulunabilir.  Ben hayretler ve hayranlık içindeydim. Çünkü bir makaleyi böyle irticalen bir defada kesintisiz yazdırabilecek çok az insan vardır. İşte Özdağ bunlardan biriydi. İnsanın bu eylemi yapabilmesi için, engin bir entelektüel birikime, kuvvetli bir mantığa, zengin bir kelime dağarcığına, güçlü bir ifade kudretine, insicamlı bir mantık ve düşünce yapısına sahip olması gerekir. Onun için “Muzaffer Özdağ gerçek bir entelektüeldi” diyorum

1967 yılında Ankara’da yapılan ve İstanbul delegesi olarak katıldığım CKMP Genel Kongresinde bir konuşma yapmıştım. Çok heyecanlı ve hareketliydim. Özdağ,  Dündar Taşer’le birliktebeni yanlarına çağırdı. Genel İdare Kurulu üyeleri Koç Otobüs firması sahibi Kamil Koç ve İsmail Hakkı Yılanlıoğlu’na”Bilin bakalım bu delikanlının adı ne?” diye sordular. Tabii ikisi de “Sakin” olduğunu tahmin edemediler. Sonra “Sakin” olduğunu söyleyip, hep birlikte güldüler. Rahmetli Türkeş, 1969 seçimlerinde Rahmetli Galip Erdem(Burdur adayı idi) ile birlikte propaganda için Denizli’ye geldiğinde beni de aracına aldı. Gittiğimiz yerlerde önce ben, sonra Galip Erdem ve sonunda Türkeş konuşuyordu. Kale ilçesine giderken yolda bana “Sakin, bu isim seni tam anlatmıyor, senin adın eski Türklerde -şimşek- anlamına gelen -Çakın- olsun” dedi. Rahmetli Türkeş beni Denizli’den Adana’daki kendi seçim kampanyasına gönderdi. Orada Ankara’dan gelen Şevket Bülent Yahnici ve merhum Mehmet Nedim Budak’la birlikte propaganda çalışmalarında görev aldık.

Muzaffer Özdağ, aynı zamanda başarılı bir hatipti. Kendisinin partinin İstanbul’daki ve Ankara’daki toplantılarındaki konuşmalarını dinlemiştim. İrticalen sakin ve akıcı konuşuyordu. Ama onun gerektiğinde muhalif dinleyicilerini bile bir anda ardından sürükleyecek kadar etkileyici bir hatip olduğunu, meşhur 1969 Adana Kongresinde gördüm. Hareket için bu kongre, bir dönüm kongresiydi. Artık terazi amblemli CKMP, adıyla ve amblemiyle genç ve dinamik bir kadroya sahip olan Hareket’i tatmin etmiyordu. Kongreden altı ay kadar önce Milli Hareket dergisinin kapağında dönen üç hilal amblemini tanıtmaya başladık. Bu amblemi bu şekliyle Dündar Taşer düşünmüştü. Hareketin dinamizmini ifade etmesi bakımından hilaller döner biçimde düşünülmüştü. Bir müddet sonra hilaller bu şekliyle karşıt partililerce Hitler’in, Nasyonal Sosyalistlerin gamalı haçına benzetilmeye başlandı.

Partinin genç ve yaşlı bütün taraftarları isim konusunda hemfikirdi. Herkes “Milliyetçi Hareket” isminde birleşmişlerdi. Yalnız amblemi “Üç hilâl” veya “Bozkurt” olması konusunda ciddi bir ikilik oluşmuştu. Gençliğin bir bölümü ile partinin halk tabanı, partinin Türk milliyetçiliğinin yanısıraİslami hassasiyetini de vurgulayacağı ve muhafazakar kitlelere daha rahat ulaşabileceği için amblemin “Üç hilâl” olmasını istiyorlardı.İstanbul delegesi olan ben de, bu nedenle üç hilâl amblemini destekleyen gençlerin içindeydim. Aslında biz de, Bozkurt’a karşı değildik.Nihal Atsız ve Türkçüler Derneği çizgisinden gelen gençler ile bazı 21 Mayısçı arkadaşlar ise amblemin, mutlaka”bozkurt” olmasını arzu ediyorlardı.BaşbuğTürkeş bu amblem konusunda tarafsız görünüyordu. Fakat her iki taraf da kulislerde Başbuğ’un kendilerini desteklediğini iddia ediyordu. Üç hilâli savunan kitlenin önünde Dündar Taşer, Ahmet Er, Mehmet Altınsoy, İsmail Hakkı Yılanlıoğlu, Osman Yüksel Serdengeçti ve Faruk Akkülah gibi büyüklerimiz vardı. Bozkurt’u savunan kitlenin önünde ise 14’lerdenMuzaffer Özdağ, Rıfat Baykal, Numan Esin ve Şefik Soyuyüce ile siyaset arenasında pek görünmeyen Türkçü kanaat önderleri vardı. Halk ve delege planında “Üç hilâlciler”, ülkücü gençlik planında ise “Bozkurtçular” güçlü idi.

Efsane Adana İl Başkanı merhum Faruk Akkülâh’ın liderliğinde hazırlanan tarihi Adana Kongresi, 8 Şubat 1969 sabahımehter takımı eşliğinde yapılan muhteşem bir yürüyüşle başladı. Bu yürüyüş Adana halkından da büyük ilgi gördü. Adana Kapalı Spor Salonu’nda başlayan kongrenin birinci günü, divan teşekkülü ve protokol konuşmaları ile geçti. Divanı, “Üç hilâlciler”inadayları kazandı. Bu seçimi kaybeden “Bozkurtçu” gruba mensup, çoğu da delege olmayan gençlerle delegeler arasında yer yer kavga boyutuna ulaşan amblem tartışmaları yaşanıyordu. Gün boyu süren bu tartışmalar, gece de tarafların kaldığı otellerde kulis biçiminde sabaha kadar devam etti.

İkinci gün (9 Şubat 1969), dananın kuyruğunun kopacağı gündü. Atmosfer, partinin bir yol ayrımına geldiğini gösteriyordu. Benim gibi bir çok arkadaş, düne kadar birlikte olduğumuz ve aynı idealleri paylaştığımız dava arkadaşlarımızla bir amblem meselesinden dolayı karşı karşıya gelmemizden dolayı çok üzülüyordu. Bir ara salonda bağırma, sürtüşme ve kavga oldukça yoğunlaştı. Adalet Partisi Milletvekilliğinden kısa süre önce CKMP’ye katılan ve herkesin sevdiğiOsman Yüksel Serdengeçti ağabeyimiz sinirlenerek kalpağını havaya fırlattı. Altınsoy ve Yılanlıoğlu kızarak protokoldan kalkıp delegelerin arasında oturdular. Çoğu delege olmayan ve çoğunluğu gençlerden oluşan Bozkurtçular ise salonun ortasına doğru toplu halde yürüdüler. Önlerinde de Özdağ, Baykal ve Esin vardı, fakat aslında bu gençleri sakinleştirmek istiyorlardı. Karşılıklı protestolardan kongre yapılamaz duruma gelmiş, tıkanmıştı. Bu duruma üzülen birçok insan benim gibi hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Çünkü göz göre göre bölünüyorduk ve partinin dinamik unsuru gençliğin önemli bir bölümü kopuyordu.

İşte o anda sahneye Muzaffer Özdağ çıktı. Muhalif grubun liderlerinden olduğu için delegeler kendisini pek alkışlamadı. Özdağ mikrofon kablosunun oldukça uzun olmasından da istifade ederek salonun ortasına kadar ilerledi. Salonun içinde dolaşarak, jest ve mimiklerle, konuya göre değişen ses ritmiyle yaptığı akıcı konuşmada; Türk ve İslam tarihinden, Peygamberimizin hayatındaniftihar tabloları sundu. Müslüman Türk’ün faziletlerinden, zaferlerimizden, Alparslan’dan, Fatih’ten, Kanuni’den Barbaros’tan, üç hilâlli bayrağın gölgesinde gerçekleştirilen üç kıtadaki Türk hâkimiyetinden bahsetti. Son olarak Türk milletininAtatürk’ün önderliğinde gerçekleştirdiği Samsun’dan başlayıp İzmir’de sona eren şanlı Kurtuluş Savaşımızdan ve Cumhuriyet’in kuruluşu ile modern Türkiye’nin oluşumu yönünde atılan adımlardan söz etti. KonuşmasınıTürk milliyetçiliğinin ve “Ülkücü Hareket”inmillet hayatımızdaki önemini vurgulayarak bitirdi.

Bütün delegeleri kapsayacak bir şov görünümündeki bu tarihi konuşma, kısa sürede salonu etkisi altına aldı.Konuşma ilerledikçe salonda büyük bir heyecan dalgası oluştu.  Özdağ, başlangıçta kendisini soğuk ve tepkisiz karşılayan muhalif delegelerin tamamının kısa sürede beğenisini kazandı ve konuşmasının her bölümü büyük alkış aldı. Kavga unutulmuştu.İşte Muzaffer Özdağ, üstün hitabet kudreti ve engin kültürü ile ortamı hem yumuşattı ve hem de kendine kızanlara kendini alkışlatmayı başardı. O gün örnek bir davranış daha sergiledi, arkadaşları ile birlikte partinin daha fazla zarar görmemesi için, konuşmasıylabiraz sakinleştirdiği Bozkurtçu gençleri salonun dışına çıkardı. Tabii gençler kızarak, marşlar söyleyerek ve delege olanlar kartlarını atarak salonu terkettiler.

Burada bir konuya açıklık getirmek istiyorum. Partinin adı ve amblemi bu kongrede değişmedi. Çünkü o kavga ortamında bu değişikliğin yapılması uygun değildi. Kongrede delegeler,bu değişikliği yapma yetkisini Genel İdare Kurulu’na bıraktılar. Bir ay kadar sonra Genel İdare Kurulu, partinin adını “Milliyetçi Hareket” ve amblemini “Üç hilâl” olarak değiştirdi. “Üç hilâl”  ambleminin öncülüğünü yapan Dündar Taşer, gençlerin de isteklerini karşılamak için Gençlik Kollarının ambleminin de, İslâmiyet ve Türklüğü birlikte temsil eden “Hilâl içinde bozkurt” olmasını önerdi ve kabul edildi. Bu formül, Adana Kongresi sonucu kırgın olan birçok gencin de yeniden Hareket’e ısınmasını sağladı.

MHP’sinde Alparslan Türkeş’le birlikte partiye katılan 14’lerden konuşmaları, düşünceleri ve yazıları ile en etkili olanlar; Türkeş dışında Dündar Taşer, Muzaffer Özdağ ve Ahmet Er olmuştur. Bu arada şunu da ifade edeyim, o zamanlar partinin temeli, 1948 yılında Mareşal Fevzi Çakmak tarafından kurulan Millet Partisi’ne dayandırılıyordu. Partide o tarihlerde çok sayıda o partiden kalan büyüklerimiz vardı. O yüzden, geçmişte o partide genel başkanlık yapmış olan Osman Bölükbaşı da partinin toplantılarına katılıyor ve büyük ilgi görüyordu. Bizzat Alparslan Türkeş, her ölüm yıldönümünde partide Mareşal Fevzi Çakmak anısına anma toplantısı düzenletiyordu.

Muzaffer Özdağ 1971’den sonra partide aktif bir görev almadı, fakat Hareket’le, Türkeş’le ve ülkücü camia ile ilişkilerini kesmedi. Milliyetçi teşekküller içinde yer aldı, faaliyetlerine katıldı.Kendisiyle son görüşmemiz, vefatından bir müddet önce,Ankara’da Türk Dil Kurumu’nun Konferans Salonu’nda yapılan İLESAM(İlim Edebiyat Eseri Sahipleri Meslek Birliği)’ın Genel Kongresinde oldu. Uzun yıllar görüşmemiştik. Fakat beni görünce hemen tanıdı. Sanki hiç ayrılmamış gibiydik. Orada kendisine söz verildi. Yine irticalen güzel bir konuşma yaptı. O günlerde Nazım Hikmet’in mezarının Türkiye’ye getirilmesi ve itibarının iadesi tartışılıyordu. İyi bir antikomünistti. Nazım Hikmet’in büyük vatan şairi gösterilmesine kızıyordu. Onun bir şiirinin sonundaki meşhur: “Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür/ve bir orman gibi kardeşçesine,/bu hasret bizim…” mısralarını ele alarak, ağacın toprağa bağlı olduğu için hür olmadığını, bu yüzden şiirde bir mantık zafiyeti olduğunu, ayrıca Nazım’ın Türkiye’den kaçtıktan sonra yurt dışında yaptığı konuşmalardan ve faaliyetlerden örnekler vererek bir milli şair olamayacağını, bir vatan haini olduğunu ifade etti. 

1965-1970 yılları arasında yetişen gençler olarak biz Alparslan Türkeş, Muzaffer Özdağ ve arkadaşlarından çok şeyler öğrendik. Türk milliyetçiliğini, Türk töresini,Türk tarihinin büyüklüğünü, Türkiye’nin meselelerinin çözüm yollarını, “Milliyetçi Türkiye” idealini, kültürlü olmanın kazanımlarını, erdemli olmayı, dürüstlüğü, cesareti, vakur duruşu,  idealistliği, vefayı, dâva adamı olmayı onlardan öğrendik. Mesela “liderin fikir, yani dâvanın kendisi olduğunu” Muzaffer Özdağ’dan öğrendim. Gençliğimde anlamını kavrayamadığım bu düşünce, ileriki yıllarda parti hakkında düştüğüm tereddütlerde cankurtaran simidim oldu. Onlar bizi kardeşleri ve evlatları gibi sevdiler ve özenle yetiştirdiler. Biat ettirmediler, şahsiyet verdiler, lider kimlikli yetiştirdiler. Türk milliyetçiliği dâvasının bugünlere gelmesinde onların çok büyük emekleri vardır.Hepsini ayrı ayrı rahmetle, minnetle ve şükranla anıyorum ve mekânları cennet olsun diyorum.

 

Öncesi ve Sonrasıyla Köy – Kent -4-

0

Gerçi, İstanbul ve Almanya’ya gidenler, zamanla maddi durumlarını düzelttiler. Fakat köylerini ve İstanbul’u yani Türkiye’yi unutmadılar. Vatan toprağını kalplerinde hep bir sır gibi sakladılar. Ne yerden ne yardan geçtiler. Ama olan olmuştu artık, ne köy eski köydü, ne de onlar eski köylülerdi. Eski hal muhal ve imkansızdı. Ya yeni hali sürdürecekler, ya da yok olup gideceklerdi. Lakin onlar ne yeni hali bıraktılar, ne de köylerine tamamen sırt çevirdiler. İkisine de kalplerinde yer verdiler. İkisini de yaşatmanın yolunu buldular.

İşte, yavaş yavaş köylerin metruk hal  almasını ve şehirlerdeki ilk perişaniyet ve dağınıklığı, köyümüzün ince ruhlu, şair mizaçlı ADİL YAZICI  şöyle  dile getiriyordu:

    ISSIZ VE GARİP KALAN ÇARDAKLI KÖYÜME

     Köyümün durumu da yürek dağlıyor

     Otlağında civar köyler yaylıyor

     Seni seven insan sana ağlıyor

     Issız kalan Çardaklıma ne dersin

 

     Taştekne’n var idi dümdüz bir ova

     Duruyor mu bilmem o Mercan Ana

     Emekliler bile gelmiyor sana

     Garip kalan köyüme de ağlarım

 

     Göllü yaylan var idi gölü kurumuş

     Suyun yerine de otlar bürümüş

     Seni seven Ağalar Beyler çürümüş

     Viran olmuş yaylıya da ağlarım

 

     Kuş dağından ötede Ağagilin bağlu(su)

     Köyümün özleminden ciğerim dağlu

     Terkedip gitti hep babası oğlu

     Garip kalmış Çardaklıma ne dersin

 

     Issız kalmış o yaylanın başları

     Çok katıydı Topturağın taşları

     Ötüyordu Karga Serçe kuşları

     Onlar bile ötmez olmuş hey köyüm

 

     Ormanda keserdim Gürgen Meşeyi

     Bulamadım sende olan neşeyi

     Görmeye değerdi Erdem Paşa’yı

     Issız kalan köyüme de ne dersin

 

     Sabahleyin horozların öterdi

     Her hanenin bacaları tüterdi

     Temiz havan suyun bile yeterdi

     Issız kalan Çardaklıma ne dersin

 

     Çardaklıyı topla bir mahalle olmaz

     Ağıllar boş kalmış koyunlar dolmaz

     Tarlalar hep boz herk’i de olmaz

     Seni ıssız koydu zalim İstanbul

 

     Unutulmaz köyüm Yunak’ta suyun

     Ambarda bitmezdi bulgurun unun

     Böyle mi olacaktı senin de sonun

     Issız koydu seni zalim İstanbul

 

     Kırkgözler’in kırkı birden akardı

     Merak eden gelir sana bakardı

     Kekik otun burcu burcu kokardı

     Issız koydu seni zalim İstanbul

 

     İstanbul’un yoktur ormanı dağı

     Bulamayız burada tereyağı balı

     Yemeklere konan da hepsi ot yağı

     Issız koydu seni zalim İstanbul

 

     Sabah olur hayvanların toplanır

     Kıra çıkar rızıklanır otlanır

     Seni seven nerde olsa dertlenir

     Garip koydu seni zalim İstanbul

 

     Köyüm mezarlığın güne bakıyor

     Ölenlerin bari rahat yatıyor

     Burada öyle değil el söküp atıyor

     Takdire layıkdır Çardaklı köyüm

Mağrip İş Forumu ve Afrika

Kısa adı KİMEDER olan Kocaeli İnşaatçılar Müteahhitler  ve Emlakçılar Derneği dün Gebze’de önemli bir toplantıya imza attı. Kimeder’in  daveti üzerine Gebze’ye gelen Mağrip-Türk Kültür ve Ekonomi Forumu Başkanı Muhammed Adil, Gebze’de önemli bir konferans verdi.  Kocaeli Büyükşehir Belediyesi’nin Gebze’deki Sivil Toplum Merkezinde gerçekleşen  toplantıda ben de konuşmacı olarak yer aldım.  Toplantıda 20-25 Şubat tarihlerinde Tunus’ta gerçekleşecek olan Mağrip-Türk Ekonomi ve Yatırım Forumu ile bilgiler verildi.

Konuşmacı olarak katıldığım toplantıda Afrika ile ilgili bilgiler verdim. Afrika Coğrafyası çok önemli. Dünyanın gözü Afrika’da ve herkes oraya yatırım yapmaya çalışıyor.  Özellikle Çin, Afrika coğrafyasına büyük önem veriyor. Afrika’nın en önemli yeri ise hiç kuşkusuz Kuzey Afrika ve Mağrip ülkeleri dediğimiz,  Cezayir, Tunus, Fas, Moritanya ve  Libya’nın olduğu 5 ‘li grup. Bu ülkeler çok önemli. Özellikle Libya geçmişte, Türk müteahhitlerin dünyaya açılmasına öncü olmuştu.

Türkiye-Libya ilişkilerine değinen Forum Başkanı Muhammet Adil, “Türk müteahhitleri bugün dünyada varsa, eser ve hizmetleri varsa dünyanın bir çok ülkesinde yer alıyorsa bunu Libya’ya borçlu. Libya’da 1980 öncesi ve sonrasında Türk müteahhitler büyük işler yaptı. Libya Türk müteahhitlere kapılarını açarak onların hizmet yapmasını sağladı, Türk Müteahhitliğinin adını dünyaya duyurmasına vesile oldu. Türkiye bunu devam ettirmeli.” Dedi.

AFRİKA KEŞFEDİLMELİ

Bugün Afrika kıtasında 55 ülke var. Türkiye ciddi anlamda Afrika ülkelerine önem veriyor. Dünyanın en önemli ülkeleri önem veriyor. Türkiye’nin 10 yıl önce, Afrika ülkelerinde 12 civarında büyük elçisi vardı. Bugün 35’e yakın ülkede ülkemizin büyükelçisi var. Bu sayı yakın zamanda 40’a çıkacak. Türkiye, Afrika pazarlarını keşfediyor. Devlet bunu destekliyor, işadamlarına teşvik sağlıyor. Bende geçmişte Afrika’ya çok kez gittim. Kuzey Mağrip ülkelerinden Tunus’a 3 kez gittim, Cezayir, Mısır ve Fas’a gittim, doğuda Etiyopya ve Somali’ye, Orta Afrika da Çad, Kamerun’u Batı da Burkina Faso ve Nijerya’yı gezen bir gazeteci olarak gerçekten Afrika coğrafyasını keşfetmek gerekiyor.

Afrika’ya kültür olarak yabancı değiliz. 150 yıl hüküm sürdük. Afrika ülkelerinde Türkiye diyince, insanlar büyük saygı duyuyorlar. Osmanlıya içten bağlılar. Bu konuda yaptığımız belgeseller, TV ekranlarında yayınlanıyor. Dün düzenlenen bilgi toplantısında konuşan Mağrip-Türk Kültür ve Ekonomi Forumu Başkanı Muhammed Adil ile geçmişten gelen yakın dostluğumuz var. Kendisi ile daha önce tanışmış ve Tunus’a gitmiştik. Şu anda büyük bir Mağrip zirvesi düzenleniyor Tunus’ta  ve Muhammet Adil bey bunun tanıtım ayağı için Türkiye’ye geldi. Kendisine Gebze’ye gelip bilgi verdiği için teşekkür ediyorum. Organizasyonda emeği geçen Başta KİMEDER Başkanı Zeki Gedikoğlu ile tüm ekip arkadaşlarını kutluyorum. Bu organizasyon gerçekten Gebze için çok iyi oldu. Gebzeli iş adamlarımızı Afrika’da yatırım yapmaya davet ediyoruz.  Çünkü Afrika’nın onları sömüren insanlara değil gerçek yatırımcılara ihtiyacı var.

 

Bağımsız mıyız?

0

Şimdiye kadar paralel yapı dediklerinizle birlikte idiniz, çıkar meselelerinde ters düşünce, paralel yapı mı oldu? Asıl paralel yapılardan biri de  korunan PKK değil mi? Şimdiye kadar  sizler  ABD ne diyorsa onu yapmadınız mı? M.Kemal’in ve silah arkadaşlarının,ecdadın kemiklerini sızlatarak, İncirlik hava üssünü kullandırtmadınız mı? İran’a yüzü dönük Siyonistlerin füzelerini Malatya’ya yerleştirilmesine niçin zemin hazırladınız? Şimdi hangi çıkarlarınız  yüzünden   cemaatle ters düştünüz ? Ama ABD sayelerinizde Türkiye’yi de, Ortadoğu’yu da öyle güzel planlayıp sömürüyor ki. Görünen köy kılavuz istemez misali…

İnsanlar sırf oy verdiler diye inatla hırsızlığın üstünü örten, sağır ve kör gözlülük tavrıyla, küçücük çıkarları için ülkeyi zora ve uçurumlara atıyorlar. Birileri ise, bağırarak, yine din tacirliği yaparak malı götürüyor, gemicik sayısını artırarak, makarna, kömür dağıtarak garibanların fakirliğini ustalıkla oya tahvil ederek yola devam diyorlar.

Her dönemde, Türkiye hiçbir sınır ve karşı şart koşmadan Amerika’nın şartlarını aynen kabul etmiştir. ABD, bu anlaşmalarda Türkiye’nin takındığı tutum ve davranışlarındaki zaaflardan çok iyi bir şekilde yararlanmasını bilmiştir. Aslında milletimiz insiyakî olarak, Amerika ile yapılan bu anlaşmaları ve sonuçlarını bilmektedir. Okullara neden süt tozu gönderdiğini, kullanılmış askeri araçları bize neden verdiğini, Türkiye’ye yerleştirilen Amerikan üslerinin zamanla bizim başımızı nasıl ağrıtacağını, buğdayı, pancarı, zeytinyağını sınırlı üretmemiz gerektiğini, bunların ABD pazarlarına ihraç edilmemesi gerektiğini milletimiz anlamıştır. Bunun bir Amerikan mandası olduğunu milletimiz farkındadır.

ABD’nin; eğitimden ekonomiye kadar, sanayiden orduya kadar bütün hayatımızda Türkiye’ye baskı yaptığını milletimiz çok iyi bilmektedir. Bugün ordumuz tamamen kısır döngü içine sokulmuş, Orduyu dönüştürecek komuta kademeleri yok edilmiş, ordu tamamen siyasi ergin memuru haline getirilerek asli görevlerinden uzaklaştırılmıştır. Burada bazı ordu mensuplarının daha önceden kral gibi davranmaları, siyasilere iki de bir sopa göstermeleri ise o zaman ki hükümetlerin acizliğidir. Bu fevri olaylar temizlenmeli idi, ordu toptan  kendi kabına  çektirilip  pasifize edilmemeli  idi. Yetişmiş onlarca ordu elemanı  görevlerinden maalesef ayrılmışlardır. Bu  durum ordumuz için hiç de iyi değildir. PKK lıları Tv den izledik, tankların içine kadar bölücü bayraklarını sokarken, ordudan çıt çıkmamıştır. Daha doğrusu ordu sesini çıkaramamıştır.Tüm bu yapılanlar, dünyanın en güçlü ordularından biri olan Türk ordusunun bu hallere düşürülmesi , ABD nin işine çok yaramıştır. Emperyalist emellerinin iştahı daha da artmıştır… Yolsuzlukları örtmek için önünüze geleni hazırlamaya benzemiyor,politika üretmek. Boşuna bağırmayınız…

Türkiye bugün bağımsız değildir. Bağımsızlığı ancak Türk milleti kendi elleri ile kendi iradesi ile yeniden kazanacaktır. İşte bunun adı o zaman gerçekten bir “İstiklal Mücadelesi” olacaktır. Bunun da alt yapısını oluşturmak gerekir. Artık anlaşılmıştır ki bu alt yapı yeni bir Türk tarzı savaş alt yapısı olmalıdır. Gerisi laf-ü güzaftır. Hem on bir yıldan fazla ülkeyi idare edeceksin, hem orduyu, MİT’i, anayasayı, yargıyı, basını, her türlü gücü eline geçireceksin, hem de “Paralel devlet”ten bahsedeceksin. Adama sormazlar mı “Bir viski almaz mısınız Sayın Bayım?”  Paralel devlet, öyle mi? Hayır! Bunun adı tam anlamıyla Türk-Amerikan Savaşı’dır. Herkes tedbirini buna göre almalıdır.Çünkü Suriye’den sonra sıra İran ve Türkiye’dedir.

Şu an Türkiye kuşatılmış vaziyettedir. Suriye ile Türkiye resmen savaş içerisindedir. Onca tır Suriye’ye  sadece yardım malzemesi mi götürüyor? ABD yaptı yapacağını Suriye belasını Türkiye’nin başına sarmıştır, Suriye içerisinde de bütün grupları birbirine kırdırmaktadır. Türkiye’nin başına pkk belasını koyup, azdırtması gibi. Kardeş Esed’le   birden bire düşman  olunmasının  asıl sebebi neydi?

Yüzlerce Suriyeli Müslüman bu çağda hayvanlaşmış sözde insanlar tarafından her melanet işlenerek yok edilmekte. Türkmenler her gün boğazlanmakta. Sizlerde insanlara bağırıp durmaktasınız. ABD nin, İsrail’in ipiyle kuyuya inerseniz şimdi işin içinden çıkamazsınız. Gelecekte Türkiye, bu hükümetin pkk ve bölücülere verdiği tavizler sayesinde, ABD çıkarlarının güdümünde yeniden bir Kurtuluş Savaşına düçar olmaz inşallah. Görüntü oraya doğru gidiyor. Adaletin sıfırlandığı, bütün tv ve basının baskı altına alındığı  (Bahçeli  ile ilgili alt yazılara bile tahammülü olmayan bir başbakanın varlığı…)bir ülkede her şey olabilir. Soyulan, milli varlıkları satılan bir ülkede her kötülük olabilir, düşüncesi açıkça kendini gösteriyor. Boşuna bağırmayın bağımsız değiliz. Türk Milleti her şeyin farkındadır .

Saygılarımla…

‘Tuva, Türklerin İlk Yurtlarından Biridir.’

 

Oğuz Çetinoğlu: Rusya Federasyonu’na bağlı Türk devletlerinden Tuva Özerk Türk Cumhuriyeti’ne bir gezi yaptınız. Gezi izlenimlerine geçmeden önce, ülke hakkında genel bilgi verir misiniz?

Prof. Dr. Orhan Gedikli: Tuva, Türklerin ilk yurtlarından birisidir. Asya kıtasının tam ortasında Sibirya’nın en büyük nehri Yenisey havzasında yer almaktadır. Kuzeyde Rusya, kuzey batıda Hakasya, batıda Gorno-Altay, doğuda Buryat, güneydoğu da Moğolistan ve güneyde Kazakistan ile komşudur. Başşehri Kızıl, diğer şehirleri Turan, Erzin ve Aktoprak’tır.

Tuva Cumhuriyeti’nin yüzölçümü 170.500 km2‘dir. Ülkenin çoğunluğu ormanlar, dağlar ve bozkırlardan oluşur. Başta altın ve demir olmak üzere yer altı zenginliklerine sahiptir.

Dağlık olması sebebiyle hayvancılık ve yem bitkiciliği gelişmiştir. Ayrıca bu ülkede sağlık açısından oldukça yararlı çamur kaplıcaları vardır. Kışları çok sert kara iklimi özelliğindedir. Halk, çobanlık, avcılık, balıkçılık ve tarım ile uğraşır. Yaz aylarında ‘yurt‘ denen çadırlarda yaylacılık yapıl-maktadır.

Nüfusu 500.000’e yakındır. Bu nüfusun 2/3 ‘ü Tuva Türkü, geri kalan kısmı ise sırası ile Ruslar, Moğollar ve diğerleridir. Sibirya’da Türk’ün en çok olduğu bölge Tuva’dır.

Tuva dışında, Tuva’da olandan daha fazla Tuva Türkü vardır. Rusya’da 200.000 civarında olmak üzere, Moğolistan’da 24.000 Tuva Türkü’nün yaşadığı tahmin edilmektedir. Günümüzde Ötüken’e en yakın Türk gurubu Tuva Türkleridir.

Çetinoğlu: Türkçe mi konuşuyorlar?

Gedikli: Tuva’nın birinci resmi dili Tuva Türkçesi’dir. Tuva Türkçesi, Türkçenin Sibirya koluna aittir. Tuvaların ilk millî alfabesi Göktürk, Turan, Orhun alfabesi olarak da bilinen eski Türk alfabesidir. 1941’den beri ise Kiril alfabesi kullanılmaktadır. Eğitimin Rus dili ile yapılmasına rağmen Tuva Türkçesi ile konuşanların oranı çok yüksektir. Tuva Parlamentosu’nda genellikle Tuva Türkçesi kullanılmaktadır. Tuva’da pek çok ilkokul, ortaokul, teknik okul bulunmaktadır. Tek üniversite ise Tuva Devlet Üniversitesidir. Tuva Türkçesi ile çok sayıda kitap, birkaç dergi ve gazete basılabilmektedir.

Geçmişte Tuva diline ‘Soyon dili‘, ‘Uranhay dili‘ de denilmiştir. Tuva halkının en önemli destanı olan ‘Keser’ Tuva dilinde 1963 yılında yayınlanmıştır. Cumhurbaşkanı Şolban Karaool’un adı Tuva dilindedir. ‘Şolban‘, ‘çolpan yıldızı‘nın adıdır. ‘Kara‘, ‘siyah‘ demek olup ‘ool‘ sözü de ‘oğul’ anlamındadır.

Çetinoğlu: Tuva’nın tarihi hakkında özet bilgi lütfeder misiniz?

Gedikli: Orta Asya’nın en eski yerli halklarından biri olan Tuva Türklerinin kökeni M.Ö. 8. asra kadar dayanmaktadır. Yani bu bölge Türkistan’ın kalbi sayılabilir. Tarihi süreçte Hun, Gök-Türk, Kırgız, Moğol, Mançu-Çin ve Rus hâkimiyetinde yaşayan Tuva Türkleri, 1911 yılında isyan ederek bağımsızlıklarını ilân etmişlerdir. 1914 yılında Rus işgali ve 1917’de komünistlerin iktidara gelmesiyle, 14 Ağustos 1921 yılında Tannu-Tuva Halk Sovyet Cumhuriyeti kurulmuş, 1930 yılında ‘Tuva Halk Cumhuriyeti’ adını alan Tuva, 1944 yılında tekrar Ruslar tarafından işgal edilerek SSCB’nin bir parçası olmuştur. Ekim 1961’de otonom bölge, Mart 1991’de Özerk Cumhuriyet olmuştur. Tuva Parlâmentosunda çoğunluğu Türkler teşkil ederken, sırasıyla Rus ve diğer unsurlarda bulunmaktadır.

Çetinoğlu: İnanç kültürleri

Gedikli: Diğer Sibirya toplulukları gibi çift dinlidirler. Tuvalılar daha çok Budist ve Şamanisttirler. Şamanizm, Tuva Türklerinin tarihi dinleridir ve halen bunu korumaktadırlar. Komünizm döneminde Budizm ve Şamanizm yasaklanmıştır.

1920’li yıllardaki pek çok Budist tapmağı, daha sonraki yıllarda yıkılmıştır. Şamanizmde din adamı olan Şamanların görevlerini yapmaları engellenmiştir. Ancak bütün yasaklamalara rağmen Budizm ve Şamanizm burada günümüze ulaşmayı başarmıştır.

Komünizmin çöküşünden sonra Tuva’da da dinî serbesti başlaması ile yıkılan Budist tapmakları yeniden yapılmıştır. Bugün Türk dünyasında Budizm’i resmî inanç sistemi olarak tanıyan tek Türk topluluğu Tuvalılardır.

Tuva Türkleri, eski Türklerin dini olan ve bilim adamlarının ‘Şamanizm’ olarak kabul ettiği ‘Gök Tanrı‘ veya ‘Tengrijilig‘ inancına mensuptur. Burada aslında eski Türklerin dini hakkında bir karmaşa vardır.

Doğru olan eski Türklerin dini Gök Tanrı dini, yani ‘Tengrijilig‘ inancıdır. Ancak bazı bilim adamları Gök Tamı inancını Şamanizm olarak isimlendirmişler. Bu tabir çok doğru gibi durmuyor. Bu konuda araştırmalar gerekir. Bana göre doğru olan ‘Gök Tanrı inancı‘ diye ifade edilmesidir.

Çok az sayıda Tuva Türkü, Hıristiyanlığı seçmişlerdir. Tuva’da Müslüman azdır. Ancak Türkiye ve diğer Müslüman topluluklar sebebiyle bu sayı gittikçe artmaktadır. 15 Ağustos 1921’de Tuva Cumhuriyeti’nin yirmi iki maddelik anayasasındaki 4. madde de ‘Tuva vatandaşları istedikleri dini seçme özgürlüğüne sahiptir. Din görevlileri kendi işlerini yaparlar‘ denilmiştir.

Çetinoğlu: Geziniz sırasında karşılaştığınız ilgi çekici olaylardan söz eder misiniz?

Gedikli: Bir mola yerinde duruyoruz. Şiş kebap yapan delikanlı ile biraz sohbet ediyor ve çay içiyoruz. Burada da aynen Doğu Türkistan’da olduğu gibi şiş kebaba ‘Şaşlık‘ diyorlar. Demek ki kültürler, gelenekler ve kökler aynı.

Şoförümüz Turan şehrine yaklaştığımızı söylüyor. Yine bir dağa tırmanıyoruz. Dağı indikten sonra yıllarca özlemini çektiğimiz Turan’a kavuşacağız.

Bu dağ silsilesi Sayan Dağları’dır ve Moğolistan’a kadar uzanmaktadırlar. Tepeye yaklaştıkça heyecanımız artıyor. Çünkü tam tepede geniş bir alan ve ortasında büyük bir Şaman tapınağı var.

Aracımızdan iniyoruz ve soğuğa aldırmadan Şaman tapınakları arasında resimler çekiyoruz. Hemen yan tarafımızda Tuvalı Türk kardeşlerimizin dağ mantarı sattıklarını görüyor ve onlara doğru yaklaşıyoruz. Türkiye’den geldiğimizi ve Türk olduğumuzu söylüyoruz. Memnun oluyorlar.

Dağı iner inmez engin bir ovada yol almaya başlıyoruz. Aynen bizim Konya ovası gibi. Bir süre sonra ovanın bitimine doğru uzakta bir şehir görünmeye başlıyor.

Şoförümüz ‘İşte Turan görünmeye başladı‘ diyor. Ekibimizde heyecan doruğa çıkıyor.

Çetinoğlu: Neden?

Gedikli: Yıllardır özlediğimiz Turan’a kavuşuyoruz. Gençliğimizde boğazımız yırtılıncaya kadar bağırdığımız ‘Rehber Kuran, Hedef Turan‘ her ne kadar bu Turan olmasa da, fark etmez. Sonucunda Tuva Özerk Türk Cumhuriyeti’nde, Türklerin ana yurtlarından birin de ismi Turan olan şehre ayak basıyoruz. Bu Turan şehirleri olduğu sürece dünya Türklüğünün kalbindeki Turan ateşi sönmeyecek ve bir gün mutlaka gerçekleşecektir. Büyük Türk Ulusları Topluluğu veya Dünya Türk Birliği eninde sonunda oluşacak ve bu birlikteliğin önünde hiçbir güç duramayacaktır.

Çetinoğlu: İnşallah…

İlk durağınız müze mi?

Gedikli: Bu duygular içinde Turan şehrine giriyoruz. Ara sokaklarda dolaşıp bir yandan şehri tanırken diğer yandan da Turan Müzesini arıyoruz. Şoförümüz bir bakkala sormak için duruyor. O arada yol kenarında şeker yiyen Türk çocukları ile tanışıyor ve onları seviyoruz. Yüzleri kırmızı ve toparlak. Türk oldukları her hallerinden belli. Tek katlı ahşap evler arasında dolaşarak nihayet Müzeyi buluyoruz. Müze küçük ve ahşap bir bina ama dış görünüşü çok güzel.

Önceden haber verilmediği için görevli olmadığından içeri giremiyoruz. İki gün sonra aynı yoldan geri döneceğimiz için müzeyi görmeyi erteleyerek yolumuza devan ediyoruruz. Ekip çok acıktığı için Turan’dan ana yola çıkışta bir fırından tava ekmeği alıyoruz. Gazeteci İsmail Kahraman’ın Türkiye’den getirdiği peynir ve taze ekmekle açlığımızı bastırıyor ve yola revan oluyoruz.

Devamlı irtifa kaybederek güneye doğru iniyoruz. Nihayet uzaktan Başkent Kızıl görünmeye başlıyor. Yol ilerledikçe Kızıl daha da güzel görünüyor.

Şehri en iyi gören bir tepeye doğru çıkıyor ve otobüsten iniyoruz. Etrafı dağlarla çevrili bir ovanın ortasından akan Yenisey Nehri’nin kenarına kurulmuş Kızıl şehri bir tabiat harikası olarak önümüzde duruyor. Şehrin büyük çoğunluğu nehrin bir yakasına yerleşmiş. Kuş bakışı olarak şehri seyre dalıyoruz. Tam o sırada bir düğün konvoyu geliyor.

Gelin, damat ve arkadaşları tepede Kızıl Şehri’ni arkalarına alarak fotoğraf çektiriyorlar.

Bizde Tuva Türkü kardeşlerimizle birlikte fotoğraf çektiriyoruz.

İçlerinde Türkiye Türkçesini çok iyi konuşan iki kişi ile sohbet ediyoruz. Onları görmeye geldiğimizi duyunca çok memnun oluyorlar.

Onlardan Kızıl’m gezilecek yerleri hakkında bilgiler alıyoruz ve Türkiye Türkçesini nereden öğrendiklerini soruyoruz. Türkiye’de öğrendiklerini söylüyorlar.

Çetinoğlu: Kızıl şehrinde tarihî beraberliğimizin izleri olarak neler gördünüz?

Gedikli: Şehri gezerken bize İngilizce öğretmeni rehberlik ediyor. Rehberimiz bizim gurup olarak orada olmamıza şaşırdığını ve şimdiye kadar böyle bir gurup ile ilk defa karşılaştığını söyledi.

Tuva’ya yılda ortalama 200 civarında turist geldiğini, bunların gurup değil, şahsî gelişler olduğunu ve bunlardan çoğunlukla Uzakdoğu ve Amerikalı turistler olduğunu söyledi. ‘Türkiye’den belki de ilk gelen gurup sizsiniz‘ dedi. Biz de ona gurubumuzun bir öncü gurup olduğunu ve bütün Türk Yurtlarını dolaştığını söyledik. Çok heyecanlandı ve ülkesine gelmemizden ve ayrıca Türk oluşumuzdan da çok mutlu olduğunu ilave etti.

Kızıl, Tuva’nın en önemli şehridir ve genel nüfusun 1/3’ü burada yaşamaktadır. 1914 yılında kurulmuştur. Asya’nın tam orta noktası olarak algılanır. 1944 yılında adı Kızıl olarak değiştirilmiştir. Tuva’nın kültürel başkenti de Kızıl’dır. Şehrin en önemli yeri Altmış Batır Müzesidir.

Müze, Tuva için savaşmış ve şehit olmuş bahadırların adına yapılmış. Müzede eski Türklere ait pek çok Taş Yazıt sergilenmektedir. Bunlar Bengü Taşı Yazıtlarıdır.

Bengü Taş Yazıtları beş on satırlı ve sade bir dille yazılmış 5. yüzyıl yazıtlarıdır. ‘Bengü Taşı’ ‘Sonsuz Taş’ anlamına gelmektedir.

Kızıl Müzesi’nin en önemli bölümü M.Ö. 9. yüzyılda yapılan Arjin 1 ve M.Ö. 7. yüzyılda yapılan Arjin 2 Kurganlarında bulunan eşyaların bulunduğu bölümdür. Biz de öncelikle bu bölümü geziyoruz. Müze görevlisi hanımefendi, Tuva Coğrafyasının aynen Hakasya Coğrafyası gibi arkeolojik açıdan çok zengin olduğunu söylüyor. Özellikle ‘Anjin 2 Kurganının bulunması dünyanın seyrini değiştiren bir kazı olmuştur‘ diyor.

Bu kurganı, Tuva Türklerinin 54 yaşında ölen kralı kendisi için yaptırmış ve 35 yaşında ölen kraliçe de bu mezara gömülmüş. Kral ve kraliçenin yakınları ve atları da aynı yere gömülmüş.

Kral ve Kraliçe altın işlemeli elbiseleri, taçları, gerdanlıkları, halhalları, bileklikleri, takıları, ok çantaları, küpeleri, kemerleri ve üzerlerinde ne varsa hepsi işlemeli altından yapılmış. Arjin 2 Kurganı’ndaki kralın mezarından 20 kilo, kraliçenin mezarından ise 5 kilo toplam 25 kilo altın çıkarılmış.

Burada önemli olan ve dünyanın seyrini değiştiren, Arjin 2 kurganında bulunan altının miktarı değil. Önemli olan M.Ö. 7. yüzyılda yapılan bu anıt mezarda bulunan altınların bu kadar estetik ve güzel ince bir şekilde işlenmesidir. Yani M.Ö. 7. yüzyılda Türklerin altın işlemeciliğinde vardıkları yüksek ve ileri seviyenin görülmesidir.

O dönemde altını bu kadar maharetle işleyen başka bir millet yoktur. Türkler o dönemde, sadece altın değil diğer maden işlemeciliğinde de diğer milletlerden ileridedir.

Ey bunları görmeyen ve hâlâ Türklere ‘göçebe, medeniyeti olmayan millet‘ diyen sözde tarihçiler veya bilim adamları… Allah sizi ıslah etsin.

(DEVAM EDECEK)

 

 

 

Öncesi ve Sonrasıyla Köy – Kent -3-

 

Köylünün işi zordu. Ancak, kalabalık aileyle, işlerin yürütülmesi kabil ve olası idi. Çünkü bütün işler, el emeğiyle yapılır, sırf insan gücüyle başarılırdı.

Köylü, yiyeceği ekmeği, kendi eliyle ektiği ekinden, yani buğday, arpa ve çavdardan elde eder; yağını, peynirini, çökeliğini ve keşini vs. hep kendisi yapar; kışa bizzat hazırlanırdı. Ceket ve pantolonu, kendi dokuduğu kilimden diker veya yaptırır; ayağına giydiği çarığı da yine kendisi imal ederdi.

Evler; tek tek ağaçların, bir bakıma tomrukların, üst üste konmasıyla inşa edilir / yapılırdı. Cam olmadığı için, 10-15 santimetre kare büyüklüğünde, yan duvarlarda bir iki gedik veya oyuk açılır, ışığın girmesi böyle sağlanırdı. Odalar, yarı karanlık bir mahiyet arzederdi. Küçük olması, daha fazla soğuğun girmemesi içindi. Evet, o evlerin pencere ihtiyacı, ancak bu şekilde karşılanırdı. Tabii, perde diye bir şey yoktu.

Ocaklar büyük,  bacaların ise üstü açıktı. Bu yüzden kışın, odalar çok soğuk olurdu. Henüz soba kullanılmıyordu. Odaları ısıtmak için, ocakta sabahlara kadar kocaman kütükler yakılırdı. Fakat ısının çoğu, bacadan yukarı doğru yükselerek, havaya karışırdı. Evet, sıcaklık odada kalmaz, havaya dağılır; olan da, gittikçe azalan ormanlara olurdu. Nitekim o zamanlar; köye çok yakın olan orman, bugün bir iki saat gerilemiş vaziyettedir. Yani orman, köye artık 1,5 – 2 saatlik mesafede yer almaktadır.

X

Bütün bunlara rağmen, köy cıvıl cıvıldı. Hayat doluydu. Canlıydı. Herkes dost canlısı idi. Birbirine karşı saygılı, sevecen ve sevgi doluydu. Küçükler küçüklüğünü, büyükler büyüklüğünü bilirdi.

Lakin şu bir gerçekti ki, köylünün başını kaşıyacak vakti yoktu. Köyde yaşıyor, fakat köyü yaşamıyordu! Nice tabiat ve doğa güzelliklerinin, farkında olamıyor veya ayırdına varacak imkanı bulamıyordu. Neyse bu ayrı bir konu, isterseniz ona hiç girmeyelim.

Bahar; yaz hazırlığı, yaz; kış hazırlığının telaşı içinde geçerdi. Kışın da, mal ve davarın bakımı, insanı meşgul ederdi. Onlara su içirmek için, yüksek kar yığınları arasından, bin bir güçlükle, patikamsı bir yol açılması gerekirdi. Açılmış olanların ise, yeni yağan kar yüzünden, aynı titizlikle, muhafaza edilip korunması icap ediyordu.

Tam ve ahırların her sabah temizlenmesi, hayvan mayısları / dışkıların, daha sonra gübre olarak kullanılması için biriktirilmesi de, kışın yapılması gereken rutin / periyodik / dönüşümlü olarak yapılan işlerdendi.

X

Köy kadınlarının, -özellikle kışın- pınar ve derelerden; buzlanan patikaların arasından, kaymamaya çalışarak eve su taşımaları ise, ayrı bir güçlük ve fedakarlıkla mümkün olabiliyordu. Zaten her zaman ve her yerde olduğu gibi, köyümüzde de geçimin asıl yükü, kadının omuz ve sırtındaydı. Hem tarla ve bostanda çalışır, aynı zamanda bebeğine bakar, hem de ev işleri ondan sorulurdu. Kısaca herkesten ve her işten o mes’uldü.

Çocuğa bakan oydu. Kocası ve diğer hane halkı, hep onun sorumluluğu altındaydı. Ama her şeye rağmen, kadın evin hakimesiydi. Hele bayağı yaşlı kadınlar; evlerde tam bir otorite sahibiydi. Evin önemli ve hayati anahtarlarını bellerinde taşır; her şey ancak onlardan istenir ancak onlardan sorulurdu.

Nitekim, köyün kalabalık ailesi ve en fazla sürü sahibi olanlarından Yazıcıgillerin, bir Zeynep ve Gülizar hatunları vardı ki, görmeye değer kişilik sahibiydiler. Orta Asya Türk kadınının, bütün hasletlerine sahiptiler. Ağırbaşlı, ciddi ve otoriter idiler. Sözleri dinlenir, kaale alınırdı.

Evlenenler; ayrı ev açmazlar; aynı evde birlikte yaşarlar; sadece yatmak için ayrı bir odaları olurdu. Zira köy hayatı; bir arada yaşamayı zorunlu kılıyordu. Çünkü salt karı kocadan ibaret, yeni bir ailenin, köy işlerinin üstesinden gelmesi imkânsızdı.

X

İşte hayat, bu şekilde devam ederken; yavaş yavaş, gurbet yolu açılmaya başladı. Gençler, birer ikişer, bilhassa İstanbul’un yolunu tutar oldu. Nasıl bir iş olursa olsun, hayır demezlerdi. Genellikle okullarda hademelik, fabrikalarda kapıcılık, orada burada işçilik yaparlar, -özellikle- inşaat işlerinde çalışırlardı. Artık senede bir, 15 günlüğüne, daüssıla için gelir / sıla  hasretini giderirlerdi. Sonra da köydekileri melul mahzun, gözü yaşlı geride bırakarak, tekrar gurbet yolunu tutarlardı.

Ne gidenler, yeni hayatlarından memnun olur, ne de geri kalanlar, rahat yüzü görürdü. İki taraf da, hasret içinde yol gözleyip dururdu. Kavuşacakları kısa zamanı ise, hep iple çekerlerdi.  Köyde yaşama koşullarının ağırlığı, çok sert geçen kışların mevcudiyeti ve gurbete gitmenin, eskiye nazaran kolaylaşması sebebiyle; giderek, köyden soğuma başladı. Gurbete doğru yönelişler aldı yürüdü.

Köy, eski şenliğini kaybetmeye başladı. Ahalisi gittikçe azaldı. Gün günü aratır oldu. Köy tenhalaştı. Mallar / hayvanlar, yok pahasına elden çıkarıldı. Sürüler, otlaklarda yerini almaz oldu. Hane / ev sayısı, yani köyde daimi kalanların adedi, azaldıkça azaldı. Köyün, artık tadı tuzu kalmadı. Ancak, yazdan yaza tatile gelenlerle yüzü güler; sonra yine çehresini yalnızlık bürürdü.

 

 

“Kumpas” Netleşiyor

 

İktidar paralel devlet masallarını bir tarafa koyup bir durum muhakemesi yapmalıdır. Milli irade ona iktidarı cemaatle ve KCK ile paylaş demedi. Paralel devlet diye isimlendirilen sözde hizmet hareketi iktidar sayesinde her tarafı ele geçirmeye ve bir kadro hareketine girişti. Bu eylemler iktidara rağmen mi oldu? Şimdi birbirlerini suçlayanlar ülkedeki krizin asıl suçlularıdır. Aletli jimnastikteki paralelde aynı anda iki sporcunun birden bulunması mümkün mü?  Bu paralel de diğerinden farklı değildir!

Genel bir değerlendirme yapıldığında Türkiye’de demokrasi, fikir ve düşünce hürriyeti, özel hayatın gizliliği konularında sürekli geriye gidiyoruz. Hukuk devleti önemli oranda kan kaybetmiştir. Adli kolluk yönetmeliğinin değişmesi, savcıların elinden yetkileri alınıp operasyonların iktidarın ve valilerin iznine tabi kılınması, basında yukarılardan gelen emirlerle sansür uygulanması, istifa etmiş ve yolsuzluklasuçlanan bazı bakanlarla ilgili fezlekelerin masa tenisi topu gibi ortada dolaştırılması, yasa dışı dinlemeler, uzun süreli tutuklamalar bu ülkeye yakışmıyor. Son olarak internete sansür ve sosyal medyayı cezalandırma “gelin bizim emrimizdeki güdümlü yazılı basını okuyun” demektir. Bu ortamda maalesef hızlı liberaller ve demokratlar birden buharlaşıverdi. Herhalde tatildeler…

Ümraniye davasında ezber bozan itiraflar ortaya çıktı. Önümüzdeki günlerde başka itiraflar da bunu izleyebilir. Ümraniye davasının ilk hakimlerinden Köksal Şengün “binlerce sayfayı bulan iddianameyi tam okuyamadan kabul etmek durumunda kaldık. CD’lerin incelemesi yapılmadı. Bilgisayarınız veya akıllı telefonunuz varsa bunlara herkes el atabilir, sizden habersiz bazı şeyler yüklenebilir, istenilen tarih atılabilir…Hep gizli tanık dinledik. Gizli tanık dediğiniz kişilerin tamamına yakını gayri kanuni, yani suç işlemiş insanlar… Gizli tanıklığın da ceza indiriminden yararlanma diye bir avantajı var…Gizli tanıkların ifadesi ile yetinildi. Benim baktığım davada içeri alınan insanların hiçbir birbirini tanımaz. Nerededir bu örgüt?…Bizim önümüze koydukları torbanın içine herkesi atmışlar…Öyleleri var ki birbirlerine kurşun atarlar”şeklinde itirafta bulundu.

Bu itiraf da bir ölçüde TSK üzerinde oynandığı iddia edilen kumpaslara, tezgahlara açıklık getirebilir. Anlaşılan dış yönlendirmelerle Türkiye’nin bir türlü istenen tavizi vermediği Kıbrıs ve Ermeni sorunu gibi konularda gerekli tavizleri alabilmek için ülkenin caydırıcılığının önemli bir unsuru olan askeri gücü ile oynandığı izlenimi ortaya çıkıyor. KKTC’de vatandaşların Rum kesiminden pasaport almaya ve kimlik çıkartmaya AB hevesiyle teşvik edildikleri görülüyor. KKTC Futbol Federasyonunu birleşik Kıbrıs yolunda Rum tarafına bağlayanlar ve bunu tasvip eden Ankara büyük bir yanlışın içine düşmüştür. Kıbrıs’ı Ege sorunu, Ermeni iddialarına verilecek tavizler ve Güneydoğuda bölücü ırkçı oyuntakip etmektedir.

Gelişmeler hiç de iyi değildir. İktidar bu günleri de bize aratabilir. Milli davalarda birlik ve beraberlik aranır olmuştur. Yerel seçimler birçok ciddi konuyu askıya aldırmıştır. Yolsuzluklar sıradan birer olaymış gibi yutturuluyor. Bazı haberlere de yayın yasağı konuyor.

Böyle bir ortamda birileri de “devrimleri tamamlayalım; Atatürk’te birleşelim, reyinizi bize verin” diye ortaya çıkıyor. Atatürk devrimlerinin,bize göre inkılaplarının tamamlanmasından bahsedebilmek için ortada eksik bir şeyin olması gerekir. Atatürk’ü ve dünün Milli Mücadelesini, ulusalcılığı atlama taşı gibi görenler var. Bunlar da değişik bir ideolojik şikenin içindedirler. Oyları yüzdeye bile girmeyen marjinal partileri desteklemek, aslında iktidara oy vermek demektir.

 

 

Yankeeler ile Ayılar arasında Türk Dünyası

 

Tarihin en eski milletlerinden birisi olan Türkler, 10 bin yılı aşkın bir süre dünyaya nizam vermiş, teknolojinin, bilimin ve medeniyetin mucidi ve geliştiricisi ve temsilcisi olmuşlardır. Yaklaşık son 400 yıldır içimizdeki sinsi hainler ve giderek bozulan eğitim sistemi nedeniyle biz kendimizi unutsak ve bilmesek bile; dünyada başka hiç bir millete nasip olamayacak bir şekilde Türklüğü araştırmak için yüzlerce Türkoloji bölümü kurulmuş, “oryantalist” adı altında bizi didik didik inceleyen bilim adamları on binlerce cilt kitaplar yazmışlardır.

Bugün ortalama bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı “Yakutistan” dediğinizde bir Türk yurdu olduğunu anlayamamakta, “İbn-i Sina” dendiğinde İranlı bir doktor zannetmektedir. Hatta o kadar acıdır ki, kendini bu konulara aşina olarak tanımlayanlar dahi, bazen öyle gaflar yapmaktadırlar ki; ‘bu kadar cehalet ancak tahsil ile mümkün olur’ dedirtmektedirler…

Ozanın dediği gibi “Derdimizi büyüktür, hangisine yanalım!” deyip, konumuza dönelim…

* * *

Bugün Türk dünyası pek çok fırsatları da içerisinde barındıran, ciddi bir açmazın içerisinde durmaktadır.

EvetTürkler, 19 ve 20’nci yüzyıla göre çok daha iyi bir konumda olmasına rağmen, çok önemli stratejik handikapları da beraberinde taşımaktadırlar.

20’inci yüzyıl bittiğinde bağımsız tek Türk Devleti Anadolu Türkleri’ne aitti. Oysa bugün Türkiye Cumhuriyeti’nin yanı sıra, KKTC, Azerbaycan, Türkmenistan, Özbekistan, Kırgızistan, Tacikistan ve Kazakistan’dan oluşan 8 Türk Devleti mevcuttur.

Fakat bu devletlerden hiç birisi ne yazık ki tek başına kendisine yeter konumda değildir.

  • Ya nüfusu yetersizdir,
  • Ya ordusu yetersizdir,
  • Ya teknolojisi yetersizdir,
  • Ya siyasi iradesi yetersizdir,
  • Ya da millî bilinci yetersizdir. Her birinin diğerine göre üstünlüğü olmasına rağmen, bu eksiklikleri bir arada tamamıyla gidermiş tek bir Türk devleti ne yazık ki, yoktur.

İşte bu durumda da Rusya ile ABD arasında denge politikası güderek bir şekilde varlıklarını devam ettirme, ya da zaman kazanma anlayışıyla hareket eden politikalar yürütmektedirler.

Bir dostum şöyle demişti:

Ruslar, Moğol mantığıyla hareket eder. Kültür emperyalizmini çok iyi yapamazlar, hatta kendileri zamanla asimle olur. Ama çok acımasız ve haindirler. Milyonlarca insanı bir anda ölüme gönderirler. Amerikalılar ise Osmanlı gibidir. Bir yeri kültürel olarak ele geçirir, kendi kültürünü oraya yerleştirir, ama insan yaşamına daha saygılıdır.

İşte bugün “Türk dünyası Yankeeler ile Ayılar arasında sıkışmış” derken bu açmaza ışık tutmak istiyoruz.

‘Kültürünü devam ettirip esir olmak mı, dejenere olup bağımsız kalmak mı?’ Bugün Türk dünyasının cevabını vermekte zorlandığı en büyük soru, ne yazık ki budur!

Çok şükür henüz Çin, dünya için bu anlamda emperyal bir tehdit değildir. Ama eğer, vaktiyle önlem alınmazsa yakın bir gelecekte Rusya veya ABD’nin emperyal dayatmalarını mumla arar hale gelen bir Türk dünyasını görebiliriz. Bunu da bir yere not edip hatırda tutmakta fayda var. Çünkü Doğu Türkistan’daki kardeşlerimizin durumu ortadadır…

Ancak günümüze dönersek; Hazar’ın batısındaki Türkler, genel olarak bağımsız ama kültür dejenerasyonuna tabi yaşamı tercih ederken, doğusunda kalanlar ise millî kültürlü ama esir olmayı halen tercih ediyor görünmektedirler. Ancak unutmamalıdır ki, görünüş her zaman yanıltıcı olabilir.

Bugün için Türkiye’de çok yoğun bir Rus propagandası almış başını giderken, Türkistan’da ise İmam Nakşibend Hazretleri’nin türbesine elinde Cola (kola) şişesiyle ve üzerinde ABD bayraklı pantolon ile giren gençlere rast gelinmektedir.

Kısacası Türk aydını için zor bir açmaz ile karşı karşıyayız…

Tercih etmek zorunda kalınan şey, ehvenişer değildir. İkisi de şerdir…

Ancak birinden birinin müttefikliği de gereklidir.  Bu durumda zaman kazanıp, dünyaya karşı başı dik, alnı ak duracak güce gelene kadar kartları tekrar açıp, bir onurlu bir müttefiklik antlaşması yapmak elzemdir.

Bugün için Rusya, Türklük üzerinden Türk milletine yanaşmaya çalışırken, ABD ise Sünni İslâm inancı üzerinden yanaşmaya çalışmaktadır. Oysa 1990’lardan önce ise tam tersi bir politika yürütürlerdi. Rolleri değiştirdiler, bu nedenle uyanık olmak gereklidir.

Oysa biz her ikisinden de;ne Türklüğümüzden, ne de İslâm’dan vazgeçemeyiz. Birinin eksikliği bizi biz olmaktan çıkartır ve tarihin tozlu sayfalarına gömer. Çünkü “Türk’ün doğal dini, İslâm’dır.”

Netice-i kelâm esir yaşamak mı, bağımsız kalmak mı dersek?

Cevap, Atatürk’ün veciz ifadesinde gizlidir:

“Türk milleti esir yaşamaktansa, ölsün daha iyi!”