25.5 C
Kocaeli
Çarşamba, Temmuz 29, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 906

Paralel Devlet Bilmecesi

 

Kırım’daki gelişmeler; küresel güç ABD ile eski gücüne kavuşma ve siyasi etkinliğini genişletmek peşinde olan Rusya’nın stratejik bir ülke ve bölge üzerinde yaptıkları mücadeledir.

Bu krizde bizi ilgilendiren, tarafların güç mücadelesi kadar; Kırım’daki soydaşlarımızın insan hakları sorunları ve onların geleceğidir. Kırım Tatar Türklüğü, Türk Dünyasının önemli bir parçasıdır. Her bir parça, Anadolu Türklüğü’nün akrabalarıdır. Kırım Tatar Türklüğünü reddedip onların Türklüklerini tartıştırmak isteyen sapıklar, küresel güçlerin hizmetine soyunmuş paralı askerlerdir. Rahmetli bir düşünürümüzün değişiyle Batının yeniçerileridir.

Bir dönem Rusya ortak Türk kimliğinden Türk Dünyasını uzaklaştırmak için her şeyi yapmıştı. Batılı bazı kaynaklar ve bilimsel çevreler de Türk Dünyası kavramını ısrarla kullanmamış “Orta Asya Müslümanları” demiş, Yunanistan’da da Türk kavramı yasaklanmış; Türkler “Yunanlı Müslümanlar” olarak kabul edilmişlerdir. Bazı milletlerarası toplantılarda Ruslar, Türk Dünyası yerine “Avrasya” kavramını bilhassa kullanmışlardır. Türksüz Tatarlık iddiasında olanlar, yukarıdaki iki güçten birinin bilerek veya bilmeyerek taşeronluğunu yapmaktadırlar. Kıbrıs’ta, Kırım, Karabağ, Suriye, Kerkük, Kosova, Batı Trakya ve Makedonya’da ve Türk Dünyasının herhangi bir bölgesindeki soydaşlarımızın karşılaştığı sorunlar bütünüyle Türk Dünyasını ilgilendirir. Dar bakıştan kendimizi kurtaralım ve konuya bütüncü yaklaşalım. Anlaşılan yeni yetme bazı fikir soytarıları, doların yeşiline fena kapıldıkları için Türksüzleştirme gayreti içindeler ve ödüllendiriliyorlar.

Sürekli paralel devlet tartışılıyor. Ne garip ki, paralel devletten ve cemaatten şikayetçi olan iktidar, yıllarca onunla birlikte çeşitli kumpaslar çevirmiştir. Genelkurmay Başkanı bile terörist ilan edilebilmiştir. Haklı haksız yüzlerce sivil ve asker uzun süreli tutuklanmış, devlet bürokrasisi altüst edilmiş, çok önemli kurumlar yıpratılmıştır. Siyasallaştırma ve kamplaştırma bütün hızıyla sürmektedir.

Asıl gözden kaçırılan paralel devlet, iktidarın yanlış politikalarıyla şımartılan demokratikleşme paketleriyle önce özerk bölgeye, daha sonra ayrı devlete varmak için çabalayan terör örgütü ve yandaşlarıdır. Demokrasiyi teröre yenik düşürenler, terör örgütüyle dıştan kumandalı pazarlık yapanlar, demokrasiden bahsetmemelidirler. Zaten son çıkarılan yasalar ve beyanatlarla demokrasi aşığı olmadıkları da ortaya çıkmaktadır. 1923 Cumhuriyet Türkiye’sinin tasfiye edilerek Yeni Türkiye kurma hokkabazlığı yapanlar, önce Kürt açılımı ardından Ermeni açılımı ve önümüzdeki günlerde de Kıbrıs’ta Rum açılımı yapmaya niyetli olanlar, Cumhuriyetin ve milli devletin altını oyanlar, paralel devletin kendisidirler. Sadece Pensilvanya’da veya Güney Doğu’da paralel devlet aramak da yeterli değildir. “Keşke paralel devleti daha önce tespit edebilseydik” diyen ülke yöneticileri ne kadar aciz ve yanlışlar içinde olduklarını itiraf etmektedirler.

Terör örgütüne verilen onca tavizden sonra utanmadan ve sıkılmadan “bakınız artık şehit haberleri gelmiyor” diye ortaya düşenler, Türk Milletiyle alay etmektedirler. İş bununla da bitmemekte, Güney Doğu’nun bazı yörelerinde terör örgütü asayişi sağlama, adalet dağıtma, ihaleleri şekillendirme ve işçi alımlarında neredeyse Ankara’nın yerini almaktadır. Aslında Kürtlerin de dostu olmayan PKK terör örgütünün liderini “Kürtlerin lideri” diye takdim eden başbakan yardımcısının ve diğerlerinin gözü aydın olsun! Metro ağı örmekle ülke sorunları çözülemiyor; yanlışlar örtülemiyor. İktidarlar paralel devlet olabiliyor.

 

 

Milli Kahraman Engin Alan Paşa’ya Özgürlük

0

Genelkurmay Başkanı İlker BAŞBUĞ’un kamuoyunun uzun süreli baskısı sonucu 26 ay tutuklu kaldıktan sonra hapisten çıkarılması olumlu bir gelişmedir.

BAŞBUĞ, ordunun lideri olma misyonunu taşıdığını ve vefalı olduğunu vurgulayan bir davranışla özgürlüğüne kavuşmasının ertesi günü katıldığı ilk eylemde, hapiste bulunan 8 milletvekilinden 7’sinin serbest bırakılıp, Engin ALAN Paşanın hala hapiste olmasının TBMM’nin ayıbı olduğunu ifade etti.

Gerçekten hapiste bulunan 2 CHP’li ve 5 BDP’li Milletvekili serbest bırakıldı. Hapiste kalan tek milletvekili MHP’li Engin ALAN Paşa. Askeri ortaokuldan itibaren 50 yılını şerefli Türk ordusunun ve Türk vatanının hizmetinde geçirmiş şerefli ve parıltılı bir komutandır. Son otuz yılını Güneydoğunun dağlarında bölücü terör örgütü PKK militanlarıyla mücadele içinde geçirmiş milli bir kahramandır.

Irak’tan Şemdin SAKIK’ı ekibiyle kulağından tutup Türkiye’ye getiren O’dur. Aynı zamanda APO’yu Kenya’dan alıp getiren TSK Özel Harekat Kuvvetlerinin ve  Kardak’a çıkan SAT komandolarının Komutanıdır. Kısacası Engin ALAN Paşa, milletin birliği ve vatanın bölünmezliği mücadelesinde başarılı hizmetler yapmış bir Türk subayıdır. Onun birinci suçu budur. İkinci suçu ise, Çanakkale Zaferi için Çanakkale’de yapılan bir törende Protokol platformuna Başbakan geldiğinde ayağa kalkmamasıdır. ALAN Paşaya bu suçlarının faturası, Balyoz davası kapsamına alınarak tutuklandı ve yıllardır hapiste tutuluyor.

Engin ALAN Paşa emekli olduktan sonra siyasi düşüncelerine uygun olan MHP’ye katılmıştı. MHP, 2011 genel seçimlerinde Engin ALAN’ı İstanbul Milletvekili adayı gösterdi. Paşa seçimlerden sonra MHP İstanbul Milletvekili oldu. Fakat üç yıldır serbest bırakılması için gerek yürütmenin, gerek yargının ve gerekse yasamanın bu konuda ciddi bir çalışması olmadı. Bir yasa ile aynı durumda olan CHP ve BDP Milletvekilleri serbest bırakıldı, fakat Engin ALAN Paşanın cezası Danıştay’ca onaylandığı bahanesiyle serbest bırakılmadı. Halbuki milletvekili seçildiğinde hakkında hiçbir karar verilmemişti.

Burada bir hususu açıkça ifade etmek gerekir. MHP ve milliyetçi camia, Engin ALAN Paşanın tutukluğunun sonlandırılması için ciddi ve geniş boyutlu eylemler ortaya koymadı. Yapılanlar da etkili olmadı. CHP Milletvekilleri ve Sosyal demokrat STK’lar ise, kendilerine yakın medyanın da desteğiyle, tutuklu CHP Milletvekillerinin salıverilmesi için kesintisiz etkin çalışmalar yapmışlardır. BDP’li Milletvekillerinin tutukluğunun sonlandırılması için BDP’lilerin eylem yapmasına gerek kalmadı. Onların durumu “Barış süreci” kapsamında hükümetçe ele alındı ve sonucunda BDP’li Milletvekilleri serbest bırakıldı.

Şimdi geriye bakmayalım. Bugünden itibaren bütün Türk milliyetçilerinin parti farkı gözetmeksizin, her türlü vasıta ile “ENGİN ALAN PAŞAYA ÖZGÜRLÜK” için seferber olması gerekir. Hepimizin ayağa kalkıp, ALAN Paşanın özgürlüğü konusunda gereğini yapmayan bütün yetkili ve sorumluların yakasına yapışalım.

İllerin Şehit Sayıları ve Kurtuluşu

 

Başta Karadeniz bölgesindeki il ve ilçelerimiz olmak üzere Doğu Anadolu Bölgemizdeki bir çok il ve ilçe kurtuluş günleri organize ediyor. Giresun’un Görele ilçesi 13 Şubat’ta düşman işgalinden kurtulmuştu. 24 Şubat 1918’de Trabzon düşman işgalinden kurtuldu. Sırasıyla Doğu Karadeniz Bölgesindeki il ve ilçelerimizin düşman işgalinden kurtuluş günleri için anma toplantıları düzenleniyor. Bugünde Artvin düşman işgalinden kurtuluşunu kutlayacak. İlk kez Artvin Dernekleri bir araya gelerek değerli genç İşadamı sayın İlker Çakır’ın öncülüğünde kutlama organizasyonu ve Şehitlere Vefa gecesi tertiplendi.

ARTVİNLİLER’DEN ÖRNEK ALINMALI

Sadece Karadeniz bölgesinde değil, Türkiye’nin bir çok bölgesinde Kurtuluş Günleri kutlanır, ancak şehitler ve Gaziler unutulur. Artvinliler Derneği’nin bu organizasyonu diğer derneklere de örnek olur diye ümit ediyorum.

Bazı derneklerimiz kurtuluş günlerini eğlencelerle, şarkılarla kutlarken, bazı derneklerimizde kurtuluş günlerinde şehitleri anma toplantıları organize ediyor. Gerçektende kurtuluş günlerinde kurtuluş coşkuları yapılırken şehitler ve gaziler unutulmamalı.

Gerek Karadeniz bölgesi ve gerekse Doğu Anadolu’da organize edilen kurtuluş günlerine siyasilerimiz de ilgi gösteriyor. Bazı kurtuluş günleri adeta siyasi arenaya dönüyor. Kurtuluş coşkusu siyasetin gölgesi altında kalıyor. Kurtuluş günleri gençlerimizin milli ve manevi tarih bilincine sahip olmaları için önemli bir fırsat. Bu fırsatlar iyi değerlendirilerek gençlerimize kültür, medeniyet ve Zaferler tarihimizin önemi anlatılmalıdır. Bu konuda yaptığımız bir araştırma ve çalışmayı sizlerle paylaşmak istiyoruz.

81 İLİMİZİN  ŞEHİT SAYILARI

Devri Alem belgesel programı ve İlim, Kültür Tarih Araştırmaları Merkezi (İLKTAV) olarak Milli Savunma Bakanlığı ve Genelkurmay arşivlerinden yaptığımız araştırmalara göre birinci cihan harbi ve Kurtuluş Savaşı’nda illerimizin verdiği şehit sayısını sizlerle paylaşıyorum. İşte illerimizin şehit sayısı;

Adana:1781, Adıyaman: 193, Afyon: 3273, Ağrı: 35, Aksaray: 604, Amasya: 751, Ankara : 4219, Antalya: 2132, Ardahan: 31, Artvin: 211 , Aydın: 2638, Balıkesir: 4043, Bartın: 798 , Batman: 8, Bilecik: 1585, Bayburt: 249, Bingöl: 106, Bitlis: 282, Bolu: 3206, Burdur: 1023, Bursa: 6121, Çanakkale: 2210, Çankırı: 1930, Çorum: 3238, Denizli: 3625, Diyarbakır: 497, Edirne: 1822, Elazığ: 718, Erzincan: 702, Erzurum: 910, Eskişehir: 1615, Gaziantep: 1626, Giresun: 1076, Gümüşhane: 329, Hakkari: 21, Hatay: 585, Isparta: 1516, İçel: 2272, İstanbul: 3177, İzmir: 2805, Kahramanmaraş: 784, Karaman: 895, Kars: 41, Kastamonu: 5160, Kayseri: 2127, Kırıkkale: 505, Kırklareli: 693, Kırşehir: 1074, Kocaeli: 1377, Konya: 4787, Kütahya: 2488, Malatya: 643, Manisa: 2200, Mardin: 182, Muğla: 1363, Muş: 105, Nevşehir: 1069, Niğde: 1072, Ordu: 1233, Rize: 383, Sakarya: 1465, Samsun: 1243, Siirt: 153, Sinop: 2438, Sivas: 1575, Şanlıurfa: 710, Şırnak: 8, Tekirdağ: 980, Tokat: 1224, Trabzon: 1230, Tunceli: 77, Uşak: 1093, Van: 343, Yozgat: 2053, Zonguldak: 2091.

Evet sonuç olarak, şehitlerimizin anılacağı  Şehitler Haftası arifesinde şehitlerimiz hakkında yaptığımız araştırmayı siz değerli okurlarımla paylaşırken, tüm şehitlerimizi bir kez daha minnet, şükran ve rahmetle anıyorum.

 

 

08 Mart Dünya Kadınlar Günü

 

Kadınlar Günü de, anneler, babalar, sevgililer günü gibi, batıdan yurdumuza gelen bir kutlama alışkanlığıdır. Gerekli olup olmadığı tartışılıyor.

Kadınlar Günü kutlamalarının gerekliliğini düşünenler, “gerçek anlamda kadın – erkek eşitliği sağlanıncaya kadar kadınlar gününün kutlanması gereklidir.” Diyorlar. Böylece eşitliği bozucu ilk adımı atıyorlar. “Erkekler Günü” olmadığına göre,  kadınlar günü kutlamaları ile eşitlik bozulmuş oluyor.  Batılıların yakın zamanlardaki karanlık tarihinde, zenci – beyaz ayırımı vardı. Günümüzde kadın – erkek ayırımı varmış gibi eşitlik, hem de gerçek eşitlik yaygaraları kopartılması, yadırganacak bir olaydır.  Cenab-ı Allah’ın vermediği gerçek eşitliği kim niçin ve nasıl verebilir ki?

Türkiye’de kadınlar, iş hayatında erkeklerin yaptığı bütün işleri yapabiliyorlar. Kadınların ruh ve beden yapılarından kaynaklanan,  fosilleşmiş anlayışların, topluma yerleşmiş yanlış kanaatlerin ürünü olan bazı olumsuzlukların varlığı inkâr edilemez. Fakat o farklılıkların yok edilmesi, Kadınlar Günü kutlamaları ile değil, erkeklerin gösterecekleri lütuf ile hiç değil… kadınların kendilerine saygın bir konum kazandırmaları ile mümkün olur.  Renkli resimli ve görüntülü medyada boy gösteren kadınlar,  kendilerine saygı duyulmasını engelleyen durumlardan kurtulabildiklerinde, kadın olmanın kültürümüzdeki şerefli yerlerini almış olacaklardır.

İslâmî hükümlerin gerçek anlamda uygulandığı toplumlarda ve Cumhuriyet Türkiye’sinde kadınlarımıza sağlanan haklar ve özgürlükler, dünya kadınlarına sağlananların üzerindedir.

Türkiye’mizde kadınlarla ilgili acı gerçekleri bilmekte yarar var: Kadınlarımızın yalnızca okuma – yazma bilenleri ile ancak beş yıllık eğitim görmüş olanlarının genel kadın nüfusumuz içerisindeki oranları % 78,9’dur. Ev işinin dışında herhangi bir işi olmayanlar  % 62,8 oranına sâhip. Tapulu şahsî malı olmayan kadınlarımızın oranı: % 84,7.  Kadınlarımızın % 87,6’sı kredi kartına sâhip değil.  Sürücü belgesi alamamışların kendi cinsleri içerisindeki oranı, % 89,5. Pasaportsuzlar ise % 92,3.  Bütün bu olumsuzlukların, yılda bir gün kutlanan Kadınlar Günü ile giderilebileceğini düşünmek ne büyük mantıksızlıktır. Kadınların problemi gibi gösterilen bu olumsuzluklar, gerçekte erkeklerin, daha doğrusu, toplumumuzun problemidir.

İslâm’da kadının özel bir yeri vardır. Her şeyden önce İslâm’daki kadın bir metâ değildir. Günümüzde seks objesi olarak gösterilen kadın bu özel ve saygın konumunu kaybetmiştir.  Kadını, toplumun en zavallı unsuru hâline getirenler, şimdi onu kurtarmaya çalışıyorlar. Fakat yanlış metotlarla… ve kısır zaman dilimleri içerisinde.

Prof. Dr. Arzu Terzi Hanımefendi, tarihteki Türk kadınının yerini ve önemini, tartışmaya yer vermeyecek ve hatta mevcut tartışmaları önleyecek tarzda belirliyor.

İyi okumalar…

Oğuz Çetinoğlu: Aksini iddia edenler bulunuyorsa da, Türk sosyal hayatında kadının önemli bir yeri vardır. Sizinle bu konuyu konuşmak istiyorum. Sorulara geçmeden önce, genel bir değerlendirme lütfeder misiniz?

Prof. Dr. Arzu Terzi: Türk siyaset kültüründe önemli bir konuma sahip olan kadınların, devlet idaresinde etkileri olmuştur. Bu devletlerden bazılarında kadınların zaman zaman siyasete yön verme derecesinde etkilerinin olduğu da açıkça görülmüştür. Ayrıca kadın erkek eşitliğinin sadece devlet siyasetinde değil halk tabakaları arasında da var olduğu görülmektedir.  Osmanlıda da kadınların son derece etkin olduğu ve sosyal hayatın içinde olduğu hatta seferlere çıkıp savaşlara katılması kadınların devlet ve siyasetten ayrı düşünülmediğinin de bir göstergesi olmuştur.

Çetinoğlu: Türk kadınının devlet idaresindeki etkilerinin ilk örneklerinden başlayabilir miyiz?

Prof. Terzi: İslâm öncesi Türk devletlerinde hakanların eşi veya annesi olan hatunlar devlet işlerinde söz sahibiydiler ve protokolde yerleri vardı. Aralarında Mete’nin eşi gibi devlet siyasetine yön verenler bulunduğu gibi, naibe olarak devleti idare edenler, hatta devlet başkanlığı yapanlar da mevcuttu. Bunun örneklerini Göktürk, Uygur, Sabar ve Oğuzlarda görmek mümkündür. Göktürk ve Uygurlarda emirnamelerin Kağan ve Hâtûn adına müştereken imza edilmesi, Kağanın eşinin yahut annesinin savaş sırasında halkın arasında çıkan ihtilaflara ve dâvalara bakarak suçluları cezalandırması bunun açık bir delilidir. Ayrı sarayları bulunan Hatunlar umumiyetle devlet meclislerine katılırlar, bazen elçileri ayrıca kabul ederlerdi.

Çetinoğlu: Örneklendirme mümkün mü efendim?

Prof. Terzi: Tabii… Avrupa Hun İmparatorlarından Bleda’nın eşi kocasının ölümünden sonra yaşadığı köyün sahibesi ve idarecisi olarak bırakılmıştı. Hun ülkesine gelen elçiler Attila ile birlikte eşi Arıg-han’a da hediyeler getirmekte ve Arıg-han elçileri kabul ederek devlet meselelerini görüşmekteydi. Bir başka örnek de Sabarlar’dan verilebilir. Sabarların hükümdarı Balak’tan sonra yerine geçen hanımı Boğarık, savaşçılığı ve idareciliği ile meşhur bir Türk kraliçesiydi. Yüz bin kişilik Sabar ordusuna kumanda eden Boğarık’ın Bizans imparatoru Birinci Justinianos’u dize getirdiği, dönemin kaynaklarında zikredilir.

Çetinoğlu: Devlet siyasetine yön verenler hanımlardan da söz eder misiniz?

Prof. Terzi: Mesela, İkinci GökTürk Devletinde Bilge Kağan’ın ölümünden sonra tahta çıkan oğullarından Bilge Kutlug Kağan’ın yaşça küçüklüğü sebebiyle hükümranlığa muktedir olamayışı, annesi Po-fu Hatun’un devlet işlerine fazlaca müdahale etmesine yol açmıştır. Aynı zamanda ünlü vezir Tonyukuk’un kızı da olan Po-fu Hatun vezirlerden Yü-ssu Tarkan ile işbirliği yapmış ve devlet idaresini tam manasıyla kontrollerine almayı hedeflemiştir.

Çetinolu: Devlet yönetimindeki kadın-erkek eşitliğini, halk tabakalarında da görebiliyor muyuz?

Prof. Terzi: Asya Hunları’ndan beri kadınların ata binip ok attığı, güreş gibi sporlar yaptığı, hatta savaşlara katıldığı bilinmektedir.

İslâmiyet; Türk dünyasının güneybatı sınırlarından başlayıp, en doğuya kadar, 8. ve 15. yüzyıllar arasında yayılarak Türklerin başlıca dini olurken, hükümdar eşlerinin yani ‘terken‘lerin imtiyazlarına son verilmedi. Türklerde Terken unvanı hanım yöneticiler yani sultanın eşi için kullanılırdı. Farklı Türk devletlerinde ve sık sık bu unvanla ismi anılan hanımlar tarihî kaynaklarda yer almaktadır.  Abbasi halifesi el-Mutasim’in Türk eşi ve bir sonraki halife el-Mütevekkil’in annesi Türk Asıllı Suca Hatun ve yaşı küçük Halife el

Muktedir’in yerine devleti idare eden ‘Hanım Sultan‘ veya ‘Ümmül Muktedir‘ adıyla anılan yine Türk asıllı Şağab Hatun, Abbasiler döneminin siyasete yön veren iki Türk kadınıdır.

10. asrın başında, devrin iki Türk devletinden biri olan Karahanlılar İslâm’ı kabul ederek ilk büyük İslâmî Türk medeniyetinin kurucusu oldular. Bu sülâlenin kızları ‘terken’ unvanının aslî sahibi sayılırdı. Karahanlılar’da Terkenlerin kendi maiyeti, dîvanı ve ordusu bulunurdu.

Çetinoğlu: Kadınların etkin konumu Selçuklularda devam etti…

Prof. Terzi: Selçuklular ve Harzemşahlar döneminde de terkenler siyâsî-askerî hareketlerde etkin konumdaydı. Selçuklularda hatunlardan bazıları sarayda sultanın yanında değil geçici veya devamlı olarak bir başka şehirde ikamet ederdi. Sultanla birlikte sarayda otursun veya oturmasın hatunun emrinde küçük çapta bir idarî ve askerî teşkilât, kendi hazinedarı tarafından yönetilen bir hazine, özel vezir ve diğer görevliler bulunurdu. Mesela Tuğrul Bey’in eşi Altuncan Hatun hükümdarın yokluğunda yapılan bir hücumu kendi ordusu ile durdurmuştu. Nitekim Tuğrul Bey, Hemedan’da üvey kardeşi İbrahim Yinal tarafından kuşatılınca zevcesi Altuncan Hatun un, emrindeki Oğuzlarla Bağdat’tan kocasının yardımına gittiği bilinmektedir.

Çetinoğlu: Altuncan Hâtun’nin kişiliğinden de söz eder misiniz?

Prof. Terzi: Devlet menfaatlerini son derece üstün tutan Altuncan Hatun’un ölüm döşeğinde Tuğrul Bey’e devletin güçlenmesi için Abbasi Halifesinin kızı ile evlenmesi konusundaki ısrarı zikredilmeye değer bir husustur.

Çetinoğlu: Selçuklularla ilgili başka örnekler de verir misiniz?

Prof. Terzi: Alparslan’ın kız kardeşi Gevher Hatun’un, kocası Erbasgan’ı kurtarmak için Yabgulu Türkmenleri’ni etrafında toplayarak harekete geçtiği bilinir. Melikşah’ın zevcesi Türkân Hatun da (Hâtûn el-Celâliyye) devlet idaresinin hemen her sahasında nüfuz sahibidir. Devrin ünlü veziri Nizamülmülk’ün meşhur eseri Siyasetnâmesi’ndeki kadınların siyasetten uzak tutulmasına dair kısımları şüphesiz Türkân Hatunla yaşadığı siyasî mücadeleden kaynaklanmış olmalıdır. Türkân Hatun gerek eşi Melikşah döneminde iktidarda söz sahipliği, gerekse Melikşah’ın ölümünden sonra henüz beş yaşındaki oğlunu tahta geçirmek ve iktidarda kalmak için yaptığı girişimler Selçuklular tarihinde önemli bir yer tutar. Nitekim daha Melikşah’ın sağlığında Türkân Hatun, Turanşah’ın elinde bulunan Fars’a hâkim olmak istemiş ve Sultan Melikşah’ın emirlerinden Üner’i bir ordu ile İsfahan’dan Fars’a doğru yola çıkarmıştır. Melikşah’ın ölümünden sonra oğlu Mahmud’u tahta çıkaran Türkân Hatun’un özellikle oğlu ve kendisinin en önemli rakibi Berkyaruk’la olan iktidar mücadelesi oğlu Mahmud’un 13 Ekim 1094’teki vefatına kadar devam etmiştir.

Yine Melikşah’ın eşlerinden Zübeyde Hatun, oğlu Berkyaruk’un tahtta geçmesi için mücadele ederek Selçuklu siyasetinde rol oynamış ve Berkyaruk’un veziri Müeyyid el-Mülk un azledilmesinde etkili olmuştur.

Kirman Selçuklularından Melik Arslan-şah’ın hanımı Zeytun Hatun’un da çok akıllı ve seçkin bir kadın olduğunu, Kirmanda birçok, imar faaliyetlerinde bulunduğunu ve eşinin üzerinde nüfuz sahibi olarak iktidarı da yönlendirdiğini, hatta oğlunu veliaht ilan ettirdiğini dönemin kaynakları zikreder.

Çetinoğlu: Selçukluların çağdaşı diğer Türk devletlerinde durum nasıldı?

Prof. Terzi: Harezmşahlar devrinde Sultan Tekiş’in eşi Bozkır Türk prenseslerinden Terken Hatun, gerek kocası gerekse oğlu Kutbeddin Muhammed döneminde devletin idaresi ve siyasetinde hemen hemen Harezmşahla aynı derecedeydi. Bazı durumlarda oğlunun verdiği emirleri dahi bozan Terken Hatun’un ileri gelen devlet adamlarından oluşan yedi kişilik bir İnşa Divanı vardı. Bu dönemde Terken Hatun’un Hüdâvend-i Cihan yani dünyanın sahibi lakabını taşıması, oğlu gibi kendisinin de bir hükümdarlık alâmeti olan tuğrasının bulunması iktidar ortaklığının bir göstergesiydi.

 

Salgurlu atabeglerinde oğlunun naibi olarak hüküm süren Bibi Terken Hatun ile Selçukşah’ın ölümünden sonra Salgurlu tahtına geçen 2. Sa’d’ın kızı ve atabeglerin sonuncusu Âbiş Hatun siyasî faaliyetleriyle ünlenen hatunlardır. Delhi Sultanlarından İltutmuş’un ölmeden önce oğullarının eğlenceye düşkünlüğü ve beceriksizliğini anlayarak çok istidatlı kızı Raziyye’yi veliaht tayin etmesi dikkat çekicidir. 1250’de Mısır’da Eyyûbi hükümdarı ilan edilen, Melik Salih Necmüddin’in zevcesi ve Eyyübi Prensesi olan Türk asıllı Şecerüddür’ ün, kadın olmasından dolayı Abbasi Halifesi tarafından hükümdarlığının tanınmamış olduğundan saltanattan hal’ edilmesi Türk tarihinin ilgi çekici olaylarından biridir. Şecereddür bir saltanat alâmeti olarak kendi adına sikke bastırmış ve bu sikkede Abbasi Halifesinin ismi yer almıştır.

Çetinoğlu: Anadolu Selçukluları dönemine de bakabilir miyiz?

Prof. Terzi: Anadolu Selçuklularında da Birinci Kılıçarslan’ın Hanımı Ayşe Hatun, İkinci Kılıcarslan’ın kızı Gevher Hatun ve İkinci Gıyâseddin Keyhusrev’in hanımı Gürcü Hatun gibi nüfuzlu hatunlar vardır. Mesela Bizans İmparatoru Manuel Komnenos’un Konya’yı kuşattığı sırada Sultan Mesud ordusuyla şehir dışında savunma yapmış, buna karşılık şehrin kalesini ve surlarını savunma görevini ise hanımına bırakmıştır.

Azerbaycan Atabegliği’nden İnanç Hatun ve Melike Hatun’un, Zengiler’de ise Safvetülmülk Zümrüd Hatun’un, oynadıkları faal siyasî roller önemlidir. Danişmendliler’de Bizans imparatoruna karşı Çankırı’yı müdafaa eden valinin ölümü üzerine şehri müdafaa görevini karısının devralması mühim bir örnektir. Saltuklularda İzzeddin Saltuk’un kızı Mama Hatun ise Saltuklu Beyliği’nin başında hüküm süren beylerin yedincisidir .

Diğer Türk Devletlerinde olduğu gibi Eratnalılarda da hükümdar eşlerinin önemli vazifeleri ifa ettikleri görülmüştür. Bu cümleden Eratna’nın Celayirli Şeyh Hasan’ın akrabası olan eşi Toğa Hatun Kayseri’de devlet sarayında şehri kocası adına idare ettiğini ve kendisini güler yüzle karşıladığını, İbn-i Batuta seyahatnamesinde nakletmiştir.

Dulkadir Beyi Nasreddin Mehmed Bey, Kayseri’nin kendi idaresinde kalması ve oğlunun salıverilmesi hususunda Sultan Baybars’ı ikna etmek için zevcesi Hatice Hatun’u Kahire’ye göndermişti. Hatice Hatun kocasının itaat teminatı olarak Kayseri’nin anahtarlarını sultana takdim ettiği gibi, şehrin senelik vergisinin de gönderileceğini vaat etmiştir. Memluk Sultanı Barsbay’ın büyük bir nezaketle Hatice Hatun’un bütün isteklerini yerine getirdiği bilinmektedir.

Buna göre Türklerin; İslâmî devirde yeni kültürlerle etkileşimleri söz konusu olsa da millî özelliklerini korudukları görülmektedir. İslâmî ilk devirlerden, Osmanlı’nın kuruluşuna kadar toplumda kadınlar hayatın bütün alanlarında görülmekle kalmamış, erkeklerle sefere çıkıp savaşa katılmıştır. Osmanlı’nın kuruluşunun hemen öncesine denk düşen devrede Anadolu’da faaliyet gösteren bir kadın teşkilatı, kuruluş dönemi Anadolu ve Türk kültüründe, kadının konumu hakkında bize bilgiler verir. Bu kuruluştan ilk defa bahseden kişi meşhur tarihçi Âşıkpaşazâde’dir. Anadolu’da mevcut olan gaziler, abdallar, ahilerden oluşan gurubun dördüncüsünü oluşturan ve Bâcıyân-ı Rûm adını alan bu kadın teşkilatı ahilik teşkilatının kurucusu olan Ahî Evrenin eşi Fatma Bacı önderliğinde, kurulmuştur ve Ahîlik teşkilatının bir koludur. Bacılar bir yandan Anadolu’da dokumacılığın gelişmesinde katkıda bulunurlarken, diğer yandan aynı teşkilatın üyelerinin silahlarıyla askerî faaliyetlere katıldığı da bilinmektedir.

Çetinoğlu: Osmanlı Devleti’nde…

Prof. Terzi: Din büyüğü tarafından bizzat organize edilen Bâciyan-ı Rum teşkilatı bize Türk din adamlarının kadın konusundaki yorumunu, hem de Türklerin, dinin kadın konusundaki emirlerini anlayış ve yaşayış tarzını göstermektedir. Bu kuruluşun faaliyetlerine bakıldığında; kadının sosyal alana yönlendirildiği görülür. Bu uygulama kültürel bir miras olarak Osmanlı’ya da ulaşmıştır. İbn Haldun’un nazariyesine uygun olarak, mülkün kurulduğu ilk dönemde toplum katmanlarında çok belirgin bir ayrışma yoktur. Sultan eşleriyle ilgili yazılanlar, aynı zamanda toplumdaki diğer kadınların da durumunu yansıtmaktadır. Sultan Hâtunları, toplumdan irtibatları kesik olarak saraylarda yaşayan kimseler değildi. Kocaları gibi onlar da sosyo-politik hayatın aktif özneleriydi. Nitekim İbn Battuta eserinde, İznik şehrinin yöneticisi olarak Nilüfer Hatun’un adını verir. Kendisini ziyarete gelen İbn Battuta’ya ikram ve iltifatta bulunan Nilüfer Hâtun, olgunluğu ve dindarlığı ile temayüz eden bir kadındır. Birinci Murad’ın kızı Melek Hatun veya Selçuk Hatun ilk dönem Osmanlı siyasetinde rol alır. Sonraki dönemlere bakıldığında Kanuni dönemi ve sonrasında Hürrem veya Mihrimah ve Esma Sultanlar gibi padişahın hanım veya kızlarının siyasette etkileri tartışılmazdır. Özellikle valide sultanların ‘Mehd-i ulyayı saltanat’ sıfatıyla 16. yüzyıl ortaları ve 17. yüzyıl boyunca dönem dönem Osmanlı siyasetine yön verdikleri küçük yaştaki oğullarına naiblik yaptıkları bilinmektedir. Aynı Nizamülmülk gibi, bu dönemin de siyasetinden menfi yönde etkilenen ilim adamları kadınların siyasete katılmalarını eleştiren eserler kaleme almışlardır. Mahpeyker Kösem Sultan, Safiye Sultan, Hatice Turhan Sultan aynı dönemin en çok bilinen simalarından birkaçıdır. 19. yüzyılda ise Sultan Abdülmecid’in annesi Bezmiâlem Valide Sultan, Sultan Abdülmecid’in İstanbul’da olmadığı zamanlarda devlet işleriyle uğraştığı, birçok meselede oğluna yol gösterdiği, daha dikkat çekicisiyse kendi vakıflarının katkısıyla İstanbul’da bürokrat yetiştirecek bir okul inşa ettirdiği Osmanlı arşiv vesikalarından tespit edilmektedir. Diğer taraftan halkın dilek ve şikâyetlerini Sultan Abdülaziz yerine annesi Pertevniyal Valide Sultan’a sunmaları validenin iktidarını göstermesi bakımından kayda değerdir. Sultan Beşinci Murad’ın tahta çıkması, kısa saltanatı ve tekrar padişahlık makamına getirilmesi mücadelesinde annesi Şevki-efsâr Valide sultan’ın son derece önemli etkinliği mevcuttur.

Çetinoğlu: Çok teşekkür ederim. Genel bir değerlendirme ile söyleşimizi bitirebilir miyiz?

Prof. Terzi: Genel hatlarıyla yaptığımız örneklemelerle Türk Siyaset kültüründe rol alan kadınlar hakkında bir fikir oluşturmaya çalıştım. Söylediklerim özet ve başlangıçtır. Tarihimiz boyunca örneklemelerin çoğaltılarak geniş çaplı bir çalışma olabileceği de aşikârdır. Netice itibariyle bütün bu adı geçen hanımların şu tek bir ortak noktada buluşması oldukça mühimdir:  Anadolu’daki en eski hastanelerden birinin kurucusu Gevher Nesibe Hatun’dan Osmanlı’ya, yani Hürrem Sultan’dan Kösem Sultana ve son dönem Bezmialem ve Pertevniyal Valide Sultanlara kadar uzanan süreçte, hepsinin başta İstanbul olmak üzere ülkelerinin değişik noktalarında hastane, medrese, çeşme, aşevi, cami, kervansaray gibi halkın kullanımına sunulan önemli sayıda vakıf eserleri kurmalarıdır. Bu Uygur kadınlarından Osmanlının son dönemine kadar devlet yönetiminde rol alan kadınların aynı zamanda Türk Siyaset kültürünün ana teması olan hak yolunda karşılıksız halka hizmet fikrim de benimsemiş ve uygulamış olduklarını göstermesi bakımından önemlidir.

Prof. Dr. ARZU TERZİ:

1 Nisan 1968’de İstanbul’da doğmuştur. İlk ve Orta tahsilini İstanbul’da tamamladıktan sonra, 1985 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü’nde yüksek öğrenimine başlamıştır. 1989 yılında adı geçen bölümden mezun olup aynı yıl İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Osmanlı Müesseseleri ve Medeniyeti Tarihi Anabilim Dalı’na Araştırma Görevlisi olarak atanmıştır. Prof. Dr. Mübahat Kütükoğlu’nun danışmanlığı’nda 1992 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Osmanlı Müesseseleri ve Medeniyeti Tarihi Anabilim Dalında Aydın Güzelhisar’ının (Aydın Şehri) Sosyal ve İktisadî Durumu adlı tez ile yüksek lisansını, 13 Ocak 1998 tarihinde ise yine aynı Anabilim Dalında Hazine-i Hassa Nezareti adlı tez ile doktorasını tamamlamıştır. 31 Mayıs 2000 tarihinde Tarih Bölümü Osmanlı Müesseseleri ve Medeniyeti Tarihi Anabilim Dalı’na Yardımcı Doçent olarak atanmıştır. 3 Aralık 2007 tarihinde ise Doçentlik unvan ve yetkisini almıştır. 6 Haziran 2013 tarihinde Profesörlük unvanını alan Arzu Terzi, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü’nde halen

Osmanlı Müesseseleri ve Medeniyeti Tarihine Giriş

Osmanlı Sosyal Tarihi

Osmanlı İktisat Tarihi

Osmanlı Paleografyası

Osmanlı Diplomatiği,

Osmanlı İlmiye Teşkilatı,

adlı lisans derslerini okutmaktadır.

Osmanlı Kurumları, Osmanlı Saray Teşkilatı ve Uygulamalı paleografya diplomatik ve iktisat tarihi kaynakları üzerine yüksek lisans ve doktora dersleri vermektedir.

Çalışma alanları, Osmanlı Kurumları, Osmanlı Sosyo-Ekonomik Tarihi ve Osmanlı Saray Teşkilatı’dır. Bu alanlarda üç adet kitabı, yurt dışı ve yurt içinde yayınlanmış çok sayıda kitap bölümleri ve makaleleri vardır.

 

 

Medeniyetimizin Kalbi: Türk Kültürü…

 

Hepiniz bilirsiniz;

“Gafil ne bilir neşe-i pür sevk-i vegay-ı

Meydan-ı celadetteki enver-i sefayı

Meydan-ı gâza aşk ile tekbirler alınca

Titretti yine rûy-i zemin arş-ı semâyı”

diye başlayan bir mehter marşımız vardır. Burada yeryüzünden, gökyüzünü tekbirlerle titreten Müslüman Türk’ün hikayesi tasvir edilir. Ben bu benzetmeyi çok beğenirim. Ancak Türk’ün de bahsi geçen hale nasıl geldiğini de sorgulamak gerekir diye düşünürüm.

Kanaatimce “Türk Medeniyeti”nin ana sebebi, eşsiz ve sağlam temellere dayanan “Türk Kültürü”dür. Eğer Türk Kültürü bir eksiklik içinde olsaydı, Türkler insanlık tarihini etkileyen medeniyetleri tesis edemezlerdi. Bu sebeble günümüzdeki en büyük eksikliklerimizden biri Türk Milletinin, sahibi olduğu Türk Kültürünün varlığından habersiz oluşudur.

Türk Kültürü; Türk’e ait dilin, tarihin, sanatın, mimarinin, edebiyatın, inancın, örf ve adetin harmanından oluşan vede Türk’ün dünya görüşünü ortaya koyan bir olgudur. Büyük Türk şairi Yahya Kemal Beyatlı, Türk’ün ruhunu damgaladığı İstanbul’u anlatırken “Türk doğmuş olmak, Türk ismi taşımak kafi değildir. Türk gibi düşünmek lazımdır.” diyor. İşte Yahya Kemal’in vurgu yaptığı “Türk Düşüncesi” dediğimiz kavrama, emsalsiz “Türk Kültürü”nden ulaşıyoruz.

Ancak bugün “milli” dediğimiz eğitim sistemimiz, üniversitelerimiz ve medyamız; binlerce yılda yoğrularak bugünkü zirvesine ulaşmış olan “Türk Kültürü”nü; Türk Milletine ve Türk Dünyası’na ve de evrensel değerler taşıması sebebi ile insanlık alemine öğretmesi ve anlatması icab ederken, bu iş saydıklarımız tarafından ne yazık ki; bilerek ve kasden yapılmamaktadır.

Bu nedenlerle “Türk Kültürü” ve kültürümüzün mümtaz simaları ile bunların eşsiz çalışmaları Türk Milletinin ve Türk Gençliği’nin önüne, şuurlu vatan evlatları tarafından acilen ve geç kalınmadan getirilmelidir.

Aydınlar Ocağı Genel Merkezi, bu konuda emsal teşkil edecek bir şekilde, hayatlarını “Türk Kültürü”ne vakf etmiş kültür adamlarımızı, yaşarken veya arkalarından “Ayyıldız Ödülleri” ile hatırlamakta ve onları Türk Milletinin önüne bir kez daha getirmeye çabalamaktadır. Biz de bu konu da insanlarımızı benzer çalışmalar yapmaya, Türk Kültürü üzerine yazılanları okumaya ve düşünmeye yüreklendirmeli vede teşvik etmeliyiz.

Aydınlar Ocağı, 01 Mart 2014’te yapılan ödül töreninde, Türk Musikisi’ne büyük hizmetler yapmış olan Prof. Dr. Nevzat Atlığ‘ı, büyük Türk Milliyetçisi sanatçı Bozkurt İlhan Gencer‘i, unutulmaz besteleri dillerimizde olan Erol Sayan‘ı ve rahmete kavuşmuş ancak Türk ezgilerinin çok sesli icrasının temel taşlarından biri olan icracı bestekarYıldırım Gürses‘i “Türk Kültürü”ne hizmetlerinden dolayı vefa göstererek hatırladı.

Tören sırasında her ikiside 89 yaşına ulaşmış olan ihtiyar delikanlılar Bozkurt İlhan Gencer ve Nevzat Atlığ’ın, Türk Milletine enerji dolu mesajları ile Erol Sayan’ın “Memleketimizde bestekarları pek hatırlamazlar onun için bu ödülü tüm bestekarlar adına alıyorum” demesi bizler için ders niteliğindeydi…

Sokağa çıksak ve bizi biz yapan değerleri geleceğe taşıyan bu adamları, tanıyormusunuz diye sorsak, inanın çok acı cevaplar alacağımızı biliyorum. Halbuki biz ve yaşamımız onların yaptıkları ile değer kazanıyor.

 

Türk Siyaseti; program ve seçim beyannamelerinde “Türk Kültürü”nün öneminden bahisle, Türk Milletine bu konuda hizmet edeceğini ve kültür ile sanat adamlarına sahip çıkacağını ifade etmeli; bunuda uygulamaları ile göstermelidir.

Türk Milletinin, son yüzyıldaki büyük yolbaşçısı Atsız, 1932 yılında yazdığı bir yazıda “… bütün milletlerde gençlik milli uyanıklığın, milli düşüncelerin öncüsüdür… Gençlik milli gayelerin ve milli mefkurenin uşağıdır. Şahısların ve zümrelerin değil…” diyordu.İşte bu vasıfları taşıyan gençlik, “Türk Kültürü”nün Türk Milleti ile yeniden hemhal olması için vazife üstlenmelidir.

Günümüzde süratle değişen dünya şartlarında, Türk gençliği; hamasi nutuklar atmak yerine akılcı ve sistemli bir şekilde Türk Milliyetçiliğini ve Türk Birliği idealini besleyen “Türk Kültürü”nü insanlarımız üzerinde hakim kılmak için azami gayret göstermelidir. Türk Kültürünü, geleceğe köprü vazifesi görerek sırtlarında taşıyan kültür ve sanat adamları da gençler tarafından toplumun idolleri haline getirilmelidir. Çünkü onların besleyeceği siyaset anlayışının iktidar olmasıda kaçınılmazdır.

Dede Efendi’nin “Yine Bir Gülnihal” şarkısını sokakta hep beraber koro halinde söyler hale geldiğimiz gün, Türk Yurdu Türkiye’de işler yolunda gidiyor demektir.

 

 

“İyi Davranış da İbadettir”

 

Her zaman ve her yerde bize ışık tutacak örnek tutum, tavır ve davranışları, Asrı Saadet olan Hz. Peygamber zamanında ve Hulefayı Raşidîn denen Dört Büyük Halife yâni Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali devirlerinde bulabilir…Bugünkü geçici sıkıntılarımıza, tâ o günlerden çıkış yollarını ve çözüm hâllerini seçip çıkarabiliriz.

Hz. Peygamber hikmet ve maslahat gereği, zâhiren görünmez inayet, himaye ve koruma altında olduğu ve Hakk’ın gözetiminde bulunduğu hâlde  -sırf bizlere örnek olabilmesi için-  görünüşte yalnız, bîkes, kimsesiz, çok kötü ve tehlikeli durumlarla, başbaşa kalmış gözükmekte.

Böylece her ortam, her alan ve durumda takındığı şahsiyet, sergilediği tavır ve sarfettiği yerinde sözlerle, bizlere tam bir ışık tutmaktadır. Çünkü O; bizlerin de benzer vaziyetler karşısında nasıl bir hattı hareket tarzı göstermemiz gerektiği yolunda, örnek alabileceğimiz mükemmel bir önder insandır.

Nitekim Mekke’li müşrikler; Ebu Talip’le Hz. Hatice’nin vefatını fırsat bilerek, Hz. Peygamber’e öncekinden daha çok eziyet etmeye başlayınca (Mahmut Es’at, İSLÂM  TARİHİ, Sadeleştirenler: Ahmet Lütfi Kazancı, Osman Kazancı, İstanbul  – 1983  s.496), bu şartlarda Mekke’de İslâm’ı yaymak; neredeyse imkânsız hâle gelmişti. (Rahîm Er, SEVGİLİ  PEYGAMBERİM  c.5 Türkiye Gazetesi Yayınları, İstanbul -1990  s.116)

Bunun üzerine Hz. Muhammet, Peygamberliğinin onuncu yılı olan 620’de azatlı  kölesi ve oğulluğu Zeyt b. Harise’yle birlikte Taif’e gidip, orada eşraftan bâzılarıyla görüştü.

Kendisinin, Allah tarafından gönderilen bir Peygamber olduğunu söyledi. Kureyş müşriklerinin uğrattıkları belâ ve musibetlerden bahsetti. Onları Allah’a imana çağırdı. İslamiyeti yaymasında kendisine  yardımcı olmalarını, kavmi Kureyş’ten muhalefet edenlere karşı kendisiyle birlikte hareket etmelerini istedi.

Fakat Taifliler, kavmi tarafından istenmeyen ve kabul edilmeyen biri olarak kendisinden ürktüklerini belirterek Hz. Peygamber’i reddettiler. Gençlerin müslüman olmalarından korktular. Hz. Peygamber’in derhal, yurtlarını terketmesini isteyerek, bütün tekliflerini en çirkin bir şekilde geri çevirdiler.

Hz. Peygamber’le alay ettiler. Ayak takımını, ona karşı kışkırttılar. Arkasından edepsizce bağırtıp çağırtıp sövdürdüler. Fahri Kâinatı taş yağmuruna tutturdular. Ayakları kan çanağına döndü.

Bu şaşkın halkın, taşkın halleri ve korkunç taşlamaları; Hz. Peygamber, Utbe ve Şeybe b. Rebia’nın Taif’deki bağına sığınıncaya kadar devam etti.

Utbe ve Şeybe b. Rebia, Peygamberimizi  kan revan içinde görünce  -akraba da olmaları dolayısıyla-  gayrete geldiler. Addâs adlı hıristiyan köleleriyle üzüm gönderdiler. Hz. Peygamber’in  “Bismillah”  diyerek yemeğe başlaması Addâs’ı şaşırttı.

Hz. Muhammet, Addâs’ın Ninova halkından bir hıristiyan olduğunu öğrendi. Onun salih bir kişi olan Yunus b. Metta’nın memleketinden olduğunu söyleyince Addâs’ın şaşkınlığı bir kat daha arttı.

Bunun üzerine Hz. Peygamber, Allah’ın Resulü olduğunu, Yunus’a ait haberi kendisine Allah’ın verdiğini, Yunus’un kardeşi olup, kendisi gibi peygamber seçildiğini anlattı. (M. Asım Köksal, İSLAM  TARİHİ, c.5 İstanbul – 1987  s. 66 – 73)

Bu güzel yüzün, bu tatlı sözlerin sahibi yalancı olmaz. Ben inandım ki, sen Allah’ın

164

 

Resulüsün diyerek müslüman olan Addas; Peygamberimizle birlikte gitmek, onun yanında kalmak ve kendisine hizmet etmek, gelecek sıkıntıları göğüslemek istediğini arz edince Hz. Muhammet gülümseyerek:

-Şimdilik efendilerinin yanında kal. Az zaman sonra adım her yerde duyulacak. O zaman bana gelip katılırsın, dedi. (M. Sıddık Gümüş (Hazırlayan), Tam İlmihal SEADET – İ EBEDİYYE, 43. Baskı İstanbul – 1989  s. 331-Rahim Er, SEVGİLİ  PEYGAMBERİM c.5  Türkiye Gazetesi Yayınları, İstanbul-1990  s.121)

“(Hakikaten) Taif, müslümanlarca uygulanan, geniş çaplı kuşatmanın gücünü anlamakta gecikmedi…Sakif kabilesi, Hz. Peygamber’e bir heyet göndererek, Taiflilerin müslüman olduklarını ve bütün Arapların girdiği dine Sakif’in de girdiğini açıkladılar.

“Tebük savaşından sonra idi. Taifliler, müslümanların  sandıklarından daha güçlü olduklarını görmüşlerdi. Böylece Sakif kabilesinin İslam’a girişi Hicrî sekizinci (M. 630) senede tamamlanmış oldu.” (Heyet, Doğuştan Günümüze BÜYÜK  İSLAM  TARİHİ  c.1, İstanbul – 1986 s.530)

Hz. Peygamber’in müslüman olan ve kendisine katılmak isteyen Addas’ın teklifini, nazikçe reddetmesi çok şeyleri düşündürtmektedir.

Belli ki, onu kendi yüzünden zamansız bir tehlikeye atmak istememiş. Kendi yüzünden, işsiz kalmasına sebep olmamış. Olası bir işkence görmesine fırsat vermemiş. Belki de, onun karşılaşacağı zorluklar karşısında, tam bir direnç gösteremeyeceğini kalben keşfetmiş olsa gerek ki, yanına gelmesini, her bakımdan emin ve rahat olacağı, ileri bir tarihe bırakmıştır.

Zira, kendisi  -şimdilik-  her bakımdan müşkil durumdayken, bir başkasının da, hayatî sorumluluğunu, üstelik elinden, henüz bir şey gelmediği bir sırada yüklenmesinin doğru olmayacağını çok iyi biliyordu.

Ayrıca, bu ertelemesiyle Hz. Peygamber, Addas’a  -herkesin yapamayacağı-  “Azimet”i değil; -herkesin yapabileceği-  “Ruhsat”  yolunu tavsiye etmiş.

Bir bakıma Ehakk (en Hakk) yolu değil; Hakk yolu seçmesini öğütlemiş. Bazılarının yapabileceği, ince ve detaylı  “Takva”  yolunu değil; herkesin yapabileceği, Ana-Yol  hükmünde olan  “Fetva”  yolunu göstermiştir.

Çünkü insanlar  “Takva”  değil; “Fetva”  dairesine girmekle mükelleftirler. Kendiliğinden Takva’yı tercih edenler ise ancak tahsin edilir; yaptıkları beğenilir ve takdir görür.

Zira Hakk’da birleşmek mümkün. Ehakk’da zor. Hakk’da birlik olmak kolay. Ehakk’da güç. Yani asgarî müştereklerde birlik mümkün; her şeyde ve her hususta birlik muhal ve imkânsız.

Hakikaten, İmamı Azam Ebu Hanife’nin: “İyi davranışın da……..bir ibadet olduğunu” söylemesinde (Ekrem Sağıroğlu, İMAM-I AZAM  EBU  HANİFE, İstanbul-1998  s.123), Peygamber Efendimizce, köle Addas’a gösterilen, Hz. Muhammed’e has davranış biçiminin de güzel bir ifadesini bulmuyor muyuz?

Nitekim biri, Hz. Peygamber’e  “Kendisini çok sevdiğini”  tekrar tekrar söyleyince; her defasında: “Dikkat et! Ne söylediğinin farkında mısın?” şeklinde red cevabıyla karşılaşır.

O kişi, Hz. Muhammed’in, bu şekildeki son ihtarından sonra bile, ısrarla: “Evet Ya Resulallah seni çok seviyorum.” Deyince, Fahri Kâinat Efendimiz: “Öyle ise der, belâ ve musibetlere hazırlan!”

Demek ki, Hakk yolda hizmete tâlip olacak kimselere, nasıl bir  “Ateşten Gömlek”  giymek zorunda oldukları hatırlatılmalı. Bu yüzden uğrayacakları sıkıntılar karşısında pişman olacaklarsa, daha yolun başında, bu işten vazgeçmeleri, onlara nazikçe söylenmeli.

Çünkü dâvâ adamı:

165

“Lûtf u kahrı şey-i vahid bilmeyen çekti azab,
Ol azabdan kurtulup sultan olan anlar bizi.”

Diyen Niyazî-i Mısrî’nin sahip olduğu gibi, bir hâleti ruhiye içinde olmalı.

Velhasıl: “Kahrın da hoş, lûtfunda hoş. Senden gelen her şeye razıyız.” Diyenler,

Her şeyi Allah’tan bilip,

İnsanlarla yersiz çekişmeyi bırakanlar,

Allah’ın  “Celal” ile  “Cemal” isimlerinin tecellisini bir görenler,

Gelsin beri.

Yoksa.

Gölge etmesinler, başka ihsan istemez.

Kısaca insan, kendisini  -ondan önce var olan-  bir ortam içinde bulmuştur. Dolayısıyla         -eğer beğenmeyecekse-  bu ortamın varlığından sorumlu değildir.

Ona düşen  -resmî olsun veya olmasın-  her vasat ve ortamda, herkese karşı ve varsa resmî görevinde dürüst ve doğru hareket etmektir.

Öyle ise, içinde bulunduğu sistem ve rejim, ne olursa olsun  -doğru bulsun veya bulmasın-  “Devlet kalbe değil el’e baktığı”, Devlet’i düşünce değil eylem ilgilendirmesi gerektirdiği için, vatandaşa gereken davranış; ihtiyatlı, münakaşadan uzak, her söze aldırmaz, işine düşkün ve herkese dost olmaktır.

 

 

Türkiye Ancak Erken Genel Seçimle Rahatlar

0

 

MHP-DSP-ANAP koalisyon hükümeti döneminde; terör ve enflasyon gibi kronik sorunlar çözülmüş, etnik ve mezhepsel tartışmalar sonlanmış ve T.C. Devleti milli ve dik bir duruş göstermeye başlamıştı. Ancak siyasi-ekonomik ve sosyal istikrarı sağlayarak güçlenen ve bölgesinde lider ülke olmaya başlayan Türkiye üzerinde açık-kapalı operasyonlar yoğunlaştı. Önce Ecevit üzerinden DSP’de operasyon yapıldı ve üçlü koalisyon hükümeti yıkıldı. Sonra DP’de operasyon yapıldı ve merkez sağın içi boşaltıldı. Daha sonra RP’de operasyon yapıldı ve içinden “milli görüş gömleğini çıkardığını söyleyen” AKP çıkartılarak iktidara taşındı. Müteakiben TSK operasyonuyla TC. Devleti’nin refleksleri kırıldı. Akabinde CHP operasyonu ile Baykal yerine, Kılıçdaroğlu getirildi. Seçime bir ay kala MHP’de “9 Genel Başkan Yardımcısı ile 1 Milletvekili Adayını sıkıntıya sokan ve partiyi baraj altında bırakmayı amaçlayan” kaset operasyonu yapıldı. Şimdi üç dönemdir iktidar olan AKP, kendisine de aynı aktörlerce operasyon yapıldığını ve hükümetin yıkılmak istendiğini söylüyor ve Yargı ile Polis Teşkilatını yıpratıyor. Arada MİT’in de üstüne gidildi ve zayıflatıldı. Tüm bu olan bitenden iş adamları da nasibini aldı ve faiz oranlarının artması ile ekonomi sıkıntıya girdi.

Yani son 10 yıldır Türkiye’de “iç ve dış güç odakları ile çıkar çevrelerinin operasyonuna maruz kalmayan ve dinlenmeyen” siyasi parti, kurum ve kuruluş kalmadı. Tüm bu operasyonlarda Küresel Güçlerin “Şark Meselesiyle başlayan, SEVR dayatmasıyla devam eden ve BOP ile şekillenen” planlarının izleri olduğu ve en başından beri Türkiye üzerinde Asimetrik / Psikolojik Harp yürütüldüğü anlaşıldı.

Elbette Türk Milleti “BOP ile dünyanın kaosa sürüklendiği ve Arap Baharı ile etrafımızın yangın yerine döndüğü bu puslu ortamda” uyanık olmalı, muhtemel tahriklere dikkat etmeli, münferit olaylardan etkilenip oyuna gelmemeli, her türlü gerilim-kutuplaşma-cepheleşme ve çatışmadan uzak durmalı ve 1000 yıllık kardeşliği korumalıdır. Ancak “hükümetin rüşvet ve yolsuzluk davaları ile dinleme ve sosyal medyaya düşen tapeler nedeniyle iyice yıprandığı, PKK’nın özerklik ilan etmeye hazırlandığı ve devletin bekası ile milletin egemenliğinin tehlikeye girdiği” bu süreçte meseleye Cumhurbaşkanı veya TBMM el koymalı, tüm partilerin milletvekili yüzdesi ile temsil edildiği seçim hükümeti kurulmalı ve erken genel seçime gidilerek halkın önüne sandık konulmalıdır. Çünkü 7000 kişinin dinlendiği ve muhtemelen üst düzey devlet görevlilerinin şantaj baskısı altında olduğu nazik bir dönemde, siyaset kendisini yenileyemez ve halkın talepleri doğrultusunda “seçim sistemi ile partiler kanunu değiştirip siyasi ahlak tasarısını çıkartarak” güven tazeleyemezse; hükümet meşruiyetini yitirecek, devlet otoritesi zedelenecek, ülke hızla siyasi- ekonomik ve sosyal istikrarsızlığa sürüklenecek ve Türk Milleti -ALLAH korusun- Arap Ülkeleri gibi kargaşa ve çatışma ortamına girebilecektir. Zaten yakın siyasi tarih incelendiğinde; darbe, ara rejim ve krizlerin arka planında, erken seçime gidilmemesi olduğu görülecektir.

Bu saatten sonra Başbakan’ın istifa etmesi ve hükümetin değiştirilmesi çözüm değildir. İstifa etse bile, Türk Milleti’nin oy vermediği vekil bir Başbakan ve arkasında halk desteği olmayan bir Hükümet ile Türkiye’yi yönetmek tehlikelidir. Türk Milleti ancak erken genel seçimle rahatlar ve Türkiye ancak iktidar değişikliği ile normalleşir.

 

 

Affetmek İnsanın Şerefini Artırır

 

Yüce dinimiz İslam, mü’minler arasında karşılıklı sevgi ve saygıyı, hoşgörü ve müsamahayı emretmiş; kin, nefret ve intikam gibi kötü davranışları da yasaklamıştır.

İnsanlar, yaratılışları gereği Yüce Allah’a karşı suç işleyebilecekleri gibi, bilerek veya bilmeyerek birbirlerine karşı da suç işleyebilir, birbirlerine zarar verebilirler. Olgun bir mü’mine yakışan yaptığı yanlışın farkına varıp, kırıp incittiği kimselerden özür dilemek ve verdiği zararı telafi etmektir. Zarara uğrayan Müslüman ise, başkalarının da kendisi gibi hata edebileceğini kabul etmeli, yapılan özürü kabul edip, din kardeşini affetmelidir. Aksi takdirde günah işlemiş olur. (Ebu Dâvûd, Merâsîl, 351; İbni Mâce, Edeb, 23)

Af (Afv) kelimesi sözlükte, bir şeyi yok etmek, silip süpürmek demektir. Dindeki anlamı ise kötülük ve haksızlık yapanı, suç veya günah işleyeni bağışlayıp, cezalandırmaktan vazgeçmek demektir. Çok affeden anlamındaki Afüv, Allahu Teâlâ’nın güzel isimlerinden (Esma-i Hüsna’dan) biridir. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de “Hiç şüphesiz ki Allah çok affedendir, çok bağışlayandır” (Hac, 22/60; Ayrıca bkz. Mücâdele, 58/2) buyrularak, Allahu Teâlâ’nın affedici olduğu vurgulanmıştır. Hz. Peygamber (s.a.s.) de “Allah, affedicidir, affı sever” (Müslim, Birr, 157) buyurmuştur.

Çok affedici olan Yüce Allah, “…Artık sen onları affet. Onlar için Allah’tan bağışlama dile…” (Âl-i İmrân, 3/159) “Sen af yolunu tut, iyiliği emret ve cahillerden yüz çevir” (A’râf, 7/199) buyurmak suretiyle

Peygamber Efendimize de insanlara karşı affedici olmasını emretmiştir.      Peygamber Efendimizin hayatına baktığımızda O’nun Allah’ın emrine tam manasıyla uyduğunu; kendisine haksızlık yapanları, türlü eza ve cefada bulunanları, hatta canına kastedenleri bile affettiğini görmekteyiz.

Peygamberimiz (s.a.s.), İslam’a davet için gittiği Taif’te bazı üzücü olaylarla karşılaştı. Taifliler, Peygamberimize inanmamakla kalmadılar, O’nu çapulculara taşlattırarak eziyet ettiler. Hoşgörü abidesi Efendimiz (s.a.s.) kendisine Taiflileri helak etmeyi teklif eden Cebrail (a.s.) ile dağlar meleğine şu cevabı verdi: “Hayır, hayır, onu istemem. İstediğim odur ki, Allah bunların soyundan, yalnız Allah’a ibadet eden ve Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmayan bir nesil yaratsın.” (Buhari, Bed’ül-Halk, 7; Müslim, Cihad, 39)

Hz. Peygamber (s.a.s.), sevgili amcası Hz. Hamza’yı şehid eden Vahşi’yi ve onu bu işe azmettiren Ebu Süfyan’ın hanımı Hind’i de gelip özür dilediklerinde hemen affetmiştir. Peygamberimiz (s.a.s.) Mekke’yi fethettiğinde, kendisine ve Müslümanlara yapmadık kötülük bırakmayan Mekkeli müşriklerden eline fırsat geçtiği halde intikam almayı düşünmemiş, hepsini affetmiştir. (İbn-i Sa’d, II, 142-143)

Bu örnekleri çoğaltmak mümkün olmakla beraber sadece Hz. Aişe Validemizin, Efendimiz (s.a.s.)’in affedici yönünü özetleyen şu ifadelerine yer verelim: “Allah Resûlü kendisi için intikam almazdı. Ancak Allah’ın yasaklarına uyulmadığında uymayanları cezalandırırdı.” (Müslim, Fedâil, 20)

Yüksek bir ahlâkî meziyet olan affedicilik Kur’an-ı Kerim’de ve hadis-i şeriflerde çeşitli vesilelerle övülmüş ve mü’minler affedici olmaya teşvik edilmiştir. Kur’an’da, affedici olmak takva sahibi olma sebebi sayılmış ve şöyle buyrulmuştur: “Onlar bollukta ve darlıkta Allah yolunda harcayanlar, öfkelerini yenenler, insanları affedenlerdir. Allah iyilik edenleri sever.” (Âl-i İmrân, 3/134)

Allah’ın affına nail olmanın bir yolunun da insanları affetmekten geçtiği şöyle ifade edilmiştir: “Onlar affetsinler, vazgeçip iyi muamelede bulunsunlar. Allah’ın sizi bağışlamasını arzu etmez misiniz? Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.” (Nûr, 24/22; Ayrıca bkz. Nisâ, 4/149 )

Bir insanın, kendisine yapılan kötülüğe aynı şekilde karşılık vermeye gücü yettiği halde bunu yapmaması, affetmeyi tercih etmesi onun imanın olgunluğunun ve ahlâkının yüceliğinin işaretidir. Kur’an’da bu kimseler hakkında şöyle buyrulmaktadır:  “Bir kötülüğün karşılığı, onun gibi bir kötülüktür (ona denk bir cezadır). Ama kim affeder ve arayı düzeltirse onun mükâfatı Allah’a aittir…” (Şûrâ, 42/40)

Peygamber Efendimiz (s.a.s.) de, “Kul başkalarının hatalarını affettikçe Allah da onun şerefini artırır” (Müslim, Birr, 69) buyurarak, intikam duygusunu bastırıp, af yolunu seçenlerin Allah katında ve insanlar arasında itibarının artacağını bildirmiştir.

O halde; dünya ve ahirette itibar sahibi olabilmek, en önemlisi de Yüce Allah’ın affına ulaşabilmek için kin, nefret ve intikam duygularından uzaklaşıp, affedici ve bağışlayıcı olmalıyız.

 

 

Sevdayı Çeken mi Bilir?

 

Sensiz ilk bayramı ezanlar değil,

Kahrınla göz yaşı dökenler bilir.

Namertlik ederek üzenler değil,

Sabaha sevdanla çıkanlar bilir!

Ozan Mehmet Nacar böyle diyor. Zaten sevda olmasa, hatta kara sevda olmazsa olmazlardandır bir dönemki nesil için. Muallim Mehmet Nacar böyle bir nesle hem aşina, hem yaşamış bir sanatçı.

Eskiden postacıydı, artık kargo çalışanı dairenin zilini çalınca evin hanımı daha görevliyi görür görmez “Yine mi kitap geldi? Ev yıkılacak artık, yeter! Yer kalmadı.” demeye hazırdır. Ancak ben milli piyanğo çıkmışcasına, yahut yeni bir torunum dünyaya teşrif etmiş gibi mutluyum her yeni yayınla tanıştığımda. Şiir bekkesi Sürgün Aşıklar ve Türkiye’yi yükselten yılların arka planındaki anılar Kapıldım Gidiyorum beni böylesine heyecanlandırdı. Hiç bakmadım bile kaç günde bana ulaştığına. Zarfa değil mazrufa gönül vermişim çünkü. Hep okudum, hala da okuyorum. İlk emri öyle almışız 15 asır kadar önce: Oku. Mektep kitaplarımızdaki emre inat oku, “okuma” değil.

YAVUZ SELİM’DEN MERCİDABIK’TA KALANLAR

Mehmet Nacar 1946’da mı, yoksa 1949’da mı doğmuş bilmiyorum ama benden genç, bir şair ve yazar. “İttihatken Savlet-i A’dayı Def’e  Çaremiz/ İttihat Etmezse Millet, Dağıdar Eyler Beni” diyen Yavuz Sultan Selim’in diğer Türk Hükümdarı Kansu Gavri’ye karşı kazandığı ve Türk Birliği’ni sağladığı Mercidabık’da doğmuş Mehmet Nacar.

Eski adıyla Tılhabeş, yeni ismiyle Yavuzlu olan Mercidabık Savaşı Kahramanı Yavuz Sultan Selim de bir şair. Diyorki dizelerinde:

Sanma Şahım, herkesi sen sadıkane yar olur,

Herkesi sen dost mu sandın, belki ol ağyar olur!

Sadıkane, belki ol alemde dildar olur,

Yar olur, ağyar olur, dildar olur, serdar olur.

Böyle çağrışım yaptı Mehmet Nacar’dan Sürgün Aşıklar’ını okurken. Yavuz’dan mı bulaşmış nedir şairlik, aydın olma güzelliği Mercidabık Ovası insanlarına. Çünkü sadece Mehmet Nacar ile iktifa etseniz de yetmez Hüseyin Rahmi Yananlı var, Bahri Zengin var. Tılhabeş’de Büyükdoğu ekolu mevcut çünkü. Kentlere dergi, gazete zor girerken, Yavuzlu’da gündemi tartışan aydınlar vardı ve aynı zamandaköydeki mecmua aboneleri şehri aratmazdı.

Mehmet Nacar Sana Giden Yollar’da “Gülüşünün büyüsü meleklerden alınmış/ Saçlarının telleri hazinemde elmastır/ Dudağının gülleri perilerden çalınmış/ Gönlümdeki sevgiler yüreğime libastır”derken hecelerden yolalmış, yürüyor.

HEM SEVDA HEM TAŞLAMA ŞAİRİ

Mehmet Nacar’da güçlü bir mizah ögesi bulmak da mümkün. İster Şair Eşref’i, ister Neyzen’i,ister Şemsi Belli ve Abdullah Öztemiz Hacıtahiroğlu’nu hatırlatsa da usta bir karikatürist çizgisini de yakalamış Sıpa’da. Taşlayıp duruyor:

“Üstüste yığıldı kırdığın potlar/ Çayırı kuruttu yediğin otlar/ Kendini yenilmez kalemşör sanma/ Sıpayla yarışmaz küheylan atlar” Şair Yalaka’da da yanı akordu tutturmuş:”Soytarıdır zenginlerin yanında/Paspas olur siyasinin önünde/ Azrail’e hayatının sonunda/Göbek ata ata ölür yalaka”

Mehmet Nacar tek ithafını Vatan Aşkına’yla Abdürrahim Karakoç’a (Elbistan-Ekinözü 1932-2012) yapmış; “Çekilmez olsa da bedenin nazı/ Çileli hayatın kesilmez hızı/ Kaleme sarılıp peşpeşe yazı/ Yazarak fitneye vurmaya devam/Siyaset ehlinden akan kirlerin/Selleri üstünden aşar suların/ Vatanın sathından bakan körlerin/Yerine feryadı görmeye devam” derken bu Kahramanmaraşlı rahmetli ozanımızın da bir devamı gibi resim veriyor.

Aynı aileden bir Mehmet Nacar(1962) daha var. Önemli bir aydın, avukat ve politikacı. Ancak söz konusu sevda ve taşlama üstadı, şair ve yazar Mehmet Nacar Antalya’da Aşk’ı anlatıyor: “Yolların var yükselerek bükülen/ Şelalen var Falezlerden dökülen/ Yüreğimin sevdasından sökülen/ Sahilinde tozum kaldı Antalya” derken Bekir Sıtkı Erdoğan lezzeti alıyorsunuz dizelerden.

Sanatçının ayrıca Yitik Sevgiler, Bu Kentin Yalnızları, Hasrete Yolcuyum, Hüzünlü Bestem adlı şiir kitaplarının yanında nesir ve şiirin ortak yer aldığı Neredesin Sen özel bir yazın ürünü olarak raflarda yerini almış.

BİR DÖNEMİN BİLGİ VE BELGELERİ

Mehmet Nacar Kapıldım Gidiyorum’da taşralı bir öğretmen olarak  Adana, Ordu, Kahramanmaraş, Tokat ve Gaziantep’teki belge ve bilgilerini aktarmış. İyi de yapmış. Çünkü Mehmet Nacar’ın bugün anlattıkları yarın belki hatırlanmayacak, anımsatıldığında ise “yok canım öyle şey olur mu?” diyeceklerdir. İşte birkaç örnek: İdeolojik çatışmaların yoğun olduğu yıllar. Solcu öğretmeneler önce kısa adı TÖS olan Türkiye Öğretmenler Sendikası’nda toplanmıştı. Burası kapatılınca  TÖB-DER’i kurdular. Ülkücü öğretmenler ise ÜLKÜ BİR’i. Her etkinlik bir kavga sebebiydi. İşte bu iki grup karşılaşıyorlar. Mehmet Nacar’dan dinleyelim öte yüzünü:

“-Ne yapalım?” diye sordular.

“-Biz de otuzsekiz yapalım” dedim.

-Onlar kalabalık bizi döverler!

“-Bizi yürekli görürlerse kimse buna cesaret edemez”diye yanıtladım ve denemeye razı oldular. Okul Müdürüm Hasan Bey, ufak tefek biriydi. Cebimdeki sustalıyı ona verdim.Paydostan sonra asfalta çıktık.Yanyana yürüyoruz. Karşıdan sol grup göründü. Arkadaşları:

“Yana çekilip yol vermek yok.Tam ortalarına doğru yürüyeceğiz. Onlar bize yol versin” diye uyardım.

-Hocam kalabalıklar bizi döverler.

“-Kalabalık olmaları daha iyi. Hiç bir yumruğumuz boşagitmez.”derken aramızda birkaç metre kalmıştı.

Tam ortalarına doğru yürüdük. İyice yaklaştığımızda karşı grup ikiye ayrılarak bize yol verdi. Geçip gittik tabii. Bu basit olay arkadaşlarımızın moralini çok fazla yükseltmiş, kendilerine güveni artmıştı.(Shf 53)

Düşünebilir misiniz bu insanlar öğrenci yetiştirecek,  mezun edecek, ülkesine ve insanına faydalı olmak için yönetim sorumluluğu alacaklardı! Hiç kimsenin hayati bir güvencesi yoktu. Bu şartlarda yaşamanızı, görevinizi ve eğitiminizi sürdürmeniz gerekecekti. Her gün aynı heyecan içinde gidip gelecek ve yarını iple çekecektiniz. Mehmet Nacar’ın anı kitabı Kapıldım Gidiyorum’un her notu bir drama unsuru olarak beyaz perdeye, ekrana, mikrofona yansıtılabilecek kadar dikkat çekici. Ders alınabilecek unsurlar bir hayli fazla. Kıtlık ve terör anıları da öyle. Fransızların filme çektiği aynı konudaki Müdür Aşur’un öğrenci tacizi de sessizlikle karşılanamaz.

EMEKLİLİK NE DEMEK?

Necip Fazıl Kısakürek’in Gaziantep’teki bir konferans sonunda, kaldığı otelin lobisinde Mehmet Nacar’a “Öyle bir terbiyesizlik yapıyorsun ki, terbiyeden de çök üstün” demesi hayatını etkiliyor, yönlendiriyor. Yılmaz Güney’le 105 gün askerlik anıları var. Sinan Cemgil’in Adıyaman’daki eylemlerinin arka planında bilinmeyen noktalar açıklanmış. Bir kamu görevlisi terfi için 10 yıl bekler mi? Mehmet Nacar beklemiş işte. Ya sorşturmalara, tehditlere, sürgünlere ne diyeceksiniz? Kelleci Murat, yani Deli Vali Recep Yazıcıoğlu’nu bir vefa olarak bile gündeme taşımak bir hakşinaslık Mehmet Nacar’da. Hele öğrencilerin Cuma namazına gitmesi, götürülmesi daha ayrı bir fasıl. Ekonomik krizler sabit gelirli insanları nasıl etkiliyor  Kapıldım Gidiyorum’da daha ilginç.

Mehmet Nacar’ın beş kere arabası soyuluyor, üç kere de evi. Peki hırsızlık masası müdürü bu işin içinde mi dersiniz?

Mehmet Nacar keşke çocukluğundan, ailesinden, köyünden de bahsedebilseydi. Mahallede arkadaşlarıyla oynadığı oyunlar, bayramdaki şenlikler, tarladaki günler, giysileri, ilk kenti görmesi, ilk sineması, ilk kitabı vs. Gaziantep Kültür, Sanat ve Edebiyat Derneği kurucusu emekli öğretmen Mehmet Nacar peki bugün ne yapıyor?

-Emeklilik yan gelip yatma ve ölümü bekleme zamanı değildir. Emekliliğimde talebelerimin babalarını eğitmeye soyunarak, siyaset, terör, ermeni meselesi, ülkenin geçmişi ve geleceği konularında köşe yazıları yazmaya, Ortaokul yıllarından beri en önemli sevdam olan şiire devam ediyorum.

ÖLÇÜ KİTAP

İşte bu açıklama bir aydın sorumluluğudur. Nazım Hikmet’in dedesi Nazım Paşa diyor ki “Be biz Osmanlıyız..bizde çok adam bulunur!” Galiba bunu lokal hale sokabiliriz “Be biz Kilisliyiz..bizde çok aydın vardır!” Kapıldım Gidiyorum ve Sürgün Aşıklar’ı Yıldızlar Yayıncılık (Ali Suavi Sk.60/A Maltepe-Ankara Telefon: 0 312 231 34 26) neşretmiş. Yazar Mehmet Nacar’ın iletişim adresi ise şöyle; mnacar79@hotmail.comTelefonu da 0 535 836 16 82.

Ölçü kitap. Ata dedelerim ne diyor bir mesele karşısında “Bir kitaba bakalım! Kitap ne yazıyor görelim!” Buyurun kitaba o halde!

 

 

 

Potemkin’den Putin’e…

Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Vladimir Putin büyük bir hatâ yaptı.

Yandaşı ve Ukrayna Devlet Başkanı Viktor Yanukoviç’in, ülkesini terk etmesinin ardından Ukrayna toprağı olan Kırım’a asker çıkardı, hava alanını trafiğe kapattı. Bu harekât, 1783 yılında Rus Generali Grigoriy Potemkin’in, Rus Çariçesi İkinci Katerina’nın emri ile Kırım’ı işgal etmesinden farklı değildi.

Rusya, işgalci bir ülkedir. Varlığını işgal operasyonları üzerinde oluşturmuştur. Önce Kiev’de sonra Moskova’da küçük bir kinezlik iken işgallerle genişlemiş, 1552’de Kazan Hanlığı’nı, 1556’da Astrahan, 1574’te Kasım, 1582’de Sibir hanlıklarını, 1714 yılından itibâren Doğu Türkistan’ı, 1730’lu yıllardan itibâren Batı Türkistan’ı, 1938’den itibâren Avrupa’da Sudet bölgesinden başlamak üzere Çekoslovakya, Polonya, Macaristan ve Almanya’yı işgal etti.

Rusya’nın eski alışkanlıklarını bilen gözlemciler; ‘Yeni bir Kırım Savaşı’mı?’ diye sordular. Kırım’ın aslî sâhipleri olan Kırım Türkleri endişe içinde bekliyorlardı. Batı taraftarı Ruslar ve Ukraynalılar, işgali protesto ettiler. Obama; sert bir çıkış yapıp, 1977-1981 yıllarında ABD Başkanının Millî Güvenlik Danışmanlığı’nı yapan Brzezinski de, Putin’in davranışını ‘haydutluk‘ olarak vasıflandırınca, Putin, Katerina’yı hatırlatan tutumundan vazgeçip geri adım attı, Dünya rahat nefes aldı.

Rahatlamanın, ‘geçici‘ olduğu söylenebilir. Çünkü Kırım, Rusya için ‘vazgeçilmez‘dir.

Kırım’ın ilk işgali

1768-1774 Osmanlı Rus Savaşı, Osmanlı Devleti’nin mağlubiyeti ile sona erince, Küçük Kaynarca Antlaşması imzalandı. Anlaşma gereğince Kırım’a bağımsızlık verildi. 1777 yılında, Kırım Hanlığı tahtına, Rusya’da eğitim gören Şahin Giray oturtuldu. Kırım’da, Rusların tahrik ve teşvikleriyle karışıklıklar çıkarıldı. Şahin Giray, karışıklıkları bastırabilmek için Rusya’dan yardım istedi. Rus General Potemkin, ordusuyla Kırım’a yardım (?!) etmek  için geldi. Böylece Kırım önce işgal sonra da ilhak edildi ve Rusya’nın bir vilayeti hâline getirildi.

Kırım Türklerinin esâret yılları böylece başladı. Din kardeşlerimiz ve soydaşlarımız baskı ve zulümden canlarını kurtarabilmek için dalgalar hâlinde Anadolu’ya ve o dönemde Türk toprağı olan Romanya’ya, Bulgaristan’a göç ettiler. En büyük göç dalgaları, 1792, 1860-63, 1874-75, 1891-1902 seneleri arasında oldu. Göçler sebebiyle Rusya’nın, Kırım’daki Türk nüfusunu azaltma politikası başarıya ulaştı. 1783 öncesinde Kırım’daki Türk nüfus % 98 iken 1897’deki nüfus sayımına göre % 35’e düşmüştü. Kırım Türkleri bu göç sırasında yollarda büyük kayıplar vermiştir.

Günümüzde Kırım’da 300.000 Türk yaşamaktadır. Nüfusun % 12’sini teşkil etmektedirler. Nüfusun % 58’i Rus, % 25’i Ukraynalı, geri kalan % 5 oran ile Ermeni, Rum ve Bulgar kökenlidir.

Sürgün ve Sonrası

18 Mayıs 1944 tarihinde Kırım Türkleri topluca sürgün edildiler.

Sovyetler Birliği yönetimi 1945 yılında yayınladığı Kararname ile Kırım Muhtar Sovyet Sosyalist Cumhuriyetini ortadan kaldırarak, Sovyetler Birliği’nde, eyâlet benzeri bir idarî birim olan Oblast hâline getirdi. Yine Rusya’ya bağlı idi.  Kruşçev, Rus-Ukrain kardeşliğinin 1000 yılı bahanesiyle Kırım Oblastı’nı Ukrayna’ya bağladı. Sürgün edilen Kırım Türklerinin evlerine ve topraklarına Ruslar yerleştirildi.  

Rusya, Akyar (Sivastopol) şehrinde bulunan askerî liman ve birlik sebebiyle Kırım’ı tekrar kendi bünyesine almak için 1991 yılında harekete geçti ise de sonuç alamadı. Ukrayna hükümeti referandum yaparak 1992 yılında kendisine bağlı Kırım Muhtar Cumhuriyeti’nin kurulmasını sağladı.

Rusya, Kırım’ı kendi yönetimine alma düşüncesinden vazgeçmedi. Bâzen karışıklıklar çıkararak bâzen de Kırım halkının haklı olarak ayaklanmalarını destekleyerek, Ukrayna hükümetini zayıf düşürme taktiğini uygulamak suretiyle düşüncesini gerçekleştirmek için çalıştı. Hükümet ile muhalifleri arasında iki ay devam eden çatışmalardan sonra Devlet Başkanı Yanukoviç 23 Şubat 2014 tarihinde ülkeden kaçtı. Gelişmeler üzerine Rusya, Kırım’daki Rusları korumak bahanesiyle 6.000 asker ile Kırım’ı işgal etti. Akmescit Havaalanını iniş ve kalkışlara kapattı.

Kırım konusunda göstereceği zafiyet; Rusya yönetimindeki özerk cumhuriyet ve bölgelerde yaşayan etnik grupların bağımsızlık isteklerini diri tutacaktır. Bu sebeple, tepkiler üzerine Putin’in attığı geri adım geçici olabilir.

Türkiye’miz açısından meselenin dikkat çekici başka bir yönü var ki bu güne kadar üzerinde hiç durulmadı. Kırım’ın işgaline; ABD, Almanya ve diğer ülkeler yüksek perdeden karşı çıkarlarken, Türkiye yönetiminden ciddî bir tepki gelmemiş olması düşündürücüdür.

Suriye için büyük külfetlere katlanmayı göze alan, risk üstlenen Türkiye’deki siyasî iktidar, 300.000 Müslüman Türk’ün yaşadığı Kırım için neden ciddî bir tepki göstermedi? Kırım’da yaşayan Türklerin 3 veya 4 katı kadar akrabaları, dostları ve sevenleri Türkiye’de yaşamaktadır. Çok önemli bir seçim arifesinde onlar, nasıl oluyor da görmezden gelinebiliyor?

Kırım’da Türk unsurunun, Türkiye’de akrabalarının bulunması elbette önemli bir konudur. Kırım’ın Türkiye için önemi, bunlardan ibâret değildir. Kırım, Karadeniz’de Kuzey-Güney hattı üzerinde Türkiye’ye en yakın mesâfededir. Tarih boyunca Türklerle en çok savaşmış bir millet olan Rusların, tarih boyunca iyi ilişkiler içerisinde bulunduğumuz Ukrayna’nın yerini alıp Kırım’a yerleşmesinin önemini, ciddî ve müdebbir devlet adamları bilmek mecburiyetindedir.

Ustalık dönemini idrak etmekte olduklarını iddia edenler de…