18.8 C
Kocaeli
Perşembe, Temmuz 30, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 911

Niçin?

İlk kitabını; Ayhan Tuğcugil müstear imzası ve ‘Türk Milliyetçiliği Fikir Sistemi‘ adıyla 1978’de, ikinci kitabını kendi imzası ve  ‘Türk’üm Özür Dilerim‘ adıyla 2012’de yayınlayan Prof. Dr. İskender Öksüz’ü yazılarından tanıyanlar, O’nun sosyolog olduğunu düşünürler. Kimya-Fizik üzerine lisans yapmış olmasına rağmen kendisinin ‘bilgisayar uzmanı‘ olduğunu ifâde eder.

İroni yapmayı seven, dünya yansa-yıkılsa çöpüne bile zarar gelmeyeceğinden emin tavırlarıyla ‘rahat bir insan‘ görüntüsü vermesine rağmen ‘meselesi olan‘ bir kişiliğe sâhiptir. Sıradan bir dâvâ adamı değil, ‘bir dâvânın adamı‘dır. Özetle şaşırtmayı seven, derinliği ve enginliği olan bir bilge kişidir. Bütün bu özelliklerinin de farkındadır ve gizlice bu farkındalığın safâsını sürmektedir. Sözün özü; kelimenin tam anlamıyla o bir ‘entelektüel’dir.

İskender Öksüz, 12,5 X 19,5 santim ölçülerinde, 271 sayfalık kitabına; “Nasıl diye çok sorduk. Acaba artık sebeplere insek, ‘Niçin‘ diye sorsak…” diyerek başlıyor ve Tarih, Devlet, Ekonomi ve Eğitim konularında derin tahlillere girişiyor.

Giriş‘ bölümündeki sözleri; O’nun okuyucuya; kitabı bitirmeden ellerinden bırakamama kararını aldırmak veya derhal bıraktırmak… kararlılığında olduğunu gösteriyor:

     ‘Bu, katiyen tarafsız gözlemci kimliğiyle anlatılan bir hikâye değildir.

     Ben bir Türk milliyetçisiyim ve bu kimliğimle daima Türkiye’nin lehine olanları bulup çıkarmak, aleyhine olanları da teşhir etmek gayretinde oldum. İsterseniz son cümledeki ‘Türkiye’ yerine ‘Türklük’ de diyebilirsiniz ama birincinin yararına olan zaten ikincinin de yararınadır ve bunun tersi de doğrudur.

     Hikâye tarafsız değildir, fakat vakıayı kabiliyetimin elverdiği ölçüde doğru yansıtır. Münakaşadaki bir avantaj uğruna gerçeği çarpıtmanın fikir stratejisi açısından miyopluk olduğuna inanırım. Kısa vadede, gerçeği çarpıtarak sağladığınız avantaj, orta ve uzun vadede dönüp sizi vurur. Tıpkı yalan söyleyenin, pozisyonunu kaybetmemek için ilk yalana yeni yalanlar eklemek zorunda kalıp sonunda itibarını kaybetmesi gibi.’ 

Kitap; alt başlığı oluşturan kelimelerden de anlaşılacağı gibi 4 bölümden; ilk 2 bölümde 7’şer, 3. bölümde 9, 4. bölümde 8 olmak üzere birbirine kenetli 31 makaleden oluşuyor.

Yazar, ‘Tarih‘ başlıklı birinci bölümde; Tarihten neyi nasıl fakat daha ziyade niçin öğreneceğimiz sorularını soruyor ve bir uygulama metodu elde etmeye çalışıyor.

Devlet‘ başlıklı ikinci bölüme; ‘Niçin devlet‘ sorusuyla başlıyor.

Söz konusu ‘devlet‘ olunca, yazar; ‘devletlû‘ edâsıyla müfit ve muhtasar ifâdelerle hüküm veriyor: ‘Devlet her şeyi yapmaya kalkmamalı. Fakat yaptıklarını da tam yapmalı.’

 –Büyük devlet?

Hayır!

Güçlü devlet?

Evet!’

İşte bu kadar…

Güçlü devlet‘in tarifini de en hasis tarzda, had safhadaki kelime tasarrufu ile veriyor. Hüküm net ve kesindir. Okuyucu, kabul etmek mecburiyetinde olduğuna inanır.

İskender Öksüz, tarih şuuruna sâhip bir mütefekkirdir. ‘Geçmişin câhili olanlar, geleceğin körüdür‘ sözünün doğruluğuna inanmış insanların cehd ve azmiyle tarih ilminde de uzmanlaşmıştır. O bilir ki; İnsanoğlu, tarihini bildiği ölçüde değer kazanır ve sâhibi olduğu değerler ölçüsünde değer üretebilir.

Fikir üretimindeki verimliliğinin sebebi bu olsa gerek.

Kargadan başka kuş tanımayanlar misali; ‘Tarihçi‘ denildiğinde; Emin Oktay’dan başka isim telaffuz edemeyenler!… Hiç düşündünüz mü? Tarihimizi ne kadar biliyorsunuz ve bildiklerinizin ne kadarı doğru? 

Sınırlı da olsa, gerçekleri öğrenmek istiyorsanız, ‘Niçin?‘i okuyunuz.

*

Üçüncü bölümün başlığı: ‘Ekonomi‘ Bu bölümde, ‘Niçin geri kaldık‘ sorusu; kalkınma ekonomisi ve uzun perspektifli akademik araştırmalar ışığında yeniden ele alınıyor. Bölüm; ‘Milliyetçiliğin ekonomisi‘ başlıklı yazı ile sona eriyor. Burada da paradokslarla, güçlü ekonominin târifi veriliyor. Târif tamam da… asıl gerekli olan elbette güçlü ekonominin nasıl sağlanacağı… Cevabı; açık ve net olmamakla birlikte var…

Yönetim‘ başlığı altındaki son bölümde; yönetimdekilere altın değerinde fikirlerle rehberlik ediyor:  ‘İş baştan, kuruluştan başlıyor. İster dükkân, ister şirket, ister bakanlık, ister devlet kurun.

Önce temel değerleriniz üzerinde fikir birliğine varacaksınız. Çünkü insanların kol ve bacaklarından başka beyinleri olduğu da malumdur; fakat en son keşif, gönüllerinin de varlığıdır. O yüzden işe değerlerle başlanır.’

Prof. Öksüz, bu değerlerin isimlendirilmesini okuyucuya bırakıyor. Bu satırların yazarı da bir tarafı ile ‘okuyucu‘ olduğuna göre, kitabın bütününden aldığı ilhamla şöyle bir sıralama yapabilir: 1- Millî değerler, 2- Mânevî değerler, 3- İnsanî değerler. Bunların sıralaması değişebilir. Fakat hiçbirinden vazgeçilemez. Ve de hiçbiri yekdiğerinden daha az önemli değildir.

Güçlü devlet = Âdil yönetim + ahlaklı halk

Yazar kitabında bu formülü açık açık vermiyor. Verse, zâten 6 kelimelik bir kitap olurdu. Daha doğrusu, ‘Niçin‘ isimli kitabı okumak hazzından da yararından da mahrum kalırdık.

*

İskender Öksüz; gazete ve dergilere yazdığı makaleler bir tarafa bırakılırsa, ilk kitabı ile ikinci kitabı arasında yaşadığı rehâvetten hem kurtulmuş hem de okuyucuya kendisini affettirmiştir.

Af keyfiyetinin ‘geçici‘ olmayacağı tahmin ve temennisiyle…

BİLGE KÜLTÜR SANAT YAYINCILIK DAĞITIM SANAYİ VE TİCARET LTD ŞTİ:

Nuruosmaniye Caddesi Nu: 3 Kardeşler Han Kat: 1 Cağaloğlu 34110 İstanbul. 

Telefon: 0.212- 520 72 53 Belgegeçer: 0.212-511 47 74

e-Posta: bilge@bilgeyayincilik.com  //  www.bilgeyayincilik.com 

Prof. Dr. İSKENDER ÖKSÜZ:

Doğum Yeri: İzmir, Doğum Tarihi: 14 Eylül 1945

Yabancı Dil: İngilizce, Almanca

Eğitim Durumu: 1969 Yale University (Ph. D.)

                       1968 Yale University (Master of Science)

                       1966 Ege Üniversitesi (Kimya- Fizik Lisansı)

Çalışma Durumu:

2002-         : Prof. Gazi Üniversitesi Mühendislik Mimarlık Fakültesi Kimya Mühendisliği Bölümü, Bilgisayar Mühendisliği Bölümü    

1987-2002: Sağlık ve bilişim sektörlerinde çeşitli firmalarda profesyonel üst yöneticilik: Yönetim Kurulu üyeliği, Genel Müdürlük, Holding Genel Koordinatörlüğü.

1981-1987: Prof. University of Petroleum and Minerals (UPM), Suudi Arabistan Akademik ve İdarî  Görevler, bilgisayar destekli öğretim koordinatörü, yeni öğretim üyesi seçimi ve terfi komitesi.

1968-1981: Bölüm Başkanlığı, Rektör Yardımcılığı, Rektör Vekilliği (ODTÜ), Kürsü Başkanlığı, Senato Üyeliği (ADMMA), Türkiye Atom Enerjisi Komisyonu 7. Dönem üyeliği, Atom Enerjisi Konusunda Bakan Danışmanlığı.

30’un üstünde ilmî makale.

Kültür Bilim ve Teknik Merkezi Derneği kurucu üyeliği, başkanlığı.

Türk Ocağı Hars Heyeti üyeliği.

İLESAM Yönetim Kurulu üyeliği.

Ötüken, Millî Yol, Töre, Devlet, Bozkurt, Türk Yurdu dergilerinde makaleler.

Son Havadis, Yeni Ufuk, Ayyıldız gazetelerinde köşe yazarlığı.

Kitap: 1-Türk Milliyetçiliği Fikir Sistemi: Ayhan Tuğcugil müstearıyla. Töre-Devlet Yayınevi, Ankara 1978.

         2-Türk’üm Özür Dilerim: Bilge Kültür, Sanat Yayıncılık. İstanbul, 2012

Hayata Bakış

0

 

Nereye baktığımız değil, nasıl baktığımız önemlidir. Hayat bir bakış açısıdır. Mevlâna, “Nasıl bakarsan öyle görürsün” diyor. Pencereden bakıp yerdeki kağıtları, çöpleri görmek; bir de aynı pencereden bakıp güzellikleri görmek… Bir insana bakıp onun hata ve kusurlarını görmek; yine aynı insana bakıp o insanın sahip olduğu güzellikleri görmek… Duvarda asılı tabloya bakıp mazi ile ilgili kötü bir anıyı hatırlamak, yine aynı tabloya bakıp resimdeki güzelliklerin büyüleyici etkisinde kalmak… Her şeyi belirleyen bizim hayata bakış açımızdır. Bakış açımız algılayışımızın ölçüsüdür.

İnanan insanlar için Ramazan ayı neden farklıdır? Bildiğiniz üzere Ramazan ayı her yıl değişmektedir. Kış aylarında da oruç tuttuk, yaz aylarında da. Bir araya geldiğimizde eski Ramazanlardan söz eder, duygulanırız. Yaşadığımız o güzellikleri dile getirir özlemini duyarız. Sizce bunun sebebi nedir? Bakış açımız. Bakış açımıza inancımız büyük ölçüde etki yapmaktadır.

Eğitim/öğretim faaliyetlerini, Türkiye’nin ekonomik durumunu, Radyo-televizyon kurumlarının yayınlarını, her gün evimize götürüp okuduğumuz gazeteleri, belediye hizmetlerini değerlendirirken bakış açısı son derece önemli. Bugünlerde bazı sivil toplum örgütleri, siyasi partiler, akademisyenlerin bazıları ekonomi çöktü, çöküyor. Yeni bir kriz kapıda, bu seferki krizin şiddeti 9-10 vb. ifadelerle toplumu karamsarlığa itmenin ötesinde yarının Türkiye’sinin varlığı hususunda tereddütler oluşturmaktalar. Ayrıca bazı köşe yazarlarının, bazı televizyon kanallarının ağzına sakız olan bir konu “Ortaöğretim Kurumlarında Şiddet” büyük boyutlara ulaştı. Öyle bir yaklaşım ve sunuş tarzı ki, sanki yangın yerine dönmüş eğitim kurumları, bütün kurumlar siyasallaşmış, çökmek üzere. Bu yaklaşım sizlere ne kazandırır beyler! Kimin uşaklığını yapıyorsunuz. Üzerinde yaşadığımız bu coğrafyayı, bu milletin tarihini iyi bilmediğiniz için tanımıyorsunuz.

Bir hadiseyi yorumlarken önce veriler ortaya konur, mukayeseler yapılır ve sonuca varılır. Seksenbir ilimiz var. Bu illerimizde gençlerimizin eğitimi için hizmet veren binlerce ortaöğretim kurumumuz ve sayıları ondört milyona varan öğrenci mevcuttur. Bu eğitim yuvalarında; kalemleriyle gönülleri fetheden öğretmenlerimiz hizmet sunmaktadırlar. Geleceğimizin teminatı olan gençlerimize millî ve manevî değerleri kazandırmanın yanında çağdaş teknolojiyi öğrenme ve kullanmayı öğretmektedirler. Bu faaliyetler devam ederken istenmeyen olaylar da olmaktadır.

A şehrindeki bir okulda iki-üç öğrenci arasında kız meselesi ya da siyasi görüş ayrılığı sebebiyle bir olay oluyor. Biri yaralanıyor ya da hayatını kaybediyor. Buna benzer birkaç olay değişik günlerde vuku buluyor. O günün akşamı ve ertesi gün bazı televizyon kanalları ve gazeteler aman Allah “Okullarda Şiddet, “Okullarda Terör”, “Bu vahşete kim dur diyecek”, “Okullarda madde bağımlılığı” aldı başını gidiyor. Bir kız annesini öldürüyor. Bir çok gazete birinci sayfalarında bu olaya yer veriyor, birçok TV kanalı maç anlatır gibi bu olayı anlatıyor. 18 yaşın altında birçok genç bu gazeteleri okuyor, bu yayınları izliyor. Bu gençler üzerindeki etkileri nasıl dikkate almazsınız?

Bardağın boş yerini görme mantığı 75 milyonluk Türkiye. % 65’i genç nüfusa sahip bir Türkiye, ama az ama çok herkesin karnının doyduğu bir Türkiye, bölgesinde istikrar unsuru olan bir Türkiye, çağdaş teknolojiyi yakalamış, milletinin refahı ve mutluluğu için var olan Türkiye, bir çok ürün ihraç eden bir Türkiye, devasa fabrikaları ve organize sanayi kuruluşlarına sahip bir Türkiye, yer üstü ve yer altı zenginliklerine sahip bir Türkiye.

Neden bunları görmezlikten geliyoruz. “Münferit” birkaç olayı ele alarak toplumu karamsarlığa neden itiyoruz? Unutmayalım hepimiz bu geminin içindeyiz.

Güneş ve rüzgar yolda yürüyen bir adamın üzerindeki paltoyu çıkarma iddiasına girerler. Önce rüzgar deneme yapar, adam yere yıkılır elleri ile paltosunu sıkı sıkıya tutar direnir bir türlü rüzgar başarılı olamaz. Sıra güneşe gelir; giderek ısısını artırır yürümeye çalışan adam terlemeye ve solumaya başlar, göz kapakları düşmeye başlar en sonunda dayanamaz ve paltoyu sırtından çıkarır.

İki kuruma gidiyorsunuz, kurumların birinde “Burada sigara içmek yasaktır”, diğerinde ise “Sigara içmediğiniz için teşekkür ederiz” yazıyor. Birincisi emir kipinde ama ikincisinde sevimli, tatlı, kibar bir söz var. Yunus’un dediği gibi;

Söz ola kese savaşı,

Söz ola bitire başı,

Söz ola ağulu aşı,

Bal ile yağ ede bir söz.

Henry Ford şöyle diyor: “Hata değil, çare bulmak lazım.” Felaket tellallığı yapmak yerine ümit tohumları serpmek lazım. İnsanlara ümit aşılamak lazım. Her bulutun arkasından güneşin çıkacağını unutmayalım.

Ispanak Fiyatına Demokrasi

Demokrasi, bütün dünyada çok tartışıldı. Hem de yüz yıllar ötesinden, daha da tartışması sürecek gibi. 16. Yüzyıl Fransa’sında Bodin, yazdığı “DEVLET” adlı eserinde; monarşi’yi savunur, yani hükümdarlığı. Gerekçesi şu. “Her ülkede bilgeler ve erdemliler çok az sayıdadır. Öyle ki çok defa, en sağlam, en değerli insanlar, tedbirsiz bir halk hatibinin veya hayâsız bir politikacının ihtirası yüzünden çoğunluğun baskısına boyun eğmek zorunda kalır. Oysa hükümdar, bu değerli azınlığı koruyabilir, kâmil ve dirayetli kimseleri işbaşına getirebilir. Halbuki halk veya zadegân hükümetlerinde akıllılarda, delilerde meclise girer”.

Böyle bir görüşün, yirmi birinci asırda tartışılmasını yadırgayabiliriz, hatta bazılarımız abesle iştigal ettiğimizi de düşünebilir. Lâkin, günümüz Türkiye’sinde çok değerli bürokratların, devlet adamlarının iktidar partisinin il ve ilçe teşkilatlarının kapılarını arşınladıklarına çoğumuz şahit olmuyor muyuz?  Eğer buralara gidip boyun eğilmediği zaman sürgün yemiyor muyuz, işsiz kalmıyor muyuz? 17 Aralık’tan bu yana geçen iki aylık süre içerisinde yedi binlere dayanan Hâkim, Savcı, Emniyet görevlilerinin tayinlerini ne ile izah edeceğiz? Bu olay, insan onur ve haysiyetine ne kadar yakışıyor?

Ancak sekiz savcı değişikliğinden sonra Bilâl oğlanın ifade vermeğe gitmesini demokrasinin hangi maddesiyle bağdaştırıp, hangi ahlakî boyutuyla değerlendireceğiz?

12 yıldır ülkeyi idare eden iktidar, Türkiye de demokrasi olduğundan bahsediyor, hem de ileri demokrasi. Ama gelin görün ki, insan hakları ihlâlleri sıralamasında yüz seksen ülke arasında yüz elli sekizinci sıradayız. Daha hür, daha serbest yaşamak için gençliğimizi komünizmle mücadeleyle geçirdik. Bin dokuz yüz yetmişli yıllarda Hürriyet mücadelesi uğruna, Mamaklarda, Diyarbakır cezaevlerinde, metrislerde binlerce genç işkence gördü, bu yıllar, beş bin gencin ölümüne neden oldu.

Bütün bu mücadeleler, bakan çocuklarının yatak odalarında para kasaları, para sayma makineleri, banka müdürlerinin evlerinde milyon dolarlar bulunsun diye mi yapıldı, işkencelere bu sebepten mi duçar olundu?

On iki yıldır bu iktidarı savunan, üzerine toz kondurmayan Ali Bulaç, bakın ne diyor:

“Vecibeleri; ahlakın, dürüstlüğün, nezaketin, namuslu birey olmanın önüne koyduk.
İbadet ettiklerine şahit olmadığımız kişileri dindar saymadık. Onların ahlakına kıymet vermedik. İçki içen komşumuzu aşağıladık ama bağış adı altında rüşvet alan bürokratı, sırf namaz kıldığı için görmezden geldik. Kumar oynayan arkadaşımızla ilişkimizi kestik. Fakat partimize, cemaatimize haksız kazanç elde eden ‘yol arkadaşlarımızı’ baş tacı ettik”.

Gene bu konuda Cübbeli Ahmet Hoca: ” Ben diyorum para kasalarından, ayakkabı kutularındaki milyon dolarlardan ne haber? O diyor ki; 30 Mart’ta sandıkta görüşelim” yani ne kadar demokrat olduğunu göstermek istiyor.

Hâlbuki Cumhurbaşkanı Abdullah Gül; “sandık her zaman demokrasi değildir” diyor.

Eğer bütün bunlar benim ülkemde olacaktıysa, bir baba, sırtındaki çuval içerisinde taşıdığı çocuğunu hastaneye varmadan yolda kaybediyor, ölmüş çocuğu çuval içerisinde tekrar köyüne getiriyorsa, bu ülkede demokrasi olsa ne olur, komünizm olsa ne olur?

Bütün bunları yıllar öncesinden görüp, Türk milletini uyaran Alpaslan Türkeş, bu konuda bakın ne diyor:

Ben Türk Milletini, sokaklarda ıspanak fiyatına satılan demokrasiye, Rüşvet ve hile ile çiğnenen, çiğnetilen hukuk düzenlerine, Ahlâktan mahrum bir hürriyete, tefeciliğe, karaborsaya yer veren bir iktisadi yapıya çağırmıyorum. Türklük şuur ve gururuna, İslâm ahlâk ve faziletine, yoksullukla savaşa, adalette yarışa, birliğe, kardeşliğe, kısacası hak yolu, ALLAH YOLU’na çağırıyorum. Modern medeniyetin en ön safına geçmek üzere sıçramaya çağırıyorum.

Ekonomik Veriler ve Medya

0

Başbakan telefonun öbür ucunda ”ALO FATİH, o haberi at, MHP den iki puanı al BDP ‘ye ver. Devlet Bahçeli’nin TV de alt yazı halinde geçen haberine içerleyen başbakan, bu haberin kaldırılmasını ALO FATİH’DEN ister . Fatih ‘de başbakanın dediklerini yapar ve Devlet Beyle ilgili ne varsa kaldırır. Efendim telefon kayıtları diğer medyaya dökülünce: Başbakan ”İçeriği hakaret olan alt yazının kaldırılmasını istedim .”diyerek itiraf etmek zorunda kalır. Ne diyelim :”Yaşasın özgür medya ve ileri demokrasi.”

Oysa, Başbakan’ın içeriği hakaret dolu olan Devlet Bey’e ait alt yazı şöyle:”Cumhurbaşkanı, görüşmeler yerine, Türkiye’yi huzura kavuşturacak adımlar atsın, birinci görevi budur.”

Devlet Bey’in bu sözlerinde zerre kadar bir hakaret var mıdır? Elbetteki hayır. Anlaşılan Devlet Bey’in dürüst ve hilesiz hurdasız devlet adamlığı duruşu başbakanın uykularını kaçırıyor.

Şimdi ise Uluslararası Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü ‘nün son yayınladığı Basın Özgürlüğü Raporu’nda Türkiye,180 ülke arasında 154 ‘üncü sırada …Bu durumda Afganistan’dan bile geri durumdayız. 2005 yılında ise 98’inci sıradaydık, 2010 yılında ise 138 şimdi ise 154 ‘üncü sıradayız. Bu duruma AKP ye oy veren insanlarımız ne der acaba? Şimdi ise internetin sansürlenmesi ile dünyaya hem rezil olacağız, hem de sonunculuğa doğru yol almaya devam edeceğiz.

Son açıklamalara göre enflasyon iki haneli rakamlara tırmanıyor. Aralıkta rekor kıran cari açık 8.3 milyar doları buldu. 2013’de yatırımlardaki azalma da dikkat çekici boyuta ulaştı. Son zamanlardaki cari açık ise borsada moralleri iyice bozdu. Dolar ve Euro’nun yükselişi TL nin nefesini iyice kesmiş durumunda.

Tüm bu verilere baktığımızda hükümetin işinin zor olduğunu aklı selim herkes anlıyor. Çarşı, pazara çıktığımızda sadece patates ve fasulye fiyatlarındaki tırmanış emekli, işçi, memur, asgari ücretlinin belini iyice büküyor. İsterseniz deneyin; sizden borç para isteyen birilerine istediği parayı verin, alacağınız ‘o’ parayı zamanında alamayacağınızı, hatta bazen de hiç alamayacağınızı göreceksiniz. Son yıllarda ülkemizin dört tarafındaki bütün ülkelerle olan kötü ilişkilerimiz açıkça ortada, Suriye ile resmen savaştayız. Binlerce Suriyeli ülkemizde barınıyor.Ülkemiz yanlış politikalar sonucu açıkça çıkmazın eşiğindedir.

Ülkemizdeki asgari ücret oldukça düşüktür . İnsanlarımızın çoğu sefalet içindedir ve işsiz sayısı gittikçe artmaktadır. Bu şartlarda hükümet yetkililerimizin çok iyi reklam yaparak, basını da sansürleyerek, tüm bu kötü gidişatı dahi oya tahvil ettiklerini gözlemlemekteyiz. Eski parayla ayakkabı kutularında dolandırılan dokuz trilyon civarındaki parayı dahi masumane bir davranışa dönüştürme çabalarını, vatandaşımızın bir kısmı yutmakta ve savunmasını dahi yapanlarla karşılaşmaktayız. Seçimlere çok az bir zaman kala Türk Milleti’nin bu kötü gidişatı iyi okuması gereklidir. Pkk ağızlarının seçimlerden sonra Kürdistan’ı açıklayacağız diye beyanat vermesi, bu ülke de huzur hiç olmayacak mı düşüncesini perçinleyerek akla getirmektedir. Allah bu ülkeyi kötülüklerden korusun. Amin…

Saygılarımla.

Kuvvetlinin Zayıfı Yediği Dünya…

Bu yazıyı yazarken gayemiz kamuoyunu aydınlatmaktır.

Hakikatin kanunları bütün kanunların üstünde olduğundan buna uyarak doğruları söylemeye kendimi mecbur hissediyorum. Bu konuda ki düsturum “Haksızlıklar karşısında susan dilsiz şeytandır.” hadisidir.

Zindanlara atılan çaresizlere muhafızlarını seçme hakkı verilse bu hak onların hürriyetlerini mi temin eder?

Birisi evinizi haksız yere işgal etse onu iyi kullansa ona iyi baksa işgal meşru olur mu?

Hakkın kuvvet de olmadığını, hakkın hak olduğunu hiç kimsenin bir diğerini kul edinemeyeceğini, bayağı göremeyeceğini bütün imtiyazları kaldırarak insanların insanlık da hukuk da hayat da eşit olduklarını dinimiz bize açıklamıştır.

Nice insanlar vardır ki milletleri inek gibi sağan emperyalist güçlerin kendiliklerinden çekilip gideceğine inanırlar. Halbuki bu emperyalist güçler hiçbir zaman bir şeyi hak ve adalet olduğu için değil kendisi gibi bir kuvvetin gücünü  görünce ve onunla başa çıkamayacağını anlayınca kabul  ederler. 

Kuvvetlinin zayıfı yok etmesi kaidedir.Yerde, havada ve denizde bu savaş geçerlidir. Ey Allah’ım insanların ihtiyacı bir lokma ekmeğe olduğu halde bu ihtiyaç derdiyle uzun uzun çekişme nedendir.

Her hilekar adamdan vefa bekleme, çok hacıların putu koltuklarının altından çıkmıştır.

Rütbe sahipleri af ile müjdelenmiş midir? Ceza kanunları zayıfa mı uygulanır?

Zenginler için din de iman da akçedir. Namus ve hamiyet sözü fukarada kaldı.

İkbal için dostları çekiştirmek yeni çıktı. Eskiden bilmezdik bu rivayet yeni çıktı. Hırsızlık çoğalıp sadakat kelimesi moda oldu namus tamam oldu hamiyet yeni çıktı.

Dostları düşmanlara zemmetmek zarafet sayılmaktadır. Sevgiliyi yabancıya şikayet etmek yeni çıktı. Hakiki sadıkları tahkir ederek reddetmek kaide şekline girdi. Hırsızlara ikram ve inayet yeni çıktı. Gerçi doğruyu söyleyen evvelce de menfurdu. Fakat hainlere riayet etmek yeni çıktı.

Bütün nizamlar gazetelerle ilan olunur. Halkı sözle refaha kavuşturmak yeni çıktı. Aciz olanın en açık hakkı verilmez. Arkası olanları her yerde himaye etmek yeni çıktı. Devletin geri kalmasına sebep müslümanlıkmış bu rivayet eskiden yoktu yeni çıktı. Her işimizde, milliyeti unutarak Frenklerin fikirlerine uymak yeni çıktı.

Bu sözleri Ziya Paşadan okurken aklıma memleketimden manzaralar geldi.

Rant için sağda, solda vuruşmalar. Tüysüz yetimin hakkını yerken vicdanı sızlamayanlar. Evine sebze götürebilmek için pazar yerlerindeki çöpleri karıştıran insanların olduğu bir ülkede bir gecede içki masalarında milyonlar yiyenler.

“Devletin malı deniz yemeyen domuz” diyen domuzlar…

Ziya Paşa diyor ki;

Feleğin rengine pek aldanmış, o eski felektir. Çünkü meşrebi düzensiz ve dönektir. Biri ipek kumaşlı döşekte, diğeri viranede can verse de zengin ve fakir nihayet herkes toprağa girecektir. Halim şahsın gazabından Allaha sığın, çünkü yumuşak huylu atın çiftesi pektir.

Bu millet bir gün mutlaka uyanacak ve kan emen sülüklere gerekli tokadı atacaktır.

Biiiiiip Ulan Biiiiiip !

2 haftadır motor soğutuyorum, soğumuyor. ‘Sağıma ve soluma bakmadan ben varım‘ dememeye çalıştım, olmuyor. Bu topraklarda 1000 yıldır görmediğimiz küfür Anadolu kıtası büyüklüğünde orta yerde duruyor.

Delikanlılığımız Bahçecik kahvehanelerinde sin – kaflı küfürlerin arasında geçti. Ama ailenin, kadının-kızın yanında edilmesine de müsaade edilmezdi. Kim olursa olsun edenin kafasının kırılmasına kimse bir şey demezdi. Zira mahalle kanunu buna cevaz verirdi.

Hafızasının fabrika ayarları 2 yıla bile ulaşmayanlara göre çok eski zamanda merhum başsavcı Nusret Demiral‘ın ezanla ilgili kanaati hem kendi adaylığına hem de Milliyetçi Hareket Partisi‘ne epey bir oya ve ön / son yargıya malolmuştu. Oysa kanaati de hakaret taşımıyordu; katılırsınız -katılmazsınız o başka.

Yine çok olmayan eski zamanda Cumhuriyet Halk Partisi‘yle özdeşleşmiş Genel Sekreter Önder Sav da açık unutulan (!) bir telefondan aldığımız bilgilere göre hac farizasıyla ilgili dalga geçer gibi konuşuyordu. Bizim ilahiyatçıların dinle ilgili güneş görmemiş fıkralarına yetişemez ya neyse. Bir varmış, bir yokmuş masalı olsu Önder Sav.

İsmail Türüt kasetlerinden ve Rizespor Başkanlığından tanıdığım milletin a…… koymaya çalışan bi tane Rizeli var; Mehmet Cengiz. Bi de inşaat şirketi görünümünde milletin a…… koyabilmek için olsa olsa p……… şirketi. Adı Cengiz İnşaat mıdır, Densiz İnşaat mıdır nedir?

Bırak Batı ülkesini, kafayı peynir – ekmekle yememiş herhangi bir orta ölçekli Asya, Güney Amerika hatta Afrika ülkesinde bile milletin tamamının a nokta nokta’sına söven bir adamın kafası kırılırdı. Misal; yüzüne tükürülmekten Rize’ye giremez, İstanbul’da onbinlerce insan şirketinin önünde gösteri yapar, gizli gizli yurt dışına kaçmak zorunda kalır ve toplumun öfkesi geçene kadar da 5-10 sene geri dönemezdi.

Ben yine bekliyorum; neyi? Adalet ve Kalkınma Partisi‘nin baş harflerinden dolayı bu Mehmet Cengiz adlı t……. ameliyesinin kodlamaya dönüşmemesi için açıklama. Rizeliler Derneği‘nden de “O i…. bizi temsil edemez, o sözleri sarfeden gerçek Rizeli ve Rizesporlu olamaz” türünde beyanatlarını.

Benden günah gitti. Şimdilik Ozan Arif‘in ‘Ben Senin…‘ şiirini kasete sarıyorum. İnşaatçılığa gizlenen bu porno lobisini de kenara ayırıyorum.

Be a……! Sen evli değil misin, karın yok mu? Anan bu milletten değil mi? Ne milletsin, ne biçim illetsin? Şimdilik bu kadarı yetsin!

Biiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiip!!!

Oruç Reis’in Leventlerinden Osman’ın Şehit Olmadan Önce Eşine Yazdığı Mektup

Barbaros Hayrettin Paşa’nın ağabeyi Oruç Reis, Türk denizcilik tarihinin en büyük denizcilerinden biridir. Kazandığı zaferlerle şöhreti, Doğu Akdeniz den, Batı Akdeniz’e kadar yayılmıştı. İspanyolların kuzey Afrika da Araplara karşı uyguladığı baskı ve zulmü bertaraf edip, Cezayir de ilk defa Türk devletini kurdu ve kendisini Cezayir hükümdarı ilan etti. Arap kabile şeyhleri ve diğer ileri gelenler, Oruç Reis’e biat etti.(1517) Kuzey Afrika da İslam dininin istikbalini sağladı. 48 yaşında İspanyollara karşı verdiği savaşta şehit düştü. Hiç evlenmedi. Ömrü hep denizlerde mücadele ile geçti.

Oruç Reis, son derece cömert, aynı zamanda çok merhametli idi. İşinde çok ciddi ve sertti. Hata yapanı affetmezdi. Zeki ve cesurdu.

Oruç Reis’in gemilerinde Anadolu’dan getirdiği Türk leventler bulunurdu. Berberi ve Arap askerleri ise, geri hizmetinde kullanırdı. Bunlar denizcilikten anlamadıkları gibi, cesaret ve disiplin vasıfları da zayıftı. Giriştiği fetihlerde hep Türk leventleri yanında idi. Şehit olan leventlerin yerine yeniden Anadolu’dan tekrar getirtiyordu. Ayrıca Oruç Reis’in şöhretini duyan cesur ve maceracı Anadolu denizcileri de gelip ona katılıyorlardı. Leventler ona güvenir, inanır ve son nefeslerini verene kadar savaşırlardı.

İşte bu leventlerden biride Osman idi. Düşmanlarla yapılan deniz savaşında, güverteye düşen şarapnel parçasının isabeti sonucu Hakk’ın rahmetine kavuşmuştu. Onun şehit olduğunu ve eşine yazılmış ancak gönderilmemiş bir mektubu bulunduğunu, Oruç Reis’e bildirdiler.

Reis, leventlerden ayrılıp, kamarasına çekildi. Elleri titreyerek mektubu açtı ve okumaya başladı:

“Her an şehid olma arzusuyla Akdeniz sularına gelen bir levent Osman’ın tertemiz yavuklusuna mektubudur:

Nazlı Hanım, geçenlerde mektubun bana ulaştı. Mektubun gelmediğini söyleyince zülfüne seher yelini bağlayıp gönderdiğini yazmışsın. Doğrusu bunu okuyunca gönlümdeki sazda inleyen telleri de zülfüne bağlamış oldun, şimdi o tellere hakim olan eller de yine senin ellerin.

Ter kokusuyla süslü yanakların alından, bir miktar da balından gözyaşınla şerbet eylemiş, mürekkep yapmışsın. Sonra da kalem yerine kirpiğinle yazıp yollamışsın. Biliyor musun, ben hasretlik nedir bilmezken bu kadar şeyler yazamazdım; fakat buraları sana tarif edemem. Daha doğrusu kendim de tam anlamıyorum. Buradaki arkadaşlarımızın her birinin dertli olduğu bir şeyleri var; fakat yaşamadan onlara kavuşmak mümkün değilken herkes kafirlerle karşılaşmak için can atıyor. En fazla garibime giden de leventlerin düşman gemisine rampa ederek kılıç kılıca gelmeye çok istekli oluşlarıdır.

Nazlı’m, mübarek geceler de kandil kandil beratların, petek petek balların, sepet sepet çiçeklerin, demet demet burçakların, salkım salkım üzümlerin, büklüm büklüm peynirlerin olsun. Bu mektubu sana yazarken elbette gönül boş değildi, mektuptaki benekler için ben derim, özden gelen yaşlardır. Sazın teline vuran için belki de sözden gelen yaşlardır. Belki sana göre de yürekteki közden gelen yaşlardır. Senden bir ricam var, açmadan derilmiş bir gül gibi üzerime cemreler düşerek beyazlara sarılıp kefenlenecek olursam, sakın ağlamayasın. Biz elbette ki gönül türkülerini tanımayan dudakların sahibi değiliz, senin bir tek bakışınla on gamzeyi yaralı kalbime sapladığın zamanları hiç unutabilmiş değilim; ama kader, ne diyelim.

Şehit olduğum haberini alırsan, sakın saçını başını yolma, iki damla gözyaşı kafi, şunu da bil ki ölenle ölünmez derler, hakikaten de doğru söylerler. Nitekim bizim kucağımızda can veren nice arkadaşımız oldu. İnandık ki onlar din, vatan, namus, şeref yolunda gaza bayraklarını dalgalandırırken öldüler. Onlar gittikten sonra da hayat yürüdü, hiçbir iş yerde kalmadı. Eğer benim de şehadetim haberini alırsan, münasip biriyle evlen, eğer oğulların olur da yapabilirsen, birinin adını Osman koy, elverirse onu da Akdeniz’e gönder.

Mektubuma burada son verirken, seni Allah’a emanet ediyorum. Beni dualarından eksik etme.”(1)

Reis bu mektubu okuduktan sonra gözyaşlarını tutamayıp hüngür hüngür ağladı.

1-Denizler Fatihi-Barbaros Hayreddin Paşa-Ebubekir Subaşı-Mavi Lale Yay.-İst.2009-S.139-140

Öncesi ve Sonrasıyla Köy – Kent- 8 –

0

Aslında Çardaklı köyünün şahsında, bütün Mesudiye köylerinin aşağı yukarı birbirine benzer durumlarını ve paylaştıkları müşterek / ortak kaderlerini ele alıp, dile getirmeye çalıştım. Tüm köylülerimizin halet-i ruhiye / ruh hallerini aktardım. Mesudiye ilçesine bağlı köylerin içinde bulunduğu fizik ortamı, bir nebze de olsa vasfetmiş, eski – yeni ahvalini kaleme almış oldum.

X

Köy – Kent projesinden önce, köyümüzün bu terkedilmişlik hale düşüşünün haklı bir gerekçesini, şimdi merhum olan köylüm ve ilkokul arkadaşım Ahmet; birkaç sene önceki bir karşılaşmamızda şöyle ortaya koymuştu:

“Muhsinciğim, demişti. Şayet İstanbul’a gitmek, gurbete çıkmak ihtiyacı gerçekleştirilmemiş olsaydı; bu tarlalar, bu çayırlar, bu bostanlar hangi birimize yeterdi? Çoğalıp artan ailelerin, yeni ev açmak isteyenlerin halleri nice olurdu? Hangi biri yeterince karnını doyurabilirdi? Allahtan İstanbul, kısmen Ankara ve özellikle Almanya’ya gitmek imkanı doğdu da, insanımız az çok bir geçim  kaynağı bulabildi. Yoksa, hepimiz köyde kalsaydık, inan birbirimizi yerdik!”

Evet, o, aynı ilkokulda okuduğum, fakat yaşça benden büyük olan köylüm doğru söylemişti. Lakin ben, bu işte aşırıya gidildiği kanaat ve kanısındayım. Çok ifrat edildi. Fazla aşırı gidildi. Köyde kimse kalmaz, karar kılmaz oldu. Oysa köyün barındırabileceği sayıda aileler köyde kalmalı; bu kadar yoğun bir terk ediş; adeta arkasına bakmadan kaçış olmamalıydı!

Bunda biraz da, kadınların birbirine nispet yapmak isteyişin rolü vardı! O bu gider de, biz niye gidemez mişiz? diye kocalarını teşvik etmelerinin dahli vardı! İşte bu gibi düşünce ve yorumların da payını, yabana atmamak lazım!

Fakat şimdi bu aşırılık gideriliyor. Kimi aileler artık köyde temelli kalmanın yolunu arıyor ve buluyor da…Son zamanlarda köyde daimi olarak / kış – yaz kalanlar var. Ve bu sayı gittikçe artma temayülü, yani bayağı bir artış göstermekte; bu da bizleri sevindirmektedir.

Zaten şehirlerin nefes alması, Türkiye’nin rahatlaması, köylünün refah ve saadetine bağlıdır. Nitekim Mustafa Kemal Atatürk boşuna dememiş: “Köylü efendimizdir.” diye.

X

1952 – 1955 arası hayatım köyde geçti  demiştim. Hafızamda yer eden birçok hususun, sonraları farkına ve bilincine vardım. Ve kendi kendime, şimdiki aklım olsaydı nice notlar tutar; bugünü aydınlatacak kültürel ışıklar edinir; günümüz problem ve sorunlarını çözecek bakış açıları ortaya koyardım.

Sonradan derk edip anladım ki, köyümüzün geçmişi çok eskilere uzanıyor. Köklerimiz ta Orta Asya’ya kadar dayanıyor. Nitekim o zamanki yaşlı insanların silüet ve yüz hatları gözümün önüne geliyor ve heyecanlanıyorum, soya sopa çekiş bu kadar mı olur Yarabbi? diye…Dikkatli bir nazar; insanımızdaki bu tarihi yüz hatlarını, bugün de görebilir.

Hayvan isimleri, çiftçilikle alakalı isimler, rençberlikte kullanılan alet ve edevat isimleri; bugüne ışık tutan belge niteliğindeymiş meğer…Bilhassa yöre adları, şimdi anlıyorum ki, milliyetimizin orijinini / çıkış noktasını gösteren sayısız unsurların adlarıymış…

Bu hususları düşündükçe, zamanında tesbit imkanını kaçırdığım için, kendi kendime hala esef eder, hayıflanır dururum…

X

Dikkatimi çeken ve aklımda kalan bir de şu husus vardı: Köylümüzün Türkçe’yi çok nezih, çok temiz ve çok güzel konuşmasıydı. O zamanlar İstanbul bilinmez. Gurbete gidilmez. Kısaca köyden çıkılmaz olduğu halde, inanır mısınız halkımız, çok güzel İstanbul Türkçesiyle konuşur söyleşirdi.

Güzel Türkçe ağzımızda, anamızın ak sütü gibiydi sanki…

X

Köyüm yolsuz molsuz iken, sanki Anadolu’da -istisnalar hariç- yol mu vardı ? İstanbul’a gidiş -deniz yolu dışında- külüstür sözde otobüslerle yapılırdı! Seyahat esnasında gidiş – dönüş, Sivas veya Tokat üzerinden olurdu. Çünkü  Kelkit nehri  boyunca ilerleyen yol henüz açılmamıştı. Özellikle İstanbul’dan gelişte  – ne hikmetse – Sivas veya Tokat’ta mutlaka bir gece otelde kalınırdı! Bilmiyorum otobüs motorunun mu dinlenmeye ihtiyacı vardı; yoksa oteller mi para kazanmaya muhtaçtı?

Yollar şimdiki gibi asfalt masfalt değildi! Bu yüzden otobüsün içi, yolculuk boyunca toz toprak olur, midemiz ağzımıza gelir, basık tavan nefes almamızı güçleştirirdi! Hele bir de içilen sigara dumanları, yolculuğu tam bir kabus ve işkenceye çevirirdi!

Oysa şimdi uçak gibi arabalar, yağ gibi yollar, belirli yerlerdeki -her türlü ihtiyacı karşılayan- dinlenme tesisleriyle, seyahat imrenilir bir seviyeye yükseldi.

X

Kadın ve kızlarımızın giyinişleri ise tepeden tırnağa kapalı idi. Ama ne çarşaf vardı ne de tek tip giyim tarzı. Herkes kendi zevkine göre, renk cümbüşü içinde, arzu ve heveslerin kendini gösterdiği biçimdeydi. Kadın ve kızlarımız çekingen, ürkek ve korkak değildi. İnsandan kaçar bir halleri yoktu. Edep erkan dairesinde kendileriyle konuşulur, hal ve hatır sorulabilirdi. Zaten hayatın içinde, erkeğinin yanında, onun sağ koluydu. Evinin hanımı ve her hususta sözü dinlenir, hatırı sayılır bir kişilik sahibiydi.

Bellerine arkadan bağlanmış, ayaklarına kadar uzanan; çeşitli renklerde, kalın çizgilerden oluşan peştemallar; hem süs vazifesini görür hem de ucu bele sıkıştırılınca büyük cep işlevini yerine getirirdi.

Başlarında yazmalar bulunur, göğüslerinde beşibirlikler salınır; ayaklarında çeşitli desenlerle müzeyyen / süslü yün çoraplar ve çarıklar olurdu. Daha sonra onun yerini, yekpare olarak imal edilen lastik ayakkabılar aldı. Sıhhi olmayan lastikler, zamanla sağlıkta gedikler açmaya başladı!  

Demokrasimizin Ruhuna El-Fatiha

 

AKP’nin HSYK Kanunu değişiklik teklifi, 20 saat süren kavgalı, tartışmalı oturum sonunda sabah saatlerine kadar devam eden Meclis operasyonu ile kabul edildi.

AKP bu kanunla “kuvvetler ayrılığı” ilkesini ortadan kaldırdı. Artık Yargı, Yürütmeye bağlanmıştır.

Kuvvetler ayrılığı olmadan demokrasi olmaz. Demokrasilerde devlet organları olan yasama, yürütme ve özellikle de yargı kuvvetlerinin ayrı olması gerekir.

Çünkü “kuvvetler ayrılığı” bir fren ve denge mekanizmasının adıdır.

Geç vakitlerde ceylan derisi koltuklarında kendilerinden geçmiş AKP milletvekilleri uykuya direnmeye çalıştılar. Ancak liderlerine direnemediler. Grup başkanvekillerinin işaretine bakarak “evet” dediler. Demokrasimizin tabutuna son çiviyi çaktılar.

Eğer Cumhurbaşkanı Abdullah Gül yasayı onaylarsa, bize demokrasimizin ruhuna FATİHA okumak düşecek.

Bu kanundan sonra artık vatandaşların “bağımsız yargı” teminatının kalmadığını söyleyebiliriz.

*****

MİLLİ İRADEYE SAYGI

30 Ocak 2012 “Ulusa Sesleniş” konuşmasında Başbakan şöyle demişti: “12 Eylül 2010 Halkoylaması, yargı için bir milat niteliği taşıyor. Bu, doğrudan doğruya milletimizin tasdikiyle, halkımızın onayıyla gerçekleştirilmiş bir hukuk reformudur.

“Yargıya millet eli değdi. Yargı, bir hizbin, dar bir anlayışın, bir grubun arka bahçesi olmaktan çıktı, milletin yargısı haline geldi…”

Şimdi baktı ki yargı istediği gibi değilmiş. %58 halkoyu ile kabul edilen HSYK düzenlemesi Meclis’te AKP oylarıyla değişti.

“Milli iradeye saygı” böyle bir şey olmalı.

*****

YARGIYI YÜRÜTMEYE BAĞLAYAN HÜKÜMLER

Bakınız HSYK Kanunu ile Yargı, Adalet Bakanına (bir başka ifadeyle Başbakan’a) nasıl bağlanmış?

Yeni düzenlemeye göre, “Adalet Bakanı, 3 daireyi istediği şekilde isim isim yeniden yapılandıracak. HSYK’nın geçmişteki tüm genelgeleri yürürlükten kalkacak. Hâkim ve savcıların soruşturma ve inceleme izinleri Bakan’ın onayından geçecek.”

“Yasanın Resmi Gazete’de yayımlandığı gün HSYK’daki mevcut genel sekreter, genel sekreter yardımcıları, teftiş kurulu başkanı, yardımcıları, kurul müfettişleri, tetkik hâkimleri ve idari personelin kuruldaki görevleri sona erecek.”

“10 gün içinde Adalet Bakanı tüm bu görevlere yeni atamalar yapacak.”

“Şu anda 3. Daire Başkanı’nın gözetiminde olan Teftiş Kurulu Başkanı, Adalet Bakanı gözetiminde görev yapacak. Teftiş Kurulu, HSYK tarafından değil Adalet Bakanı’nca verilen görevleri yerine getirecek. Teftiş Kurulu Başkanı sadece Bakan’a karşı sorumlu olacak. Yargı üyeleriyle ilgili Adalet Bakanı’nın onayı olmadan inceleme ve soruşturma açılmayacak.”

******************************************************

Başbakan iddialarını ispatlayamadı

Başbakan Erdoğan‘ın kendisi ve yakınları hakkında bir suçlama olduğu zaman kullanmayı çok sevdiği bir cümle var: “Hukukta bir kaide vardır, “Müddei iddiasını ispatlamakla mükelleftir.” Bu temel hukuk kuralına göre, bir suçlamada bulunuyorsanız ispatlamak zorundasınız.

Hukuk kurallarına uymak sadece sıradan vatandaşların değil, kanunları yapanlar dâhil herkesin görevidir. Yani “Hukuk devletlerinde” Başbakanlar da iddialarını ispatlamakla mükelleftir.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan‘ın son zamanlarda ortaya attığı ve henüz ispatlayamadığı iddialardan bazılarına bir göz atalım:

Ø  Gezi Parkı eylemlerinde bir ‘ihanet şebekesi’ ortaya çıktığını söyledi. ‘Bu şebekesinin tüm bağlantılarına yakında milletimize açıklayacağız’ dedi. Yaklaşık 9 ay geçmesine rağmen açıklanabilmiş bir ihanet şebekesi ortada yok.

Ø  Gezi olayları sırasında Camide içki içildiği iddiasını dile getirdi. İspatlayamadı.

Ø  Başörtülü bir genç hanıma üstleri çıplak, elleri deri eldivenli kalabalık bir grubun darp, taciz ve iğrenç eziyetlerde bulunduğu iddia edildi. Başbakan’ın “Benim başörtülü bacıma saldırdılar” iddiasının gerçek olmadığı Mobese görüntüleriyle açığa çıktı.

Ø  Başbakan Erdoğan da, İçişleri Bakanı Efkan Ala da, 17 Aralık öncesinde piyasadan milyarlarca dolar toplandığını iddia etmişti. Efkan Ala, ‘Operasyon öncesi dolar alanları biliyoruz’ demişti. Bank Asya’yı töhmet altında bırakmak için, ‘2 milyar dolar vurgun‘ yapıldığını söylemiş ve bunun belgelerini açıklayacaklarını duyurmuştu. Bu konu da ispat edilemedi.

Ø  Erdoğan, Savcı Zekeriya Öz´ün bir yılda 22 kez yurt dışına çıktığını söyledi ve bir savcı olarak, ayda iki kez yurt dışına çıkacak kadar parayı nereden bulduğunu sordu. ‘Bütün deliller elde‘ hepsini açıklayacağız, dedi. Bu konuda açıklanan bir şey olmadı.

Ø  Yolsuzluk ve rüşvet operasyonlarının hükümete darbe planı olduğunu, bu darbeyi dışarıdan emir ve talimat alan ve vatana ihanet içinde olan paralel yapının uygulamaya çalıştığını her fırsatta dile getirdi. Bu girişimin iç ve dış bağlantılarının kimler olduğunu bildiğini öne süren Erdoğan, yine ‘İhanet şebekesinde kimler olduğunu biliyoruz’ dedi ve ‘Hepsini açıklayacağım’ dedi. Böyle bir açıklama yapılmadı.

Paralel devlet yapılanması (PDY) mensubu olduğu gerekçesiyle başta önemli soruşturmaları yapan savcı, hâkim ve emniyet mensupları olmak üzere binlerce kamu görevlisi görevden alındı veya tayin edildi. Ama bugüne kadar “paralel devlet yapılanması (PDY)” suçlamasıyla hiç kimse hakkında bir soruşturma bile açıl(a)madı. Bu iddiayı ispatlayıcı bir delil ortaya konulamadı.

*****

BAŞBAKANIN İNKÂR ETTİĞİ İSPATLANMIŞ İDDİALAR

Bir de rakiplerinin iddia ettiği, Başbakan’ın inkâr ettiği, belgelenmiş ve ispatlanmış iddialar var. Sadece ikisini hatırlayalım:

  • Urla’da müstakil bir koyda bulunan villaların Başbakan Erdoğan’ın talimatıyla Hazine arazisine yapıldığı ve Başbakan Erdoğan’a ait olduğu iddia edildi. BaşbakanUrla’daki villaların 35 sene önce yapılmış” binalar olduğunu söyledi. Google Earth görüntülerinden villaların son bir yıl içinde yapıldığı anlaşıldı. “Benim değil” dedi, telefon tapelerinden kızı ve eşinin villalar için özel tadilat taleplerini dinledik.
  • “Oslo müzakereleri” devam ederken, PKK ile görüşme olduğu iddialarına karşı R.Tayyip Erdoğan “bu alçakça bir iftiradır, uydurulmuş bir yalandır. Ak Parti hükümetinin herhangi bir terör örgütü ile masaya oturması ve pazarlık yapması söz konusu değildir, bundan sonra da olmayacaktır. Bu iftirayı atanlara söylüyorum, ey Kılıçdaroğlu, ey Bahçeli bizim masaya oturduğumuzu söylüyorsanız, bu iddianızı ispatlamazsanız müfterisiniz” demişti. (Demek ki bir iddiayı ortaya atıp ispatlayamayana MÜFTERİ deniliyormuş.)

Bilindiği gibi Oslo’da PKK yöneticileri ile müzakereler açığa çıktı. Daha sonra da İmralı Süreci ile görüşme ve pazarlıklar devam etti.

Böyle bir ülkede rejimin adı herhalde demokrasi olamaz.

 

 

Zaman Olur ki…………..

 

[Ey vah, fukaranın beli büküldü.  
Medet ticaretin gücüne kaldı,
Eyileralemden göçüp gitti,         
İşler zamanenin piçine kaldı.]

Rahmetli babam her çocuğu için doğdukları güne ait takvimden bir yaprağı alıp saklamayı adet edinmiş olacak ki; benim doğum tarihimi taşıyan bir takvim yaprağını da evraklarının arasında muhafaza etmişti.

1961 yılında bu evraklar arsında gördüğüm bu takvim yaprağının arkasındaki şiiri belki de içinde argo olduğu için dikkatimi çekti ve ezberledim. Yukarıya aldığım şiirin diline dokunmadan yazarak sizlerle paylaşmak istedim.(orijinalliği bozulmasın diye,argosuna dokunmadım)

Dün ne idiyse bu gün de zamanın pek değişmediğini bu şiirin mısralarında gördüm. Fakirlik her zaman olmuştur. Tüccarların çoğu daima haksız kazanç elde etmeye gayret etmiştir. İyi bildiğimiz, aklına,ahlakına itibar ettiğimiz insanlar bu fani alemden, bakî aleme gittiklerini ibretle gördük. Aklına ve ahlakına güvenilmeyen kimselerin zamana göre izafi itibar sahibi olduklarını maalesef gördük. Değerler ile kıymetlerin yer değiştirdiğini,ayakların baş,başların ayak yapıldığı zamanları da gördük.

Sonuç olarak;geçmişe ve geleceğe hayıflanmanın bir espirisinin olmadığını geçte olsa anladık.  Eflatun’un dünyanın ahvali ile ilgili tespitleriyle, bu günün durumunun aynı olduğu, sadece farkın ambalajında olduğunu da gördük.

Bütün mesele hilkatte toplanmaktadır.

1947 yılına ait takvim yaprağı, nasıl bu güne bir kaynak oluyorsa,sözün uçtuğu ve fakat yazının kaldığı bir gerçeği kendini göstermiş olmaktadır.

Arkadaş çevrem belagat ve feraset sahibi insanlardan oluştuğu için Allah’a (C.C.) daima şükretmişimdir. İşte bu çevre daima arkadaşlarımızı yazı yazmaya ve eser bırakmaya teşvik etmiştir. Zira yazılan ve basılan her yazı,dergi,kitap vesaire. Geleceğe bir mirastır. Bu mirasımız gelecekteki nesillerin bu günü anlamalarına ve geleceklerini bu bilgiler üzerine inşa etmeleri için gençlere bir rehber olacaktır. Bilginin kaynağı dün olduğu gibi,bu gün ve yarında yazılı belgeler olacaktır.

Bu cümleden olarak sizlere üç yeni eserden bahsedeceğim.

Bunlardan biri; Sayın Prof. Mustafa E. ERKAL beyefendinin “ANILAR ve DEĞERLENDİRMELER Fakültede 43 yıl”  adlı eseridir. Bir ömür süresi gibi fakültede geçirilen kırk üç yıllık tecrübe ve bilgi birikiminden süzülen damlaları bu günden geleceğe aktaran yazar, en olgun çağını yaşadığını bu eserinde görmemiz mümkündür. Dünden gelen ve bu günde yaptığı tespitlerin gelecekte bunlardan ders çıkartılması gerektiği düşüncesi ilk aklıma gelen fikir oldu.

Geçmişteki olayları bilmeyen bir gelecek neslin,gelecekte doğru adımlar atması mümkün değildir. Bu eser sosyal olaylara ve özellikle siyasal bilgilere ilgi ve alaka duyan gençlerin ve genç kalanların okuması gereken bir eserdir.

İkicisi;Hoca Ahmet Yesevi Vakfının Başkanı araştırmacı, tarihçi yazar Sayın Erdoğan ASLIYÜCE’nin  “BOSNA-HERSEK’TEN KOSOVA’YA” adlı kitabı olup, Bosna ve Kosava’nın bu günkü durumunu gözler önüne sermektedir. Yazar gezerek edindiği tespitlerini bizlere aktarmaktadır. Diğer eserlerinde olduğu gibi bu eserinde de kendine has akıcı bir dil kullanmaktadır.BOSNA-HERSEK’TEN KOSOVA’YA adlı kitap Yesevi Yayıncılık Reklam Turizm ve Film Yapımcılığı San. Tic. Ltd. Şirketi tarafından yayım hayatına katılmıştır.

Üçüncü esergenç yazarlarımızdan Volkan BEYAZ’ınilk eseri olup, titiz bir araştırmanın mahsulü olan  “İHTİLALLERDE TÜRK BASINI” adlı eseridir.Bilge Oğuz Yayınları arasında neşredilmiştir.

Her üç kitap ta bir solukta okunacak akıcılıkta yazılmış eserler olup,akıl ve ahlakına güven duyulan bu yazarların daha fazla eser vermeleri için Allah (C.C.) dua ve niyazda bulunmaktayım.

Bir hususu özellikle siz Sayın okurlarla paylaşmak istiyorum. “İşler zamanenin p…ine kaldı.” Mısrasını yazıp yazmama konusunda çok tereddüt ettim. Ancak bazen bir kelime çok şeyi ifade ettiğinden, özellikle Neyzen Tevfik ve Sizlerin affına sığınırım. Sağlıcakla kalın.