27.7 C
Kocaeli
Çarşamba, Temmuz 29, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 904

Başarmanın ve Kaliteli Sonuç Almanın Esrarı

Hayatımız bir bakıma eylemler bütünüdür. Herkes bir şeyler yapar. Düşünürüz, hayal ederiz, plan ve programlar yaparız, projeler üretiriz, eyleme geçeriz ve en sonunda birtakım sonuçlar elde ederiz. Elde edeceğimiz bu sonuçların yüksek kaliteli olması gerekir. O zaman söz konusu başarı ve kazanımın gizeminden ve yüceliğinden bahsedebiliriz.

Her kişinin iyi veya kötü düşünceleri ve hayalleri olabilir. Önemli olan bunların pozitif, ulaşılabilir, anlam yüklü ve yüksek kaliteli olmasıdır. Bazı insanların düşünce ve hayalleri, tutarsız, dayanaksız, ulaşılması imkansız ve yüksek kaliteden yoksun olabilir. Bu tür hayallerin sonucu, hepimizin bildiği gibi “hayal kırıklığı”dır.

Bir sonraki safha ulaşılabilir, anlamlı, etkin düşünce ve hayallere uygun, plan, program ve projelerin üretilmesidir. Bu aşama üstün nitelikli bir çalışmayı ve araştırmayı gerektirir. Çünkü eyleme geçme aşamasının başlangıcı, söz konusu plan ve projelerin üzerinde yürüyecektir. Yeterince araştırılmadan, bilgi ve belgeler toplanmadan, bilenlere danışılmadan, daha önce başarı ile yapanlar modellenmeden (taklit değil), üzerinde odaklanmadan, uygulama imkanının olup olmadığı araştırılmadan ortaya konulan planlarla, olumlu sonuçların alınamayacağı bir gerçektir.

Merdivenden başarı ile çıkmak her ne kadar bir yetenek ise, merdivenin doğru bir duvara dayanması da, bir o kadar önemlidir. Gömleğin birinci düğmesinin yanlış iliklenmesinin diğerlerinin tamamını da yanlış iliklettirdiği gibi…

Kaliteli sonuç alma eylemi, ana sonuçta ne kadar önemli ise, parça eylemlerin sonuçlarında da o kadar önemlidir. Düşünce ve hayallerimizden alacağımız sonuçlarla, plan ve projelerden alacağımız tali sonuçlar, eğer yüksek kaliteli olmazlarsa, merdiven yanlış duvara dayandı demektir. Bundan sonraki eylemlerimiz ne kadar kaliteli olursa olsun, subasman bozuk olduğu için, binanın yükselen kaliteli kısmının sağlık ve güvenliği çürük olan subasmanın kalitesi kadardır.

En güzel, etkin, verimli ve kaliteli düşünce, hayal ve planlarımız olsa bile, eğer kazmayı vurmaktan çekinir, gecikir, korkar, telaş yapar, panikler ve zamanlamayı kaliteli yapamaz isek, ortada subasman dahi yoktur.

Yapacağım, yapmalıyım, yapmak istiyorum, yapmam gerekir, yapmayı düşünüyorum, planlıyorum, projelendireceğim, yapmak zorundayım vb. şeklindeki eylemlerin hiç birisi, kazmayı vurmak demek değildir.

Yüksek kaliteli sonuçlar için eyleme geçmek, yani işe başlamak, olumlu sonuç almanın en önemli aşamasıdır. Buradaki süreç, hedefe ve amaçlara ulaşabilmek için çok büyük önem arz eder. İşgücü, finans, alet – edevat, yönetim, yetenek, pozitif iletişim, ustalık, işbirliği, paylaşım, destek verme, sinerji ortaklığı, enerji üretme, pozitif beden dili kullanma, alana çıkma, takım ve ekip ruhu oluşturma, başarmanın zevkini idrak etme, yüreği ortaya koyma, işe odaklanma, modelleme, sorun çözme, çatışma yönetimi vb. gibi çok önemli faktörlerin etkin ve kaliteli yönetimi devreye girer. Bunlarla birlikte, sabır, sükunet, tevekkül, şükür, hoşgörü, affetme, sevgi, saygı, işbirliği, dostluk, arkadaşlık, pozitif empati kurma, mutlu ve huzurlu olmayı becerebilme, çözüm odaklı yaklaşma gibi bireysel ve toplumsal faktörlerin gerekleri de hakkıyla yerine getirilmelidir.

Sabırsızlık gösterme, erkenden cayma, bahaneler üretme, olmayacak diye olumsuz yaklaşma, soruna odaklanma, bedavaya stres üretme, aşırı hırs, panik ve telaş yapma, suçlama, suçlu arama, depresyona girme, psikosomatik sorunlar üretme, atalet ve pasiflik içinde olma, dalgın ve gönülsüz olma, mutsuz ve huzursuz olma gibi negatif eylemler de, olumlu sonuç almanın en önemli hırsızlarındandır.

Her kaliteli eylemin mutlaka yüksek kaliteli bir bedeli vardır. Olimpiyat şampiyonu olup, hak ettiği yüksek kaliteli sevinç ve mutluluğu yaşamak için, zamanında, yüksek kaliteli, bilinçli, istikrarlı, kararlı, konsantrasyonlu, sabırlı, etkin ve verimli bir çalışma ve gayrete ihtiyaç vardır.

Üniversite sınavında yüksek kaliteli bir başarı ile onurlanabilmek ve sevinebilmek için, zamanında etkin ve erimli çalışmanın, zaman planlaması yapmanın, öğrenmeyi öğrenmenin, tecrübelerden yararlanmanın, modern teknik ve yöntemlerin kullanılmasının, ruh ve beden sağlığına dikkat edilmesinin, huzurlu ve mutlu bir çalışma ortamına sahip olmanın, hakkıyla tevekkülü uygulayabilmenin, başarmanın vereceği mutluluk ve sevinci hayal edebilmenin katkısı asla yabana atılamaz.

Ancak, eğlenme, dinlenme, mutlu ve huzurlu olma aleyhine; çalışma lehine dengeler bozularak sürmenaj olunursa veya depresyona girilirse, sınavın birincisi olunabilir belki ama, yüksek kaliteli bir sonuca ulaşılamamış olunur. Burada hayatımızın her aşamasında büyük özen ve dikkat göstermemiz gereken, ölçülü, dengeli ve itidalli olabilmek faktörü büyük bir önem arz etmektedir.

“Attığımız taş ürküttüğümüz kurbağaya değmeli”, “Dimyata pirince giderken eldeki bulgurdan da olmamalı”yız…

Aşırı hırs yapmak, her ne pahasına olursa olsun imkan ve yeteneklerin çeperini yırtmak, şükür ve tevekkülün gereklerini hakkıyla yapamamak, belki sonuç aldırabilir ama; karşılaşılabilecek muhtemel olumsuzluklar sebebiyle, kaliteli sonuçtan bahsetmek güç olacaktır.

Hayallerimiz sadece başlangıç aşamasında kalmamalı, aynı zamanda sonuca ulaştıktan sonra, yani kaliteli başarıyı yakaladıktan sonra elde edeceğimiz yüksek kaliteli sonuçları da baştan içerme yeteneğine sahip olmalıdır. Zira bu kutsal hayaller, kaliteli sonuca ulaşmanın her aşamasına bizi ateşleyici ve motive edici yüksek kaliteli bir itici güç olacaktır.

Ayran gönüllü olma, sabırsızlık, çabuk bıkma, korkma, erteleme, sebepsiz geciktirme, mazeretler üretme, sorunları kaşıma, acil kamuflesine bürünmüş angaryalara esir olma, önemli işleri önemsememe, ümitsizlik, kararsızlık, kriz üretme, karmaşa ve kaosa esir olma, sorun çözme yöntem ve tekniklerini bilmeme, bedavaya çatışma ve kriz çıkarma, değişim ve gelişime direnme, atalet ve tembellik sahibi olma gibi, kaliteli yaşam hırsızları; aynı zamanda kaliteli sonuç alma eylemlerinin da en azılı hırsızlarıdır.

Kaliteli yaşamda emeksiz yemek yoktur, vermeden alma yoktur; kaliteli ter akıtmak (ki her akıtılan ter de mübarek değildir) vardır. Sabır, ihlas, iyi niyet, paylaşma, destek verme, üretme, çoğaltma, bereketlendirme, değer verme, ekip ruhu oluşturma, araştırma-geliştirme, danışma, modelleme ve odaklanma vardır.

Yarı yoldan dönme, bıkma, ümitsizliğe kapılma, cesaretsiz olma, yılgın, yorgun, stabil olma, başkasından bekleme, sevgisiz, sağlıksız, mutsuz, huzursuz olma gibi, kaliteli yaşam hırsızları aynı zamanda kaliteli sonuç almanın en büyük düşmanlarıdır.

Çanakkale Şehitleri Salzburg’ta anılacak

Çanakkale Şehitlerini anma toplantısı için Avusturya’dayım. Salzburg’taki Türk Sivil Toplum Örgütleri’nin daveti üzerine gittiğimiz Salzburg’da Çanakkale Şehitleri ve Çanakkale’den on cepheye konulu belgesel gösterimi ve konferansına katılacağım. Ayrı burada ünlü batı müziğin efsane ismi Mozart ile ilgili araştırmalar da yapacağım.

Mehter Marşı, Mozart ve Beethoven’ı etkiledi”

Müzik tarihçisi Dr. Emre Aracı, Osmanlı askeri müziğinin ve Beethoven gibi dünyaca ünlü bestekârlara ilham verdiğini söyledi.

Müzik tarihçisi Dr. Emre Aracı, Mehter Marşı´yla bilinen Osmanlı askeri müziğinin Avrupa´nın Haydn, Mozart ve Beethoven gibi dünyaca ünlü bestekârlara ilham verdiğini söyledi.

Brüksel Kraliyet Konservatuvarı ve Yunus Emre Türk Kültür Merkezi´nin ortaklaşa düzenlediği “Ritmin Renkleri: Yeniçeri Osmanlı Müziği ve Klasik Batı Müziği” konulu konferansta konuşan Aracı, 16. asırda altın çağını yaşayan Osmanlı´nın diğer alanlarda olduğu gibi müziğiyle de Batı´da hayranlık uyandırdığını anlattı. Emre Aracı, ses ve ritim düzeyi yüksek, tekrarlara dayanan bu akıcı müziğin askerler üzerinde oluşturduğu etkiyi fark eden Avrupalıların büyük davul, zil ve çevgen gibi müzik aletlerini kullanmaya başladığını belirtti. Aracı, aynı dönemde İtalyan asıllı Fransız besteci Jean Baptiste Lully´nin “Marche pour la ceremonie des Turcs” (Türklerin Seremonisi İçin Marş), Mozart´ın “Rondo a la Turca” (Türk Marşı) adlı eserlerinin ve Beethoven´ın 9´uncu senfonisindeki “Turkish Variations” (Türk Varyasyonları) bölümünün müzikler arasındaki etkileşimin en çarpıcı örnekleri olduğunu anlattı. Emre Aracı, Osmanlı´nın gerileme dönemine girmesiyle müzik alanındaki etkileşimin yön değiştirerek Batı´dan Doğu´ya yöneldiğini ifade etti. (Kaynak sabah gazetesi)

Salzburg hakkında ansiklopedik bilgi

Salzburg, Avusturya´nın orta-kuzey kesiminde yerleşim bölgesidir. Avusturya´nın bir eyâletidir. 150.000´lik nüfusuyla Avusturya´nın 4. büyük şehridir. Alp dağlarının eteğinde, Almanya sınırında, Viyana´nın 270 km. batısında yer alan aynı adlı eyaletin merkezidir.

Salzach nehrinin kenarında yer alan bu kent, adını buranın ilk sakinlerinin hayatını kazandıkları zengin tuz çökeltilerinin almıştır.

Başlıca sanayi kolları arasında çalgı yapımcılığı, bira yapımcılığı, dokuma sanayi, çeşitli makineler ve elektrikli gereçler yapımı, basımcılık ve yayımcılık v.b. sayılabilir. Ama başlıca gelir kaynağını turizm oluşturmaktadır.

Mozart´ın doğum yeri olan kent, her yıl düzenlenmekte olan Salzburg Festivali ile binlerce klasik müzik hayranını kendisine çekmektedir. 27 Ocak 2006 tarihinde, Wolfgang Mozart´ın doğumunun 250. yıldönümü Salzburg´un tüm 35 kilisesinde kutlandı (sabah 8.00 yerel saatinde). Sonra kilise çanları çaldı. Büyük kutlamalar yıl boyunca gerçekleşmiştir.

‪WOLFGANG AMADEUS MOZART KİMDİR

Wolfgang Amadeus Mozart (Johannes Chrysostomus Wolfgangus Theophilus Mozart) (d. 27 Ocak 1756 Salzburg , Avusturya – ö. 5 Aralık 1791 Viyana)
Klasik BatıMüziği´nin, en üretken ve en etkili bestekârlarından biridir. Yapıtları, senfonileri, konçertoları, oda orkestralarını, piyanoyu, operayı ve korolu müzikleri etkilemiştir. 35 yıllık ömrüne 626 eser sığdırmıştır. Mozart, Avrupalı bestekârların en popülerlerindendir ve birçok eseri standart konser repertuarlarında kullanılır. Günümüzde müzik tarihinin en büyük dehalarından biri olarak kabul görmüştür.

23 Eylül 1777´de annesi ile beraber Mozart, Münih, Mannheim ve Paris´i kapsayan bir Avrupa turuna çıkar. Mannheim´da, o dönemin en iyisi Mannheim orkestrası ile çalar. Aloysia Weber´e aşık olur, ancak daha sonra ikili ayrılır. 4 yıl sonra da, Aloysia´nın kız kardeşi Constanze ile evlenir. Paris´e başarısız ziyareti sırasında da, annesi 1778 yılında ölür.

Viyana´daki Mozart Anıtı.

Mozart öldükten sonra, eserlerinin dizilimi için birçok defa uğraşılmıştır. Ancak, bunu 12 yıllık bir uğraşı sonunda, 1862´de Ludwig von Köchel başarır. Mozart´ın hâlen eserleri Köchel´in katalog numaralarına göre sıralandırılmıştır. Bu nedenle, örnek olarak La majör 23. Piyano Konçertosu demek yerine, basitçe “K. 488” ya da “KV. 488” diye yazılır. Buradaki KV´nin açılımı Köchel Verzeichnis (Köchel Dizini)´dir. Bu katalog 6 kez revizyona gitmiş, Mozart´ın eserleri de K.1 den K.626´ya kadar numaralandırılmıştır.

Mozart´ın mezarı.

Benjamin Simkin, Mozart üzerine yazdığı bir kitapta Mozart´ın Tourette sendromu yaşadığını öngörmüştür. Ancak, hiçbir Tourette sendrom uzmanı, organizasyonu veya psikiyatrist Mozart´ın böyle bir sendroma sahip olduğunu söylememiştir ve birçoğu da yeteri kadar delilin olmadığını vurgular. (Kaynak vikipedia)

………………………………………………………..

‘Türkiye, kalkınmak için nükleer enerjiden yararlanmalıdır.’

 

 

GİRİŞ:

13 Mart 2014 tarihli gazetelerde yer alan haberlerden kısa bir özet:

*Dünyada 31 ülkede 400’den fazla nükleer reaktör faaliyet gösteriyor.

*15 ülkede 72 yeni santral inşa ediliyor.

*Dünya elektriğinin yaklaşık % 12’si nükleer enerjiden elde ediliyor.

*Dünyada toplam nükleer enerji kapasitesi 370.000 megawat.

Japonya’da, Fukuşima’da yaşanan nükleer felaketin üzerinden tam 3 yıl geçti. Aradan geçen zamanda hangi noktaya gelindiği incelendi.

Üç yıl boyunca nükleer enerjiyi hemen hemen hiç kullanmayan Japonya, bugünlerde nükleere dönüş sinyalleri veriyor. 2010 yılında elektriğinin % 31’ini nükleer enerjiden sağlayan Japonya, Fukuşima7nın ardından nükleer santralleri devre dışı bırakarak ithal doğalgaz ve kömür gibi yakıtlara yönelmişti. Ancak ithal yakıtların ülke ekonomisi üzerindeki baskısı, Japonları zorluyor.

Ülkede elektrik üretimi mâliyetinin 2012 yılında 2010’a kıyasla 30 milyar dolar daha pahalı olduğu, bunun da % 41’lir bir yükselmeye karşılık geldiği vurgulanıyor.

Peki! Türkiye’mizde durum nedir?

Bu sorunun cevabını konunun en yetkili uzmanı Prof. Dr. Emin Özbaş’tan alıyoruz.

İyi okumalar…

Oğuz Çetinoğlu: Hocam, sorulara geçmeden önce; kalkınma, enerji ve elektrik enerjisi konusunda genel bir değerlendirme lütfeder misiniz?

Prof. Dr. Emin Özbaş: Refah ve kalkınmanın itici gücü olan enerji bütün ülkeler için çok önemlidir. Biririncil enerjiye ilaveten, unutmamamız gerekir ki, ikincil enerji olarak elektrik de sanayinin, modern ve kaliteli hayatın, hizmet sektörünün, bilim ve teknolojik gelişmenin… ve benzeri. gibi birçok sektörün en fazla ihtiyaç duyduğu enerji formudur.

Çetinoğlu: Meseleye Türkiye’miz açısından bakıldığında durum nedir?

Prof. Özbaş: Yerli kaynaklardan, ekonomik olarak üretilebilecek elektrik enerjisi göz önüne alındığında, Türkiye’nin birincil enerji varlıklarının hepsi devreye sokulsa bile, ihtiyacı karşılamada yetersiz olacağı bu alanda çalışan bilim adamları, ihtsas sahipleri ve Enerji ve Tabi Kaynaklar Bakanlığınca bilinmektedir. Dünyanın halihazır ilk 20 ekonomisi içinde olup da ilk 10 ekonomisi içerisine girme iddiasında olan Türkiye’nin bu problemi çözmek icin önemli seçeneklerden biri olan nükleer enerji konusunda, önümüzdeki 16 sene içinde 20.000 MW lık bir kurulu gücü devreye sokması icin çaba sarfetmesi enerji darboğazını aşmada faydalı olacaktır. Petrol ve doğalgaz zengini olmasına rağmen 10 tane yeni reaktör inşasına başlayan komşusu Rusya Federasyon’u ile 29 reaktör inşasına başlayan Çin’i iyi incelemelidir.

Çetinoğlu: ‘Türkiye’nin nükleer enerji santralleri (NES) üzerine eğilmesi gereklidir.’ diyorsunuz. Faydalarından da söz eder misiniz?

Prof. Özbaş: İleri teknoloji olan nükleer teknoloji, Türkiye’ye yüksek ve hassas teknolojinin girmesine. yerli sanayinin hem yurt içinde hem yurt dışında rekabet gücünün artmasına, ülkede iyi kalite ve yüksek düzeyli insan gücü yetişmesine sebep olur.

Çetinoğlu: NES ile ilgili tehdit algılamaları var…

Prof. Özbaş: Nükleer teknolojinin dünyadaki durumu ve radyasyon riski ile çevre yönünden etkilerine baktığımızda;  nükleer teknolojiyi özümseyip de kalkınmayan ülke yoktur.

Çetinoğlu: Ülkemizde elektrik enerjisi ihtiyacı hangi kaynaklardan karşılanıyor?

Prof. Özbaş: Yerli kaynakların talebi karşılamada yetersiz olması sebebiyle 2011 yılında enerji arzının  % 72’lik bölümü ithalat ile karşılanmıştır. Fosil yakıtlardan; doğalgazın % 98′ si, petrolün % 91′ i ve kömürün % 20′ i dışarıdan ithal edilmiştir. Sadece doğal gaz incelenirse, 2012 yılında ithal edilen doğalgazın yaklaşık % 58’i Rusya’dan, % 19’u İran’dan, % 9’u Azerbaycan’dan ayrıca sıvılaştırılmış olmak üzere % 9’u Cezayir ve % 5’i Nijerya’ ile spot marketten temin edilmektedir. 2012 yılında yapılan enerji ithalatına 61 milyar Dolar ödenmiştir.

Çetinoğlu: Müthiş…

Enerji tüketimi kalkınmışlık belirlemelerinde önemli bir kriter olarak kabul ediliyor. Ne durumdayız?

Prof. Özbaş: Türkiye’de kişi başına düşen birincil enerji ve elektrik enerjisi göz önüne alındığında her ikisinde de dünya ortalamaları civarına ancak son yıllarda yaklaşabildiği görülecektir. Türkiye’de 2008 yılında yıllık birincil enerji tüketimi kişi başına 1463 kep, elektrik enerjisi tüketimi ise 2162 kw/saattir. Dünya ortalaması ise 1539 kep ve 2300 kw/saattir. Ancak 2011 yılında dünya ortalamasını geçerek 1548 kep ve 2490 kw/saat olabilmiştir, Hala komşularımız Yunanistan, Bulgaristan, Ukrayna, Rusya ve Azerbeycan’dan düşüktür. Hem birincil enerjide hem de elektrik enerjisinde OECD ülkeleri içinde Türkiye sonuncudur. Türkiye’nin artan nüfusunu da göz önüne alarak sürdürülebilir bir ekonomik büyüme elde edebilmesi için enerji çok daha büyük bir önem arz etmekte ve enerjiye olan ihtiyaç daha da artmaktadır.

Elektrik enerjisi talep artışı, öteki enerji türleri talebinden çok daha fazla olduğu için dünyada elektrik enerjisi daha çok üretilip tüketilmeye başlanmıştır. 2013 yılında hem elektrik hem de doğal gaz talebindeki artışda Türkiye Çin’den sonra dünyada ikincidir. Yirminci asrın ikinci yarısında , ekonomik gelişme düzeyi ile ilgili kriterlerden biri de ülkelerde kişi başına tüketilen elektrik enerjisi olmuştur. Başka bir deyişle kişi başına düşen elektrik tüketimi ülkelerin gelişmişlik düzeyinin de bir göstergesidir.

Çetinoğlu: Gelecekle ilgili projeksiyonlara da bakabilir miyiz Hocam?

Prof. Özbaş: Türkiye’de elektrik enerjisi üretiminin, 2020 yılında yüksek senaryoya göre 499 milyar kw/saate (499TW/saat), düşük talep senaryosuna göre ise 406 milyar kw/saatee (406 TWh) ulaşacağı beklenmektedir. 2011 yılı itibariyle kurulu gücümüz 52.911,1MW(Mega Watt) ve elektrik üretimimiz 229.395,1 milyar kWh(kiloWattsaat), tüketimimiz ise 230.306.3 milyar kWh olmuştur. Halihazırda aradaki fark elektrik ithalatı ile karşılanmıştır.. 2020 yılına kadar en düşük talep senaryosuna göre yukarda belirtilen 406 milyar kWh ‘e ulaşabilmek için Turkiye bütün yerli fosil yakıt rezervlerini ve hidroliğin ekonomik olan kısmının tamamını hemen devreye soksa buna ilaveten diğer yenilenebilen enerjilerin ekonomik ve teknolojik olanlarını da devreye soksa, elektrik ihtiyacının tümünü kendi öz kaynaklarından karşılaması mümkün değildir.

Çetinoğlu: Bu bilgilerin yorumunu da yapar mısınız?

Prof. Özbaş: Yerli kaynaklardan, Türkiye’nin ekonomik olarak (dikkat edilmesi gereken nokta: burada, potansiyelden bahsetmiyoruz) üretebileceği en fazla elektrik enerjisi hidrolikten 130 milyar kw/saat/yıl, linyitten 125 milyar kw/saat/yıl, taş kömüründen 15.7 milyar kw/saat/yıl rüzgâr ve jeotermalden 50 milyar kw/saat/yıl olmak üzere toplam 320 milyar kw/saat/yıl’dır.

Alt ve üst senaryolara göre 2020 yılı için öngörülen rakamlar göz önüne alındığında açık çok büyüktür, hele 2030 yılı göz önüne alınırsa açık çok çok daha büyüktür. Artan elektrik enerjisi talebini karşılayabilmek için ithal doğalgaz, kömür veya petrol ürünü fuel-oile ağırlık verilirse çevre problemlerini de beraber getirecektir. 1992 yılında Rio’da Birleşmiş Milletler Teşkilatı Çevre ve Kalkınma Zirvesinde imzaya açılan ‘İklim Değişikliği Çevre Sözleşmesi’ni, gelişmiş ülkeler arasında değerlendirildiği ve sera gazı salımlarını indirme yükümlülüklerini yerine getiremeyeceği için imzalamayan Türkiye; 24 Mayıs 2004 tarihinde imzalayarak taraf olmuştur. 1997’de Kyoto’da yapılan zirvede kabul edilen Kyoto Protokolü ülkelerin sera gazı salımlarını 1990 seviyesinin % 5,2 altına indirmeleri şartını getirmiştir. İklim Değişikliği Çevre Sözleşmesi’ni imzalayarak taraf olan Türkiye özellikle daha da ağırlaştırmamak için çevre konusuna çok dikkat etmek mecburiyetindedir.

Çetinoğlu: Çözüm önerileriniz nelerdir?

Prof. Özbaş: Yakın gelecekte bile ithalatı azaltabilmek için elektrik enerjisi üretiminde ekonomik olan hidrolik kapasite, yerli fosil ve diğer yenilenebilir enerji kaynakları süratle devreye sokulmalıdır. Anlaşmaları yapılan Akkuyu ve Sinop nükleer santrallerının belirtilen sürede devreye girmesi için ilerde çıkacak muhtemel engellerin ortadan kaldırılmasına yönelik tedbirler şimdiden ele alınmalıdır.

Çetinoğlu: Ülkemizin nükleer enerji hammaddesi olan uranyum rezervlerimiz hakkında bilgi verir misiniz?

Prof. Özbaş: Uranyum rezervimiz 9.129.000 tondur. Toryum Rezervi ise Hindistan’dan sonra dünyada ikinci olup 380.000 tondur. Ne var ki tenörü düşük olup ancak içindeki nadir toprak elementlerinin eldesi için kurulacak üretim tesisin artıklarından toryum elde edilirse ekonomik olabilecektir. Şu anda toryumdan faydalanılan bir ticarî reaktör yoktur. Ayrıca, toryum fisil değil fertil bir elementtir. Nükleer santrallerde direkt yakıt olarak kullanılmaz fakat belli bir reaksiyonla toryumdan üretilen U-233 yakıt olarak kullanılır.

Dünyada uranyum rezervi en yüksek olan ülke birinci sırada kardeş ülke Kazakistan’dır. Özbekistan’da uranyum rezervi yönünden dünyada 6. sıradadır.

Çetinoğlu: Nükleer enerji konusundaki potansiyelimiz nedir?

Prof. Özbaş: 1956 yılında Türkiye Atom Enerji Komisyonu’nu kurup erken çalışmalara başladığında Güney Kore’ savaştan yeni çıkmıştı. Bu gün iki tip reaktör teknolojisine birden hâkim olan Güney Kore, geliştirdiği yeni nesil reaktörleri ülkesinde kurduğu gibi dış ihalelere de girmektedir. Teknolojinin ilk sahiplerinden biri olan ABD’ne reaktörün en önemli komponenti olan kazan (pressure vessel)  sattığı gibi Çin ve diğer ülkelere de büyük komponentleri satmaktadır. Diğer bir örnek de bizimle 1950’lili yıllarda Atom Enerji Komisyonu’nu kuran Hindistan, Kanada’dan aldığı ilk reaktörden sonra reaktör teknolojisine hâkim olmuş ve geliştirerek 20 reaktör devreye sokmuştur. Halen de 6 reaktör inşa halindedir.

Nükleer güç santralleri konvansiyonel kömür santralleriyle ekonomik olarak rekabet edecek düzeydedir. Her ne kadar ülkelere ve yıllara göre, nükleer teknoloji satan firmalar arası rekabet şartları değişse de, genellikle birim enerji maliyeti yönünden kömür santralleri ile rekabet edecek düzeyde olduğu mevcut verilerle ortaya konmuştur. Diğer ülkelerde olduğu gibi Türkiye için mukayeseli fiyat bildirmek dördüncü teşebbüse kadar mümkün değildi. Her ne kadar nihai pazarlıklar yapılmamış olsa da 1998 yılında nükleer santraller için 3 konsorsiyumun TEAŞ’ın açtığı ihaleye verdikleri tekliflerde ilk fiyatlar Tablo 1’de görülmektedir.

Tablo 1: TEAŞ’m Açtığı İhaleye Verilen Tekliflerdeki İlk Fiyatlar

 

Teklif

Alternatif

Teklif Miktarı

US$

Nükleer Güç

(MWe)

Birm Fiyatı

(US $/kW)

Birim Fiyatı (Cent/kWh)

NPI

Alternatif-1 (Ana teklif)

2,393,000,000

1482(bir ünite)

1615

2.56

 

 

 

Alternatif-2

4,480,000,000

2964(iki ünite)

1511

2.28

AECL

Alternatif-1)

2,571,637,552

133 9(iki ünite)

1920

3.3

Alternatif-1

2,423,622,988

1339(iki ünite)

1810

3.3

Alternatif-2

4,819,911,000

2678(dört  ün.)

1800

3.1

Alternatif-2

4,568,810,000

2678(dört ün.)

1706

3.1

WESTING-HOUSE

Alternatif -1

 

3,278,658,000

1218(bir ünite)

2692

3.35

Alternatif-2

[TEAŞ’a verilen teklifler 15 Ekim 1997]

Nükleer santral kurulması için yapılan son teşebbüsteki gelişmeler yalnız Türkleri değil yabancıları bile hayrete düşürmüştür. Teklif vermeye hazırlanan konsorsiyumlar, finansal krizin başlaması ile Türkiye’den teklif verme süresini uzatma talebinde bulunmuşlardır. Sebebi bilinmez, Türkiye süreyi uzatmadığı için diğer önemli milletlerarası konsorsiyumlar geri çekilmiş, yalnız tek başına kalan Rus şirketi ile Ciner gurubundan oluşan konsorsiyum kiloWatt saat(kWh) başına 21 cent üzeri teklif vermiştir. sivil toplum kuruluşlarından bazılarının açtığı dava ile tek teklifli ve fahiş fiatlı ihaleyi Danıştay iptal etmiştir. Sonra Millet Meclisinden kanun çıkarılarak kiloWatt saati (kWh) 12 cent’den Rus şirketi ve Ciner gurubu konsorsiyumu  ile Akkuyu nükleer santralleri için  anlaşma yapılmıştır.

Çetinoğlu: Nükleer santralleri öne çıkaran etkenler nelerdir?

Prof. Özbaş: Nükleer santralları öne çıkaran en önemli hususlardan biri uranyumun enerji yoğun madde oluşudur. Nükleer santralda bir fisyondan 200 MeV enerji elde edililir. Fosil yakıtların yanmalarındaki kimyevî reaksiyonlardan elde edilen enerjiler o kadar küçüktür ki mukayese etmek bile mümkün değildir. Şöyle ki uranyum-235,  petrol, kömür ve doğalgaz gibi kimyevî yakıtlara göre gram başına 100 milyon kat daha fazla enerji ihtiva eder. Doğal uranyumda fisyona uğrayan uranyum-235 yüzdesi % 0,7 gibi çok düşük olmasına rağmen

500 gram tabii uranyumdan            30.000 kWsaatlik elektrik üretilir

500 gram kömürden 1,5 kWsaatlik elektrik üretilir

500 gram fueloilden 2 kWsaatlik elektrik üretilir

Bir nükleer santrale ömrü boyunca yetecek yakıt ham maddesi olan uranyum ufak bir depoda stoklanabilir. Bu nokta nükleer santrallere enerji üretim güvenilirliliği ve devamlılığı yönünden büyük bir avantaj sağlar. İthal edilen uranyum Türkiye’de yakıt haline dönüştürülünce, yerli kaynak haline gelir.

Çetinoğlu: Teşekkür ederim Hocam!

Prof. Dr. EMİN ÖZBAŞ

02 Ocak 1942 tarihinde doğdu. 1966 yılında İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Fizik-Kimya Bölümü’nden mezun oldu. 1972 ve 1975 yıllarında Birmingham Üniversitesi’nde Yüksek Lisans ve doktora eğitimini tamamladı.

1969 – 1970 yıllarında Çekmece Nükleer ve Eğitim Merkezi’nde araştırıcı, 1975 – 1977 yıllarında Çekmece Nükleer ve Eğitim Merkezi’nde Tecrübeli Araştırıcı olarak çalıştı. 1986 yılında Marmara Üniversitesi’nde Nükleer Fizik dalındaki teziyle Yard. Doç Dr., 1994 yılında Doçent oldu. 1995 yılında Kanada Mc. Master Üniversitesi’nde misafir bilim adamı olarak çalıştı. 2000 yılında Marmara Üniversitesi’nde Nükleer Fizik anabilim dalında Profesör oldu.

2002 – 2004 yıllarında Marmara Üniversitesi’nde Rektör Yardımcısı, 2007 yılında Beykent Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Dekanı olarak görev yaptı.

Aldığı ödüller:

1972-1973: Üstün başarıdan dolayı British Council OSFAS ödülü

1973-1974: Üstün başarıdan dolayı British Council OSFAS ödülü

1974-1975: Üstün başarıdan dolayı British Council OSFAS ödülü

Prof. Dr. Emin Özbaş, akademik hayatı süresince; 5 adet yüksek lisans ve doktora tezi yönetti. Milletlerarası hakemli dergilerde 15 adet ilmî makalesi yayınlandı. Milletlerarası ilmî toplantılarda sunduğu ve bildiri kitabında yer alan tebliğlerin sayısı 28’dir. Millî hakemli dergilerde 17 makalesi yayınlandı. Millî toplantılarda sunduğu ve bildiri kitabında yer alan ilmî tebliğler 20 adettir. 22 adet ilmî yayını vardır. 33 adet araştırma projesi yönetmiş, 7 adet ilmî toplantıda başkanlık yapmıştır.

 

 

İstihbarat Türk Milleti İçin mi?

 

Türk toprakları üzerinde yüzlerce yıldır savaş gibi bir hakimiyet mücadelesi sürüyor. Bu mücadelenin değişik enstrümanları var. Bunlardan en önemlisi de istihbarat…

Her zaman ifade ediyorum; Türk Milletini bu topraklardan def edebilirlerse, boşalttıkları toprakları nasıl idare edecekleri meçhul olduğundan ve bunun yanında Türklere ait derin çekirdeğin inanılmaz direnişinden dolayı; Türklerin karşısında mücadele edenlerin hali hazırda elde ettiği net bir başarı yok.

Bahsettiğim tarafların çarpışmasının, en şiddetlisini 1912 – 1922 yılları arasında gördük. O tarihten sonra, her iki tarafta mücadeleyi zamana yayarak günümüze kadar sabırlı bir politika izlediler.

Her iki tarafında, kazanımları olduğu kadar kaybettikleri de vardır. Şimdi bu mücadele, taraflarca Türkiye’nin istihbarat örgütleri üzerinden de sürdürülmeye çalışılıyor.

Nasıl bir mücadele sürdürüldüğünü anlamak için, mümkün olduğunca istihbarat örgütlerimizi tanımak, yöntemlerini ve çalışanlarının profilini bilmek gerekir diye düşünüyorum.

Son günlerde, MİT yasasında bir takım değişiklikler yapılmaya çalışılıyor. İddialar MİT’in, iktidarın kontrolü altına gireceği yönünde. Eğer iktidar ve MİT “milli” ise MİT’in iktidarın kontrolüne girmesinde veya çalışanlarının yasal bir koruma zırhına büründürülmesinde bence hiç bir sakınca yoktur. Ancak şimdi iş gelip bu “milli”lik unsuruna dayanmaktadır.

Türk Milletine karşı mücadele eden güçlerin doğal olarak Türk İstihbarat Örgütlerine de tarih boyunca sızma çabası vardır. Örneğin İngiliz İstihbaratı’nın, Kurtuluş Savaşı sırasında kurulan “Karakol Örgütü”ne sızmış olması MİM ve Askeri Polis Teşkilatlarının kurulmasına neden olmuştur. Keza 1956 yılında dönemin Başbakanı Adnan Menderes’in talimatı üzerine yapılan soruşturmada; Türkiye’ye dinleme istasyonu kuran Amerikalıların, dinleme servisinde görev alan memurları özellikle de telefon dinlemesi görevlilerini maaşa bağladıkları, Menderes’in telefonlarının dinlenmesi olayının arka planında da ABD ajanlarının bulunduğu tespit edilmişti…

Bunların hepsini doğal karşılıyorum. Dediğim gibi Türk topraklarına hakim olma mücadelesi var.

Buradan dönüp baktığımızda, kendimizi;2007 yılının Ocak ayı başında dönemin MİT Müsteşarı Emre Taner’in teşkilatın kuruluşunun 80. yılı  nedeni ile yaptığı açıklamalarda yer alan “Başroldekiler ve figüranlar değişiyor. Bazı ulus devletler tarih maratonunu kaybedecekler ve ulusal egemenliklerini yitirecekler” şeklindeki sözlerinin, bugün hergeçen günden daha fazla isimlendirilmesine ve açıklanmasına ihtiyaç vardır demek zorunda hissediyoruz. Acaba Emre Taner’in kast ettiği devletler arasında Türkiye Cumhuriyeti devletide yer almaktamıdır?

Emre Taner’in açıklamalarından bu yana Türkiye’de tarihi nitelikte bir çok olay meydana gelmiştir. Gelinen nokta; Türkiye Cumhuriyeti devletinin suskunluğu nedeni ile BDP – PKK ortaklığının 30 Mart’tan sonra özerklik ilan edeceklerini duyurmuş olmaları ve iktidarın “Türk” sözcüğünü rafa kaldırmış olması ile Türk Milletini 36 etnik parçaya bölme çabasının en üst düzeyde sürmesidir. Bu sebeple düştüğümüz durum itibarı ile ister istemez, istihbaratın Türk Milleti için olup olmadığını sorgulamaktayız. Çünkü günümüzde devlet kurumlarıda çatır çatır çatırdamaktadır. İstihbaratın Türk milleti adına karar verme yetkisi varmıdır? sorusunun cevabı da net bir şekilde verilmelidir.

Yine medyada yer alan ünlü ve eski MİT’çi Mahir Kaynak’ın “… dünya üzerinde küresel sermaye ile ABD, Rusya ve Türkiye gibi ulus devletler arasında adı konulmamış bir savaş yaşandığını” ve R.T. Erdoğan’ın tasfiye edilmek istendiğini söylemesi; yukarıda bahsettiğimiz Emre Taner’in açıklamaları ile o günden bu yana yaşananlar, ülkenin ve Türk Milletinin iktidar tarafından dağıtılma aşamasına getirilmesi büyük ölçüde çelişmektedir.

Türkiye, 12 Eylül 1980 darbesinden sonra Turgut Özal ve devamı politikaları izleyenler tarafından küresel sermayenin işgaline hazır hale getirilmiş ve AKP iktidarı tarafından bu küresel işgal neredeyse tamamlanmıştır.Küresel sermaye, ufak tefek anlaşmazlıkları olsada hıristiyan haçlı birliğinin içinden zuhur ettiği için başta İngiltere, ABD, Rusya, Almanya gibi ulus devletlerle işbirliğine gitmesi çok kolaydır. Ancak iş Türkiye’ye gelince değişmektedir.Türkiye’de küresel işgal tamamlanmış olsa bile, Türk varlığının bu küresel güçler için büyük tehlike arz ettiğini gelişmelerden anlıyoruz. Öyleyse bu Türk varlığının kaldırılması gereklidir düşüncesi, Türk karşısındaki güçlerde hakim olan düşüncedir diye kabul etmeliyiz.

Bütün bunları bilen, direnen ve benden çok daha milli olan istihbaratçılarımız mutlaka vardır. Onlara hiç bir lafım yok. Bu insanlara, her türlü yetki ve yasal olarak koruma zırhı anlamına gelecek düzenlemeler yapılabilir. Ama ya bu yetkiyi kötüye kullanacak olanlarda varsa? İstihbaratın yönetimi onların elindeyse veya onların eline geçerse ne olacaktır? Söylemiyor mu Atatürk; memleketi teslim edeceğin adamın asli cevherine bak diye. Bunu da doğru düzgün başaramadığımız ortada!Son günlerde MİT üzerinde yürütülen tartışmalar hepimizin geleceğini ilgilendirir. Bahsettiğimiz sebeplerle bu konu,bizleri,teferruatlı düşünmeye ve araştırmaya itmelidir.

 

 

Abluka

 

Batı için asıl mesele, uyanan dev hükmünde olan Türkiye’nin uyanmasına asla imkân tanımamak; yahut erteleyebildiği kadar ertelemek. Bu da yetmezse, iç karışıklıklarla meşgul ederek  -hiç olmazsa-  zayıf bir vaziyette tutmaya çalışmaktan ibarettir.

Nitekim “1918 yılında  -hem (de) Osmanlı İmparatorluğu çökerken hazırlanan-  gizli bir istihbarat raporunun sonuç kısmında aynen şöyle deniyordu: ‘Osmanlılar ve Türkler’in…çeşitli kolları. Gençleşmiş bir Türkiye’nin liderliği altında etkin bir şekilde örgütlenirlerse, bu birleşim, devamlı bir huzursuzluk kaynağı ve özellikle Hindistan İmparatorluğu için büyük bir tehlike arzeder!’

“(Kaldı ki) kendi gücümüzü, biz bilmesek bile, ‘Adriyatik’ten Çin seddine Türklük’ gerçeğin(den)…Avrupalılar hâlâ…çekiniyorlar…Sovyet İmparatorluğu çöktükten sonra, özellikle çekindiler…hâlâ (da) çekiniyorlar…(Zaten) Sevr Anlaşması’nın altında (da) bu korku yatıyordu.

“Noel adlı İngiliz ajanının 1918’de (1919 olması lâzım) Sivas Kongresi’ni basıp Mustafa Kemal’i kaçırmak komplosunun altında (da)…güçlü bir Türkiye’nin doğmasındaki korku vardı.

“Cumhuriyet kurulduktan sonra İngiltere ve Fransa’nın zâhirî dostluk gösterilerine rağmen, NOEL gibi ajanların 1938’e kadar bölgede Kürt isyanlarını tahrik etmelerinin sebebi de bu idi…

“İngilizler’in Kürtler’e olan aşırı alâkalarını siz (bir de) Foreign Office’in belgelerinde okuyun…1918  raporunda İngiltere’nin endişesi  ‘Hindistan İmparatorluğu’ idi, bugün o kelimelerin yerine  ‘Petrol Kaynaklarını’  koyun!” (Altemur kılıç, Türkiye, 13 Temmuz 1999, 12)

“(Hâlen) Avrupa’da üç buçuk milyon Türk yaşıyor. Almanya’nın, Fransa’nın, Hollanda’nın, Belçika’nın okullarında yüz binlerce Türk okuyor. Batı üniversitelerinde doktora yapan…Hocalık eden pek çok insanımız var. (Velhasıl) otuz ülkeye güç verdik.” (Yavuz Donat, SABAH, 26 Temmuz 1999, 29)

İşte Batı, bu potansiyel / birikmiş / hazır gücün, kinetiğe / kullanıma geçirilmesinden, klâsik tabirle kuvveden fiile çıkmasından korkuyor! Yerinde sayan nüfustan, gerileyen nüfusa doğru seyretmeleri de, devamlı artan genç Türk nüfusu karşısında Batı’yı ürkütüyor.

Türkiye’nin  -her şeye rağmen-  yükselişinin önüne geçemeyen Batı, dolaylı yoldan engelleyici tertipler peşinde koşmaktan  -bir türlü-  kendini alamıyor! İşte bu yüzden Avrupa, Türkiye’ye karşı devamlı ve dolaylı olarak, sinsi bir boykot kampanyası yürütmektedir.

Nitekim Futbol kulüplerinin  ‘terör’ü  bahane ederek boykot başlatmaları, bu boykotun Tıp Kongreleri’ne kadar yayılması; Türkiye’de düzenlenen uluslararası kongrelerin, sudan bahanelerle iptal edilmesi, 1999 yılı içinde düzenlenmesi plânlanan 16 uluslararası kongre ve 4 uluslararası fuarın bu çirkin kampanya nedeniyle iptal edilmesi.

Yine aynı çerçevede ismi ve sayısı açıklanmayan başka uluslararası organizasyonların da bulunması; İstanbul’da gerçekleşmesi planlanan, her türlü hazırlığı yapılan, tanıtım broşürleri basılan 2000 yılında yapılması beklenen ICMASKO / 5 isimli uluslararası kongre gibi bâzı büyük organizasyonların da başka ülkelere kaydırılması. ( Zeynep Kurtbay, Sabah, 20 Temmuz 1999, 24) Türkiye’nin dört bir taraftan ABLUKA’ya alınmasından ( Rauf Tamer, Sabah, 21 Temmuz 1999, 30) başka nedir?

171

Bütün bunlara, Türkiye’nin eski Osmanlı misyonuna, yani hakları gasp edilen mazlum milletlerin haklarını koruma ve kollama gibi ulvî bir devlet siyasetini gerçekleştirme imkânlarına, yavaş yavaş, fiilen kavuşuyor olmasının doğurduğu yersiz tedirginlik sebep olmaktadır.

Gerçekten, çok yakın tarihimize kadar durum bu merkezdeydi. Nitekim:

“1912’de Osmanlılar, Balkanlardan çekildiler ve yeni koloniler olarak Avrupalıların eline geçti bu topraklar. Osmanlı yıkılmadan önce, özellikle en parlak döneminde Hristiyan ve Yahudi topluluklarına en yüksek hoşgörüyü gösterirdi. İmparatorluğun yarısı Hristiyandı. Bu topluluklar Osmanlı’nın millet sistemi içinde kendi kendilerini yönetme hakkına sahipti. Bu sistemin başarısını en güzel, sinagog, kilise ve camilerin yan yana olduğu Saraybosna kenti gösterir.

“Bugün dünyanın sorunlu bölgelerine baktığınızda, onların bir zamanlar Osmanlı yönetiminde yaşadığını göreceksiniz. İlk akla gelenler Kosova dışında Irak, İsrail, Filistin ve Cezayir.

“Osmanlı çöküp de Türkler; sahibi oldukları topraklardan çekildikten sonra, bu bölgelerde sorunlar çıkması sürpriz olarak değerlendirilemez. Ve gerçekten de eski Osmanlı toprakları sorun içindedir. Paradoksal olarak Osmanlı İmparatorluğu’nun kalbi olan ve bugün (sadece) Türkiye’nin bulunduğu bölge sorunsuzdur.

“(Bundan dolayıdır ki) Türkiye 19’uncu yüzyılın sonunda ve 1923’te Balkanlar ve Kafkasya’dan milyonlarca Müslüman göçmen almıştır.

“Türkiye’ye gelen göçmenler ise şehir nüfusunun büyük bölümünü oluşturdular. (Mesela) Musevîler hiçbir ayrımcılık yaşamadı.” (Norman Stone, Wall Street Journal’den naklen: Sabah, 18 Temmuz 1999, 19)

Buna rağmen Batı, bu kadarcık bir huzuru bile bu millete çok görmekte, bundan son derece rahatsızlık duymaktadır.

“(Çünkü) bir zamanlar Osmanlı yönetiminde yaşayan bölgeler, bugün sorun içinde olsalar da, Osmanlı karakterini en çok yansıtan Anadolu, en parlak geleceğe sahip olarak görünüyor.” (a.g. makale)

 

 

 

172 – 175

 

 

Türk’ün Bahtı Hep Kara mı Olacak?

0

 

Doğu Türkistan’da Çinli Türkler durmadan öldürülüyor. Ermeniler Karabağ’da Türk’e zulüm yapıyor. Kerkük her gün kan ağlıyor. Türkiye’de dahi Türk’üm demek artık birilerine göre ırkçılıkla ilişkilendiriliyor, nerede ise suç sayılacak! 
Rus Ordusu Kırım’da Türkleri kıyıma başladı. O bölgelerde Türk hep çile çekti, hala sürünmekte, öldürülmekte, insan yerine konmamaktadır. Tarih tekerrürden ibaret.  Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu yine zorda… 
Kırım Tatarlarının Lideri Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu’nun Çağrısına kulak verelim. 
Kırım Tatarlarının lideri, Ukrayna milletvekili ve İnsan Hakları Savunucusu Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu’nun dünyadaki tüm demokratik güçlere çağrısı: 
“Kırım’ın en eski halkı olan biz Kırım Tatarları, 
Rusya’nın Kırım’ı işgalini engelleme çağrısında bulunuyoruz. “Hür dünya, ey insanlık duy sesimizi, diyor Cemiloğlu… 
Biz Türk Milliyetçilerinin dileği, inşallah bu kardeşlerimizin başına kötü şeyler gelmez. İnşallah bu kardeşlerimiz yine Sibirya Zindanlarına doldurulmaz ve öldürülmezler. Allah’tan niyazımız odur ki, Kırım ikinci bir Hocalı olmaz… 
Bizim hükümetinse bu hususta derdi yok. Dışişleri bakanı bir şeyler söyler, toplantı falan diyerek, beyanat verir, olur biter. 
Birileri hırsızlıkları örtmek, kutuların içindekileri nereye saklayalı, ses kayıtlarını nasıl yalanlayalımlarla uğraşmakta. Bu güruh yargıyı, yürütmeyi ve tüm iktidarda kalma etkenlerini bir fiil elde etmek için meclisi gece bile çalıştırmaktadırlar. Ele geçirilmeyen köşe kalmamak şartı ile yeni çıkardıkları kanunla da pkk ya verilen sözler bir bir hayata geçirilerek ülkemiz bölünmeye doğru hızlı adımlarla götürülmektedir. 
Bu durumu Türk halkına anlatmak ta zorlanıyoruz. İslamı siyasi ve şahsi çıkarları için kullanan zevatın gerçek yüzü, din ile kapatılıyor. Kanında ve fikrinde bozukluk olan, ihanet içinde olan uyanıklar Milleti, Milliyetçiliği ırkçılıkla ilişkilendirip, milliyetçiliği ayaklar altına almaktadırlar. Kendilerinden başkalarını Müslüman görmeyen bu zevat, İslamı bilmeyen cahilleri istedikleri gibi şekillendirmektedirler. Her gün yapılan zamlarla nefesi kesilen emekli, işçi, memur, asgari ücretli, beş kg çiçek yağına dahi muhtaç edilerek,Türkiye’nin meselelerinden uzaklaştırılmışlardır. İnsanlar aç, aklına milli meseleleri nasıl getirebilsin ki? 
Türk Milleti’nin özelliklerine düşman bir güruh yetiştirmek için çalışıyorlar. Var güçleri ile Türk Milleti’nin birliğini tehlikeye atmaktan geri kalmamaktadırlar. Pkkyı baştacı yapanlar, herşeyi biz biliriz, bizim dediklerimiz doğrudur, biz ne dersek o olacak diyerek kendilerini padişah zannedenler, bunca yetim hakkı da yiyerek mazlumların ahını almaktadırlar.

Nerede bir kanı bozuk, bu ülkenin milli varlıklarına ihanet eden,Türk’e ve Atatürk’e düşman olan birine rastlarsanız, sorun bakın size (gerçek müslümanları tenzih ederek söylüyorum) sözde müslümanlık taslayacaktır. İslamı siyasi ve şahsi çıkar için kullananlar, marifetmiş gibi Türklüğünü de inkaredecektir. Türk ismini her yerden silenleri alkışlayacaktır. Bizde deriz ki ”Biz hem Müslümanız,hem de Türk. Hem Türk’üz hemde Müslümanız.” şunu da diyoruz: Bu milleti kimler yönetiyor? Şu tersliğe bakın ki sürekli Türk’e düşman olan birileri bu milletin başından eksik olmuyor. Onun içindir ki, geçmişte olduğu gibi şimdide Türk’ün bahtı hep kara. Güneşin doğması umuduyla…

 

Selçuklularda Şifahaneler ve Selçuklu Sultanı II. Kılıçarslan’ın Kızı Gevher Nesibe Hatun’un Vasiyeti

Selçuklu sultanları, bir taraftan fetihle uğraşırken, bir taraftan da ülkenin imar ve halkın refahı, eğitimi, din hayatı için medreseler, camiler, imaretler, kervansaraylar, hamamlar yanında halkın sağlığına ehemmiyet verdikleri için hastaneler ve şifa merkezleri de yaptırmışlardır. Selçuklulardan önce Rey’de de bir hastane (Bimeristan) mevcut olup, meşhur filozof, tabip, kimyager Ebubekir Razi (Ölümü: 311/923) bu hastanede çalışmıştır.

İslam’da da ilk hastane, Harun Reşit’in Cundişuparda Sasanilere ait hastane, tabipleriyle birlikte Bağdat’a nakliyle başlamıştır. Bağdat da Buveyhi hükümdarı Adud Ud Devle’ye ait hastane de Moğolların istilasına kadar faaliyetini devam ettirmiştir. Fakat bu hastaneler Selçuklular sayesinde ülkenin her tarafına yayılmış, yüz yıllardır hizmet vermeyi sürdürmüşlerdir.

Selçukluların ilk hastanesi ve tıp merkezi Alparslan’ın veziri Nizamül Mülk (1063-1072) tarafından Nişabur’da yapılmıştır. (1)

Sultan Sencer’in Kaşgarlı Yağan (Togan) Beyden sonra veziri olan Ahmed Kaşi’nin Kaşan, Ebher, Zencan, Gence, Erran’da darüşşifa (hastane) ve medreseler inşa ettiği bilinmektedir. Sultan Mahmud’un ordusunda tabipleri, müstahdemleri, ilaçları, tıbbi aletleri ve çadırları ile birlikte seyyar bir hastanesi vardı ve iki yüz deve ile taşınmakta idi. (2)

Selçuklular asker bir millet olarak ordularına bağlı ve onunla hareket eden seyyar hastane vücuda getirmişlerdi. Ordularında da seyyar hastaneler, bu hastanelerde tabipler, cerrahlar bulunuyordu. (3)Savaşlarda yaralıların tedavisine çok önem verdikleri için büyük seyyar hastaneler oluşturmuşlardı. Sultan Melikşah’ın ordusunda da tabiplerle, hastaların, aletlerin yüz deve ile taşındığı bir seyyar hastane bulunmaktaydı.

Beylikler devrinde de Anadolu’da bazı hastaneler yapılmıştır.

Selçuklular, devletin birçok şehirlerinde pek çok tıbbi eser ve darüşşifalar inşa etmişler, diğer ilim dallarının yanında, tıbba da çok önem vermişlerdir. Bu darüşşifalar ve tıbbi merkezlerle, sağlık hizmetlerinin yanında uyguladıkları tedaviyle, modern tıbbın gelişmesine de büyük katkı sağlamışlardır. Anadolu’nun fethini ve Türkleşmesini sağlayan Selçuklular, aynı zamanda Avrupa ve diğer ülke tıbbını, üniversitelerini, hastanelerini de etkilemişlerdir. Ayrıca kervansaraylarda hastalanan yolcular için birer tedavi merkezleri de oluşturmuşlardır. Keza Selçuklu saraylarında bile, küçük çapta hastaneler kurulmuş, içinde seçkin tabipler görev yapmışlardır. Sultanlar sıhhatleri için doktorlara çok önem verirler, saraya en meşhur tabipleri tayin ederlerdi. Sultan I. İzzettin Keykavus ve I. Alaaddin Keykubat yerli ve yabancı doktorlardan faydalanırlardı.

Selçuklular 1055 tarihinden sonra Bağdat, Şiraz, Berdeşir, Kaşan, Zencan, Ebher, Harran, Gence ve Mardin’de de hastaneler kurmuşlar, ancak günümüze kadar bu hastanelerin yapıları ulaşmamıştır. Günümüze kadar ulaşılabilen Selçuklu hastane ve tıp merkezleri ise şunlardır:

Şam’da Nurettin Hastanesi (1154), Kayseri’de Gevher Nesibe Darüşşifası ve Gıyaseddin Keyhüsrev Tıp Merkezi (1206), Sivas’ta Keykavus Darüşşifası (1217), Divriği’de Behram Şahin Kızı Turan Melik Hastanesi (1228), Çankırı’daki Ata Bey Ferruh Hastanesi (1235), Tokat’taki Gök Medrese ve Pervane Bey Darüşşifası (1275), Kastamonu’da Ali b. Pervane Hastanesi ve Amasya Darüşşifa Hastanesidir.

Selçuklular, ayrıca genel hastanelerinin yanında, cüzamlıların tecrit edilerek bakıldığı cüzzamhaneler ile akıl hastalarının tedavisi için de, merkezler kurmuşlardır. Bu hastanelerin içinde Kayseri, Sivas ve Amasya’daki hastane ve tıp merkezleri uzun süre faaliyetlerini sürdürmüşlerdir.

Selçuklu eserleri arasında en önemlilerinden biri de şifahanelerdir. Şifahaneler, dönemin hastane yapılarıydı. Şifahaneler insanların iyileşmesine, tedavi olmasına, şifa bulmasına yardımcı olan, gelip geçen yolcu, tüccar, garip ve kimsesizler için yaptırılmış şifa yerleridir. Selçuklularda sağlık kurumu, darüşşifa olarak anılmakla birlikte, tarihin çeşitli devirlerinde ve değişik coğrafyalarda Bimarhane, Maristan, Darülmerza, Darüttıp, Darüşsıhha, Şifaiyye, Darülafiye olarak adlandırılmıştır. Şifa evi, şifa kapısı, şifa yurdu, sıhhat yurdu, şifa edilen yer olarak halk arasında değerlendirilmektedir. Selçukluların ortaya koyduğu bu darüşşifalar, hem Türk tarihi açısından hem de dünya tıp tarihi açısından önem taşımaktadır. Darüşşifaların, hem mimari ve tıp tarihi, hem de vakfiye tarihi olarak çok dikkat çekici bulunmaktadır. Selçukluların ulaştığı her yerde, bir bir şifahaneler yapılmıştır. Divriği’deki, ayakta kalan en önemlisidir. Darüşşifalar, Türk İslam vakıf kültürü içerisinde en önde gelen sosyal yardım kuruluşlarından birisidir. Toplumun sağlık ihtiyaçlarının karşılanması için yapılan bu kuruluşlar varlıklarını, vakıflar ile korumuş ve sürdürmüşlerdir. Bu şifahaneleri yaşatmak için ticarethaneler, dükkanlar ve araziler vakfedilmiştir. Bu vakfiyeleri tahrir ve evkaf defterleri, atama fermanları gibi yazılı belgeler, binaları artık olmasa da bu eserlerin varlığı hakkında bize bilgi vermektedirler.

Sivas’ta, I. Keykavus tarafından 1217 yılında inşa edilen darüşşifada, aynı ihtişamını muhafaza etmiş, ona ait bir vakfiye sureti bize kadar gelmiştir. Bu darüşşifaya hizmetinin devamı için, yüzden fazla dükkan ve pek çokta arazi ve başka akarlar da vakfedilmiştir. Bu darüşşifalarda çeşitli uzman doktorlar, cerrahlar, göz doktorları, memurlar ve müstahdemler çalışmışlardır. Onların ve ilaçların tahsisatı ve hasta masrafları, bu vakıf gelirlerinden temin edilmiştir.

Selçukluların yaptırdığı darüşşifalardan bazıları da şunlardır:

I.Alaeddin Keykubat’a ait Alanya’daki Alai Darüşşifası, Divriği’de Behram Şah’ın kızı Turan Melek (1228), Çankırı’da Ata bey Ferruh (1235), Amasya’da Toruntay (1266), Kastamonu’da Pervanoğlu Ali (1272), Tokat’ta Muineddin Pervane (1275), Amasya’da Sultan Olcayto (1308) ve Aksaray’daki Darüşşifa gibi eserlerdir.

Amasya hastanesinde baştabiplik yapan Sabuncu oğlu Şerafettin, yazdığı cerrah-name-i İlhani eserde (15. Asır) cerrahlıkta kullanılan bütün aletleri, Türkçe isimlerini ve her hastalığın tedavisine dair pek çok resimleri göstermektedir.

Darüşşifaların başına getirilen alim bir kimse, hastaları idare eder, eczaneyi emrinde tutar, her hastanın reçetesine göre ilaçları verdirirdi. Hastanelerde görevlendirilecek hekimlerin tıp ilmine vakıf ve cerrahide becerisinin olmasına bakılırdı. Hastalar odalarında, yataklarında yatar, onlarla ilgilenen müstahdemler sabah akşam hastaların durumunu sorar, hastalara ait ilaç, yemek ve şurupları dağıtırdı. Hastanelerde kadınlar içinde ayrı bölümler vardı. Selçuklular akıl hastalarının ilaç ve müzik ile tedavi edilmelerinde de öncülük etmişlerdir. Hastanelerin yanında, yetimler mektebi, acizler yurdu, zaviyeler, zengin kütüphaneler yer alıyordu. Bunların giderleri vakıflardan sağlanıyordu. Hastanelere gelemeyen hastaları getirtmek ve hasta olanları bulmak için de memurlar tayin edilmişti. Hastanelerde aşhane, ilaç, meşrubat ve macunlar için ayrı odalar ve ilaç yapılan eczaneler bulunuyordu. Hastaneyi ve vakıfları idare eden idarehane ve burada görevli memurlar vardı. Hastanelerin yakınlarında kör ve sakatlara hanegahlar, dul, ihtiyar, yetim ve kimsesizlere yurtlar kurulmuş, bunların hizmet, ihtiyaç ve giderleri için de vakıflar tesis edilmiştir. Bu hastanelerde zengin, fakir, din, dil, ırk ayrımı yapılmadan herkesin tedavi olduğu yerlerdir. Hastalara ilaçlar, yiyecekler ücretsiz verilir, tedavilerden para alınmazdı.

Selçuklular, halk sağlığı için hastane içinde de tıp merkezleri kurmuşlar, tıbbın gelişmesi için de ellerinden gelen imkanları, bu merkezlerin kullanımına sunmuşlardır. Bu merkezlerin hizmetlerinin devamı içinde vakıflar kurulmuş, giderleri bu vakfiyelerden karşılanmıştır. Selçuklular zamanında yapılan bu tıp merkezleri ve hastaneler Osmanlılar zamanında da aynı görev ve hizmetlerini sürdürmüşlerdir. Tıp mesleğinin uygulanmasına yönelik özel bir mimari anlayışla bu hastaneler ve tıp merkezleri yapılmıştır. Bu tıp merkezlerinde tıp eğitiminin verildiği derslerde İbni Sina, Razi, Hipokratın eserleri ve Hasan El-Curcani’nin, Zahire-i Harizm Şahi adlı ansiklopedik eseri de ders kitabı olarak okutulmuştu.

Teori ve uygulamaya dayalı olarak hizmet veren Kayseri’deki Gevher Nesibe Darüşşifası ve Gıyasettin Keyhüsrev tıp Merkezi (medresesi) Selçukluların en önemli sağlık merkezlerinden birisidir. Bu tıp merkezinde kullanılmak üzere vakfedilen malların 1584 yılındaki gelir toplamı 43643 akçe kadardı. Bu merkezdeki hocalara 20 akçe, hekimlere de 8 akçe maaş verilirdi.

13. yüzyılda kervan yollarının kesiştiği bir merkez olarak öne çıkan Kayseri bu yüzyıldan sonra “Mukarr-ı Ulama” (alimler şehri) olarak anılmaya başlar. Önemli bir bilim ve sanat merkezi olan Kayseri’de, Selçuklu dönemine ait on beş medresenin olduğu bilinmektedir. Bu medreseler arasında tıp medresesi ve şifahane olarak yapılan çifte medrese, bugünkü adıyla Gevher Nesibe Tıp Tarihi Müzesi, Anadolu’daki ilk tıp merkezidir. Bu medrese 1205-1206 yıllarında Selçuklu Hakanı II. Kılıçarslan’ın kızı Gevher Nesibe Sultan adına kardeşi Sultan I. Gıyasettin Keyhüsrev tarafından yaptırılmıştır. Gevher Nesibe Şifahiyesi Türklerin yaptırdığı onbirinci büyük hastanedir. Anadolu’da ise beşincisi olduğu bilinmektedir. Aynı zamanda içerisinde tıp tahsili yapılanların ilkidir. Gevher Nesibe Tıp Merkezi, yapısı ve tıp eğitimi açısından dünyadaki ilk tıp merkezi olarak geçmektedir. Bu merkezde hekim, cerrah, göz doktoru, yardımcı asistanlar, akıl hastanesi ve ruh hastalıkları koğuşları ve ayrıca eczane kısmı da bulunmaktadır. Günümüzde ise bu merkez Erciyes Üniversitesi Tıp Tarihi Enstitüsü’ne tahsis edilmiş ve 14 Mart 1982’de de Tıp Tarihi Müzesi olarak kullanılmaya başlanılmıştır.

Gevher Nesibe Sultan Tıp Merkezinin yapılış hikayesi vardır. Gevher Nesibe Sultan, saray başsipahisine gönül vermiştir. Evlenmelerine Nesibe Sultan’ın ağabeyi Hakan I. Gıyasettin Keyhüsrev karşı çıkmıştır. Hakan I. Gıyasettin başşipahiyi savaşa göndermiş, baş sipahi de bu savaşta şehit düşmüştür. Bu olay üzerine ve sonrasında Gevher Nesibe Sultan üzüntüsünden hasta olmuş ve vereme yakalanmıştır. Kız kardeşinin durumunu öğrenen Sultan I. Gıyasettin Keyhüsrev onu ölüm döşeğinde ziyaret eder. Son dileğini sorarak özür diler. Gevher Nesibe Hatun da, Hakan Gıyasettin Keyhüsrev’den “Ben devasız bir derde düştüm, kurtulmama imkan yok, hiçbir hekim derdime çare bulamadı, ben artık ahret yokuşuyum, eğer dilersen benim mal varlığımla benim adıma bir şifahane (hastane) yaptır! Bu şifahanede bir yandan dertlilere şifa verilirken, bir yandan da çaresi olmayan dertlere çare aransın. Bu şifahane ünlü ve hekim ve cerrah yetiştirsin. Burada kimseden bir kuruş para alınmasın. Burası benim adıma bir vakıf olsun.” (4) diye vasiyette bulunmuştur.

I.Gıyasettin Keyhüsrev, kız kardeşinin hastalığına kendisinin neden olmasından büyük üzüntü duyar. Onun son isteğini yerine getirir ve 1204 yılında şifahanenin yapımını başlatır. Şifahane iki yılda tamamlanarak, 1206 yılında hizmete açılır. Daha sonra şifahanenin doğusuna, Gevher Nesibe Sultan’ın ikinci kardeşi Sultan İzzettin Keykavus, 1210-1214 yılları arasında tıp merkezini (medresesini) yaptırır. Bu iki yapının 1890 yıllarına kadar, amacına uygun şekilde hizmet verdiği bazı kaynaklarca belirtilmektedir.

Tıp medresesi iki bölümden oluşur. Batı bölümde şifahane, doğuda tıp merkezi yer alır. Çifte medresenin kış aylarında künklerle merkezi sistemden getirilen sıcak su buharı ile ısıtıldığı anlaşılmaktadır. Medrese bölümünün kuzey doğu bölümünde de Gevher Nesibe Sultanın türbesi bulunmaktadır.

Şifahanede Gevher Nesibe Sultanın vasiyeti üzerine tedavi gören hastalardan ücret alınmamıştır. Gevher Nesibe Şifahiyesi ve medresesinde Selçuklu Hükümdarı Alaaddin Keykubat’ın sağlık nazırı olan Ekmelettin hocalık yapmıştır. Ünlü Türk hekimlerinden Ebu Bekir, Gazanferi, Ali Şinasi, Ebu Salim İbni Kübra, Yakubi, Sucauddin Ali Bin Ebu Tahir, Seyit Samet Cevher, Nesibe medresesinde yetişmişlerdir.

Selçuklular, halkın sağlığı ve şifa bulmaları için, ülkenin birçok şehirlerin de sıcak su kaplıcaları ( termaller ) ve hamamlar inşa etmişlerdir. Ilgın, Eskişehir, Kütahya, Erzurum da hizmete açılan sıcak su banyoları ve kaplıcaları, halkın sağlığına sunulmuştur. Anadolu da, hasta ve felçlilerin şifa için gittikleri 300 e yakın sıcak su hamamları bulunuyordu. Sultan I. Alaaddin Keykubat, sefere giderken Hamam-i Seferi denilen çadır hamamını da yanında götürüyordu.Bu çadırda altın , gümüş hamam takımları, kokuları, hamam malzemeleri bulunuyordu.

Kaynaklar:

1-2-3-Prof. Dr. Osman Turan- Selçuklular Tarihi ve Türk İslam Medeniyeti-Boğaziçi Yay. İst. 1966

4-Muhsin İlyas Subaşı- Aşk Prensesleride Öldürür- Gencay Yay.- İst. 2011- S.222.223

5-Ahmet Süheyl Ünver- Anadolu Selçuklularında Sağlık hizmetleri-Türk Tarih Kurumu Yay. Ank. 1972

6-Arslan Terzioğlu- Bimeristan – Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi- Diyanet Vakfı Yay. İst. 1992

7-Sevim Can- Selçuklular Döneminde Kadın-(1040-1308)- Ufuk Ötesi Yay.- 2008

8-Abdullah Kılıç- Anadolu Selçuklu- Osmanlı Devleti Abideleri Şifahaneler

Hayat Yayınları.

 

 

Ameller Niyetlere Göredir

 

Yüce Allah, insanları ve cinleri kendisine kulluk/ibadet etsin diye yaratmıştır. (Zâriyât, 51/56) Bunun içindir ki, insanın en önemli ve öncelikli görevi Allah’a kulluk etmesidir.

Yaratılışın gayesi ve Yüce Allah’a bağlılığın açık bir göstergesi olan ibadetler, sırf Allah rızası gözetilerek yapılmalıdır. Çünkü Allah’ın emri olan ibadetler, halisane bir niyetle yapıldığında makbul olur. Bu nedenle dinimizde niyet, ibadetlerde şart koşulmuştur.

İnsanın bütün söz ve davranışları Allah Teâlâ nezdinde ancak niyetine göre değer kazanmaktadır. Buna göre; Allah’ın rızasını gözetmeyen bir niyetle yapılan amelin Allah katında hiçbir değeri yoktur. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de, ibadetlerin makbul olmasının, sırf Allah’ın rızası gözetilerek ve ihlâsla yapılmasına bağlı olduğu bildirilmiştir: “De ki: “Şüphesiz bana, dini Allah’a has kılarak O’na ibadet etmem emredildi.” (Zümer, 39/11) “Halbuki onlara, ancak dini Allah’a has kılarak, hakka yönelen kimseler olarak O’na kulluk etmeleri, namazı kılmaları ve zekâtı vermeleri emredilmişti. İşte bu dosdoğru dindir.” (Beyyine, 98/5)

Hz. Peygamber (s.a.s.) de şöyle buyurmuştur: “Ameller ancak niyetlere göre değer kazanır. Kişi neye niyet ettiyse onun karşılığını alır…” (Buhârî, Îmân, 41; Müslim, İmâre, 155) Başka bir hadis-i şerifte ise; “Şüphesiz Allah Teâlâ, sadece kendisi için ve ancak kendisinin rızası gözetilerek yapılan ameli kabul eder” (Nesâî, Cihad, 24) buyrularak, yapılan ibadetlerin makbul olması için sırf Allah rızasını kazanmak niyetiyle yapılmasının şart olduğu vurgulanmıştır.

Bütün ibadet ve hayırlarını halisane niyetlerle yapan kimseler Yüce Allah tarafından şöyle övülmüştür: “Temizlenmek için malını hayra veren en muttakî (Allah’a karşı gelmekten en çok sakınan) kimse o ateşten uzak tutulacaktır. O, hiç kimseye karşılık bekleyerek iyilik yapmaz.(Yaptığı iyiliği) Ancak yüce Rabbinin rızasını istediği için (yapar). Elbette kendisi de hoşnut olacaktır.” (Leyl, 92/17-21)

Niyetin etkisi o kadar büyüktür ki, insanın davranışlarının mahiyetini değiştirir. Sıradan davranışlar güzel niyetlerle ibadete dönüştüğü gibi, halis olmayan niyetlerle yapılan ibadetler de insanı günaha götürür.  Aynı şekilde niyet ile âdetler ibadet haline dönüşürken, ibadetler de âdet haline gelebilir.

Örneğin bir kimsenin gelip geçenlere zarar vermesin diye yoldaki taş, çalı vb. şeyleri kaldırıp atması ona sevap kazandırır. Diğer yandan gösteriş için yani insanların takdirini kazanmak veya başka bir dünyevî menfaat elde etmek için yapılan ibadet, iyilik ve hayırlar insan için ağır bir vebal olmaktadır. Yine bir Müslüman, meşru yollardan kazanarak ailesinin geçimini sağlamak düşüncesiyle çalışırsa, ibadet sevabı kazanır. Demek ki, insanın ne yaptığı değil, neyi niçin yaptığı daha önemlidir.

Bir kimse yaptığı bir işi sadece Allah’ın rızasını kazanmak niyetiyle yaparsa, hem dünyada hem de ahirette onun karşılığını fazlasıyla görür. Sadece insanların beğenisini kazanmayı ve dünyevî menfaat temin etmeyi düşünenler ise dünyada kazançlı çıksalar bile ahirette bir şey elde edemeyeceklerdir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s.) insanların ahirette niyetlerine göre diriltileceklerini haber vermiştir. (Buharî, Büyû’, 46; Müslim, Fiten, 4-8) İnsanın her istediği iyiliği yapmaya gücü yetmeyebilir, fakat samimi niyeti sayesinde birçok sevap elde edebilir. Zira Müslümanın ibadet, hayır ve iyilik yapma konusunda kalbinden geçen samimi isteği de ibadet olarak değer kazanmaktadır. Hz. Peygamber (s.a.s.) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuştur: “Mü’minin niyeti amelinden daha hayırlıdır.” (Heysemî, I, 61; Suyûtî, Câmi, II, 194) Yine Peygamber Efendimiz (s.a.s.), Allah yolunda şehit olmayı samimi bir şekilde istediği halde bu arzusuna kavuşamayıp yatağında ölen kimsenin şehit sayılacağını haber vermiştir. (Müslim, İmâre, 156, 157)

Yüce Allah, insanın tüm davranışları, sözleri hatta kalbinden geçen bütün düşüncelerinden haberdardır, O’na hiçbir şey gizli kalamaz. (Âl-i İmrân, 3/29) İnsanlar, bütün söz ve davranışlarından ancak niyetlerine göre sorumlu tutulacaklardır.

O halde; niyetlerimize dikkat etmeli; bütün işlerimizi, ibadetlerimizi ve iyiliklerimizi sırf Allah rızası için yapmalıyız.

 

 

… Gün Gelir Hesap Döner …

 

Allah, bu milleti gerçekten de seviyor…

Hikâye bu ya; Allah-ü Teala’nın makamına melekler gelirler, savaş çıktığını ve İngilizlerin sıkıntıda olduğunu söylerler. Allah (c.c.), “Onlar sömürgecidir, işlerini bilir” der.

Aradan bir süre geçer bu kez Almanların savaşa girdiğini anlatırlar. Allah (c.c.), “Almanlar çalışkan insanlardır onlar başlarının çaresine bakar” der.

Ardından Japonların güç durumda olduğunu girdikleri savaşı kaybetmek üzere olduklarını haber verirler. Allah (c.c.), “Onların öyle teknolojileri var ki, her türlü engeli aşarlar” der.

Melekler bu sefer Türklerin savaşa girdiklerinden ve sıkıntıya düştüklerinden bahsederler. Allah (c.c.) bu kez ise, ”Getirin çizmelerimi, onlar bensiz yapamaz” der.

Ne kadar güç duruma düşerse düşsün, kimler nerelerde ne kumpaslar kurmaya kalkarsa kalksın, Allah (c.c.) bir şekilde bu milleti selâmete erdiriyor.

Aziz milletimiz, ne kadar derin uykuya dalarsa dalsın; bütün tershanelerine girilse de, bütün orduları dağıtılsa da yine de Rabbim dengeleri öyle bir değiştiriyor ve kartları yeniden karıyor ki; bütün hesaplar altüst oluyor.

Siz istediğiniz kadar Washington’da, Moskova’da, Londra’da, Erbil’de veya Tahran’da sözüm ona think tank yapın; millet istediği kadar gözü kapalı bir heyulanın peşine takılsın, yine de memleket bir şekilde düze çıkıyor.

Meşhur şiirdeki gibi “Galip et, çünkü bu son ordusudur İslâm’ın” duasını edenler hâlâ çoğunlukta.

Demek ki bütün hesapların üstünde de bir hesap var… Siz ne kadar hesap yapsanız da Allah bir şekilde Türk Milleti’ne yardım ediyor.

Eee,atalar boşuna dememiş, “Keser döner, sap döner. Gün gelir hesap döner” diye.

* * *

Kırım’da işler iyice karıştı. Rusya tahminimizden de önce ve ama gereken hazırlıkları da yapmadan fiili bir durum oluşturdu ve Kırım’ı işgal ediverdi.

Böylece Putin-Medvedev ikilisinin yıllarca uğraşarak hazırladıkları ve yeniden SSCB benzeri ‘Büyük Rusya’ kurma hayalleri daha birinci sınavda öngörüsüzlük ve hesapsızlık sonucu yerini büyük bir hüsrana ve yıkıma bırakmak üzere…

Kırım’ı işgal için 6 ay kadar sonra şartların olgunlaşmasını beklemek ve bölgedeki Ruslara çifte vatandaşlık vermek yerine Kızılordu’yu Kırım’a sokarak, Suriye’de elde ettiği diplomatik başarıyı askeri bir zaferle taçlandırmak isteyen Putin, oluşturmaya çalıştığı güçlü Rusya hülyasını da kâbusa dönüştürdü. Buna son çarın kâbusu da diyebiliriz…

 

 

Ey Güzel Kırım Ey Sancılı Türk Yurdu!

 

Kırım’ı yaşayarak anlatanlardan biri ve önemlisi Cengiz Dağcı rahmetliydi. Bizim nesil Kırım’ı Cengiz Dağcı’nın  Onlar da İnsandı, Korkunç Yıllar, Dönüş, O Topraklar Bizimdi, Badem Dalına Asılı Bebekler, Üşüyen Sokak, Anneme Mektuplar, Benim Gibi Biri, Genç Temuçin, Yansılar, Ölüm ve Korku Günleri,  Yurdunu Kaybeden Adam gibi eserlerinden kendi evimizde öğrendik. Hep ortak yanlarımız vardı.

Cengiz Dağcı(Kırım Yalta Kızıltaş Köyü1920- Londra 2011) Rus emperyalizmi ve zulmü altında büyüdü. İkinci Dünya Savaşı’nda Rus Ordusu’nca askere alındı. Rusya-Almanya Savaşı sırasında Ukrayna cephesinde tank teğmeni olarak görev yaptı. Almanlara esir düştü(1941). Esir kampından kaçtı. Polonyalı hemşire eşi Regina Hanım ile birlikte  İngiltere’ye yerleşti(1946). Sürekli Londra’da yaşadı ve yaşadığı günleri, acıları kitaplarında tarafsız bir gözle aktardı. Vefat ettiğinde doğduğu topraklara gömülme arzusu ailesinin de müsadesiyle naaşı köyünde dini bir merasimle defnedildi. Türkiye bu konuda özel bir uçak tahsis ederek katkıda bulundu. Bütün dünya medyası bu haberi verdiğinde Kırım’da yaşayan Tatar Türkleri bile bu gelişmeden malesef habersizdi. Birbirlerine soruyorlardı “Bu Cengiz Dağcı da Kim?” diye. Cengiz Dağcı’nın Türkiye Türkçesiyle yazdığı eserleri 50. Yaş gününü kutlayan Ötüken Yayınevi hala yayınlanıyor. Okumayı sevmek için bile bu eserlere sahip olmak gerekir. Dolayısıyla çok özelliği ve güzelliği var bu eserlerin. Kırım Davası’nda ömrünü vakfeden ikinci bir isim de rahmetli politikacı Bakan Dr. Ahmet İhsan Kırımlı’dır. Mekanları cennet olsun.

BİR SÜREÇ İÇİNDEKİ TÜRK TOPRAĞI YARIMADA

Kırım, Sinop’a 280 km uzaklıkta Türk kavimlerinin belge ve bilgilerini barındıran bir Türk yurdudur. Kırım’da bir dönem Kıpçakları, Anadolu Selçuklularını, Altınordu Türk Devletlerini yaşamak mümkün. Kırım Hanlığı’nı ise Hacı Geray Han kurdu. Kırım daha sonra Osmanlı Cihan Devleti himayesine girdi(1475). Küçük Kaynarca Anlaşması ile bağımsız oldu(1774). Daha sonra Çarlık Rusyası’na ilhak edildi(1783). Türkler Kırım Savaşı (1853-1856) sonrası yarımadada Anadoluya göçleri nedeniyle azınlık durumuna düştü. 18 Mayıs 1944 tarihi Kırım Türklerinin acımasızca katledildiği, kundaktaki çocukları dahil Özbekistan ve Sibirya’ya sürgüne gönderildiği gün olarak tarihe geçti. Bu masum insanların yarısından çoğu yollarda hayatını kaybetti. Hayatta kalanlar ise kimlik mücadelesini sürdürdüler. Tatarların Kırım’daki bütün mallarına el kondu. Ruslar yerleştirildi.  Moskova, eyalet statüsü vererek Kırım’ı Sovyetler Birliği’ne bağladı(1945). Nikita Kruşçev SSCB’nin dağılabileceğini görememiş olsa gerek ki Rus-Ukrain kardeşliğinin 1000. Yıldönümünde Kırım’ı Ukrayna’ya bağladı. Kırım Tatarları yıllar sonra Kızıl Meydan’da bütün dünyanın dikkatini çeken gösterilere başladılar. Kırım Tatar Milli Hareketi Teşkilatı kuruldu ve başkanlığına da bütün hayatı zindanlarda geçen, “işkenceden öldü” diye bilinen ve Türkiye’de gıyabi cenaze namazları kılınan Mustafa Cemil Kırımoğlu getirildi. Kırım’daki seçimlerde(1994) 14 Kırım Tatarı Parlamentoya girdi. (Rusya bu son işgaliyle sayıyı 20’ye yükseltti!) Mustafa Cemil Kırımoğlu ile Rafet Çubar Ukrayna Parlamenetosunda milletvekili olarak göreve başladı.

CÜCE CİN GÜLYABANİ RUS BAŞBAKAN

SSCB’nin dağılması bu olumlu gelişmeyi hızlandırdı. SSCB zamanında sürgündeki Kırımlılar topraklarına dönmeye başladılar. Bugün Kırım’da %58 Ruslar, %24 Ukraynalılar, %16 Kırım Tatarları, %1.44 Beyaz Ruslar, %0.43 Ermeniler ve %0.22 oranında Yahudiler yaşamaktadır. Kırım tatarlarının nüfusu 300 bin olarak tahmin edilmektedir. Rus nüfusu ise  sürekli azalmakta olduğu istatistiklerden ortaya çıkmıştır. Ruslar evlilik yaşını yükseltip, çocuk yapmazken Tatar Türkleri doğurganlığı önde tutup çocuk sayısını artırmaktadır. Müslüman olan Rusların sayısı da önem arz ediyor. Bu Rusların dikkatinden kaçmamakta ve tedbirler almaya yönelmektedirler. Sorun da burada yaşıyor.

Bugün Türkiye’de yaklaşık bir milyon kadar Kırım Türkü yaşamaktadır. Ayrıca Çarlık Rusyası’nın yıkılmasından sonra da 10 bin kadar Beyaz Rus İstanbul’a kaçmış, çoluk çoçuğa kavuşarak hala Türkiye’de yaşamaktadır ve nüfusları da artmıştır.

Ukrayna’daki gelişmeler bir sinema şeridi gibi bütün bunları hatırlattı. Rusya Kırım’ı adeta yeniden işgal etti askerlerini göndererek. Zaten Sivastopol 42 yıllığına Rusya tarafından askeri üs olarak kullanılmak üzere Ukrayna’dan kiralanmıştı. Burada dolayısıyla Rus askerleri bulunuyordu. Bu yetmiyormuş gibi Rusların ağırlıklı olduğu Kırım Parlamentosu da bağımsızlığını ilan etti! Yandı mı keten helva? Dahası var Başbakan Yardımcısı Tatar Türkü de görevden alındı. 41 ülkenin en tartışmalı isimlerinden Çete örgütlü ve Cüce Cin Gülyabani lakaplı  Moldavyalı Sergey Aksyonov Kırım’a başbakan olarak getirildi.

NATO AWACS erken uyarı uçaklarıyla devreye girdi. Çünkü Kırım’da petrol bulunduğunu işaretleri artmaya başlandı. Batının ve Rusya’nın endişeleri dolayısıyla ortak. İnsan hakları, barış ve hürriyet bu yönetimlerce ancak kendi menfaatleri ölçüsünde vardır ve verilebilinir!.

KIRIMLI AİLELERİN GÖÇÜ BAŞLADI

Birkaç gün önce Kırım’dan dostlarımız geldi. İsimlerini vermiyorum, sorun yaşamalarından endişe ediyorum. Saray Muhallebicisi’nde birlikte olduk. Kendisi ve iki kızıyla birlikte gelmişti. Hanımı yoktu ama o da İstanbul’a gelmiş. Öteki üç çocuğunu da İstanbul’a getirmeye çalışıyormuş. Peki neden? Çünkü evleri işaretleniyormuş Rus militanlarca “Bu Tatar evi “diye. Başka? Tatarlar artık Kırım’da meslek sahibi ve işyereleri var. Ruslar mirasyedi gibi pek çalışmaya ve üretmeye yanaşmıyorlarmış. Bir kısmı Kırım Tatarlarının kiracısı durumunda. Ancak bir aydır kiralarını ödemiyor “Burası ilerde bizim olacak. Rusya bize buraları bedava verecek.” diye tehdit ediyorlarmış. Okullarda Tatar öğrenciler ötekileştirmeye başlanılmış. Rus öğrenciler Tatar talebelere “Sizi buradan süreceğiz” diyesiymişler.Hem de ısrarla. Belli ki evlerinde konuşulan bir husus bu.

Kırım’a öte yandan SSCB zamanında vatanlarından zorla sökülüp atılan Kırım Tatarlarının topraklarına dönmesi de artarak sürüyormuş üstelik. Bir zamanlar Ukrayna Kırım Tatarlarına vatandaşlık bile vermiyordu maalesef. Kırım Tatarı sevgili dostum benden bir ricada bulundu:

-Mehmet Bey, bütün Rusya ve Ukrayna’da Türk filmleri izleniyor. Özellikle de Muhteşem Yüzyıl olunca bütün aile fertleri bir araya geliyor. Benim küçük kızım geçen sene İstanbul’a geldiğinde Muhteşem Yüzyıl’ın kahramanlarından Bali Bey (Burak Özçivit) ile bir resim çektirdi. Kırım’da olay oldu bu fotoğraf. Şimdi sizden ricam bir de Kanuni Sultan Süleyman (Halit Ergenç) ile resim çektirsin kızım. Çok istiyor bu fotoğrafı. Asıl o zaman seyreyleyin siz gümbürtüyü.

BİR SİVİL KAHRAMAN MUSTAFA CEMİL KIRIMOĞLU

Hemen magazin muhabirleri dostlarımı aradım. Ay Yapım’dan müsade alınacak. Şimdi bu kızımız Halit Ergenç ile resim çektirmeyi sabırsızlıkla bekliyor. Kırım’da Tatarlar maalesef bir eyleme karşı mezarlıklarını, camilerini ve evlerini nöbetleşe savunmaya başlamışlar bile. Bu ne acı bir gelişme, insafsızlık 21. Asır için. Ukrayna’nın Rusya sınırına yakın kentlerinde gönderlere artık Rusya bayrağı çekiliyormuş!. Bir ülkenin milli sınırlarına tecavüz değil de bu nedir? Her şeye rağmen sivil Ukraynalılar ve Tatar Türkleri silahlı bir eyleme girmiyorlar. Ancak çok tuzak kuruyorlar böyle olması için. Çatışmaya girilsin isteniyor. Maazallah bölge felakete süreklenir böylesine bir sivil çatışmada.

Arkadaşıma sordum “Referandum Kırım’ın Rusya’ya bağlanması için? Bu nedir?” Cevabı ilginçti.

-Hiç kimsenin böyle bir şeyden haberi yok. Kendileri çalıp kendileri oynuyorlar. Bugün Kırım’da Rus nüfus fazla. Buna güveniyorlar. Biz de bu konuda liderimiz Mustafa Cemil Kırımoğlu’na inanıyoruz. O ne derse öyle hareket edeceğiz.

-Peki bankalardaki paralarınızı falan çekebiliyor musunuz?

-Maalesef hayır..belli bir limit koydular.. o da günlük masraflara ancak kafi gelebiliyor.

-Elektiriğiniz, suyunuz, doğal gazınız konusunda bir sorun yaşıyor musunuz?

-Önce can güvenliğimiz geliyor. İstanbul’a gelişimiz de bundan. Ancak öte yandan da eski SSCB topraklarında yaşayan Kırım Tatarları da vatanlarına dönmeye başladı. Ukrayna henüz uyandı bu konuda. Daha önce bize vatandaşlık bile vermiyordu. Değil toprak ve ev satın almak.

-Tatarlar Kırım’ın Ukrayna’ya ait özerk bir cumhuriyet olarak böyle kalması daha mı uygun?

Hiç tereddüt etmeden “evet” dedi. Yemekten sonra ayrıldık ama yine görüşeceğiz.

TARİH YAPMAK MI, YAZMAK MI ÖNDE?

Ukrayna olayı ve Kırım’daki gelişmeler yeni bir soğuk savaş gibi görünüyor. Dilerim sıcaklık artarak hararete dönüşmez. Ancak küresel bir kamplaşma olduğu her halinden belli. Ankara bu gelişmenin neresinde ve nasıl durmalı tartışılabilinir. Ancak Türkiye en nazik bir dönemde yakalandı bu gelişmeye. Demeçlerle buzdolabına konulabilinir mi Kırım sorunu?. Yahut birkaç ikili veya uluslararası üç-beş temas! Yoksa TRT, toplum vicdanını ekran ve mikrofanlara yansıtır mı? İyi ki Zafer Karatay var TRT’de yüz akı bir memleketsever yapımcı.

Bugün Kırım fiilen Rusya’ya bağlanmış gibi görünüyor. Referandum falan laf ola beri gele cinsinden. Sadece diplomatik bir dil kullanılıyor o kadar. Fiili durum zaten Moskava’nın planladığı gibi. Moskova’ya yaptırım konusunda da Avrupa Birliği ikiye bölünmüş gözüküyor. Almanya böylesi bir yaptırıma karşı çıkıyor. Aynı Çin gibi. Fakat Alman Dışişleri Bakanı Frank Walter Steinmeier Kırım’daki gelişmeyi Berlin duvarının yıkılmasından sonraki en büyük kriz olarak değerlendiriyor, Avrupa’nın bölünmesinden endişelerini dile getiriyor. Bu gelişmeden en mutlu kişi ise Beşşar Esed. Çünkü Suriye yönetimin katliamları gündemden düşmek üzere. Bize gelince Ankara-Moskova ilişikileri bir pekmez ayı yaşıyordu turizm, Türk inşaat müteahhitleri ve ihracat açısından. Peki bundan sonra?!

Kırım bir tarihi Türk yurdu. Akmescid, Gözleve, Kerç, Kefe, Akyar (Sivastopol) Rus askerelerinin işgali altında. Kırım Türkleri yarınından emin değil. Galiba tarihi yapmak kadar yazmak da bugün daha önemli hale geldi. Ne dersiniz? Hem tarihçilere ve hem de devlet adamları ve diplomatlara görev düşüyor!