22.7 C
Kocaeli
Perşembe, Temmuz 30, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 908

Ölüm Hak, Miras Helal

 

İzhak ölüm döşeğindedir. Zorlukla etrafında hazır bulunan aile efradına seslenir:

– Moiz burada mısın oğlum?

– Buradayım baba!

– Ya Rebeka kızım?

– Buradayım babacığım!

– Levi, oğlum sen?

– Buradayım baba!

– Salamon ya sen oğlum?

– Ben de buradayım baba!

– Armine! Hanııım, sen de burada mısın?

– Buradayım bey!

– Yahu, o zaman dükkâna kim bakoooor?…

* * *

Teşbihte hata olmaz, belki biraz maksadını aşar. Ama o da Temel’in dediği gibi “İşin kandırmacası”…

Türkiye Ümraniye davası ile başlayan süreç ile birlikte iç konulara öyle bir çekilmeye başlandı ki, önceleri hiç birimiz ne olduğunu anlayamadık.

Heyecanlı bir şekilde, polisin her gün bir yerlerde bulduğu, sokak ortasına bırakılmış tabancalar, patlamamış bombalar ile yatıp kalkıyor; heyecanla haber izliyorduk…

Ne zamanki Temmuz 2013 ile birlikte Gezi Olayları başladı, biraz uyanır gibi olduk. Lâkin önümüze ABD tarafından sunulan Suriye konusu ile kafalar bulanık kalmaya devam etti.

Yine iç politikanın derin ve soğuk sularına saldık kendimizi…

İç politika sarmalında kulaç atmaya, derinlere dalmaya devam ettik durduk.

Ne zaman ki; 17 Aralık 2013 geldi…

Artık resmen iç politikakolik olduk…

Her gün yeni bir çift kaset ve her gün yeni “tape”ler (ne demekse) yayınlanıp kaset dökümleri sayfa sayfa gözlerimizi örtmeye başladı.

Kuzey kutbu paylaşılıyormuş, Orta Afrika’da kıtırkıtır Müslümanları kesiyorlarmış. Fransızlar Barış Gücü kandırmacasıyla Orta Afrika Cumhuriyetini işgal edip, çoğunluk olan Müslümanların resmen azınlık haline getirilmesine ve soykırıma göz yumup işin hukuki kılıfını hazırlıyormuş filan; gibi lüzumsuz şeyler gündemimizden uçtuuu gitti.

Hatta o kadar ki; yanı başımızdaki Ukrayna’da Rus yanlısı kukla hükümet halk direnişi ile yıkıldı ve yerine Türkiye için çok daha büyük fırsat sunabilecek olan bir yapı oluşmaya başladı.

Ancak her kazançta olduğu gibi burada da büyük bir risk söz konusu…

2’nci Dünya Savaşı döneminde Stalin’in emriyle binlerce yıllık Türk Vatanı olan Kırım’dan milyonlarca Tatar Türk’ü sürgün edilmiş ve yerlerine Ruslar yerleştirilmişti.

Aynen Kafkasya’da Karabağ’a Ermenilerin yerleştirilmesi gibi…

Ve bu Ruslar, zamanla orada çoğaldılar ve 1998 sonrası Türkler ana vatanlarına dönmeye başladıkları halde bugün Kırım nüfusunun ancak % 15’ini oluşturabiliyorlar. Az miktarda ise Ukraynalı yaşıyor. Halkın çoğunluğu Rus.Ve bugün Rusya 6 ay içerisinde Kırım’daki soydaşlarına Rus vatandaşlığı hakkı tanıdığını açıkladı. Yani Kırımlı Ruslar, çifte vatandaş olacaklar. 6 Ay sonra da muhtemelen büyük bir iç savaş çıkartılarak; aynen geçen yıllarda Gürcistan’daki Abhazya Özerk Bölgesi’nde olduğu gibi Rusya, Rus vatandaşlarının hayati tehlike altında olduğunu ileri sürerek Kırım’ı işgal edecek.

Kırım parlamentosu zaten Rusların elinde olduğu için düzenlenecek ‘plebisit’ yani ‘Hangi ülkeye bağlı yaşamak istersiniz referandumu’ ardından Kırım Rusya Federasyonu’na bağlı özerk bir devletçik haline gelecek.

Biz, eğer dükkânı beklemeyip; mirasın peşine düşersek onu da kaybedebiliriz…

Bu durumda Türkiye’nin yapabileceği 2 şey var:

1- Ukrayna’nın NATO üyeliği sürecini gündeme getirmek ve hızlandırmak.

2- Ukrayna’nın AB’ye tam üye olması için Avrupa Parlamentosu’nda etkin ve yoğun bir lobi faaliyeti yapmak.

Ancak her iki konunun da 6 ay içerisinde kesin neticeye bağlanması şarttır.

Aksi halde bir daha Sibirya steplerinden geri getirecek Kırım Türkleri kalmayabilir…

 

 

28 Şubat Darbesi Yargılanacak mı?

Türk siyasi tarihine 28 Şubat darbesi olarak geçen post model darbesinin 17. yıldönümü. 28 Şubat Darbesinin yıl dönümü dolasıyla mağdur olan haksızlığa uğrayan zarar gören insanlar örgütlenerek harekete geçtiler. 28 Şubat darbesinde mağdur olan insanların harekete geçmesi darbenin yeniden gündeme gelerek özellikle bürokrat, medya ve sivil toplum örgütü ayaklarının da gün yüzüne çıkarılacağı öğrenildi.

28 Şubat darbesi sadece, askeri olarak ele alınmış ve yapılan soruşturmalar sonucu birçok asker tutuklanarak ceza evine konmuştu. Mahkemeler halen sürüyor. 28 Şubat gerçekten Türk siyaset tarihi için kara leke. Aradan yıllar geçmesine rağmen gündemdeki yerini koruyor. Bu konuda bugüne kadar fazla ciddi bir şey yapıldığına inanmıyorum. Özellikle Türkiye ekonomik açıdan darbe sürecinde büyük yara almış, onlarca milyar dolar paranın yurt dışına kaçırıldığı iddia edilmişti.

28 ŞUBAT DARBESİNDE EN AĞIR BEDELİ GEBZE ÖDEMİŞTİ

Acı ama gerçek. 28 Şubat sürecinde en ağır darbeyi Gebze bölgesi ödemiş, seçilmiş belediye başkanı çok sayıda insan aylarca hapislerde kalmış, Gebze’nin seçilmiş belediye başkanı Ahmet Penpegüllü ceza evinde gördüğü işkenceden dolayı amansız hastalığa yakalanmış ve genç yaşında vefat etmişti.

28 Şubat’ın Gebze’deki mağdurları ile ilgili söyleşiler röportajlar yapmıştık. Yaptığımız söyleşi ve röportajlar bir çok medya kuruluşunda belgesel olarak da yayınlanmıştı. Gebze’de 28 Şubat’ın mağdurları Ankara’da görülen davaya müdahil olarak katılmışlar, çeşitli kişi ve kuruluşlar hakkında suç duyurusunda bulunmuşlardı

ERBAKAN İLE SÖYLEŞİ YAPTIK

28 Şubat darbesinin bir numaralı mağduru Eski başbakanlardan Prof. Dr. Necmettin Erbakan ile ilk röportajı Devr-i Alem belgesel TV programı olarak biz yapmıştık. Merhum Erbakan, darbenin Amerika tarafından planlığını ilk kez belgeli olarak Devr-i Alem kameralarına açıklamış yaptığımız söyleşi büyük ilgi uyandırmıştı.

 

 

‘Müziğimiz bizim gönül dilimiz olduğu kadar, millî kimliğimizdir de…’

 

Oğuz Çetinoğlu: Müziğin insan hayatındaki yerini belirleyerek söyleşimize başlayabilir miyiz?

Bünyamin Aksungur: Müzik, doğumdan ölüme kadar insan hayatını dolduran, renklendiren, kederli ve sevinçli zamanlarımızda nağmelerine sığınarak teselli bulduğumuz, vazgeçilmez hayat yoldaşımızdır.

Ezan’dan Salâ’ya, yani do­ğumdan ölüme kadar hayatımızın her döneminde; yaşadığımız herşeyi musikimize yansıtmışız. Dünyaya geldiğimizde ismimiz ilk defa kulağı­mıza ezan okunarak söylenir. Ebedî âleme olan yolculuğumuz da, cenâze namazından önce okunan salâ ile gerçekleşir.  Ezan ve salâ, müziğin nağmeleriyle örülüdür.

Çetinoğlu: Mensubu bulunduğumuz Türk dünyasında müziğin yerinden de söz eder misiniz?

Aksungur: Altaylardan Balkanlara, Sibirya’dan Kerkük’e kadar çok geniş bir coğ­rafyada çalınıp söylenen Türk mü­ziği, bizim ortak dilimiz, ortak paydamızdır.

Çetinoğlu: Doğumda ve ölümde müzik var. Hayatımızda?

Aksungur: Müzik; hayatımızın ilk aylarında kulağımıza ninni olarak akar. Yal­nız kulağımıza mı, oradan gönlü­müze indiğini ve ilk duyduğumuz bu şarkıların yani ninnilerin bizim kültür kromozomlarımızı oluş­turduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

“Uyusun da büyüsün ninni Benim yavrum yürüsün ninni… “

diyen annenin yüreğinden diline, dilinden yavrusunun kulağına ve şuur altına akan ninniler, en saf nağmeleriyle, bebek üzerinde ola­ğanüstü rahatlık ve güven duygusu sağlar.

Ninnilerin nağme ve söz doku­su Kırım’da da, Anadolu’da da, Azerbaycan ve Türkmeneli’nde de;

Balkanlar, Türkistan, Sibirya ve Altaylarda da hep birbirine benzer. İdil-Ural boylarında yaşayan bir anne bişik cırı’nda yav­rusunun kulağına,

“Elli belli iter bu,         
Medresege kiter bu    
Tırışıp sabah ukıgaç   
Galim bulıp citer bu “
diye seslenirken,
Kırımlı annenin aynenni’sinin ilk sözleri şöyledir:
“Elli belli iter bu           
Buhara ga kiter bu      
Buhara ‘dan kaytkan son   
Alim bolup yiter bu… “

Bizim gibi, Balkanlardaki soy­daşlarımız da ninni, Tatar ve Baş­kurt Türkleri bişik cırı (beşik şar­kısı), Kazaklar bisik jırı veya eldiy, Kırgızlar da bişik ırı veya aldey, Özbekler elle, Irak Türkleri elle, Gagavuz Türkleri nani türküsü, Kırım Tatar Türkleri aynenni, Azerbaycan Türkleri laylay, Türk­menler ise hüydü adını veriyorlar ninniye. İsimler farklı, fakat aslı aynı. Türk dünyasının her yerde ninni var.

Çetinoğlu: Müzik, gençlik yıllarının vazgeçilmez tutkusu

Aksungur: Hayatın en hareketli ve en güzel dönemi olan gençlik çağlarında ya­şanan her şey müziğimiz içinde kendini bulur. Bu döneme ait şarkı­lar ritim açısından, gençlerin yapısı­na paralel olarak daha tempoludur. Gençlik yıllarında söylenen dinlenen şarkıların konulan arasında aşk, güzellik, bahar, özlem, gurbet, yiğitlik, kahramanlık, askerlik ve düğün (söz, mendil, kına..vs) başta gelir.

Özellikle askerlik ve düğün ile ilgili folklorik zenginliğimizin bü­tün renkleri Türk dünyasının her bölgesindeki müziklerde bol bol görülür. Bir tarafta geline kına ya­kılırken söylenen gelin ağlatma / kız cılatuv / yar yar havalarının söz ve nağmelerine yansıyan hüzün, diğer yanda da halay, zeybek,karşılama ve horonların coşkusu, hem katılan hem de izleyenleri adeta büyüler.

Ağırlama, güzelleme, gurbet havası, deyiş / aytıs / aydım, atış­ma / aytışuv, mahnı, yır / cır / çıır / ırı / yuri nakşa ve koşuklar ve daha birçok terimle ifade edilen müzik örnekleri Türk dünyasının her köşesindeki düğün ezgilerinin müziğimiz içindeki formlarından bazılarıdır.

Çetinoğlu: En çok işlenen temalardan biri de gurbet olmalı…

Aksungur: Müziğimiz yalnızca az önce saydıklarımızdan ibaret de­ğil. Bazen sevdiği kızla evlenebil­mek için gerekli maddî kazancı el­de etmek, bazen de yeni evlendiği eşi ve ailesi için daha iyi geçim şartları hazırlamak uğruna erkeğin gurbete çıkması (ki bu gurbet genelde; ‘taşı toprağı altın‘ olan İstan­bul’dur).  Pek çok acıyı beraberinde getirmiş, bu da müzik kültürümüz içinde pek çok türkünün doğması­na yol açmıştır. Kendinin ve geride bıraktıklarının yaşadığı acının en hafifi gurbet acısıdır. Sıladaki ana babanın evlat, yavuklunun yar has­reti vardır ama yolunu gözleyen, yeni evlendiği eşi ise, onun hasreti daha yakıcı olur. Çünkü onun, alış­maya çabaladığı bu yeni evdeki zorlukların yanı sıra bir de yeni ay­rıldığı ana-baba ve kardeşlerinin hasreti vardır. Üstelik bu tazecik yaşında, ona destek olacak kocası da yanında yoktur.

Gerçi, kavuşmanın ve güzel günlerin ümidi olduğu sürece ve de ortada bir aşk varsa her acıya katla­nılır. Ama ya kocası yoldan sapar da başka birine gönlünü kaptırırsa…

 

“Ağam İstanbul’u mesken mi tuttun     
Gördün güzelleri, beni unuttun.    
Sılaya dönmeye yemin mi ettin?   
Gayrı dayanacak özüm kalmadı,     
Mektuba yazacak sözüm kalmadı…”

 

Kayserili gelin böyle diyerek derdini türkülere dökerken, Ana­dolu’daki binlercesi gibi, Kütah­ya’da aynı derdi çeken bir gelin daha vardır. Onun da kavgası İs­tanbul’ladır:

 

‘A İstanbul, sen bir han mısın?       
Varan yiğitleri yutan mısın?        
Gelinleri yarsız koyan mısın?        
Gidip de gelmeyen yari ben neyleyim,
Vakitsiz açılan gülü ben neyleyim… “

Çetinoğlu: Kayseri, Kırşehir böyle… Balkanlar, Rumeli?

Aksungur: Birkaç yıl önce Kosova’ya gi­derek Şar dağları üzerinde, Gora’lı kardeşlerimizin yaşadığı köylerde, onların müzikleri hakkında araştır­malar yapmıştım. Dinleyip kaydet­tiğim birçok halk türküsünde gur­bet kelimesi geçiyordu. ‘Gurbet nedir?’ diye sordum. Dediler ki “Gurbet eşittir İstanbul’dur.” Za­ten türkülerin sözlerini tercüme et­tirdiğimde, Anadolu’daki hikâye­lerle çok benzeyen yaşanmışlıklar karşıma çıkıyordu.

Çetinoğlu: Başka hangi temalar dikkat çekiyor?

Aksungur: Gurbet ile sıla arasında, seven­lerin kavuşmasını engelleyen dağ­lar da müziğimizde önemli bir yer tutuyor. Türk dünyasında dağlar üzerine yakılmış binlerce şarkıya rastlamak mümkündür.

Hayatımızda yaptığımız güzel işler yanında zaman zaman kusur ve kabahatlerimiz de oluyor ve bunlar da müzik kültürümüz için­deki yerini alıyor. Tabii, kabahatlar karşısında nasihatlar da var. Özel­likle âşık ‘deyiş‘lerinde (aytış / ay­dım) nasihat içeren pek çok şarkı Türk dünyasının her köşesinde mevcut. Tarihimizin her dönemin­de, toplumu ve yöneticileri doğru yola çağırıp nasihatlar eden aksa­kallar hep var olagelmiştir. Çoğu zaman elinde kopuzu veya bağla­masıyla karşımıza çıkan bu ozan’lar (baskı /bahşı / kam) bazen De­de Korkut, bazen Mahdumkulu veya Yunus Emre olarak karşımıza çıkmış; bazen de Pir Sultan, Tok-togul veya Âşık Veysel isimleriyle anılmışlardır.

Çetinoğlu: Dinî unsurlar olan ezan ve salâda müzik olduğunu, söyleşimizin başında belirtmiştiniz. Hepsi bu kadar mı?

Aksungur: Hz. Muhammed (sav) bir hadisinde “Kur ‘an ‘ı güzel sesinizle bezeyiniz” buyurmuştur. Kur’an-ı Ke­rim’in tamamı Allah’ın sözlerinden ibaret olduğuna göre, âyetlerin mü­ziğe ihtiyacı var mıdır? Peygambe­rimiz böyle söylediğine göre, de­mek ki varmış.

Allah, güzel ses ve müzik yete­neğini çok az kuluna bahsetmiştir. Müzik nağmeleri aklın değil, gönlün sesleridir. Dolayısıyla gönüle hitap eder ve hiç şüphesiz, gönüle giren şeyler daha kalıcıdır. Kur’an ayetlerinin teganni (nağme) yoluy­la gönüllere nakşolması ve benim­senmesi istenmiştir. İnsanları namaza çağıran ezan’ın sözleri müziksiz olarak okunsaydı herhalde tesiri daha az olurdu.

Yanlızca ezan değil, namaz içinde imam ve müezzinin okudu­ğu âyet ve duaların çoğu, güzel nağmelerle ve makamlı olarak oku­nur. Burada, elbette aşırıya kaçılıp, nağme yaparak Kur’an âyetlerinin gölgelenmesi asla arzu edilmez.

Türklerde dinî terbiye camiler­den başka, tekke ve dergâhlarda da, yüzyıllar boyunca müziğimizin nağmeleri eşliğinde verilmiştir.

Çetinoğlu: Türkiye dışındaki Türk dünyasında din ve müzik ilişkisi hakkında da bilgi lütfeder misiniz?

Aksungur: Din ve müziğin iç-içeliği yalnızca Türkiye’mize mahsus değildir.

Doğu Türkistan’ın Kâşgar şeh­rindeki Iydgâh Camii önünde, her bayram namazından sonra, binler­ce Uygur Türkü, cami duvarı üs­tündeki sanatçıların çaldığı müzik eşliğinde kendilerinden geçerek ve de dönerek dans etmektedirler. Ke­za, Anadolu’muzdaki Bektaşi se­mahlarına çok benzeyen oyun / âyinler yine müzik eşliğinde Türk­menistan’da yaygın olarak yaşa­maktadır. Tatar ve Başkurt Türkleri dini sohbet meclislerinde ‘heyet’ adını verdikleri ilahiler söylerler. Kırım ve Balkanlarda da ilahiler yaygın olup, bizdekilerle daha bü­yük benzerlik gösterirler. Dinî mü­zik eserleri Irak / Türkmeneli’nde ise tenzile havası adıyla yöre kül­türünde yerini almıştır.

Çetinoğlu: Köy kesimlerinde halk musikisi daha yaygın

Aksungur: Müziğimiz, folklorik ve klasik usul olmak üzere iki kolda geliş­miştir. Her iki üslubun da doğup geliştiği yerler hep dinî mekânlar olmuştur. Halk müziğimiz nefes, ilahi, türkü ve semah formlarında Bektaşi tekkelerinde gelişirken iş­lediği konular arasında Allah, Pey­gamber ve Ehl-i Beyt sevgisi, gü­zel ahlak ve yardımlaşma en başta gelir. Bektaşi dergâhlarındaki zikir ayinlerinde Allah için dönerek ya­pılan hareketlerin ve bu sırada söy­lenen türkülerin adı semah’dır.

Klasik musikimizin geliştiği en önemli mekânlar ise tarih boyunca mevlevîhaneler olmuştur. Burada da müzik eşliğinde Allah için döne­rek yapılan âyinler vardır ki bunla­rın da adı sema’dır.

Mevlevîhanelerde ilahi, kaside, durak, kâr ve kârçe’lerle âyin formunda eserler icra edilir. Klasik musikîmizin en büyük bestekârları hep mevlevîhanelerde yetişmişlerdir.

Çetinoğlu: Bu söyleşimizi, müzik ve tarih ilişkisiyle bitirebilir miyiz?

Aksungur: Müziğimiz aynı zamanda ‘tarihî belge‘ niteliğindedir. Toplum hayatını etkileyen olaylar, savaşlar, zaferler… müziğimize yansımıştır.

Bağdat’ın kapısını açan Genç Osman, Estergon Kal’ası, Kastamonu, Gora, Prizren, Kırım ve Kerkük’te söylenen Çanakkale Türküsü,  Hey Onbeşli Onbeşli, Cezayir’in Harmanları, Yemen Türküsü, Kızılırmak Nettin Allı Gelini, Başkurdistan, Tataristan ve Kırım’da bilinen Port Artur, Belgırat Kalesi, Selanik’te söylenen Çalın Davulları, Sivas’ta Mehrali Bey Ağıtı, Göç Göç Oldu, Azerbaycan’da Laleler, Kerkük’te Sultan Aziz Türküsü, Bodrum Hakimi, Biz Kırım’dan Çıkanda, Doğu Türkistan ve Kazakistan’da söylenen Suluvbay’dın Eni, Çökertme’den Çıktım, Başkurdistan’da söylenen Kaharman Kanton, İdil-Uralların türküsü Çingiz Han, Osman’ımın Mendili, Tataristan’da Süyün Bike, Ben Kendimi Gülün Dibinde Buldum…ve diğer müzik eserleri, hep belge özelliği taşıyan türküler olup, bu konuda hemen aklıma geliveren örneklerdir.

Kısacası, müziğimiz bizim gönül dilimiz olduğu kadar, millî kimliğimizdir de…

Çetinoğlu: Verdiğiniz bilgiler için çok teşekkür ederim.

Aksungur: Ben de teşekkür ediyorum.

BÜNYAMİN AKSUNGUR:

1957’de Manisa’da doğdu. İlk ve orta öğrenimini Manisa’da, liseyi Edirne Öğretmen Okulu’nda tamamladı.1975’de ilkokul öğretmeni olarak Iğdır’da göreve başladı. 1976’da İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türkoloji Bölümüne giren Bünyamin Aksungur burada gece öğrenimine devam ederken gündüzleri de ilkokul öğretmenliği yaptı. Fakülteyi bitirdikten sonra da ilkokul öğretmenliğine devam eden Aksungur, 1986 yılında İstanbul Radyosu’na tayin edildi. Bir süre prodüktör (yapımcı) kadrosunda çalıştıktan sonra yapımcı-yönetmen olarak TRT İstanbul Televizyonu’na geçti. Asli görevinin yanı sıra TÜRKSES adlı müzik topluluğu kurarak Türk dünyası müzikleri hakkında konserler düzenleyen Bünyamin Aksungur, bir yandan da Türk dünyası müzikleri üzerine araştırmalar yaparak konferanslar vermektedir.

Yakın zamanlara kadar TRT Avaz kanalında, ‘Gönül Avazı’ isimli programı hazırlayıp sunmakta idi. Bu başarılı program, bilinmeyen sebeplerle 2014 yılı başında yayından kaldırılmıştır.

Bünyamin Aksungur evli ve 3 evlat babasıdır.

 

 

 

 

 

 

Jeton Şimdi Düştü!..

 

Türk doğmak, Türk yaşamak ve Türk ölmek dünyanın en zor zanaatlarından biri…  Bunu hemen anlamıyorsunuz. Yıllar yılları kovaladıkça, bu gerçek önümüzde daha da belirginleşiyor.

Elimde İskender Öksüz‘ün “Türk’üm Özür Dilerim” adlı kitabı var. Onu okurken bir jetonum daha düştü. Ne yapalım beni tanıyanlar köşeli jeton kullandığım için, bir türlü jetonumun düşmediğini söylerler. Herhalde yine aynı şey tekerrür etti!

Ben İskender Öksüz’ü tanımam.  Ancak 1980 yılında Almanya’nın Köln şehrinin Ehrenfeld semtinde kurulu olan “Türk Kültür Ocağı”na giderken, Tarık adlı bir öğretmen ağabeyimizin elime tutuşturduğu “Türk Milliyetçiliği Fikir Sistemi Teorisi”isimli Ayhan Tuğcugil tarafından yazılmış bir kitabı okumuştum. Bu kitabı bölüm bölüm çalışıyor ve Cumartesi günleri fabrikalarından yorgun argın gelen işçi ağabeylerime, 17 – 18 yaşlarında bir kardeşleri olarak seminer şeklinde anlatıyordum. Çünkü Tarık hocanın emri böyleydi.  Meğerse o Ayhan Tuğcugil şimdi okuduğum “Türk’üm Özür Dilerim” kitabının yazarı İskender Öksüz’müş. Nereden nereye…

İskender Öksüz,  bahsettiğim bu son kitabında, benimde dahil olduğum Balkan Türkleri zümresinin yaşadıkları coğrafyadan temizlenmelerine de değiniyor. Batılılar arasında o zaman Avrupa’dan Türklerin temizlenmesinden endişe edenler bulunduğunu söylüyor. Zannederlermiş ki;  Türkler Anadolu’dan önce Türkleştirdikleri Rumeli topraklarından sürülmelerini unutmayacaklar ve intikam peşinde koşacaklar…  Ne güzel bir ideal değil mi? Ama olmadı, ben de niye olmadı diye ömrüm boyunca sorguladım.

Tabii Batı’lıların bu endişesinin boş çıktığını söylüyor Öksüz Hoca, gerekçesini de milli hafızadan yoksunluk olduğunu vurguluyor. Ben bu yokluğa sadece milli hafıza olsa katlanacağım. Bir bilseniz ne yokluklar var bizde!

Yine aynı kitapta İskender Öksüz, işin ilmi formülünü düşünür Ernest Renan‘a kurdurmuş: “Bir devleti kurtaran kuvvet, manevi bir uyanıştır. Bu milli ve romantik bir edebiyat demektir. Türkiye’de böyle bir edebiyat yoktur ve olamaz. Türk romantikleri, hangi intikam duygularını çoğaltacaklardır? Türkiye’de öyle bir şey yoktur.”

Evet, Ernest Renan şimdilik haklı çıkmıştır. Batı’nın ve küresel güçlerin ilerleyişi karşısında Türklerin, karşı bir intikam tehtidi yoktur. Hatta Batı’ya karşı Türkler arasında tedbir almayı ve karşı hamle yapmayı sağlayan milli hafızaya sahip bir insan topluluğuda yoktur. Aksine onların hizmetine girmiş, aramızda çok sayıda bizden olan insan vardır denilebilir.

 

Dediğim gibi ben bir Balkan Türk’üyüm… Türk olmamızı sağlayan bir çok hususiyetin, içinde bulunduğum toplulukta törpülendiğini görüyorum. Kendi değerlerine sahip çıkamayan, korkaklık, ürkeklik hali her tarafımızı sarıp sarmalamış… Güç karşısında en ufak menfaati için eğilen bir dal misali, en küçük rüzgarda bile temanna için yere yapışıyoruz. Acaba geçmiştede böylemiydi?

Geçenlerde benim öfke dolu eleştirilerime kızan bir Balkan Türkü, söylediklerimin dedesinin hatırasına hakaret anlamı taşıdığını ifade ederek “dedemin ayağında iki kurşun yarası vardı” diye ekledi. Ben de dururmuyum “nasıl oldu?” sorusuyla devam ettim. Cevap daha üzücüydü “Yunan’dan kaçarken Meriç’i geçerken olmuş” dedi. “Kaçarken” ne acı değil mi? Durup hemde nüfus üstünlüğüne rağmen vatanı için ölmek varken,“kaçmak” bana acı geliyor. Bu kaçış Türkiye’de de tekrar eder mi dersiniz?

İşin üzücü yanı da “Evlad-ı Fatihan”, “Atatürk’ün hemşerileri”, “Yahya Kemal ile Mehmet Akif’in nesilleri” gibi bir çok ulvi kavramıda pervasızca ve hayasızca kullanıyor olmamız.

Türk güçlü olunca herkesten fazla Türk kesilmemiz, Türk dara düşüncede hemen bir etnik kimlik şemsiyesi altına girmemizde, Türkiye’ye Balkanlardan göç edenler için ayrı bir ayıp!

“Türk’üm Özür Dilerim” adlı kitabı için İskender Öksüz’e teşekkür ediyorum. Ancak ben hem bir Balkan Türkü hem de Türk olduğum için değil özür dilemek Allah’a şükrediyorum. Hem milli hafızam hem de karakterimde Türklüğe ait değerler var. Hedefim; kaybedilmiş Türk yurdu Balkanlarda, Ay Yıldızlı bayrağın hükümran olarak dalgalanması ile Türkiye’de Türk Milleti olarak güçlü ve mutlu bir şekilde yaşamaktır. Bunlara ilaveten Türk Birliği’nin kurulması için yeri geldiğinde taş, yeri geldiğinde de harç olmaya çalışıyorum.

Biliyorum ki; yalnız değilim ve milyonlar olarak varız. İntikamsa intikam… Bir gün mutlaka ecdatın uğradığı zulmün hesabı sorulacak ve Ernest Renan’ın da ne kadar yanıldığı ortaya çıkacaktır. Hatırlamak ve hatırlamayı da hatırlatmak insani bir görevdir. Bunu yapanlara bir insan olarak minnet duyuyorum. Sağolasın Öksüz Hoca, sen olmasan jeton yine takılmıştı!

 

 

Kaos

 

Tabiattan bilirsiniz: Kurt, koyun sürüsünün zayıf olduğu anda avlamak üzere harekete geçer ve sürünün içine dalar.

Ülkemizde yaşanan ve özellikle son dört aydır hızlanan kaotik ortam da bu minvalde hepimizi endişeye sevk etmektedir.

Nitekim tarihe bakıldığında bir ülke içerisinde kaos varsa o ülkenin çözülmemiş sorunlarının birden masaya yatırıldığını ve dağılma sürecinin hızlandığı görülür.

Ki biz bu durumu yakın geçmişte dağılan Osmanlı İmparatorluğu bünyesinde yaşamış bulunmaktayız.

Değerli okuyucular, bir devleti yöneten siyasi ve bürokratik kadro o devletin gücünü temsil eden iki önemli unsurdur. Bu iki temel öğede yaşanan zaafiyet o devletin giderek zayıflamasına yol açar.

Devleti var eden bu iki temel unsuru zaafiyet içerisine sokan en önemli şey ise “rüşvet ve yolsuzluk”tur.

Osmanlı örneğine baktığımızda kaynaklarda 16. yüzyıla kadar devlet içerisinde rüşvet ve yolsuzlukla ilgili ciddi bir duruma rastlanmamaktadır. Zaten bu döneme kadar da İmparatorluk en güçlü dönemini yaşamıştır.

16. yüzyıldan sonra kaynaklarda rüşvet ve yolsuzluğa rastlanmaya başlanmış, Tanzimat dönemine gelindiğinde ise durum bürokratların göreve başlamadan önce Kur’an’a el basarak rüşvet almayacaklarına dair yemin etmeleri noktasına gelmiştir.

Osmanlı tarihine bakıldığında yöneticilerde oluşan zaafiyet ile toprak kaybı ve zayıflamanın birbiriyle paralellik arz ettiği görülür. Öyle ki Osmanlı’da rüşvet ilk olarak 16. yüzyıldan sonra Ali Paşa tarihinde kaynaklara geçmiş olup ilk toprak kaybının da 1699 Karlofça Antlaşması ile yaşandığı görülmektedir.

Nitekim bu dönemden itibaren Osmanlı’nın hızlı bir zayıflama ve nihayetinde yıkılma sürecine girdiği bilinmektedir.

Osmanlı İmparatorluğunun son dönemlerinde had safhaya varan yolsuzluklar ve bu konuda milletin içerisinde bulunduğu durumu 1847 – 1914 yılları arasında yaşamış hiciv ustası Şair Eşref şu dizelerle ifade etmiştir: “Bir soğan bile soyulurken yaşarıyor gözler, devlet soyulurken aldırmıyor öküzler!”

Bu güne baktığımızda ise ülkemiz yeniden büyük bir rüşvet ve yolsuzluk gündemi ile meşgüldür.

Bu kaos ortamında geçmişten gelen iki önemli konu da çözülmek üzere önümüze konulmuştur:

Bunlardan biri ayrılıkçı Kürt sorunudur. Bu konuda en son ayrılıkçı kanattan seçimlerden sonra özerklik ilan edeceklerine, hükümetin çözüm sürecini beklemeyeceklerine dair bir demeç verilmiştir.

İkinci önemli konu ise Kıbrıs sorunudur. Kıbrıs Rum kesimi ve İsrail’in ortak tatbikat düzenlemesinden sonra ABD önderliğinde Kıbrıs sorununa dair önümüze konan anlaşma şartlarının geçmişteki Annan planından da vahim şartları olduğu ileri sürülmektedir.

Yazımın en başında ifade ettiğim gibi zayıf olan anlar avlanmaya en açık olan anlardır.

Avcılar, avlanma alanına inmiştir.

Avın yakalanıp yakalanmayacağını ise zaman gösterecektir…

Saygılarımla…

 

 

Türkiye Gerçeği

 

Bir kısım aydın, yazar ve çizerlerimiz ve bilhassa siyasîlerimiz; Demokrasi, Hürriyet, Serbestlik, Basın Özgürlüğü, İnsan Hakları derken; bu terim, deyim ve mefhumları mutlak / sınırsız, sorumsuz bir mânada anlıyor veya böyle algılamak istiyorlar.

Oysa bir şeyin nefsü’l-emrde / zatında yani aslında doğru olması başka, mukteza-yı hâle binaen / zaman zemin gereği olarak doğru olup olmaması başka bir şey.

Dolayısıyla bâzı aydınlarımızın yukarıda geçen mefhum ve kavramlarasırf mücerret / soyut olarak bakış ve düşünceleri;zâtında doğru fakat zaman zemin nokta-i nazarından yanlış.

Çünkü, bütün bu terim ve deyimlere, mutlak mânada sahip çıkılıp, son raddesine kadar tatbiki istenirken; araç amaçla karıştırılıyor. Bütün bunların vatan muhafazası, millet selâmeti ve devletin devamı için olduğu unutuluyor.

Vatan, millet ve devletin istiklâl ve istikbâl / geleceği âdeta mefhumlara feda edilmek isteniyor. Halbuki vatan, millet ve devlet onlar için değil; onlar bunlar için var. Yâni araçla amaç yer değiştiriyor. Amaç araca kurban ediliyor.

Türkiye; tam serbestlik, sınırsız hürriyet, mahza / sırf demokrasi adına, devletin ayaklar altına alındığı, Ordu’nun yerli yersiz yıpratılmak istendiği bir garip ülke görüntüsü veriyor!

Dünyanın hiçbir yerinde, bu kadar devletine ters düşen, ordusuna yan gözle bakan, polisine dudak büken, milletine üst perdeden nazar eden, dış politikasına “Hadi canım sende!” diyebilen, sözde aydınların bulunduğu, bu derece talihsiz bir ülke, herhâlde yoktur sanırım!

Şayet Türkiye, uçsuz bucaksız bir okyanusun ortasında olsa. Art niyetli, haset ateşiyle yanan komşuları bulunmasa. Dünyanın asırlarca idare edildiği stratejik bir coğrafya üstünde yaşamasa. Bütün dünya bu devleti söndürmek üzere birleşmese. Topraklarının bir kısmı bir kısmına peşkeş çekilmese. Elbette mücerret / soyut olarak, olanca anlamıyla tatbiki istenen bu terimlerin böyle anlaşılması yanlış sayılmazdı.

Bu terimlere sorumsuzca yapışanlar; Almanya, Fransa, İngiltere ve Amerika gibi devletleri örnek olarak gösteriyorlar. Halbuki bütün o gösterilen devletlerin hiçbirinde; birbiri aleyhinde, o ülkenin halkını kışkırtır mahiyette, gizli açık en küçük bir faaliyetleri olmadığı gibi  -zaten o devletler de buna asla müsaade etmez.-  Onların hür sanılan ve mutlak addedilen mezkûr mefhumları, kimse o devletin bölünmez bütünlüğü aleyhinde kullanamaz.

Nitekim Amerika’da bazıları buna teşebbüs edince, ânında nasıl üzerine gidip etkisiz hâle getirdiklerini; hepimiz  -o zamanlar-  gazetelerde ibretle okumadık mı?

İşte böyle bir  “Washington’a göre, Türkiye’nin bütün dikkati ile eğilmesi gereken öncelikleri şunlar (olmalıymış):

“…’İnsan Hakları reformu ve fikir – ifade- örgütlenme özgürlüğünü güvence altına alacak demokratikleşme adımları, (yani) Güneydoğu’daki durum ve Kürt sorununa yönelik sosyal-ekonomik SİYASÎ AÇILIMLAR…’ ” (Yasemin Çongar, Türkiye’deki Bunalım ve ABD, Milliyet 23 Mart 1998’den naklen: Zaman 24 Mart 1998 s.9)

Evet, Washington’un sureti haktan görünerek  “Demokratikleşme Adımları”ndan kastettiği  -ne yazık ki dün de bugün de-  “SİYASÎ AÇILIMLAR”dan başka bir şey değil! “Siyasî Açılımlar”dan neleri anlamak lâzım geldiği ve böyle bir sürecin Türkiye’yi nasıl vahim bir âkibete / sonuca sürükleyeceği ise, her türlü izahtan vâreste / uzaktır.

154

ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı John Shattuck’ın: “Güneydoğu’da ve tüm alanlarda kültürel, SİYASÎ, dinî ifadeyi kapsayacak şekilde her alanda ifade özgürlüğü, daha az değil daha çok ifade özgürlüğü, bizim Güneydoğu mes’elesinde bahsettiğimiz diyalog şeklidir…” demesi.

“Güvenliği, sadece askerî yollarla koruyamazsınız!” gibi tehdit yollu, üstü kapalı beyanlarla Türkiye Cumhuriyeti’ni bütünlüğünden tâviz vermeye zorlaması.

Yine: “Daha fazla ifade özgürlüğü olduğu zaman, bu Türkiye’deki bütün unsurların ifade  özgürlüğünü mü kapsayacak, yoksa sadece bâzı unsurlarınkini mi? Sanırım bu hepimizin yakından tâkip edeceği bir gelişme.” (ABD’den Demokrasi çağrısı, Ali Aslan / Washington (Zaman) Zaman, 16 Nisan 1998, s.4) şeklindeki ifadesi, Türkiye aleyhinde, nasıl bir beklenti içinde olduklarını göstermesi bakımından çok düşündürücüdür.

Tıpkı  -bir zamanlar-  Rusya’nın, Orta Asya Türkleri’ni idaresi altında tutmak. Onların bir ve bütün olarak karşısına çıkmasını önlemek. Onları ayrı devletler statüsü altında  birbirinden kopuk ve hattâ birbirine düşman birer siyasî çerçeveye oturtarak “Böl ve yönet!” prensibiyle hareket etmesi gibi, Türkiye’ye de böyle kanlı bir kılıf hazırlamak istiyorlar.

Dün, bunu Osmanlı Devleti’ne karşı  “Islahat”  yaftası altında dayatanların; bugün, aynı şeyi  “İnsan Hakları”  kisvesi altında yaptıklarını unutmayalım.

Çünkü:

“Türkiye Gerçeği”

Asla affetmez gafleti!

 

 

155 – 157

 

 

İsimler Verilirken Nelere Dikkat Edildi?

Asırlar önce yaşadığımız Orta Asya’dan çıkarak, Batı Asya’ya bugünkü Anadolu’muza geldik.

Zaten insanı insan yapan değerlerle yüklü olan ecdadımız, İslam rahmetiyle de yıkandıktan sonra daha mükemmel fert, aile, aşiret ve millet oldu.

Anadolu insanımızla, Balkanlarda yaşayanlarla Kafkasya ve Ortadoğu’daki insanlarımızla buluştuk ve bütünleştik.

Var olan kültür ve medeniyetinizi günümüze kadar taşıdık ve bu topraklarda sayısız devletler kurduk.

Bu yaşadığımız tarih sürecinde, isimler bile yaşadığımız coğrafya, kültür ve değerlerimizden çok etkilendi.

Şöyle ki;

TARİHSEL SÜREÇTEN ETKİLENEREK KOYDUĞUMUZ İSİMLER: Orkun, Orhun, Kultegin, Güntegin, Bilgehan, Oğuzhan, İstemi, Cengiz, Timur, Atilla, Benhur, Çağrı, Tuğrul, Alpaslan, Orhan, Turhan, Yavuz, Fatih, Beyazıt, Mustafa Kemal, İsmet, Fevzi, Celal, Kazım, Talat ve Menderes gibi…

İslam inancımızdan da etkilenen çok isimler oldu.

ALLAH’IN SIFATLARIYLA İLGİLİ İSİMLER: Abdülkadir, Abdulcabbar, Abdurrahman gibi..

PEYGAMBERİMİZİN AD VE SIFATLARI İLE İLGİLİ İSİMLER: Muhammet, Mehmet, Ahmet, Mahmut, Mustafa, Resul ve Emin.

DİĞER PEYGAMBERLERİN İSİMLERİ: İsa, Musa, Davut, Zekeriyya, Yahya gibi..

PEYGAMBERİMİZİN YAKINLARININ İSİMLERİ: Abdullah (Babası), Amine-Emine (Annesi), Fatma-Fadime (Kızı), Talip (Amcası), Hasan, Hüseyin (Torunları)

HALİFELERİN İSİMLERİ: Ebubekir, Sıddık, Ömer, Faruk, Osman, Ali, Ömer Faruk, Ali Osman gibi…

ÇOCUKLARIN DOĞDUĞU ZAMANA BİLE DİKKAT EDİLDİ VE ONA GÖRE İSİMLER VERİLDİ: Seher, Fecri, Şafak, Leyla, Nehur, Nursabah, Cuma, Cumali, Kadri, Kadriye, Arife, Bayram, Bahar, Gülaç, Gülbahar, Mevlüd, Mevlüde, Recep, Şaban, Cumhur(29 Ekim’de doğanlara), Ogün(10 Kasım’da doğanlara), Sayım (sayım gününde doğanlara), gibi…

 

İnsanımız;  yaşadığı bölgede, saygı duyduğu ölmüş ve veli olarak andığı isimleri de çocuklarına verdi. Mesela; Ahmet Turan(Sivas-Tokat), Gazi(Sivas), Ökkeş(Gaziantep-K.Maraş), Hıdır(Elazığ), Şehmus(Diyarbakır), Veysel, Düzgün(Tunceli), Halil İbrahim, Şıh, Müslim (Şanlıurfa), İmri Kemal(Güdül-Ankara), Hacı Yusuf(Adıyaman)… gibi.

TABİAT İLE İLGİLİ İSİMLERE de çokça rastlarız kültürümüzde..

HAYVANLAR:  Aslan, Arslan, Kaplan, Bozkurt, Ceylan, Geyik..

KUŞLAR:  Doğan, Şahin, Kartal, Bülbül..

BİTKİLER: Zeytin, Portakal, Yaprak, Şeftali, Yemiş, Defne …

ÇİÇEKLER: Gül, Lale, Sümbül, Itır, Yasemin, Nilüfer, Müge, Mine ..

TOPRAK VE MADENLER: Kaya, Toprak, Tunç, Elmas, Yeşim, Altın, Gümüş, Kehribar, Zümrüt, Yakut.

SU VE NEHİRLE İLGİLİ İSİMLER: Yağmur, Damla, Pınar, Şebnem, Göze, Dere, Irmak, Nehir, Akarsu, Deniz, Kaynak, Derya, Dicle, Fırat, Aras, Menderes, Tuna, Tunca, Göksu, Berdan, Meriç, Seyhan, Ceyhan.. gibi..

GÖKYÜZÜNDEN ESİNLENİP KOYDUĞUMUZ İSİMLER: Gün, Günay, Aygün, Göksel , Sema, Feza, Güneş, Hurşid, Hurşide, Yıldırım, Şimşek,Bora, Tayfun, Meltem..

ÇOCUĞU YAŞAMAYAN AİLELER de: Yaşar, Dursun, Senkal, Taştan,Temel ve Duran gibi isimler koymuşlardır.

SON ÇOCUK İSTEYENLER de: Yeter, İmdat, Hayati, Songül, Kafiye ve Enson gibi isimler koymuşlardır.

ANNE BABALAR FARKLI MİLLETLERDENSE: anlaşılıp çocukların isimleri; Suzan-Suzanna, Deniz-Dennis ve Can-John da konabilmektedir.

Tüm bu isimler, millet olarak kültürümüzün bir parçası. İnancımızla, değerlerimizle, dünden bugüne, bizi biz yapan ışıltılarımız, işaretlerimiz.

Bu millet, bu kültür; dün vardı, bugün var ve yarın da olacaktır.

Koşan Bu Şehir de Ne?

Kilis’te bizim evin etrafında öğretmenler Adil ve Nuri Beyler, şapkacı Mustafa Amca, eczacı Zekeriya Bey, Belediye Başkanı Haşmet Bey; kalaycı İbrahim Efendi, (muhtar), çiftçiler Mehmet ve Hayri Efendiler,  manifaturacı Mahmut Amca, Bekçi Ali Amca,Terzi Fuat Amca, Hafız Yahya, müezzin Lübük Mehmet, imam Mustafa Efendi, memur  Şevket Amca ve ailesi komşularımızdı. Her sektörden komşularımız vardı ve dostlukları çok sağlamdı. Bu ailelerin çocuklarından yaşıtlarım olanlarla birlikte bazen evimizde, bazen de sokakta oynar, okula beraber giderdik. Yolda kudamacı Mahmut’tan leblebi ve şeker alırdık. Fırıncı Şükrü’nün bisikletlerinden kiralardık. Herkes birbirini tanırdı. Yaramazlığımızı gören komşularımız bizi ikaz ederdi. Hatada ısrarlı olursak kibarca ailemize çıtlatırlardı. Evlerimiz havuş denilen bahçelerin içindeydi. Herkesin ahırında beslediği hayvanları vardı tavuk, kuzu, eşek, at, katır gibi. Bağı bahçesi mevcuttu. Toprakla, bitkiyle, hatta böcekle, ağaçla, çiçekle barışıktık. Belki teknoloji yeterli değildi ama insanda olması gereken kendi kendine yetebilirlilik özelliği mevcuttu.

Bugünü gördükten sonra diyorum ki “çocukluğunu ve komşuluğunu yaşayan belki de son nesillerden biriyiz”. Şimdikiler şikayet ediyor “apartmanda karşı dairedeki komşuyu bile tanımıyorum” diye. Bilmiyor ki bu dizayn birbirinizi tanımamanız için gerçekleştirilmiştir! Birkaç aykırı örnek varsa bunlar istisna sayılır. Büyükşehirlerde kitle ulaşım araçları olan otobüs, metro, metrobüs, tramvay ve banliyo trenlerinde maalesef kıyafeti ve eğitimi nasıl olursa olsun genç kızlarımız bile yaşlı hemcinslerine, hamilelere, çocuklu kadınlara bile yer vermiyor, elindeki telefonla, tabletle meşgul oluyor, yahut arkadaşıyla fingirdeşiyor.

MANA HARİTAMIZ KAYBOLMAMALI

Çünkü artık şehirlerimiz insan ölçekli inşa edilmiyor. Yitirdiklerimiz sadece yöresel mimari ve estetik değil, toplum vicdanı da bundan etkileniyor. İnsanımızdaki kurucu ve üretici iradenin şehre yansıması gerekirken, insanı dışlayan ve sürekli kar amaçlı oluşturulan yeni şehirlerimiz ruhsuz, kimliksiz, insansız ve insafsız inşa ediliyor. Sivil toplum bunu henüz farketmedi. İstikbal adına bir sivil inisiyatif yeni algıladı gelişmeyi. “Hakkı ve sabrı tavsiye etmek. İyiliği emredip, kötülükten kaçınmayı” yeniden hatırlamak ihtiyacı baş gösterdi. Mana haritamızı yitirirsek, insani değerlerimizi de terk etmiş oluruz. Teknoloji sizi teslim alır, mekanize eder ve tuş yapar. Ne kadar AVM ve ne kadar gökdelen dikerseniz dikiniz. Dolayısıyla şehirler yaşanabilir olmalı ve üstelik her kuşak nesil için. Bunu örnekleri tarihimize kadim şehirler olarak tescil edilmiştir. Uzakta aramaya gerek yok. İstanbul’un ve şehirlerimizin silüetini bozanlara af kapısını insanlık ve tarih adına kapatmalıyız. Eskimez mimariyi tekrar da terakkiyi etkiler. Değerli dostum şair Osman Sarı bakın moderenlik ve gelenek arasındaki eski taş mimari kültürümüz için bakın ne diyor?

Taş taş değil bağrındır taş senin,

Nereni nasıl yaksın söyle bu ateş senin?

Ülkendir taş ve beton bu yanlış kent,

Her gün bir yanın biraz daha taş senin!

Taş alanlarıdır taş insanları taşır bir,

Nereye gelsen ey aşk karşısında bu taş senin!

Uygarlık taşla taşımak çağlar üzre,

Kolların bu denli güçlü müdür senin?

Bir taş devridir ama bağışla beni,

Niçin bunca geldim üstüne ey taş senin!

Bir İbrahim Bıcağı  ikiye biçer taşı,

Sevgili nasıl kırdı kutlu dişin taş senin?

Ölüm bir kasırgadır çevirir seni beni,

Nedir kuçağında kocaman taş senin?

ŞEHİRDE AKIL TUTULMASI

Şehirlerimiz  politikanın, medeniyetin, sanatın ve kültürün yani her etkinliğin hayat bulduğu mekanlardır. Şehirlere bir hayat neşvüneması olarak baktığımızda değerleri konuşuruz, ekonomik gözlükle bakarsanız rant konuşulur, bugün olduğu gibi. İnsan yüzlü ve insan ölçekli bir kentsel dönüşümde sosyologlar, psikologlar, şehir tarihçileri, sanatçılar, arkeologlar olmadan olmaz.

Kızım ilkokula gittiğinde Ankara Hayvanat Bahçesi’ne götürmüştüm. Kuzuyu gördüğünde “Baba sevsem beni ısırır mı” demişti de içim cızzz etmişti. Apartımanlarda çocuklar böyle büyüyor. Okula servisle gidiyor günün erken saatinde uykudan zor uyanarak. Mahalleden kimseyi tanımıyor üstelik. Akıl tutulması içinde çoğu çocuğumuz . Gerçeği gördüğü gibi sanıyor. Dolayısıyla eğer bir kentsel dönüşüm yaşanacaksa, gelecek nesillerin hakkını korumalıyız, tarihi ve kültürel mirası hatırlamalı; dünü, bugünü ve gelecekle kaynaşıp yerine yenisini inşa edebilmeliyiz. Engellileri, yaşlıları, mazlumları ve mağdurları ihmal eden bir anlayış yeni kentler kuramaz. Daha düne kadar her şehrimizdeki “körler çarşısı”nda en iyi kilim, halı, hasır, zembil örülürdü.

Rahmetli Mehmet Altınsoy Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı’ydı. Kurucusu ve yöneticisi olduğum Türkiye Yazarlar Birliği “Şehir ve Kültür” konulu bir program düzenlemişti. Teklife sıcak baktı mekanı cennet olsun Mehmet Altınsoy. Hilton Oteli’nde üst düzey yöneticilerin, politikacıların, sanatçıların katıldığı bir toplantı yapmıştık. Şehirlerin değerlerinin ait olduğu uygarlıkların birer değeri olduğu ortaya çıkmıştı. Dolayısıyla büyük uygarlıklar  şehirleriyle anılıyor, onlarla temsil ediliyordu: Kahire, Atina ve Roma gibi. İstanbul, Bursa, Edirne, Erzurum, Konya, Sivas da Selçuklu ve Osmanlı medeniyetinden nasibini almış örnek kentlerdi. Hazreti Peygamberin şehre dönüştürdüğü Yesrip adını Medine olarak değiştirip, İslam medeniyetiyle ilişkilendirdi. Bu dönemlere ait “çıkmaz sokak”lar bile küçük komşuluk birimleri olarak hizmet vermiş, dayanışma sağlamıştır. Kolluk gücüne gerek olmadan, toplum kendi kendini denetlemesini bilmiştir.

MERHAMETLİ VE İNSAN DOSTU KENTLER KURMAK

Bugüne gelince istisnalar hariç kopya ve tekrardan öteye yeni bir şey ortaya konmamıştır. Tarih içinde kazanılmış ve kabul görmüş  mimari birikimlerden ve örneklerden kısmen TOKİ yararlanmışsa da yeterli değildir. Bu konuda örnek Adalet Bakanlığı İnşaat Dairesi Başkanı Haydar Çiftçi’nin her ilin neredeyse tümünde yaptırdığı iklim, yöresel özellik ve tarihle örtüştürerek inşa ettirdiği adliye binalarını gösterebilirim. Burada siyasal iradeyle ortak hareket şeffaf bir inşa ve ihya hareketi başlatmıştır.

Ankara’da da itibarı olan bir müteahhidimizle görüşürken geleneksel mimari yapımızda her odanın güneş görmesi, yatak odasında ayakların kıbleye uzanmaması ve tuvaletlerin uzakta olmasını hatırlattığımda cevabı ilginçti: “Teknoloji ısıyı ve ışığı kontrol altına alabiliyor, kokuların yayılmasını engelleyebiliyor” demişti. Ancak yatak odasında ayakların kıbleye uzanması konusuna hiç değinmemişti. Çünkü güneye bakan evlerin rantı daha yüksekti. Artık şehirlerde sellerin ve düşen yıldırımların neden olduğu kayıplar neredeyse depreme yaklaştı. Dereler kapatılarak üzerine inşaat izni verilirse, yeşil alanlar sürekli azaltılırsa olacağı da budur. Oysa insanın tabiatında yeşile, doğaya bir özlem vardır. Kur’an bu tür duyarsız kentlere beldetün meyyidetün-ölü şehir(zuhruf 43:11) diyor. Şehirler sıkışıyor. Yoksulları zaman baskısıyla göremiyoruz. Bu insanın doğasına aykırı bir kere. Onun için gergin herkes. Merhametli ve daha insan dostu şehirler kurmak gerek. Kur’an’da güvenli şehir-beldetün aminetün yaşanmaya değer, temiz şehirler olarak hatırlatılıyor.

Yaşamak için dayatılan sosyal konut apartımanlarını batıdan ithal ettik. Aynı gökdelenler gibi. Hepsi küresel sermayeyle tek bir prototipe uygulanıyor. Oysa iklimleri farklı, fiziki mekanları değişik, insan kaynakları da öyle. Sınırsız ekonomik ihtiras ve ekonomik büyüme siyaseti kentleri yaşanmaktan çıkarıyor, para kazanılacak seküler yerler haline getiriyor. Hiç dikkat ettiniz mi neden Almanlar, Hollandalılar, İngilizler, Ruslar kendi büyükşehirlerinden kaçıp Antalya, Alanya ve Didim’e yerleşiyorlar? Mezarlıkları bile bu kentlerde.

MÜZE ÖZÜRLÜ KENT VE NESİL

Mehmet Barlas, Boğaziçi’ndeki gecekonduların yerine villa yapılmasını savunuyor. “Böyle daha şık değil mi?” diye de soruyor. İkisi de yapılmasın, yeşil alanlar korunsun. Batının birbirini perdeleyen dev binalarını örnek alıyoruz da müzelerini es geçiyoruz, yayıncılığını görmezden geliyoruz. Üç beş gönüllü bu hususları sırtlamış götürüyor. Geçenlerde İstanbul Tarabya’da 83 yaşındaki bir madenci işadamımın hobisinden kaynaklanan üç katlı muhteşem Ataman Klasik Otomobil Müzesi’ni gezdim torunumla birlikte. Aynı yere gökdelen dikseydi bire yüz kazanırdı. Dolayısıyla İstanbul’un rantı en yüksek bir yerindeki bu yatırım ayrıca alkışlanır. Ancak izleyici sayısı İstanbul’da bir günde satılan araç sayısını binde biri kadar. Okullar burayı niçin ziyaret etmez ki?

Rahmetli bilge Mimar Turgut Cansever kendi gerçeğimize dayalı ve kökeni Osmanlı şehircilik sisteminde yatan yeni bir zihniyetle şehirlerimizin kurulmasından yanaydı. Yeni Beyazıd Meydanı projesini de kendisi yapmıştı! Ancak hayata geçirildiğinde eçiş büçüş bir şey ortaya çıkınca çok üzülmüş “Ben böyle istememiştim” demek mecburiyetini hissetmişti. Bugün Beyazıd hala öyle!

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Beş Şehir’i dikkat çekiyor satır satır, nokta virgül. Bilmem okuma fırsatı buldunuz mu? En azından bir teselli  bulmaya fırsat işte.

Uyan; Ey İnsanoğlu Uyan

0

İnsan vücudunun % 70 i, dünyanın 3/2 si, yiyeceklerde ise belli oranlardan başlayıp %98 e kadar varan su ihtiva etmektedir. Su yoksa hayatta yok, ancak ne yazık ki insanoğlu elindeki kaynakları doğru tüketmediği gibi doğal kaynaklarımıza zarar vermeye devam ediyor. Kontrol edemediğimiz tehlike yarattık. Dünyayı kafamıza göre şekillendirdik. Tarıma elverişli topraklar son 40 yılda % 40 zarar gördü. Her yıl 13 milyon hektar orman yok oluyor. Kuraklık tüm dünyada ortaya çıkıyor. İklimsel dengeyi tehlikeye atıyoruz. Ağaçlar yandıkça karbondioksit salgılıyor.Yağmur dengesi değişiyor.

Ormanlar iklimsel dengeyi sağlar, Rapaunellerin ağaç olmadığı için yapacakları kano yok, Madagaskar’da erozyon elem verici boyutlara ulaştı. Dünyanın en iyi ormanları Borneoda’da yok oluyor, Haiti kendini besleyemiyor, çünkü tepelerinde % 2 orman kaldı. Bazı bölgelerde ağaçları yok etmek hayatta kalmak için tek çare oluyor. Kaynakların tüketilmesi canlı kaynakları tehdit ediyor.                                                                                                                                                                                                                                      2015 yılında 2 milyar kişi susuzluktan etkilenebilir. Nehirlerde sular azalıyor, Amazon nehri % 20 küçüldü. Su rezervleri hızla tükeniyor. Her gün 5000 insan kirli su içmekten ölüyor. Dünya nüfusu 1950 den bu yana 3 kat arttı.Afrika nüfusunun % 70 i yoksul 50 yıl içerisinde yoksul ile zengin arasındaki fark daha da artacak. Her yıl 1 milyardan fazla insan şehir nüfusunu artırıyor. Yaklaşık 1 milyar insan aç geziyor. Ancak dünya nüfusunun % 20 si kaynakların % 80 ini tüketiyor. 

Uyan ey insan uyan, bu gidişatı  tersine çevirmek senin elinde. Ama fazla zaman kalmadı. 10 yıldan fazla zamanımız yok. Tek bir insan duvarları yıkabilir. Bunun için bazı ülkeler barışa insanlığa katkı sağlamak için harekete geçti, askeri harcamalarını kısarak doğal kaynakların geliştirilmesine daha fazla bütçe ayırmaya başladı.

Bir çok ülke yenilebilir enerji kaynaklarına önem vermeye başladı. Rüzgar çiftlikleri kurulmaya başlandı. Güneş enerjisi önemli kaynak olarak geliştirilmeye çalışılıyor.Yapacak çok işimiz var, birlik olma zamanı. Ey dünya askeri harcamaları kısalım, barışı destekleyelim, gelir adaletini sağlayalım.İsrafı önleyelim. Doğal kaynaklarımızın kıymetini bilelim. Kaynaklarımızı doğru kullanıp tarıma, üretime, eğitime, bilime, sosyal projelere aktaralım.

Bir sonraki sahneyi yazmak bizim elimizde öyleyse neyi bekliyoruz.

Hocalı Katliamı

 

 

Rus ordusu destekli Ermeniler; 25 Şubat’ı 26 Şubat’a bağlayan gece Türk toprağı Karabağ’ın Hocalı şehrine düzenledikleri baskında 106’sı kadın, 63’ü çocuk olmak üzere 613 Türk’ü katlettiler. İnsanlık târihinin son dönemlerdeki en büyük faciadır.

Olayların içerisinde bulunan bir canlı şâhit şunları anlatıyor:

“25 Şubat Günü Ermeni Silahlı Kuvvetleri bizi kasaba meydanın yakınlarındaki Ermeni mezarlığında topladılar. Genç erkekleri bizlerden ayırıp bir duvar dibine dizdiler. Bunlar sürgünde olan Ahıska Türkleriydi. Bunların kafalarına ateş eden Ermeniler daha sonra onların başlarını keserek gövdelerinden ayırdılar. Bebekleri babalarının gözü önünde süngülere takarak meydanda dolaştırıyorlardı. Aman Allah’ım o ne korkunç manzaraydı. Kızların gözlerini tornavida ile oydular yaşlıların kollarını dirseklerinden kesiyorlardı. Büyük bir çukur açarak ölüleri kepçelerle oralara atıyorlardı.”

*

Azerbaycan üzerindeki oyunlar çok eskilere dayanır.  Yakın tarihlerde de bu oyunlar aynen devam etti. Bunlardan en önemlisi Hocalı katliamı’dır. Stalin 1937 yılında bugünkü Ermenistan topraklarını Nahçıvan ile Azerbaycan arasına yerleştirirken tek bir amaç güdüyordu:  ‘Kafkasların ve dolayısı ile Türk dünyasının bağlarını Türkiye ile koparmak.”

1980’li yıllarda Gorbaçov’un başlattığı Glasnost ve Prestroika hareketi, en önemli oyununu Kafkaslarda oynamaya başladı. Dağlık Karabağ’da Ermeniler ‘Tarihi Büyük Ermenistan’ plânlarını sahneye koymaya başladı. 1988 yılına gelindiğinde Dağlık Karabağ’da bir çam ağacını kesen Ermeniler ile Azeri Türkleri arasında çatışmalar başladı. Rusya, bir taraftan Ermenistan’ı destekleyip Türklerin kanını döktürürken, kendisi de boş durmuyordu. 1990 Ocak ayında Kızıl Ordu tankları,   bağımsızlık ateşini söndürmek için Bakû’ye girdi.  Ancak Azerbaycan artık geri dönmeyi düşünmüyordu. Ve Azerbaycan’ın her yerinde ayaklanmalar başlamış, Azadlık Meydanı’nda milyonlarca insan Kızıl Ordu tanklarına karşı mücâdele veriyordu. Sokaklar kan gölüne dönmüş, yüzlerce şehit verilmişti.

Ruslar, 25 Şubat gecesi, bölgede bulunan askerlerle Karabağ’ı kuşattılar. Böylece dışarıdan gelecek yardımların yolu kesilmiş oldu.  Silâhlı Ermenilerin şehre girmesini sağladılar.  Gece sabaha kadar süren katliamda, şehir halkından yakalanabilenler katledildi. Köy halkının hiçbirinin silâhı yoktu. Ermeniler ise modern silâhlarla saldırıyorlardı. Kışın şiddetli soğuğu ayrı bir dertti. Çocuklar ve yaşlı kadınlar, dağ yollarından bütün güçleriyle Akdam’a doğru kaçıyorlardı. Hiçbir taraftan yardım alma imkânları yoktu. Önceden tedbir de alınmamıştı. Sokaklarda vahşicesine kulakları kesilmiş, gözleri çıkartılmış cesetler vardı.  Hâmile kadınların karınlarındaki bebeler kesilerek öldürülmüş, Azerî Türkleri,  sadece Türk oldukları için yaşama hakkından mahrum edilmişti.  Batı medyası Hocalı katliamına ait resimleri ve filmleri görmüyor,  Türk ordusunun Ermenistan sınırındaki tatbikatın fotoğraflarını ve görüntülerini soruyordu.

HOCALI SOYKIRIMI VE ERMENİ VAHŞETİ


Bu ne vahşet Yarabbi!.. Yasta bütün oba, dağ;

Bir gecede mahvoldu o güzelim Karabağ!

Bir yanda Rus Alayı desteği ve Ermeni;

Bir yanda silâhsız, tüm Azeri Türkleri!

Geceyle daldı düşman, Azeri sivil halka;

Ölüm, feryat, inilti yayıldı dalga, dalga!

Tarih daha yazmadı böyle vahşet, barbarlık;

Çoluk, çocuk demeden katledildi her varlık!

Karınları deşilmiş nice kadın, gebeler,

Ve gözleri oyulmuş genç, ihtiyar, bebeler!

Şahit buna ülkenin bütün dağı, taşları;

Karabağı kaplamış kesik şehit başları!

Kanlar içinde ölmüş, kucağında yavrusu;

Bir kadın ve de çıplak; zordu bakmak doğrusu!

Bir ihtiyar yatıyor, kan içinde sakalı;

Ötesinde bir genç var; ağzı, burnu tıkalı!

İki büklüm yatıyor yerde bir koca nine;

Daha nice cesetler, sarılmış birbirine!

Yanmış, yıkılmış evler; içi cestle dolu;

Topluca katletmenin bu da kahbe bir yolu!

Bir ceset var ortada; iki gözü oyulmuş;

Yanında başka ceset kafatası soyulmuş!

Avrupa niye suskun, nerde insan hakları?

Amerika görmüyor soykırım, yasakları!

Aymazlığın nedeni Müslüman, Türk olmamız,

Tarihlerde onlardan daha büyük olmamız!

Gerçekler işte böyle; bu barbarlık, bu dehşet;

Bunu tarih yazacak; bu soykırım, bu vahşet!

Bu kara leke onların, sicilinde duracak

Türk Milleti onlardan bir gün hesap soracak!

 

ABBAS GÖKÇE