15.5 C
Kocaeli
Perşembe, Temmuz 30, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 912

“Özerk Kürdistan’da Kendi Kendilerini Yöneteceklermiş”

0

Bugünleri görmek için müneccim olmaya gerek yoktu. Etnik terör örgütü PKK’nın niyeti ve hedefi, 30 yıl önce Türk ordusu ve güvenlik güçlerine karşı kanlı saldırıları başlattıklarında, 30 bin insanımızın ölümüne sebep olduklarında belliydi. Hedeflerinin; Güneydoğu’da, kendilerine göre “Türkiye Kürdistanı” dedikleri bölgede bağımsız bir Kürt devleti kurmak, bu olmazsa, özerk Kürdistan’ı ilan etmek olduğu biliniyordu.

Türkiye’nin desteği ve müdahalesiyle bölünme sürecine giren Suriye’de Türkiye’nin sınırında PKK’nın uzantısı PYD’nin öncülüğünde, Kuzey Irak’taki gibi özerk bir Kürt bölgesinin oluşması da Türkiye’deki bölünme sürecine kötü bir örnek oluşturdu. Maalesef bu oluşumda siyasi iktidarın da büyük günahı var. PYD’nin Lideri Salih Müslim de bu sürecin Türk yetkililerle görüşmesinden sonra başladığını ifade ediyor. Hedef belli, “Büyük Kürdistan” puzzleının eksik parçaları tamamlanmak isteniyor. Bu konuda dik duran sadece İran var. Batı’daki İran Kürt bölgesini kontrolü altında tutmayı başarabiliyor.

BDP Eşbaşkanı  Selahattin Demirtaş geçtiğimiz hafta Güneydoğu’nun çeşitli il ve ilçelerinde ve Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkan adayı Gültekin Kışanak Diyarbakır’da yaptığı konuşmalarda  ağızlarındaki baklayı çıkardılar:

“Önder Apo özgür kalacak, aramıza katılacak. O günleri en kısa sürede hep birlikte göreceğiz. Bize verilen sözler yerine getirilmezse, 30 Mart Seçimlerinden sonra hükümeti beklemeyeceğiz, kendi kendimizi yöneteceğiz. Özerk Kürdistan’da bu halk kendi kendini yönetecek”.

Herkesten gizleyerek yapılan Oslo görüşmeleri, ardından İmralı-Kandil-Paris görüşmeleri, “demokratikleşme” adı altında Kürtçe eğitimden yerleşim birimlerine eski Kürtçe isimlerinin verilmesine  kadar verilen tavizler, Barzani-İbo-Şivan ve Erdoğan’ın Diyarbakır’daki şovları, kışlasına çekilen ordumuz, karakoluna çekilen güvenlik güçlerinin yerine dağdan şehirlere inen silahlı PKK militanları ve yerel yapılanmada görev alan KCK militanları bu günlere geleceğimizin işaretiydi.

Fakat şunu yapılan ciddi anketlerden biliyoruz ki, bin yıl birlikte yaşadığımız Kürt kardeşlerimizin çoğunluğu Türk milleti ile yaşamak istiyor, bağımsızlık veya özerklik istemiyor.

Bay Demirtaş, Bayan Kışanak; siz size verilen sözlerin yerine getirilmesini  isteyebilirsiniz. Yerine getirilmezse özerkliğinizi ilan etmeyi düşleyebilirsiniz. Ama şunu asla unutmayın, bu vatanın gerçek sahibi, size söz verenler değil, asil Türk milleti, bölünmez bütünlüğünün garantisi de, kahraman Türk Ordusudur. Milletin suskunluğundan, ordunun darbeye maruz kalmasından ümitlenmeyin. Sakın 30 Mart seçimlerinden heveslenip yanlış işler yapmaya kalkışmayın, ayaklanmaya filan kalkmayın. Bunun faturası çok büyük olur, otuz yıllık sürece hiç benzemez.

Ey Türk milleti! sen de biraz suskunluktan, durgunluktan çık kendine gel, titre ve aslına dön. Yoksa düşmanların seni ölmüş, bitmiş, tükenmiş zannediyorlar. Onlara kim olduğunu göster.

Ey PKK’nın şımarıkları! Biz de at koştururuz; dur hele meydan olsun! Unutmayın, yumuşak huylu atın çiftesi pektir.

İtleri Salmışlar, Taşları Bağlamışlar

Adamın biri eski zamanda yaya olarak bir köyden diğerine gider. Tam köye yaklaşmıştır ki uzaktan köpek havlamaları gelmeye başlar. Nasılsa bağlıdırlar deyip, kendini teskin eder.

Biraz daha ilerler, bir de bakar ki gayet muntazam bir köy. Yolları arnavut kaldırımı kaplı, kenarlarda kaldırımlar var. Kendi kendine, “Ne güzel köymüş” derken bir de ne görsün, köyün köpekleri etrafını sarmış…

Kimisi havlıyor, kimisi hırlıyor…

Can havliyle eğilir yerden bir taş alıp, köpeklere atayım der…

Fakat o da ne?

Elini attığı taş, sanki yere mıhlanmıştır. Bir diğerini almaya kalkar, o da aynı. Yanındaki; o da öyle… Bırak eline alıp köpeklere atmayı, yerinden oynatamaz bile; mırıldanır: “Ulaaan, bu köyde itleri salmışlar, taşları bağlamışlar…”

 * * *

İki gün önce İstanbul Sefaköy’de çoluk çocuk otomobile atladık, bir yere seyahat etmeye çalışıyoruz.

Çalışıyoruz diyorum, elbette İstanbul’un trafiği malum…

Sefaköy’ün ana caddesine girdik. Önümüze bir seçim minibüsü düştü. Aracın arkası sanki gök kuşağı. Her renkten, her dilden yazı var. Ermenice, Süryanice, Arapça, İbranice, Rumca, Bulgarca, İstanbul Türkçesi ve çeşitli lehçeler, şiveler, ağızlar ve de daha ne olduğunu çözemediğim bir sürü alfabe ile yazılar…

Mübarek sanki Birleşmiş Milletler’de seçim yapılacak, oraya aday olan Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin propagandasını yapıyor sanırsınız.

Aracın sağ ve sol yanlarından boynuna poşu bağlamış 20 yaşlarında iki genç ise çıkmış, sağa sola gülücükler atarak zafer işareti yapıyorlar. Sanki seçim sonuçları belli olmuş da, kutlama yapıyor gariplerim…

Hoparlöründen ise anlamadığım bir dilde, şarkı çığırıyorlar. Anlamadığım dil diyorum, çünkü ne kırmançi, ne sorani, ne gorani ne de zazaca…

Arkadaşlar uçmuş, Sefaköy gibi neredeyse tamamı Rumeli – Balkan göçmenlerinden oluşan bir semtte, açıkça provokasyon gerçekleştiriyorlar. Neyse Allah’tan millet, sağ duyulu da onlara prim vermiyor.

Tabi bu, daha bir şey değil(miş)…

Biz böyle çalgılı, gülücüklü, zafer işaretli giderken, ışıklarda duruyoruz.

Kızım soruyor, “Baba bu Türkü’de ne söylüyor, ben anlamıyorum…”

Dedik ya sanki Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ni seçeceğiz. “Valla kızım ben de anlamıyorum(!)” diyorum.

Neyse, yanımıza bir polis otosu yanaşıyor. Seçim minibüsünün yanına gelip; o da kırmız ışıkta beklemeye başlıyor. İçinde orta yaşlarda iki polis memuru var.

Bizim gülücükler atan poşulu genç polisleri görür görmez, elini polis otosunun camına dayayıp zafer işaretlerine devam ediyor. Yüzünde ise çok pis ve hain bir bakış beliriyor. Gülücüklerden, zafer kazanan komutan edalarından eser kalmıyor. O nefret dolu bakışı unutmam, mümkün değil…

Bu da yetmiyor, hepimizin bildiği malum “3’ün 1’i işaretini” polisi otosunun camına dayayıp, polislerin gözünün içine bakarak yapmaya başlıyor. 1 dakikaya yakın; ha şimdi silahlar patladı, ha patlayacak diye bizim ufaklıkları nasıl oradan kaçırırımı, düşünüyorum. Bir yandan da öndeki provokasyon hâlâ devam ediyor.

 * * *

Allah’tan yeşil ışık yanıyor da, BM Seçim minibüsü tekrar hareket ediyor.

Polis aracı ise, hala duruyor…

Yanına yanaşıyoruz. Polislerin yüzüne bakıyorum, kıpkırmızı olmuş. Şoktalar…

Öndeki araçta ise gençler, yine zafer işareti ile gülücükler saçıyorlar.

O polislerin yerinde olmayı, asla istemezdim.

Düşünün; aslında o kadar çok söyleyecek söz var ki, ama adı “demokrasi” ya…

(Not: Bu anlattığım olay, tamamıyla gerçektir)

Vefa ve Gazetecilik

Zaman zaman vefadan söz eden yazılar kaleme alıyorum. Vefanın önemini gündeme getiriyorum. İnsana yakışan vefalı olmaktır. Ancak, gazetecilik ve siyaset en vefasız mesleklerin başında gelmekte. Gazetecilik ve siyasette hiç vefa yoktur. En yakın arkadaşlar düşman olmakta, meslek ve makam elden gittikten sonra hiç kimse yüzüne bakmamakta.

Önceki gün Türk basınına önemli hizmetler yapmış Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin Genel Başkanlarından olan ve hayatını Darıca’da geçiren ve Darıca’da vefat eden Nezih Demirkent’in ölümünün 13. yılıydı. İstanbul Aşiyan Mezarlığı’nda ki Nezih Demirkent’in mezarı başında ki anma programına ben de Türkiye Gazeteciler Federasyonu ve Basın Vakfı’nı temsilen katıldım.

Anma toplantısında TGC’den birkaç yönetici dışında daha çok Dünya Gazetesi çalışanları katıldı. Nezih Demirkent’in kızı Didem hanım herkesten önce babasının mezarı başına gelmişti. Usulden birkaç kişi konuşma yaptı. Okunan hatmin duası birlikte yapıldı.

Anma toplantısından sonra Dünya Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni ile Nezih Demirkent’in mezarı başında kısa bir söyleşi gerçekleştirdik. Hayatını Türk basınına adayan Gazeteci olarak Türk Basınına büyük hizmet veren en önemlisi, Darıca’ya Gazeteciler Huzurevi yapımını gerçekleştiren Nezih Demirkent’i anmaya Türk Basını önem vermeliydi. Hiçbir TV kamerası anma toplantısında yoktu. Nezih Demirkent’in yetişmesinde büyük emeği olan anlı şanlı gazetecileri gözüm aradı, hiç birisi orada değildi. Gerçekten basının ne kadar vefasız, iki yüzlü olduğunu bir kez daha Nezih Demirkent’in mezarı başında gördüm.

NEZİH DEMİRKENT İLE 16 YIL

Nezih Demirkent’i ilk kez Gebze Gazetesi’ni 1985 yıllında kurduğumda tanımıştım. Daha sonra Dünya Gazetesinin ilk kez Gebze temsilciliğini kurarak dostluğumuz sürdü. Gazeteciler Cemiyeti Darıca Huzurevi’nin yapılmasında az çok emeğimiz geçti. Nezih Demirkent’in başkanlık yaptığı dönemde TGC’ye üye oldum. Dostluğumuz hep sürdü. Gazeteci olarak yetişmemizde üzerimizde emeği olan bir isim. Vefatının üzerinden 13 yıl geçti. Ancak, Nezih Demirkent gibi gazeteciler çok az yetişiyor. Nezih Demirkent’ten sonra TGC fazla bir etkinlik gösteremedi. Deyim yerindeyse içine kapandı. Nezih Demirkent Anadolu basını, yerel basına da büyük önem veriyordu. 51 yaşında Dünya Gazetesi’ni kurarak Türk sanayicisi ve İşadamlarına önemli bir vizyon vermişti. Nezih Demirkent’in vefat yıl dönümüyle ilgili mezarı başında yapılan anma ve Türkiye Basın Vakfı Genel başkanı değerli dostum Yılmaz Karaca Bey’in yayınladığı mesajdan bir bölümünü sizinle paylaşıyorum.

DEMİRKENT ANILDI

Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Başkanı (TGC) Turgay Olcayto,”Nezih Demirkent, Babıali’nin simge bir ismiydi, fikir hocamızdı. Kocaman yüreğini gazetecilere açtı. Ölümü, hepimiz için ani oldu. Daha birlikte yapacağımız pek çok projemiz vardı” dedi.  Demirkent’in ölümünün, gazetecilik mesleği açısından büyük bir kayıp olduğunu vurgulayan Olcayto şunları söyledi: “Onun Salı Yazıları´nı çok özlüyorum. Genç gazetecilere öğüt taşıyan sözlere yer verirdi. Analizler yapardı. TGC olarak bize yaptığı katkılardan dolayı şükranlarımı sunuyorum.”

DÜNYA Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hakan Güldağ da, “Çok kısa bir süre önce, 3 Şubat’ta ustamızın gazetesi DÜNYA´da köklü bir değişim yaşadık. Gazetemizin kuruluşundan bu yana hiç değişmemiş olan logosunu değiştirdik. Mizanpaj yapımız baştan aşağı yenilendi. Yeni yüzümüzle birlikte haber sunuşumuz da değişti” diye konuştu.

KURUCUMUZ DEMİRKENT’İ SAYGIYLA ANIYORUZ

Gazeteciler Cemiyetleri Basın Vakfı Genel Başkanı Yılmaz Karaca, Dünya Gazetesi Sahibi ve vakfımızın kurucusu, duayen gazeteci Nezih Demirkent’i, vefatının 13’ncü yılında minnet ve şükranla andıklarını söyledi.

Türk basınına unutulmaz hizmetler veren merhum Nezih Demirkent’i saygıyla andıklarını belirten Genel Başkan Karaca, şunları söyledi:

“Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’ne 10 yıl boyunca başkanlık yapan, uzun yıllar Hürriyet Gazetesi’nin genel yayın müdürlüğü görevini başarıyla yürüten ve Dünya Gazetesi’ni kurarak ekonomi gazeteciliğinin öncülüğünü üstlenen Nezih Demirkent, Türk Basın tarihindeki sayılı duayen gazetecilerden biridir. Demirkent aynı zamanda, Anadolu’nun da örgütlülüğüne inanmış ve tüm meslek kuruluşlarımızı Basın Vakfı adıyla bir çatı altında toplamayı başarmıştır. Gazeteciler Cemiyetleri Basın Vakfı, içinde bulunduğumuz günlerde, merhum Demirkent’in gerçekleştirdiği özveri isteyen çalışmalarından güç alarak faaliyetlerini sürdürmektedir.  

Basın Vakfı olarak, gazetenin İmtiyaz Sahibi kızı Didem Demirkent’in şahsında kurucusu olduğu Dünya Gazetesi ailesine bir kez daha başsağlığı dileklerimi iletiyoruz.”

Sonuç olarak vefa çok önemli. Özellikle gazetecilik mesleğinde çok önemli. Siyasette çok önemli. Gazetecilik ve siyasette vefa duygusunu geliştirmek için meslek mensupları olan bizlere büyük görev düşüyor. Her şey gelip geçici, baki kalan kubbede hoş seda ve hizmetler.

‘Tuva Türklerinin hepsi, Türkiye’yi biliyor. Bizler Tuva’yı ne kadar biliyoruz? Orada, Türklük şuuruna sâhip Türkler yaşıyor.’

 

Oğuz Çetinoğlu: M. Ö. 7. yüzyılda Tuva Türklerinin inşa ettiği bir anıt mezarda. Altın işleme sanatının şâheserleri olarak kabul edilebilecek mücevherler bulunduğunu söylemiştiniz. O dönemde bu altınları nereden almışlar?

Prof. Dr. Orhan Gedikli: Bu altınlar, Yenisey nehrinden elenerek elde edilmiştir. Çünkü Tuva’da çok nehir var. Bu altınlar, nehirlerin dağdan getirdiği çakıllar arasından bulunmuştur.

Aynen Doğu Türkistan’da Yeşim Irmağı’ndan Yeşim Taşı gibi değerli taşların çakıllar arasından elenerek bulunması gibi. Müzede bu kurganlarda bulunan işlemeli altınlar hariç her şeyi gördük, onlar özel bir bölümde saklanıyor ve güvenlik sebebiyle gösterilmiyormuş.

Kızıl Müzesi’nin ilgimi çeken diğer bölümü ise, Tuva Türklerinin geçmişlerini gösteren resimler, heykeller, çalgılar, davullar ve davul derileri üzerindeki figürler, tören kıyafetleri, elbiseli mumya kadın ve erkeklerin olduğu bölüm oldu.

Bu bölümü gören arkadaşlarımızın ilk aklına gelen soru; ‘Acaba Amerikan yerlileri yani Kızılderililer bu bölgeden giden Türkler midir?’

Çetinoğlu: Neden?

Gedikli: Kızılderililerin giydikleri, tipleri ve çaldıkları davulların üzerindeki figürleri, oyunları, dua törenleri, hülasa hemen her şeyleri buradaki Türklerin kültürel öğeleri ile aynı gibi duruyor. Bunu buraları ziyaret eden Erdoğan Ashyüce’den tutun da hemen her Türk gezgin söylüyor.

Kızılderililerin Türk kökenli olmaları bana göre de yüksek bir ihtimaldir.

Çetinoğlu: Tuvalıların Türkiye hakkında bilgileri var mı?

Gedikli: Tuva Cumhurbaşkanının damadı Türkiye Türk’ü. Tuva Cumhurbaşkanı’nın Türkiye ile ilgili bir konuşmasında ‘Biz Türkiye ile kardeşiz. Aynı toprağın insanlarıyız. Kökümüz bir ve hepimiz Türk’üz, kardeşiz. Birbirimizle daha fazla ilişkiye girmeliyiz.’ Dediği naklediliyor.

Türkiye’yi yönetenlerden, bir Türk vatandaşı olarak beklentimiz, Tuva Cumhurbaşkanının sahip olduğu bu bilince sahip olmaları ve gereğini yapmalarıdır. Yüce Allah bir gün bu necip millete o günleri de gösterir inşallah.

Çetinoğlu: Otelde mi kaldınız?

Gedikli: Evet! Otelimizin adı ‘ODUGEN’ yani ‘Ötüken’ idi. Otelin arka odaları Yenisey Nehri’ne, ön odaları ise şehre bakıyor. Bizi daha çok ilgilendiren otelin ismi oluyor. Ötüken Ovası Tuva’nın doğu komşusu olan Moğolistan’ın Karakurum şehrinde bulunuyor. Karakurum; Hun, Göktürk ve Uygur Türk imparatorluklarına başşehirlik yapmış kadim bir şehir. Bugün Orhun Yazıtlarının bulunduğu TİKA ORHUN MÜZESİ de Ötüken Ovasında bulunmaktadır.

Ötüken Ovası Bozkurtlar Yuvası‘ diye gençliğimizde bağırır dururduk. Dünyadaki her Türk Ötüken Ovasını bilir ve orayı görmek ister. Türk tarihinin önemli kilometre taşlarından biridir Ötüken. İşte Tuvalı otel sahibi kardeşimizdeki bu yüksek şuur bize Doğu Türkistan’ın Kaşgar şehrindeki Turan lokantası sahibindeki Türklük bilincini hatırlattı.

Dünya Türklüğünde bu bilinç devam ettikçe Türk Milleti’nin sırtı yere gelmeyecektir inşallah. Bu heyecan ve mutluluk içinde akşam yemeğine geçiyoruz. Otelde ikram edilen erişte çorbası, et yahni, salata, tatlı ve meyveden oluşan yemek damak zevkimize uygundu.

Ertesi sabah güne erken başladık. Yenisey kenarında sabah yürüyüşü bize harika bir zindelik verdi.

Çetinoğlu: Şehirde ilgi çekici olaylarla karşılaştınız mı?

Gedikli: 1 Eylül, tüm Rusya’da okulların açıldığı gün olarak şenliklerle kutlanıyormuş. Şenlikten bazı notları aktarmak isterim.

Şenlik, Tuva Türklerinin kültürünü yansıtan bir şölendi. Güzel Tuva Folklorunu görme fırsatı yakaladık. Kızıl Devlet Üniversitesi Rektörü ile tanıştık. Bizi çok hoş karşıladı.

Öğleden sonra üniversiteye davet etti, ancak, vakitsizlikten gidemedik. İkili ilişkileri çok üst düzeye çıkarmamız gerektiğinden bahsetti. O da aynen Cumhurbaşkanları gibi kardeş ve aynı millet olduğumuzu vurguladı. Her halinden Türklük bilincinin yüksek olduğu görünüyordu.

Değişik figürlerin sergilendiği ve sonunda yarışma yapılacak olan sergi alanına geçtik. Yapılan el emeği göz nuru eserleri tek-tek görüntüledik. Çok güzel Türkiye Türkçesi konuşan bir genç kızımızla tanıştık. Nerede okuduğunu sorduk. Kazakistan Ahmet Yesevi Üniversitesi’ni bitirdiğini söyledi. Bu da bize dış ülkelerde devletimizin ya da Sivil Toplum Kuruluşların kurduğu okullarımızın ne kadar önemli bir hizmet verdiğini bir defa daha gösterdi.

Şenlikte beni en çok etkileyen Köme Sanatı (Gırtlaktan şarkı söyleme) oldu. İlk kez bu sanatı yerinde, yani çıktığı topraklarda dinleme şansı yakaladım. Dünyada en meşhur Köme Sanatkârı Tuva Türkü Kongarol Ongan’dır. Ongan Mayıs 2013’te genç yaşta öldü. ABD’de en fazla tanınan Türk gurubu Tuva Türkleridir. Buna Köme Müziği ve mimarı Kongarol Ongan vesile olmuştur.

Amerikalı gözleri görmeyen sanatçı Pole Pena, Ongan’dan etkileniyor ve Köme sanatını öğreniyor. Ongan ile beraber Amerika’nın pek çok yerinde Köme konserleri veriyor ve ABD’ye hem Köme sanatını ve hem de Tuva Türklerini sevdiriyor. Bu gün ABD’de ‘Tuvalıları Sevenler Derneği’ vardır. Bu müziği dinlemek bizim için çok hoş oldu. Bu durum ayrıca bize bir müzik şeklinin bile ülkelerin tanınmasında ve sevilmesinde ne kadar önemli olduğunu gösterdi.

Tuvalı orta öğretim öğrencileri ile bir süre sohbet ettik ve hatıra fotoğraf çektirdik. Çok neşeli Türk gençleri ile kısa zamanda kaynaştık. ‘Kan çekiyor‘ denilen olay işte bu olsa gerek. Çünkü hepimiz Türk idik.

Daha sonra Kızıl Milli Parkını görmeye gittik. İkinci Dünya Savaşında ölen Tuva Türklerinin anısına yapılmış devasa bir park. Ölen 1000 kadar Türkün ismi yazılı pirinç levhalar parkın girişine yerleştirilmiş ve sizi unutmadık demek isteniyor. Bu durum Sovyetlerden ayrılan ve ayrılmayan bütün Türk Cumhuriyetleri ve diğer Cumhuriyetlerde de var. Bu geçmişi unutmamak demektir.

Meşhur İslam Âlimi ve Sosyologu İbni Haldun ‘Geçmiş geleceğe suyun suya benzerliği kadar benzer ‘ diyor. Yani geçmişini unutan milletlerin geleceği olmaz demek istiyor. Geçmişi silmeye çalışanlar asla âbat olmazlar. Geçmiş, iyisiyle kötüsüyle bizimdir. Onu silmek yerine, ondan ders çıkarmalıyız. Ülkemizdeki yönetimler inşallah bunu geç olmadan anlarlar.

Çetinoğlu: Budist tapınaklarından bahsetmiştiniz. Yakından görme fırsatınız oldu mu?

Gedikli: Oldu. Milli Parkın yanında olan Kızıl’ın en baş Budist Tapmağını ziyaret ettik. Budist rahip Türk’tü. Konuştuklarını az da olsa anlıyoruz. Çünkü konuşmasında kullandığı kelimelerin % 20 ye yakını bizim kullandığımız kelimeler ile aynı. Anlamadığımız kısımları da tercüman bize çeviriyor. Baş Rahip yaptığı sohbette ‘Her şeyin insanın kalbinde ve beyninde olduğunu, insanların bazı uzuvları olmasa da hayatta mutlu olabileceklerini, dünyada maddî varlıklara çok yer verildiğini ancak asıl mutluluğun maneviyatta olduğunu, insanların birbirlerini tanımasa da, konuşmasa da anlaşabileceklerini ve beyinlerinden birbirlerine SMS atabileceklerini‘ söyledi. Genel bilgiler içeren, iyilik, insanlara yararlı olma hususunda yaklaşık yarım saatlik bir vaazdan sonra diğer rahip tütsüler eşliğinde ilahi okumaya başladı. Daha soma cemaat mumlar yakarak ibadetine devam etti.

Türk denince akla İslam gelir. Sebebi malum. Yüzyıllardır İslam’ın bayraktarlığı Türk Milletine nasip olmuş. İ’lâ-yi Kelime-t’ullah ile Nizamı Âlem’in mihmandarlığında en önde bizim dedelerimiz olmuş. Gerek Hakas gerekse Tuva Türkleri bu yaygın inancın aksine Şaman ve Budist kalmışlar.

Az sayıda Hıristiyan ve Müslüman var.

Çetinoğlu: Tuva’nın başşehrinde  cami veya mescit var mı?

Gedikli: Kızıl’daki Müslüman Türk kardeşlerimizin ibadete açtığı küçük bir mescit olduğunu öğrendik ve onu aramaya başladık. Hem görmek ve hem de içinde öğle namazı kılmak istedik.

Oradaki cemaatten birkaç kişi ile konuştuk. Mescit, ‘terör yuvası‘ yaftası ile geçtiğimiz günlerde kapatılmış. Oradaki soydaşlarımız ‘Aman sesimizi duyurun ne olur. Çok zor durumdayız‘ dediler.

Terör ‘zorbalık‘ demektir. Aslında terör ve İslam birbirine en uzak kelimelerdir. İslam inancında asla zorlama yoktur. Sadece tebliğ vardır. İslam dini barış dinidir. Bunun ülkemiz yetkilileri ve sivil toplum kuruluşları tarafından Tuvali yetkililere anlatılarak bu problemin çözülmesi ve Başşehir Kızıl’a Diyanet tarafından bir Cami ve Türkiye Kültür Evi yapılması en akılcı yoldur. Söylemesi bizden yapması bu görevi yürütenlerden diyor, içimiz buruk olarak oradan ayrılıyoruz.

Çetinoğlu: Yenisey Nehri’nin adı geçti. Biraz bilgi verir misiniz?

Gedikli: Kızıl şehri enlem olarak Asya kıtasının tam ortası olması sebebiyle Yenisey nehri kenarına güzel bir park yapılmış ve bir anıt dikilmiş. Bu anıta kadar gidip ekibimizle birlikte Asya’nın tam orta noktasında hatıra resimler çektiriyoruz. Anıt ve Park Yenisey Nehri kenarında olması sebebiyle arkadaşlarla birlikte nehir kenarında da bir gezinti yapıyoruz. Yenisey Nehri dünyanın üçüncü büyük nehridir. Moğolistan dağlarından doğan nehir Kızıl şehrinin girişinde Küçük Yenisey nehrini alarak daha da büyüyor ve kuzeye doğru hızlı bir debi ile akıyor.

Yenisey Kuzey Buz Denizine dökülene kadar yirmi iki bin ırmağı kendisine katarak ve katlanarak büyür, uzunluğu 3800 kilometre olup, Sibirya’nın can damarıdır. Eylül ayının başı olmasına rağmen suyu çok soğuktu. Elimizi uzun süre suda tutmamız mümkün değil.

Çetinoğlu: Şamanizm’le ilgili bir törene de katıldınız mı?

Gedikli: Şamanizm Tuva’da en fazla müridi olan din. Tuva’daki halkın inanışına göre burada insanlar sabah Budist doğar, ancak öğleden sonra Şamanist olurlar. Yani çift dinlidirler. Devletin resmî dini Budizm’dir, ancak halk genelde Şamanizm’e inanır. Kızıl’daki en büyük Şaman Kliniğe gidiyoruz. Adının ‘Şaman Klinik‘ olması, insanların geleneksel tıp ile tedavi edilmelerinden kaynaklanıyor. Şaman din adamları ya da kadınları (Kamlar) bir yandan din adamlığı yaparken, diğer taraftan halk doktorluğu yapıyor ve hastaları tedavi ediyorlar. Bu durum aslında semavi veya semavi olmayan dinlerin hemen hepsinde vardır.

Şaman Kliniğin Baş Şamanı yani Kam’ı bizi karşılıyor. Çünkü daha önceden geleceğimizi biliyor. Baş Şamanın bir hanım olduğunu görüyoruz. Baş Şaman önce cübbesini giyiyor ve masasına oturuyor. Bize Şamanizm ile ilgili bilgiler veriyor, bir takım resimler gösteriyor. Resimlerden birinin Samanların başı yani; Baş Şaman Kenan Lopson’un resmi olduğunu söylüyor. Kliniğin Baş Kamı bize Şamanizm inancında, yeryüzünün üç katmana ayrıldığını, bu katmanlardan en üst katmanda yani gökte Gök Tanrının bulunduğunu ve Şamanizm inanışında, insanların Gök Tanrı’ya inandıklarını söylüyor. Orta katmanda yani yerde ise insanların olduğunu, ancak birde alt katmanda yani yeraltında da ölümden sonraki hayatın olacağını ifade ederek, özellikle yer altındaki hayatın da önemli olduğunu vurguluyor.

Baş Şaman inanışlarına göre tabiatın ve tabiattaki her şeyin, dağların, taşların, ağaçların ve kısaca her şeyin bir ruhu olduğuna ve kutsallığına inandıklarını söylüyor. Gök Tanrıdan sürekli dilekte bulunduklarını, havalar çok kurak gittiğinde yağmur duasına çıktıklarını, çok yağmur yağdığında da kesmesi için yine Gök Tanrıya yalvardıklarını, her şeyin Gök Tamının elinde olduğunu bize naklediyor. Vaaz bittikten sonra kliniğin tedavi ile ilgili diğer odasına geçiyoruz. Orada da daha genç Şaman kadının bir şey ördüğünü gördük, Bu nedir diye sorduğumuzda Baş Kam Kızıl’da bir emniyet görevlisinin kaza geçirdiğini ve ağır durumda olduğunu, onun çabuk iyileşmesi için bu örgünün hazırlandığını ve ona takılacağını söyledi. Bir anlamdaa bizdeki muska benzeri bir şey yapıyordu. Kötü ruhların bu iplerle yapılan düğümlerle bağlandığı bilgisini aldık. Ayrıca klinikte gözleri görmeyen bir kişi vardı. Onun içinde bir şeyler yapılacağını söyledi ancak, neler olduğunu açıklamadı. Bu arada ben kliniği gezdim ve iç odada duvarı süsleyen resimleri çektim. Resimler arasında en çok ilgimi çeken bir Bozkurt başı, Kamların törenler için üzerlerine giydiği cübbeleri ve törenlerde çaldıkları davulları oldu.

Bu Şaman Klinikte ve müzelerde gördüklerimin etkisi ile Baş Şaman hanıma bir soru sordum. ABD’deki Kızılderililer ile bir yakınlıkları olup olmadığını, çünkü elbiselerinden tutun da hemen her şeylerinde çok benzerlikler olduğunu söyledim.

Hatta davullarının ve çalış stillerinin de hemen aynı olduğunu belirttim. Baş Şaman hanımefendi, ABD’deki yerli Kızılderililerin kendi kardeşleri olduğunu, onlarında Sibirya’dan giden Türkler olduğunu büyük bir heyecanla ifade etti. Hulasa benzerliği kabul etmedi ve ‘biz kardeşiz‘ dedi.

Çetinoğlu: Şaman âyininde neler yapılıyor?

Gedikli: Bizim için bir dini tören yani Şaman âyini düzenlendi. Ortada bir ateş yakıldı ve Baş Şaman Kadın özel cübbesini giydi, eline ge-eneksel davulunu aldı ve bir yandan davulu çalarken diğer yandan da dua etmeye başladı.

Bu Gök Tanrıya yakarış on dakika kadar sürdü. Akabinde elindek topuz ve davul ile dolanarak hepimiz için ayrı ayrı dua etti, ekibimiz en yaşlı üyesi Dr. Zühtü Bey kadar uzun ömürlü ve sağlıklı hayat sürmemiz için Gök Tanrıya dilekte bulundu.

Türkiye için de bir şeyler söylemesini istedik. O da hem Türkiye ve hem de dünyadaki bütün insanların mutlu, huzurlu ve sağlıklı ömürler yaşamasını diledi. Türkiye’yi ve Türk Halkını çok sevdiklerini ilave etti. Şaman ana ekibimizi de tedavi etti. Kötü ruhları etrafımızdan uzaklaştırdı. İyi temennilerle bizi ülkemize uğurladı. Hatta ülkemizin üzerinde dolaşan karabulutları bile def ettiği bilgisini verdi.

Çetinoğlu: Tuva Türkleriyle anlaşmakta zorlanmadığınız anlaşılıyor

Gedikli: Türkiye Türkçesiyle konuşan çok insan var.

Çetinoğlu: Ayrılmanız hüzünlü olmuştur

Gedikli: Kızıl’da son gecemiz. Bize, güneş batımını, Yenisey Nehri kıyısından seyretmenin çok güzel olduğunu söylediler. Son gecemizde, Yenisey kıyısından güneşi seyrettik.

Gelirken kapalı olduğundan gezemediğimiz Turan şehrindeki müzeyi bizim için açmışlardı. Mütevazı ve gezilmeye değer bir yer. Müzenin içinde sergilenen eserler Kızıl müzesindekilerle benzerlikler arz ediyordu. Çok eski dönemlerden kalma bir halı dokuma makinesi arkadaşlarımızın çok ilgisini çekti. Müze şeref defterine duygularımızı yazdık. Müze müdiresi ile resim çektirdik.

Ayrıca Müze müdiresi de hissettirmeden resimlerimizi çekti. Turanlı kardeşlerimize Allaha ısmarladık diyerek yolumuza devam ettik. Yolumuz üzerinde Minusinsk Müzesi’ne uğradık ve oradan hızla Abakan Müzesi’ne geçtik.

Orayı da gördükten sonra kalan zamanımızı alışveriş için ayırdık. Abakan’ın tek alış-veriş merkezinden tren yolculuğumuzda gerekli olacak yiyeceklerimizi aldık ve tren garında bizi Krasnoyarks’a götürecek treni beklemeye başladık.

Böylece Hakasya ve Tuva Özerk Türk Cumhuriyetlerini kapsayan bu güzel gezimiz tamamlanmış oldu.

Prof. Dr. ORHAN GEDİKLİ:

1973 yılında girdiği Ege Üniversitesi Tıp Fakültesini 1979 yılında bitirdi. Karadeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Hastalıkları Anabilim Dalında ihtisasını tamamladı ve 1988 yılında KBB Hastalıkları Uzmanı oldu. Isparta Devlet Hastanesinde 6 yıl KBB Hastalıkları Uzmanı olarak çalıştı. 1994 yılında Süleyman Demirel Üniversitesi Tıp Fakültesi KBB Anabilim Dalında Yardımcı Doçent ve 1996 yılında da aynı Üniversite’de Doçent oldu.

1997 yılında Bezm-i Âlem Vakıf Gureba Eğitim ve Araştırma Hastanesine tâyin edildi. Uzun süre bu hastanenin İkinci KBB Kliniği Şefliğini yürüttü. Vakıf Gureba Hastanesi’nin özel bir üniversiteye dönüşmesi sebebiyle oradan ayrıldı. 2009 yılında Profesör oldu. Halen aktif hekimliğe İstanbul’da serbest olarak devam etmektedir.

Meslek hayatı boyunca KBB Hastalıklarının Rinoloji (Burun ve Paranazal Sinüs Hastalıkları) alanına ağırlık verdi. Özellikle Estetik ve Fonksiyonel Burun Cerrahisine yöneldi. Burun Estetik Dünyada burun estetiği alanında iyi olan hemen herkesin kurslarına katılarak onarın deneyim ve tecrübelerinden yararlanma imkânı oldu. Dr. Gedikli burun estetik ameliyatları konusunda millî ve milletlerarası toplantı, panel ve konferansların pek çoğunda konuşmacı, panelist ve eğitimci olarak görev aldı. Ayrıca TKBBV Eğitici kitaplar serisinden Septo-Rinoplastilerisimli kitabınTip Plasti bölümünü yazdı ve burada tamamen kendi olgularından oluşan tecrübelerini aktardı.

Dr. Gedikli Kepçe Kulak Anomalilerini düzeltme ameliyatı (Otoplasti) konusunda da tecrübe sahibidir. KBB Uzmanları arasında bu konuya ilk girenlerden ve bu konuda toplantılarda ilk eğitim kursları verenlerden birisidir.

Ayrıca Baş Boyun Tümörlerinin Rekonstrüktif Cerrahisi (Yeniden yapılandırma) konusunda da uzmandır.

Rinoloji’nin başka bir alanı olan Paranazal Sinüs Hastalıkları, Sinüzitler ve bunlara yönelik medikal ve cerrahi tedaviler konusunda çalışmalara da ağırlık veren Dr. Gedikli özellikle Endoskopik Sinüs Cerrahisi (ESC) alanında yurt içi ve yurtdışında bu işin öncülerinin yanında uzun süre eğitim aldı.

Burun Alerjisi (Alerjik Rinit) ve İmmünoterapi (Aşı Tedavisi) Dr. Gedikli’nin ilgi alanları arasındadır. Bu konuda yayınlanmış makaleleri ve yazılmış kitap bölümleri vardır. Alerjik burun ve tedavi seçenekleri konulu pratisyen ve uzman hekimlerin eğitimine yönelik pek çok konferanslar verdi ve panellerde panelist olarak görev aldı. Alerjik Rinit Tedavisinde İmmünoterapi (Aşı tedavisi) konusunda tecrübesi vardır.

Dr. Gedikli KBB Uzmanları arasında Tiroit Cerrahisini (Guatr Cerrahisi) ilk yapanlardan birisidir.

Dr. Gedikli yukarıda vurgulanan cerrahiler dışında Orta kulak Cerrahileri (Kolesteatom Cerrahisi), Timpanoplasti (İşitme cerrahisi), Gırtlak Kanseri Ameliyatları, Horlama ve Uyku Apnesi Cerrahileri ve ThermalWelding yöntemi ile kansız Tonsillektomi gibi güçlendirilmiş aletlerle bademcik cerrahiler konusunda da uzmandır.

Dr. Gedikli sahibi ve editörlüğünü yaptığı KBB Klinikleri Dergisi uzun süre yayınlandı ve bu alanda önemli bir açığı doldurdu. Bunun yanında KBB ve Baş Boyun Cerrahisi alanında yayınlanan dergilerin ilmî yayın kurullarında görev almaktadır. Türk Tabipler Birliği, KBB ve Baş Boyun Cerrahisi Derneği,  TKBB Vakfı, Fasiyal Plastik Cerrahi Derneği ve Avrupa Rinoloji Derneği gibi pek çok millî ve milletlerarası derneklerin üyesidir.

 

 

Öncesi ve Sonrasıyla Köy–Kent-7-

0

 

Ordu ilinin Mesudiye ilçesinin onlarca köyünde gerçekleştirilen KÖY – KENT projesiyle; köyler yol gördü. Elektrikle tanıştı. Suya kavuştu. Kanalizasyon şebekesiyle donandı. Belli başlı yerler, müşterek dinlenme tesisleriyle süslendi. Çocuk parklarıyla şenlendi. Evlerin içine kadar getirilen sularla; medeniyetle tanıştı.

İki üç saatlik uzaklıklardan getirilen sular için, mahallelerde yapılan çeşmelerle, köy içindeki bostanlara taptaze hayat geldi. Köy yollarına dikilen elektrik lambalarıyla, köyler ışık ve nura garkoldu.

Köyler arası irtibat ve bağlantı; yenilenip genişletilerek, araçların işleyebileceği şekle sokulan yollarla pekişti. Kısaca köylere, dolayısıyla Mesudiye’ye hareket ve bereket geldi. Kooperatifleşmeye gidildi. Köylünün ürettikleri değerlendirildi.

Ayrıca ormanların yüzü güldü. Rahatça çoğalıp serpildiler. Kabardıkça kabardılar. Çünkü ocaklarda, odun yerine tüp-gazlar kullanılmaya başlandı. Evler; kesilecek yüzlerce ağaçlarla değil, artık modern yapı malzemeleriyle yapılır oldu.

Büyük göç veren yöre halkından bazı emekliler -şimdilik sayıları az da olsa, yavaş yavaş köylerine geri dönüp yerleşmeye ve köyü ihya etmeye, tekrar yaşanılır hale koymaya başladılar. Sönen ocaklarını tüttürdüler. Özellikle emekliler, kalan / ahir ömürlerini asude ve rahat bir şekilde yaşamak ister; bunun için yeniledikleri veya eskisini yıkıp yeniden yaptıkları yahut yaptırdıkları evleriyle, modern bir şehir görünümü kazanan köylerinde geçirmeyi arzu eder oldular.

Bahçe ve bostanlar yeniden işlenir, onlara eski canlılıkları kazandırılır; velhasıl köyler sanki “Ba’sü ba’de’l-mevt.” / “Ölümden sonra diriliş.” Hali arzeder oldu.

X

Köyler kendilerini yenilerken, yenilenen köy manzarasını değil de, yeni zuhur eden / meydana çıkan şehir görünümü arzediyor. Köylerde 2, 3’ü anladık da, tek tük de olsa 5 – 6 katlı apartmanların yapılması, bilhassa dikkatimi çekti. Doğrusu, köylerde sanki köylülerin yeteri kadar yerleri yokmuş gibi, yüksek binaların yapılması, hiç de hoş olmamış…

Bir de, evlerin birbirinin ta diplerine ve adeta birbirinin önüne yapılması, plansız programsız şekilde rastgele inşası, köylere yakışmayan, kirli ve çirkin manzara ve görüntüler oluşturmuş. Halbuki herkesin fazlasıyla toprağı ve tarlası var. Köye yakışacak surette, daha güzel bir görüntü verecek şekilde, evlerini yaptırabilirlerdi.

Bu çarpık yapılaşmanın kötü bir yanı da, köy içinden geçen yollara yansımış vaziyette…Nitekim, evlerin arasından geçen yollar; bu yüzden  çok daralıyor ve geçilmesi müşkil bir hal alıyor.

X

Köylerde yapılan apartmanlar, beni ayrıca şu şekilde düşündürdü: Avrupa’da; şehirde ve apartmanlarda yaşamak, aslında fakirlik alametidir. Çünkü, ancak fakir ve orta halliler şehir merkezlerinde yaşıyor ve çok katlı apartmanlarda oturuyorlar.

Batı’da, hali vakti iyi olanlar, şehir dışında villa tipi, bahçeli, havadar, umumiyetle tek katlı evlerde oturmayı tercih ediyor; işlerine özel otolarıyla gidip geliyorlar.

Kamu hizmeti yapan otobüsler ise, daha çok orta halli vatandaşlara hizmet veriyor. Oysa Türkiyemizde, şehirde kalıp apartmanda oturmak, sanki zenginlik alameti sayılıyor.

X

Gerçi köylerde bir canlılık başlamış. Ama köyleri köy yapan ve asıl unsurunu teşkil eden evcil hayvanlardan; köyler, istisnalar dışında mahrum kalmış. İlaç için bile bulana aşk olsun! Hele atın esamisine dahi, kolay kolay rastlanmıyor! Bu durum, ne yalan söyliyeyim, akıncı torunları olmakla övünen bizleri, üzmedi değil!

X

Köyler yenilenirken; köylerin eski, klasik, romantik halleri de yok olup gidiyor! Köyler sanki yeni ihdas edilmiş / yeni kurulmuş görüntüsü veriyor. Eski mezarlar da olmasa köyün geçmişi olduğuna inanmak, giderek zorlaşıyor. Adeta, kendi elimizle geçmişimize hatime çekmiş / son vermiş oluyoruz.

Oysa gönül istiyor ki, eski görüntüyü, klasik havayı yaşatacak şekilde; evleri ve samanlıkları yenileyebilsek; hiç olmazsa bazı eskimeyen, sağlam ev ve samanlıkları, taş fırınları eskinin bir nişanesi olarak, eskisi gibi bırakabilsek diyorum…Gerçi bu temenni ve istek; maddi imkanlarla olacak şeydir ya neyse…

Mesela İngiltere’de; ne şehirlerdeki, ne de köylerdeki evlerden vazgeçiliyor. Tekniğin her türlüsü, ev ve binaların içlerinde yer alırken; geçmişten gelen dış görüntünün bozulmasına, asla müsaade etmiyor / izin vermiyorlar. Köy ve şehir evlerini aynen koruyorlar.

Şüphesiz, şehirlerde ihtiyaca binaen modern beton bina ve yapılar inşa edilmiyor değil. Fakat genellikle, binaların bilhassa sokak ve caddeye bakan dış cepheleri; klasik tarzlarını aksettirecek şekilde, yöreye has tuğlalarla örülüyor. Böylece, binaya klasik bir hava veriliyor.

Gönül istiyor ki, bizim köy ve şehirlerimizin de maziden irtibat ve bağları kopmasın. Mazi ve hali bünyesinde birlikte barındırsın. Şimdilik temenni edip irade edemiyerek gerçekleştiremediğimiz bu vaziyeti, yakın bir gelecekte, İnşallah, sadece temenni etmekle kalmaz,  irade de eder ve gereğini yerine getiririz.

 

 

Kıbrıs’ta Geçmişi Yeniden Yaşamak mı?

 

Ülkenin getirildiği bugünkü ortamda basın mensuplarının, STK yöneticilerinin, savcı, hakim kamu görevlilerinin işi oldukça zordur. Kamu görevlileri yaşadıkları eksik demokraside devletten değil iktidardan yana olmaya zorlanmaktadırlar. Hukuk ve siyasi gelenek bir tarafa konarak yönetenlerin gazete ve TV haberleri dahil her şeye müdahale etmeleri tehdit ve baskıları ileri demokrasi zannedilmektedir. Pervasızca ve kamuoyu hesaba katılmadan yolsuzluklarda rekorlar kırılmakta, hukukun işletilmesi engellenmekte ve yadırganmaktadır. Savcı, hakim, polisler kum torbası gibi oraya buraya savrulmaktadır. Milli irade diyenler milli iradeyi çaldırmışlardır. Paralel güçler yaratmışlardır. Araştırma merkezleri iktidara hoş görünmek için araştırma sonuçları ile oynayabiliyor. Hep MHP’den indirim yapılmaktadır. TBMM TV’si yayından kaldırılıyor, konuşmalar kesiliyor. Tabii bunlar hep daha ileri bir demokrasi için! Yasaklar ve kısıtlamalar özgürlükleri arttırmak için yapılıyormuş da kimsenin haberi yok! Henüz tam kontrol altına alınamadığı için sosyal medya tehlikeli görünüyor. Uzun yıllar demokrasi tecrübesine sahip Türkiye’ye olup bitenler yakışmıyor.

Tasvip edilmeyecek olaylar ortaya bir bir çıkarken Ortadoğu politikamızdaki çelişki ve yanlışlar; önemli ve caydırıcı kurumlarımıza karşı kurulan kumpasların nedenleri de açıklığa kavuşuyor. Ülkemizde tavizler koparılması ve caydırıcılığımızın azaltılması uğruna başta TSK olmak üzere her hedefe saldırılıyor. Suriye’ye girerek yıpratılmak isteniyoruz.

Milli menfaatlere kıskançlıkla sahip çıkılması gereken bir dönemde ülkeyi yönetenler milliyetçiliği ayaklar altına almaktan bahsediyor. Türk Milleti dışında milletler aranıyor. Küreselleşme sürecinde “milliyetçilik artık dünde kaldı” diyebilen bazı siyasetçiler milli dava kabul etmiyor.

Yedi maddelik bir mutabakat zemininde müzakereler başlıyor. Hedef birleşik Kıbrıs, kurucu iki devletin oluşturacağı federasyon, her an değişebilecek iki toplumlu ve iki bölgeli bir Kıbrıs’tır. Londra – Zürih Antlaşmaları devredışıdır. Türkiye’nin garantörlüğü söz konusu olmayacak, KKTC tarihe karışacak ve Türk askeri ister istemez geri çekilecektir. Al-vermüzakere sürecinde herhalde Rumların vereceği bir balık ziyafeti olabilir. Terörist Ermenilere uygulanan tehciri yanlış bulan Dışişleri Bakanımız son derece olumlu bir havadan bahsediyor. İşin enteresan tarafı göstermelik kurucu devletlerden biri kesinlikle geriye dönemeyecek ve bağlayıcı tezgahtan ayrılamayacaktır.

Makarios döneminde olduğu gibi kurulan ortak devlet ve antlaşmalar Rum’larca ihlal edildiği taktirde acaba ne olacak? Müeyyide ve yaptırım yok, Türkler için bir garanti sözkonusu değil.  Üstelik Türk askeri de Adada olamayacak. Kıbrıs’ta geçmişte yaşama hakkı bile elinden alınan Türklerin karşılaştığı sorunlar ve toplu mezarlar ne çabuk unutuldu? Kurduğu devleti koruyamayanın pazarlık ve müzakere gücü de kalmaz, ciddiye bile alınmaz. Milli bağımsızlık ve egemenlik hakkı milli namustur. “Biz anlaşmaya muhtacız.” gibi tavize yatkın durursanız, KKTC’yi hayali AB üyeliği önünde engel gibi görürseniz, KKTC eski Cumhurbaşkanı Talat’ın yaptığı gibi KKTC’yi yok farzederseniz, ırkçı ve şövenist Rum tarafı masada size hiçbirşey vermez. KKTC’de üretilen portakalların bile milliyetini arayan,KKTC’den alınan hayvanları Rum gümrüğünde yakan anlayışa göre,en iyi Türk, ölü Türk’tür.

Teamül ve yasaları çiğneyerek Rum tarafını tek taraflı olarak AB üyesi yapanlar hiç utanmadılar mı? yabancı ülkelerin adil olmasını bekleyemezsiniz. Yugoslavya’yı ve Çekoslovakya’yı bölenler bugün Kıbrıs’ta iki ayrı devleti ve milleti birleştirmeye çalıştırıyorlar. Kıbrıs sadece Kıbrıs’ta yaşayanları değil, Türkiye’nin milli menfaatlerini de ilgilendirir. Milli güvenliğimiz bakımından stratejik bir adadır. Türkleri ikinci sınıf vatandaş ve azınlık yapacak “Birleşik Kıbrıs“tezgahı kabul edilemez. Dün olup bitenler kolayca unutulamaz. Kıbrıs’tan doğalgaz nakli ve pazarlamasında ABD için Ceyhan dahil yeni yollar vardır. İki kurucu devletten bahsedenler Türk tarafına yüzde kaç pay vereceklerdir?

 

 

“Kısa Çöp Uzun Çöpten Hakkını Alacak Elbette”

0

 

Yüce yaradan, Rezzak ismi hakkı için yarattığı tüm canlıların rızkını da yaratır. Her canlı rızkı ile doğar. Kuran’da, rızık ile ilgili 112 ayet vardır. Allah’ın sonsuz yaratma kudreti ile her canlının rızkı, her gün yeniden yaratılmaktadır. Rızıkların yaratılmasında süreklilik her daim sürmektedir. Bakara suresi:22 -‘O (Rabb) ki, yeri sizin için bir döşek, göğü de bir bina yaptı. Gökten su indirdi, onunla size rızık olarak çeşitli ürünler çıkardı. Öyleyse siz de, bile bile, Allah’a eşler koşmayın’. Yüce yaradan insanların iyi veya kötü olmasına bakmadan her canlının rızkını da yaratmaktadır. Katilinde, hırsızında, Yahudi’nin, Mecusi’nin de. Yine Bakara suresi :126 -Ve o vakit İbrahim “Ey Rabbim, burasını güvenli bir belde kıl, halkından Allah’a ve ahiret gününe iman edenleri çeşitli meyvelerle rızıklandır” diye yalvardı. Allah buyurdu ki: “küfredeni dahi rızıklandırır da hayattan biraz nasip aldırırım, sonra da onu ateş azabına uğratırım ki, orası ne yaman bir duraktır!” Allah, yarattığı her canlının rızkını var ediyor.
İslam dini, her ne kadar kişisel sorumlulukları insanlar üzerine yüklese de, toplum olarak yaşanılan beldelerde paylaşma ve bölüşüme dair kurallar ve esaslar getirmiştir. Paylaşmayı, bir sistem haline koymak  için zekatı  getirmiştir. Zekat müessesi ile birlikte, insanları fakirlikte değil, zenginliğin tüm toplum tarafından paylaşılmasını esas almıştır. İslam, bir ekonomik düzen ve sistem vaz eder. Bu sistemin kuruluş nedenlerini, yıktığı ve yerine yenilik olarak getirdiği kendi sisteminde görebiliriz.

Peki, İslam, hangi düzeni veya sistemi yıkmıştır. İslam’ın zuhuru esnasında, Mekke’de yaşanan gayri insani korkunç bir düzen mevcut idi. Zenginlerin, sürekli zenginliklerinin arttığı, içi boş asalet kavramlarıyla kölelerin ve sözde asil olmayanların ezildiği ve sömürüldüğü, kadınların ve kız çocuklarının parayla alınıp satıldığı bir düzen hüküm sürüyordu. İnsanların, borç  almadan yaşayamadığı lakin bu borcun dağıtımının ise Ebu-Cehil, Ebu Süfyan gibi tefecilerin elinde olduğu bir düzen. İnsanların, borçlarını ödeyemediklerinde ise kızlarını elinden alan bir zalimler diktası. Hz Ömer, kızını diri diri toprağa gömerken,  kızını sevmediğinden veya utandığından değil, bu tefecilerin eline düşüp, rezil olmasından korktuğu için gömmüştür. İçinde  namus kaygısı olan mazlum insanlar, kızlarını canlı canlı gömerek bu düzene direniyorlardı. Mazlum ve gariban birinin eşinin üzerine, bu sömürgeciler ceketini attıklarında, bu bayan artık o zalimler sürüsünün  oluyordu. Asil olmayan kadınların ve erkeklerin ve dahi kölelerin, insani en küçük saygıyı görmedikleri, zülüm  ve küfür hüküm sürüyordu.
Mekke’nin arka sokakları onlarca batakhanelerle doluydu. Bu zülüm düzeni, garibanların iliklerini dahi sömürüyordu. Ebu Cehillerin, Ebu Süfyan’ların  Allaha inanmamaları gibi bir durum söz konusu değildi. Hatta peygamberimize ne istiyorsun? Paraysa, mal  ise, unvan ise hepsini verelim diye teklif etmişlerdir. Şanlı peygamberimiz ise ‘Sağ elime güneşi, sol elime ayı verseniz dahi  ben davamdan vazgeçmem’ diyerek, dünyalık bu düzenin karşısında tavır almıştır. Bu zalimlerin tek derdi; kurdukları sömürü düzenlerinin devam etmesi idi.

Köleliğe, kadınların sömürülmesine, tefeciliğe, faizciliğe ve saçma asalet iddialarına savaş açan peygamberimiz bir düzen  getiriyordu. Bu düzen elbette insani ve gerçek olan idi. Nitekim, yüce Allah, Mekke’nin arka sokaklarında satılan kadınların seslerini, faiz belası altında inleyen insanların ahlarını, köleliğin ağır şartları altında kahrolan insanların sesini duyacaktı. Allah, zulmü ve küfrü elbette yok ederdi. Nitekim İslam’ın ilk şehitleri ve zulme uğrayanları, hep bu isimsiz kahraman  insanlar olmuşlardır. Kendilerinden önce hiçbir kayıtları, asalet iddiaları bulunmayan  bu abide şahıslar, Peygamberimizin yoldaşı oldular. Bilaller, Ebu zerler, Salmanı Farisiler gibi. Asalet iddiasındaki müşrik Mekke’sinden, ahlakta ve yaşam tarzlarında çağlar ötesi asaleti dünyaya armağan ettiler. Küfür kokan yürekleri  nurlu ahlak ile doldurdular. Özellikle, Ebu Zer paylaşmanın ve bölüşmenin yolunda her şeyinden vazgeçti.
Arap Emevi ve Abbasi devletlerinden sonra, İslam Türk devletlerinde, devlet, sosyal devlet geleneğini yerleştirip kurumsallaştırdı. Tebaasına her konuda sahip çıktı. Sağlıktan, eğitimden, barınmadan, ticarete kadar, hayatın   her  noktasına  kadar ulaşmaya çalıştı. Özellikle lonca ve ahi teşkilatları sayesinde, sermayenin belli şahıslar elinde toplanmasını ve tekelleşmesini önledi. Sermayenin nazı için, ekonomi politikaları oluşturulmadı. Önce insan denilerek, insan odaklı ekonomik planlama yapıldı. Sermayenin rahatı için, insanların sömürülmesine müsaade edilmedi. Devlet ihtiyaç gördüğünde ve eğer sermayeden yana denge bozulduğuna kanaat getirdiğinde  müdahale ederek, çok zenginleşmiş paşaların, vezirlerin mallarını onlar öldükten sonra el koyarak sermayedar zümresinin oluşmasını engelledi. Vakıfları destekleyerek herkese ulaşmaya çalıştı. Bu anlayış cumhuriyetimizin kuruluş yıllarında da sürdürüldü. Devlet, hem müteşebbis hem de halkın yanında koruyucu olarak yer aldı. Yukarıdaki kısa özet, bizim ekonomi tarihi ile ilgili kısa bir künyemizdir.
Dünya üzerinde ise İslam’ın doğuş şartlarındaki sömürü, tahakküm, ekonomik zulümler ve küfür  hala devam ediyor. Şimdi çok daha büyük ve dünya çapında örgütlenmiş Ebu Cehiller mevcut. Binlerce çalışanı, fabrikaları, bankaları olan sömürü zinciri devam ediyor. Artık ülkemizde ekonomi ile ilgili konuşan herkes bu Ebu Cehil ve Ebu Süfyan düzenin tek kurtuluş yolu olduğunu, çözüm diye halkımıza anlatıyorlar. Bu zulüm düzenin isimleri ise oldukça cafcaflı. Neymiş serbest piyasa ekonomisi, küreselleşme, global anlayışı, karşılıklı bağımlılık.
Devlet yönetenler, artık hangi  ideolojik guruptan gelirse gelsin, sermayenin tabana yayılması, adil bölüşüm, gelir dağılımındaki adaletsizliklerden söz etmiyor. AVM’lerden değil de esnaftan yana tavır almıyor. Dünyada ve Türkiye’de, Rezzak ismi ile Allah’ın yarattığı rızıkların %95’i, dünya ve Türkiye nüfusunun %1-2’lik doğuştan şanslı kısmı tarafından adeta talan ediliyor. Tüm insanlar için yaratılmış olan rızıklar, kökünde iken hemen insanların elinden alınıyor. Dünya ekonomik düzeninde artı değerlerden, mutlu azınlıkların dışında kimse pay alamıyor. Dünyanın seçilmiş insanları olarak lanse edilen kişiler, herkesin emeğini, alın terini, gelecek düşlerini   çalıyor. O zaman, Müslümana düşen görev nedir?  Müslüman Cargil’den, Rio Tinto’dan, Carrefour’dan, AVM’ler den, Shell’den ve bilumum emperyalist şirketlerden  yana olmamalı. Onların taleplerini, ülkenin kurtuluş  reçetesi olarak sunmamalı. Bütün Türkiye namaz kılsa, oruç tutsa hiç kimse birbirini kıskanmaz. Lakin insanları ilgilendiren en küçük menfaatte bir çok problem çıkar. Önemli olan iktidara gelirken neler söyledikleriniz değil. Yönetim kademesinde iken Allah’ın emrettiği şekilde, peygamber sünneti doğrultusunda  ülke kaynaklarını dağıtıyor musunuz? Demek ki; en büyük meselemiz bölüşümdür. Gerisi laf-ı güzaf. O zaman Hasan Hüseyin Korkmazgil’le bitirelim:

Yaşayanlar bir gün ölür elbette
Ağaçlarla, balıklarla
Kuşlarla ben amenna

Ağlayanlar bir gün güler elbette
Uyanmakla, anlamakla
Bilmekle ben amenna

Kısa çöp uzun çöpten hakkını alır elbette
Direnmekle, kurtulmakla
Barışla ben amenna

 

 

Musluktan Su Akmıyor!

Türkiye’nin gündemine bakınca, akıl sağlığını bozacak türden gelişmeler sebebiyle, hayatın idamesi için yeterli suyun artık yaşam pınarlarımızdan akmadığını görüyoruz.

Buna karşılık insanlarımız; okumuyor, yazmıyor, konuşmuyor ve tepki vermiyor. Nedeni, basit baskıcı bir istibdat rejiminin, sopası elinde halkımızın başında duruyor olmasıdır. Hukukun ve adaletin ismi bile silinmiş durumda… Üretmeyen ekonomimiz; sıcak para sübvansiyonu ve küresel sömürünün desteği ile pamuk ipliğine bağlı olarak nefes alıyor!

PKK’lı İmralı Canisi’nin fotoğrafları Diyarbakır’da panoları süslüyor, BDP ise 30 Mart’tan sonra demokratik özerklik ilan edeceğini söylüyor ve ilginç bir zamanlamayla, şehit kanları ile Kıbrıs’ta sağlanan hakların geri verilmesi için ABD ve Birleşmiş Milletlerin gözetiminde pazarlık masasına oturuluyor…

Bu bize, benim 10 yıldır söylediğim ve Ümit Özdağ‘ın da 13 Şubat 2014 günlü Yeniçağ Gazetesi‘nde yazdığı gibi “Önümüzdeki üç yıl, son 100 yılda Balkan Savaşı ve Birinci Dünya Savaşı sürecinde yaşadığımız ağırlıkta bir sürece benzer süreci yaşayacağız” dediklerini mi yaşayacağız diye düşündürtüyor!

Eğer bu öngörülerimiz doğruysa, o halde ivedi olarak Balkan Savaşları ve Birinci Dünya Savaşı sürecinde ne oldu diye hatırlamalıyız.

Bu dönemi, yani 1699 tarihinden itibaren, sürekli Anadolu merkezli bir geri çekilme içindeki Osmanlı – Türk İmparatorluğu’nun, küçülüşten hiçliğe doğru sürüklenişini ve Misak-ı Milli’yi yaratan koşulları iyi bilmeli ve yeniden gözden geçirmeliyiz.

Sadece Justin McCarthy‘e kulak verecek olursak; kısa süren Balkan Savaşları’nda insan kaybımız 632 bin, toprak kaybımız ise bugünkü Türkiye’nin % 20’sinden fazla boyuttaydı. Ona göre, Birinci Dünya Savaşı’nın çıkartılma nedenlerinden biri Osmanlı – Türk İmparatorluğu’nun yıkılmasının sağlanmasının yanında, Müslüman – Türk nüfusun da katledilerek veya asimilasyon yolu ile yok edilmek istenmesiydi. Nitekim savaş sonucu ortaya çıkan istatistiklere bakılınca, bunun önemli ölçüde gerçekleştiğini ve yok oluştan Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde Türk Milliyetçilerinin verdiği “İstiklal Mücadelesi” ile kurtunulduğu, önümüzde tarihi bir gerçek olarak durmaktadır.

Türk Milleti’nin, 19. yüzyıl başlarından itibaren fark ettiği ve acil tedbirler alarak sürekli çareler aradığı “devletin ve milletin bekası” meselesi, Balkan Savaşları ve Birinci Dünya Savaşı sonrasında, olmak veya olmamak problemi ile önümüze gelmiştir. Acaba Ümit Özdağ’ın dediği gibi yine bir olmak veya olmamak meselesi ile mi karşı karşıya kalacağız?

Türkiye’de, insanın akıl ve ruhunda derin tesirler bırakan gelişmeleri görünce, Türk Milleti’nin yeniden bir varlık mücadelesi içine gireceğini düşünmeden edemiyoruz. Çünkü dünyanın hiç bir yerinde, sağlıklı işleyen devlet mekanizmalarında ve toplum ilişkilerinde görülmeyen şeyler,ülkemizde görülüyor. Değil Türkiye, ABD dahil hiç bir ülke, bunları kaldıramaz…

Rüşvetin, yolsuzluğun, hırsızlığın bu kadar sıradanlaştığı ve kanıksandığı toplumda, kırılmalar kaçınılmaz olur. Düşünün 12 yıldır ülkeyi yöneten bir başbakan “paralel devlet”ten dert yanıyor ve yol arkadaşlığı yaptığı insanları “örgüt lideri” olarak suçluyor ve “tanıyamamışız” hafifliğine düşüyor. İktidar yandaşı bir işadamının, milletin bilmem neresine koyacağız şerefsizliği ise büyük bir pişkinlikle karşılanıyor. Diğer yandan bölünmenin ve parçalanmanın alt yapısı tamamlanıyor. Bunların hiç biri hayra alamet şeyler değil…

Ve bütün bunlar bize,mecazi anlamda yaşamın pınarı olan her türlü“su” kaynağımızın kurumakta olduğunu gösteriyor. Evinizdeki musluktan bir saat su akmamasına göstereceğiniz tahammülsüzlüğü biliyorum. Bu nedenle ülkemizin yaşam damarlarındaki tükenmişliğe bazılarının gösterdiği anlayışsızlığı kabul edemiyorum.

Yeniden bir “Milli Mücadele” yaşamak gerekiyorsa, elbette her türlü bedeli gözönüne alarak bundan kaçınmayız. Ama akıl, bilgi ve tecrübe buna gerek olmadan sorunları çözeceğimizi gösteriyor. Haydi o zaman 30 Mart’ta, herkes için görevini ve gereğini yapmaya vede Türk Milleti’nin yaşamı için temiz pınarlardan bereketli ve sağlıklı sular akıtmaya…

 

 

Siyasi İktidar Nasıl Yıkılır?

 

Her siyasi iktidarın belirli bir ömrü vardır.

Siyaset tarihi göstermektedir ki; siyasi iktidarlar, kendi ömürlerini kendileri belirler. Elbette istisnaları vardır.

Siyasi iktidar, “yönetme ve karar verme iradesi-otorite olarak da tanımlanır.

Geri kalmış ülkelerdeki siyasal düzenler, gelişmiş ülkelerin “kötü kopyaları” gibidir;

–         Demokrasi, seçim, siyasi iktidarın denetlenmesi, yargı bağımsızlığı, hukuk devleti gibi kavramların içi boştur!

Siyasi parti liderleri, tek güç sahibi kişilerdir.

Milletvekillerini ve belediye başkanlarını onlar seçer! Bu yüzden “Lidere tapma” yaygın ve geçer akçedir! Lider, “velinimettir!”

Bu güçle siyasal erki eline geçiren lider, zaman içinde “güç sarhoşluğuna” düşer!

İki yıl önce 23 Nisan Bayramında, kotluna oturttuğu çocuğa; “Sen şimdi Başbakansın. İster asar ister kesersin” diyen bir Başbakan nasıl bir ruh hali içinde olabilir?

Böyle bir lider, “her şeyi en iyi bilen adam” olarak görür kendini.

O, sandıktan çıkmıştır! Yasama gücü de onundur, Yürütme gücü de onundur!

Böyle bir lider, “HUKUK DEVLETİ, Siyasi iktidarın YARGI DENETİMİNE tabi olduğu devlet biçimidir” tanımını kabullenemez!

“Yargı da milli iradeye ram olacaktır” diyen Dengir Mir Fırat’ın ruh hali budur!

Bugünkü AK Parti iktidarı, liderinin önlenemez hışmının doğal sonucu olarak yıkılacaktır!

Kimin kaç çocuk yapacağından gazete ve TV haberlerine kadar müdahil olan; telefon dinlemelerinden-internet ile iletişime kadar her türlü özgürlüğe el koymaya çalışan bir başbakan, farkında olmadan kendi ömrünü kısaltmaktadır!

Bugün, bu ülkede yaşanan baskılar, Başbakan’ın toplumun her kesimine yönelik kavgacı ve hiddetli tutumu, ateşe atılmış mum gibi siyasi iktidarı bitirecektir!

Siyasi tarihimize bir göz atın, bu ülkede iktidara gelmiş partilerin nasıl yok olup gittiklerini göreceksiniz.

Siyasi iktidar, o iktidarı kuranların “akıllarını aşan ihtirasları” yüzünden yıkılır!..

 

 

 

İnsanı Yücelten Ahlaki Güzellikler

İnsanı yücelten değerlerin başında güzel ahlâk gelmektedir. Çünkü en güzel surette yaratılan insan ancak ahlâkî özelliklere sahip olmakla yaratılışındaki bu güzelliği koruyabilir ve kâmil bir insan olma vasfını elde edebilir. “Ben ancak güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim” (Muvatta, Hüsnü’l-Hulûk, 8) buyuran Hz. Peygamber (s.a.s.), ahlâkın insanlar için ne kadar önemli bir değer olduğuna dikkat çekmiştir. Nitekim Allahu Teâlâ da Peygamber Efendimiz (s.a.s.)’i ahlâkının yüceliği ile övmüştür. (Kalem, 68/4)

Güzel ahlâklı olmak, yüce dinimizin emridir. Zira insanlık onurunun yüceltilmesi ve aynı zamanda toplum hayatının huzur ve güven içinde devam edebilmesi güzel ahlâkı temin etmekle mümkündür.

Kötü davranışların çokça işlenmesi ve toplumda yaygınlaşmasının bütün topluma zararı dokunmaktadır. Atalarımız bu yüzden, “Bir kötünün dokuz mahalleye zararı vardır” demişlerdir. Bunun içindir ki; İslam ahlâkının temelini gerek söz, gerekse davranışla hiç kimseye zarar vermemek, kimseyi kırıp incitmemek oluşturmaktadır. Nitekim bir hadis-i şerifte bu durum şöyle açıklanmıştır:

Bir adam Hz. Peygamber (s.a.s.)’e geldi ve: “Ey Allah’ın Resülü! Falan kişi çok nafile namaz kılar, oruç tutar ve çok sadaka verir. Yalnız diliyle komşularını incitir” diyerek Hz. Peygamber (s.a.s.)’in bu kişi hakkında görüşünü öğrenmek istedi. Peygamberimiz (s.a.s.): “O, cehennemdedir” buyurdu. Adam bu defa: “Ey Allah’ın Rasûlü! Falan kişi da az namaz ve orucuyla anılır ve kendi yaptığı keşten bir miktar da sadaka verir. Ancak iyi ahlâkı sebebiyle komşularına eziyet etmez” dedi ve Peygamber Efendimiz (s.a.s.)’in bu kişi ile ilgili görüşünü sordu. Hz. Peygamber (s.a.s.): “İşte o kişi cennettedir” buyurdu. (Ahmed bin Hanbel, Müsned, II, 440)

Peygamber Efendimiz (s.a.s.), “İnsanların en çok neden dolayı cennete girdikleri sorulduğunda “Takva (Allah’tan sakınmak) ve güzel ahlak” (Tirmizî, Birr, 62 buyurmuştur. Görüldüğü gibi; kişinin Allah’ın rızasını kazanıp cennete gidebilmesi ahlâkının güzel olmasına bağlıdır. Dinimizin bizden yapmamızı istediği veya yapmaktan sakındırdığı tüm davranışlar ahlâken yücelmemizi sağlamaya yöneliktir. Ahlâkî yücelik elde etmeden ne dünyada gerçek huzur ve mutluluğa ulaşmak, ne de ahirette kurtuluşa erişmek mümkün olmayacaktır.

Ahlâkî güzellikleri elde etmenin yolu da her konuda bizlere rehber ve önder olarak gönderilen Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.)’in Yüce Allah tarafından övülen yüce ahlâkını örnek almaktır. Bunun için de Efendimiz (s.a.s.)’in hayatını ve güzel ahlâkını gereği gibi öğrenmeli ve O’nu en iyi şekilde tanımalıyız. Peygamber Efendimiz (s.a.s.)’i tanıtıcı pek çok rivayet bulunmaktadır. Hepsini burada anlatmaya imkan yoktur, sadece Hz. Ali (r.a.)’nin veciz anlatımıyla O’nu biraz tanımaya çalışalım.

Bir gün Hz. Hüseyin (r.a.), babası Hz Ali (r.a.)’tan Peygamberimiz (s.a.s.)’in ahlâkını anlatmasını istemişti. Hz Ali (r.a.), oğluna Peygamberimiz (s.a.s.)’in ahlâkını şöyle anlattı:

“Peygamberimiz (s.a.s.) güler yüzlü, güzel huylu, nazik kalpliydi. Hiç bir zaman sert veya dar kafalı değildi. Ağzından hiçbir müstehcen kelime çıkmazdı. Başkalarının tavır ve hareketlerini eleştirmez veya kötülemezdi. Sevmediği bir hareket karşısında bir şey söylemez ve onunla ilgilenmezdi. Şayet böyle bir harekette bulunan kimse kendi hareketinin uygun bulunmasını isteyecek olursa o kimseyi azarlamadan, kalbini kırmadan bundan vazgeçer yahut susarak bundan hoşlanmadığını o kimseye üstü kapalı anlatmak isterdi. Peygamberimiz (s.a.s.) kendisi için üç şeyden sakınırdı: 1. Tartışma ve çekişme, 2. Lüzumundan fazla söz söylemek, 3. Kendisini ilgilendirmeyen işlerle meşgul olmak. Başkaları için de üç şeyden uzak dururdu: 1. Kimseyi eleştirmez, 2. Kimseye hakarette bulunmaz, 3. Başkalarının sırlarına, gizli hallerine muttali olmak istemezdi. Peygamberimiz (s.a.s.) söylediği zaman bütün ashab susar, başlarını eğerek dinlerlerdi. Herkes bir şeye güldü mü O sadece gülümserdi. Şayet bir yabancı saygısızlık yaparak Peygamberimiz (s.a.s.)’e kabaca bir söz söyleyecek olursa Peygamberimiz (s.a.s.) onu sabır ve sükûnetle dinlerdi. Peygamberimiz (s.a.s.) kendisinin övülmesini dinlemeyi sevmezdi. Biri, gördüğü iyilikten dolayı teşekkür edecek olursa, onun teşekkürünü kabul ederdi. Peygamberimiz (s.a.s.), kimsenin sözünü kesmezdi. Peygamberimiz (s.a.s.) son derece cömert; özü, sözü doğru, temiz, nazik kalpli, hoş sohbet birisi idi. O’nunla arkadaşlık edenler, O’na hayran olurlardı.” (Şıblî, İslam Tarihi, Asr-ı Saadet, II, 873,874)

Hz. Peygamber (s.a.s.)’in Muaz bin Cebel (r.a.)’in şahsında tüm ümmetine yaptığı “Ahlâkını güzelleştir” (İmam Malik, Muvatta, Hüsnü’l-Hulk, 1) tavsiyesine biz de uymalı; O’nun tüm insanlığı hayran bırakan örnek ahlâkıyla ahlâkımızı güzelleştirmeye, evlatlarımızı güzel huylarla yetiştirmeye ve ahlâkî güzellikleri tüm insanlığa yaymaya çalışmalıyız.