22.7 C
Kocaeli
Perşembe, Temmuz 30, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 909

Huzur

 

Yer küre taşmakta, insan selinden,

Çok fakat hep yalnız, gönüller kırık.

Huzursuz, bir çare, gelmez elinden,

Gülen yüz hep maske, altta hıçkırık.

 

Dostluklar göç etmiş, öfkeler tuzak,

Çözülmüş değerler, tükenmiş vefa.

Ruhsuzca bedenler, kendine uzak,

Hoşgörü tükenmiş, her yerde cefa.

 

Mutluluk; bulsan hoş, öyle güzel ki,

Para mı mevki mi? Bilmem ki nede.

O servet bir sözcük; ‘tevekkül’ belki,

Yahut ta; ‘şükretmek’ varsa sinede.

 

 

Başına Çuval Geçirilen Türkiye

 

Türk milletinin bir ferdi olarak isterdim ki, milletimiz gündelik çirkin, kof, kendi elini kolunu bağlayan boş işler ve çirkin politikalarla değil de, güzel sanatlarla, edebiyat ve ilimle iştigal etsinler.

Boş işler ve çirkin politikalar mı dedim evet üzerine basa, basa tekrar söylüyorum, insanımız bu pislik çukurunun içine öyle bir yuvarlandı ki fakirliğini dahi unutup, kendini bu çöplüğün içerisinde taraf olarak buldu; ya hırsızdan yanasın, ya karşısında, ya tarafsın, ya bertaraf.

Türkiye’nin görünen manzarasına bir bakın Allah aşkına; hiç sanat’tan, edebiyattan, edebiyatçıların toplantılarından söz ediliyor mu?

Volter, büyük sanat dönemlerini, büyük hükümdarlara bağlar. Mesela;  X1V Lois Fransa sın da yetişen sanatçılar. Fransa en ünlü şair ve yazarlarını bu döneme borçludur.

İngiltere, X1V Lois‘in karşısına, kraliçelerini çıkarır. Elizabeth, Anne, Victoria. Yine İngilizlerinde en büyük sanatçıları bu kraliçeler döneminde yetişenlerdir.

Nitekim bizde de aynısı manzara yok mu?

Divan edebiyatı dönemi ve öncesini saymazsak, Mehmet Akif, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Halide Edip Adıvar, Şevket Süreyya, Peyami Safa, Atilla İlhan, Necip Fazıl, Nihal Atsız, Nazım Hikmet gibi yazar ve şairlerin hepsi. Cumhuriyet kurulduktan sonra ki kısa dönemde ünlenmediler mi? Uzunca bir dönemden sonra aklıma gelenler Cemil Meriç, Tarık Buğra, Yaşar Kemal, Yavuz Bülent Bakiler, Emine Işınsu…

Peki ama bunun çaresi mi? Demokratik sistemde tek çare halkın bilinçlenmesi, kültür seviyesini yükseltmesi. Başka türlü sürü olmaktan, yığın olmaktan kurtuluşu mümkün olmadığına göre?

Cemil Meriç çok ağır yazıyor:

Büyük adam, bir devin sırtına tırmanan cüce. Dev: Halk. Şuursuz, sevimsiz, tehditkâr.

Yığın kadındır. Irzını teslim edecek bir zorba arar. Çobansız rahat edemeyecek kaz sürüsü.

Bu gün geldiğimiz noktada ise, bırakın büyük sanatçıların yetişmesini, insanımız yüz yıllar öncesine giderek Jakoben‘leşiyor, en yakın annesini ve babasını dahi kendi yarattığı Tanrısına kurban ediyor. Ulusal kanallara baktığımızda, aydın, yazar diye bize yutturulanların %95 i iktidar yalakası olmuş, sabah akşam sahibinin sesini geveleyip duruyorlar. Bunların büyük yazar, büyük sanatçı olmaları ne mümkün!

Düşünen aydınlar, ortaya somut deliller koyarak gerçekleri ortaya çıkarmaya çalışanlar ya en hafifiyle işlerinden kovuluyor ya da Silivri, Hasdal, Mamak ve Sincan’da çilelerini dolduruyorlar. Düşünebiliyor musunuz sırf yazdığı eser, birilerinin hoşuna gitmedi diye Ergun Poyraz yıllarca içeride yatmıyor mu? Ama “Takunyalı Führer” piyasada serbestçe dolaşıyor, satılıyor.

Bir tören esnasında ayağa kalkmadığı için, Başbakanın, sırf kendi ihtirasını tatmin etme pahasına koskoca general içeride yatırılmıyor mu?

Bütün bunlar düşünen insanların başlarına çuval geçirmek değil de nedir Allah aşkına?

 

 

Yeni Nesil 28 Şubat

0

 

Apoletsiz 28 Şubat

Sandıkta başaramadığımızı

Sokakta başarırız diye düşünüyorsanız.

Biliniz ki bu millet bu kirli oyunlara pirim vermez.

28 Şubat bitti mi bitmedi mi?

Hortladı mı?

Yâda hortlatılmaya mı çalışılıyor?

28 Şubat operasyonunda birkaç paşanın içeri alınmasıyla zannetmiştik ki

Cuntadan hesap sorulacak.

Meğer sivil kanat eski patronlarını aklıyormuş

28 Şubat’ın seneyi devriyesi olması sebebiyle

Bu aziz millet devrin başbakanı merhum ERBAKAN ile

Merhum YAZICIOĞLUNU hatırlayacak ve rahmetle yâd edecektir.

Mekânları cennet dereceleri ali olsun.

28 Şubatçıların değirmenine su taşıyan sağ gösterip sol vuranları da unutmayacaktır.

Merhum ERBAKAN

28 Şubatta milletin yanında cuntanın karşısında olmanın bedelini siyasi hayatıyla ödedi

Merhum YAZICIOĞLU da

Bu ülkenin Suriye olmasına müsaade etmeyeceğiz.

Halka namlusunu döndüren tanka selam durmam diyerek

Halkın yanında cuntanın karşısında olmanın bedelini hayatıyla ödedi.

Antİ parantez YAZICIOĞLU dosyası yeniden açılmalı sil baştan ele alınmalıdır.

Halkın yanında olanlar ağır bedeller öderlerken

Cuntanın yanında olanlar zaman zaman timsah rol gözyaşları döküp

Saltanat sürdüler, ah ve gözyaşları üzerine imparatorluk kurdular.

Holdingleştiler.

Zannettiler ki 28 şubat ta askerin irtica üzerinden yaptığı darbeyi

Bu gün kendileri askersizde yolsuzluk üzerinden yapabilirler.

Artık patron olma zamanı gelmiştir.

Bağlantılar güçlü olunca insanlar kendilerini dev aynasında görürler

O günün geçer akçesi ne idi İRTİCA

Bu günün argümanı ise YOLSUZLUK

Yolsuzluktan bahsedenler kimin yanında durduklarına

Kiminle beraber olduklarına bir baksınlar.

Eski patronları 28 Şubatçıların

Kaç bankayı batırıp fona devrettiklerini unuttular mı?

Bu aziz millet yolsuzluk yapanları bir dönem iş başında tutuyor.

İkinci dönem sandıkta alaşağı ediyor.

1989 seçimlerinde SHP yani bu günün CHP si ½ 27 oy oranıyla

Türkiye genelinde

Büyük şehirler başta olmak üzere birçok belediyeyi almıştı

94 seçimlerinde

Ankara İstanbul başta olmak aldığı birçok belediyeyi bugünkü sahiplerine devrettiler.

Aradan 20 sene geçti

Ve o CHP de

95 seçimlerinde baraja takılarak meclis dışı kaldı.

Bu millet 20 senedir ASKİ yi de İSKİ yi de unutmadı

Yolsuzluktan bahsedenler ASKİ’ yi ve İSKİ’ yi bir hatırlasınlar.

Bu milletin yıllardır CHP yi neden iktidar etmediğini de bir düşünsünler.

Kaynak isterlerse risale- i nurlara bakabilirler.

Üstad ” Bu millet kendi isteğiyle HALK PARTİ sini iktidar yapmaz” buyuruyor.

Ayrıca yolsuzluktan bahseden insanların da kirli işlere bulaşmamaları gerekmez mi?

Bu ülkede iktidarıyla muhalefetiyle gazetecisiyle iş dünyasıyla herkesi dinleyip de

Dürüstlükten bahsetmek bu milletile alay etmektir.

Yolsuzluk varsa 30 Martta bu millet zaten sandıkta hesabını soracaktır.

Bu kadar hırçınlık niye

Demek k ki Yeni nesil cunta apoletsiz oluyor.

Bu gün yaşadığımız olay 28 Şubat’ın yeni nesil versiyonudur.

Başarılı olursalar

O zaman evet 28 Şubat bin yıl yaşar.

Başarılı olamazlarsa 28 Şubatın rövanşı alınmış olur ki

Artık cuntanın askeride sivili de tarihe karışır.

Millet olarak da bu beladan kurtuluruz.

Bu aziz millete komplo kuranlar,

Dürüstlük adı altında ihanet edenler milli ve manevi değerlerini tahrip edenler

Bu dünyada deşifre olarak rezil, rüsvay oldukları gibi

Ahirette de bu mağdur ve mazlum milletin elleri yakalarında olacaktır.

Sandıkta halledemediğimizi

Sokakta hallederiz diye düşünüyorsanız.

Biliniz ki bu millet bu kirli oyunlara pirim vermez.

 

 

Yalan Haber ve Propaganda…

Ben medyada ki yazılı ve görsel haberlere inanmam.İnsan masal dinlerken,tiyatro veya televizyon seyrederken işittiği veya gördüğü şeylerin doğruluğuna inanabilir mi? Haberlerin bunlardan ne farkı var? Şimdi yalan haber yayınlamak bir sanat, bir uzmanlık mahiyetini almış. Bunun birçok memurları, uzmanları, kuvvetli teşkilatları vardır. Hatta bazı memleketlerde bunun için bir bakanlık bile kurmuşlar.

Yalan haber yayınlamanın kibarca ismi propagandadır. İnsanın yediği yağın halis yağ olduğundan emin olması gibi gazete ve ajans haberlerinin yahut adi sokak laflarının doğruluğundan da emin olmalıdır. Bugün bütün insanlar bu propaganda denilen ağın içindedir. Bir taraftan ilim, insanlara hakikati öğretmeye çalışırken,diğer taraftan da propaganda insanları yalanlara inanmaya zorlarlar.

Medeniyet ikiyüzlü huysuz, suratsız, ihtiyar bir kadın gibidir. Doğruyu da söyler yalanı da icat eder. Yalan söylemek ticaret adına yapılırsa adı reklamdır. Siyaset için yapılırsa adı propagandadır. Din adına yapılırsa adı misyonerliktir. Ahlak adına yapılırsa nezakettir. Bizce en iyisi ahlak adına yapılanıdır. Çünkü en az zararı ve en çok faydası olanı budur. Haberleri masal dinler gibi dinlemeli, en akla sığmaz masallarda bile bir hakikat payı olduğu gibi en yalan haberlerde bile bir hakikat belirtisi vardır. Mesela birisinin aleyhine bulunmakta ısrar ediliyor. Bu yalnız ona çok değer verildiğini gösterir. Ajanslar gazeteler bir haberde çok mübalağa gösterdiler mi mutlaka onun aslı doğrudur. Çünkü fiilin tesirini azaltmak için sözün kuvvetine müracaat ediliyor. İnsanların yüzleri sinemada ki çehrelerden farksız olduğu gibi sözleri de romanlarda ki sözlerden daha çok doğru değildir.

Rahat yaşamak isteyen ne yüzlere aldanır nede sözlere inanır. İnsan öyle bir kumaştır ki tersi yüzüne uymaz Sözlerinin arkasında işleri görebilmek haberlerden ziyade vakalara dikkat etmek hünerdir. Büyük düşünür Türk milliyetçisi Ziya Gökalp İngilizler tarafından sürgün edildiği Malta adasında 14 Ekim 1920’de kızı Seniha hanıma yazdığı mektuptan alınan yukarıdaki sözler bu gün tazeliğini hala korumuyor mu?

Araştırmacı yazarlar karıştırmacı yazarlar gizli belgeleri ele geçiren bitirim gazeteciler meşhur aktrisleri plajlarda bikini ile resimlemeye çalışan becerikli uyanık gazeteciler televizyoncular sizlere sesleniyorum.

Büyük Türk düşünürü Ziya Gökalp’ in kızına yazdığı mektubu bir daha dikkatle okuyun ve düşünün.  Büyük Atatürk ün gençliğe hitabesinde gençlere çizdiği tablo bu gün daha ağır şartlarda devam etmektedir.

Türkiye Cumhuriyeti’nin ilelebet devam etmesi için şahsı menfaatlerimizi ülke menfaatlerimizin üzerinde görmeyelim. Gaflet dalalet ve hatta hıyanet içinde olmayalım. Şahsi menfaatlerini müstevlilerin siyasi emelleriyle birleştirmeye çalışanlar Türk milletinin çelik iradesine çarparak parçalanacaklardır. Tarih bunun örnekleriyle doludur.

Bırakınız Kalsınlar!..mı?

Geçen yüzyılın başlarında İKİ ANA EKONOMİK SİSTEMİN SAVAŞI VARDI.

Sosyalizm ve Liberalizm!.

Çok basit ifadesi ile Ekonomik Faaliyetleri DEVLET yapmalıdır, ya da EKONOMİ Serbest bırakılmalıdır şekline iki zıt teori… 

Her iki teorinin de savunucuları vardı. Hatta ifrata kaçanlar vardı. Sonuçta keskin hatları ile KOMÜNİZM ve LİBERALİZM katı uygulama alanları bulmuştu.  

Giderek “Karma Ekonomi” fikri hakim olmaya da başlamıştı. Bazı konular tamamen serbest bırakılmalı, ya da; bazı ekonomik konuları Devlet üstlenmeye devam etmeliydi.   Uygulamada bu anlayış hakim oluyordu.

Komünizmin tamamen çökmesinden sonra, ya da daha doğru tespitle Devlet elindeki Ekonomik Güç Özelleşirken birilerine sağlanan ÇIKAR HEVESİ ile; Özelleştirme Abartıldı.

Daha gerçekçi bir ifade ile, şüphe uyandıran ÖZELLEŞTİRME modelleri için; “Bunlar özelleştirme değil PEŞKEŞ ÇEKME’dir” kanaati yaygınlaştı. Aslında bu düşünce tarzı HAKSIZ YARGI olarak nitelenebilirdi. Ama örnekleri böyle düşünenleri haklı çıkarıyordu.

Özelleştirme adına Milli Değerler, yabancı sermayeye adeta peşkeş çekildi.

Bu söylem ve bu mantık aslında hiç sevmediğim bir tarz. Ama gel gör ki; sonunda söyletiyorlar.

Satışı yapılan değer bir üretim tesisi olsa, bu ülkenin hammaddesini, iş gücünü kullansa ve bunlarla bir katma değer yaratsa ve bunu da ihraç etse sözüm olmaz. Satılan değerler, rant getirici gayrimenkuller, iş merkezleri, Bankalar, Sigorta Şirketleri ve Ticari İşletmelerdir.

Bu unsurları satın alanlar, diledikleri kadar somurur (Yani Sömürür) ve işlerine gelmediği anda bırakıp kaçarlar. Geride kalacak hiçbir şeyleri yoktur.  Ayrıca bu işletmeler KÂRLI oldukları sürece başka bir olgu devreye girecektir, bunlar size verdikleri değeri, satın alma bedelini, kısa sürede KÂR TRANSFERİ şeklinde geri götüreceklerdir. İşte bu kâr transferleri, korkulacak boyutlardaki CARİ AÇIĞIN da nedeni olacaktır.  Ana Para olarak verdiklerini kâr transferi şeklinde kısa südre geri alacaklardır.  Böyle olmasa, böyle bir beklentileri olmasa kesinlikle gelmezler.

Sonra birileri çıkar ve derler ki; FİNANSE EDİLEBİLİR CARİ AÇIK TEHLİKELİ DEĞİLDİR. CARİ AÇIK FİNANSE EDİLEBİLDİĞİ SÜRECE SORUN YOKTUR.

Bunun aksini söylemek mümkün mü?

Önemli olan bu Finansı nasıl sağladığınız olacaktır.  Bu finans sağlam kaynaklı olursa, sürekli olursa sorun yoktur. Ama bu mümkün müdür?

İşte bizim son üç yıldır yazıp çizdiğimiz, haykırdığımız olay budur.

Görünürde Cari Açık Finanse edilmektedir. Ama görünürde…

Nasıl?  Yeni satışlarla!..  Cazip yabancı sermaye daveti ile, yüksek faiz ve kur oyunları ile…

Ve bir gün, bir gün bunları yapamadığınız zaman tılsım bozulacaktır.Bozulmuştur.

Ve işte satacak cazip değeriniz kalmamıştır. 

Bankalarınıza, Şirketlerinize kuşku ile bakmaktadırlar.  

Dış Ticaretiniz zaten açık vermektedir. Ve bu ithalat rejimi ile tersi de mümkün değildir.

Cılız bir ışık doğmuştur. Yurt dışında yatırım yapan TÜRK ŞİRKETLERİ…  Bu ışıkla birlikte bizden de bir ses yükselmiştir; “İŞTE ŞİMDİ TÜRKİYE BU YÜKÜN ALTINDAN KALACAKTIR” dedik ve yazdık. Mısır’a, Çin’e giden Sabancı Şirketlerini örnek gösterdik. Ciddi Türk Şirketleri, bunların yurt dışı yatırımları çoğaldıkça, bunlardan istikrarlı bir şekilde geri dönüş sağlandıkça, cari açık azalabilecektir. Dedik..Ne var ki, Devlet ve Reel Sektör de bunun da farkında değillerdir.  Teşvik edemezler, ciddi hesaplar yapamazlar.

Gelelim asıl konumuza; yine ve her zaman; LİBERALİZM YANLISI olduk. Olduk ama, görüyoruz ki; olay saptırılıyor. Vur dedikçe öldürdüler.  Özelleştirme adına, dün de bu gün de çirkin satışlar yapıldı.  Bu iktidar, bu parti demiyorum; gelmiş geçmişler; özellikle de; 1980 sonrasında; hem sağ hem de sol iktidarlara yakın oldukları bilinen veya bunu açık kapalı ima edenler, özelleştirme adına pek çok değeri peşkeş çekmişlerdir. 

Pis bürokrasi, 3-5 kuruş uğruna bile ölçülemeyecek değerleri yabancılara sunmuşlardır. Kendilerine sağlanacak beş kuruş için Devletin milyarlarını yerli ve yabancılara gözü kapalı sunmuşlardır.

Bunlar, her dönemde olan ve Hükümetlerin bütün iyi niyetlerine rağmen de onların etrafında, yakınlarında olup gelen olaylardır.

Hizmet Şirketlerinin, Rant Getirici Unsurların, Bankaların Yabancılara satılmasının çok da doğru olmadığını yazmıştık. 2001 krizinden misaller vermiştik. Kendi çalışanlarının ifadeleri ile TRANSFERLERLE yetinmeyip, Bavulla Para götürdüklerini anlatmıştık.  Bunlar oldu ve daha da çok olacak. 

Geçtiğimiz günleri yorumlayanlar şöyle diyorlar; TÜRK HALKI ELİNDE BULUNAN YÜKSEK KURDAN ALINMA DÖVİZLERİNİ BOZARAK TÜRK LİRASI MEVDUATA GEÇMİŞTİR. Ve YİRMİ MİLYAR DOLARA yakın bir fonun bu şekilde kılıf değiştirdiği anlatılıyor. Peki bu para; 20 Milyar DOLAR, nereye gitti? Evet yine dışarıya, yine her yolu deneyerek. Kaçtılar kaçırdılar, kaçacaklar.

Dış bağlantıları iflas eden Bankalar ve Diğer Şirketler hiçbir şey olmamış gibi Türkiye’deki faaliyetlerine devam ediyorlar. İhtiyatlı devam ediyorlar.  Yavaş yavaş kabuklarına çekiliyorlar. Onlar için sizin ihtiyaçlarınız, sizin ekonominiz önemli değildir. Onlar, kendi çıkarlarını, kendi patronlarını düşünürler. Başka bir davranış beklemek de saflık olur.

Şimdi duruyorsun ve çıkar yol olarak elinde her nasılsa kalmış olan (2) Devlet Bonosu ile PİYASA DÜZENLEMEYE Çalışıyorsun. Ya onlar da gitseydi? Nitekim gidecekti. Ramak kalmıştı.  Senin tedbirlerinden değil, kendi hesaplarından dolayı yavaş davrandılar.

Ve şimdi elinde kalan İKİ BANKAYLA politika üretmeye çalışıyorsun. Şimdi yaptığın doğrudur. Ve işte şimdi diyoruz ki; BIRAKINIZ KALSINLAR MI? 

Hani;  Diyorduk ya; bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler!.. Galiba bir kısmının kalması gerekiyor.  Elbette gerekiyor. Biz bir başka nedenle kalsınlar diyorduk ama gördük ki; kötü günler için kalmaları da gerekiyor; en azından bir kısmının kalmaları gerekiyor. 

Fakat onlar iyileştirilmeli ÖZERKLEŞTİRİLMELİ ve DENGE UNSURU olarak KALMALILAR.

Elinizde BİR İKİ DEVLET BANKASI kalmalıdır. Milli Havayolunuz kalmalıdır. Bir önemli Rafineriniz KALMALIDIR. Bir DEMİRYOLU ŞİRKETİNİZ KALMALIDIR. Havayolu Şirketiniz Kalmalıdır. Alkol Üretiminiz DEVLET elinde yani kontrollü olmalıdır. Dünyanın en gelişmiş ekonomilerinde mesela JAPONYA’da böyledir. DEVLET BİRÇOK ALANDA Kontrolü elinde tutabilmektedir.

Ya bunu yaparsınız, Devleti Tam Olarak Teslim Etmezsiniz;  ya da rüzgârların önünde savrulur gidersiniz.

Herkese selam sevgi ve saygılar sunuyorum.              

Al Sana Sivil Darbe!

Nedir o? MEB Yasa Tasarısı. Zira demokrasiyle yakından uzaktan alakası yok. Hatta normal demokrasiyle yönetilen ülkelerde böyle Tasarıları Yasa adı altında düzenlemeye kalkanları eğitimi taamüden öldürmeye niyetlenmekten ötürü dava açılır.

Bir Tasarı düşünün ki insan hakkı ihlalleriyle dolu olsun. Kazanılmış hakların gaspı gibi bir hukuksuzluğu da alenen getirmekte, müktesep haline gelmiş kazanımlarını da su gibi götürmektedir.

Yandaşlığın manifestosu bir heyetçe hazırlansa eğitim adına ancak bu kadarı olurdu. Ehliyetin ve liyakatin sıfırlandığı, bilgi ve tecrübenin değil İktidar adamlarının adamı olmanın esas alındığı bir umarsızlıkla milletçe bindiğimiz dal kesilmekte, gençlerimizin geleceği budanmaktadır.

Elde Molla Kasım’ın sayaçmetresi; 4 yılı aşan şu idareciyi alın, bunu bırakın. İsterseniz 0 kilometre birini oralara kutsal emanetçi olarak koyun, sonra da milyonlarca yavrumuzu ona emanet edin. Ohhh ne güzel İstanbul!

George Orwell’in “1984” kitabının içeriği doğru da tarih saptaması yanlış sanırım, aslında “2014” olmalıydı. Sistem ve sistemden çok iyi beslenen İktidarımız da modern köleler istiyor. Ağzının içine bakan, siyasetçi ‘rahat’ diyene kadar hazırolda bekleyen, çekinen ve sinen, yanlışı görse bile Müslüm Gürses ve Bülent Ersoy kadar bile “İtirazım Var” diyemeyen, Kemal Sunal’ın ‘koltuk’unda kaderini bekleyen kölemenler koordine edecek artık beka davamız olan eğitimi.

Sanki Atatürk “Behemahal eğitim davasında muzaffer olmak lazımdır” değil de “Behemahal eğitimde yandaş imparatorluğu kurmak lazımdır” demiş te onu gerçekleştirmeye gayret ediyorlar.

Eğitim yönetilemez hale gelecekmiş, başarı yerlerde sürünecekmiş, Bakanlığın hafızası silinecekmiş; oydu umurum. Değil mi ki MEB çiftliğimizdir ve “Ali Baba’nın Çiftliği”nde yandaşları var. Hatta Orwell Baba’nın da buna benzer bir başka “Çiftliği” var.

30 Mart öncesinde herhalde sizden olmayan herkese Haşhaşî muamelesi yaparak onları sandıkta bir siyasal bilinçte buluşturmak mı istiyorsunuz yoksa BDP özerklikte sabırsızlanıyor diye Yerel Seçimler öncesi PKK çizgisine muz orta mı yapıyorsunuz?

Ayağa sıkmak mı; işte budur. Korku mu, zulüm mü; Makyavelli kurgusudur. Beyaz atının üstünde bir Bakan, Sivas’ın ötesinden Üsküdar’ı geçmeye çalışıyor. Ve yandaşık birilerinin dediği gibi ‘ucube’ olan Andımız değil aha bu zihniyettir.

“Gitmek mi zor, kalmak mı zor / 31 Mart sabahını gel bana sor” şarkısını seçim şarkısı yapan Hükümetimiz eğitime de bodoslama dalmıştır. Bence Dombıra yetmez, Cengiz Han’ı da desteğe çağırın. 

Ne demiş şair: “Bakkal değil Bakanlık yönetiyoruz.” Rahmetli Erdal Bakkalsa ne demiş: “Eğitim sistemiyle ikide bir oynanmaz. İngiltere I.Dünya Savaşı’ndan beri, Almanya ise II.Dünya Savaşı’ndan beri aynı eğitim sistemiyle dünya ligindedir. Biz savaşta mıyız ki bu nedir yahu?”

Anneme benim eğitimci olduğumu söylemeyin lütfen, o nesil hala öğretmenliği kutsal bir meslek olarak görür. Eskilerin bile idrak edemediği kadar geriye gidiyoruz, hem de eskiden bile eskiye.

İlerleyelim beyler, arkada yer var. Gelsin ücretler!

        

Kanuni Sultan Süleyman’ın Rodos Üstadı Philippe Villiers de L’Isle-Adam’a Mektubu

Kanuni Sultan Süleyman, Belgrad’ın fethinden sonra Akdeniz’in kilidi sayılan Rodos’un fethini düşünmeye başladı. Bu fethi zorunlu kılan bazı sebepler vardı. Buranın fethi, Osmanlı devletine bağlı Mısır, Suriye ve Doğu Akdeniz sahillerinin emniyeti bakımından önem arz ediyordu. Osmanlı Devletinin hac- ticaret ulaşım yolu üzerindeki bu yer, emniyeti tehlikeye sokabilecek kale durumundaydı. Rodos Şövalyeleri, tüccar gemilerini ve hacı taşıyan yolcu gemilerini kaçırıyorlar, ayrıca Ege kıyılarına saldırıp, esir aldıkları insanlara işkence ve zulüm yapıyorlardı. Rodos, tam bir korsan yatağı görünümündeydi. Ayrıca Rodos’ta bulunan Cem Sultan’ın oğlu Murad’ı da, Osmanlı devletine taht varisi olarak hazırlıyorlardı. Bu nedenle Rodos ve ona bağlı olan adaların, Osmanlıların elinde bulunmasını gerektiriyordu. Sultan Süleyman’da, siyasi ve stratejik önemi olan ve Akdeniz’de Hıristiyanların ileri karakol noktası olarak bulunan, Rodos sorununu biran önce halletmek istiyordu.

O sırada Rodos Şövalyelerinin başında Büyük Üstat Philippe Villiers’de L’Isle-Adam adında biri bulunuyordu. Fransız olan bu Başpiskopos’un kahramanlığının yanında, dini tutuculuğu da fazla idi. Ada tarikat inancına dayalı bir yönetimle idare ediliyordu. Daha önceki Büyük Üstad d’Aubussonun ölümü üzerine, tarikat arkadaşları, kendisine gösterdikleri saygı nedeniyle, Büyük Üstatlık makamına seçmişlerdi. Seçildiği sırada Rodos da değildi. Kendisine ihtiyaç duyulduğu ve sayıldığı için çağırılmıştı. Büyük Üstat Villiers, adaya ayak basar basmaz, Rodos Kalesini, Hıristiyanlığın Doğu’da aşılması mümkün olmayan önemli bir mevkii haline getirdi. Adanın çevresindeki beş burunda bulunan beş kaleyi, birbirinden tamamen ayrı beş müstahkem mevki durumuna getirdi. Her biri beş ayrı ülkenin ( Fransız, Alman, İngiliz, İspanyol, İtalyan) Şövalyelerine teslim edildi.

Sultan Süleyman da, adaya Büyük Üstat seçilen Villiers’e, bir kutlama mektubu gönderdi. Padişah gönderdiği mektubunda şöyle diyordu :

Sultan Muhteşem Süleyman, Allah’ın inayetiyle hükümdarlar hükümdarı, padişahlar padişahı, İstanbul ve Trabzon’un pek ulu İmparatoru, İran, Arabistan, Suriye ve Mısır’ın pek güçlü kralı, Avrupa ve Asyanın Yüce sahibi, Halep Prensi, Mekkenin bekçisi, Kudüs’ün sahibi ve dünya denizlerinin hakimi,Rodos Adası Büyük Üstadı Philippe de Villers l’Isle-Adam’a selam.

Seni yeni ünvanından ve mutlulukta devletinin başına geçisinden dolayı kutlarım; orada senden öncekilere oranla daha mutlu ve zafer dolu bir egemenlik sürmeni dilerim.Yüksek hoşgörümüzün nimetlerinden pay almak ve yüce dostluğumuzdan yararlanmak sadece senin elindedir. Bir dost olarak bir an önce sende bizi, bize karşı koymak cüretini gösterenlerin tümünü korkunç kılıcımızdan geçirdikten sonra önemli Belgrad şehrine boyun eydirdiğimiz Macaristan’daki fetihlerimizden dolayı kutlamakta elini çabuk tut…”(1)

Mektubu alan Büyük Üstad, Sultan Süleyman’ın bu yakınlığından rahatsız oldu. Kendisi de bir mektupla cevap verdi ve şöyle dedi:

Bana Macaristan’daki zaferlerini hatırlatıyorsun ve aynı başarıya ulaşacağını umduğun bir başka girişimini haber veriyorsun; ama düşünmediğin birşey var ki o da, sonu en belli olan tasarılar, silahların yazgısına bağlı olanlardır! “(2)

Mektubu okuyan Padişah, Büyük Üstad’ın cüretine çok kızdı. Ona şu mektubu yazıp yolladı. Mektupta şunlar yazılıydı.

” Bak ve düşün eğer sana önerdiğim şeyi kabul etmezsen, Kur’an üzerine ant içerim ki kentini surlarının dibinde biten otların seviyesine indireceğim.”(3)

21 Aralık 1522 de Rodos’u fetheden Sultan Süleyman, Anadolu’nun yanındaki düşman varlığına da son vermiş oluyordu.

1-2-Barbaros Kardeşler-Fırtınanın Oğulları-Jean Louis Belachemi-Çev. Nihat Önol-Opsilon Yay.-2006-S.196-197

3-Osmanlı Tarihi-Alphonse de Lamartine-Heyet-Sabah Yay.-İst.1991-Cilt.1-S.402

AKP ve İstikrar

 

Tek başına iktidar olduğu için 11 yıl boyunca Türkiye’nin istikrarlı yönetimi için AKP garanti olarak görüldü.

Özellikle iş dünyası “istikrar“ın önemini çok iyi biliyordu. Çünkü dış kaynak ve yatırımlar istikrarlı ülkeleri tercih ediyordu. Dışarıdan gelecek para ve yatırımlar ise Türkiye’nin kalkınması ve refahın artışı için hayati önemi haizdi.

İstikrar mevcut durumun belirli bir gelişme çizgisi içinde devam etmesi anlamına geliyor. Belirsizliğin az, sürprizlerin olmadığı bir yönetim demek.

Hele hele demokratik ve gelişmiş ülkelerle değerler ve müesseseler bakımından benzeşme artıyorsa, uluslararası paranın mıknatıs gibi ülkeye çekilmesi demek.

Türkiye’yi yönetenler 11 yıl boyunca bir yandan sırtını sağlam yere dayamanın keyfini, “heyyyt, var mı abimle bana yan bakan!!!” raconu keserek çıkardı. Diğer taraftan dışarıdan oluk gibi akan borç paranın konforunu yaşadılar.

Askeri ve sivil vesayeti yıkan, AB ile entegrasyon yoluna baş koymuş, komşularıyla sıfır sorunu olan, terör meselesini çözmüş bir Türkiye hedefleri bu istikrarın temel ayakları sayılmaktaydı. Bu sebeple AKP hükümetlerine ciddi bir avans verilmişti.

Ancak bütün bunlar demokrasi ve hukukun üstünlüğü kavramlarının içselleştirilmesi ile sürdürülebilir olabilirdi.

******

NELER OLDU?

Başbakanın “ustalık dönemi“nde beklenmedik olaylara ve inanılmaz kural dışılıklara şahit oluyoruz. Vatandaşların çoğunluğu güçlü başbakan yönetiminden, otoriterliğe doğru koşar adım gitmenin endişesini taşıyor.

Yasama ve Yürütme organlarının tek kişiye bağlı olmasına ilaveten HSYK Kanunu ile kuvvetler ayrılığı ilkesi rafa kaldırıldı. Yasama, Yürütme ve Yargı organları yanında 4. Kuvvet sayılan Medya’nın da bağımsız olmadığı, aynı kişinin talimatına göre çalıştığı, “alo Fatih” tapeleri ile ortaya çıktı.

İnternet yayınlarını zapturapt altına almak için kanun değiştirildi. Şimdi de MİT Kanunu değiştirilmekte.

Türkiye bir “muhaberat devleti” olmaya doğru gidiyor endişesi için haklı sebepler birikmekte.

Bütün bunlar istikrarsızlığı besleyecek gelişmeler…

******

DEMOKRASİ VE HUKUK DEVLETİNE VEDA

Yolsuzluk ve rüşvet soruşturması” sırasında elde edilen ses ve görüntü kayıtları sonucu 4 bakan istifa etmek zorunda kaldı. Ayakkabı kutularındaki milyonlar, çelik kasalarda saklanan milyonluk harçlıklar, bir bakanın koordinasyonuyla havuza yüz milyonlar koyan ve millete küfür eden iş adamları, 700 bin TL değerinde (6-7 adet TOKİ konutu değerinde) rüşvet kol saati takan bakanlar milletin hafızasına kazındı.

Başbakan yolsuzluk ve rüşvet soruşturmalarının ve yargılamaların önünü kesmek için kitlesel atamalar ve yasal düzenlemelerle uğraşıyor. “Ucunun kendisine geleceği” fikrinden hareket ederek yüzlerce savcı, hâkim, binlerce emniyet görevlisinin yerini değiştirdi.

Yetmedi HSYK, İnternet, MİT kanunları ile demokrasi ve hukuk devleti kavramlarından hızla uzaklaşıyor.

Böyle bir Türkiye’nin siyasi ve ekonomik istikrarı sağlaması mümkün değildir.

******

BAŞBAKANIN DİLİ AYRIŞTIRICI VE ÖTEKİLEŞTİRİCİ:

Başbakanın konuşmalarından, 17 Aralık’tan sonra vatandaşları “biz ve ötekiler” olarak gördüğü anlaşılıyor.

Mitinglerdeki konuşmaları ayrıştırıcı ve kendini desteklemeyenleri ötekileştirici. Hadi “paralel devlet” dediği eski müttefiklerine dediklerini bir yana bırakalım.

Kabataş‘ta başörtülü bir kadının, çocuğu ile birlikte 80-100 kişilik üstleri çıplak erkekler tarafından darp edildiğini, cinsel tacize uğradığını söylemesi üzerine Başbakan’ın “benim başörtülü hanım kardeşim” dediği kadını savunması doğruydu. (Tabii Gezi olaylarında bebeğini kaybeden hamile kadını da savunması gerekirdi.) Ancak böyle bir olayın olmadığı, Mobese kayıtlarıyla kesinleşti.

Çok şükür ki bizim ülkemizde böyle aşağılık işler yapan insanlar yoktu. Demokratik bir ülkede Başbakan’dan beklenen böyle bir olayın olmamış olmasından mutluluk duyması ve yanıltılarak verdiği yanlış bilgiden dolayı özür dilemesi idi.

Tamam bizim Başbakan özür dilemez. Özürü geçelim ama hala “bizim için müştekinin beyanı esastır” diyerek olayın varlığını savunması insanlarımızı ayrıştırmaktan başka neye hizmet eder?

*****

Siyasi seviye bu kadar düşmemeli

Başbakan Erdoğan’ın üslubunda gittikçe derinleşen bir seviye kaybını da endişe ile karşılıyorum. Daha düne kadar “bir emri var mı?” diye sorduğu, her fırsatta saygılarını sunduğu “Muhterem Hocaefendi“ye karşı söyledikleri, överken de söverken de ölçüyü kaçırdığını göstermekte.

Bir de siyasi rakibi MHP lideri Devlet Bahçeli hakkında sarf ettiği şu cümlelerdeki siyasi seviyeye bakınız:MHP’nin başındaki zat rahatsız olmuş. Dün ‘Aile nedir, çoluk çocuk nedir bilmez’ demiştim ya. Ondan sonra bana kalkıyor, başka yerden örnek veriyor. Gazi Mustafa Kemal’i veriyor. Gazi Mustafa Kemal, çoluk sahibi olmuştu da çocuk sahibi olmamıştı. Onu da git iyi öğren. Evlenmemiş de olabilirsin ayrı mesele. Ama sen ailenin kadir kıymetini bilmezsin. Çünkü anne olmak, baba olmak ayrı bir şey… Ben 4 çocuk babası olarak yavrularımın çektiği çileyi biliyorum.”

Bu seviyesizlikten bir vatandaş olarak üzüldüğümü ifade etmekle yetineyim.

Başbakan çocuklarının sayısı ile övüneceğine, çocuklarına muhtelif delillerle isnat edilen suçlar hakkında kamuoyuna hesap vermeli ve adil bir yargılanma ortamını sağlamalıdır.

Mesela “Erdoğanlar’ın kurucusu olduğu TÜRGEV adlı vakfın “örtülü para” işlerinde kullanıldığı basında yazılıyor.” Öncellikle buna açıklık getirebilir. TÜRGEV’e bağışları kimler ve neden yapmış? Mesela “(TÜRGEV’in listesinde “Royal Protocol” olarak görünen) ‘Suudi Arabistan Kralının Sözleşme Dairesi’ neden 100 milyon Amerikan Doları bağış yapmış? Bunun Sevda Tepesi’ne inşaat izni ile bir alakası var mı?” gibi sorulara cevap vererek başlayabilir.

Yine oğlunun yönettiği medya kuruluşlarının satışı için oluşturulan havuza akan yüzmilyonlarca liranın cevabını vermekle devam edebilir…

Urla’daki (kendisinin olmayan) villalara kızı ve eşinin istediği tadilatın sebebini de açıklayıverir.

Herhalde medyada yer alan bu soruların ve diğer iddiaların makul ve mantıklı cevapları vardır. Başbakan öfkeli üslup ve hukuku zorlamak yerine, ciddi bir devlet adamı üslubuyla böyle cevaplar verebilir. Bunu yaparsa ülkede tansiyonun düşmesini ve normalleşmeyi sağlayabilir.

 

 

 

Aydınların Açmazında Türkiye

 

Adamın biri torununu çocuk parkına götürmüş. Çocuk oyun oynarken o da parktaki çocukların cıvıltısı eşliğinde etrafı seyrediyormuş.

O esnada diğer çocuklarla fazla konuşmayan, kendi başına oynamayı tercih eden bir tanesi gözüne takılmış. Çocuğun salıncak sırasını korumak için dahi iki kelâm laf edip konuşmadığını görünce üzülmüş, hislenmiş. Torunu için aldığı çikolatayı ortadan ikiye bölüp, sessiz duran çocuğun yanına gitmiş. Başını okşamış, çikolatayı ikram etmiş. İletişim kurmaya çalışıp adını sormuş.

Ardından cevap vermesine fırsat vermeden, “Dur, ben tahmin edeyim” demiş ve başlamış saymaya…

– Ali, Veli, Hasan, Hüseyin, Ahmet, Mehmet…

Fakat bir türlü çocuğun adını bulamıyormuş.

Babacan bir tavırla gülümseyip, “Bulamadım delikanlı, bana biraz ipucu ver” demiş.

Çocuk, tam “Adım ‘Y’ ile başlıyo…” derken, bizimkisi tekrar saymaya başlamış:

“Yusuf, Yasin, Yadigâr, Yağız, Yakup, Yahya, Yalçın, Yaman, Yavuz, Yıldıray, Yıldırım, Yetkin, Yiğit…” saymış da saymış; ama bir türlü çocuğun adını bulamamış. Çocuk her seferinde başını yukarı kaldırıp “Ççık” diyormuş.

Sonunda dayanamamış.

– Peki evlâdım, bilemedim. Sen söyle bakalım, adın ne senin? demiş.

Çocuk gülümseyerek cevap vermiş:

-Yamazan(?)

* * *

Eğer elinizdeki veriler yanlışsa doğru sonuca ulaşmanız mümkün değildir. Ulaşılan neticeler tesadüfi olup, bozuk saatin 24 saat içerisinde sadece 2 dakika doğru anı göstermesi gibi yanlışlar heyulasında çırpınır durulur.

Eskiden ülkemizin okumuşları, aydınları için “halktan kopuk, milletine yabancı” denir, aydınlar suçlanırdı…

Özellikle yabancı okul ve kolejlerde okumuş, yurt dışında tahsil almış kişiler hedef seçilerek millî benliklerini kaybettiklerinden dem vurulur, kendi milletlerine yabancılaştıklarından bahsedilirdi.

Heyhat, gel zaman git zaman öyle bir hale geldik ki; o vaktiyle küçümseyip özünden kopuk diye eleştirilen aydınları arar hale geldik…

Ne yazık ki; millet, özünden koptu…

Kendi kültüründen, tarihinden, coğrafyasından, türkülerinden, kendi klasik mûsikîsinden sanatından, edebiyatından bir haber yaprak gibi savrulan aciz bir toplum haline geldik…

Televizyonun birinde neredeyse 450-500 yıl önce olmuş tarihi bir gerçeği gösterdi diye toplum bölünebiliyor. Bir kısmı “Yok canım, padişah efendimiz öyle şey yapmaz” diyor, diğeri ise gidip Hürrem’in kabrine tükürüyor. Kimisi gidip şehzadenin türbesinde sıraya girip Fatiha’lar okuyor. Bazı kendini bilmezler ise “Aha da Türklere bakın, nasıl evlatlarını katlediyor” deyip, ortalığı iyice bulandırıp arada işini yürütüyor. 500 yıl önce Türk Milleti’ne atılan en büyük kazığın hesabını, yine kendizavallı aklınca,Türklere soruyor.

Kimse demiyor ki; yav arkadaş, 3 kıtada at koşturan ülkede; Hürrem’den daha güzel, daha işveli, daha cilveli, daha akıllı kadın mı yoktu da; Lehistan Yahudisi Roxelana’yı’Hürrem’ (yani şen, şakrak) diye padişahın haremine özel olarak yetiştirip sokmuşlar. Bu mudur yani?

500 yıl önce olan olmuş, ölen ölmüş. Sen bugün olanlara bak arkadaş…

Ukrayna barut fıçısı, ha patladı ha patlayacak. Milletin derdi ise Nataşalar ne olacak?

Kadınlarımız, ‘Ya buraya hepsi kaçarsa’ diye korkuyor; erkeklerse ‘Nasıl ağırlarız’ın derdinde… Yalan mı?

Kimse demiyor ki, Kırım’ın özerkliği ne olacak?Ülkemizin tarihten gelen garantörlük haklarından ne haber? Türkiye’nin Karadeniz’de yine ciddi ciddi Rusya ile sınır komşusu olması an meselesi…

Tatar Türkleri’nin geleceğini kim garanti ediyor?

Milletin umurunda bile değil!.. Yalan mı?

Evlilik programlarından dede, nine yaşına gelmiş insanlarımızın pespayeliği ortaya dökülüyor.

Eskiden bırakın milyonların önünde söylemeyi, çocukların yanında bile edepten konuşulmayan konular, alenen icraata dökülüyor.

Gençlere soruyorsun; kızım edep nedir, haya nedir, haysiyet nedir, amaç nedir, hedef nedir diye…

Bırak yaşamayı; kavramı bile gencin zihninde yok ki…

Kelimenin anlamını bilmediği gibi, yerine bir alternatifi de yok…

Yoklar içinde, bir millet var olmaya; geleceğe adıyla, sanıyla devam etmeye çalışıyor…

Özün gidip, şeklin kutsandığı bu devirde aydınlarımız, okumuşlarımızda kalkmış televizyonlarda arz-ı endam edip, bize “Yamazan” diyor ki; biz onu mübarek üç ayların sonuncusu olarak anlayalım…

Ama eldeki terazi yanlış olunca , doğru nasıl tartarız ki?

 

 

Rağmen Başarılı Olanlar

 

Yaşamımızın özellikle erken yıllarında bizlerin olduğu gibi çocuklarımızın, torunlarımızın yollarının da engellenmek istendiğini görürüz, duyarız.

Birileri uzman kesilir. “-Sen” derler, “-…bu işi başaramazsın” veya  “- …bu iş sana göre değil” diye kestirip atarlar. Oysa bu konuda bilgileri yeterli değildir. Kendilerini otorite sanmaları da doğru değildir.

Oysa gençleri destekleyerek, arzularına ulaşmalarına yardımcı olmak, hedeflerine, beklentilerine, azimle, güvenle, çalışarak kavuşmalarının mümkün olacağını, onlara örnekleriyle göstermek ve anlatmak görevimiz olmalıdır.

Bu konuda bizlere örnek olacak, günümüze kadar ulaşmış pek çok örnek kişi vardır ki, şöhretleri gelecek kuşaklara da ulaşıp, değerlerini koruyacaklardır.

Hemen aklımıza gelen, hepimizce tanınan, bilinen bazı örnek kişileri hatırlayalım.

Thomas Edison ( 1847-1931 ):Michigan Port Huron’da ilkokula gitmiş, dört ay sonra öğretmeni, anne ve babasını davet etmiş ve ‘çocuğunuzda algılama eksikliği var’ diyerek okuldan almalarını öğütlemişti.

Edison’un pek çok kitap ve filme konu olan azim ve çalışkanlığı ile ulaştığı başarılar, günümüz gençlerine de örnek olacak niteliktedir.

İşte o Edison pek çok buluşun sahibi olmuştur. 1879 yılındaki buluşu elektrik ampulü, bugün de bizlere aydınlık saçmaktadır.

Von Ludwig Beethoven ( 1770-1827 ) :Büyük bir besteci ve müzik adamıdır. Senfonileri, konçertoları, sonatları hâlâ büyük bir zevkle dinlenen bu büyük müzik üstadı ilk müzik dersi için gittiği hoca tarafından  ‘Keman tutuşu bile acayip’, ‘bu çocuk, müzikten filan anlamaz’ gibi gerekçelerle evine geri gönderilmiştir.

Ancak Mozart (1756-1791), Beethoven on iki yaşındayken O’nu dinlemiş ve   “-Bu çocuğa dikkatle bakın. Bir gün bütün dünya O’nu bir müzik dahisi olarak anacaktır” demiştir.

19.01.1972 tarihinde Avrupa Birliği Beethoven’in meşhur 9. Senfonisi’ni birliğin marşı olarak Kabul etmiştir.

Beethoven 1827 yılında vefat ettiğinde, cenazesini otuz bini aşkın müziksever uğurlamıştır.

Enrico Caruso ( 1873-1921 ): Sesinin güzel olduğu düşüncesiyle ailesi tarafından  9 yaşında, kilise korosuna gönderilir. Ancak müzik hocası “- sesin kapı gıcırtısı gibi”, “- sesin kuzey rüzgarı gibi”, “- senden korist olmaz” diyerek çocuğu aşağılar ve evine geri gönderir.

Ancak ailesinin teşvikiyle müziğe devam eden Caruso, sonuçta devrin Napoli Opera’sında tenor solist olur. Sesinin olağanüstü güzelliği, üslubundaki özellik hayranlarını artırınca halkın sevgilisi haline gelmiştir. Hakkında filmler çevrilmiş, kitaplar yazılmıştır. Plakları hâlâ aranmaktadır.

Johnny Weissmuller ( 1904-1984 ): Çocukluğunda yüzme öğrenmek için gittiği havuzda, çelimsiz ve sıska diye kabul edilmemiştir.

Azim ve arzuyla hem vücudunu geliştirmiş hem de  yüzme öğrenmiş ve en iyi yüzücü olarak Amerika Birleşik devletleri yüzme takımına seçilmiş 1920’de dünya, 1924’te de olimpiyat şampiyonu olmuştur.

Düzgün fiziği ve güçlü görüntüsüyle Hollywood film yapımcılarının dikkatini çeken şampiyon, oniki Tarzan filmi çevirmiştir.  Tüm dünyada olağanüstü şöhrete ulaşmış ve efsaneleşmiştir.

Michael Jordan ( 1963 –        ) : Ortaokul sıralarında çok sevdiği basketbol için müracaat ettiği spor bölümüne yeteneksiz diye kabul edilmemiştir.

Ancak ailesinin desteğiyle basketbola devam etmiştir. Çaylak Ligi’nin en parlak oyuncusu olarak NBA Ligi’ne gelmiştir. Basketbol oynadığı  1991-1992-1993 yıllarında takımı Chicago Bulls ile üst üste üç yıl şampiyonluklar kazanarak   “three-peat*” olmuştur .

Bir sürede amerikan futbolu oynamıştır. 1996-1997-1998 yıllarında tekrar Chicago Bulls takımına dönmüş, gene üç yıl üst üste şampiyon olmuştur. Hâlâ dünyanın en büyük basketbolcusu diye anılmaktadır.

Plavio Emilland Zapata ( 1879-1919 ) : Doğduğu Morales (Meksika) köyünde, okuma yazma bilen yok gibidir. Köye gelen öğretmen sınıfa kabul ettiği öğrenciler arasından Zapata’nın da içinde bulunduğu  bazılarını ‘ öğrenme kapasiteleri yeterli değil’ diyerek evlerine geri gönderir.

Zapata 1910 yılındaki Meksika devriminin lideri olmuş. Toprak devrimini gerçekleştirmiş ve diktatör Madero’yu 1913 yılında devirmiştir.

Bir toplantı çağrısına davet edilmiş ve tuzağa düşürülerek öldürülmüştür.

***

Temel insan hakları açısından her çocuğa eşit eğitim ve öğretim olanaklarının sunulması şarttır.

Üstün yetenekli çocuklar daha farklı özelliklere sahiptirler. Geleneksel eğitim ve öğretim programlarını sorgulayabilirler. Bunu eğitimcilere çok yönlü sordukları sorularla, çözmek isterler. Bu nedenle  kendilerini anlamak ve  onları uygun eğitim programları ile yetiştirmek gerekmektedir.

Bu öğrenciler dikkatle ve gerçek uzman ögretmenlerce eğitilmeli ve değerlendirilmelidirler.

Bu tür çocukların gelişiminin sağlanmasının, hem ülkemiz hem de dünya için büyük bir artı değer olacağı şüphesizdir.

*Three-peat: NBA liginde ard arda üç kez şampiyon olanlara verilen ünvandır.