15.5 C
Kocaeli
Perşembe, Temmuz 30, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 913

Kilis ve Ay Gecesi’yle Takvimi

 

Kilis Kültür Derneği Genel Başkanı Mimar Ali Yapıcıoğlu telefon ederek hem “züngül”  yemeye davet etti, hem de adresimi alarak yayınlarından gönderdi. Züngül ikramına maalesef kış gününde Ankara’ya gitmeye cesaret edemedim ama, birkaç gün sonra kargodan emanetler geliverdi.

Kargodan birkaç yıldır  bastırdıkları takvim ve kitap çıkageldi. Çok renkli, orta boy, 2014 takvimin ilk yaprağında Kilis Kültür Derneği’nin logosuyla birlikte memleket ürünü sarı üzüm, yeşil ve siyah zeytin ile taze fıstık resimleri kocaman bir Kilis fotoğrafının içine yerleştirilmişti. Diğer sahifelerde ise ay ay gösterilen takvimin üzerine ilgi bekleyen tarihi çeşmemiz İpşir Paşa Kasteli (1654), kaybolmaya yüz tutmuş meslekler yemenici(köşker), kalaycı, zembilci, ölbeci ve cülhacı; Akıncılar Konağı ve Kuğulu Çörten, Kilisli Mantıkçı Hoca Abdullah Enveri Efendi’nin(1825-1888) Mezarı ve rahmet dilemeye gelmiş iki aydınımız, Cumhuriyet Caddesi’ndeki Kadı Camii önü(1966), tarihi dokusu itibariyle Hacı Reşit Uygur Evi, Abdurrauf Özbek Evi, devlüp ve üzerine güfteler yazılan şarkılar bestelenen Kuru Kastel ve son yaprakta da bir Kilis Haritası vardı. Baktım, hatıralarımı tazeledim, tarihimize şöyle bir gidip geldim. Nostalji yaşadım. İyi ki böyle bir hizmet yapmışlar.

BİR KİTAP ve BİR ŞEHİR

Genel Merkezi Ankara’da olan ve 10 Yıl (1950-1960) kadar Maliye ve Ziraat Bakanlıkları yapan değerli devlet adamı Nedim Ökmen’in bir hatırası Kilis Kültür Derneği 23. yayınını gerçekleştirmiş. Yönetim Kurulu’nu bütün yüreğimle kutlarım ve bu hizmetin sürmesini dilerim. Kilis’in önde gelen aydınlarından Eczacı İbrahim Beşe 2009’da İşgalden Kurtuluşa Kilis(1918-1921) adlı bir çalışma yapmış ve yayınlamıştı. Çok önemli bu eser Kilis Tarihi’nin hususi bir zaman dilimini aydınlatan araştırmaydı. Bu defa İbrahim Beşe “Cumhuriyet Öncesinde ve Sonrasında Kilis” adıyla bir başka araştırmaya imza atmış ve değerli çalışmayı da Kilis Kültür Derneği neşretmiş(2013).  Yazar İbrahim Beşe bir de vefa örneği göstererek eseri 01 Kasım 2010 tarihinde vefat eden kıymetli hemşehrimiz ve bürokratımız M. Nüfer Tahmisçi’nin aziz hatırasına adamış.

Çalışma üniversitelerin bir doktora tezi kadar akademik duyarlık ve titizlikle ortaya çıkarılmış bir araştırma. Kitap Halep Vilayet Salnameleri, DPT  ve TÜİK ile il müdürlükleri verileri değerlendirilerek ortaya çıkmış. Eser sadece Kilis’in değil Halep, Gaziantep, İskenderun, Antakya dahil bölgenin sosyal, ekonomik, eğitim, idari, askeri ve demogratik bilgi ve istatistiklerini de içeriyor. İktisadi bir örnekleme yaparsak bu araştırmaya göre Halep Sancağı’nın 1321 Rumi Yılı gelirlerinde Halep’te  toplam girdi 4.717.435 kuruş olurken, Kilis ikinci sırada  3.939 948 kuruş ile yer alıyor. Antep, İskenderun ve Antakya bundan sonra ancak sıralamaya dahil olabiliyor. Giderlerinde de sıralama değişmiyor. Öyle görülüyor ki ekonomik açıdan Kilis söz konusu yıllarda refah çıtası yüksek bir memleket.

PEKİ ŞİMDİ NE OLACAK?

Gelelim eğitime Halep  Sancağındaki medrese, rüştiye ve sıbyan okulları ve talebe sayıları itibariyle de Kilis’in çıtası yüksek. İlmiye medresesi (fakülte) sayısı Kilis’te 28 adet iken, Halep’te 23, Antep’te 21, Antakya’da 10 adet. Kilis’te  ayrıca Katolik, Protestan,Ermeni ve Musevi mekteplerinin de sayısı 16 kadar. Kilis’in 72.803 toplam nüfusunun, 65.766’sı müslümanlardan oluşuyor(Hicri 1326).

Halep Sancağı’nda Hicri 1286’da Halep merkez 39.731, Kilis 34.569, Antep 32.882 ve Antakya 26.556 nüfusa sahip.1908 yılına gelindiğinde Kilis’in  nahiye, köy ve mahalle sayısında azalma görülüyor ancak sıralamadaki  yeri sadece bir sıra aşağı inerek 3. oluyor.

19. Yüzyıl sonunda Kilis’te 4731 ev, 1955 dükkan, 37 cami, 14 mescit, 24 tekke, 28 medrese, 496 ciltlik bir kütüphane, bir rüştiye, 25 iptidai mektep, 4 kilise, 1 havra, 5 hamam; 31 su, 26 hayvan ve 3 yel değirmeni, 8 mağaza, 2 un fabrikası, 3 bedesten, 3 sabunhane, 31 fırın, 50 han, 74 ma’sara, 28 kahvehane, 10 boyahane,120 kumş tezgahı, 6 eczane, 23 çeşme ve 2.272.703 dönüm de arazi mevcut. Gelişmiş bir kent Kilis ayrıca. Başkent İstanbul’da padişah tarafından nişan ve madalya ile taltif edilen 13 aydını vezirliğe yakın bir rütbe, beylerbeyi, mülkiye, müderris biçiminde öne çıkarılmış, örnek gösterilmiş.

Kilis’i günümüzde temsil edenler, yönetiminde sorumluluk alanlar, akademisyen ve aydınlarımız bu eseri mutlaka ve mutlaka iyi etüd etmeli ve Cumhuriyet öncesi ve sonrası Kilis’in analizini yaparak varsa bu tıkanıklığı açmalıdırlar. Unutulmamalıdır ki Ahlat Anadolu Selçuklularının bir zamanlar 300 bin nüfuslu başkentiydi, şimdi ise bir küçük ilçe.

Teşekkürler İbrahim Beşe ve Kilis Kültür Derneği.

GELELİM AY GECESİ’NE

İlk, Ortamektep ve lisede bizim kuşağımızdan öğrenciler en az birkaç şiir bilirdi. Bunlar da mutlaka Türkçe ve edebiyat derslerimizde okutulan şiirlerin dışında metinlerdi. Sadece Fuzuli, Nedim, Nef’i, Abdülhak Hamit Tarhan, Mehmet Akif Ersoy, Yahya Kemal Beyatlı, Faruk Nafiz Çamlıbel, Cahit Sıtkı Tarancı değil, Şemsi Belli, Turhan Oğuzbaş, Ümit Yaşar Oğuzcan, Bekir Sıtkı Erdoğan’ı da tanır, birkaç şiirini ezbere bilirlerdi. Hele o romantizm yok mu, şiir bilemeyen, okumakta sıkıntısı olan sokaktaki genç bile bir kaç mani, türkü ve şarkı ile bu duygularını dile getirirdi. Bekir Sıtkı Erdoğan bunun en güzel örneği idi. Binbir Gece’deki Hancı’sı nefistir güfte ve beste olarak;

“Gurbetten gelmişim yorgunum hancı/ Şuraya bir yatak ser yavaş yavaş/Aman karanlığı görmesin gözüm/ Beyaz perdeleri ger yavaş yavaş!” Sonra Kışlada Bahar’ı da öyledir:

“Kara gözlüm efkarlanma gül gayrı/ İbibikler öter ötmez ordayım/ Mektubunda diyorsun ki gel gayrı/ Sütler kaymak tutar tutmaz ordayım!” Şiiirler bestelenince şiir bilsin bilmesin melodisiyle birlikte tümüyle halkın oluyor artık. Benim dönemimde yaşıtımız olmayan, geç mektebe giden arkadaşlarımız da vardı, hiç okula gitmeyen, hatta ancak okuma-yazma bilebilen yaşıtlarımız da. Ama herkes hem Hancı’yı, hem Kışla’da Bahar’ı bilir, şiirden ve melodiden nasibini alırdı. Bekir Sıtkı Erdoğan’a ben öğrenci oldum. Esasında kendisi askerdi. Heybeliada Deniz Lisesi ve Harp Okulu Edebiyat öğretmeniydi. Fakat lisede bizim de derslerimize gelirdi. Müstakbel deniz subayları gibi bizer de Bekir Sıtkı Erdoğan’ın rahle-i tedrisatından geçerek edebi zevklerin farkına vardık.

Şimdi böyle şanslı öğrenciler var mı? Var elbette! İzmir’de Şair, Edebiyat Öğretmeni Kilisli Albay Mehmet Yılmaz Alp’in talebesi olmak bir ayrıcalıktır işte. Edebi uzuvlarını geliştirmemiş biri dünya nimetlerinin kadri kıymetini bilmez. Sadece bu olsa yeter. Manevi hassalarının da aşk, sevgi, saygı, güvenilirlik, tevazu ve bilgi gibi güzelliklerin de farkına varamaz, köreltir.

Mehmet Yılmaz Alp’ın Ankara Murat Kitapevi’nce (Hanımeli Sk.24/7 Sıhhıye-Ankara Telefon 0 312 433 39 77) yayınlanan Ay Gecesi’nde şöyle anlatıyor Düşle Gerçek’i:

“Gece bir başka güzel, gündüz bir başka tatlı;

Hayat tılsımla dolu, ölüm sırmış kırk katlı!

Beklediğim bir şey yok, ufka bakmak da güzel;

Düşle gerçek kuş gibi sonsuzluğa kanatlı!”

ŞİİRİN MANİ TADI, ŞARKI LEZZETİ, TÜRKÜ KEYFİ

Siz O’nun Aşk Bitti demesine bakmayın Akışına Bıraktık’ta soluklanıyor: Geçer aşkın acısı/Biter bu ıstıraplar/Yok edip karanlığı/ Güneş ufuktan doğar.”

M. Yılmaz Alp Türk Hava Kuvvetleri’nin 100. Yılı anısına Yıllarca Kutluyuz diye dizelendirdiği şiirini Binbaşı Albay Taner Merey tarafından da bestelenmiş: “Yüz yaşına eriştik, sonsuza kadar varız/ Bizi söyler bu gökler,biz yıldırım borayız/ Gönüllerden göklere kanatlandık özgürce/ Bu vatana adandık,aydınlıktır bahtımız”

Araştırmacı Abdülhamit Tektuna’ya ithafında “Çeşmeler Ah Çeşmeler”de bakın neler söylüyor “Dostluğa muhtaçtır iki göz iki çeşmeler/ Kudretten çağlamalı pınarlar ve eşmeler/ Atalardan bizlere bu eserler yadigar/Gürül gürül akmalı, çeşmeler ah çeşmeler!” Kuru Kastel için değil sadece, yağmur duasına çıkıldığı günümüzde belki de bu çeşmeler “Mestane” bakışlarda kendini bulacak. Sanatçının memleket özlemi de derin “Kilis’im güzel şehir,bir başka büyüsü var/Uzaklarda yaşayan aşığı, delisi var/Saplanmış bıçak gibi, şu gurbetin acısı/Kalbimizde çağlayan özlemi, sevgisi var.”

M.Yılmaz Alp Fuat Aşıkalioğulları’na seslenirken kökünü de unutmuyor, hatırlatıyor:” Bir sual eylesem bilirsin Kutlu’m/Aşık Ali yüce atamız bizim/Kimdir acep desem,bilirsin Kutlu’m/ Aşık Ali yüce atamız bizim.”

İlle de Esmeri, Sevdim Esmeri’mde mani tadı var ama bir başkasında mizah gücünü, taşlamasını dışa vuruyor :”Kaderi güzel olan kutlu gelir dünyaya/Sende elöpenler çok,bende tuzatüküren/ İnsanlar över seni,davet eder saraya/Sende elöpenler çok, bende tuzatüküren”. Aynı yaklaşımı “Halimi arz ettim şu nazlı yare/Bilmem neden zülfiyare dokundu/Onulmaz derdime diledim çare/Bilmem neden zülfiyare dokundu” derken de görebiliriz.

AY  GECESİ’NDEN GÜNEŞ AYDINLIĞINA

“Gözlerim ela mıdır?/Başıma bela mıdır?/ Gönlün bir şehir olsa/ Gurbet mi sıla mıdır?” dizeleri de örtülü bir aşkı ifade ediyor Kerim ve Aslı’dan kalan. Sabahattin Ali deyişi gibi şu mısralar “Çılgın rüzgar sustu/Aşk bitti artık gönlüm/Deli dalgalar durdu/Aşk bitti artık gönlüm!”

Mehmet Yılmaz Alp bir aşk şairi, bir gurbet sanatçısı, edebi zevklerin çözüldüğü günümüzde destursuz bağa girmek isteyen bir ozan, selama bile kafi duracak kadar gurbetçi, bir büyü içinde sonsuz ızdırapla kavrulan bir memleketsever, yüreği dizelerde atınca yaşadığını anlayan bir korkusuz, hep sabah serinliği olsun istiyor hem karda, hem güneşte, vedaları hep burkulu, acıları sevinçle örtüşmüş, solan ümidi “alır avuçlarımdan geceyi” endişesindendir. Hayatı kucaklayan şair “özlenen yarın”ı da ihmal etmiyor:

“Başımda sessizliği var o mavi gecenin/Kulaklarımda hala dalgaların şarkısı/Ve bu genç yüreğimde kaygısı geleceğin!”

M. Yılmaz Alp’in birikimlerini bereketlendirdiği Ay Gecesi’nin öte yüzü Ressam Fatma Elvin Öztürk’ün resmiyle daha bir dikkat çekiyor. Şiirin, hikayenin, denemenin, araştırmanın çözüldüğü ve fedakarlıkla yürütüldüğü günümüzde Ay Gecesi aydınlığı yetmez, devam etmeli, arkası gelmeli, güneşe varmalı.

 

 

 

Dreyfus Davası

Tarihte bazı olaylar vardır ki aradan yüzyıllar da geçse, aynı olayın kendisine veya bir benzerine yeniden rastlamanız mümkündür.

Ama yüz yıl, yüz elli yıl önce gerçekleşmiş olayları tarihi süzgecinden geçirip bir an evvel çözümünü sonuca ulaştırırsanız; başarılı veya başarısızlığınız, sizi layık olduğunuz mevkiinize oturtturacaktır.

“Alfred Dreyfüs (1859-1935)  bir Kurmay yüzbaşıdır ve onun mahkemesi, Fransa tarihinin 12 yılına derin izler bırakmıştır.

Dreyfus, 1893’de kurmay adayı olarak Silahlı kuvvetler bakanlığına katıldı. 26 Eylül 1894’de bakanlığın İstatistik Bürosunun eline geçen bir mektubun yazarı sanıldı. Bu mektup, askeri sırların Almanlara satıldığını belgeliyordu. Dreyfus,15 Ekim 1894’de tutuklandı. İsnat edilen suç, vatana ihanetti. Divan-ı harp, kesin deliller olmamasına rağmen, medeni haklardan mahrumiyetine ve ömür boyu sürgüne mahkûm etti. Şeytan adasına yollandı ve bir yıl orada kaldı. Kendisi ve ailesi sürekli suçsuzluğundan ve masumiyetinden bahsediyorlardı. Ama gerek kamuoyu, gerekse Yahudi aleyhtarı bazı gazeteler, mahkûmiyeti haklı buluyorlardı. Ama her şeye rağmen Dreyfus hakkında verilen karar, şüphe uyandırmaya başlamıştı. Önce Kurmay daire Başkanı, sonra İstatistik Daire başkanı durumdan şüphelendiler. Şüphelilere göre casus, Esterhazy idi. Casus, ortaya çıkarıldıktan sonra İstatistik daire başkanı görevden alındı. (Bizdeki 17 Aralık 2013 yolsuzluğunu ortaya çıkaran savcı ve emniyetçilerin görevlerinden alındıkları gibi) Bu arada Dreyfus’un ailesi ve dostları davanın yeni baştan görülmesini istediler. Bazı gazetelerde kararın kanunsuzluğundan söz ettiler.

Divan-ı harbe gönderilen esas şüpheli Esterhazy, yalan üzerine yalan uydurdu ve beraat etti, suçu onun işlediğini söyleyen İstatistik Daire başkanı ise tutuklandı.

Bu tutuklama davanın yeniden başlamasını sağlayacak bir hadiseye yol açtı. 1898 ocağında ünlü romancı Emile Zola, Cumhur başkanı Felix Faure‘a açık mektup yazdı. Bu mektup “İTHAM EDİYORUM” başlığı altında o gün için, 200 bin nüsha satan bir gazetede yayımlandı. Zola, Divan-ı harbi, savunma haklarını çiğnediği, Esterhazy‘yi Savunma bakanlığının emriyle beraat ettirdiği için suçluyordu. Kamuoyunun bir kısmı da Emile Zola‘ın yargılanmasını istiyorlardı. Bu davadan ötürü Fransa’nın dört bir yanında olaylar zuhur etmeye başladı. Hükümet iki ateş arasında kalmıştı. Dreyfus davasının yeniden başlaması için 3.000 imza toplandı. Ailesi temyiz talebinde bulundu. Bir tarafta Zola‘nın yargılanması için çaba harcıyordu ve Hükümet, Zola’nın yargılanmasına karar verdi. Bu yargılama sonunda Zola, bir yıl hapis, 1.000 Frank para cezasına çarptırıldı.

Bu arada beklenmedik bir gelişme ortaya çıktı. Albay Henry, sahte evrak düzenlediğini itiraf etti ve akabinde intihar etti. Esterhazy, paniğe kapıldı ve Londra’ya kaçtı. Meselenin boyutu, Dreyfus’u çoktan aşmıştı.  Zola‘nın mahkemesinden sonra Fransa’da “İnsan ve Vatandaş hakları Derneği” kuruldu. “

Görüldüğü gibi haksız yere mahkûm olan bir subay için Fransa’da 12 yıl yer yerinden oynadı,  onun mahkûmiyetinden dolayı kurulan insan hakları derneği hala faaliyetini sürdürüyor ve asıl önemlisi bence; Deryfus davasına damgasını vuran Emile Zola, haksızlıklar karşısındaki haykırışından dolayı ceza alıyor.

Peki ama Silivri, Hasdal ve Sincan ceza evlerinde bizim yüzlerce Dreyfus‘umuz varken, neden acaba bir Emile Zola’mız yok, hiç düşündünüz mü?

Olamaz çünkü bazı istisnalar dışında, adını sınırlarımızın dışında duyurmuş ne bir aydınımız, ne edebiyatçımız ne de doğru dürüst sanatçılarımız var. Bunlar olmayınca da ne yazık ki toplum sürü halinde (Sürü toplumu) olayları sadece seyrediyor.

Sözün Özü: Aydınları ve şairleri haykırmayan toplumlar hep suskun kalırlar…

Türk Milleti Bölünmez Bir Bütündür

Türk milleti tarih boyunca farklı inanç kültürlerine, semavî dinlerin her üçüne ve bu üç dinin ayrı mezheplerine mezheplerin esasta bir, detayda-teferruatta farklı yorumlarına mensup olmuşlardır. Bu farklılıklar, günümüzde de devam etmektedir. Farklılıklar bizim zenginliğimizi oluşturan unsurlardır. Zenginlikler ise, gücümüze güç katmaktadır. 

Teknik gelişmeler, ulaşım ve iletişimi kolaylaştırıyor, hızlandırıyor. Gelişen ulaşım ve iletişim imkânları, milletleri birbirine yakınlaştırıyor, iç-içe hâle getiriyor.  Uzak coğrafyalarda yaşayan, farklı kültürleri benimsemiş, ayrı dilleri konuşan insanlar birbirine yakınlaşırken, kültürler de yekdiğerini etkiliyor. Dünya insanları, günün moda deyimiyle globalleşiyor. Globalleşmeler sonucunda kültürel değerler ve hatta milletlerin karakterleri aşınıyor. Kültür değişimleri yaşanıyor. Giyim ve beslenme alışkanlıklarında, müzik zevklerinde ve diğer kültür unsurlarında benzeşmeler önemli boyutlara ulaşıyor.

Diğer taraftan aynı ülkede uzun yıllar bir arada yaşayan insanların kültürleri arasındaki yakınlaşmalara, benzeşmelere ve aşınmalara rağmen taşıyıcı kolonlardan oluşan özellikler sebebiyle kültürler diriliğini koruyor. 

Bu vatanda yaşayan insanlar farklı kültürlere mensup olsalar bile aralarındaki beraberlikler ve ortak değerler farklılıklarından çok daha güçlüdür.

Anadolu tarihinde pek çok sosyal değişimler yaşandı. Bu değişimler, etnik özellikleri mutlaka etkilemiştir. Etkileşmenin ölçüsü hakkında gerekli kapsamda ve derinlikte incelemeler yapılmamıştır. Yapılanların sosyolojik sonuçları tartışmaya açılmamıştır. Değişimlerin çoğu, hayattaki nesil tarafından bilinmemekte, bilinse bile önem verilemektedir.

Durum böyle iken, Türkiye’yi bir etnik gruplar mozaiği olarak göstermek isteyen çalışmalar ve bu çalışmaların ürünü makaleler, dergiler ve kitaplar yayınlanıyor.  Bu ürünler ilmî sonuçlar içermediği gibi, iyi niyete de dayanmıyor.

Bir etnik grubun özelliklerinin neler olduğunun bilinmesi önemlidir. Daha da önemlisi, o etnik grubun ne zaman hangi şartlar içerisinde oluştuğunun bilinmesidir. Bu konular, alan çalışması yapan özel ihtisas erbabının dışındaki insanların ilgisini çekmez. Bu sebeple; Türkiye’de yaşayan, Türk kültürünü benimsemiş insanları herhangi bir farklılık sebebiyle dışlamak yanlış bir harekettir. Dışlamak, toplum huzurunu bozar. Esasen dışlamak, kaybetmek demektir. İnsanoğluna yaraşan, kazanmaktır. Türkleşmiş olanlar da, Türklüklerini kaybedenler de cemiyetin bir ferdi olarak aramızdadır. Bu olgu bizim gerçeğimizdir. Bu gerçeği değiştirmeye çalışmak hem zararlıdır, hem de sonuç almak mümkün değildir.

Kültür yapısındaki nüanslar kaşınırsa, huzursuzluklar, sürtüşmeler çıkar, Sürtüşmeler, çatışmalara dönüşebilir. Çatışmalar; vatanın ve milletin bütünlüğünü tehlikeye düşürür. Çatışanlar kaybeder, çatıştıranlar kazanır. İşte Türkiye’miz, böyle bir tehlikeli noktaya sürüklenmek istenmektedir.

İnsanoğlu tanımadığının düşmanıdır. Tanışmak, saygıyı ve karşılıklı sevgiyi getirir. Saygı ve sevgi dostluğun kapısıdır. O kapıdan girenler, diyalog, hoşgörü ve uzlaşma ile kalıcı dostlukları oluştururlar. Kalıcı dostluklar güce,  saygınlığa ulaşan yolların başlangıcıdır.

Din, mezhep ve inanç kültürlerinden, ırkî kökenden gelen farklılıklara mensup insanlar birbirlerini anlamaya çalışmalı. Çalıştıkça bir arada yaşama konusunda başarılar sağlanacak, başarılarımız zaman içerisinde artacaktır.

Öncesi ve Sonrasıyla Köy – Kent -6-

0

 

“Ali Gözü” vardı çamlık içinde

Benim Çardaklım da bak ne biçimde

Şifa bulursun ordan suyu içince

Garip koydu seni zalim İstanbul

 

Curcuna gibi köyler nerede hani

Benim yazdıklarım yalan mı yani

Yediklerimiz burada hepsi sun’i

Issız koydu seni zalim İstanbul

 

So’dözü’nde (Söğüt özünde) gözelerin kaynardı

Karapınar’da alabalık oynardı

Hava’n suyun hastalığı önlerdi

Seni ıssız koydu zalim İstanbul

 

Sanki üzüm bağı Gürgen ormanı

Tevekten (Tevek yaprağından) yapardı annem dolmayı

İçerdik sütleri yerdik kaymağı

Garip koydu seni zalim İstanbul

 

Ötoba (Öte Oba) Aşşoğba (Aşağı Oba) o Nasif Kıran (mahallesi)

Evlere bir baksan hepisi viran

Akıllıdır vallahi orada kalan

Issız koydu seni zalim İstanbul

 

Turşu vurulurdu bütün küplere

Meğer ilaç imiş bütün dertlere

Paralar gidiyor iğne  haplara

Garip koydu seni zalim İstanbul

 

Yazdıklarıma kimse diyemez yalan

Pek az sayıdadır hasta olmayan

Doktora gidersin var ise paran

Seni ıssız koydu zalim İstanbul

 

Koyun kuzu yaylımından gelürdü

Birisi taşınsa hep der idik delürdü

Sinor sınır yüzünden adam ölürdü

Issız koydu seni zalim İstanbul

 

İstanbul’un çoktur virajı bükü

İnsanlar burada oldu dert yükü

Yeni gençlik bilmez saygı hürmetü

Issız koydu seni zalim İstanbul

 

Taştekne’de koyunların yayılır

Yeşilliğini gören insan bayılır

İnekten koyundan sütler sağılır

Seni ıssız koydu zalim İstanbul

 

Taşlı yoldan çık ah o yoz yatağı

Hatırdan çıkmıyor o Subatan’ı

Arılar hep sönmüş kalmış kovanı

Issız koydu seni  zalim İstanbul

 

Ortadağ Alaçam köyün dağları

Hep bırakıp gitmiş aslan ağaları

Yetişiyor şimdi külhan beyleri

Garip koydu seni zalim İstanbul

 

Çardaklımın çoktur ahlat ağacı

Herkesin vatanı başının tacı

Havan suyun hastalıklar ilacı

Issız koydu seni zalim İstanbul

 

Çoğarpa’dan (Çok Arpa’dan) çıktım Ali Gözü’nden

Yolumu çevirdim Pazar Düzü’nden

Suyumu içtim de Çermük Gözü’nden

Issız koydu seni zalim İstanbul

 

Karapınar mevkii her taraf çağla

Issız garip kalmış o koca yayla

Öncesini düşün sonuna ağla

Garip koydu seni zalim İstanbul

 

Yeter dertli ADİL bitir sözünü

Bahsetmeden geçtin Gavurözü’nü

Ararım köyüm baharını yazını

Issız koydu seni zalim İstanbul

 

 

 

 

Aktif Gündem

0

 

Kısa Kısa

Konu: Suç ve demagoji

Kur’an- da’ki Hz Âdem kıssası bize gösteriyor ki

İnsanoğlunun yeryüzünde savunamayacağı

Hiçbir hata suç ve günah yoktur.

Konu Eğitim ve cehalet

Eğitim birçok insanda cehaleti ortadan kaldırmaz.

Bilakis diplomalı hale getirir.

İşte o zaman “Eğitim şart”

Sözündeki şart kelimesi tersine döner

” Eğitim tıraş” olur.

İnsanları fanatik ve militan yapar.

Doğrular yanlış yanlışlar doğru haline gelir.

Hakikat gölgelenir.

Mecnun’un Leyla’ya âşık olması gibi.

Konu: Bataklık ve Saplantı

Fanatiklik aklı ve kalbi kör eder.

Renkleri bir birine karıştırır.

Hakikatler doğru ve yanlışlar

Partilere, gruplara, cemaatlere

mezheb ve meşreplere göre değişir.

Benin dostlarıma tavsiyem

Doğru ve yanlışları

Varsa gönül bağınız olan

Kişi ve kurumlardan bağımsız

Doğru bilgi ışığında

Kendi aklınız, kanaatiniz ve vicdanınızla değerlendiriniz

O zaman topluma faydalı bir insan

Şahsiyetli bir birey olursunuz.

 

 

 

Uzlaşma Kültürü- Çatışma Kültürü

İnsanlar dünya üzerinde yaşarken değişik problemlerle karşılaşırlar.

Bu problemlerin çözümü için insanlar ya anlaşacaklar veya çatışarak birbirlerine üstünlük sağlayacaklardır.Hoşgörü ve uzlaşma arzulanan bir yoldur.İnsanlar birbirlerine hoşgörülü olmak ve çatışma yerine uzlaşma yollarını aramalıdırlar.

Hoşgörü ve uzlaşma özlenen arzulanan bir yoldur.Ancak bununda bir sınırı olması gerekir.Hoşgörü ve uzlaşma tek taraflı olmayacağı gibi korkutarak, yıldırarak,baskı altına almak suretiyle de uzlaşma sağlanamaz.Olsa da adı uzlaşma olmaz.

İnsanlar çok değişik kültür ortamında yetiştikleri için değişik fikirlerde olabilirler.Çatışma yaratmadan herkesin fikrine saygı duymak erdemini göstermeliyiz. Burada hemen Voltaire’nin bir muhalifine Söylediği sözünü hatırlatalım.”Müdafaa ettiğiniz fikirlerin başından sonuna kadar hepsine karşıyım. Fakat hayatımın sonuna kadar da bu fikirleri müdafaa etmek hürriyetinizi temine çalışacağım.” demiştir. İşte uzlaşma kültürü fikirlere saygı budur.

Değişik dinde değişik ırk da insanlar vardır.Dünya üzerinde birçok devlet kurulmuştur. Dinleri aynı ırkları ayrı devletler vardır.Bu devletlerin çok gelişmiş olanları geri kalmış olanları vardır.Ama her devlet kendi milletini daha güçlü daha medeni yapma gayreti içindedir.Bu sebeple de dinler arası diyaloglar kurulduğu gibi milletler arası anlaşmalar yapılarak milletler arasında her konu da uzlaşma sağlanmaktadır.

Bir devletin içinde de insanlar belirli konularda ayrı düşünebilirler. Ancak bu ayrılıkları çatışarak değil uzlaşarak çözmeliyiz. Peki her konuda uzlaşma olabilir mi? Uzlaşamayacağımız konular nelerdir? Diye bir soruya muhatap olursak mutlak ve kesinlikle uzlaşamadığımız konular vardır ve bu konularda devletin bölünmez bütünlüğüne karşı cumhuriyetin temel ilkelerine karşı eylem ve başkaldırı hareketleri uzlaşma konusu yapılamaz. Bu başkaldırı hareketleriyle eylemlerine devam eden bölücülerle de uzlaşanlarla da hiçbir zaman aynı safta olunamaz.

Uzlaşma konusu ne olursa olsun inançlarımıza,dinimize kutsal değerlerimize saldıranlarla kesinlikle uzlaşmayız. 

Müslümanın Bedevileşmesi / Gulyabanileşmesi

“Bedevîlerden kimi vardır ki verdiğini cerîme (vergi cezası) sayar, size zamanın türlü türlü devr ü inkılâbını gözetir. Kötü devir kendi başlarına!” (Tövbe 98)

Buradaki Bedevî tabiri metnin (Elmalılı Meali) aslında A’rabî olarak geçiyor. Hani o Arap şekilciliği var ya – günümüzde ‘din‘ diye yaşanan – işte burdan neşet ediyor. Yine buradaki ‘zaman‘ tabiri ise tarih gazetesi gibi.

Geçiyoruz Tunus‘a sayın seyirciler.. Eş-şuruk Gazetesi’ne ortaklığına göre Suriye‘deki yabancı militanlarda; 14 binle Çeçenler, 12 binle Suudlu Araplar (Vahhabîler), 11 binle Iraklı Araplar ilk 3 sırada. Sonrasındaysa 9 bin Lübnanlı, 5 bin 600 Türk, 5 bin Filistinli, 4 bin 400 Libyalı, 4 bin Tunuslu, 2 bin 600 Mısırlı ve 2 bin 400 Ürdünlü var.

En son Kore‘ye böyle 1 tugay adam göndermiş idik; yüzlercesi geri gelmedi. Turkcell reklamlarındaki özgür kız kadar Özgür Suriye Ordusu gecikmiş bir Cahiliye Koalisyonu hükmünde. Peşinden Irak Şam İslam Devleti temayüz etti; tam da New York Times‘daki revize BOP haritalarında Suriye (Şam) Sünnîleri ile Irak (Bağdat) Sünnileri ve Irak Kürdistanı‘yla Suriye Kürdistanı birleştirilmiş iken.

Hutbemizin mevzusu 7.yy müşrikliğince yada 14.yy skolastizmiyle dinsel referanslarla çocuk boğazlayan, beden yarıp yürek yiyen ve çevrede uçan dişi sinekleri bile savaş ganimeti belleyen gulyabanîler değil muhterem Müslümcüler. İslam‘ın 20.yy’daki vicdanı Muhammed İkbal “Ne kadar lanetli varsa dindar kesildi” diyordu. Baktığımızda ise ‘Ne kadar manyak varsa Müslüman kesilmiş‘.

Son ve ekmel dinin mensupları akıldan, izandan ve vicdandan muaf gibiler. Muharref dinin Hıristiyanları toplumsal iyiliği bir hukuk düzeniyle işletmek, toplumsal olumsuzlukları da evrensel normlarla engellemek noktasında muayyen bir ivmeyle giderkene bizi Scutari civarlarında aldı da bir yağmur.

Bu din bizim Müslümancıklara 5 numara büyük” dediğimizden beri tur üstüne tur yedik. Çıkışımız Maturidîliktir, Yesevîliktir; akılsızlığa dur diyelim istedik. Sakallarını okutacağına “oku kitabını!” Dini seyyar işporta malzemesine döndüreceğine ilahi mesajlarla titre ve fıtrata dön!

Birilerinin şeyine göre imam, birilerinin de her haltına karşı fetva dengesinde Atalar Kültüne çevirerek maddi çıkarlarının kutsayıcısı ve saklayıcısı haline getirdiği dinimiz ayetlerle sabit bir oyun ve eğlence aracı haline getirilmiştir. Siyasi beklenti üzerine yolsuzluğa yol ve hırsızlığa fener veren halkımız tekrar tecdid-i imanla Hududullah‘a dâhil olmalıdır.

Yoksa bu Bedevîleşme, bu Gulyabanîleşme kadere kafamızı kırdırır. Allah aşkına Haçlı Ordularından ne farkımız var? Bastığımız yerde medeniyet namına ot mu bitiyor? İnsan olma sorumluluğu da denilen yeryüzünde halife olma görevi yerli – yersiz tekbir eşliğinde kalaşnikof pozu mudur?

En radikal kim?” yarışmasının futbolda takım, politikada parti ve dinde tekfir olarak karşılık bulmasına cihad mı diyoruz? Ve labirent fareleri gibi kendimizi mi kemiriyoruz?

“Yamadık dünyamız, yırtarak dinimizden 
Din de gitti, dünya da gitti elimizden”

Barbaros’a İspanya Kralı I. Karlos’un ve İspanya Donanma Komutanının Mektupları

İspanyollar Avrupa da ve Akdeniz de güçlenmeye başlamışlardı. Üstün teknikle donatılmış topları ve ateşli silahları bulunan gemileri vardı. İspanyanın başında bulunan I.Karlos (Charles-Quint,Şarlken) Kuzey Afrika’yı ele geçirmek istiyordu. Kral Karlos, 1516 yılında ve 16 yaşında İspanya Kralı,1519 tarihinde de Alman İmparatoru oldu. Avrupa kıtasının en büyük kısmının idaresine sahip olmuş oldu.

Bu sırada Barbaros kardeşler ( Oruç-İshak-Hızır) Akdeniz de hakimiyetlerini sürdürüyorlar,  gemileri ile birlikte Cezayir de kalıyorlardı. Cezayir ve çevresi, onların kontrolu altında idi.

İspanya Kralı, Barbaros kardeşleri Cezayir den kovmak ve çevre kaleleri ele geçirmek için, büyük bir kuvvet ve teçhizata sahip bir donanma gönderdi. Don Martin de Argote komutasında ki İspanyol kuvveti, Cezayir ile Telemsen arasında bulunan Kal’atu’l-Kıla’ya saldırdı. Bu kaleyi dokuz yüz levent ve iki bin Arap atlısı ile İshak Reis savunuyordu. İspanyollar kaleyi çepeçevre sarmışlar, İshak Reis’i ortadan kaldırmak istiyorlardı. Hızır Reis’e yardım için giden haberciler yakalanmış, istenen yardımda gelmiyordu. Çok kanlı çarpışmalar oldu. Her iki tarafta çok zayiat veriyordu. İspanyollar ise çok kayıplar verdikleri halde çözülmüyorlardı. Kral karlos yardım için onbin asker daha gönderdi. Kalede durum kötü idi. Gedikler açılmış, erzak ve mühimmat bitmişti. İshak Reis kalan leventleri ile can ve baş vererek dövüşüyordu. Ancak Don Martin kaleye girmeyi başardı. İshak Reis:

Ey Martin! Bu can bende iken, elimde silah varken, sana teslim olmayacağım!”(1) dedi ve leventleri ile birlikte 31 Ağustos 1518 de şehit düştü.

İshak Reis’in şehadeti Kral Karlos’u sevindirmişti. Bundan sonra İspanyollar istikametini Telemsen şehrindeki Oruç Reis’in üzerine çevirdi.

Oruç Reis ise, Cezayir’in en önemli kalelerinden olan Telemsen kalesini almak için çok uğraşmıştı. Bu kalede Telemsen Sultanı kalıyordu ve Müslümandı. Ancak İspanyollarla devamlı temas halindeydi. Pek zalim biri olup, halka çok zulüm ediyordu. Oruç Reis bu kaleye sefer düzenledi. Telemsen Sultanı korkusundan kaçtı. Oruç Reis de fazla bir vuruşma olmadan kaleyi teslim aldı.

Telemsen kalesine yakın ve İspanyolların elinde ve sahilde olan Vahran kalesi vardı. Başında İspanyol Zabiti Marki bulunuyordu. Telemsen Sultanı, Markiden hem para, hem de askeri yardım alıyordu. Sultan, İspanyollarla birlikte Telemsen kalesine saldırdı. Oruç Reis’in kaledeki asker sayısı iki bin civarında idi. Düşmanın askeri gücü on bin den fazla idi. Oruç Reis günlerce yapılan saldırılara karşı büyük cesaretle karşı koydu. Kalenin etrafı sarılı olduğundan, yardım istemek için haberde gönderilememişti. Kalede her geçen gün erzak, su ve mühimmatta tükeniyordu. Oruç Reis bu halde, kaleyi altı ay savundu. Arap askerleri de guruplar halinde kaçmış, yanında beş yüz levent kalmıştı. Telemsen halkı zaten yardım etmiyordu.

Oruç Reis, kaleyi savunamayacağını anlayınca, kuşatmayı yarıp leventleri ile gece kaleden çıktı. Düşman askerleri de peşlerine takıldı. Takip sonucun da İspanyol atlı birliği yetişip Oruç Reis ve leventlerinin etrafını sardı. Aç, susuz, yorgun ve yaralı idiler. Kılıçlarını kaldıracak güçleri kalmamıştı. Göğsüne mızrak darbesi alan Oruç Reis leventleri ile birlikte kahramanca dövüşüp 10 Ekim 1518 de şehit düştü. Kesilen başı İspanya Kralına gönderildi. Oruç Reis’in arkasından, Oranlı bir şair ruhlu Arabın dilinden şunlar döküldü:

Senin başın fazla gelir şeref olarak Avrupa’ya, bilinsin,
Yiğitlik istesin bütün korkaklar saçlarının kehkeşanından.
Zulümle dolmuş topraklarına biraz mertlik kokusu sinsin,
Cesaret aksın Oran şehrine kızıl sakalının zernişanından.(2)

Kurtulan askerler gelip durumu Barbaros Hayrettin’e haber verdiler. Ağabeyinin şehit olmasına çok üzüldü.

Oruç Reis, bir gün Barbaros’la sohbet ederken ona şöyle demişti:

Ömrün sonu mademki ölümdür, bari gaza yolunda canımızı verelim. Ömür denen sermaye vakit denen fırtına önündeki bulutlardan meydana gelmektedir. Uyanmadan o cevheri elde etmek mümkün değil. Billur kadehlere abıhayatı doldurur gibi bu tek fırsatı değerlendirmek lazım. Bizim dik başlarımız kahpelerce eğilemeyecek, acı ve ızdırabımız elbiselerimiz tarafından bile duyulmayacak, ölenlerimiz bile dik duracak, mezarlarına her şeyleri ile boyun eğmeyeceklerdir.(3)

Düşman tarafında, Oruç Reis ve adamlarının vefatı ve yenilgisi büyük sevinç yarattı. Şenlikler yapıldı. Cesaret alan İspanyollar, Barbaros’un bulunduğu Cezayir’i almak için hazırlıklara başladı.

Oruç Reis’in şehadeti sonrası Cezayir deki bütün Türk leventler Barbaros’un etrafında toplandı. İki ağabeyinin vefatı Barbaros’u sarsmıştı. Kendisini bir türlü toparlayamıyordu. 15 Mayıs1519 da Padişah Yavuz sultan Selim tarafından kendisine Cezayir Beylerbeyisi unvanı verildi. Çok sevindi. Cezayir de artık, Osmanlı Devletinin bir eyaleti olmuş oluyordu.

Bu esnada İspanya Kralı Karlos, Barbaros’a bir mektup gönderdi. Mektubunda şunları söylüyordu:

“. Ey Hızır Reis, sen de görüyorsun ki kardeşlerini öldürdük, Cezayir’de kolunu kanadını kırdık, seni bu koca ıssız dünyada yalnız başına bıraktık. Sen akıllı bir adamsın, gel sen buralarda bizimle uğraşma, seni paklayacak olan, geldiğin yerlere dönmen ve en azından kendi canını kurtarmandır. Senin buralarda ne işin olabilir ki buralar bizim sahamızdır. Artık senin bize karşı koyacak gücün ve takatin kalmamıştır, bunu kabul et ve yolumuzdan çekil!”(4)

Padişahın verdiği Beylerbeyi unvanı ile onurlanan ve ağabeylerinin ölümü ile yaşadığı acıya mertçe karşı koyan Barbaros, Krala sertçe bir mektup yazıp gönderdi ve şöyle dedi:

Ey kendini bilmez ve bizleri tanımaz Kral Karlos! Şunu bil ki dünya ölümlü bir yerdir, günü gelen ölür gider, ölüm geçince krala, paşaya bakmaz; fakat şunu da sen bil ki kardeşlerimi öldürmen beni daha da alevlendirmiş ve mücadele azmimi artırmıştır. Sen kendini kiminle muhatap sanırsın, bir Osmanlının böyle boş tehditlere aldıracağını mı düşünürsün? Seni ve adamlarını buralarda bekleyecek ve sizden asla gözümü kırpmayacağım, bunu da böyle bilesin!”(5)

Barbaros yetkileri ve güçleri eline aldı ve mücadele kararı verdi ve etrafında ki heyete:

Madem bu yük artık bize aittir ve İspanyol zulmünü suyla yıkamanın artık imkanı yoktur; öyleyse siyah saçlı başımızı gerekirse kızıl kanlarımızla yıkayarak hesabımızı temizleyeceğiz!”(6)

Düşman ilkbaharda yüz yetmiş gemi ve yirmi beş bin askerle Cezayir’e gelip şehri kuşattı. Bölgede ki Telemsen Hükümdarı da İspanyollar safında yer alarak düşmana destek veriyordu. Barbaros’un yanında altı yüz kadar adamı kalmıştı. Cezayir’i bu az güçle savunamazdı. Cezayir halkını topladı ve onlara konuştu:

İşte karadan ve denizden düşman geliyor. Biz de ise şehri savunacak kuvvet kalmadı. Haydi şimdi gidin; Telemsen Beyini karşılayın, her şeye rağmen yine de o bir Müslümandır. Umulur sizi ezmez! Biz de elimizde kalan şu altı yüz adamımızla tek kişi kalıncaya kadar çarpışarak kardeşlerime ve yoldaşlarıma kavuşacağım, düşmana asla teslim olmayacağım!” dedi.(7)

Konuşma tesirini göstermişti. Yirmi bin kadar Arap askeri toplanıp Barbaros’un yardımına geldi. Barbaros bu duruma çok sevindi ve düşmanla savaşma ümidi arttı.

İspanyollar karaya asker çıkarmaya başladı ve donanma komutanı Barbaros’a şehri teslim etmesi için bir mektup gönderdi. Mektubunda şunlar yazıyordu:

” Sen ki Hızır Reis’sin,

Şöyle bilip agah olasın ki, senin evvelden fırsat bulup bizim üzerimize gelip bazı rahneler açman, azizlerin bize hatırları kırıldığı içindi. Amma şimdi suçumuzu af eyleyip sizin fırsatınızı bize verdi. Bunun ilk müjdesini de gördük. İki karındaşını helak ve bu kadar askerini kırıp, Kale’yi aldık. Azizlerin yardımı ile Cezayir’i dahi almaya gelmişiz. Bahusus senin kolun kanadın olan karındaşın Oruç Reis ile bu kadar cengaverlerini öldürdük. Sen şimdi beş on adam ile ne edeceksin. Eğer aklın varsa namem eline vardığında Cezayir’in anahtarlarını alıp ve boynuna makrama bağlayıp ayağıma gelerek affolunmanı isteyesin. Belki esir olmaktan kurtularak bir miktar mal ile vilayetinize gidebilirsiniz. İnat ve muhalefet edip aksine hareket edersen azizlerin başı için sana bir iş ederim ki, Adem’den kıyamete kadar dillerde destan olursun.”(8)

Barbaros gelen mektup üzerine harp divanını topladı ve mektubu onlara okudu. Sonra divandakilere şöyle konuştu:

Gaziler size müjde olsun. Kafir, namesinde her ne ki yazmışsa poh yemiş ve yabana söylemiş. Allah’tan başka kimse yardım edemez; gerek İslam’a ve gerek küffara… Fakat namede bir şey yazmışlar ki onu kabul ederiz. Demişler ki, eğer sözümüze inat ve muhalefet ederseniz, size bir iş ederiz ki, kıyamet olunca dek söylenip dillerde destan olursunuz… Bu sözleri, inşallahuteala Allah’ın izni ve Peygamber’in şefaatı ile ol kafirlerin aksine zuhur edecek. Bizim onlara edeceğimiz işler, bir zaman olacak ki, tarihlerde yazılıp, ruhlarımızın rahmetle yadolunmaklığına vesile ve sebep olacak.”(9)

Bu konuşmadan sonra İspanyol komutanına cevabi bir mektup yazıp gönderdi. Mektubunda şunları yazıyordu:

Ey mel’un-u ebediler ve hınzır-ı sermediler! O sizin helak eyledik deyu övündüğünüz yiğitlerimizin hepsi, cennet-i alada makamlarını bulup muratlarına nail oldular. Bizler dahi onların nail oldukları mertebeyi özleriz. Öyle ölüm ancak talihli kula nasib olur. Elhamdülillah biz ümmet-i Muhammed’den ve sünnet-i cemaatteniz. Hayatımız da pak mematımız da. Öyle olunca bizim ne ölümden ne de sizden bir korkumuz yoktur. Hemen elinizden geleni geriye koymayın. Bildiğinizden kalmayın. Siz azizlerden yardım istiyor iseniz, biz bütün kainatı yoktan var eden zevalsiz Mabud’umuzdan isteriz. Siz de, inşallah bizim ne mertebe er olduğumuzu göreceksiniz.”(10)

İspanyol askerleri, Cezayir kale etrafına hendek kazarak saldırı hazırlığına geçti. Kaleye iyice yaklaşan düşman üzerine de Barbaros, top ve tüfek atışı ile hücuma başladı. İspanyollar bozguna uğramış, dağılmıştı. Düşman askerlerinin bir kısmı teslim olmuş, bir kısmı ise canlarını zor kurtarıp donamaya binebilmiş, kimisi boğulmuş, çoğu da kılıçtan geçirilmişti. İspanyol komutan ise elinde kalan gemilerle canını güçlükle kurtarabilmişti. 23 Ağustos 1519 da kazandığı bu Cezayir zaferi ile Barbaros’un şöhreti, Akdeniz de ve bütün Avrupa da yayıldı.

1-2-3-4-5-6-7-Denizler Fatihi-Barbaros Hayreddin Paşa-Ebubekir Subaşı-Mavi Lale Yay.İst.2009-S.154-160-166-167-170

8-9-10-Barbaros Hayreddin Paşanın Hatıraları-Ertuğrul Düzdağ-Tercüman 1001 Temel Eser-C.1-S.187-188

Devlet Bahçeli’den Özür Diliyorum

 

AKP’nin 12 yıllık iktidarında ülkenin bir bölümünde devlet hâkimiyeti terör örgütüne devredildi. “Ne Mutlu Türk’üm Diyene” yazıları, Türk Bayrakları indirildi, yerlerine PKK paçavraları konuldu. Türk kimliğimiz artık övünülecek değil, özür dilenecek bir hale getirildi. Teröristbaşı ülkenin en önemli siyasi aktörlerinden biri yapıldı.

Bu süreçte güçlü muhalefet olmadığı için sıkıntı çektik, çekiyoruz.

İktidardan ümidi kestik, muhalefete diktik gözlerimizi. CHP iki parçaydı. Ulusalcı kanat etkisizdi. MHP ise suskun.

MHP Türkiye’de üç ana siyasi akımdan birinin temsilcisi. Devlet Bahçeli de bu partinin 17 yıllık Genel Başkanı.

Bölücülüğe karşı bir bütün olarak dikilebilecek Meclis’teki tek parti MHP idi. Ama O’nun da yeterince sesi çıkmıyordu.

Bahçeli’yi “etkili bir muhalefet yapamadı” diye suçladık.

Ana akım TV kanallarında ve gazetelerde milliyetçi- muhafazakâr kanadın görüşünü aktarması beklenen MHP milletvekili ve yöneticilerini göremediğimiz için Bahçeli’yi yerden yere vurduk.

Bu dönemde sesiniz çıkmayacak da ne zaman konuşacaksınız?” diye, “bölücülerin seslerini kim susturacak?” diye isyan ettik.

Ülkenin genel sosyolojik yapısı ile MHP’nin ilkelerinin çok örtüşmekte olduğunu, şu dönemde iktidarın en güçlü adayı olması gerektiğini düşündüğümüz halde yüzde 13-15 bandında kalmasını Bahçeli’nin liderliğindeki eksikliğe bağladık.

“MHP’nin başında Bahçeli olmasa oy verirdim” diyenlere, “haksızsın” diyemedik. “MHP’nin başında Bahçeli yerine başkası olsa yüzde 40’ın üzerinde oy alır” diyenlere de.

Görüyorduk, biliyorduk AKP iktidarının muhalefete imkân vermeyen bir medya gücü oluşturduğunu. AKP medyası ve Cemaat medyası olarak nitelenen TV ve gazetelerde muhalefete zaten söz verilmiyordu. Bunların dışında kalan Doğan Grubu, Ciner Grubu vd ana akım medyada da MHP’nin sesini duymamamızı da Bahçeli’nin beceriksizliğine bağlıyorduk.

Türkiye’nin çeşitli şehirlerinde MHP’nin yaptığı yüzbinlerin ve hatta büyük şehirlerdeki 1-2 milyon kişinin katıldığı mitinglerin TV’lerde 20-30 saniye gösterilerek etkisiz hale getirmesinden bile Bahçeli’yi kusurlu buluyorduk.

*****

DÖRDÜNCÜ KUVVET DE ERDOĞAN’IN KONTROLÜNDE İMİŞ

Demokrasi devlet organları olan yasama, yürütme ve yargı güçlerinin (erklerinin) ayrılığı olmadan olmaz. “Kuvvetler ayrılığı” bir fren ve denge mekanizmasının adıdır.

Bu üç kuvvete bir de 4. kuvvet olarak bağımsız medya eklenmektedir. Çünkü doğru haber alma hakkı elinden alınmış ülkelerde demokrasi olamaz.

Şimdi anlaşıldı ki, sadece yandaş ve Cemaat medyası değil, ana akım medya grupları da bizzat Başbakan Tayyip Erdoğan’ın şahsi denetimi altındaymış.

MHP liderinin bir konuşmasına dair bir cümleyi altyazı olarak yayımlayan Habertürk TV’ye, Tayyip Erdoğan’ın bizzat telefonla müdahale ederek yayımdan kaldırttığını yeni öğrendik. Başbakan Erdoğan’ın, Bahçeli’nin TV’lerde bırakın konuşmasına, altyazı ile bir cümlesinin verilmesine bile tahammülü yokmuş.

Seçim anketi yapan firmaların yüzde 80’inin AKP’lilerin olduğunu biliyorduk. Ama diğer anket şirketlerinin ve bunları yayımlayan medyanın da bizzat Başbakan tarafından yapılan müdahalelerle manipüle edildiğini yeni öğrendik.

Habertürk‘ün, Konsensus firmasına yaptırdığı seçim anketinin sonuçlarını Başbakan Erdoğan’ın bilgisi ve talimatıyla manipüle ettiği yani MHP oylarını düşürerek, BDP ve AKP oylarını artırarak verdiği açığa çıktı.

Yeni bir ses kaydından da, 14.07.2013 de MHP lideri Bahçeli’nin basın toplantısını veren Habertürk TV’nin yöneticisi Fatih Saraç’ı bizzat Başbakan Erdoğan’ın telefonla aradığı ve yayını kestirdiğini işittik.

“Gücü özgürlüğünde” denilen medyanın Başbakan’ın kuklası olduğunu, tarafsız ve bağımsız zannettiğimiz Fatih Altaylı, Fatih Saraç gibi medya yönetici ve yazarlarının Tayyip Erdoğan’ın sesi ve suç ortağı olduğunu, ses kayıtlarından işiterek öğrendik.

Bu şartlarda “etkili muhalefet” yapamadığı için Devlet Bahçeli’yi haksız yere suçladığımız anlaşılıyor.

*****

SEÇİM SONUÇLARI İLE OYNAMA İHTİMALİ

Yeni Şafak yazarı Cem Küçük Cemaat mensuplarının YSK (Yüksek Seçim Kurulu) içinde yapılanması sebebiyle, seçim sonuçlarının da manipüle edilebileceğine dair endişeli. “YSK bilgisayar sistemlerini kimler kontrol ediyor sorusu çok önemli” diyor.

Bu ifade aynı zamanda bundan önce de seçim sonuçları ile oynanmış olabileceğinin beyanı niteliğinde.

Hele buna bir de 2007-2013 arası nüfusumuz 5 milyon artarken seçmen sayısının 12 milyon artmış olmasını eklersek şüphelenmemek mümkün değil.

Bu şartlarda “etkili muhalefet” yapmak da, yüzde 13-15 oy almak da mucize olsa gerektir.

Bu sebeplerle beklentileri karşılayamadığı için suçladığımız Devlet Bahçeli’den özür diliyorum.

*****

BİR DE GONGO’LAR VAR

Türkçe STK olarak kısalttığımız Sivil Toplum Kuruluşlarının İngilizce karşılığı NGO (Non Government Organization) yani hükümet dışı teşkilat demek. Bir de Hükümetçe Teşkilatlandırılan/Yönlendirilen Hükümet Dışı Organizasyonlar var ki bunlara da İngilizce “Government Organized Non-Government Organization” deniyor ki kısaltması GONGO olarak kullanılıyor.

Biz GONGO‘yu Hükümetçe Yönlendirilen Sivil Toplum Kuruluşları ve kısaltmasını da HYSTK olarak kullanabiliriz.

Türkiye’nin HYSTK‘ları kimdir?

Bunları “Yolsuzluk ve Rüşvet Operasyonu” sonrası AKP’ye destek için mitingler düzenleyen, gazetelere sayfa boyu Hükümete destek ilanları verenler ve Tayyip Erdoğan resmi ve altında “Sağlam İrade” yazısı bulunan milyonlarca TL’lik afişlerle şehirleri donatanlar içinde arayabiliriz.

Yasama- Yürütmeden sonra Yargı’nın da tek elde birleştiği, medyanın da aynı kişinin kontrolünde olduğu ve dahası bağımsız STK’ların susturulup, meydanların HYSTK’lara bırakıldığı bir rejimin adını lütfen siz koyun.

*****

HAKSIZ REKABET MHP’Yİ İKTİDAR TALEBİNDEN VAZ GEÇİRMEMELİ:

Bu kadar demokrasi dışı bir rekabet ortamında, MHP tamamen kanunlara uyarak, iktidarın bıraktığı daracık alanda muhalefet yapmaya çalışıyor.

Ülkücüleri çatışmalardan uzak tutmak” politikası ile takdir edilen Bahçeli’ye meğer sokaklar olmadan millete kendini anlatma imkânı bırakılmamış. Buna rağmen MHP “sokakların gücünü kullanarak” iktidar alternatifi olmak istemiyor. Kitlesel protesto hareketlerine bile oldukça temkinli bakıyor.

Mahir Kaynak‘ın ifadesiyle, “Bugüne kadar aynı politikayı güden ve ülkede bir iç çatışma olmasını engelleyen MHP’nin fedakârlık yapıp başarısını sınırlandırdığı söylenebilir ama bu parti başarısını kendinde değil ülkesinde görür.”

O halde demokrasiye inanan herkesin, MHP’nin meşru yollarla kendini anlatmasına yardımcı olması bir vicdan borcudur.

 

 

Mutluyduk Biz Çocukluğumuzda

0

 

Mutluyduk Biz Çocukluğumuzda, Gençliğimizde ve Halen Mutluluktan Bir Şeyler Anlamaktayız… 
Doğduğumuzda toprağa belenmişiz, Amerikan bezinden dikilmiş ilk donumuz-gömleğimiz… Özel karyolamız olmamış ama, ilk kardeş için yapılan veya yaptırılan beşiğe monte edilmişiz sırayla… 
Üç-beş yaşımıza geldiğimizde, üç-beş hayvan katılırdı önümüze, üç-beş kilometrekarelik bir alanda turlar dururduk… Soğuk-sıcak demez koştururduk. Çamurlara batardık bazen, doludan kaçmaya çalıştığımız ve kaçabildiğimiz zamanlar, bazen de kaçamadığımız için kafamızın dolu taneleriyle şiştiği de olurdu…
İliklerimize yağmurun, hücrelerimize soğuğun işlediği anlar da yaşardık. Gök gürültüsü ardından çakan şimşeğin yere yöneleceği endişesiyle titrediğimiz zamanlar olmuştur; yıldırım en korktuğumuz doğa olayıydı… Bütün korkularımızın bittiği akşam gaz lambasının fitilini indirip üflerdik camının tepesinden, erken saatte yatağa girerdik. Renkli rüyalarımızdı “aman parmağını uzatma çarpılırsın” tehdidiyle mezarlık korkularımız… 
İstisnadır, köy odasına gittiğimiz… Eğlencenin en güzelini köy odasında iyi bir anlatıcının anlattığı hikayelerde bulurduk… Hayvan kıllarından yaptığımız toplarla oynardık.
Gurbet zamanıydı, yaşadığımız o günler; “ölüm ile ayrılığı tartmışlar, iki dirhem fazla gelmiş ayrılık” türküsünün gerçek olduğu zamanlardı… Ayrılığın anlamı o zaman bir farklıydı. 3,4,7 yıllık askerlik serüveninden sonra eşi evine dönmeyecek ihtimaliyle haneyi terk edip, babasının evine dönen gelin hikayeleri anlatılırdı. Her ailede bu hikayelerden gerçekler yaşanmıştı mutlaka… 
Ekim mevsiminde boyundurukta, harman zamanında gemlerimizdeydik. Döner dururduk harman yerinde atın peşinden koşan gemimizde, samanlar savrulurdu yüzümüzde, gözlerimiz çapak çapak olurdu… Bazen savrulurduk gemimizden, samanlardan kayar giderdik. Toz-toprak-ter içinde kalırdık. Zevkin ağrıya, acıya dönüştüğü anlar da yaşardık.
Kar -kış-kıyamet okula giderdik. Atkılarımızın ağzımıza gelen kısmında küçük buz sarkıtları, kaşlarımızda kırağı oluşurdu. Parmaklarımız soğuktan uyuşurdu zaman zaman… Yattığımız odanın köşesinden aşağıya doğru inen kırağının lamba ışığında şavkımasını seyrederdik üşüyen gözlerimizle… Çalışkan olanlarımız yorganımızın altına ışık aktararak ders çalışmaya çalışırdık.
Ve bütün bunlara rağmen mutluyduk… Hayatın sac ayağında; yeme, içme, barınma ihtiyaçlarımızı giderebiliyorsak en mutlu bizdik işte, o teknolojinin olmadığı zamanlarda…