25.5 C
Kocaeli
Çarşamba, Temmuz 29, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 907

Nasıl Yani

Bir günde aynı hükümete mensup, üç kişiyi dinliyorum.

17 Aralık’tan bu yana yüzlerce hâkim, savcı, on bin kişinin üzerinde emniyet mensubu; hallaç pamuğu gibi yurdun dört bir yanına dağıtıldı, yetmiş günde bir birimde en az sekiz hâkim değiştirildi, neticesinde ihaleye fesat karıştıran, hırsızlıktan, gasptan ve kara para aklamaktan mahkûm beş kişi salıverildi. En sonunda, Başbakan:

Adalet şimdi yerini buldu dedi.

Hâkimler ve savcılar o mahkeme senin, bu mahkeme benim, emniyet görevlileri vilayetten vilayete atanırken biz vatandaşların onları izlemekten başı döndü tabi ki. Ama Başbakanın “adalet şimdi yerini buldu” sözüne karşılık vatandaş:

Nasıl yani?

 Demekten kendini alamadı.

Akşam bir televizyon kanalında; Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç:

Bu tahliyeler, vicdanları yaraladı dedi.

Vatandaşın kafası bir daha karıştı, Başbakan ne söylüyor, yardımcısı ne anlatıyor diye düşünürken;

Nasıl yani?

Demekten yine kendini alamadı.

Aynı hükümet’e mensup bir milletvekili Mehmet Metiner, başka bir kanalda Başbakanını savunacağım diye renkten renge giriyor, adeta kendini paralıyor tabi bu arada ne etik kural kalıyor, ne hak, ne de hukuk.

Bir hâkim düşünün, Facebook sayfasında Başbakana övgü ve methiyeler diziyor. Biz hukukçu değiliz ama bir hâkim’in Başbakan da olsa, Cumhur Başkanı da olsa bu şekilde davranışının etik olamayacağını biliyoruz, zaten Metiner’in karşısındaki hukukçularda;

Bir hâkim, böyle bir harekette bulunamaz, diyorlar ama nafile vekil bildiğini okuyor.

Biz yine;

Nasıl yani?

Demekten kendimizi alamıyoruz…

Bir Kıssa

Biz eğitimciler,

Dinlenmedik.

Yorgunuz.

Ankara’nın gündeminden bunaldık.

Birazda gerginiz.

Dönelim kendi gündemimize,

Fi tarihinde,

Bir öğrenci ilim tahsil etmek için memleketinden uzak bir medreseye gider.

Sekiz, on sene ilim tahsil ettikten sonra,

Memleket hasreti burnunda tütmeye başlar.

Hocasına memleketine gitmek istediğini söyler

Hocası evladım bir sene daha sabretsen iyi olur cevabını verir.

Öğrenci hocam artık yeni bir şey öğrenmiyoruz.

Tekrara düştük diye karşılık verir.

Hocası evladım bir sene daha kalırsan iyi olur.

Sözünü tekrarlamasına rağmen,

Bizim delikanlı ısrarla yeni bir şey öğrenmediklerinden,

Tekrar yaptıklarından bahseder.

Hoca öğrencinin söz dinlemeyeceğini anlayınca,

Peki, evladım ohalde gidebilirsin.

Allah yolunu açık etsin der.

Bizim delikanlı hazırlıklarını yaparak ertesi gün erkenden yola çıkar.

Mevsimlerden yaz,

Hava sıcak mı sıcak,

Yürü yürü insan yoruluyor elbette,

Bir köye yaklaştığında sela sesi duyar,

Cuma günü olduğunu hatırlar ve sevinir.

Şu köye gideyim bir abdest alayım,

Biraz dinleneyim Cuma namazını kılayım.

Belki bir hayırsever de karnımızı doyurur.

Sonra devam ederiz.

Diye içinden geçirir.

Derken köye gelir abdest alır, camiye girer.

Ne görsün köyün hoca kürsüde vaaz ediyor.

Biraz dinler.

Bakar anlatılanların birçoğu anlamsız ve hurafe şeyler

Vaaz biter. Hutbeyi dinler, hutbede de aynı hikâyeler.

Tabi bizim delikanlının içi daralır.

Ama birde Kur’an okuyuşunu dinleyelim,

Diye içinden geçirir.

Hutbeden sonra namaza durulur.

Bakar imam fatihada ve zammi surede bariz hatalar yapıyor,

Nihayetinde namaz biter duadan sonra cemaat dağılmaya başlayınca,

Delikanlı ayağa kalkar,

Ey cemaat durun bir dakika beni dinleyin der,

Cemaat bu delikanlının ne diyeceğini merakla bekler.

Bizim delikanlı ey cemaat hoca dediğiniz bu kişi hoca falan değil,

Bunun arkasında namaz caiz olmaz,

Sonra anlattıkları ise,

İşe yaramaz hurafe şeyler.

Cemaat da hocasını çok sever.

Çünkü hoca efendi herkesi bedavadan cennete sokar.

Buda milletin hoşuna gider.

Sen misin bizim hocaya dil uzatan,

Hurra hep beraber delikanlının üzerine çullanırlar,

Pata küt pata küt nakavt.

Bir müddet sonra delikanlı kendine geldiğinde,

Hocasının evladım bir sene daha bekle sözünü hatırlar.

Medreseye gerisin geriye döner.

Hoca durumu anlar.

Ama delikanlıyı da ayıplamaz,

Bir sene daha eğitime devam eder.

Sonra İcazetini alır

Hocasının müsaadesiyle yola çıkar.

Yine mevsimlerden yaz günlerden Cuma

Aynı köye gelir, aynı camiye gider bakar aynı hoca

Aynı hikâyeleri anlatıyor.

Sabırla dinler,

Hutbe, namaz, dua biter.

 Cemaat dağılmaya başlayınca,

Bizim delikanlı yine ayağa kalkarak,

Ey cemaat bir dakika beni dinleyiniz der.

Cemaat bakar bu geçen sene bizim hocaya dil uzatan adam.

Merakla ne diyeceğini beklerler.

Bizim delikanlı ey cemaat,

Bu sizin hocanız öyle mübarek öyle mübarek bir insan ki

Kim saçından sakalından bir kil alsa Cennetlik olur.

Cemaat hurra hocanın başına yığılır

Beş dakika içerisinde hocanın saç sakal bıyık yolunur.

Kafa yumurta gibi bembeyaz olur.

Cemaat cennetlik olmanın sevinciyle dağılır.

Hoca ile molla baş başa kalır.

Hoca şoku atlatıp kendine gelince

Bizim delikanlıya

Geçtiğimiz senenin rövanşını aldın.

Artık istediğin yerde istediğin kadar görev yapabilirsin der.

Hikâyede burada biter

Yoksa hiçbir şey anlamadınız mı?          

Kırım Türk Yurdu, ‘Deli Putin’e Dikkat

Saka İmparatorluğunun, Aktaş Hanlığının, Sabar Hakanlığının, Büyük Bulgarya Devletinin, Hazar İmparatorluğunun, Kuman-Kıpçak Federasyonunun, Altın Orda İmparatorluğunun, Kırım Hanlığının ve özerk yada bağımsız Kırım Cumhuriyetlerinin yurdu; Milattan Önce başlarsanız 27-28 asırlık, Milattan Sonra başlarsanız 17-18 asırlık Türk diyarıdır “Ey Güzel Kırım“.

1944 Sürgünü’nü gören, vagon vagon Sibirya‘ya gönderilen, istasyon istasyon öldürülen, Stalin – Brejnev demeden inatla mücadele veren, sürgünde doğan umudun yani Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu‘nun liderliğinde SSCB sonrası anavatana dönüş hamlesini peyderpey gerçekleştiren bir halkın hazin ama umutlu hikâyesidir Kırım Türklerinin / Tatarlarının son 70 yıllık tarihi.

Ukrayna‘ya bağlı Kırım Özerk Cumhuriyeti‘nde kendi Millî Meclislerine bile sahipler. Kırım genelindeki 2 milyon nüfustan 320 bin nüfusa ulaşmıştır Tatar / Türk nüfusu şimdilerde. Çoklukla da Akmescit (Simferepol), Akyar, Kefe, Yalta, Kerç, Gözleve gibi yerlerdeler.

Karadeniz‘in öbür yakasında Türkiye’nin simetrisi gibi uzanan 45 milyonluk Ukrayna‘yla ne Türkiye Türklerinin ne de Kırım Türklerinin bir derdi yok. Bütün problem Kırım Özerk Cumhuriyeti‘nde çoğunluğu oluşturan Ruslarınson çarPutin‘in hegemonik hırslarına mektup yazması. Putin‘in de Suriye başarısından sonra her yakın hadiseden askerî zafer çıkarma saplantısı yakında bir tarafına batar.

Rusya; her ikisinin de ismi Karay‘lardan gelen Ukrainler (Ucraina) için de, Kırımlılar (Crimea) için de ortak düşmandır. Suriye ve Mısır mevzularına balıklama hatta çivileme atlayan Dışişlerimiz Ukrayna-Kırım meselesinde daha çok inisiyatif almalıdır.

Muhtemelen kendisi de Kırım kökenli olan Dışişleri Bakanımız Ahmet Davutoğlu yine o diyardan gelenlerden büyük tarihçi İlber Ortaylı‘dan strateji dersi ve Türkiye‘nin en zengini Murat Ülker‘den de özel sektör desteği almalıdır. TOKİ’miz, TİKA’mız Kırım Tatarlarının anavatan Kırım’a dönmeleri için daha sağlam sosyo-ekonomik zemin oluşturmalıdır.

Sıcak Denizlere inmek ve Boğazlar’ımıza sulanmak gibi tarihî politikalar gütmekten bıkmayan Ruslar, muhteris Putin‘le birlikte tekrar Karadeniz’e tam çıkış aşamasındalar. Soçi-Moçi dişlerine kırıntı gibi geliyor demek ki. Türkiye’nin kuzey güvenliği Kırım’dan geçer; Millî Güvenlik Kurulu’na duyurulur.

Ve dikkat edilmesi gereken bir başka husus: Türkiye’deki hırsızlık-yolsuzluk olayları bu şekilde Hükümetçe örtülme, kapatılma yoluna gidildikçe bizim ülkemizde de Ukrayna gibi sokak hareketleri olma ihtimali vardır. İnsanlar, adalet ve hukukun olmadığı diyarlarda çaresizliğin çaresi olarak meydanlara çıkabilir, zira tek Maidan Ukrayna’da değil.

Fakat aynı şekilde birileri Başbakanlık Konutundan kaçarken ve biz ülkece çıkan olayları yatıştırmayla uğraşırken birileri de – altyapısı ve üstyapısı hazır – Güneydoğu’da özerklik / otonomi ilan etmesin. İç karışıklığa girmiş bir ülke – Allah korusun – böyle bir oldubittiye gelmesin.

Ukrayna‘daki iç karışıklıkta Rusya‘nın karşısında konuşlanan AB-ABD-NATO ise bizdekinde bizim tarafta değil Barzanî ve Talabanî‘nin olduğu gibi BDP’nin yanında yer alır. Allah esirgesin, böyle olursa o topu çıkarmak zor. Üstüne üstlük bir de Kıbrıs Birleşik Cumhuriyeti‘ne ‘evet‘ denir ve Kuzeyin Türkleri Güneyin Rum Yönetimi idaresine verilirse bu da ikinci gol olur.

Hani birileri kaset mevzularında “turpun büyüğü arkada” diyor ya; sanki bana bu turpları milletçe ayva misal yiyeceğiz gibi geliyor. Allah aklımıza – fikrimize basiret, vicdanlarımıza da istikamet versin.

Yol Yordam

“Ya eyyühellezîne âmenû, âminû…” (4 Nisa 136) / “Ey iman edenler, yeniden iman ediniz!” mealinde bir âyeti kerîme var. Bundan mülhem olsa gerek, Hz. Mevlânâ da “Müslümanların yeniden müslüman olmaya ihtiyacı var!” diyor. Asrımız âlimi de “Taklitten tahkîke geçmeli.” şeklinde bir ifade kullanıyor. “Nasıl”ı bilmek yetmez. “Niçin”e de yol bulmalı demek istiyor.

Bütün bunlar, bir bakıma Haşir sûresinin 2. Âyetinde de vecîz ifadesini buluyor:

” ‘Fa’tebirû ya uli’l-ebsâr.’ (Mealen:) Yani ey akıl sahipleri zâhir / dıştan, bâtına / içe geçiniz. Görünende, görünmeyeni görünüz. Dıştan içi seziniz. Kabukta takılmayıp, çekirdeğe yöneliniz. Öze yol bulunuz. İşin arkasını keşfediniz. Kısaca söylemek gerekirse, can gözünüzü açınız. Onunla görmeye çalışınız. İşte asıl basiretlilik budur.” (Öğr. Gör. Muhsin Bozkurt, Orta Doğu, 5 Ekim 1996, s.2)

Şüphesiz herkes Hakk’ı bilip, Hakk konuşmak; Hakk’ı bilip, Hakk yolda olmak ister. Evet ama sadece Hakk’ı bilmek yetmez! Hakk yolda olmak da lâzım. Yani dâva Hakk olunca , usul ve metod da Hakk olmalı. Çünkü hem haklı , hem de Hakk yolda; hem doğru, hem de doğru yolda olmalı.

Zira Hakk bir dâva, bâtıl ve yanlış metodlarla, geçici olarak söndüğü gibi; Bâtıl bir dâva da hak, doğru ve yerinde bir metodla geçici olarak parlar.

Unutmayalım ki ancak “Doğru bilgi”; “Doğru fiil ve eylemi” gerçekleştirir. Doğru bilgi edinip, doğru yolda olmak ve doğruda daim kalmak, o kadar kolay değil.

Öyle olsaydı, günde beş defa “Ya Rabbi bizi doğru yola ilet ve doğruda  daim kıl!” mealindeki “İhdinassıratalmüstakîm.” Âyeti kerimesiyle yapılması istenen bir dua ve çağrıyla Allahın yardımına muhtaç olunmazdı.

“Sokrates (bile)  ‘Doğruyu bilen, doğru davranır.’ diyor. Doğru bilginin doğru eylemi gerçekleştireceğine inanıyordu. Ve yalnızca doğru davranan kişi  ‘Doğru kişi.’ olabilirdi. Kişiler bilmedikleri için kötüdürler, bilseler kötü olmazlar. Aklımızın iyiye ermesi bir bilgi işidir. Bunun için bilgimizi artırmak çok önemlidir. Dolayısıyla neyin doğru olduğunu bilen insan doğru davranmak zorundadır.” (Jostein Gaarder, Sofi’nin Dünyası, Çeviren: Gülay Kutal, 32. Basım, İstanbul-1998  s.82)

Fakat doğru olmak, doğruyu bilmek kadar kolay değil. Çok büyük cehd ü gayret ister. Ve bu iş  “Büyük Cihad”a girer. Yani nefisle, çok çetin bir mücadeleyi gerektirir.

Bunun içindir ki  “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!” mealindeki âyeti kerîme karşısında Hz. Peygamber âdeta sarsılmış, düşündürücü etkilenişini  “Bu âyet beni ihtiyarlattı!” diyerek dosdoğru olmanın güçlüğünü; ancak büyük bir çaba sarfetmek gerektirdiğini, çok anlamlı sûrette beyan etmiştir.

Yine bu ayeti celîleden mülhem olsa gerek, Hz. Mevlânâ da  “Olduğun gibi görün; göründüğün gibi ol!”  demekte. Asrın  allâmesi de yine aynı doğrultuda  “En büyük hîle, hîlesizliktir!”  diyerek, bütün zamanları kucaklayan; Kıyamet’e kadar da geçerli olacak olan, cihan-bahâ, Kur’anî prensibi vecîz şekilde belirtmiş. Üstelik bu ilkeyi  “Gerektiğinde doğru konuş; sakıncalı ise sus fakat yalana asla izin yok!”  altın düstûruyla taçlandırmıştır.

Demek ki İslâm’da gaye için her şey meşrû ve mübah değil. Çünkü  “Kem âletle kemâlât olmaz.”  Öyle ise sosyal hayatta gerek vatandaşın vatandaşla; gerekse vatandaşın devlet, hükümet ve güvenlik güçleriyle olan ilişkilerinde hâl ve tavrı, kanun çerçevesinde cereyan etmeli, taşkınlıklara meydan vermemeli.

158

Vatandaş resmiyet karşısında, Hakk bildiği dâva uğrunda, Bukalemun gibi renkten renge, kılıktan kılığa girerek; güvenilmez, silik bir şahsiyet görünümüne bürünerek; inandığı elmas hükmündeki değerleri cam hükmüne düşürmemeli. Çünkü büyük dâvalar, bîçare ellerde perîşan olur.

Şu veya bu sebeple, başımıza gelecekleri vekarla, ağırbaşlılıkla karşılamasını bilmeli, resmî görevlilerle sürtüşmeye girmemeli. Sabır, niyaz ve tam bir teslimiyetle  “Tevekkeltü a’le’l-lah.” diyerek Allah’a  sığınmalı. Ve bilmeli ki:

“Hak şerleri hayreyler
Zannetme ki gayreyler
Ârif ânı seyreyler
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler.”

Hem zaten, her şey olacağına varıp O’nun dediği olacaksa, ne gam? Hz. Mevlânâ’nın dediği gibi: “İmanın kemali her şeyi Allah’dan bilmektir.”

Evet resmî görevlilerin isteklerine harfiyyen uymalı. Onları güç durumda bırakacak davranışlardan uzak kalmalı. Hele polis ve jandarmanın aldıkları emri yerine getirmemelerini temennî etmek ve hattâ onları görevsizliğe dâvet gibi, fâhiş bir hataya zinhar düşmemeli.

Polis ve askerin aldığı emir  -farzı muhal-  yanlış olsa bile; polis ve askerin emri yerine getirmemekten doğacak zarar ve tehlike; emri yerine getirmekten doğacak zarar ve tehlikeden kat be kat fazla olur.  -Allah göstermesin-  vatanın sukutuna bile sebebiyet verebilir.

Şayet varsa yanlışları sokaklarda değil; meşru zeminlerde  -hukuk içinde kalarak-  düzelttirme yoluna gitmeli. Çünkü sokağın gâlibi dış güçlerdir. Cezayir’de, Afganistan’da asıl gâlip Fransa, Rusya olduğu gibi; sokağa dökülen Türkiye’nin de gâlibi dış güçler olur.

Memleketi bir kaos, fitne ve karışıklığa sürükleyecek hareket tarzlarından dâima uzak durmanın başta gelen bir vatandaşlık görevi olduğu asla unutulmamalı.

Nitekim Hz. Peygamber’in  “Fitne uykudadır. Uyandırana lânet olsun!”  mealindeki uyarıyı herkes bilir. Dikkat edilirse Hz. Peygamber  “Fitne çıkarana.”  demiyor; “Fitneyi uyandırana.”  diyor. Bundan anlaşılıyor ki, müslüman bilerek, isteyerek ve kasten fitne ve karışıklık çıkarmaz. Fakat istemeyerek ve farkında olmayarak, fitnenin uyanmasına âlet olabilir.

Demek ki samimi olmak yetmez. Basîret de lâzım. Bu ise, işin sonunu düşünerek yapılacak hattı hareketi tercih ve iç-dış düşmanlara fırsat vermeyecek, müspet  hareketi seçme keyfiyetidir.

Çünkü  “Dinde hassas fakat muhakeme-i akliyede noksan kişiler”in vereceği zararı, akıllı düşman veremez.

Özellikle yedi düvelin  “Take off.” noktasındaki Türkiye’nin önünü kesmek, bölmek ve yönetmek için  “İnsan Hakları, Demokratikleşme, Siyasî Açılım ve Siyasî Çözüm”  kisve ve yaftaları altında, binbir hile ve desiseye başvurduğu şu hengâmda; dahilî ihtilafları bir kenara bırakarak, haricî düşmanlar karşısında milletçe bir ve bütün olarak elele verip kenetlenmenin tam zamanıdır.

Velhasıl, vatandaşa yol da lâzım, yordam da. Çünkü:

“Girmeden tefrika bir millete, düşmen giremez.
Toplu vurdukça yürekler, onu top sindiremez.”

159 – 163

Kanuni Sultan Süleyman’a Fransa Kralı Fransuva ile Annesinin Mektupları ve Kanuni’nin Cevabı

Osmanlı Devleti ile Fransızlar arasında ilk siyasi ilişki, Kanuni Sultan Süleyman zamanında başladı. (1525) Bu tarihlerde Fransa kralı I.Fransuva (François), Alman İmparatoru Şarlken (Charles Quint- Karlos) ile yaptığı savaşta yenilmiş ve esir düşmüştü. (24 Şubat 1525) Alman imparatoru, Fransa kralını Madrid Kalesi’ne hapsetmişti. Kralı esir düşen Fransa ve halkı zor günler geçiriyordu. O sıralarda Avrupa’da devletlerin içinde en güçlüsü Alman İmparatoru ve İspanya Kralı olan Şarlken idi. Bu devlete karşı üstünlüğü ve kuvveti olan tek devlet ise, Osmanlı Devleti idi.

Avrupa’da büyük tehlike olarak görülen Şarlken, kızkardeşini Macar kralı II. Layoş’a vermişti. Avusturya kralı Ferdinand, Şarlken’in kardeşiydi. Macar kralının kız kardeşi de Ferdinand’la evliydi. Avrupa’da İspanya, Almanya, Avusturya ve Macaristan birbiriyle akrabalık kurmuşlardı. Bütün bu devletler aynı ailenin egemenliğine girmiş, bunları Şarlken yönetiyordu.

Şarlken, Orta Avrupa’da Osmanlı Devletinin ilerlemeleri ile mücadele ederken, Fransa kralını da savaşta yenmiş esir almıştı. Esir düşen Fransa kralı ve annesi (Louise de Savois) LuizDöSavua kurtuluşu, tek çare olarak Osmanlı Devletine başvurmakta gördü. Fransa kralının annesi, Kanuni Sultan Süleyman’a bir mektup göndererek, oğlunun esaretten ve Fransa’nın istiladan kurtarılması için yardım istedi. Mektubunda şöyle diyordu:

Fransa Kralı Fransuva’nın Annesi LuizDöSavua’nın Kanuni Sultan Süleyman’a Mektubu

“İspanya Kralı Şarlken, oğlum FransuvayıPavi muharebesinde tutup hapseyledi. Şimdiye kadar oğlumun halasını Şarl’ın insaniyetine bırakmış idim. Halbuki memulümüz olan insaniyeti icra etmedikten başka, oğlumun hakkında hakaret dahi etmektedir. İmdi alemin musaddakı olan azamet ve şanınız ile oğlumu düşmanımızın pençe-i kahrından halas ile ibraz-ı übbehet(büyüklüğünü göstermek) buyurmanızı zat-ı şahanenizden bilhassa niyaz ederim.Hasmından intikam almağa Padişah-ı Din-i İslam asitanesine (başkentine) ilticadan (sığınma) gayri (başka) çare bulamayıp, şüdde-i saadete elçi gönderip, ubudiyetnamesinde (kulluk bildiren yazı) tahrir olunan (yazılan) bu ki, Engerüs (Macar) Kralı Padişah-ı ba-ikbal (saadetli, talihli padişah) tarafından bir güşmal (silahlı müdahale) görmek olursa, biz İspanya Kralı’na karşı mukabil olup intikamımızı alırdık. Rica ve temennimiz oldur ki, ol mağrurun def’ine (ortadan kaldırılmasına) Sultan-ı Cihan’dan (Cihan’ın Sultan’ından) inayet       ola. Bad-el-yevm (bundan sonra) biz dahi Sultan-ı Sami-mekan (mekanı yüce sultan) ve sahibkıran-ı zaman (her zaman başarılı) olan Padişah Hazretlerinin kende-i ihsanı (iyilik görmüş kulu,kölesi) olalım.”(1)

Fransa kralı Fransuva da, annesinin yardım istek mektubundan sonra, kendisi de kurtuluşunun sağlanması için Kanuni Sultan’a bir mektup yolladı. Mektubunda şunları yazıyordu:

Fransa Kralı Fransuva’nın Kanuni’ye Mektubu

“Dünyanın cihad-ı mamuresinden birçok ülke ve biladın (beldenin)hakim ve padişahı ve bil-cümle (bütün) mazlumların dad-hahı (mazlumlar adına adalet isteyen) olan Sultan-ı Muazzam (büyük sultan) ve Hakan-ı muhakham(hak iddia eden hakan) hazretlerine arz-ı mafil-bal (gönülden arz edilen şey) budur ki, Macaristan Kralı I. Ferdinand’ın üzerine hücum ettiğinizde, biz dahi himmet(emek, çaba) ve inayetiniz (gayretiniz) hapisten halas olup(kurtulup) İspanya kralı Şarlken’in üzerine hücum edip öcümüzü alırız. Siz ki,şehen-şah-ı celilüşşansınız.(şerefi pek büyük padişahlar padişahı) Onun hakkından gelinmeye inayet buyrulduğu halde bundan böyle bende-i nimetşinasınız (iyilikbilir kulunuz, köleniz), olduğuma istibah (şüphelenme) buyurmaya.”(2)

6 Aralık 1525 yılında,Fransuva ve annesinin mektuplarını getiren elçi yardım isteğini bildirdi. İstenen yardım, Kanuni’nin, Şarlken’in kardeşi Avusturya Arşidükü Ferdinand’a hücum etmesiydi. Eğer Osmanlı Sultanı, Ferdinand ve onun himayesinde olan Macaristan’a hücum ederse, Şarlken de zor durumda kalacak, Fransa kralını serbest bırakacaktı.

Asırlardan beri Hristiyanlarla İslam devletleri arasında ki savaşta, Hristiyan birliğinin en ön sırasında yer alan Fransızların, şimdi Osmanlı Devletine el uzatarak, savaştığı bir Hristiyan devlete karşı yardım istemesi, Hristiyan birliğinin bozulması demekti.

Kanuni Sultan Süleyman da, Şarlken’in Avrupa’nın tamamına sahip olabileceği ve Osmanlı Devletine karşı ciddi bir tehlike oluşturacağı kanaatine vararak, bu durumu değerlendirmek istedi. Fransa Kralına yardım etmeye karar verdi. Kanuni Sultan Süleyman, (Şubat 1526’da) Fransa Kralından gelen mektuba şu cevabı verdi.

Kanuni Sultan Süleyman’ın Fransa Kralı Fransuva’ya Cevabı

“Esirgeyen ve bağışlayan Allah’ın adıyla,

Cenab-ı Hakk’ın inayeti;

Peygamberlik güneşinin, peygamberler aleminin yıldızının, azizler alayının dinsel başkanının, Hz. Muhammed’in hayır duaları ile dolu mucizeleri;

Ve dört Halife Hz. Ebu Bekir’in, Hz. Ömer’in, Hz. Osman’ın ve Hz. Ali’nin kutsal ruhlarının koruması altında daima muzaffer Sultan Selim Hanoğlu Şah Sultan Süleyman Han,

Ben ki, Sultanların sultanı, kralların kralı, ülkelerin hükümdarlarına taç giydiren, Tanrının yeryüzündeki gölgesi, Karadeniz’in ve Akdeniz’in, Rumeli’nin ve Anadolu’nun, Dulkadir, Diyarbakır, Azerbaycan, İran, Şam, Halep, Mısır, Mekke, Medine, Kudüs eyaletlerinin, Arabistan ve Yemen’in bütün bölgelerinin İmparatoru ve tek egemeni, şanlı ve yüce atalarımın muzaffer güçleri sayesinde alevlenen kılıcıma emanet ettikleri birçok eyalet ve ülke sahibi; nihayet, Sultan II.Bayezıd’ın oğlu Sultan Selim Han oğlu Şah Sultan Süleyman Han’ım;

Sen ki, Fransa krallığının kralı François’sın!

Kralların sığınağı olan Osmanlı İmparatorluğu’na yolladığınız mektuptan ve güveninize layık olan Frangipani’nin bana sözlü olarak anlatmasını istediğiniz haberlerden öğrendiğime göre düşman ülkenizi yağma ve tahrip ederken, sizi de hapsetmiş. Kurtulmanız için benim bu taraftan size yardım etmemi istiyorsunuz. Söylediğiniz herşey, herkese açık olan tahtımın önünde ortaya kondu. Açıklama için eklenen bütün ayrıntılar anlaşıldı ve benim yüce bilgim hepsini kavradı. Yaşadığımız zamanda İmparatorların yenilmesine ve hapsedilmesine şaşmamak gerekir. Yüreğiniz teselli bulsun!,

Ruhunuz hiçbir zaman umudunu yitirmesin. Bu böyle iken şanlı büyüklerimiz ve ulu atalarımız (Tanrı son saatlerini aydınlatsın) yalnızca düşmanı yenmek ve fetihler yapmak için seferlere çıkmak hatasını göstermemişlerdi. Ben de onların izinde giderek her mevsim güçlü ve erişilmez olan eyaletleri ile kaleleri egemenliğim altına aldım. Ne gündüz, ne gece uyudum ve kılıcımı asla yanımdan ayırmadım. Tanrısal Adalet hayırlı işi kolay yapmamızı sağlasın! Her yerde, her zaman gözetimi ve iradesi hazır olsun!”(3)

Zaten bahane arayan Kanuni Sultan Süleyman, Macaristan üzerine sefer için hazırlıklara başlanması emrini verdi. Macaristan üzerine sefer düzenlenmesinin belli nedenleri oluşmuştu. Kendinden yardım isteyen kimseye yardım etmek istiyordu. Macaristan, Osmanlı Devleti aleyhine İran’la ittifak içine giriyor, Eflak işlerine karışıyor, Ulahları, Osmanlı Devleti aleyhine kışkırtıyordu. Macaristan’a yapılacak bu seferle, Türklere düşmanca davranan Macarlara haddi bildirilip, darbe indirilecek, bunun zararı da Alman İmparatorluğuna dokunacaktı. Macaristan istila edilince, Osmanlı ordusu Alman sınırına dayanacaktı. Alman İmparatoru ve İspanya kralı Şarlken,  zaten Macar kralı ile akrabalığından dolayı Macar toprakları üzerine hak iddia ediyordu.

Kanuni Sultan Süleyman bu seferle, Hıristiyan aleminde bir gedik açarak batıdaki Hıristiyan birliğini bozmayı düşünüyordu. 23 Nisan 1526 tarihinde büyük Veli Hazretleri, baba ve dedelerinin mezarlarını ziyaret edilip, dualar okunarak sefere çıkıldı. 29 Ağustos 1526 yılında, Osmanlı ordusu 300 top ve yüz bin kişilik bir orduyla,Mohaç Ovası’nda Macar ordusu ile karşılaştı. Sultan, orduyu coşturan konuşmasında “İlahi kuvvet ve kudret sendedir. İmdat ve himaye senden. Ümmet-i Muhammed’e yardım et” diye Allah’a duasıyla savaş başladı. Türk savaş modeli olan Turan taktiği ile, düşman ordusu sağ ve soldan çember içine alınıp sarılarak, imha edildi. Mohaç Ovası Macarlara mezar oldu.

O günlerde Kanuni Sultan, Alman imparatoru ve İspanya kralı Şarlken’e bir mektup yazarak, Fransa kralını serbest bırakmasını, aksi takdirde; “Mücahitlerimin atlarının ayak seslerini Berlin sokaklarında duyarsın” tehdidini yaptı.(4)Kanuni’nin mektubunu alan Şarlken, Fransa kralını hemen salıverdi.

Mohaç galibiyetinden sonra akıncılar, Macaristan’ın her tarafına akınlar düzenledi.  Osmanlı ordusu Macaristan’ın başkenti Budin’i teslim alarak, çok miktarda ganimetler ve esirlerle Edirne’ye döndü.

1-2-3-Tarihte Türkler ve Fransızlar- Süleyman Kocabaş- Vatan Yay.-İst.1990-S.25-29 Arası

1-2-Mufassal Osmanlı Tarihi-Heyet-İskit Yay.1958-C.2-S.820

1-3-Osmanlı Tarihi- Alphonse de Lamartine-Heyet-Sabah yay.-İst.1991-C.1-S.427-422

1-3-4-Cihan Hakimiyetine Giden Yol-Mustafa Turan-Cihan Yay.-İst.2007-S.242-243-244

3-Muhteşem Yüzyıl-K.S.Süleyman-FairfaxDowney-Mola Kitabevi Yay.-İst.2011-S.60-61

Yerindesin

Üzgün bakışlarında yalnızlığın var senin,
Kime güveneceksin, öksüz düşlerimdesin.
Taa ezelden ebede göçen bir iklimdesin,
Ülkücü yüreğimin, çok özel yerindesin.

Sen ey çile yumağı, kırda açan çiçeğim,
Dikenlerin içinde, açan ülkü gülümsün.
Aldırma yalnızlığa, zayi olmaz alın terin,
Ülkücü yüreğimin, çok özel yerindesin.

Yine beklettin yine, neredesin ay yüzlüm?
Kayan yıldızlar gibi, avuçlara sığmazsın.
Sana söylemediğim tüm sevda sözlerimin,
Ülkücü yüreğimin, çok özel yerindesin.

Gözyaşı çiseledim yollarına peşinden,
Sana şiirler yazdım Atsız’ın ülküsünden.
İtler bile gülse de, korkmam, yine diyorum,
Ülkücü yüreğimin, çok özel yerindesin…

Tanrı dağı kadar Türk, Hira kadar Müslüman,
Olunca sen ey Ülküm, ey kutlu yüce Turan.
Bunca ihanetlere, bunca çileye inat,
Ülkücü yüreğimin, çok özel yerindesin…

Bu Gündem de Değişecek

Türkiye gündemi her gün birkaç kere değişir hale geldi. Daha üç ay önce gündemin birinci sırasında olan iç ve dış olayların hiçbiri bugün gündemde değil.

Âkil insanlar ortada yok, Yeni Anayasa çalışmaları rafa kalktı, Açılım lafı duymaz olduk. Suriye’yi, Mısır’ı, İran’ı, Irak’ı konuşmuyoruz. “Rabia işareti” yapan kalmadı.

Kıbrıs‘ta önemli gelişmeler var. “Biz içerisiyle uğraşırken Kıbrıs Girit olmakta.” Hiç Kıbrıs’ı tartışmıyoruz.

Ukrayna‘da kıyamet koptu, “bölgenin en güçlü lideri” hatta “dünya lideri” dediğimiz Başbakanımızdan bir cümlecik yorum yok.

Kırım, Rusya ile ABD güç çatışmasında kırıma uğrama tehlikesinde. Rusya Kırım’ı işgale başladı. Oradaki Müslüman soydaşlarımızın geleceği hakkında basında kalem oynatan yok.

Gündemimiz geometrik kavramlardan paralel ve çapraz bahsi.. Ses mühendisliği ve havuz problemleri.. Ayakkabı kutuları, para kasaları..

Ekonomik kriz bize teğet geçti diye sevinirken, meğer bu arada biri güneydoğu bölgemizde diğeri devletin merkezinde iki paralel devlet vatanımıza yerleşivermiş.

Paralel devlet yapılanmalarına izin vermiş olması da, “Alo Fatih” tapeleri de, “paraları sıfırlayamadım babacığım” konulu telefon görüşme kayıtları da hükümetin istifasına yetmedi. Hepimiz “montaj mı, dublaj mı, gerçek mi?” tartışmaları içine girdik.

Prof. Dr. İskender Öksüz, durumu Facebook’ta paylaştığı Amerikan özdeyişiyle özetleyiverdi: The shit hit the fan” Türkçesi: “B.k vantilatöre çarptı.” Pislik vantilatöre çarptığı için çok kişiye bulaşacak. Yan odada olanlara pislik bulaşmaz ama bu pisliği temizlemek yan odadakilere düşecek. Pislik odanın her zerresine bulaştığı için temizlik işini üstleneceklerin (gelecek iktidarların) işi zor…

Ama eminim ki bir gün bu tartışmalar da bitecek ve maşeri (toplumsal) vicdan hükmünü verecek.

Ya da toplum olarak bu problemlerle biraz uğraştıktan sonra yine sıkılacağız ve eski mevzulara geri döneceğiz.

Ama bizlerin sadece gündemde konuşulanları tekrar eden değil, önümüzdeki zaman diliminde gündeme gelecekleri öngörüp hazırlanmamız, gerekirse gündem oluşumuna katkı vermemiz gerekir.

“TÜRK’ÜM ÖZÜR DİLERİM”

Gündemi değişmeyen bir grup var. Türkiye’yi etnisite bazında ayrıştırmak ve bölmek isteyenlerin gündemi değişmiyor. Bunlar en kısa zamanda yine Özerklik, Anayasa’dan Türk kavramının çıkarılması, resmi kuruluşlardan ve markalarımızdan TC ibaresinin silinmesi gibi konuları yeniden gündeme hâkim kılacaklar.

Türkiye’nin ana problemi olan PKK ve terör meselesi sebebiyle, Millet, Milliyet, Anayasalarda millet kavramı, Türklük gibi kavramların iyi bilinmesi gerekiyor. “Ne mutlu Türk’üm diyene” özdeyişini gururla söyleyebilmeyi hak edebilmemiz için bu bilgilere ihtiyacımız var.

Prof. Dr. İskender Öksüz, bu konuları çok iyi incelemiş ve “TÜRK’ÜM ÖZÜR DİLERİM” gibi çarpıcı bir başlıkla yayımlanan kitabında açıklamış bir bilim adamı. Kocaeli Aydınlar Ocağı olarak (eşi ünlü romancı Emine Işınsu Öksüz ile birlikte) misafir ettiğimiz Prof. Öksüz bu kitabı ve takiben yayımlanan “NİÇİN? Tarih- Devlet- Ekonomi- Yönetim” adlı eserinde, Türk mefhumu tartışmalarına son noktayı koymakta.”

Oğuz Çetinoğlu‘nun ifadeleriyle anlatmaya çalışalım:

“Prof. Dr. İskender Öksüz, ironi yapmayı seven, dünya yansa-yıkılsa çöpüne bile zarar gelmeyeceğinden emin tavırlarıyla ‘rahat bir insan‘ görüntüsü vermesine rağmen ‘meselesi olan’ bir kişiliğe sâhiptir. Sıradan bir dava adamı değil, ‘bir davanın adamı’dır. Özetle şaşırtmayı seven, derinliği ve enginliği olan bir bilge kişidir. Bütün bu özelliklerinin de farkındadır ve gizlice bu farkındalığın safâsını sürmektedir. Sözün özü; kelimenin tam anlamıyla o bir ‘entelektüel‘dir.”

Değişmeyecek gündeme hazırlıklı olabilmek için, kendisini Türk hisseden herkese bu kitapları okumalarını tavsiye ediyorum.

*****

KARDELENLER VE VAR OLMA MÜCADELESİ

Emine Işınsu “Çiçekler Büyür” romanında 1970’li yıllarda Bulgaristan Türklüğünün acılarını dile getirir. Onların var olma mücadelelerini ve özgürlük umutlarını tasvir için kardelen veya akçabardak denilen narin bir çiçeği sembol olarak kullanır.

“Kardelen çok garip bir zamanda, kardan sonra, buzlu havalarda incecik gövdesini dans eder gibi uzatıp, ters çiçeklerini açıyor. Bu havalarda rüzgârdan, yağıştan koca ağaçlar devrilirken, ilginçtir ki ona bir şey olmuyor. Dikili olduğu mekânda ışık istiyor, ıslak – rutubetli toprağa bayılıyor; ama en çok da rahatsız edilmemeyi seviyor.

Çünkü kardelenlerin çiçekleri biterken tohumlar oluşuyor, bu tohumlar havada uçup bir yerlerde yeni kardelenler yetiştiriyor, dipteki soğanlar da orada içten çoğalıyor gruplaşıp genişliyorlar. Yani, toprağın hem üstünde ve hem altında var olma mücadelesi devam ediyor.

İşte bu sebeple, “ne olacak bu işin sonu” diye karamsarlığa düştüğüm zamanlarda benim aklıma kardelenler geliyor ve ümidim tazeleniyor.

Yazdığım bu yazılar da, Kocaeli Aydınlar Ocağı bünyesinde yaptığımız sosyal faaliyetler de, işte böyle kardelence var olma mücadelesinin birer parçasıdır.

*****

YAPILAN ZULÜMLERİN İTİRAFI

“Bunların yaptığı zulümler ve haksızlıklar 28 Şubatçılarınkini geride bıraktı… Onların ahlakiliğinin sınırı tartışılıyordu, bunlarınkinde sınır falan kalmadı. Ülkesine ihanet derecesinde bir kirli oyun şimdiye kadar görülmedi.

28 Şubat sürecinde bu kadar dinleme yapılmamıştı, bu derece tehdit-şantaj-kumpas filmleri çevrilmemişti, bu kadar çok insan cezaevlerine doldurulmamıştı, bu kadar uyduruk suçlamalarla uyduruk örgütler imal edilmemişti.

Fişlemeden yakınıyorlar fişlemenin alasını yapmışlar; dinlemeden yakınıyorlar dinlenmedik kişi bırakmamışlar, örgütten tutuklanma korkusu yayıyorlar neredeyse herkesi bir örgüte koyup içeri atmaya soyunmuşlar.

Bu anlatılanlar hangi döneme ait olabilir? Tabii ki AKP’nin iktidar olduğu son 12 seneyi anlatıyor.

Bu satırların yazarı Silivri’de yargılanıp hapishanelerde çürütülmekte olan subaylardan, aydınlardan, yazarlardan biri değil. CHP‘li, MHP‘li veya diğer muhalefetten birileri de değil.

Bu ifadeler Başbakan’ın sesi olarak bilinen, başdanışmanı ve AKP milletvekili olan Yalçın Akdoğan‘a ait.

Yalçın Akdoğan’ın doğruyu söylediğine bütün kalbimle inanıyorum.

 

 

Planlama Kurbanı Kocaeli…

 

“Uygarlık” kavramının bilincinde olan ülkelerde kentler, tarihi ve doğal varlıklarını korurlar.

Örneğin; Paris’in tarihi merkezinde eski bir binayı yıkarak “İş Merkezi” ya da “Otel” yapamazsınız.

Yeni yerleşim, ticari ve sınai alanları “makro plan” ölçeğinde tasarlanır. O planda aklına esen değişiklik yapamaz!

Bizim ülkemizde ise, belediye meclisleri gündemlerinde en çok “imar plan tadilatları” yer alır!

Kentler, “Şehir Plancıları” eliyle planlanmalı ve en az 50-100 yıllık gelişme süreçleri dikkate alınmalıdır.

Dün “tarla” olan yer, bugün “ticari alan” olamamalıdır!

Kocaeli ve özellikle İzmit,“plansızlık özürlü” bir KURBAN kenttir!

Kenti yönetme iddiasındaki kimi siyasetçiler, 50 yıl sonrasını değil, 4-5 yıl sonrasını düşünürler!

Böylelikle kentin canına okurlar!

Şimdi sırada “İsmet Paşa Stadı” var!

Yapıldığı zaman 1976’da çevresi bomboş olan stad, bugün konutlarla sarılmıştır!

TOKİ’ye devredilen stadın bulunduğu arazi bugün çok değerlidir ve çevresindeki yoğun yerleşim nedeniyle, yeni bir alışveriş merkezi için iştah uyandırıcıdır!

Büyük olasılıkla, belediye meclisinde bu alan çoktan “ticari alan” olarak imar değişikliğine uğramıştır!

6 Mart Perşembe günü stadımız satışa çıkıyor. Parası olan ya da “kamu bankalarından” uygun koşullarda kredi sağlayacak birileri bu değerli araziye sahip olacak.

Sonra, yeni stadın yapılması bile beklenmeden, İsmetpaşa Stadı yıkılacak! Böylece “İsmet Paşa” adından da kurtulacağız!..

Peki, bu alanda kurulacak ticari yapılanmanın kent trafiğine getireceği yük düşünülmüş müdür?

Hiç sanmıyorum!

Eski Gölcük yolu üzerinde planlanan MİA Projesi de bir RANT PROJESİDİR!

Birileri yeni ve büyük zenginliklere kavuşurken, bedelini yine bize ödetecekler!

Farkında mısınız?

 

 

Siyaseti Renklendirenler

 

Halkın, yönetme yetkisini kimlere vereceğinin belli olacağı seçim gününe hızla yaklaşıyoruz.

Siyasi partilerimizin başkan, yönetici ve sözcülerinin seçmenleri etkileme faaliyetleri giderek hızlanıyor ve artıyor.

Seçmenlere hoş görünebilmek için, sınırsız vaadlerin havada uçuştuğu renkli bir döneme girdik.

Parti yetkililerinin yanı sıra tv, radyo ve yazılı basın da kendilerine yakın buldukları adayları öne çıkarabilmek için tüm güçleriyle  çaba gösteriyorlar.

Seçimler sona erdiğinde, her zaman olduğu gibi tüm siyasi partiler ve adaylar kazansalar da kaybetseler de, herkes kendisini başarılı bulacak ve ümitler bir sonraki seçimlere kalacaktır.

Bizlere gelince, bundan önceki seçim süreçlerinden sonra hafızalarımızda kalmış olan unutulmaz söylemler yeni değişlerle  biraz daha çeşitlenip,  zenginleşecektir.

Bu vesileyle ünlü siyasetçilerimizin unutulmaz sözlerinin bir bölümünü, hayatta olanlara sağlıklı ve mutlu günler dilerken, ebediyete intikâl edenleri saygı ve rahmetle anarak sunuyorum.

Aşağıda okuyacağınız sözlerin kimlere  ait olduklarını belirtmeden yazıyorum. Ancak hepsi bütün canlılığı ile hafızalarımızda yer ettiğinden, okurken kime ait olduklarını hatırlayacağınızı ümit ediyorum.

-Allah’ım, bize bir daha böyle bir seçim gecesi yaşatma.

-Yeter! Söz milletindir.

-Her mahallede bir milyoner yaratacağız.

-Siz isterseniz Hilâfet’i bile geri getirebilirsiniz.

-Eşkiyanın bu gece ne yapacağı belli olmaz.

-Sizi, ben bile kurtaramam!

-Soruyu yanlış soran, yanıtı da yanlış alır.

-Bir memlekette, namuslular, namussuzlar kadar cesur olmadıkça, o memlekete kurtuluş yoktur.

-Sana erkekliğimin zekatını versem, sen de erkek  olurdun.

-Paşa’ya saygı gösteren, beni alkışlayan, Menderes’e oy veren halkım, merhaba.

-Benim tilki gibi akıllı, tavşan gibi yürekli işadamlarım.

-Söyle bu ayıya, Türkiye Cumhuriyeti bağımsız bir devlettir.

-Garp kafasıyla araba yaptık, şark kafasıyla benzin koymayı  unuttuk.

-Türk töresinin şartı, yüksek vazife duygusu ve haddini bilmektir.

-Tanrı dağı kadar Türk, Hira dağı kadar müslümanız.

-Türklük bedenimiz, İslâmiyet ruhumuzdur.

-Milletin inancı, kimliği, tarihi ve ruhu milli görüştür.

-Allah’a kul olmayan, davasına er olmaz.

-Bu milletin külünü üflesen, altından imanı çıkar.

-Bunlar glu glu dansı yapıyorlar.

-Hadi oradan. Sizi gidi taklitçiler sizi.

-Kadayıfın altı kızardı.

-Demokrasilerde, çare tükenmez.

-Bana milliyetçiler adam öldürüyor, dedirtemezsiniz.

-Derin devlet, devletin raydan çıkmış halidir.

-Dün dündür. Bugün bugündür.

-Bunlara gütmek için dört kaz ver, akşama kadar üçünü kaybederler.

-Kim ne verirse, ben beş fazlasını vereceğim.

-Memlekette benzin vardı da, ben mi içtim?

-Ege, Yunan gölü değildir. Türk gölü de değildir. Binaenaleyh Ege   göl değildir.

-Altı kere gittimse, yedi kere de geldim.

-Kumar borcu olmayan on bir milletvekili arıyorum.

-Bu yönetimi içime sindiremiyorum.

-Toprak işleyenin, su kullananındır.

-Biz bölgede barış değil, savaş istiyoruz.

-Tansu Hanım’ın dili, benden daha çok sürçüyor.

-Biz, darbe ortamının olgunlaşmasını bekledik.

-Trabzon’u, Akdeniz’in incisi yapacağız.

-Bu bacınız, sizi il yapsın mı, Sıvaslılar?

-Ben zenginleri severim.

-Anayasayı bir kere delmekle, bir şey olmaz.

-Seçimlerden önce zam yapacak kadar enayi değilim.

-Küçük Turgut’la oynasınlar.

-Kodum mu, oturturum!

-Bu savaşa girersek, bir kor üç alırız.

-Benim memurum işini bilir.

-Türkiye, Orta Doğu’nun süper marketi olacaktır.

-Beni sinemalarda görmemeniz doğal. Sinemalar karanlıktır.

-Senin için ölürüm. Aman sakın ölme! Bir oy, bir oydur.

-Bana değil, Cizrelilere teşekkür edin.

-Babam yapar mıydı? Öyleyse gidin babamı getirin!

-Su varken, teyemmüme gerek yoktur.

-Ayakların başları yönettiği yerde, kıyamet kopar.

-Artık, Avrupa Birliği’nden delikanlılık bekliyoruz.

-Kriz teğet geçecek dedik, teğet geçti.

-Ben, meclisin dua ile açılmasından yanayım.

-Bu devlet, bu al yıldızlı bayrak, bu cumhuriyet hepimizindir.

-Biz yaratılanı severiz Yaratan’dan ötürü.

-Beraber yürüdük biz bu yollarda…

-Ben İstanbul’daki Nur Tepe’yi de, Kağıt Tepe’yi de iyi bilirim.

-Mersin, Güney Doğu Anadolu’nun incisidir.

-İzmirliler, Haliç’in temiz sularında yüzeceklerdir.

-Lefter çok iyi kaleciydi. Ondan etkilenip Fenerbahçeli oldum.

 

 

Bu Paket Pkk’ yı Kesmez

 

“Demokratikleşme paketi” olarak bilinen Temel Hak ve Hürriyetlerin Geliştirilmesi Amacıyla Çeşitli Kanunlarda Değişiklik Yapan Kanun Tasarısı, TBMM seçim tatiline girmeden kabul edilen son kanun oldu. Ama bu paket, “30 Mart Seçimlerinden sonra Hükümeti beklemeden özerkliğimizi ilan edeceğiz” diyen PKK güdümündeki BDP’yi kesmez.

Bu son “Demokratikleşme paketi” ile bölücü odaklara hangi ikramlarda bulunulmuş, şöyle bir göz atalım:

*Pakete göre, hem yerel, hem de genel seçimlerde her türlü propaganda, Türkçenin yanı sıra farklı dil ve lehçelerde de yapılabilecek.Artık meydanlarda siyasiler, sadece Kürtçe değil, yerine göre farklı dil ve lehçeler kullanılabilecek.

*Kanunun, “Türkçeden başka dil ve yazı kullanamazlar” ibaresi madde metninden çıkarılarak, ön seçimler esnasında yapılacak propagandalarda Türkçeden başka dil ve yazı kullanılması yasağı kaldırılıyor ve adayların ön seçim propagandasında kendilerini Türkçeden başka dil ve yazıyla da ifade edebilmelerine imkan sağlanıyor. Bununla sadece Kürtçe değil, yerine göre farklı dil ve lehçelerle de propaganda malzemesi kullanılmasının önü açılıyor.

Bu paketle 01.11.1928 tarihinde kabul edilen 1353 sayılı Türk Harflerinin Kabul ve Tatbiki Hakkında Kanun’da yasaklanan eylemler ve yükümlülüklere aykırı davranmayı suç olarak düzenleyen ve bu suçu işleyenlere  iki aydan altı aya kadar hapis cezası verilmesini öngören Türk Ceza Kanununun 222. maddesi yürürlükten kaldırılıyor.

11 Maddeden ibaret olan bu Kanunun ilk 5 maddesi şöyle:

Madde 1 – Şimdiye kadar Türkçeyi yazmak için kullanılan Arap harfleri yerine Latin esasından alınan ve merbut cetvelde şekilleri gösterilen harfler (Türk harfleri) unvan ve hukuku ile kabul edilmiştir.

Madde 2 – Bu Kanunun neşri tarihinden itibaren Devletin bütün daire ve müesseselerinde ve bilcümle şirket, cemiyet ve hususi müesseselerde Türk harfleriyle yazılmış olan yazıların kabulü ve muameleye konulması mecburidir.

Madde 3 – Devlet dairelerinin her birinde Türk harflerinin Devlet muamelatına tatbiki tarihi 1929 Kanunusanisinin birinci gününü geçemez. Verilecek tapu kayıtları ve senetleri ve nüfus ve evlenme cüzdanları ve kayıtları ve askeri hüviyet ve terhis cüzdanları 1929 Haziranı iptidasından itibaren Türk harfleriyle yazılacaktır.

Madde 4 – Halk tarafından vakı müracaatlardan eski Arap harfleriyle yazılı olanlarının kabulü 1929 Haziranının birinci gününe kadar caizdir. 1928 senesi Kanunuevvelinin iptidasından itibaren Türkçe hususi veya resmi levha, tabela, ilan, reklam ve sinema yazıları ile kezalik Türkçe hususi, resmi bilcümle mevkut, gayrı mevkut gazete, risale ve mecmuaların Türk harfleriyle basılması ve yazılması mecburidir.

Madde 5 – 1929 Kanunusanisi iptidasından itibaren Türkçe basılacak kitapların Türk harfleriyle basılması mecburidir.

Bu değişikle bundan sonra her türlü resmi ve özel yazışmalarda, basılı malzemelerde, gazete, dergi ve kitaplarda, reklam ve tanıtım malzemelerinde Türkçe dışında dil ve lehçeler kullanılabilecek. Bu verilen haklar, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda devletin yapısı olarak belirtilen “millî devlet, üniter yapı” ifadeleri ile ne kadar bağdaşır?

Bölücülüğe verilen diğer ikramlar ise şöyle:

*Siyasi partiler, tüzüklerinde yer almak ve 2’den fazla olmamak koşuluyla eş genel başkanlık sistemini uygulayabilecek. Bu da BDP’nin bugüne kadar resen uyguladığı  eş genel başkanlık sistemini legal hale getirecek.

*Siyasi partilere devlet yardımı yapılabilmesi için milletvekili genel seçimlerinde alınması gereken oy oranı yüzde 7’den yüzde 3’e indirilecek. Böylece BDP de hazine yardımından yararlanabilecek.

*Kanunla, köy isimlerinin resen değiştirilmesine yol açan hükmü kaldırılarak, köylere, eski isimlerinin geri verilmesine imkan tanınıyor. Sizin anlayacağınız Türkçeleşmiş isimleri kaldırılıp, eski Kürtçe, Ermenice veya Arapça isimleri geri verilecek.

Şimdi de geldik, paketin en önemli kısmına. Eğitim dili, ülkede egemen olanmilletin dilidir. Daha önce “demokratik açılım” açıklamalarında sık sık dile getirilen “Farklı dil ve lehçelerde eğitim, öğretim” ifadeleri bu paketle ete kemiğe bürünmüş. Böylece siz egemenlik haklarınızın bir kısmından vazgeçmiş oluyorsunuz.

İşte “demokrasi paketi”nde  “Farklı dil ve lehçelerde eğitim, öğretim”hakkında yapılan düzenleme şöyle:

*Özel Öğretim Kurumları Kanunu hükümlerine tabi olmak üzere, Türk vatandaşlarının günlük hayatlarında geleneksel olarak kullandıkları farklı dil ve lehçelerle eğitim ve öğretim yapmak amacıyla özel okullar açılabilecek. Bu kurumlarda eğitim ve öğretimin yapılacağı dil ve lehçeler, Bakanlar Kurulu kararıyla tespit edilecek.

Ne diyelim, olmuşken bir de özerklik hakkını verseydiniz de, erkeklik siz de kalsaydı.