27.7 C
Kocaeli
Çarşamba, Temmuz 29, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 905

Dâvâsı uğruna kendini unutan adam: Galip Erdem

Dün, 12 Mart 1997 Ankara Türk Ocağı müdâvimlerinin, Üniversiteliler Kültür Kulübü üyelerinin,  Türk Milliyetçilerinin ve Ülkü Ocağı gençlerinin sevgili ağabeyi Galip Erdem’in Ankara’da, Gazi Hastanesi’nde tedavi görmekte iken 67 yaşında Hakk’ın rahmetine kavuşmasının 17. yıldönümüdür. Rize’nin Fındıklı İlçesi’nde 10 Mart 1930 tarihinde doğmuştu.

İlkokulu Fındıklı 11 Mart İlkokulunda bitiren Galip Erdem, babasının memuriyeti dolayısıyla, ortaokulu Bitlis ve Siirt gibi illerde tamamlar. Babası Erzurum Narman nahiye müdürlüğüne tâyin edilince, Galip Erdem de Erzurum’da lise tahsiline başladı ve 1949 yılında liseyi pekiyi derece ile bitirdi. Ankara Hukuk Fakültesinden mezun oldu.

6-7 Eylül 1955 olayları sebebiyle, Topkapı-Çapa dolmuşunda iken gereksiz ve sebepsiz yere içindekilerle birlikte Emniyet Müdürlüğüne götürüldü. 45 gün Selimiye Kışlasında gözaltında tutuldu ve daha sonra suçsuz olduğu anlaşılarak serbest bırakıldı. Gözaltında bulundurulduğu zaman içerisinde 54 kilodan 39 kiloya düştü.

23 Kasım 1959’da Bayındırlık Bakanlığında Tevfik İleri’nin müşavirliği görevine başladı. Bu görevi uzun sürmedi. 1 Ağustos 1961 tarihinden itibâren önce Tercüman Gazetesi‘nde,  Tercüman imzasıyla fıkra yazarlığına başladı, kısa bir süre sonra Gökhan Evliyaoğlu ve Hâmi Tezkan’ın yayınlamakta olduğu  Son Havadis Gazetesi’ne,  1 Ocak 1962 tarihinde aynı kişilerin satın aldığı  Yeni İstanbul Gazetesi’nde, fıkra yazarlığına devam etti.  1963 yılında, İzmir’de avukat İhsan Koloğlu’nun yanında avukatlık stajını tamamladı.

Makaleleri, 10 Mart 1965 tarihinden itibâren Zafer Gazetesi‘nde yer aldı. Bir müddet sonra aynı çalışmaya Babıâlide Sabah Gazetesinde devam etti. 1.7.1966 tarihinde Millî Eğitim Bakanlığı Devlet Kitapları Müdürlüğüne müşâvir oldu. 2 Mart 1969’da, Bizim Anadolu Gazetesi‘nde tekrar fıkra yazarlığına başladı ve 1974 yılında Orta Doğu, 1977 yılında Hergün gazetelerinde devam etti.

Galip Erdem, daha sonra Başbakanlık Plân ve Prensipler Dairesinde danışman olarak görev aldı. 31 Aralık 1969’da, istifaen ayrıldığı 30.06.1973 tarihine kadar, danışmanlık görevine devam etti.

1.2.1974’te Ortadoğu Gazetesinde tekrar fıkra yazarlığına başladı. 10.9.1975’te Başbakanlık Müşaviri oldu. 22.7.1981 tarihinde Turizm ve Tanıtma Bakanlığında Genel Müdürlük Müşavirliğine nakledildi ve 24.2.1982’de yirmi yıl üzerinden emekli oldu, Ankara’da avukatlık yapmaya başladı. Avukatlıktaki çalışmaları altı yıl devam etti. Mamak’ta görülen ünlü MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Dâvası’nın avukatlığını üstlendi.

1987’de Meray’da (Merzifon Yağlı Tohumlar A.Ş) yönetim kurulu üyeliği, Konya Şeker Fabrikasında denetçilik görevinde bulundu. 1987 yılında Sosyal Güvenlik Eğitim Vakfı Başkanlığı vazifesini üstlendi. İktidar değişikliği sebebiyle bu görevinden ayrılmak mecburiyetinde bırakıldı.

15.8.1989’da Namık Kemal Zeybek’in bakanlığı döneminde Kültür Bakanlığı APK Başkanlığına APK uzmanı olarak tâyin edildi. Daha sonra üçlü kararname ile 17 Ağustos 1990 tarihinde Bakanlık Müşavirliğine getirildi. İktidar değişikliği sebebiyle Kültür Bakanlığı’na Fikri Sağlar getirilince, müşavirlikten alınıp aynı bakanlıkta tekrar APK uzmanlığına tâyin edildi.

Bu görevde iken 10.3.1995 tarihinde yaş haddinden emekli oldu. Böylece 26 yıl beş ay hizmeti dolayısıyla birinci derecenin dördüncü kademesinden emekliliğe hak kazandı.

Galip Erdem’in 1969 doğumlu Bilge Erdem adında bir kızı vardır.

1950 yılında Karakedi Mizah Mecmuası‘nı yayınladı. 1958-1960 yıllarında Türk Ocakları Merkez Heyetinin yayın organı Türk Yurdu Dergisinin Genel Yayın Müdürlüğü görevinde bulundu. Ölçü (1960),   Düşünen Adam (1962), Babıâlide Sabah (1965), Zafer (1966), Bizim Anadolu (1969), Devlet (1969), Töre (1971), Bozkurt (1974), Ocak (1971), Yeni Sözcü (1981), Bakış (1981) dergilerinde köşe yazıları, fıkralar ve makaleler yazdı.

Galip Erdem’in yayınlanmış eserleri şunlardır: Ülkücünün Çilesi (1975), Sosyalizm ve  Milliyetçilik   Üzerine  Mektuplar (1975), Suçlamalar (2 cilt 1975-1976), Mektuplar (1984)

Galip Erdem’in kitap haline gelmemiş yüzlerce yazısı bulunmaktadır. Yazılarında pek çok takma ad da kullanmıştır. Bilge Erdem, Elif Bilge, Murat Bilge, İlteriş Metin, Mehmet Rasim ve Aptalî… kullandığı müstear isimlerden bazılarıdır. Ayrıca yayınlanmamış altmışa yakın şiiri mevcuttur.

Galip Erdem, sevgi ve gönül adamı idi. Ülkücü hareket içerisinde fikir âbidesi olarak sevildi, saygı gördü, hep saygı ile karışık sevgi ile anıldı. Gençler arasında sevgi, gönül ve fikir bağlarını nakış nakış dokudu. Herkesle dosttu. Biri birlerine kırgın olanlar, Galip Ağabey ile dosttu. Bu dostluk, kırgın olanları da bir müddet sonra dostluk potasında kaynaştırıyordu. Kendisine ait bir hayatı, zamanı, parası, evi, elbisesi yoktu. Hattâ denilebilir ki kendisine ait hiçbir şeyi yoktu. Nesi varsa hepsini Türk Milliyetçiliği Ülküsü’ne gönül vermiş insanlarla paylaştı. 12 Eylül 1980 harekâtından sonra taş medreselerde çile çeken ülkücü gençlere moral vermeyi, onların dışarıdaki yakınlarına maddî manevî destek olmayı gâye edinmişti. Onlara elinden gelen yardımı esirgeyeni adamdan saymadığını her ortamda açık ve net bir şekilde ifade ederdi. Bu sebeple, en kadim dostlarını bir kalemde defterinden silmiştir. Gönül ve fikir mimarı olduğu her gencin evlenme töreninde, cenazesinde hep hazır bulundu. Yurdun neresinde olursa olsun… sevenlerinin acı ve tatlı günlerinde daima yanındaydı.  Gönül zengini, cep fukarasıydı. Onca yokluk içerisinde yaşamasına rağmen, nasıl imkân bulurdu da oralara giderdi bilinmez.  Ne yazıktır ki dostları onu yalnızca  ‘ağabeylik’ makamına lâyık gördüler. O’na ‘ağabey’ diyen ve zaman zaman çok yetkili konumlarda bulunan  (bir-iki kişi hâriç), O’na hiç bir şey veremedi. Ne bir yönetim kurulu üyeliği, ne bir milletvekilliği… Halbuki nice dostunun milletvekili, genel başkan yardımcısı, genel müdür ve bakan olmasını sağlamıştı.

Sâkin tabiatlı, metin davranışlarıyla etrafına güven ve moral veren, latifeyi seven, latif bir insandı. Sinirlendiği hissedilmiş olmasına rağmen dışa vurduğu görülmemiştir. Çok kızmasına rağmen hiddetini gözlerine, sesine ve davranışlarına yansıtmamayı,  gizlemeyi bilirdi. En ümitsiz durumlarda moral deposu idi. Doğruları çok net ve en keskin cümlelerle ifade etmesine rağmen kırıcı değildi. O’na kızılmaz, ancak hak verilirdi. Zaten kimse, Galip Ağabey’e kızmazdı, kızamazdı. Hayatının hiçbir anında Türk Milliyetçiliği Ülküsü’nden daha yüksek bir duygu, makam ve düşünceye, bu ülkünün önünde ve üzerinde yer ve değer vermedi.

Nurlar içinde yat Sevgili Galip Ağabeyim…  Mekânın cennet olsun…

İçeriden Dışarıdan!

 

İçinde bulunduğumuz zaman diliminde ülkemizde meydana gelen olaylar, ileride Cumhuriyet tarihi için dönüm noktası sayılabilecek nitelikler taşımaktadır.

Öyle ki insan “acaba daha başka ne yaşanabilir ki” demekten kendini alamıyor.

Dışarıda gelişen olaylara bakıldığında da memleketimizin kuzeyinde, güneyinde ve doğusunda sıcak gelişmeler mevcut.

Bu gelişmelerin ilerleyeceği yön de ülke geleceğimiz açısından önem arz etmektedir.

Şöyle ki:

Ülkemizde yaşananlara bakıldığında insanımız internet üzerinden gerçekleşen “tape”leri takip eder hale gelmiştir. Çünkü gündem akşamları ortaya çıkan tapeler sayesinde belirlenmektedir.

En son yapılan yasa değişikliği nedeniyle gerekçeli kararları yazılamadığı ve tutukluluk süreleri 5 yılı geçtiğinden dolayı şartlı serbest bırakılan Ergenekon sanıklarının, yargıda yapılan değişik neticesinde serbest bırakılmaları, zihinlerde “yapılan değişiklikler ileride başka kimleri serbest bırakabilir?” sorusunu da doğurmaktadır.

Dışarıdaki olaylar bağlamında kuzeye baktığımızda Ukrayna’da yaşanan muhalif hareket en sonunda Rus birliklerinin Kırım’ı işgal etmesine kadar gitmiş; neticede Kırım’ın %12’sini oluşturan Türkler bu süreçte stratejik önem kazanarak, Rus yanlıları tarafından Tatarca’nın ikinci dil olacağı ve devletin adında Kırım Türklerinin isminin de geçeceği yeni bir oluşum teklif edilmiştir.

Bu durum Türkiye ve Kırım Türkleri tarafından iyi değerlendirilirse geçmişte hazin bir şekilde kaybedilen Kırım’la yeniden organik bir bağ kurulacak noktaya gelinebilir.

Güneye baktığımızda Türklerin geçmişten günümüze değin Doğu Akdeniz’deki stratejik noktası olan Kıbrıs’ta yaşanan gelişmeler görülmektedir. “Birleşik Kıbrıs Devleti” adı altında Rum kesiminin hakim unsur olduğu ve adada bulunan Türk birliklerinin çekilmesine yönelik anlaşmanın gerçekleştirilmesi doğrultusunda bir süreç işletilmektedir.

Türkiye Cumhuriyet’i bu süreci iyi yönlendiremezse tarihte Kıbrıs’ın fethiyle ilgili Sokullu Mehmet Paşa’nın Venedik elçisine söylediği “Siz İnebahtı zaferi ile bizim sakalımızı kestiniz, biz Kıbrıs’ı alarak sizin kolunuzu kestik. Sakal tekrar uzar fakat kol tekrar yerine konamaz” ifadesinin muhatabı olmamız kaçınılmaz olabilir.

Yine güneyimizde Suriye’de yaşananlara bakıldığında ülke içerisinde yer alan radikal grupların, yanlış politikalarımız neticesinde ileride bizlere musallat olmaları işten bile değildir.

Değerli okuyucular, yazımın başında da ifade ettiğim gibi son zamanlarda ülkemizin içerisinde ve dışarısında yaşananlar devletimizin geleceğini tayin edecek gelişmelerdir.

Bu noktada önemli olan bu gelişmeleri devletimizin lehine döndürecek kadrolardır.

Ancak mevcut kadrolarla bu durum sağlanabilir mi?

Karar sizin…

Saygılarımla….

 

 

 

 

Muaviye’nin Devesi veya Davranış Kontrolü – I

 

Hz. Ali’nin Halife olduğu yıllar…

Muaviye, Hz. Ali’ye isyan edip Şam taraflarında Halifeliğini ilan etmiş. İslam dünyasında taht kavgasının başlamasına sebep olmuş. Adamın biri bir gün Hz. Ali’nin bulunduğu Kûfe’den devesiyle Şam’a gelmiş.Şam’da dolaşırken, bir Şamlı deveye zorla el koyarak ‘bu dişi deve benim!’ demez mi!.. Kûfeli, ‘Hayır bu deve benimdir, üstelik de dişi değil erkektir’ diye devesine sahip çıkmaya çalışsa da devesini bir türlü alamamış. İş Muaviye’ye kadar gitmiş.  Muaviye, Şamlıları meydanda toplamış, her iki tarafı da dinledikten sonra da kararını açıklamış: ‘Bu dişi deve Şamlınındır!’

Sonra da halka dönmüş: ‘Ey cemaat, bu dişi deve kimindir?’

Hep birlikte bağırmışlar: ‘Şamlınındır!’

Muaviye bundan sonra Küfeliye dönerek, ‘hadi’ demiş ‘şimdi bir an önce Şam’ı terk et, canını kurtar’! Küfeli Şam’ı terk ederken ardından adam göndererek geri çağırmış ve ona demiş ki: ‘Küfe’li, bana bak ve iyi dinle! Biliyorum, bu deve senindir ve üstelik dişi değil erkektir. Şimdi sen Küfe’ye git. Ali’ye de ki: ‘Muaviye’nin, dişi deveyi bile erkekten ayıramayan, o ne derse ‘evet’ diyen 10 bin adamı var! Ayağını denk alsın!

Devletler ve hükümetler ülkelerini yönetirken halkını etkilemek ve istedikleri kararları almak için kamuoyu oluşturmak isterler. Kendilerine alternatif gurupların ve siyasi kuruluşların önemini azaltmak, kendi siyasi ömürlerini uzatmak isterler. Kamuoyunu kendi inisiyatiflerinde tutup,  ülkeyi dikensiz bir gül bahçesi gibi yönetmek isterler. Dünya devletleri ve özelde Türkiye de son yıllarda halkla ilişkiler ve reklamcılık tekniklerinden çok fazla yararlanmaktadır. Günümüzde kitleleri yönetmek medya gücünü ve buna bağlı olarak sivil toplum kuruluşlarını (cami yapma ve yaşatma dernekleri dahil) tek elde tutmak ile başarılmaktadır.

Propagandanın her türlüsü, televizyonlarda 25. kare tekniği, algı oluşumu, algı yönetimi ve son olarak ta insanlarda tutum ve davranış oluşturmak, davranışları kontrol etmek üzerinden, halk yönetimi gerçekleşmektedir.

Türkiye de yukarıda saydığımız tekniklerin hepsi 11 yıldır çok planlı şekilde yürütüldü. Halkımızın alnına kurşun dayasanız kabul etmeyeceği milli meselelerde duyarsız, tavizkar hallerine şahit olduk. Türkiye adeta kristal bir küre içine alındı. Tek kaynaktan bilgi bombardımanına maruz bırakıldı. ‘Ortadoğu’yu aldık, Osmanlıyı kuruyoruz, Türkiye de Türk yoktur, İsrail’i şamar oğlanına çevirdik, ülkemiz ekonomik olarak uçtu, dünya bizden korkuyor’ gibi doğruluğu sadece iddia edenler tarafından kabullenilen lakin halka empoze edilen bir sürü propagandalara şahit olduk.

17 Aralık yolsuzluk operasyonu ile kristal küre çatladı. Tek kaynaktan ve doğruluğu sadece belli bir kesim tarafından kabul edilen bilgi akışı kesildi. Aslında insanların televizyonlarda, gazetelerde gördüklerinin bir kurmaca olduğu ortaya çıktı. Lakin göz göre göre bazı insanlar bu olayları kabul etmiyorlar. Yolsuzluk olayları için ‘gözümle görsem inanmam’ noktasında duruyorlar. İnsanlar ‘kimse bana falancanın yolsuzluk yaptığını inandıramaz’ veya ‘çaldıysa bizim paramızı çaldı, size ne’ noktasına nasıl geldi?  İnsanlar, gözü kapalı bir şekilde atalarına dahi inanmazken, bu kişilere nasıl inanmakta?

Yukarıda yazının başlangıç bölümünde Muaviye’nin kıssası ne kadar da bu günlere benziyor. İnsanlar, göz göre göre yanlışa, nasıl yanlış diyemiyor? Kral çıplak denmiyor. Bu işin mutlaka bir izahı olmalı.

Bunu anlamak için Türkiye’de uygulanan, birçok kişinin bilmediği bir operasyonu anlatacağız. Toplumsal olaylarda kişilerin tutumları ve davranışları etkilenerek, kişilerin davranışlarını yönlendirip onları kontrol edebilirsiniz. Önce tutum ne demektir?

Tutum; bireyin kendine yada çevresindeki her hangi bir nesne, toplumsal konu yada olaya karşı deneyim bilgi, duygu, motivasyonuna dayanarak, örgütlediği zihinsel, duygusal ve davranışsal bir tepki, ön eğilimdir. ‘Tutum, belirli objelere karşı, geçirdiği çeşitli deneyimler sonucu düzenli bir tavır alışları, davranış biçimleridir.’ Tutumları oluştururken inançlar, değerler ve normlar çok etkilidir. En genel anlamda ise tutumu ‘bireye atfedilen, onun bir psikolojik obje ile ilgili düşünce duygu ve davranışlarını düzenli bir biçimde oluşturan eğilimlerdir’.

 

 

Milli Eğitim Bakanımız Sn. Nabi Avcı’ya Açık Mektup

 

İdareci atamalarında;

Kesinlikle yazılı sınava son verilmeli.

Müdür yardımcılığına atanmak için 15 yıl

Okul müdürlüğü şube müdürlüğü

İl ilçe müdür ve müdür yardımcılıkları için

Meslekte 20 yılını doldurmaktan başka hiçbir şart aranmamalıdır.

Eğitimin içerisinden birisi olarak

Eğitimde kalite ve başarının sağlanması

Muasır medeniyet seviyesinin yakalanabilmesi için

Düşünce ve önerilerimi sizinle ve kamuoyuyla paylaşmak istedim.

Hangi sebeple olursa olsun idarecilerin havuza alınması kararı doğru bir karardır.

İdareci atamalarında kesinlikle yazılı sınavı uygulaması kaldırılmalıdır.

Atamalarda kesinlikle liyakat ve kabiliyet esas alınmalıdır.

Meslekte on beş yılını doldurmayan hiçbir öğretmen idareci olarak atanmamalıdır.

Müdür yardımcısı olmak için meslekte 15 yıl

Müdür olmak için ise 20 yıl şartı aranmalıdır.

Bir öğretmenin idareci olabilmesi için önce meslekte tecrübe kazanması gerekmektedir.

Alt yapısı yetersiz olan okullarda istisnai durumlar olabilir

Aksi takdirde yeni mezun birisi sınavdan yüksek puan aldığı için idareci olur.

Otuz yıllık bir öğretmen haftada 30 saat derse girer.

Bir öğretmen sınavda yüksek puan alınca iyi bir idareci olmuş mu olur

Sonra neden beklenen başarı sağlanmıyor diye sızlanırız.

Bir idareci ne kadar başarılı olursa olsun aynı görevde üç dönemden fazla kalmamalıdır.

Hiç kimseye meslekte 35. yılından sonra idari görev verilmemelidir.

Böylece birçok idarecide emekli olmayı tercih edeceği için

Atama bekleyen öğretmenlere de istihdam alanı açılmış olur.

İdareciler bir okulda bir dönemden fazla görev yapamamalı

Üç dönemden fazlada aynı görevde kalınmamalıdır.

Müdür yardımcılığına atanmak için 15 yıl

Okul müdürlüğü, şube müdürlüğü,

İl, ilçe müdür ve müdür yardımcılıkları için

Meslekte 20 yılını doldurmaktan başka hiçbir şart aranmamalıdır

Bunlarda da bir dönemi 4 yıl olmak üzere 2 dönemden fazla aynı görevde kalmamalıdır

Mesleğini çok seviyorsa öğretmen olarak görevine devam edebilmelidir.

İdareci atamaları pedagojik formasyona sahip

Üniversite öğretim üyelerince oluşturulan

Siyaset üstü bağımsız bir kurul tarafından yapılmalıdır.

Ancak böylece liyakat ve kabiliyet önemsenmiş olur.

İdareci atamalarında öncelik o okulun öğretmenlerine verilmelidir.

Bu göreve gönüllü ve şartları uygun olan öğretmenler arasından atama yapılmalıdır.

Gönüllü ve şartları uyan öğretmenler olmazsa o zaman atamalar dışarıdan yapılmalıdır.

Liselerde günlük ders sayısı 6 ya da en fazla 7 saat ile sınırlandırılmalıdır.

Ders sayısı azaltılmalıdır

Bölümlerden gereksiz dersler kaldırılarak bu durum sağlanabilir.

Günlük sekiz saat ders

Yedinci ve sekizinci saatler

Öğrencide öğretmende yorulduğu için verimli olmuyor

Liselerde fen yâda eşit ağırlık sınıflarında

Hadi 9. ve 10 sınıflar neyse

11. ve 12. sınıflarda Almanca ve İngilizce vb dersleri ne işe yarıyor.

Üniversite sınavlarında soru çıkmaz öğrenci dersi dinlemez

Çünkü sınavda da hayatta da işine yaramaz

Öğretmen ders anlatamaz anlatsa da öğrencinin aklı başka yerdedir.

Her ikisine de sıkıntı

Lütfen 11. Ve 12. Sınıflarda gereksiz dersler kaldırılsın

Bazı derslerin ders saatlerde azaltılsın

Bu durum haftalık ders saatini azaltır

Başarıyı da yükseltir.

7. ve 8. Saatler öğretmeni de öğrenciyi de ciddi derecede yoruyor ve verimlide olmuyor.

7. ve 8. Saatler 9 ve 10. Sınıflarda okuma ve etüt saati

11 ve 12. Sınıflarda YGS VE LYS ye hazırlık saati olarak haftanın bazı günlerince konulabilir.

Böylece dershanelerin işlevi okul tarafından karşılanmış olur.

Öğretmenlerin gerek mesleki bilgilerini gerekse genel kültürlerini sürekli aktif tutabilmek için

Üç yâda dört senede bir gönüllü olarak yabancı dil sınavı gibi sınava alınmalı

Sınavdan aldığı puana göre maaşına ilave yapılmalıdır.

Bu sınava stajyerliği kalkan her öğretmen katılabilmelidir.

Bu sınavda 90 ila 100 arası puan alan öğretmenlerin maaşına 400 TL

80 ila 90 arası puan alan öğretmenlerin maaşlarına 300 TL

70 ila 80 puan alan öğretmenlerin maaşlarına ise 250 TL ilave ücret ödenmeli

70 in altında puan alanlar ise normal maaşlarını almalıdırlar

Bu uygulama gönüllülük esasına dayalı olmalıdır.

Bu sistem birçok öğretmenin hoşuna gitmese de

Öğretmenler arasında rekabeti dolayısıyla eğitimde kaliteyi de beraberinde getirecektir.

Ek ders ücretleri maaşa yansıtılarak kaldırılmalıdır.

Haftalık ders saati maaş karşılığı 24 saat olmalı

Bunun üzerinde derse girenlere ek ders verilmelidir.

Böylece öğretmenler arasındaki ücret adaleti de aşağı yukarı sağlanmış olur.

Saygı ve hürmetlerimle…

 

 

İstiklal Marşı’ndan İstikbal Marşı’na

Türk Edebiyatının tartışmasız en iyi marşıdır İstiklal Marşı. Bir heyecan fırtınasıdır, ruh köpürmesidir ve tam bağımsızlığın sesidir. 93 kere kutlu olsun! Bu 12 Mart haftasında Mehmet Akif üstadın ruhaniyetinden destur alarak ve Google hazretlerinden çalarak millet ruhumuzu zedeleyen “günah işleme özgürlüğü”nü İstikbal Marşı olarak anonimen yani halkça okumak istiyorum:

 

Bakma, dönmez şafak vakti yurttan kaçan o alçak!
Dönmeyip dışarıda arlanmaksızın yaşayacak!
O benim milletimin hırsızıdır, yurdu soyacak,
Havuzladıkları benimdir, milletimindir ancak!

Çalma, kurban olayım hepsini ey hırslı çakal!
Gariban halkıma da bir pul bırakacak kadar al!
Olmaz sana götürdüğün paralar sonra helal,
Hakkıdır tüyü bitmemiş yetimin behemehal!

Ben ezelden beridir aç yaşadım, aç yaşarım!
Hangi hükümet beni kurtaracakmış, şaşarım!
Kurumuş musluk gibiyim, ne akar ne taşarım!
Yırtsam da bir tarafımı, hiç görülmez başarım!

Çıkış noktanı sarmışsa çelik kasalı bir duvar,
Benim “paralel, paralel” diyen bir iktidarım var!
Bağırsın korkma, nasıl işimize burnunu sokar?
‘Avrupa Birliği’ denen tek kişi kalmış canavar!

Arkadaş, Meclis’e fezlekeleri uğratma sakın!
Siper et savcıları, dursun bu hayâsız akın!
Gelecektir, cezanı vereceği günler halkın,
Kim bilir belki yarın, belki yarından da yakın!

Sattığın kurumları ‘para’ diyerek geçme, tanı!
Düşün iş güvencesiz milyonlarca çalışanı!
Kemiklerini sızlattın seni kurtaran atanı,
İşportaya çıkardın nerdeyse bu aziz vatanı!

Yandaşların mutlu olsun, olsa da millet feda!
Semizlettin Apo’yu, mezarında dönsün Şüheda!
Torba kanunlarla vurun abalıya, getirin seda!
Beş bin yıllık tarihe, devletim ederken veda!

Cümlenizin bu ülkeyi yok etmek mi emeli?
Yediğiniz herzelere bilmem başka ne demeli!
Oyup durdunuz altını, şimdi sallanıyor temeli,
Yurdumun ki sonunda vatandaş kükremeli!

O zaman durur belki gözümden akan yaşım,
O zaman doğrulur belim, yukarı kalkar başım,
O zaman boşa gitmez yıllar süren uğraşım!
Hesabını verip de gittiğiniz gün kardaşım,

Dalgalanın döviz gibi siz de şimdi ey suçlular!
Densin artık ‘dindar hırsız’a da vurulsun yular!
Ebediyen, öyle yok yüzde ellilik bir iktidar!
Hakkıdır ‘garip yaşamış vatandaş’ın da gülmek;
Hakkıdır ezilmiş milletimin, aydınlık bir İstikbal!

Hacı Ahmet Kayhan Baba diyor ki;

 

Gördüm ki;

Hakim amma hükmünde adil değil

Gördüm ki;

Alim amma İlmiyle amil değil

Gördüm ki;

Mürşit amma Kamil değil

Gördüm ki;

Zengin amma cömert değil

Gördüm ki;

Müslüman amma imanlı değil

Gördüm ki; Fakir amma sabırlı değil

Gördüm ki;

Camiye devam eder amma namazda değil

Gördüm ki;

Dergah kapısında daim amma derviş değil

Gördüm ki;

Zikir dilde amma kalpte değil

Gördüm ki; dua için açılmış eller amma ihlaslı değil

Gördüm ki;

Ben diyor amma senden haberdar değil

Gördüm ki;

Cennete talip amma cehennem yolundan kurtulmaya gayretli değil

Gördüm ki;

Ahlaktan bahseder amma edepli olmaya niyetli değil

Gördüm ki;

Dedikodudan şikayetçi amma vazgeçici değil

Gördüm ki;

Kıskançlıktan korkar amma nefsine hakim değil

Gördüm ki;

Elde Dilde Kur’an amma yolunda değil

Gördüm ki;

Muhammed’e hayran amma ahlakında değil

Gördüm ki;

Gurur – kibir ile malul amma Farkında değil

Gördüm ki;

Hali davranışı İslami amma Muhammedi değil

Bütün bu güzel sözler  son zamanlarda ki  Türkiye üzerinde oynanan oyunların Aktörlerinin birer tanımı değil mi acaba ?

 

 

Kanuni Sultan Süleyman’ın Kudüs Hıristiyanları Konusunda Fransa Kralı Fransuva’ya Mektubu

 

Fransa Kralı Fransuva’nın esir düşmesiyle başlayan Osmanlı’dan yardım isteme durumu, çeşitli şekil ve surette Fransuva’nın saltanatı süresince devam etti. Bu istekler bazen Almanların saldırması ve sıkıştırmasında, bazen denizden askeri yardım şeklinde, bazen de iktisadi menfaatler sağlanarak yerine getiriliyordu. Fransa kralı en son isteğini, Mohaç savaşından iki sene sonra, Kudüs Hristiyanları konusunda ricalarını ihtiva eden bir mektupla, Kanuni Sultan’a bildirmişti.

Osmanlı Padişahı, 1528 yılında Fransuva’ya göndermiş olduğu mektubunda, şöyle cevap verdi:

“Korumam altındaki topraklarımın içinde bulunan Kudüs Kalesi’nde eskiden Hz. İsa’nın ümmetine ait kilisenin cami yapıldığından söz ediyorsunuz. Bu konuda bana söylediğiniz herşeyi ayrıntılarıyla bilmekteyim. Eğer bu yalnızca bir mülkiyet sorunu olsa idi, Şanlı Padişahımız ile sizin aranızda mevcut dostluk ve sevgiye dayanarak istekleriniz bir rica olarak kabul olunur ve sürekli bahtiyarlık dağıtan huzurumuzda memnuniyetle karşılanırdı. Ancak burada taşınabilir ya da taşınamaz bir mülkiyet sorunu yoktur. Bu tamamen dinimizin bir amacıdır. Çünkü evrenin yaratıcısı ve Adem’in velinimeti Yüce Tanrı’nın kutsal buyruklarına ve Peygamberimizin yasalarına göre bu kilise çok eskiden beri cami haline çevrilmiştir. Müslümanlar orada namazlarını kılarlar. Bugüne kadar cami olan ve namaz kılınan bir yerde şimdi değişiklik yapmam dinimize ters düşer. Kısacası kutsal yasalarımızda böyle bir harekete hoşgörü gösterilmiş olsaydı bile istediğinizi yerine getirmem, yine de mümkün olmayacaktı. Fakat, İslam ibadetine ayrılmış yerler dışında ve halen Hristiyanların elinde olan tapınaklara benim adaletli, adil hükümdarım döneminde hiçkimse elini uzatamaz ve onların içinde oturanlara dokunamaz. Mükemmel bir huzurdan yararlanarak ve benim kesin korumam altında dinlerinin gerektirdiği her türlü töreni ve ibadeti yapmalarına izin verilmiştir. Şimdi dinlerinin tapınak yerlerinde tam güvenlik içinde yaşarlarken, herhangibirinin huzurlarını bozması ya da zulüm yapması olası değildir. Bu böyle biline!

Hicret’in 935 yılının Muharrem ayının ilk 10 gününde yazılmıştır.”(1)

1-Osmanlı Tarihi-Alphonse de Lamartine-Heyet-Sabah Yay.-İst.1991-C.1-S.423

 

 

Sen Olmasaydın

 

Sen olmasaydın

– Ayakkabı kutusuna para saklamayı asla bilemezdik.

Sen olmasaydın

– Bağırarak konuşunca hırsızlığın, yolsuzluğun bastırıldığını asla bilemezdik.

Sen olmasaydın

– Paralel yapıyı asla öğrenemezdik.

Sen olmasaydın

– Alo Fatihleri asla bilemezdik.

Sen olmasaydın

– Bu ülkede bir hayır sever Reza olduğunu asla bilemezdik.

Sen olmasaydın

– Kendinden olmayanlara ateş püskürmeyi asla bilemezdik.

Sen olmasaydın

– Kardeş kavgası nedir asla bilemezdik

Sen olmasaydın

– Şehitlere kelle, Çiftçiye “ananıda al git” demeyi asla bilemezdik.

Sen olmasaydın

– Ergenekon’u, balyozu asla bilemezdik.

Sen olmasaydın

– “Oyumu size vermeyeceğim” diyen öğretmene “vermezsen verme ” demeyi asla bilemezdik.

Sen olmasaydın

-Habur’da davul zurna ile terörist karşılamayı asla bilemezdik.

Sen olmasaydın

– Suriyeli mültecileri miting alanına doldurup kalabalık görüntü vermeyi bilemezdik.

Sen olmasaydın

– İhalede rüşveti asla bilemezdik.

Sen olmasaydın

– Onemunit..!demeyi asla bilemezdik.

Sen olmasaydın

– Camiiler de siyaset yapmayı bilemezdik.

Sen olmasaydın

– Miting alanında emniyet müdürünü azarlamayı asla bilemezdik.

Sen olmasaydın…. Sen olmasaydın ….

KEŞKE HİÇ OLMASAYDIN Bu Vatan bu günleri hiç görmeseydi.

Şimdi ne mi olacak? Atamızın söylediği gibi; GELDİKLERİ GİBİ GİDERLER.!!!!!

 

 

Bir Yalnız Adam: Başbakan Erdoğan

 

“Başbakan Erdoğan geçen hafta bir TV programında Ak Partili vekil ve bakanlara da sitem etti. Çünkü çoğu, hükümeti, partiyi savunma işini Erdoğan’ın üzerine yıkıp, arazi oldu.

Bu bilgiyi Facebook’ta paylaşan bir arkadaştan öğrendim. Bu arkadaş, hani AKP’nin sosyal medyada algıları yönetmek için Türkiye çapında görevlendirdiği 6 bin kişiden bahsediliyor ya, muhtemelen onlardan biri. El hak vazifesini iyi yapıyor.

Başbakan bu gözlemi yapmış ve kendi vekillerini ve bakanlarını harekete geçirmek için bu cümleyi söylemiş.

Benim de gözlemim de aynı. Yani Başbakan kendisini ve partisini savunmak konusunda yalnız kaldı.

Mehmet Metiner gibi kimsenin kendisini ciddiye almadığı birkaç biatçı dışında, Başbakan’ın 17 Aralıktan bu yana geliştirdiği söylemlere gönülden destek veren bakan ve milletvekili yok.

*****

VİCDAN İLE CÜZDAN ARASINDA SIKIŞANLAR

Başbakan ve oğlu Bilal arasında geçtiği iddia edilen kasette geçen bir milyar doları..

İçişleri Bakanının oğlu ile olan görüşmesinde geçen Ritz Carlton’daki dairede 1 trilyon TL lik (üç beş kuruşluk kalan) parayı..

“Alo Fatih” tapelerini.. Eski Adalet Bakanı Sadullah Ergin ile konuşma kaydında geçen Başbakan’ın itiraf ettiği sözleri savunmak netameli.

Ve düne kadar yere göğe koyamadıkları Fethullah Gülen ve Cemaatine karşı sarf ettiği sözleri tekrar etmek kolay değil.

Başbakan kendisini ve partisini savunmak konusunda neden yalnız kaldı?

Başbakanın kendisini savunmadığı için sitem ettiği AKP’lilerden bir kısmı Başbakan ve yakınlarının iddia edilen suçları işlediğine dair bilgi veya kanaate sahip olabilir.

Diğer bir kısmı ise bu suçları işlediğinden de, işlemediğinden de emin değiller.

AKP veya Başbakan Erdoğan sayesinde çeşitli mevki veya imkânlara kavuşmuş bu kişiler vicdan ile cüzdan arasına sıkışmış vaziyetteler.

*****

YARGILANMA KORKUSU

Başbakan’ın bir kısmını itiraf ettiği, bir kısmını “montaj” dediği tapeler ve bunlar her ortaya çıktığında yaptığı hukuka aykırı mevzuat değişiklikleri, bürokrasideki cadı avı ve hukuk devleti ilkesine aykırı beyanları ileride başını çok ağrıtacak nitelikte.

Önümüzdeki üç seçimden başarıyla çıkamazsa, Başbakan ve yakınlarının çok ağır suç ithamlarıyla yargılanması söz konusu olacak.

Dolayısıyla şu anda AKP’de bakanlık, milletvekilliği, Belediye Başkanlığı, İl Başkanlığı ve diğer önemli görevlerde bulunan bazı kişiler de yargılanacaklar arasında bulunmaktan çekiniyorlar kanaatindeyim.

Bu durumda olanlar da araziye uymayı, Başbakan’ı yalnız bırakmayı tercih etmekte.

*****

DEDİYSEM DEDİM NE VAR BUNDA?

Bir de yayımlanan “tapelerdeki sözlerin montaj veya dublaj olduğunu” söyleyerek yalanlamaya çalışanların bazen Başbakan tarafından ters köşeye yatırılmaları da söz konusu olabiliyor.

Erdoğan’ın “dediysem dedim ne var bunda” tarzı meydan okumasıyla kötü duruma düşmek de kolay olmasa gerek. “Özgül ağırlığı yüksekBülent Abi‘nin bile ne hallere düştüğünü biliyoruz. Şimdi de Sadullah Ergin Başbakan tarafından yalanlandı.

Bu durumda aklı başında olan yandaşların “sessiz kalması veya araziye uymasını” anlayışla karşılamak lazım.

*****

TAPELERİN İTİRAF EDİLEN KISMI BİLE BİR FACİA

Başbakan Erdoğan eski Adalet Bakanı Sadullah Ergin ile arasında geçen konuşma kaydının doğru olduğunu kabul etti.

Doğan Grubunun bir davasına müdahale ettiğini, Adalet Bakanı’na “buradan mutlaka bir mahkûmiyet çıkması gerekir” dediğini itiraf etti.

Atatürk Orman Çiftliği’ne yapılmakta olan Başbakanlık binalarının inşaatının durdurulması kararıyla ilgili olarak Başbakan Erdoğan’ın, “Yeni başbakanlık binasının yapımı ile ilgili hukuksuz olarak yaptığımız hiçbir şey yok. Güçleri yetiyorsa yıksınlar. Yürütmeyi durdurdular, bu binayı durduramayacaklar. Açılışını da yapacağım” dediği açıklandı.

Yine Başbakan’ın iş adamı Metin Kalkavan ile yaptığı iddia edilen ve Başbakan tarafından doğrulanan telefon görüşmesinin kaydında, Koç Grubu‘nun kazandığı MİLGEM‘le ilgili ihale sürecine müdahale ettiği ve 3 milyar dolarlık ihalenin Koç grubundan alınıp, yönlendirdiği Metin Kalkavan’ın şirketine verilmesini sağladığı görülmekte.

Türk Ceza Kanunu md. 235 de yer alan “ihaleye fesat karıştırma suçunun” unsurlarının oluştuğuna dair hukukçular arasında genel bir kanaat var.

Kuvvetler ayrılığı, demokrasi, parlamenter sistem gibi kavramların anlamlarını anlayamayan kitleler yolsuzluk, rüşvet, ihaleye fesat karıştırma gibi kavramları çok iyi anlayabiliyor.

Çok pratik zekâlı bir arkadaşımın (AKP’nin bir reklamından ilham alarak söylediği)  ifadesiyle vatandaş şöyle düşünüyor:

“Ben lafa değil, icraata bakarım./ Çalmış mı çalmamış mı?/ Gerisi laf-ü güzaftır.”

*****

KASETLER İÇİN FETVA VARMIŞ

Zaman Gazetesinde Genel Yayın Editörü Veysel Ayhan imzasıyla çıkan yazıda, 2011 seçimleri öncesi çıkan Deniz Baykal ve MHP yöneticilerinin kasetlerinin arkasında Başbakan Erdoğan’ın olduğu ve bunları yapmak için Hayrettin Karaman Hoca’nın bir fetvasına dayandıkları iddiası var. Korkunç bir iddia.

Hayrettin Karaman‘ın sözü geçen fetvası: “Eğer ayıp ve günahını gizleyerek işleyen bir mümin kamu görevlisi veya kamu görevine talip biri ise bu takdirde ‘halkı onun zararından koruma’ vazifesi, ayıbı örtme vazifesinin önüne geçer ve ilgililere durum açıklanır; yani bu durumda ayıp ve günah gizlenemez… Ama gizlenen kusur ve günah kamuyu ilgilendiriyor ve bilinmemesi kamuya zarar veriyorsa devreye ‘zaruret’ girer ve zaruri olarak tespit ve gerektiği kadar teşhir edilir. (12.05.2011/Yeni Şafak/Hayrettin Karaman)

AKP ise “yapılan bu fecaati cemaate mal ediyor.”

Kim yapıyor ismen bilemiyoruz ama şunu diyebiliriz: Ahlaksızlıkların teşhirini dindar görünümlü ahlaksızlar yapıyor.

Netice, dindar insanlara olan güven ve hocalara olan saygı yerlerde sürünüyor.

 

 

Hizmet Sektöründe Öfke ve Stres Yönetimi

 

Ekonomi biliminin bir ayağı tüketim ise, diğeri de üretimdir. Üretimin de mal ve hizmet olarak iki ayağı vardır. Hizmet üretimi, adı üzerinde insanlara hizmet etmekle ilgilidir. Halı temizleme sektörü de, hijyene ve sağlığa verilen önem, yaşam kalitesinin yükseltilmesi, zaman kazandırması ve insanların mutluluğunu artırması bakımından büyük bir önem arz etmektedir.

Halı temizleme sektörü, siparişin alınması, temizlenecek malzemenin müşteriden teslim alınması, nakliyesi, fabrikada temizleme işine tabi tutulması, paketlenmesi, yeniden nakledilerek müşteriye ulaştırılması, teslim sonrası hizmetler gibi önemli görevleri içermektedir.

Siparişin alınması, telefon veya internet ortamından olabilmesiyle birlikte, müşterinin direkt fabrikaya müracaatı ile de olabilir. Hangi yöntemle olursa olsun, siparişin alınması aşaması müşteri ile ilk iletişimin kurulduğu safhadır ve bu yönüyle büyük önem arz etmektedir.

Hizmetin verilmesinin her aşamasında ve sonrasında, genel kalite öğelerinden olan pozitif yaklaşım, kibarlık, nezaket, iyi niyet, tatlı dil, müşteriyi önemseme, sorumluluk sahibi olma, zamanında iş teslimi, müşteriye ve işe değer verme gibi eylemler, yüksek kaliteli bir şekilde yerine getirilmelidir. Bu aşamaların her hangi birisinde yapılacak bir hata, işletmeye telafisi mümkünsüz zararlar verebilir.

Müşterinin yaklaşımı bize göre uygun olmayabilir. Potansiyel müşterimiz öfkeli, sıkıntılı, dertli hiperaktif vb. olabilir. Pozitif iletişim ve beden dili eğitiminden bi haber olabilir. “Ben para veriyorum, istediğim gibi hareket etmekte özgürüm” anlayışında olabilir. Eşiyle yaptığı bir kavganın sonucunda bizimle iletişime geçmiş olabilir. Bunlara benzer olumsuzluklara vereceğimiz tepkileri iyi ve kaliteli bir şekilde ayarlayamaz isek, enva-i çeşit öfke ve stresör üretmiş oluruz.

Öfke ve stresin yönetimine geçmeden önce, bunları kendi bilgisizliğimiz, aşırı heyecanımız, işbilirliğimiz, müşteriyi kendimize göre yönlendirmemiz vb. gibi yaklaşımlarla bedavaya stres üretmememiz gerektiğini çok iyi bilmeliyiz.

Biz haklı olabiliriz. Gerçekten müşteri bizi sinirlendirecek, öfkelendirecek ve strese sokacak davranışlar sergileyebilir. İşte burada yapılması gereken müşterinin olumsuz eylemine destek vererek problemi büyütmek, hele hele çözümsüz bir hale getirmek işletmemize çok büyük zararlar verir.

Şurası unutulmamalıdır ki, “müşteri padişahtır, kim ki padişaha en iyi hizmeti verirse, o altın torbasını alırken; kim ki padişahı kızdırırsa ve hizmette kusur ederse, kelleyi vermeye hazır olmalıdır.”

Bizim kültürümüzdeki “müşteri velinimetimdir” sözü de, yukarıdaki yaklaşımın değişik bir versiyonudur. Bu yaklaşımların uygulanması sözde ve yazıda kalmamalı, gerçek hayatta hizmet sunucuları tarafından hakkıyla ve yüksek kaliteli bir şekilde uygulanmalıdır.

Verilen söze riayet edilmemesi, hizmetin söz verilen saatte yerine getirilmemesi, müşterinin ciddiye alınmaması, negatif iletişim ve beden dilinin kullanılması gibi olumsuz yaklaşımlar, müşteriyi çileden çıkarabilir. İşte burada karşılıklı olarak öfke de stres de üretilmiş olur. Önemli olan, baştan önleyici ve düzenleyici tedbir ve uygulamaların ortaya konulmasıyla, öfke ve stresin üretilmesini engellemektir. Haklı dahi olsak, müşterinin öfkesine öfke ile karşılık vermek cinayettir!!! Bu yaklaşım, mevcut problemleri dahi, amip gibi çoğaltarak büyütür.

Hizmet sunan işletmeler,  değişik versiyonlardaki müşterileri karşısında, sabırlı, sükunetli, anlayışlı, güler yüzlü, sevgi sunumlu, saygılı, ölçülü ve dikkatli bir yaklaşım sergileyerek, asla öfkelenmemeli ve stres üretmemelidir.

Güzel ve nezaketli bir dil ile gerektiği zaman, müşteriden özür dilenmeli, hatalar kabul edilmeli, eksikler zamanında giderilmeli, verilen sözler zamanında yerine getirilmeli, müşteriye değer verilmeli ve sorun odaklı değil, çözüm odaklı yaklaşılmalıdır.

İnatlaşılarak, iddialaşılarak, kendisini doğru varsayıp muhatabına ses yükselterek yaklaşılan müşterinin kaybedilmesi garantidir. Yönetilemeyen öfke ve stres insanın huzurunu, kalitesini ve mutluluğunu bozmakla birlikte, hizmet sunucularının iflasının birinci basamağına da zemin hazırladığı unutulmamalıdır.

Öfke ve stres yönetiminin en önemli basamağı, öfke ve strese sebebiyet verecek olumsuz davranışlardan kaçınmaktır. Önceden tedbir ve önlemler alınarak, gerekli özen ve dikkatler gösterilerek, sabır, sevgi, saygı, hoşgörü, açıklık, affetme, paylaşma, özen gösterme, kibar, nezaketli, tatlı dilli ve tebessümlü olmak; ortaya çıkacak olan öfke ve stresi yönetmekten çok daha ucuz ve de kolaydır.

Öfkenin rüzgarında savrularak, haklılıkta ısrar edilerek, üste çıkmaya çalışarak, müşteriye öğretmeyi tercih ederek problem üretmek, baştan kaybetmek demektir.

Strese ne anlam yüklendiği de, öfke ve stres yönetiminde büyük önem taşır. Bir hizmet kolunun başarı ile yürütülmesi gereken işlerinin, tembellik, sebepsiz erteleme, belirsizlik, korku, endişe, kaygı, belirsizlik, sakarlık, kargaşalık, kaos, kriz, fiziksel şartların yetersizliği, bakım-onarım hizmetlerinin savsaklanması vb. gibi olumsuz yaklaşımlarla yerine getirilmemesi veya getirilememesi, stresi ellerimizle büyüttüğümüz anlamına gelir.

İşlerin zamanında, gerektiği gibi, kaliteli, sağlıklı, dikkatli, özenli, verilen söze uygun, sabırla, sükunetle, etkin ve verimli bir şekilde yerine getirilmesi; stres üretmek bir yana başarı ve kazanç elde etmenin mutluluğunu da verecektir. Başarmak ve makul ölçüde kazanmak, insanların en büyük amaç ve hedefi olduğu takdirde, çalışmanın gereği olan eylemler stres ve öfke unsuru olmaktan çıkacak, üstelik kazanç ve başarı mutluluğu verecektir.

Öfkenin en önemli panzehirleri, sabır, iyi niyet, bağışlama, hoş görme, sevgi ve saygı sunma, tatlı dil ve güler yüz gösterme, amaç ve hedeflere yönelme, sorumluluk sahibi olmadır. Söz konusu kaliteli eylemlerden kaçınmak, öfke ve stresi bedavaya satın almak demektir.

Sağlığımıza, kalitemize, beşeri ilişkilerimize, pozitif iletişim ve beden dilimize, zerafetimize, şükürümüze, kanaatkarlığımıza ve müşteriye saygımıza göstereceğimiz önem ve hassasiyet; öfkesiz, stressiz, bereketli, başarılı ve bol kazançlı bir çalışma hayatı  olarak bize geri dönecektir.

Hastalanmanın, işi biriktirmenin, gereksiz aceleciliğin, panik yapmanın, ses yükseltmenin, inatlaşmanın, tartışma ortamı oluşturmanın, uyuşukluğun, ümitsizliğin, kararsızlığın, karamsarlığın, aşırı hırsın, aşırı işkolikliğin, küçümsemenin, aşağılamanın, değersizleştirmenin, gereksiz yere korku üretmenin, huzursuzluğun, mutsuzluğun, evhamcılık ve şüpheciliğin, kaliteli yaşamın azılı hırsızları olduğu ve aynı zamanda korku ve stres ürettiği asla unutulmamalıdır.

Öncelikli amaç ve hedefimiz, bedavaya öfke ve stres üretmemek, asıl misyon ve vizyonumuzun stresör üretme sebebi değil, başarı merdiveninin basamaklarında yükselmekle, başarma ve kazanma sebebi olduğunu unutmamak olmalıdır.

Selam, sevgi ve dualarımla…  Allah’a emanet olunuz…