18.8 C
Kocaeli
Perşembe, Temmuz 30, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 910

Ne Yapsın Türkiye?

0

 

 

Türkiye Cumhuriyeti Dış Politikası;sınırdaş ve dış devletlerce, bâzı yazarlarca kasten ve onlardan etkilenen kimi vatandaşımız tarafından  -maalesef-  şuursuzca, ölçüsüz ve acımasız bir şekilde tenkit edilip durmaktadır. Nitekim:

“Bu nasıl ülke ki, bütün komşularıyla problemi var! Hiçbirisiyle arası iyi değil! Bütün kabahat onlarda da, Türkiye’nin hiç mi suçu yok?” gibisinden lâflar edilmekte.

Türkiye’nin Batı komşusu, kara ve denizde sınırdaşı Yunanistan’dan; fedakârlık / özveri yapmasını istediği ve beklediği hiçbir şey yok! Yunanistan’dan istenen sadece yapmakla mükellef / yükümlü olduğu ve altına imza koyduğu antlaşmalara riayet etmesi / uyması.

Türkiye’den yersiz ve haksız olarak talepde bulunan  Yunanistan’dır. Batı Trakya’da antlaşmaları çiğneyen o! Ege’de denize adım atmamızı  -karasularını 12 mile çıkarmak istemesi suretiyle-  engelleyen o! Ege kıyılarında 10’u aşkın adaya Yunan bayrağı çeken o! Kıbrıs açıklarında Türkiye’yi emrivakiler / olupbittiler karşısında bırakmak isteyen o! İsraille birlikte yaptığı deniz tatbikatıyla Türkiye’ye gözdağı vermek isteyen o! Bırakın denizi, havada bile haddini aşarak uçaklarımıza Ege semalarını dar etmek isteyen yine o! Bu durum karşısında ne yapsın Türkiye?

Dikkat edilirse, Türkiye bir şey istemiyor. Sadece haksız taleplerde bulunan ve harîm-i ismetimize göz diken bir ülke karşısında  -gerektiğinde-  bu vatanın karasını, denizini ve havasını savunmanın  -o da taarruz / saldırı olduğu takdirde-  hazırlığı ve bekleyişi içinde. Soruyorum size, böyle  -düşman başına-  bir komşu ülke Yunanistan ve GKRY karşısında ne yapsın Türkiye?

Ya  “Ver kurtul!”  diyenlerin tuzağına düşerek vatanını peşkeş çekecek  -ki zaten dünyanın istediği de budur-  yahut da  “Hazır ol cenge eğer istersen sulh u salâh.”  hükmünce gözü düşmanda, eli tetikte olacak.

Evet, böyle edepsiz, haddini bilmez ve isteyerek Batı’nın piyonu ve onun şımarık çocuğu  Yunanistan ve GKRY karşısında ne yapsın Türkiye?

Özellikle Türkiye’nin Kıbrıs politikası tenkit edilmekte; bu hususta yapıcı olmamakla suçlanmaktadır!

Ne yapsın Türkiye? Soydaşlarının son anda imdadına yetişerek onları yok olmaktan kurtarmış. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni kurarak, yıllarca süren sürtüşmeyi ve kan dökülmesini önlemiş. 1974’ten beri Ada’ya barış getirmiş. Kıbrıs’ın tamamı, hem hukuken hem de tarihî kılıç hakkımız iken.  -Çünkü İngiltere tarafından entrika ve oldubitti ile el konulmuştu.-  Kıbrıs Türk’ünün ancak can, mal ve ırz güvenliğini temin edecek kadarıyla yetinmiş. Sadece en tabiî hayat haklarını teminat altına alan, bu bir avuç Kıbrıs-Türk toprağını bile çok görerek, Kıbrıs’ın tamamından  -haksız olduğu halde-  asla vazgeçmeyen ve bunun için olmadık hile ve desiselere başvuran Yunanistan karşısında ne yapsın Türkiye?

Ya Suriye’ye ne demeli? Bütün Suriye üzerinde hak iddia edebilecek tek ülke konumundaki Türkiye,  “Gölge etme başka ihsan istemem!”  hükmünce, Suriye’den hiçbir şey talep etmezken, Suriye’nin gözü Hatay’da olup, yıllarca içimize fitne-fesat tohumları ekmişti.

Bu yetmezmiş gibi, bağrında terör örgütünün başını barındırarak, onlara her türlü desteği verip üzerimize saldırtmaktaydı. Böylece yüzlerce masum Türk vatandaşının kanına girmekteydi.

Yeterince su verdiğimiz hâlde, bunu bahâne ediyordu. Suyu aşağıdan bulandırıp,

147

yukarıdakine  -arsızca-  “Suyu bulandırıyorsun!”  dercesine suçlayarak tehditler

savurmaktaydı. Dikkat edersek, Türkiye’nin istediği yok! -Türkiye’nin isteği yok derken; komşu ülkelerin üzerine düşen ve yapması gereken aslî görevleri yapmamasını istiyor demek değildir. Çünkü bunlar, kendiliğinden yerine getirilmesi icap eden hususlar-. Ama Suriye  -o zamanlar-  Türkiye’nin birlik, dirlik ve düzenine kastediyordu! Soruyorum sizlere, ne yapsaydı Türkiye? Tabiî Suriye’nin bugünkü içler acısı güç durumu ayrı bir konu.

Irak’a gelince  -ne hikmetse-  bütün hıncı Türkiye’ye idi. Bir taraftan Kuzey Iraklılarla problemler yaşıyor; bir taraftan da, aynı insanlara  -Türkiye’ye karşı olmak kaydıyla-  kucak açıyor ve her türlü desteği vermekte hiç tereddüt göstermiyordu!

Kerkük, Musul ve Erbil’de yaşayan Türkmenler; hiçbir  zaman ülkelerine karşı menfî bir hareket içinde olmadıkları; bilâkis ülkelerine münevver / aydın ve seçkin birer yurttaş olarak hizmette bulundukları hâlde  -üstelik Türkiye’nin, Türkmenleri Irak aleyhine çevirmek gibi bir düşüncesi olmamasına rağmen-  varlıkları Irak’ı hep rahatsız etmiş. Her fırsatta onları katliâma / toplu kıyıma tâbi tutmuştur. Son saldırı ise  -14 Temmuz 1959’da yapılan katliâmın bir benzeri olarak-  …yaşandı! (K. Irak’ta Barzanî Yağması; Zaman, 13 Ağustos 1998 s.5. Ankara’nın Türkmen Girişimi; Zaman 13 Ağustos 1998 s.5. Kerkük’te Katliâm Hazırlığı Var; Zaman, 13 Ağustos 1998 s.5. Türkmenlerden Acil Yardım Çağrısı; Zaman, 14 Ağustos 1998, s.4. Kuzey Irak’ta Türkmen Katliâmı; Ortadoğu, 14 Ağustos 1998, s.4.) Irak’ın da bugün içinde bulunduğu üzücü vaziyet; şüphesiz ayrı bir mevzu.

Böylece Irak’ın ve katliâmlarına göz yumduğu Barzanî’nin Türkler hakkında her fırsat buldukça nasıl davranacakları, bir kere daha tescîl edilmiş / kanıtlanmış oldu.

Komşularını endişelendirecek bir tutum ve davranış içinde olmazken; bütün bu şer cephesi karşısında ne yapsaydı Türkiye?

İran ise ayrı bir âlem! Sûreta hep yüzümüze gülmüş, ama saman altından su yürüterek, yâni el altından daima Türkiye’ye köstek olmuş; Türkiye’ye gâile / belâ olanları desteklemiş ve hâlen de desteklemekte.

Türkiye’yi  -tarih boyunca-  kendisine rakip görmüş. Batı’dan Batılılarca yapılan tazyiklere; Doğu’dan da İran katkıda bulunmaya çalışmış; “Siz Batı’dan biz Doğu’dan, şu Devlet-i Ebed-Müddet’i yok etmenin yoluna bakalım!” dercesine menhus / uğursuz siyasetini asırlarca devam ettirmiş ve ettirmekte.

Türkiye, İran’da hâlen otuz milyonu aşkın soydaşı bulunmasına ve onlar üzerinde hiçbir hak talep etmemesine rağmen; İran, yersiz bir rahatsızlığın zebûnu / düşkünü olarak uykusunu kaçırmanın huzursuzluğu içinde; çareyi Türkiye aleyhdarlığında görmekte.

Bu yersiz kuruntular sebebiyle, işgalci ve gaddar Ermenistan’ı her bakımdan  -ne yazık ki-  desteklemekte; ayrıca sırasında ülkesinde teröristleri barındırmaktan çekinmemekte. Halbuki Türkiye ile İran’ın el ele vermesinde; her iki taraf için sayısız faydalar var.  Böyle bir İran karşısında ne yapsın Türkiye?

Ermenistan zâten malûm. Batı’ya sırtını dayayarak yersiz bir Türk düşmanlığını kendisine şiar / düstur edinmiş. Halbuki Batı’ya istinat ederek / güvenerek yaptığı ihanetler sonunda; en iyi şartlarda efendi ve sâdık teb’a olarak yaşadığı Anadolu’dan mahrum kaldı! Pirince giderken, evdeki bulgurdan oldu!

Şimdilerde yine  “Büyük Ermenistan”  tasavvuru ile tekrar Batılı dostlarına itimat ve istinat edip dayanarak ham hayaller peşinde. Soykırım yalanına yapışarak, bir bardak suda fırtınalar koparmakta! Bu da maalesef Batı’nın işine gelmekte; yangına körükle gitmekte.İşte Batı’nın bu yanlış tutumundan cesaret alan Ermenistan; bu haksız ve yersiz davası uğrunda terörist örgütleri

148

 

barındırmaktan çekinmek ne kelime, hattâ onların saflarında yer almakta.

Oysa bu gidişatıyla, eğer haddini bilmezse Ermenistan’dan da olacağı uzak bir ihtimal değil. Çünkü ava giden avlanır! Güvendiği Rusya’nın ise, artık kendini bile müdafaadan âciz bir ülke olduğunu görmeli!

Böyle gâfil, fakat cüretkâr ve saldırgan bir Ermenistan karşısında ne yapsın Türkiye?

Rusya ise Komünizm’in yıkılmasıyla arslan postuna bürünmüş kof bir ülke. Asıl yıkılışının

gecikmesi, sıradan bir ülke hâlini almasının ertelenmesi, yine Orta Asya Türk Âlemi’nin varlığı

sayesinde.

Türkiye’nin sağına İslâm Âlemi’ni, soluna Türk Dünyası’nı alarak, cihânın enerji merkezi

Orta Doğu’da seçkin yerini almasının önlenmesi gerekiyordu. Ayrıca Türk Dünyası’nın kendisine gelmesine mâni olacak  -hiç olmazsa-  geciktirecek tek devletin Rusya olabileceği bilinen bir gerçekti.

Bunun içindir ki başta ABD ve Avrupa; Rusya’nın varlığının  -eskisi gibi-  devamına inanmışlar ve onu en zor zamanında kredilerle destekleyerek, biraz daha ayakta kalmasını sağlamışlardır.

Ama bu, ne zamana kadar sürer? Taşıma su ile değirmen döner mi! Binaenaleyh Rusya’nın işi bitik ve bu durumu uzun süre devam ettiremeyeceği ise meydanda. Çünkü Kafkasya’nın bahadır evlâtlarının şahlanması çok yakın. Emare ve işaretleri ufukta görünmeye başladı bile.

İşte böyle bir devlet, kuvvetli bir Türkiye’nin Akdeniz yolu üzerinde karşısına dikilmesine tahammül edemez! Boğazlardan geçemeyeceğinden, İskenderun’dan Akdeniz’e çıkmayı plânlamakta. Bu gibi maksatlarla, bölücü teröre destek olmakta. Nitekimgerektiğinde Moskova yakınlarında kamp yeri tahsis etmekte; bu hususta, bir an bile tereddüt göstermemektedir.

Bütün bunlar yetmezmiş gibi Kıbrıs’a yerleşmeye çalışarak, Akdeniz’e tepeden inmeye kalkışmakta.

Şimdi soruyorum: Böyle bir Rusya karşısında ne yapsın Türkiye?

Bütün bunlardan anlaşılıyor ki Türkiye Cumhuriyeti’nin hiçbir komşusundan ve hattâ diğer Dünya Devletleri’nden kendisi için  -tek taraflı olarak-  yapmasını istediği ve onların da yerine getirmekte zorlanacağı siyasî, iktisadî ve idarî herhangi bir talebi yoktur ve olmamıştır da.

Türkiye sadece komşusu olsun veya olmasın; tüm dış devletleri, asla ilgilendirmeyen ve onların da aleyhine olmayan, Türkiye Cumhuriyeti olarak var oluşunun ve tarihî bir netice olarak doğan  KKTC’nin dünyaca iyi karşılanmasını-haklı olarak-  istemekte ve beklemektedir.

Şüphesiz bu da Türkiye Cumhuriyeti’nin en doğal hakkı. Kısaca demek lâzımsa, Türkiye bir şey istemiyor; Türkiye’den hep bir şeyler isteniyor!

Türkiye’nin ise bütün dünyadan tek bir isteği var:

“Yurtta sulh, cihanda sulh.”

İşte Türkiye’nin ancak bu amaç için ve bu uğurda gözü ufukta ve eli tetikte.

 

 

 

149 – 153

 

 

Eğitimde En Büyük Görevden Alma Operasyonu

0

 

İktidar, 90 yıllıkCumhuriyet tarihinde eğitimde yapılan en büyük tasfiye hareketine hazırlanıyor. Dershanelerin 2015 yılında kapatılmasını öngören, özel okullaşma için teşvikler dağıtan ve Milli Eğitim Bakanlığı kadrolarını tasfiye etmeyi amaçlayan tasarısiyasi iktidar tarafından meclise gönderildi.

Milli Eğitim Bakanlığı’nın teşkilat yapısını kökten değiştirecek maddeleri içeren kanun tasarısına eklenengeçici madde ile Müsteşar Yardımcıları, Talim Terbiye Kurulu Başkan ve Üyeleri, tüm Genel Müdürler, Grup Başkanları ile 81 İl Milli Eğitim Müdürlerinin görevlerinin, kanun yürürlüğe girdiği tarihte hiçbir işleme gerek kalmaksızın sona ereceği hükme bağlandı. Ayrıca dört yıl ve üzeri görev yapan100 binokul müdür ve yardımcısının görevi de kanun yürürlüğe girince sona erecek.

TASARININ NE GETİRİP GÖTÜRECEĞİNİ GÖZDEN GEÇİRELİM:

1.Tasarıya göre, özel dershanelerin faaliyetlerine 1 Eylül 2015 yılına kadarizin verilecek.. Dershaneler, üniversiteye girme konusunda imkan ve fırsat eşitliğini sağlayan kurumlardı.  Dershanelerin kapanması ile özellikle özel ders alma imkanı bulamayanDoğu ve Güneydoğulu çocukların, orta ve dar gelirli ailelerin çocuklarının üniversiteye girme şansı azalacak. Bu durumda parası olanlar çocuklarına özel ders aldıracak, bir kısmı da, çocuklarınımerdivenaltı dershanelerine gönderecek.Üniversiteye girişte seçme sınavı oldukça sınava hazırlayıcı çeşitli legal ve illegal araçlar da olmaya devam edecektir.

2.Tasarıda, dershanelerin özel okula dönüşmesi için verilen teşvikler içerisindeözel okula dönüşeceği taahhüdünde bulunan dershanelere hazine arazilerinin 25 yıllığına bedelsiz kullanma hakkı veriliyor. Ayrıca, Milli Eğitim Bakanlığı’na ait okullar ve okulların ek binaları gibi taşınmazların on yıla kadar kiraya verilmesinin de önü açılıyor. Bu düzenleme ile kamuya ait arazisi değerli okulların eğitim hizmeti dışında kullanılmasına yol açacak,kamuya ait taşınmazlar ticari bir mantıkla değerlendirilecek.

3.Dershanelerde 6 yıl çalışan öğretmenler mülakatla bakanlığa alınabilecek.Bu süreyi dolduramayan ve mülakatta başarılı olamayanlar ne olacak? Bunların sayısı da en az 50 bin kişi. Bakanlık hepsini alsa, öğretmen yetiştiren fakültelerden mezun olup tayin bekleyen 400 bin öğretmen adayı ne olacak, ne diyecek? Sonra alınacak dershane öğretmenleri kadrolu mu olacak, sözleşmeli mi? Bu konularda bir netlik olmadığı için büyük bir kaos ve mağduriyetler yaşanacak.

4. Aday öğretmenlikten öğretmenliğe geçişlerde yazılı ve sözlü sınav getiriliyor.Üstüste iki sınavda da başarılı olamayan aday öğretmenlerin memuriyetle ilişkileri kesiliyor. Öğretmenliğe geçişte uygulanacak sınava katılım, adaylık döneminde herhangi bir disiplin cezası almamak ve performansdeğerlendirmesine göre başarılı olmak şeklinde iki şarta bağlanıyor. Bu da sınav öncesinde bir ön eleme sürecinin işletileceği algısını oluşturuyor. Tasarı hayata geçerse aday öğretmenler, yoğun idari baskı altında, iş güvencesi olmaksızın görev yapmak zorunda kalacak. Hedeflenen performans değerlendirmesi ise objektif, ölçülebilir ve denetlenebilir olmaktan ziyade, kuşkuları artırabilecek sonuçlara yol açacak.

5.Tasarıda Talim ve Terbiye Kurulu daişlevsiz hale getiriliyor.Yapılacakdüzenleme ileTalim ve Terbiye Kurulu, bir ‘karar’ organı olmaktan çıkarılıp sadece bir’inceleme organıhaline dönüştürülecek.Talim ve Terbiye Kurulu, Milli Eğitim Bakanlığının eğitim politikalarını üreten ve eğitimle ilgili hukuki düzenlemeleri yapan beyni konumundadır.  Ömer Dinçer zamanında yapılan düzenlemede Kurulun özelliği büyük ölçüde azaltıldı, işlevsiz hale getirildi. Şimdi biraz daha görevlerinden arındırılıyor. Bu, bugüne kadar önemli hizmetler ifa eden bir kurumun sonu olur.

6. İktidar, geçtiğimiz 11 yılda defalarca yaptığı gibi, şimdi de MEB teşkilatınıyeniden biçimlendirmeye, kendi çizgisinde olmayan tek bir kişinin bile bakanlık bünyesinde eğitim yöneticisi olmaması için tarihin en büyük tasfiye adımlarını atmaya hazırlanıyor. Bu tasarı yasalaşırsa, Müsteşar dışındaki tüm Bakanlıkmerkez teşkilatı üst yöneticileri, İl Milli EğitimMüdürleri, Yardımcıları, Şube Müdürleri ile dört yılı dolduran okul Müdür ve Yardımcıları görevden alınacak, düz öğretmen statüsüne geçirilecek.

Milli Eğitim Bakanlığı kadrolarında son on yılın en büyük tasfiyesi, Ömer Dinçer’in Bakanlığı zamanında gerçekleştirildi. Bakanlık merkez teşkilatı üst yönetiminin ve İl Milli Eğitim Müdürlerinin yüzde 80’i tasfiye edilerek 400 civarında üst yönetici, müşavir” adı altında pasifleştirildi. Şimdi yapılması planlanan tasfiye, Dinçer’in yaptığı tasfiyeye rahmet okutacak gibi görünüyor.

Kendi döneminde atanan tüm yöneticileri bile  görevden el çektiren siyasi iktidar, kendi siyasi çizgisindeki valiler aracılığıyla yeni yönetim kadrolarını oluşturmaya çalışıyor. Bu tasfiye, eğitim kamuoyunda büyük bir kadrolaşma” algısı oluşturuyor. Bu yeni kadro oluşturma çabaları, aynı zamandaBakanlığın bunca yıllık birikimini, hafızasını bir anda silme ve sıfırlama tehlikesini de beraberinde getiriyor. Ayrıca mağdur edilerek gücendirilmiş ve motivasyonsuz bir kadroyla ne kadar başarılı eğitim hizmeti üretilebilir? Devletin koyduğu kural ve kriterleri yerine getirerek, yıllarını verip belli basamakları çıkan kişileri bir anda ilk geldiği noktaya geri döndürmek, o insanlara ve eğitime yapılacak en büyük kötülüktür. Eğer Türkiye bir hukuk devletiyse, bu insanların kazanılmış hakları ne olacak?

Millî Eğitim, siyasetüstü bir niteliğe sahip olup, millî bir politika ve strateji ile yürütülmeli, siyasi iktidarların ve bakanların oyuncağı olmamalıdır.Milli Eğitim’deki tayin, atama,terfiler tamamen liyakat ve ehliyet kriterlerine göre düzenlenmelidir. Bakanlığın asli görevi, personel hareketleri ve kadrolaşma değil, sadece eğitim ve öğretim olmalıdır.

Bu sebeplerle, şu anda mecliste görüşülmekte olan, ülkenin geleceğiyle yakından ilgili Milli Eğitimle ilgili torba yasa tasarısının, yasalaşması acele getirilmemeli,konunun taraflarınca yeterince tartışılıp olgunlaştırıldıktan sonra toplumsal uzlaşmayla yasalaştırılmalıdır.

 

 

 

Yörük Obası Taş Ocağına Feda mı Edilecek?

 

Son Yörük obası Sığırlık merası üzerinde büyük rant oyunları vurgun ve talanlar planlanıyor. Bölge tamamen taş ocağına feda edilecek. Sessiz sedasız üstelik Kocaeli Valiliği’nin destekleriyle Sığırlık Merası taş ocaklarına kurban ediliyor. Valimiz sayın Ercan Topaca’dan bir an önce konuya el atıp taş ocağı cinayetini durdurmasını bekliyoruz. Gelecekte milyonlarca insanın yaşayacağı Şile, İzmit ve Gebze üçgeninde insanların nefes borusu olan 700 yıllık Manav ve Yörük kültürünün yaşatıldığı Sığırlık merası taş ocağı rantçılarına kurban edilmesin. Bu konuda yetkilileri göreve davet ederken bölgeye açılacak taş ocağıyla ilgili sizleri kısaca bilgilendirmek istiyorum.

ÇED’SİZ TAŞ OCAĞI CİNAYETİ

Kocaeli Valiliği, Dilovası´nın kuzeyindeki 700 yıldan beri Yörüklerin yaşadığı Sığırlık merası olarak bilinen 50 bin dönümlük ormanlık alanı “organize taşocağı bölgesi” ilan etti. Ormanlık alanın ortasına 65 tane taşocağı açılacak. Üstelik bu çevre ve doğa katliamı için ÇED raporuna gerek bile duyulmadı. Çevre mühendisleri bu kararı “Felaket” olarak yorumladı.

Valiliğin Çevre Kurulu tarafından imzalanarak onaylanan plana göre, bölgede yan yana 65 taşocağı açılacak. ´Organize Sanayi Bölgesi´ nedeniyle çevre kirliliğinin had safhaya ulaştığı Dilovası´nın kuzeyinde yer alan bölge için uzmanlar, “Kocaeli, Gebze ve Dilovası bölgesinde yeni bir ´organize´ çevre sorunu yaşanacak” diyor.

Valilik kararının, çevresel etki değerlendirmesi yapılmadan, kanunlar dahi incelenmeden alındığı öne sürülüyor. Kocaeli Valiliği Mahalli Çevre Kurulu üyelerinin imzasını taşıyan 11 Aralık 2013 tarihli ekli dosyalarına göre, ´Organize Taşocağı Bölgesi´ Gebze Kargılı Köyü´nün güneybatısında bulunan tarihi sığırlık merası olarak da bilinen vakıf arazisi olduğu da açıklanan tarihi ormanlık alana kurulacak. Onaylanan parsel planında, bölgenin 65 parsele ayrıldığı görülüyor. Kararda, şehir içindeki taş ocaklarının tamamının kapatılacağı, mevcut tesislerin Ocak 2015´e kadar yeni bölgeye taşınacağı ifade ediliyor.

TAŞ OCAĞI CİNAYETİNİ DURDURALIM

Evet, buradan tüm ilgili ve yetkilileri göreve davet etmek istiyorum. 1 yıl önce Kartepe bölgesinde açılacak taş ocağını durduran ve taş ocağına geçit vermeyen Kocaeli kamuoyu ve çevreciler Gebze’nin tarihi Sığırlık merasındaki taş ocağı cinayetini de durduracaklarını inanıyorum. Gerçekten taş ocaklarının buraya açılması büyük bir çevre cinayetine neden olacaktır. Bu çevre cinayetine dur demek için kamuoyu oluşturup toplantılar düzenlemeliyiz çevre cinayetinin önüne geçmeliyiz.

 

 

‘Kanunî Sultan Süleyman Han’ın, oğlu Şehzâde Mustafa’yı öldürtmesi, Basiret Bağlanmasıdır.’

Oğuz Çetinoğlu: Bir televizyon dizisi sebebiyle halkımız, Şehzâde Mustafa olayını fark etti. Olayı özetler misiniz? 

Prof. Dr. Ahmet Akgündüz: ‘Kader hükmünü icrâ edince, insanların basar (1) ve basireti bağlanıyor.’ Kaidesi burada da geçerlidir. Meseleyi hemen hükme bağlamak doğru değildir. Ancak bu olayın tasvip edilecek bir yönü de yoktur.

Osmanlı tarihçilerinin beyanına göre, Şehzâde Mustafa hayatta iken O’nunla beraber hayatta olan üç şehzâde daha vardır: Şehzâde Bâyezid, Şehzâde Cihângir ve Şehzâde Selim.

Sadrazam Rüstem Paşa ve Hürrem Sultân’ın ve hatta bazı tarihçilere göre Kanuni’nin meyli Şehzâde Bâyezid’e; askerler, âlimler ve meşâyıhın (2) meyli Şehzâde Mustafa’ya; harem halkının meyli ise babasıyla Saray’da beraber oturan ve sancağa çıkmayan (3) Şehzâde Cihangir’e idi.

Çetinoğlu: Sonradan İkinci selim Han olarak Osmanlı tahtına oturan Şehzâde Selim?

Akgündüz: O, hiç kimsenin aklından bile geçmiyordu. Zira kendi sancağında, çevresine toplanan musâhiplerle eğlenceli bir hayat yaşıyordu. Taht işleri gündeme gelince de, “Bakalım Mevlâ neyler?” diye lakayt kalıyordu.

Çetinoğlu: Olaylar nasıl gelişti?

Akgündüz: Kanuni’nin hanımı Hürrem Haseki’nin (4); Şehzâde Bâyezid, Şehzâde Selim ve Şehzâde Cihangir’in annesi olması; Şehzâde Mustafa’nın ise Mah-i Devrân Haseki’nin oğlu olması fitneyi ateşlemeye yeterli bir sebepti. Hürrem Haseki’nin ve Kanuni’nin biricik kızı Mihrimah Sultân ile evlenen ve 1544 yılında Sadrazamlık makamına gelen Rüstem Paşa, fitne ateşini körüklemeye başladı. Asıl arzusu Şehzâde Bâyezid’in tahta çıkmasıydı. Bunun için Şehzâde Mustafa’nın tasfiyesi gerekiyordu. Bu gayeye ulaşmak üzere Damad, Kayınvalide ve kız bir plan hazırladılar. Osmanlı Devleti’ni en çok ürküten politik bir mevzu olan Anadolu’nun Şî’alaşmasını vesile ettiler.

Kanuni; Sadrazam Rüstem Paşa’nın komutasında İran Seferine çıkmak üzere bir ordu çıkarmıştı.

Sonrasını Solak-zâde’den (5) özetleyelim:

“Şaşılacak iştir ki, askerin dilinde hiç hoş olmayan sözler dolaşıyordu. Bazı gayr-ı makul sözler ile çadırlar dolup gizli ve âşikâr söyleniyordu ki, ‘Padişah gâyet kocaldı, yaşlılık vücudunu yıprattı. Bu günden sonra sefere çıkamaz. Onun için yerine Rüstem Paşa’yı Anadolu’ya serdar tayin etti. İnsaf o ki, Şehzâde Mustafa yerlerine tahta geçmek istiyormuş; ancak Rüstem Paşa engel imiş‘. Bu tür dedikodular tevâtür (6) derecesine geldi. ‘Söz yalan olmaz; yanlış olur‘ dedikleri gibi, aslında Şehzâde Mustafa yaşı kırkı geçmiş, ilim ve kahramanlık itibariyle şehzâdeler arasından biricik idi. Ayrıca asker ve halk onu seviyor ve istiyordu. Maalesef bazı ahmaklar iyi niyetle ve bazıları ise kötü niyetle Şehzâde Mustafa’ya bu sözleri ulaştırdılar ve O’nu isyan edecek merhaleye getirmeye çalıştılar.”

İşte bu dedikodular üzerine, fesad şebekeleri, Şehzâde Mustafa’nın İran Şah’ı Tahmasb ile gizlice ittifak yaptığına ve O’nun damadı olup babasını devireceğine Kanuni’yi ikna ettiler. Her ne kadar Kanuni, kendisine ilk olarak bu mevzu açıldığında, “Hâşâ Mustafa Hân’ım bu küstahlığa cür’et ede. Bazı müfsidler kendi arzularını mülk ve saltanat O’na kalmasun deyü iftira ederler” diye sert cevap vermesine rağmen, sahte mektuplar ve benzeri desiselerle onun isyan edeceğine ve hıyanet ettiğine inandı. Hatta 3. İran Seferi için yaptığı hazırlığa, Şehzâde Mustafa’nın Konya Ereğlisi yakınlarında 30.000 kişilik bir orduyla katılmasını, ona isyan için geliyor zannetti. Rüstem Paşa’nın tahrikleri kötü amacına ulaşmış ve maalesef Şeyhülislâm Ebüssuud Efendi’den de devlete isyan ettiğinden dolayı idam fetvâsı kamufleli bir şekilde alınmıştı.

Çetinoğlu:Fetvâ, usulüne uygun değildi…’ mi diyorsunuz?

Akgündüz: Bu fetvâ usulüne uygun alınmamıştır. Böylece araya giren müfsidlerin tahriki ile Osmanlı tarihinin en acı ve haksız bir idamı gerçekleştirilmiş ve 960 / 1553 yılının Şevval ayında Şehzâde Mustafa, babası ile görüşmek üzere geldiği çadırda boğdurulmuştur.

Katli, devlete isyan suçundan dolayıdır; ancak deliller sahte ve şahitler yalancıdır.

Çetinoğlu: Osmanlı mülkünde Şehzâdenin katlinin yankıları nasıl oldu?

Akgündüz: Şehzâde Mustafa’nın idam edilmesi, her ne kadar kanununa uydurulmuş ve sahte delillerle insanlar kandırılmış dahi olsa, memleket içinde büyük sıkıntılar meydana getirmiştir. Hadiseye üzülen Şehzâde Cihangir, aynı yıl üzüntüsünden vefat etmiştir. Asker çok ciddi manada rahatsız olmuş ve ısrarla Sadrazam Rüstem Paşa’nın azli istenmiş ve mecburen azledilmiştir. En acısı da İran Seferinden vazgeçilmiştir; zira askerin önemli bir kısmı karşı tarafa meyletmeye başlamıştır. Halk arasında Şehzâde Mustafa destanlaşmış ve adına çok önemli mersiyeler yazılmıştır. Hatta ‘Düzmece’ Mustafa adıyla ortaya çıkan birisi, binlerce insanı çevresine O’nun adıyla toplayabilmiştir.

Çetinoğlu: Çalkantılar sonra da devam etti mi?

Akgündüz: Lala Mustafa Paşa, bazı şahsî menfaatleri yüzünden iki öz kardeşin arasını açmaya başlamış ve Şehzâde Bâyezid ile Şehzâde Selim’in aralarına buz dağlarını sokmaya çalışmıştır. 1558 yılında Şehzâde Bâyezid Kütahya’dan Amasya’ya ve Şehzâde Selim ise Manisa’dan Konya’ya sancakbeyi olarak tayin edilmişlerdir. Maalesef Şehzâde Bâyezid, bazı tahriklere aldanarak gelen bu fermanı dinlememiştir. Padişah’ın emriyle üzerine gelen orduya Konya’da mağlup düşen Bâyezid, İran’ın başşehri Kazvin’e sığınmış ve âsi hale gelmiştir. Sonunda Şah, bazı dedikoduların da etkisiyle âsi oğlunu babası Kanuni’ye teslim edince, 4 oğlu ile birlikte Şehzâde Bâyezid 1562 yılında idam edilmişlerdir. İdam fetvâsını veren ise, Şeyhülislâm Ebüssuud Efendi’dir ve bu fetvâda bir aykırılık bulunmamaktadır. Yani Şehzâde Bâyezid’in katli tamamen devlete isyan suçundan dolayıdır ve bağy (8) suçunun cezasıdır.

Çetinoğlu: Şehzâde Bâyezid ile Kanunî Sultan Süleyman arasında teati edildiği bildirilen şiir formundaki mektuplardan da söz eder misiniz Hocam

Akgündüz: Bu mektuplar, meselenin künhünü anlatması açısından çok manidardır. Birer dörtlükleri şöyledir:

Şehzâde Bâyezid (Şâhî):

Ey serâser âleme Sultân Süleyman’ım baba

Tende cânım cânımın içinde cânım baba

Bâyezid’ine kıyar mısın benim cânım baba

Bî günahım Hak bilir devletlü Sultânım baba.

Hak Tealâ kim cihanın şâhı itmiştir seni,

Öldürüp ben kulunu, güldürme şâhım düşmeni

Gözlerim nuru oğullarımdan ayırma beni

Bî günahım Hak bilir, devletlû Sııltân’ım baba !

Kanuni (Muhibbî):

Ey demâdem mazhar-ı tuğyân-ı isyânım oğul

Takmayayım boynuna herkiz tavk-ı fermanım oğul

Ben kıyar mıydım sana ey Bâyezid Hânım oğul

Bî günahım dime bârî tevbe kıl cânım oğul

Tutalım ki elin baştan başa kanda ola                                                                                                            Sen ki istiğfar edersin, biz de affetsek n’ola ?                                                                                            Bayezid’im, suçunu bağışlarım gelsen yola                                                                                                       ‘Bî günahım’ dime bâri, tevbe kıl cânım oğul!

BİLGİLİK:

(1) basar: Görme yeteneği, görüş, zihnî algı

(2) meşayıh: Şeyhler, din adamları

(3) sancağa çıkmak: Eski bir Türk geleneği gereğince, Osmanlı Devleti’nde, Padişahların belli bir yaşa gelen erkek evlatları, yanlarında hocaları, askerleri ve diğer görevliler olduğu halde bir eyâlete gönderilirdi. Buna ‘Sancağa çıkma’ veya ‘Sancağa çıkarılma’ denirdi. Eyâletler kendisine bağlı kazaları ve köyleri bulunan bir idarî birimdir. Bunlara ‘Sancak şehirleri’ denilirdi. Belli başlı sancak şehirleri şunlardır: Amasya, Bursa, Konya,  Kütahya, Manisa,  Sivas, Trabzon.

Bu sancakların çoğu, Anadolu Beyliklerinden alınmış yerlerdir. Böylece Osmanlılar; bir zamanlar kendileri gibi birer beylik olan bu yerlere, güvenilir bir idareci olarak hanedandan birini göndermişlerdir. Ayrıca bu şekilde, hâkimiyet altına aldıkları beylikleri de, hanedan mensubu bir yönetici ile taltif etmişlerdir.

(4) Haseki: Osmanlı padişahlarının eşleri arasında çocuk doğuranların ulaştığı unvandır. Padişahların birden fazla hasekisi olabiliyordu. Bu hasekilerden en gözdesi genellikle en büyük erkek çocuğun annesi oluyordu. Hasekiliğe yükselen pâdişah hanımlarına samur kürk giydirilirdi. Ayrıca kıymetli taşlardan yapılmış taç da takarlardı. Bundan sonraki hayatı için ayrı bir oda tahsis edilir, hizmetine cariyeler ve silahtar tâyin verilirdi. Padişah öldüğünde erkek çocuk doğuran haseki eski saraya gönderilirdi. Kız çocuk doğuran veya çocuk doğurmayan hasekiler ise devlet kademesindeki yüksek rütbelilerle evlendirilirdi. Kanuni Sultan Süleyman Han, Sultan Birinci Ahmed Han ve Sultan İbrahim Han’ın hasekileri Hürrem Sultan, Kösem Sultan ve Hüma Şah Sultan, hasekiler arasında en meşhur olanlarıdır.

(5) Solak-zâde: 1590 – 1617 yılları arasında yaşamış Osmanlı tarihçisidir. Tam adı: Solak-zâde Mehmet Hemdemi Efendi’dir. Aynı zamanda şair ve bestekârdır. Şiirlerinde ‘Hemdemî‘, bestelerinde ‘Miskalî‘ mahlasını kullanmıştır. Babası, yeniçeri ocağında önemli bir mevki olan Solakbaşı rütbesinde olduğu için Solak-zâde olarak anılmaktadır. Enderun’da yetişmiştir.

Solak-Zade Tarihi, Tarih-i Solakzade veya Fihrist-i Şahan adıyla tanınan tarih kitabı, yaklaşık olarak, Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan kendinin yaşadığı 1660’lara kadar olan dönemin tarihidir.

Osmanlıca olarak 1854’de ve 1880’de İstanbul’da basılmıştır.

(6) tevâtür: Bir haberin ağızdan ağıza yayılması, yaygın söylenti. Arapça kökenli bir kelime olan tevatür dinî metinlerde, yalan olması mümkün olmayan bir sözün, haberin; ağız birliği etmiş güvenilir kimselerden yayılması anlamında kullanılır.

(7) bağy: Devlet başkanına silahla karşı koymak, isyan etmek. Osmanlı hukukunda cezâsı idamdır.

(8) künh: Bir şeyin özü, içyüzü, aslı. Künhüne varmak: Bir şeyin aslını, esâsını anlamak, gerçeği öğrenmek. 

ŞEHZÂDE MUSTAFA’NIN KATLEDİLMESİ

Şehzâde Mustafa, Kanûnî Sultan Süleyman Han’ın şehzâdeliği döneminde; Manisa’da, 1515 yılında dünyaya geldi.  Kanuni’nin hanımları Hürrem Sultan ile Mâh-i Devran Sultan arasındaki rekabet had safhada idi. Rekabet, sonunda kavga ve düşmanlığa dönüştü. Kanûnî’nin, büyük oğlu Şehzâde Mustafa’yı çok sevmesi, Hürrem Sultan’ı daha da etkili olmaya zorluyordu. 1533 yılında, Valide Sultan  – Hafsa Hâtun ölünce, Hürrem Sultan daha da güçlenmişti. Eşini ikna ederek Şehzâde Mustafa’yı İstanbul’dan uzaklaştırıp Saruhan (Manisa) Sancak Beyliği’ne göndertti.

 

Şehzâde, Manisa’da dönemin en büyük âlimlerinden dersler alarak yönetim ve idarede, Osmanlı ordusunun  en değerli komutanlarının nezâretinde ise askeriyede mükemmel bir şekilde yetişti. Lâ’li Çelebi’den edebiyat dersleri aldı. Mükemmel denilebilecek ölçüde şiirler yazıyordu.

Cihan Devleti olan Osmanlı’nın Muhteşem Sultanı Kanunî Süleyman Han, bir kurnaz kadına teslim olmuş, belki de ileride babasını geçebilecek olan, vasıflı ve güzide bir şehzâdenin… öz oğlunun öldürülmesine onay vermişti. Şehzâde Mustafa olayı, bir hazin hikâyedir. Evlât sevgisini bilen herkesin gönül tellerini titretir. Dilerseniz, özet olarak hatırlayalım.

Sadrâzam  Rüstem Paşa, Kanunî’den sonra Şehzâde Bâyezid’i tahta oturtmak istemektedir. Göreve devamının  ancak bu şarta bağlı olduğunu düşünür. Kanunî’nin, sözünden çıkmadığı eşi olan Şehzâde Mustafa’nın üvey, Bâyezıd’ın öz annesi Hürrem Sultan da bu görüştedir.Saray mensuplarından, başka destekçiler de bulunur. Şimdi sıra Kanunî’yi ikna etmeye, orduyu bu işin dışında tutmaya gelmiştir. Çünkü ordu, Mustafa’dan yanadır. Ordu, hazırlanan komplodan haberdar olursa;   hazırlayıcıları, kendilerinin derhal öldürüleceğini bilmektedirler.  Şehzâde Mustafa’nın, babasını devirerek tahta oturmak niyetinde olduğunu, bu iş için İran hükümdârı Şah Tahmasp  ile işbirliği yaptığını Kanunî’ye söylerler. Düzmece bir mektup ve cevabı delil olarak gösterilir. Kanunî,  başlangıçta iddiaları aslâ kabul etmez. Fakat bir müddet sonra; savaş meydanlarında yorulan bedenini, devlet ve milleti için yeni plânlar yapmaktan bunalan başını dinlendirmek için sığındığı kucağın, kızı Mihrimah Sultan’ın ve dâmâdı Rüstem Paşa’nın kurnazca düzenlemelerine mağlup olur, söylenilenlere inanır. 

Şehzâde Mustafa,  yüz hatları ve vücut yapısı itibariyle, dedesi ve Kanunî’nin babası Yavuz Sultan Selim Han’a çok benziyordu. Şehzâdeyi görenler, bu benzerliğin etkisinde kalarak hemen onun taraftarı oluyordu. Bu etkileşimden Kanunî’nin rahatsız olması sağlandı. Yavuz Sultan Selim Han, babası İkinci Sultan Beyazıd’ı tahtından indirmişti… “Târih tekerrür edebilir.” Diyerek bu olayı da kullandılar.

Kanunî, bizzat ordunun başına geçerek İran üzerine sefer e çıktı. Ordu, İstanbul’dan hareket etti. Konya’da mola verilip otağ kuruldu. Amasya Vâlisi olan Şehzâde Mustafa’ya, sefere katılması için haber salındı. Ordusuz ve yalnız gelmesi isteniliyordu. Mustafa kuşkulanmıştı. Düşündü: Gitmese veya ordusu ile birlikte giderse, babasının şüpheleri doğrulanmış olacaktı. Yalnız giderse kötü bir âkıbetle karşılaşabilirdi. Sonunda kararını verdi: Yalnız gidecekti. Ne de olsa muhatabı babası idi. O’na güveni tam olmasa bile saygısı sonsuzdu. Otağ-ı Hümayun’a girdiğinde, kendisini babasının yerine cellâtlar karşıladı.  Dışarıda ordu, gök gürültüsünü bastıracak şekilde şehzâde lehine tezahürat yapıyordu. Bir düzine cellât,  başından aşağı çuvalı geçirirken hayli zorlandılar.  Talihsiz Mustafa’nın:

– Baba, babacığım… ciğerpâren oğlunu boğuyorlar. Kurtarmayacak mısın ?  Diye bağıran sesi, içerideki ve dışarıdaki gürültü sebebiyle hedefine ulaşamadı. Son anda, kararından vazgeçer endişesiyle  Pâdişah’ın yanındakiler de feryatların duyulmaması için tedbir almışlardı. Yarım saate yakın bir mücâdeleden  sonra işin bitirildiği, hayatının son ve en büyük hâtâsını yapmış olan babaya bildirildi. Şehzâde Mustafa 38, Kanunî 59 yaşında idiler. Ordu, olayı öğrenince teessürünü ve protestosunu belirtmek için iki öğün yemek yemedi. Pâdişaha karşı saygısızlık etmeye kimse yeltenmedi.  Rüstem Paşa, aleyhinde sloganlar atılırken, O, kadın elbisesi giyerek kaçtı. Kanunî Sultan Süleyman Han, ilk iş olarak Rüstem Paşa’yı sadrazamlıktan azletti. Osmanlı yönetimindeki sağduyulu paşalar ve devlet erkânı, intikam duygularının devlete zarar vereceğini belirterek, orduyu teskin ve ikna ettiler.  

Olayın akisleri büyük oldu. Yıllar sonra ortaya çıkan sonuçları ise Devleti çok yıprattı. Bu olay, Osmanlı’nın  yıkılışına giden yoldaki   yüzlerce atlama taşlarından biridir.

Şehzâde Mustafa, bütün Türk tarihinde, hakkında en çok mersiye yazılan tarihî şahsiyettir.

Taşlıcalı Yahya Efendi’nin yazdığı mersiye.

Meded, meded bu cihânın yıkıldı bir yanı

Ecel celâlîleri aldı Mustafa Hân’ı.

Dolundu mihr-i cemâli, bozuldu erkânı,

Vebâle koydular âl ile Âl-i Osmân’ı.

Enîsi gâib erenler, celîsi ehl-i sefâ,

Ziyâde ide yaşım gibi rahmetin mevlâ.

İlâhi! Cennet-i firdevs ana durağ olsun,

Nizâm-ı âlem olan Pâdişah sağ olsun!

Nisayi’nin yazdığı mersiye: (Şair Nisayi bu Mersiye’de Hürrem Sultan için ‘Rus cadısı ‘  ifadesini kullanırken, Kanuni’yi de açıkça merhametsizlikle suçlamıştır.)

Bir Urus câdısınun sözin kulağuna koyup

Mekr ü âle aldanuban ol acûzeye uyub

Bâğ-ı ömrün hâsılı ol serv-i âzâda kıyup

Bi-terahhum şâh-ı alem n’itdi Sultan Mustafâ

Şâh-ı âlemsin veli halk tutdı senden nefreti

Kimsenün kalmadı hergiz sana meyl-i şefkati

Bâis olan müftiye irmesün Hak rahmeti

Merhametsüz şâh-ı âlem n’itdi Sultan Mustafâ

Prof. Dr. AHMET AKGÜNDÜZ

1955 yılında Diyarbakır’ın Çüngüş Kazası’na bağlı Malkaya Köyü’nde doğdu. İlkokulu köyde tamamladıktan sonra, Gaziantep İmam-Hatip Lisesi’ni ve Gaziantep Lisesi fen bölümünü bitirdi. 1980 yılında Erzurum Atatürk Üniversitesi İslamî İlimler Fakültesi’nden, 1982 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. Dicle Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne

Hukuk Tarihi Araştırma Görevlisi olarak giren Akgündüz, 1983 senesinde Mastırını ve 1986 senesinde de ‘İslam Hukukunda ve Osmanlı Tatbikatında Vakıf Müessesesi‘ adlı teziyle doktorasını tamamladı.

1987 senesinin Kasım ayında Hukuk doçenti olan Akgündüz, aynı yıl Konya Selçuk Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne ‘Hukuk Tarihi ve İslam Hukuku Doçenti’ olarak tâyin edildi. 1986-1991 yılları arasında Başbakanlık Osmanlı Arşivinde Uzman Müşavir ve Devlet Arşivleri Danışma Kurulu üyeliği sıfatlarıyla araştırmalarda bulunan Akgündüz, 1993 Eylül’ünde Dumlupınar Üniversitesi’ne Hukuk Profesörü, Ekim 1993′ de aynı üniversiteye bağlı Bilecik İktisadî ve İdarî Bilimler Fakültesi’ne Dekan olarak tâyin edildi.

1997-1998 ders yılında Princeton Üniversitesi’nde misafir Profesör olarak araştırmalarda bulundu. Hâlen Hollanda’da, Roterdam Üniversitesi Rektörü olarak görev yapmaktadır.

Arapça, İngilizce ve Farsça bilen Akgündüz, Osmanlı Araştırmaları Vakfı Mütevelli Heyet Başkanıdır.

Yayınlanmış Eserleri: *Osmanlı Kanunnameleri ve Hukuki Tahlilleri / 12 cilt. *Mukayeseli İslam ve Osmanlı Hukuku Külliyatı,  *İslam Hukukunda ve Osmanlı Tatbikatında Vakıf Müessesesi, *Şer’iyye Sicilleri / 2 cilt (Heyet ile birlikte), *Belgeler Gerçekleri Konuşuyor / 5 cilt,  *Eski Anayasa Hukukumuz ve İslam Anayasası, *İslam’da İnsan Hakları Beyannamesi, *Arşiv Belgeleri Işığında Sayıştay Tarihi,  *Arşiv Belgeleri Işığında Somuncu Baba, *Arşiv Belgeleri Işığında Eshab-ı Kehf ve Tarsus Tarihi, *Arşiv Belgeleri Işığında Süleyman Hilmi Tunahan Hazretleri, *Osmanlı’da Harem, *Tabular Yıkılıyor / 2 cilt

 

Kıbrıs’ı Veren Anadolu’yu da Verir

Anadolu üzerinde hedefleri olan ülkeler bizim hep sorunlu ve çalkantılı dönemlerimizi kollamış ve üstümüze gelmişlerdir. Sadece üstümüze gelmekle kalmamış, tarih boyu tavizler koparmışlardır. Bugün de tekrar Kıbrıs sorununun, hayali AB üyeliğinin ve hatta Ermeni iddialarının gündeme getirilmesi sebepsiz değildir. Biz de zaman zaman kendimizi zayıf düşürücü ve önemli caydırıcı kurumlarımızı zayıflatıcı yanlışlardan da bir türlü vazgeçemedik. TSK üzerinde oynanan kumpasların bugün gündeme getirilmek istenen bu sorunlarla doğrudan ilgisi vardır.

18 Ocak 1964 tarihinde Yeni İstanbul Gazetesinin gençlik köşesinde yayınlanan ilk yazım, Kıbrıs sorunu ile ilgiliydi ve “Pas Edilen Koz” başlığını taşıyordu. Son çıkan “Anılar ve Değerlendirmeler – Fakültede 43 Yıl” adlı kitabıma da bu makaleyi koydum. Aslında bu kitaptaki amacım genç nesilleri yakın tarihin gerçekleri ile buluşturmaktı.

Milli davalarına sahip çıkan ülkelere ister istemez saygı duydum. Milli güvenliğini ihmal eden, milli davaları görmezden gelen ve çözümü ona buna devreden ülkeler, hem siyasi, hem ekonomik bakımdan güçlü ve etkili olamazlar. Dıştan kumandalı, güdümlü, sınırları belli, ekonomik programları sadece uygulayabilirler. “Ne ol, ne de öl” anlayışı içinde yaşar giderler. Milli güvenliğin ve caydırıcılığın olmadığı yerde demokrasi ve özgürlükler de topal kalır.  Bizde asker savaşır ve şükürler olsun kazanır; siyasete onun bunun paraşütü ile indirilenler ise, masada bir şeyler vermek için çırpınır durur. Kıbrıs Adası tarih boyu Anadolu’nun güvenlik çemberinin önemli bir unsuru olmuştur. Bu çemberde güçlü ve caydırıcı olabildiğimiz oranda vatan topraklarını koruyabiliriz.

Hayali AB üyeliği uğruna yapmadığımız fedakârlık kalmadı. Bunların karşılığını da alamadık. Güvenlik çemberinden geri çekilip Anadolu’ya kendimizi hapsedersek, bizi ancak Orta Anadolu’da yaşama hakkı tanınır. Türkiye’nin AB üyeliği yolunda kanatları koparılmaya, tüyleri yolunmaya, kendi kendini inkar eden, milli kimliğini dışlayan, milli çıkarlarını küresel tuzaklara feda etmeyi fazilet sayan, 1923 Türkiye’sinin tasfiye edildiği, milli ve üniter devlet olmaktan çıkarılmış Yeni Türkiye ile mi gireceğiz? AB’nin yıllardır Türkiye’den isteklerine bakılınca hangi Türkiye üye olacak sorusu akla gelir.

Hayali AB üyeliği uğruna sürekli olarak Kıbrıs sorunumuz sağ veya solda yer alan bazılarının kabul edemediği milli davamız, adeta adak kurbanı haline getirilmiştir. Devlet adamı demeye bile uygun görmediğimiz siyaset işportacıları milli davaları unutturarak, dondurarak veya yabancıya teslim ederek Bölge ve Dünya barışına katkı yapılabileceklerine inandırılmışlardır. Kerkük’ü Barzani’nin insafına terk etmedik mi? Bazıları sorunlardan verip kurtulacaklarını zannetmişlerdir; oysa vermenin ve tavizin sonu yoktur. İçeride iyi yönetilemeyen ve birbiri ile uğraşan ülkemizde,dün başörtüsü ve türban nutuklarıyla bazı şeyler gizlenirdi. Bugün ise;paralel devlet tartışmalarıyla büyük soygunlar ve yolsuzluklar ile dış politika tavizleri örtülmeye çalışılıyor. Gerçekleri yazmaktan alıkonmuş yazılı ve görüntülü basın ile kamuoyu birçok şeyin farkında değildir. “Türk değil; Türkiyeliyim“, “Türkiye Cumhuriyeti katı bir üniter anlayışa sahip olmuştur” , “Etnik grupların tanınması gerekir” , “Türkiye Türklerindir gibi tezler yanlıştır“, “Türkiye’de sadece Türk Milleti yoktur“, “Osmanlı eyalet sistemine geçilebilir” gibi garip değerlendirmelerle ülke çıkarları korunabilir mi? 

Kıbrıs’ta ve daha sonra Ermenistan’a verilecek tavizler ile birileri içine sindiremediği TC’den ve İttihat Terakki artıklarından!rövanş ve intikam mı alınmış olacak? Kıbrıs’ın kuzeyi ile güneyini Berlin’in doğusu ile batısı gibi göremeyiz. Kıbrıs, Irak ve Suriye’deki gelişmeler Türkiye için küreselleşmenin kırılma noktalarıdır. Bazı işbirlikçiler bizim için artık stratejik önem taşımıyor dese de, Kıbrıs, ABD ve İngiltere için artan önem taşımaktadır. Fanatik ve ırkçı Kıbrıs Rum’unu tanımayanlar bir ara “40 yıldır bu sorunu çözemedik” diye ortaya düştüler ve ders almaları gereken rahmetli Rauf Denktaş‘ı hedef tahtası yaptılar. Tek hedef KKTC‘nin ortadan kaldırılmasıdır.  Kıbrıs’ın yapısı birleşmeye ve birleştirilmeye müsait değildir. Bir ara KKTC sınırı açınca Güneye gidip mal ve mülklerini görmek isteyen Türkler acaba neden dayak yemişlerdi? İsviçreli David’in İspanya’dan aldığı eşeğine “Bu KKTC eşeğidir, vize yok” diye Sakız Adasına neden sokmadılar? Dış politika bilgisiz, tecrübesiz kendi kendiyle uğraşan, sözde devlet adamlarıyla götürülemez. Şimdi ise Batı çıkarları uğruna doğalgaz hattı tek belirleyici olabiliyor.

Türk Kadınının Süreçte Rolü…

Türk Milleti, tarih içinde zaman zaman zorlu süreçler yaşayarak ancak bu zorlukların üstesinden gelerek yeniden feraha ve refaha ulaşmıştır.Bu süreçlerden geçişte Türk kadını önemli roller üstlenmiştir.

Günümüzde yaşadıklarımıza bakarak, Türk kadınının; içinde bulunduğumuz süreci sağ salimen ve büyük bedeller ödemeden atlatabilmemiz için kendi üzerine düşeni yapmak zorunluluğunda olduğunu görüyoruz…

Türk toplumunun ana erkil bir yapıda olduğunu bilirsek, Türk kadınının yalnızca kendini düşünmediğini, yeri geldiğinde kendi istek ve menfaatlerini ön plana almayacağını ve yaşadığı ortamda tek başına olmadığını bunlara ilaveten de yaşamını, özgüvenini, mutluluğunu; uzak ve yakın  soydaş olduğu milyonlarca insanın fedakarlığına, birbirine sadakatine ve vatanseverliğine borçlu ve bağlı olduğunu da biliriz diye düşünüyorum.

Bunun için Türk kadını; milli ve manevi değerleri ve de Türk Milleti’nin diğer mensupları ile olan bağını koparmamak ve hiçleşmemek adına her şeyi yapmak zorunda olduğunu, tarih boyunca sözleri, hareketleri ve düşünceleri ile velhasıl tüm duygu dolu varlığıyla daima göstermiştir.

Türk kadını; yeri geldiğinde anne, yeri geldiğinde evin reisi, yeri geldiğinde meslek erbabı, yeri geldiğinde de vatan müdafasında elinde mavzer askerlikte rütbe alacak bir komutan karakterindedir.

Türk Milleti, bugün içinden çıkılmazmış gibi gösterilen sorunlar yaşıyorsa, bunun en önemli nedenlerinden biri yukarıda özelliklerini belirtmeye çalıştığımız Türk kadınının toplum içinde olması gereken konumundan bilerek uzaklaştırılmış olmasıdır.

Eğer böyle olmasaydı, Türk kadını milletimizin başına örülmek istenen çorabı fark eder,doğurganlığını kaybetmez, çocuklarını ona göre yetiştirir, kocasını buna göre yönlendirir, memleket ekonomisinde ve sosyal yaşamında manevi değerleri olduğu kadar milli değerleri de ön plana alarak savunur ve memlekete el koymaya çalışan gayrı Türk ve bölücü unsurlara karşı bayraklaşırdı…

Şimdi yapılması gereken; Türk kadınını büyük bir ekseriyetle, toplum için önem arz eden bu önemli görevine yeniden ama şuurlu bir şekilde geri döndürmektir.

Hatırlarsak, bahsimize konu olan bu Türk kadını, 100 yıla yakın bir süre öncesinde Türklük, vatan, bayrak, din, iman ve namus konularında “Milli Mücadele” verilmesi için erkeklere yardım noktasında adeta teminat vermiştir.

20 Mayıs 1919‘da İstanbul Üsküdar‘da düzenlenen mitingte “Asri Kadınlar Cemiyeti” adına Sabahat Hanım; “İşte hayatı, ruhu Türk olan İzmir’i bugün Yunanlılar aldılar. Belki yarın sinemizden bir şey, kalbimizden bir hayat koparırlar gibi birer birer Konya’mızı, Bursa’mızı, hatta bütün güzellikleri ile çok sevgili İstanbul’umuzu isteyecekler. O zaman hayatımıza zehirli tırnaklarını takıp  her fırsatta bizi biraz daha ölüme yaklaştıran bu kahredici kuvvetler karşısında yine bu sükut ve tevekkülle mi yaşayacağız? Ben buna hayır diyorum. Biz kadınlar bu hak cihadında en önde olacağız ve medeniyete riyalar söyleyen varlıklara her zaman lanetleri, lanetleri yağdıracağız…” diyordu.

Yine aynı mitingde Naciye ve Zeliha Hanımlar da “Biz kadınlar yaşamak için ölmeye yemin ettik.” diye haykırıyorlardı.

Bu söylemler ve buna uygun davranışlar, şüphesiz yüksek bir şuurun varlığına delalet etmektedir. Devamla söylemek isterim ki; yine bir kadının yani hepimizin yakından tanıdığı Halide Edip‘in 19 Mayıs 1919’da İstanbul Fatih Mitingi‘nde yaptığı konuşmaya, Türk kadınlarının fikir düzeyini ve ruh halini anlamak için bakmak gerekir; ” Hanımlar, Türkler! Türk ve Müslüman bugün en kara gününü yaşıyor. Gece karanlık bir gece…

Fakat insanın hayatında sabahı olmayan gece yoktur. Yarın bu korkunç geceyi yırtıp, parlak bir sabahı yaratacağız…

Bugün elimizde top, tüfek denilen alet yok; fakat ondan büyük ondan kuvvetli bir silahımız var. Hak var Allah var. Tüfek ve top düşer. Hak ve Allah bakidir. Topunun yüzüne tükürecek kadar; evlatlar, analar, kalbimizde aşk ve iman, milliyet duygusu var.”

Gördüğünüz gibi 100 yıl öncesinin Türk kadınının aklında ve kalbinde; Türklük, vatan ve bayrak sevgisi ve de bu yolda çekinmeden her şeyini harcamaya hazır bir inanç ve iman kudreti var.

Bugün Türk kadını, ruh ve fikir itibarı ile aynı halde midir? Öncelikle Türklük, vatan, bayrak ve bunlar için her şeyini harcayabilecek iman ve inanç kudretine sahip midir? Yoksa para, pul, şöhret, gezme tozma, nefis, gıybet, dedikodu, diziler ve popüler kültür Türk kadınını teslim mi almıştır?

Dün Türklük için canını vermeye hazır olan Türk kadını, milletine “BU” diye hitap edenlere tahammül göstermekte ve hatta inanılmaz bir destek vermektedir. Sadece bu gerçekten yola çıkarak yukarıdaki sorulara olumlu yanıtlar vermek mümkün gözükmemektedir.

Eğer bir teslimiyet yok ise, kara partinin mitinglerinde aldatma ve kandırma amaçlı sallanan Türk bayraklarının işi bitince ayaklar altına alınmasına tahammül edebilir miydi? Evlatlar kolay yoldan para kazanmaya teşvik edilir miydi? Ayakkabı kutularına gülüp geçilir miydi? Yolsuzluklar ve rüşvetler evlerde onay görür müydü? Yalanın dolanın peşinden bu kadar çok koşulur muydu? İki gezi ve bir Boğaz sefasına “bir daha bir daha” diye göbekler atılabilir miydi? Eve gelen erzak ve kömür torbalarına ihtiyaç olmasa da “buyur” denilir miydi? İktidarın oy için dağıttığı her türlü rüşvet niteliği taşıyan imkana “evet” cevabı verilir miydi?

Emin olun Türk kadını doğal mecrasından bilerek bu kadar uzaklaştırılmasaydı bunların hiç birine olumlu cevaplar verilemezdi.

Şimdi yine, Türk kadınının 100 yıl öncesinde olduğu gibi toplum için, kendi önemini kavrayıp güçlü bir rol üstlenmesine, Türk Milleti olarak ihtiyacımız var. Gelin yine Nene Hatun, Kara Fatma, Naciye, Zeliha, Sabahat Hanımlar olun!

Sizlerden, 100 yıl öncesinin bir üniversite öğrencisi olan Naciye Faham Hanımdan duyduğumuz gibi; ” Arkanızda yanık bağırları, yaşlı gözleri, acı dolu kalpleri ile sizlere doğru koşan bizler varız… Kadınlarınız, analarınız, bacılarınız, evlatlarınız, canınızdan bir parça olan biz kadınlar varız.” sözlerinin benzerlerini duymak istiyoruz. İşte bunu haykıracak olan Türk kadınları, yarının mimarı olacaktır…

Getto ve “Zenci Türkler”

0

Mahalle ve getto farklı dinamiklerle oluşur. Mahalle, ahalinin tamamını bir geniş aile kavramı içinde değerlendirir. Mahallede ortak yaşam alanları doğal olarak oluşur. Mahallede asıl olan, insanların yaşam alanlarında huzur,sükûnet ve asayiştir. Mahalle insanlar için vardır. Farklılıkların varlığı ancak bu unsurlar tehdit edilirse dışlanır.

Getto ise, üstündeki kimlik belirteçlerini varlık nedeni kılar. “Öteki”nin farkını vurgulamak ve farkları öne çıkarmak suretiyle kendi içinde “benzeşmeyi” sağlar.Mahallenin farklarını vurgularken getto kendi sakinlerini benzeştirmeler yoluyla kütleleştirir.Getto “mazlum melekler” sığınağıdır, “kibirli şeytanın” sarayına bumeranglar fırlatır.

Şeytan dışarıda, melek içerde kalacaktır.

Gettonun varlığı ve kimliği mahalleye husumetiyle oluşur ve devam eder. Getto içten içe mahalleye karışmak ister.Amacı sadece ekonomik ve siyasal olarak mahalleyi kuşatmaktır.Mahallenin parçası olmak, ona karışmak getto kardeşliğinin bitmesi demektir.

Modern gettonun oluşmasında ruhsal vuruklar büyük rol oynar. Önce vuruklarına vurgu yapar getto, daha sonraları vuruğu yaşatan unsurlara hayranlık beslemeye başlar.Bireysel olarak yaşanan vuruk sonrası bozukluk, komünal olarak da mümkündür. Bireysel vuruklar anlatılar yoluyla çoğalır, kutsallaşır, çarmıhta İsa olur, dinleyenin kendi vuruğu olur nesiller boyunca.  Getto direncini artırmak için vuruklarına vurgu yaptıkça, kendini vuruk yaratan güce eklemler: Vuruk sonrası duygusal bozukluk ortaya çıkar.

Artık ruhu zenci, cildi beyaz olacaktır gettonun. Zenci olarak iç bütünlüğünü husumetle sağlarken, cildinin beyazlaşmaşı aynada yeni bir kişilik parçalanmasını açığa çıkarır. Beyaza olan kini getto sakinlerini içten içe–farkında olmadan– beyazlığı putlaştırmaya götürür.Daha önce zenciliğini meleklik olarak tanıtırken, beyazlaşmasını da melekliğe terfi için “geçici” şeytanlık rollerini benimser.Siyah melek, beyaz şeytan arasında bocalarken hangisi rol hangisi gerçekti karışır. Una bulanmış zenci çıkar ortaya.

Zenciliğini içeride, beyazlığını ise dışarıda öne çıkarır getto sakini.

Getto sırf Yahudiliğe has bir oluşum değildir. Her kültürden insan ve toplum bu tecrübeyi yaşayabilir. Toprak müstemlekesi olan, zihin müstemlekesi olan ülkelerde,Afrika’da, Hindistan’da, Pakistan’da ve Ortadoğu ülkelerinde, Afrikalı-Amerikalı ve -Avrupalılarda yaygın olan bir durumdur.Özellikle cildi esmer toplumlarda, bağımsızlıklarını kazanmış olsalar bile, Müslümanlık ırk ayrımını kınasa da, bir “beyaz”la olmak, beyazla evlenmek veya iş yapmak kendi başına bir şeref olur. Bir anlamda siyahlığını aklama çabası, beyazla münasebet suretiyle kendini terfi ettirmeye dönüşür.

Dahası…

Getto sakini, kolonize eden ülkenin asker ve insanlarını kendilerine model edinmek suretiyle bir başka “bozuklukla baş etme” tarzını ortaya koyarlar. Bunu yaparken, önceleri düşman olarak gördüğü getto harici unsurların metodlarını öğrenip kullanmaya başlar.Artık getto içindeki –daha önce paylaşılan çaresizlikler–hem gelir hem iktidar dengesizliklerine bırakmaya başlar kendini. Artık mesela zenci, zenciliğinin getirdiği tüm olumsuzları yaşamaktan kurtulmak ister.Gitgide, zenci getto kimliğinin kaçınılmaz ortaklığından kurtulmak için, “öteki” zenciden beyazlar kadar ya da daha fazla nefretetmeye başlar.

Diğer bir ifadeyle, The Believer filminde olduğu gibi, Yahudi Yahudi’yebir Nazi subayı gibi davranmaktan kaçınmayacağı gibi, bilakis haz bile duyabilir. Benzer örnekler, Cry,  the Beloved Country‘de zenciyi aldatan diğer zencide-ki onun algı kodlarını bildiği için aldatması kolay olur-aşikârdır. Color Purple‘de bu durumun bir başka yansımasını görürüz: zenci koca, zenci karısına ve çocuklarına beyazların kendine davrandığından daha zalim davranır. Bu zulümde ana etken, eşeğine gücü yetmeyenin “kürkünü dövmesi” timsalidir.  Züğürt Ağa filminde bir Kürt ağasını aldatan ona yakın duran diğer bir Kürt olarak karşımıza çıkar.  Amacı vaktiyle marabası olduğu Ağadan nemalanmak değildir, ağadan daha zeki olduğunu, onun saflığından yararlanarak ispat etmektir.

Sonuç olarak…

Getto koruduğunu iddia ettiği değerlere ve o değere sahip çıkana en büyük zararı kendi ürettiği getto canavarıyla verir.  Ve artık gettonun beyazlaşan zenci yavruları, zenci kalanları yiyerek beyazların mahallesine yerleşir. Şeytan aniden melek, melek aniden şeytan olmuştur.  Her iki halde de aynı enerji, propaganda, hırs ve “hikmetler” yağmur gibi iner artık.  Şeytan’ın faziletleri de aynı iştahla anlatılır artık. Getto sakinlerinin bir kısmı buna anlam veremez, şaşkınlık yaşar. İnsanın olduğu  “her yerde şeytan olacaktır” demek şüpheleri yine dağıtacaktır.

Eee…hoş geldin, Şeytan!

Hangi melek attı seni?

Allah’ın Rahmeti Herşeyi Kuşatmıştır

Allahu Teâlâ’nın en önemli vasıflarından birisi de merhametli olmasıdır. Nitekim Kur’an-ı Kerim’in pek çok ayetinde Yüce Allah’ın rahmetinden ve çok merhametli olduğundan bahsedilmektedir. Bir ayette de merhametlilerin en merhametlisi” olduğu bildirilmektedir.(A’raf, 7/151)Aynı zamanda Kur’an-ı Kerim,Allah’ın merhamet sıfatını ifade için kullanılan ve O’nun güzel isimlerinden olan Rahmân ve Rahîm isimleri ile başlamaktadır.Bunlardan Rahmân ismi Kur’an’da 57 defa, Rahîm ise, 114 defa geçmektedir.Müslümanlar olarak bizler bu isimlerin geçtiği Fatiha suresini her gün kıldığımız namazlarda en az 40 defa tekrarlamaktayız. Ayrıca her işimizin başında mutlaka okuduğumuz besmele ile Yüce Rabbimizin merhamet sıfatını zikrederiz.

Rahmân ve Rahîm kelimeleri Allah’ın çok merhametli olduğunu ifade eder. Ancak her iki isim arasında bazı farklar bulunmaktadır. Rahmân sıfatı, Rahîm sıfatına göre daha kapsamlı olup, Yüce Allah bu sıfatının gereği olarak yarattığı bütün varlıklara merhametiyle muamele eder, insanlar arasında inanan-inanmayan, itaatkâr-günahkâr ayırımı yapmaz. Kur’an’da şöyle buyrulmaktadır: “O merhamet etmeyi kendine gerekli kıldı.”(En’âm, 6/12, 54)

Rahîm ise Allahu Teâlâ’nın mü’min kullarına yönelik özel sıfatıdır. Allahu Teâlâ sadece iman eden, kendisine karşı gelmekten sakınan, salih amel işleyen, iyi ve yararlı davranışlarda bulunanları ahirette rahmetinin tecellisi olarak mükâfatlandırıp cennetine koyacaktır. Hz. Peygamber (s.a.s.)’in bildirdiğine göre, Yüce Allah cennete, “Sen benim rahmetimsin” buyurmuştur. (Buharî, Tevhid, 25)Bu bakımdan Rahmân sıfatı dünyaya, Rahîm sıfatı ise ahirete yöneliktir.Allahu Teâlâ’nın rahmetinin ahiret gününde sadece mü’minlere has olması O’nun ilâhî adaletinin gereğidir.

Yüce Allah, sonsuz merhamet sahibidir. O, bütün kâinata rahmetiyle tecelli eder, yarattığı tüm canlılara merhametiyle muamele eder. Allahu Teâlâ’nın rahmetinin genişliği hadis-i şerifte şöyle haber verilmiştir:Hz.Ömer (r.a.) anlatıyor: “Resûlullah (s.a.s.)’e bir grup esir getirilmişti. Bunların içinde bir kadın vardı ki, çocuğunu aramakta idi.  Bu kadın (sağa sola) koşuyor, esirler arasında bir çocuk bulduğu zaman onu yakalayıp kucaklıyor, göğsüne bastırıyor ve emziriyordu. Allah Resûlü (s.a.s.) bize: “Şu kadının, kendi çocuğunu ateşe atacağını sanır mısınız?” dedi. Biz de: “Hayır vallahi! Atmamak elinden geldiği sürece atmaz” dedik. Bunun üzerine Allah Resûlü (s.a.s): “Muhakkak ki,Yüce Allah’ın kullarına olan rahmeti, bu kadının çocuğuna olan şefkatinden fazladır” buyurdu.”(Buhari, Edeb 18; Müslim, Tevbe, 22)

Başka bir hadis-i şerifte ise şöyle buyrulmuştur:“Allah, arz ve semayı yarattığı gün, yüz rahmet yarattı. Her bir rahmet göklerle yer arasını dolduracak kadardır. Ondan yeryüzüne tek bir rahmet indirmiştir. İşte anne, yavrusuna bununla şefkat eder. Vahşi hayvanlar ve kuşlar birbirlerine bununla merhamet ederler. Kıyamet günü geldiği vakit Allah, rahmetine bunu da ilâve ederek (tekrar yüze) tamamlayacaktır.” (Müslim, Tevbe, 21)

Kur’an-ı Kerim’de; Allah’ın rahmetinin her şeyi kuşattığı ve rahmetinin tamamını ahiret hayatında sadece salih amel işleyen mü’min kullarına tahsis edeceği bildirilmektedir: “Allah şöyle dedi: “Azabım var ya, dilediğim kimseyi ona uğratırım. Rahmetim ise her şeyi kuşatmıştır. Onu, bana karşı gelmekten sakınanlara, zekâtı verenlere ve ayetlerimize inananlara yazacağım.”(A’raf, 7/156)

İlâhî rahmetin genişliğinden bu şekilde bahsedildikten sonra ayrıca, “De ki: “Ey kendilerinin aleyhine aşırı giden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Şüphesiz Allah bütün günahları affeder. Çünkü O, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir”(Zümer, 39/53) buyrularak, insanın her ne durumda olursa olsun, ne kadar günah işlemiş olursa olsun Allah’ın rahmet kapısına yönelebileceği, O’nun af ve mağfiretini ümit edebileceği müjdesi verilmiştir. Çünkü Kur’an-ı Kerim’de Allah Teâlâ’nın küfür ve şirk dışındaki bütün günahları affedebileceği haber verilmiştir. (Nisâ, 4/48)

Müslüman Allah’ın gazabının da olduğunu, günahkârları cezalandıracağını da bilir. Bundan dolayıdır ki; Müslüman daima korku ile ümit arasında bulunur, o Allah’ın rahmetinden asla ümidini kesmez.Kur’an-ı Kerim’de; kâfirlerden başkasının Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyeceği belirtilerek, onlar için elem dolu bir azap olduğu bildirilmiştir. (Bkz. Yûsûf,12/87; Ankebût, 29/23)

Sonsuz rahmet sahibi olan Yüce Rabbimiz, itaatkâr olsun, günahkâr olsun tüm kulların; bütün dertli, muzdarip gönüllerin, biçare ve kimsesizlerin yegane sığınağı ve ilticagâhıdır. Dayanıp güvenilecek tek varlık Allah’tır, çünkü Okullarına karşı çok merhametlidir, öyle ki;“O’nun rahmeti gazabını geçmiştir.”(Ahmed b. Hanbel, II, 381)

Yüce Allah’ın rahmeti hakkında Kur’an’da genel anlamda şu ifadelere yer verilmektedir:“Allah, dilediğine rahmetini ihsan eder”(Bakara, 2/105)“Allah, merhametlilerin en merhametlisidir”(Yûsûf, 12/64)“Allah, merhametlilerin en hayırlısıdır.”(Mü’minûn, 23/118)Bu genel ifadelerden başka olarak Allah’ın kimlere hangi özelliklerinden dolayı merhamet edeceği de açıklanmıştır. Şimdi bunlardan kısaca bahsedelim:

Allah kimlere rahmet eder:

Mü’minlere: “Allah mü’minlere çok merhamet edendir.”(Ahzab, 33/43; Ayrıca bkz. Bakara, 2/218)

İtaat edenlere: “Allah’a ve Peygambere itaat edin ki, size merhamet edilsin.”(Âl-i İmrân, 3/132, Ayrıca bkz. Nur, 24/56)

Allah’tan sakınanlara: “Ey iman edenler; Allah’a karşı gelmekten sakının ve peygamberine iman edin ki, size rahmetinden iki kat pay versin, size kendisiyle yürüyeceğiniz bir nur versin ve sizi bağışlasın. Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.”(Hadîd, 57/28; Ayrıca bkz.A’râf, 7/156)

Salih kullarına: “İnanıp salih ameller işleyenlere gelince, Rableri onları rahmetine sokacaktır. İşte bu apaçık başarıdır.”(Câsiye, 45/30)

Allah yolunda cihad edenlere: “…Allah yolunda cihad edenler; şüphesiz bunlar Allah’ın rahmetini umarlar. Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.”(Bakara, 2/218)

Namazını kılanlara ve zekâtını verenlere: “Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin,Resüle itaat edin ki size merhamet edilsin.”(Nur, 24/56; Ayrıca bkz.Tevbe, 9/71)

Allah yolunda infak edenlere:“…Harcayacaklarını, Allah katında yakınlığa ve Peygamberin dualarını almağa vesile sayarlar. Bilesiniz ki bu, (Allah katında) onlar için yakınlıktır. Allah onları rahmetine sokacaktır. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.”(Tevbe, 9/99)

Kur’an’ı dinleyenlere, Kur’an’a sarılanlara ve ona uyanlara: “Kur’an okunduğu zaman ona kulak verip dinleyin ve susun ki size merhamet edilsin.”(A’râf, 7/204)Allah’a iman edip o (Kur’an)’a sımsıkı sarılanları ise (Allah), kendisinden bir rahmet ve lütfa kavuşturacak…”(Nisâ, 4/175) “Bu(Kur’an)’a uyun ve Allah’tan korkun kisize merhamet edilsin.”(En’am, 6/155)

İyiliği emredip, kötülükten alıkoyanlara:“İyiliği emreder, kötülükten alıkoyarlar. Namazı dosdoğru kılar, zekâtı verirler. Allah’a ve Resûlüne itaat ederler. İşte bunlara Allah merhamet edecektir.”(Tevbe, 9/71)

İyilik edenlere: “Şüphesiz, Allah’ın rahmeti iyilik edenlere çok yakındır.”(A’râf, 7/56)

Kötülüklerden korunanlara: “Onları kötülüklerden koru. Sen o gün kimi kötülüklerden korursan, ona rahmet etmiş olursun. İşte bu büyük başarıdır.”(Mü’min, 40/9)

Sabredenlere: “Onlar; başlarına bir musibet gelince, “Biz şüphesiz (her şeyimizle) Allah’a aidiz ve şüphesiz O’na döneceğiz” derler. İşte Rableri katından rahmet ve merhamet onlaradır.”(Bakara, 2/156-157)

Allah’tan korkanlara:“… Allah’tan korkun ki size merhamet edilsin.”(En’âm, 6/155)

Tevbe edenlere: “Sâlih dedi ki: Ey kavmim! İyilik dururken niçin kötülüğe koşuyorsunuz? Allah’tan mağfiret dileseniz olmaz mı? Belki size merhamet edilir.”(Neml, 27/46)

Allah’ın kimlere merhamet edeceği konusunda Peygamberimiz (s.a.s.) de şöyle buyurmuştur: , “Allah, ancak merhametli olanlara rahmetini ihsan edecektir.”(Buhârî, Cenâiz, 33), “Rahman, merhamet edenlere merhamet eder. Yeryüzündekilere merhamet edin (o zaman) göktekiler de size merhamet eder.”(Ebû Dâvûd, Edeb, 66)

Yüce Allah’ın âlemleri kuşatan rahmetinden istifade edebilmek için imanda sebat etmemiz, O’nun rahmetine vesile olacak güzel ameller işlemeye devam etmeliyiz. Ayrıca Peygamber Efendimizin “Merhamet etmeyene merhamet edilmez”(Buhari, Edeb, 18) ikazına kulak vermeli, tüm canlılara karşı merhametli olmalıyız.

Eğitim ve Öğretimde Asıl Amaç

0

Asla unutulmamalıdır ki, çocuklarımızın tahsilleri ne olursa olsun, her şeyden önce onları şu değerlerle donatmak aslî ve millî görevimiz olmalı:

Mustafa Kemal’in  de işaret ettiği gibi  -öncelikle-  Türk İstiklâl ve Cumhuriyeti’ni, ilelebet muhafaza  ve müdafaa etmek / savunmak.

Aynı vatanı paylaşmak.

Aynı millete mensupluk ve aynı devlete sâhiplik şuuru.

Aynı dine bağlılığın oluşturduğu kardeşlik anlayışı.

Aynı marşı benimseme.

Aynı Ay-Yıldızlı Bayrak altında yaşama sevinci.

Aynı İstiklâl Marşı’ndan duygulanış.

Müşterek mukaddesata âidiyet ruhu.

Vatan, Millet ve Devlet sevgisi.

Doğru ve gerçek Din bilgisi.

Aynı dostluk ve düşmanlıklarda ortak hissiyat oluşturmak.

Tek Vatan, Tek Devlet, Tek Bayrak ve Tek Coğrafya dâvası gütmek.

Kısaca:

İslâm-Türk Şâiri Mehmet Âkif’ten inanç rûhu.

Vatan Şâiri Namık Kemal’den vatan aşkı.

Dünya Cenneti İstanbul’un sevdalısı Yahya Kemal’den tarih şuuru.

Süleyman Çelebî’den  “Adı Güzel Kendi Güzel Muhammed.”  Sevgisi.

Allah âşığı, Peygamber vurgunu, insanlık hâdimi Mevlânâ’dan, insanı sevme san’atı.

Erzurum’lu İ. Hakkı’nın; en güzel Türkçe akîde / inanç çerçevesi olan Tefviz-name’sini benimsemek ve özümsemek.

Evet, bütün bunlar her öğrenciyi ilgilendirir.

Herkesin bu temel mes’elelere bakışta tereddütleri olmamalı.

Aksi takdirde millet mefhumu oluşmaz.

Doğuştaki değil ama, oluştaki birlik rûhu doğmaz.

Vatan savunmasında yer alınmaz.

Müşterek düşmana karşı bir ve beraber olma düşüncesi ortaya çıkmaz.

Daha doğrusu milletin tasa ve kıvançta bir olması imkânı kalmaz.

Çünkü insan ne sadece maddeden, ne de sırf mânâdan ibaret.

Aklını fen, kalbini inanç tatmin eder.

Velhasıl:

Çocuklarımızı iyi bir lisan, doğru bir tarih, sağlam bir inanç sahibi kılmak, en başta gelen görevlerimiz olmalı.

 

 

134- 135

İkram Kültürümüz Nasıl Olmalı

0

Bazı alışkanlıklarımız ne kadar doğru ne kadar yanlış diye düşünürüm. İşte ikram kültürümüzde böyle. Düğün salonlarına gidiyorsunuz orada yapılan ikramlar gazlı içecekler başka içecek seçme şansınız yoktur. Çünkü ikramlarda gazlı içecekten başka bir şey yoktur. Otobüsle seyahat ediyorsunuz. Muavin soruyor ne alırdınız? Neleriniz var, gazlı içecekler, nescafe,çay.

Kışın kıraathaneye gidiyorsunuz, ne içersiniz? Beyefendi bana bir ıhlamur verir misiniz. Ihlamurumuz yok çay ya da size oralet, tarçın vs. verelim. Verilecek olan oralet ve tarçın doğal olsa eyvallah. Doğala özdeş olduğundan sağlıklı değil.                          

Otobüste, kıraathanede, düğünde veya başka bir yerde, midenizden rahatsızsınız, alternatif sağlıklı bir içecek düşünüyorsunuz. Otobüste ayran istiyorsunuz yok, meyve suyu istiyorsunuz yok, kıraathanede ıhlamur, bitki çayı istiyorsunuz hiçbirini bulamıyorsunuz. Düğünlerde ise hiç bir şekilde seçme sansınız bulunmamakta gazlı içecekler bardaklarda sizlere ikram edilmektedir.

Peki bu içecekler sağlığınız için ne kadar faydalı maalesef hiç bir faydası bulunmamaktadır. Duyarlı tüketiciler ise istedikleri içecekleri bulamayınca ya olana razı olmakta ya da bunun bir eksiklik olduğunu ilgililere aktarmaktadırlar. Oysa ısrarla sağlıklı içecek talep etmek gerekir diye düşünüyorum. Çünkü ne kadar çok bu eksikliği dile getirirsek gerek firma sahipleri, gerekse ilgililer talepleri değerlendirmek zorunda kalacaklardır. 

Gazlı içeceklerin her ortamda verildiği mekanlarda bir ayran, meyve suyu, bitki çayı da yerine göre verilebilir ve bu o işletmeler için ekonomik anlamda farklı bir yük getirmeyecektir. Hem kendi sağlığımız hem toplum sağlığı için hem ülkemiz için bir şeyler yapmak gerekiyor.