25.5 C
Kocaeli
Çarşamba, Temmuz 29, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 903

Milliyet, Medeniyet ve İslamiyet…

 

1800’lü yılların ikinci yarısından itibâren vatansever Osmanlı aydınları, Osmanlı Devleti’ni eski haşmetli gücüne kavuşturmak için derin arayışlar içerisinde oldular. Bunların hiçbiri iz bırakamadı.

1904 yılında Yusuf Akçura, ‘Üç Tarz-ı Siyâset‘ başlığı altında 33 sayfalık bir makale yazıp Mısır’da yayınlanan ‘Türk‘ isimli dergide kamuoyunun bilgisine sundu. Akçura makalesinde; Osmanlı Devleti’nde temel politikanın ne olması gerektiğini araştırıyor ve üç temel unsurdan hangisinin esas alınacağı hakkında fikir yürütüyordu.

Birinci unsur: Osmanlı Devleti’ne tâbi muhtelif milletleri temsil ederek birleştirecek Osmanlılık,

ikinci unsur: Hilafet hakkının Osmanlı hükümdarlarında olmasına dayanılarak belirlenen İslamiyet, üçüncü unsur ise Osmanlı Devleti’nin kurucu ana unsuru olan Türkçülük düşüncesi idi.

Akçura sonraki yıllarda, Türk Yurdu dergisindeki yazılarıyla Türkçülük düşüncesinin ateşli savunucusu olarak tanınmış olmasına rağmen, bu makalesinde üç tarzdaki siyasetin her birine eşit mesâfede durmuş, her birinin olumlu ve olumsuz yönlerini ortaya koymuştur. Eser, Osmanlı Devleti’nin tarih sahnesinden silindiği 1922 yılına kadar tazeliğini koruyarak tartışılmıştır.

Ziya Gökalp, 1929 yılında yazdığı ‘Türkleşmek, İslamlaşmak Muasırlaşmak‘ isimli eserinde; devletin güçlü bir yapıya sâhip olabilmesi için; kültürel unsur olarak Türkçülüğün, ahlakî unsur olarak İslamiyet’in, ilim ve teknoloji olarak da muasır devletlerin esas alınmasının uygun olacağını ileri sürüyordu.

Cumhuriyetin ilk yıllarında pek tabîi olarak Yusuf Akçura’nın ‘Osmanlıcılık‘ umdesine hiç itibar edilmedi. Ziya Gökalp’in prensipleri tercih edildi. Özellikle ‘Türkleşmek‘ umdesi esas alındı. ‘İslamlaşmak‘ konusundaki yaklaşım zaman içinde farklılıklar gösterdi.  Başlangıçtaki saygılı tutum, zamanla gevşedi. İslamiyet’le ilişkilerin dondurularak muhafaza edilmesi tercih edildi. Şartların gereği olarak daha çok muasırlaşmaya önem verildi. Buna paralel olarak da İslamiyet, dindar halk tabakalarının dışında yaşama ve gelişme imkânı bulamadı.

1937 yılına gelindiğinde; Türkiye Cumhuriyeti’nin 1924 Anayasası’nın 2. Maddesindeki ‘Türkiye Cumhuriyeti’nin dini, İslam dinidir.’ Hükmü kaldırıldı. Laiklik prensibi anayasamızda yer aldı.

Sonraki yıllarda da Cumhuriyet yönetimi, din kavramı ile ve özellikle de İslamiyet ile arasına ciddî mesâfeler koydu ve 1950 yılına kadar bu mesâfeler giderek artırıldı.

1950 yılından sonra olumlu gelişmeler oldu ise de, laiklik kavramını din kadar güçlü bir olgu olarak kabul eden görüşün kalıntıları günümüzde cılız da olsa varlığını hissettirmektedir.

İlim çevrelerinde bu etkinin tesirleri zaman zaman tartışılmaktadır. Ancak mesele çözüme kavuşturulamamış, sağlam bir zemine de oturtulamamıştır.

Aynı paralelde taştırılmakta olan bir başka konu; milliyet ve İslamiyet ilişkisidir.

Milliyet ırkî, İslamiyet dinî mensubiyeti ifâde eder. Bu iki olgudan birini, diğerinin az veya çok önünde görenler arasında zaman zaman sürtüşmeler, fikrî kavgalar yaşandığı olmuştur.

‘Medenî’ vasfına sâhip insanlar, milliyet ile İslamiyet arasında en ideal uyumu sağlamakta zorlanmazlar.

İnsanlığa huzurlu bir hayat bahşeden semâvî üç din; Musevilik, Hıristiyanlık ve Müslümanlık; medenî dört büyük insanın önderliğinde gelişmiştir: Hz. İbrahim, Hz. Musa, Hz. İsa ve Hz. Muhammed (sav).

Onlar, âdil insanlardı, medenî insanlardı.

Hz. Muhammed’in mümeyyiz vasfı; ’emin’ olmasıydı. ‘Emin’ olmak, güvenilir olmaktır. Kimseye kötülük etmeyeceğine, muhtaçlara yardımcı olacağına inanılan insandır.

Ne hazindir ki medeniyet kavramına ihtiyaç arttıkça, uygulama alanı genişledikçe medenî insanlar azalıyor.

Âdil yönetimlerin taşıyıcı üç kolonu; millî değerler, mânevî değerler ve insanî değerlerdir.

İslamiyet’in tek olmasına rağmen yeryüzündeki Müslümanların sayısınca Müslümanlık anlayışı vardır. İslam âleminin zelil durumda oluşunun sebebi; İsrail, ABD, AB, Rusya ve Çin ile Müslüman olmayan diğer devletler değildir. Müslümanlık anlayışındaki ve uygulamasındaki bu farklılıklardır.

Bu farklılıklara ‘zenginlik‘ deyip kendimizi avutmayalım, aldatmayalım. ‘Faruk’ sıfatına sâhip âkıl insanlar, İslamiyet’in özünü anlayan, kavrayan ve uygulayan insanlar, tebliğ ve irşat görevini, farz-ı ayn olarak kabul edip yapmalılar. İslamî düşüncelerin ve hareketlerin hedefi, bu görevin yapılmasını sağlamak olmalıdır.

Huzur bundadır. Güç bundadır. Mutluluk bundadır. Dünya ve ahret saadeti bundadır.

İşsizlik, AVM ve Metro Ağı

Türkiye keşke Ümraniye, Balyoz ve benzeri hukuk skandallarını yaşamasaydı ve milletlerarası alanda itibar kaybetmeseydi. Türkiye’yi peşinen suçlamaya hazır sözde Batılı dostlarımızın eline yeni kozlar verdik. AB Türkiye Raporu açık ve gizli suçlamalarla dolu. Sadece yabancıları suçlamayalım. Ülkeyi yönetenler de ortada duran enkazı ve hukuk skandalını sadece cemaate yükleyerek işten sıyrılamazlar. Milli irade üç dört paralel devlete ayrılmıştır. Milli irade çaldırılmıştır. “Türkiye’nin bağırsaklarını temizlediğini” ileri süren Başbakan Yardımcısı, askeri vesayetten kurtulduğumuz müjdelerini veren siyasetçilerimiz paralel devletler yaratmışlardır.

Türkiye’de olaylar iktidarın yanlışları dolayısıyla tırmandırılmakta, tehlikeli noktalara çekilmektedir. Başta Sayın Başbakan olmak üzere, bazı siyasetçiler üslup yanlışı yapmamalı tahrik edici ve kamplaştırıcı ifadelerden kaçınmalıdırlar. Bu hafta iki gencimizin cenazesi kaldırıldı. Birinde tek bir Türk bayrağı yoktu. Kızıl bayraklar, aşırı sol terör örgütleri ve ırkçı Kürtçü kuruluşlar cenazeyi ele geçirmişlerdi. İktidar aleyhine büründürülen hava dolayısıyla yoğun bir kalabalık toplanabildi. Kimse yanlış yapmamalı ve oyuna gelmemelidir. Diğer gencimizin cenazesinde ise; her yerde Türk bayrağı görüldü. Basit gibi görünen bazı şeyler dikkate alınmalıdır.

***

Kırım bir bilmeceye döndü. Rusya ve Batı ülkeleri değişik oyunlar oynuyorlar. Rusya’ya göstermelik yaptırımlar kimseyi aldatmasın. Batı’nın çıkarı Rusya ile çatışmaktan geçmez. Asıl tehlike Kırım Tatar Türkleri içindeki bazı gurupları tahrik ederek Ruslarla silahlı çatışmaya itmektir. Böylece Türklere saldırı ortamı yaratılabilir. Profesyonel Sırp katiller Balkanlardan Kırım’a taşınmıştır.

***

Geçenlerde Cem TV’de işsizlikle ilgili bir açıkoturuma katıldım. Konu sadece iktisadi değil; ülkeyi bütünüyle ilgilendiren sosyal bir sorundur. Açıklanan resmi rakam ve istatistiklere siyasi baskı nedeniyle güven azalmaktadır. “Alo Fatih”lerle basına yapılan sansürleme, seçimlerle ilgili araştırma sonuçları ve anketlere de müdahale şekline dönüşmektedir. Resmi rakamlarla işsizlik% 9,7 olmasına rağmen, fiili işsizlik oranı % 15‘leri geçmektedir. Uzun süre iş aradığı halde,iş bulamayan, iş bulma ümidini kaybeden, artık iş aramaz olan ve işsiz de kabul edilmeyen önemli bir kitle vardır.

İşsizliğin çözümü yatırım, istihdam ve kur politikalarındadır. İşsizlik iktisadi gelişme sürecine bırakılan müdahalesiz liberal politikalar ile çözülemiyor. Ekonomik büyüme rakamlarındaki nispi artış, işsizliği azaltması gerekirken tersi oluyor. Doğrudan yatırım yapacak yabancı sermaye girişi de azalıyor. Finans sektörü ve bankacılık reel sektörün önüne geçiyor. Türkiye’de istihdam yaratmayan bir büyüme yaşanıyor. İthalatın % 70 dolayında ara mala dayanması, ara mal üretenleri ve çalışanları işsiz bırakıyor. Ara malı ithalatı ile yabancı ülkelerdeki işsizliği azaltıyoruz. Kur politikası yatırımı ve üretimi değil; ithalatı teşvik ediyor. “Üretme ithal et” anlayışı, yabancı ülkelerin de işine geliyor ve bize ihracatları artıyor.

Yurt dışına rekabet şartları dolayısıyla yerli sermaye kaçışı, istihdamı olumsuz etkiliyor. Devletin sosyal sorumluluklarını yerine getirmemesi, kamu hizmeti alan vatandaşa müşteri gözüyle bakış, geleneklerimizi yıpratıyor. 1980 sonrası Türkiye’de sanayileşme tartışılmıyor ki; istihdam yaratıcı politikalar öne çıkabilsin. Fabrika yerine AVM enflasyonu ithalatı kamçılıyor. Vatandaş borçlandırılarak sanal gelirlerle tüketime yönlendiriliyor. Metro ağı önemli ve güzel bir hizmettir; ama işsizliği doğrudan engelleyemez ve karın da doyuramaz. İç faktörlerin dışında önü açılan milli devletleri küreselleştirme çabaları da işsizliği arttırıyor; hedefsiz yığınlar doğuruyor.

D o ğ u G e r ç e ğ i Türkiyem Pırıl Pırıl

Polatlı’da yedeksubay eğitimimiz bitmiş, kur’alar çekilmişti. Bazıları Patnos’u (Ağrı’nın kazası) çekmişti. Patnos’u çekenler büyük bir hayal kırıklığına uğramışlardı. Moralleri çok bozulmuş, hayıflanır olmuşlardı. Bir çokları da yangına körükle gidercesine, güya onların üzüntülerine ortak oluyor, dertlerine dert katıyorlardı. Patnos gidilecek yer miydi? Kuş uçmaz, kervan geçmez, insanın yaşayamayacağı bir belde, acaba ne yapsalar da bunu değiştirmenin bir yolunu bulabilseler! Bu uğurda yapamayacakları maddî fedakârlığın hududu yoktu.

İşin enteresan tarafı, bu hâleti ruhiye içinde kıvrananların  -ben dâhil-  hiçbirimiz, Ankara’dan öteye, hele hele Sivas’tan daha doğuya geçmemiş, oraları görmemiş ve bilmemiş insanlardık. Tabî oralar hakkında, şüphesiz malumat sahibiydik, fakat bizzat görmemiş, oralardan geçmemiştik, bilgilerimiz sâdece işitmeye mâtuftu. Bazı neşriyatların da kasıtlı yayınları, zihinlerimizde Doğu’yu yaşanılmaz, durulmaz bir yer olarak hayâl etmemize sebep olmuştu.

Halbuki sonraları Diyarbakır, Erzurum ve Van’da görev yapmak nasip oldu. Oraları enine boyuna görmek imkânına kavuştum. Hattâ Kars, Iğdır, Doğu Bayazıt ve Hakkari’ye vs. gittim. Bazı neşriyatlarda yazıldığı gibi, oraları mahrumiyet yerleri olarak bulmadım. Ne insanına yabancılık çektim, ne de bölgeye uyum sağlayamamak gibi bir çekilmez ortamda buldum kendimi. Hele aradan bunca yıl geçtikten sonra Doğu’nun çehresi kat be kat eskiye nazaran daha da değişmiş durumda.

İki hatıra:

Sene 1975, Ergani’deyim (Diyarbakır’ın kazası). Kahvehane’nin bahçesinde  çayımı yudumluyorum. Hemen yanımda taksi durağı. Biri geldi, çevre köylerden birine gitmek için taksiye bindi. Fakat binmesiyle inmesi bir oldu! Şoför de şaşırmıştı. Hayretle müşterisine bakıyor, değişikliğe bir mâna veremiyordu. “Niye vazgeçtin âbi?” diye sorunca: “Ben, teypsiz taksiye binmem!” demez mi? Şoför taksiyi yeni aldığını, henüz teyp takdıramadığını söylediyse de, köylü öteki taksiye doğru yürüdü. Hâdise çok düşündürücü ve çarpıcıydı. Köylere kadar motorlu taşıtların gidebilmesi ne kadar sevindiriciyse, vatandaşın artık zarurî olmayan başka ihtiyaçları arar hâle gelmesi de, köylümüzün maddî gücünün o derece ilerlediğinin bir göstergesiydi.

Yine aynı seneler. Elazığ’ın Maden kazası. Krom işletmelerinde çalışan Maden Mühendisleri’nin kaldığı Güleman lojmanları. Tabiatın vahşî ve heybetli manzaraları sergilediği yalçın ve yüksek Güneydoğu Torosları üstünde, kartal yuvası gibi bir yer. Gerçekten dağların tepesinde şirin, yemyeşil fakat son derece modern lojman binaları. Kaloriferli, telefonlu, kantinli, velhasıl her türlü maddî ihtiyaçları karşılanmış şirin bir kasaba hüviyetinde.

Mühendisimiz bu imkânlar içinde. Ya işçimiz?

Mühendis bir arkadaşımı mezkûr işletmeye giderek ziyaret etmiş ve hattâ krom madenlerinin yerin altına doğru uzanan ocaklarına kadar inmiştim. Buralarda çalışanların aldıkları ve alacakları elbette, alınterilerinin karşılığı olarak azdır bile. Neyse biz asıl konumuza dönelim. Mesai bitiminde bir işçi, ısrarla arkadaşı evine dâvet etti. Zaten kendisi inançlı ve inancını yaşayan bir mühendis olması hasebiyle, işçilerce çok sevilen ve sayılan biriydi. Hatırını kıramadı. Düştük peşine. Dağ tepe derken epeyce gittik. Nihayet, işte orada diyerek, önümüzde yükselen tepenin  üstündeki mütevazi evini gösterdi.

Uzaktan sıradan bir köy evi görünümündeki eve doğru, nâçâr düşe kalka ilerledik. İyice yorulmuştuk. Yorgunluğumuzu alacak demli bir çaya hasret hâle gelmiştik. Nihayet eve buyur edildik. İçeri girdik. O da ne, gözlerimize inanamadık! Dışarıdan asla ihtimal veremeyeceğimiz ve zaten tepenin başında olan bir ev için düşünemeyeceğimiz konforla karşılaştık. Sanki bir köy evinde değil de, modern bir apartman dairesindeydik. Ne yalan söyleyeyim, çok şaşırmıştık. Tepede tek başına yapılan bu evde herşey vardı. Kanapelerinden vitrinine, radyosundan teypine kadar her şey.

Biz bu memnuniyet verici şaşkınlığımızla lâl kesilmişken, işçimiz biraz sonra mükellef bir yer sofrasıyla içeri girmesin mi? Bu, daha büyük bir hayrete garketti bizleri. Sofrada hiçbir şey eksik değildi. Hani derler ya, bir kuş sütü yoktu o kadar. Zengin sofranın başında, hem kahvaltı nevinden yedik içtik, hem çaylarımızı yudumladık, hem de güzel sohbetler yaptıktan sonra  ayrıldık.

Evet Doğu’da, dağ başında yaşayan işçimizin dahi, bizleri sevindiren, daha da iyi olmalarını istediğimiz, içinde yaşadıkları mevcut imkânlar. Oysa  Ankara’dan öteye geçmeyenlerin zihninde ve hâfızalarında Doğu Gerçeği, insanlarımızın  -o zamanki bâzı gazetelerin karikatürlerinde bile, sık sık yer aldığı gibi-  toprak altında, âdeta mağara hayatı yaşadıkları şeklindeydi.

Şimdilerde mümkün olsa da, İstanbul’dan Hakkari’ye kadar bir yolculuk yapsanız  -ki ben, bu güzergâhın devamlı yolcusuydum- .Özellikle, yolculuğunuzun Doğu kısmını geceye denk getirseniz, göreceksiniz ki, TÜRKİYEM  PIRIL  PIRIL . TÜRKİYEM  IŞIL  IŞIL . Uçak gibi otobüslerde, asfalt yollarda ve inanın saray gibi, her türlü konforu hâiz dinlenme ve mola verilecek tesislerde konaklayarak yapacağınız seyahat, sizleri şaşırtıcı bir memnuniyet ve sevince gark edecektir. Üç beş ev için bile, elektrik direklerinin götürülmüş olduğuna, beş altı hâneli köylere dahî ilkokulların yapıldığına, yol boyunca şahit olacaksınız.

Hele GAP’ın da devreye girdiğini, Güneydoğu’ya hayat verdiğini, Türkiyemizin yeşiline yeşiller kattığını düşünürsek, nasıl bir geleceğin bizleri beklediğini anlarız.

Öyleyse, geleceğimizi Avrupa, Amerika, Ermeni vs.’nin kışkırtmalarıyla, kendimize zehir etmeyelim. Unutmayalım ki, iki pehlivan kavga ederken, bir çocuk  ikisini de dövebilir. Dış düşmanlar, Doğu’nun ne Kürdistan ne de Türkistan olmasını isterler! Şimdilik emelleri Büyük Ermenistan’dır!

İyi bilelim ki, bugün seni beni zayıflatmak için, bâzı gençlerimizin eline silâh sıkıştıranlar, zaafımız kıvamını bulunca, bu sefer onlara silâh vermeyi kesecek, Ermeni’yi de üstümüze salacaklardır.

Unutmayalım ki, TÜRKSÜZ  KÜRT  KÖR, KÜRTSÜZ  TÜRK  TOPALDIR. Bu topraklarda ya hep beraber yaşarız. Ya hep beraber yaşarız. Üçüncü bir şık muhâl. Ve tam mânasıyla, iki taraf için de izmihlâldir. Kürt Türksüz, Türk Kürtsüz yapamaz ve olamaz. Çünkü bizler, her şey bir tarafa, oluşumuzla kardeşiz. Aynı inancın mensuplarıyız. Din kardeşiyiz. Dinimiz, ancak inananlar kardeştir diyor. Kimlerin hesabına oyuna getirilmek istendiğimizi, bazı genç kardeşlerimiz, iyi bilip kendilerine gelmelidirler.

Şairin dediği gibi:

“Girmeden tefrika bir millete, düşmen giremez.
Toplu vurdukça yürekler, onu top sindiremez.”

199- 200

Kırım’ın İlhakını Tanımıyoruz

Yalnızca Rus asıllıların katıldığı bir referandumla alınan sonuç, hele hele işgalci Rus askerlerinin güvenliğini sağladığı bir seçimin yüzde 93 buçukluk neticesi asla tanınanamaz, tanınmamalıdır. Bu noktada – kendi adıma söyleyeyim – ilk defa Obama, Kerry ve Rasmussen‘le aynı düşünüyoruz.

Bir ülke seçim tantanası ve yolsuzluk / ahlaksızlık kampanası içinde için içini yerken yenir asıl tarihî goller dedik; yiyoruz. Yarın 30 Mart sonrasında bizim Güneydoğu‘muzdan da oldu-bittili bir özerklik / otonomi golü, 1 ay sonrasında da Kıbrıs‘ta “Birleşik Cumhuriyet” golü yersek maç 3-0‘dır. Kim gelirse bunları 3-5 senede çıkaramaz.

Yunanistan kaç senedir krizdeydi; Ege’de ihtilaflı adaları bile zilliyetimize geçiremedik, aksine eller (Elenler) aldı. Çeçen davasında hem Rus yanlısı Ramzan Kadirov‘un keyfine uygun camileri, sarayları TOKİ’ye yaptrıdık hem de Çeçen mücahitleri ülke dışına kovaladık.

Dağistan‘da Doku Umarov‘un öncülüğünde kurulan ve Rusya ile savaşı orada sürdüren Kafkasya İslam Emirliği‘nin savaşçılarını Rusya öyle istediği için yok saydık. Ama para karşılığı Suriye‘de Esad‘a karşı savaşmalarına ve Suriyeli sivillerin iç savaşta öldürülmelerine aracılık yaptık.

Çeçen generallerin İstanbul’da Rus gizli servisince avlanmalarına ses çıkarmadığımız gibi çok İslamcı (!) İktidarımız devrinde Çeçen mülteciler Somalili sığınmacılar kadar bile ilgi görmediler Türkiye’nin en büyük metropolünün böyük böyük ilçelerinde.

İyi de ne yapmalıyız artık bu saatten sonra:

  • 1- Türkiye doğalgazda Rusya tekelini kıracak hamlelerini hızlandırmalıdır.
  • 2- Türkiye, Ukrayna’nın kuzeydoğusundaki ve kraldan daha çok kralcı Rus Kazaklarının (Kozaklar) yenir bir parçayla Rusya’ya iltihakını engelleyici bir çalışma içine girmelidir.
  • 3- Rusya’nın Kırım’a çökmesini “Sıcak Denizlere İnmek ve Boğazları Almak” politikasında geleneksel bir tehdit olarak algılamalıdır ve bu yönde bir MGK kararı çıkarmalıdır.
  • 4- Bağımsız Devletler Topluluğu’na (BDT) üye olan Türk Cumhuriyetlerine üyeliklerini gözden geçirme kararı aldırmaya gayret etmelidir.
  • 5- Yarı bağımsızlığı diğer cumhuriyetlerin önünde olan Tataristan Cumhuriyeti’nin özerklikten bağımsızlığa geçişi için aşamalı bir referandum süreci tasarlanmalıdır.
  • 6- Türk Konseyi ve TÜRKPA (Türk Parlamenterler Asamblesi) acilen toplanmalıdır, Rusya’yı uyarmalıdır.
  • 7- Gürcistan’dan ayrılan Abhazya ve Güney Osetya’nın da aynı yöntemlerle ilhakı olasılığına karşı şimdiden uluslar arası kamuoyu oluşturulmalıdır.
  • 8- Ahmet Davutoğlu’na seçim yasağı konmalı ve yerel seçimler için gezmesine müsaade edilmeyerek BM, AB, AGİT ve NATO nezdinde temaslar sağlaması için yurtdışı gezilerine çıkarılmalıdır.
  • 9- Hatta mümkünse Stratejik Derinliği daha kuvvetli biriyle (örneğin Dışişleri Komisyonu Başkanı Volkan Bozkır) Dışişleri Bakanımız behemahal değiştirilmelidir.
  • 10- Bu kısım ‘off the record’dur: Başkent Moskova’nın asla güvenli bir şehir olmadığı mukabeleten ve mütekabiliyeten dünyaya gösterilmelidir.

Köle Ruhlu İnsanlar!

 

Kölelik müessesesi kalkalı çok oldu. Artık köleliğin kitapta, kanunda yeri yok. Fakat ne yazık ki, kitaptan, kanundan kaldırdığımız köleliği hayattan kaldıramadık. Belki de bu insanın yaradılışında var olan bir şey.

Kime ne için olursa olsun, bazı insanlar itaat etmekten hoşlanırlar. Bunlar tıp ki eşya gibidirler. Kendiliklerinden hiçbir reaksiyon göstermezler. Bagaj gibi, insanların emri ile bir yerden bir yere taşınırlar, giderler, gelirler. Bu türlü yaratıklara acınır. Çünkü ellerinden bir şey gelmez. Allah onları öyle yaratmıştır.

Bir de bir bakıma bu tip insanlara benzeyen bir bakıma bunlardan apayrı bir cins insan daha vardır ki biz bu yazımızda onların üzerinde duracağız. Halk arasında “Hem uyuz hem kuduz” denilen kendilerinden şiddetle nefret edilen insan tipi işte bu tiptir. Bunlar kendilerinden bir santim büyük kimselerden o kadar korkarlar ki amirlerinin, üstlerinin karşısında âdeta yerle bir olurlar.

Buna karşılık kendilerinden bir santim küçük olanları da karşılarında yok olmuş görmek isterler. Bile bile çiğnettikleri varlıklarını ayaklandırıp kırılan izzet-i nefislerini kurtarmak için başkalarını çiğnerler. Böylece hem gururlarını tatmin etmek isterler hem de ellerine verilen geçici salâhiyetlerini bir intikam aleti olarak kullanırlar. Bunları yaparken de millî, vatanî vazîfelerini yaptıklarını sanırlar. Kendilerini ve etrafındakileri buna inandırmaya çalışırlar. Bunlar her nasılsa kendilerine vazîfe icâbı itaatle mükellef olan fakat kendilerinden her bakımdan kat kat üstün insanları ezmekten her yerde küçük düşürmekten sonsuz bir zevk alırlar. Kendi varlıklarını başkalarının yokluğundan, kendi kuvvelerini başkalarının aczinden bulur ve sevinirler. Bu zavallılar, kendi kendilerine yokturlar. Ancak, başkaları sayesinde elde ettikleri üç-beş kuruşluk bir sandalye, bir rütbe sayesinde vardırlar.

Leş kargaları nasıl leşle geçinirlerse, nasıl leş onların başlıca gıdası ise, bunlarında gıdası kin, intikam ve düşmanlıktır. Düşmanlıkları hiçbir zaman pişmanlık haline gelmez. Onlarda o ruh, o vicdan yoktur. Vicdan azabı gibi bütün büyük kaynaktan, o sonsuz ummandan mahrumdurlar. Nasipleri yoktur. Cimri ve kısır ruhlarında Allah’ın zengin ve engin af ve mağfiret deryasına doğru bir hamle, bir açılış ve akış görülmez.

Kuvvetlilerin karşısında köpek, zayıfların karşısında aslan kesilirler. Ne söylediklerini kendileri de bilmezler. Devamlı homurdanır dururlar. Küçük bir muvaffakiyetten, sağlarındaki sollarındaki parlayan birkaç yıldızdan sonsuz bir gurur duyarlar. İçleri içlerine sığmaz. Hükmetmeye başlarlar. Kendi kendilerine sorarlar; “Ben kimim ben?” Benlikleri dünya kadar büyür. Sağa sola kuduz köpekler gibi saldırırlar.

Kendilerinden bir rütbe yukarısı gelince bu ham ervahlar, bu balonlar sönüverirler. Birden soldan bir çarkla hepten hiçe geçerler. Pabuçları dama atılır. Ortalıkta görünmez olurlar. Bunlar sinsi, pinti mahluklardır.

Elleri açık değildir. Sözleri açık değildir. Kalpleri, kafaları açık değildir. Açık olan bir tarafları vardır; Ağızları… Ağızlarından pislik akar. Küfrü, sövüp saymayı bir nevî kahramanlık, kabadayılık sanırlar.

Zordan hoşlanmayan, zorla zapt edilemeyen bir şey varsa o da insan kalbidir. İnsan kalbi, toprak gibi zorla fethedilemez. Onlar bunu bilmezler. Zorla ellerindeki salâhiyetle ve tehditle iş görmeye, otorite kurmaya çalışırlar ve sonunda gülünç hale düşerler. Bu tür adamlardan her türlü fenalık gelebilir. Bunlar edepsizlerden namussuzlardan da beterdir.

Namussuzun, alçağın, hırsızın bir yüzü vardır. Biz onu biliriz ve ona göre hareket ederiz. Fakat bunların bir değil bin yüzü vardır. Allah yüzsüzlerle çok yüzlülerden bu milleti korusun. Amin…

 

 

Taş

 

Çok taşı kumlar, acının anısız gelini.
Çünkü taştır yüzünden öteye düşen;
Bir deniz dibi batığı kalbin…
Taşta kendini bulur ayağı bağlı Leyla.

Hatırladın mı? kayayı delen incir,
Bir ırmağı sürükler senin ayaklarına.
Çünkü taştır yüzünden öteye düşen.
Bu denizi git git bitmiyor…

Bir tanıdık kapıyı çalar bütün eller.
Bir seni bilir acının başı bağlı gelini.
Uzatır bir karayı belleyen ayaklarını.
Varır gider kopçasız gülü seherin.

Çünkü taştır yüzünden öteye düşen.

 

 

Urla’dan Türkiye’ye Bakmak!

 

Bir dikili ağacım olduğu için biraz Urla’lı sayılırım. Hem bu aralar Urla’ya sık sık gidiyorum. Meşhur “Urla Villaları”da hepimizin dilinde! Bunun için rahatlıkla söyleyebilirim ki; Urla’yı ve Urla’da olup bitenleri görmek Türkiye’yi görmek gibidir…

Urla’ya geçtiğimiz günlerde siyasi propaganda yapmak için gelen HDP – BDP – PKK’lılara bir grup niye saldırmıştır?

Bu sorunun cevabı, daha sonra bu saldırının karşılığını vermek üzere Urla’ya gelen ve Urla’ya güvenlik güçlerince sokulmayan ırkçı bölücü grubun attığı sloganlar ve yaptıklarında gizlidir. Nedir bu sloganlar: “Urla’nın hesabı sorulacak”, “Urla Ovası PKK yuvası”, “Biji serok Apo”, “Dişe diş kana kan seninleyiz Öcalan”… Bunlarda yetmemiş gibi bu grup, Güzelbahçe’de bir askeri aracı durdurmuş ve içindeki üç askeri darp ederek yaralamış ve araca zarar vermiştir.

BDP son günlerde 30 Mart sonrası özerklikten bahsetmektedir. Ancak bölücüler ve yandaşları ülke sathına yayılmış olduklarından, menfaatlerine gelmeyeceği için bu özerkliği en yetkili ağızlarından “bizim bölgemiz bize, Türkiye hepimize” formülü ile izah etmeye başlamışlardır.

Bütün bunlara karşı,aslan yürekli iktidarımız sus pus vaziyettedir. Cumhuriyetin Savcıları ise ne ile meşguldür? onu da bilemiyoruz. Valiler, kaymakamlar, emniyet ve nihayet “Şanlı Türk Ordusu” ne düşünür ne yapar kamuoyuna yansımadığı için bunlardan da haberimiz yoktur.

Irkçı – bölücü pkk yandaşlarının yaptıkları, sadece Urla ile sınırlı kalsa, olan biteni normal karşılayacağız. Ancak bölücülerin yerleştiği her vatan toprağı, benzer durumda ve tahrik altındadır. Irkçı bölücüler, her yerde halkı tahrik ve taciz etmekte, toprağını zorla elinden almaya çalışmakta, ticaret kapılarını ele geçirmekte, kadınlara ve kızlara taciz ve tecavüze yeltenmekte son söz olarak da Türkiye’nin sahibi olduklarını vurgulamaktadırlar.

Uzaktan ahkam kesmek ve tahriklere kapılmayın demek doğrudur ancak en kolay yoldur. Gelin bakalım siz Urla’da yaşayın da, bütün bu olup bitenler karşısında tahrik olmayın!

Urla’lı bir gencin köyünde yaşanan hikaye ve Menemen’in Asarlık Mahallesi’nde geçen bir olayı anlatayım da halimizi görün…

Köyün ismini vermeyeceğim. Bize bunları anlatan Urla’lı genç köyün kahvesinde kendilerinin devamlı birbirlerine düştüklerini ve aralarında parti kavgası yaptıklarını buna karşı köye yerleşen 3 – 5 bölücünün bu kavgaları ve anlaşmazlıkları sessizce ve bıyık altından gülerek izlediklerini söyledi. Ve “biz parçalanıyoruz o üç beş kişi köyümüze hakim oluyor” dedi. Genelde yurt sathında olan budur…

Menemen’deki hadisenin tarafı ise benim bir yakınım. Asarlık bölgesindeki arsasını satmak isteyince kendisine değerin neredeyse onda biri teklif edildi. “Olur mu hiç?”diye itiraz edince de aldığı cevap çok ilginçdi; “Satıyorsan sat, yarın bu parayı da bulamazsın. Sen galiba buranın Kürdistan olduğunu bilmiyorsun?”.

Yine Menemen’de tapunun önünde işlerin tamamlanması için beklerken yanımdaki avukat arkadaşa sormuştum: “Buralarda durum nasıl?”diye tam o sırada bölücü dört kişi, bir vatandaşı herkesin ortasında tekme tokat tapuya sokmaya çalışıyor “atacaksın imzayı” diye tehdit ediyordu. O da bana cevaben “İşte gördüğün gibi!”dedi…

Türkiye sathındaki örneklerle, bunları çoğaltmak mümkün. Ya ülkemizin doğu ve güneydoğusunda pkk’nın insafına terk edilmiş vatandaşımız ne yapsın?

Türk Milleti maalesef ırkçı bölücü teröre karşı sokakta, devleti ve iktidarı tarafından yanlız bırakılmıştır. Belki de bu yanlızlık bazıları tarafından Türkiye; Irak, Suriye, Mısır, Ukrayna gibi olsun diye bilerek ve isteyerek yapılmıştır. Ama önemli olan böyle bir tablonun öyle veya böyle ortaya çıkmış olmasıdır.

Peki Urla özelinde olduğu gibi, Türk Milleti; kendisini sokakta yaşayamaz hale getiren, ticaretini engelleyen, malına el koyan, döven, söven ve öldüren, namusuna ve şerefine uzanan bölücü terör karşısında ne yapmalıdır?

Bu şerefsizliğe, zulüme, haksızlığa göz yumup; başını öne eğip geçip gitmeli midir?

Beyler! Siz Urla’lıdan ve Türk Milletinden çok şey istiyorsunuz. Benim tanıdığım Urla’lı ne de Türk Milleti böyle bir şeye razı olmaz. Onun için gelin yol yakınken devlet devletliğini, iktidar da iktidarlığını bilsin… Bunun yanında herkes de millet şuuruyla Türkiye Cumhuriyeti topraklarının Türk Milletine ait olduğunu bilecek ve dizini kırıp insan gibi oturup, insan gibi yaşayacaktır. Aksi halde herşey Türk Milleti için meşrudur…

 

 

Tayyip Erdoğan’ı Sevmek

Recep Tayyip Erdoğan bugüne kadar görev yapan Başbakanlar arasında seveni en çok olanlarından biri. Fakat diğerlerinden bir farkı, en az seveni kadar kendisinden nefret edeni olan tek Başbakan.

Hakkında yayımlanan tapelerle rüşvet, yolsuzluk gibi, devlet malını çalmak gibi çok ağır suçlamalara muhatap. Erdoğan bu tapelerden bir kısmını kabul etti, bir kısmına da montaj dedi.

Sadece kabul ettiği tapelerde yaptığı konuşmalar ile 17 Aralıktan bu yana yaptığı hukuku rafa kaldıran uygulama ve beyanları bile normal bir demokratik ülkede görevini bırakmasına ve yargılanmasına yol açacak nitelikte. (Tabii Türkiye “ileri demokrasi” olduğu için istisnai bir ülke.)

Yargılama yollarını kapatan mevzuat değişiklikleri, yargı mensuplarının ve on binlerce memurun atamaları yüzünden öfkeli kitleler hükmü kendileri veriyor. İlk defa bir Başbakan için ana muhalefet mitinglerinde, statlarda “hırsız” diye tezahürat yapılıyor. Bu durum bir Türk vatandaş olarak beni rencide ediyor.

*****

TAYYİPSEVERLER DÜŞÜNCELİ:

Sevgi başka bir şey. O’nu seven vatandaşlarımız Başbakana ve yakın çevresine isnat edilen bu suçları yakıştıramıyor.

Sevgide ölçüyü kaçıranlar var. Bir kısmı “Allah’ın bütün sıfatlarını taşıdığına” inanacak kadar, O’nun bilmem neresinin kılı olmakla iftihar edecek kadar işi abartmış durumda.

Ama daha makul ölçüde sevenler ise, bu İmam Hatip mezunu, alnı beş vakit secdeye değen bir imanlı adam bu türlü pis işleri yapmaz kanaatinde. O’nun halkın içinden, kendilerinden biri olduğuna inanıyorlar. Kasımpaşalı tavrına hayran olanlar cabası.

Bu vatandaşlarımız otoriter ve diktatör de olsa, “yeter ki başımızda Tayyip olsun” diyen bir anlayışa sahip.

Ama çevremde gördüğüm böyle düşünen bir dostumuz son zamanlarda hayli düşünceli.

Çünkü O’nu düşündüren üç hadis var.

  • Çok bilinen bu Hadis-i Şeriflerin ilki, “Kişi sevdiği ile beraberdir.” Hz. Peygamberin bu haberine göre, “herkes bu dünyada kimi severse ahirette onunla beraber olacaktır.”
  • İkinci hadis ise, Sahabeden bir zatın savaş esnasında şehit olması üzerine, O’nun Cennet’lik olacağına dair yorum yapanlara, “hayır O devlet malı olan bir hırkayı çaldığı için Cehennemdedir, hırka ateş olmuş O’nu yakmaktadır” mealinde.

Yani insanlığın peygamberlikten sonra en yüksek zirvesi olan sahabe ve şehit sıfatlarını taşıyan bir zatın bile, devlet malından çaldığı bir hırka sebebiyle Cehennemlik olmasının verdiği ürpertici mesaj.

  • Üçüncü hadis: “Bir kimseden haksız olarak alınan bir kuruşu, sâhibine geri vermek, yüzlerle lira sadakadan kat kat daha sevaptır. Bir kimse, peygamberlerin yaptığı ibadetleri yapsa, fakat üzerinde başkasının bir kuruş hakkı bulunsa, bu bir kuruşu ödemedikçe, Cennete giremez.”

Bu dostumuz kimi sevdiğini söylerken şimdi üç kere daha düşünmekte.

*****

KUL HAKKI

İslam’da kul hakkı ve kamu /devlet malı kavramı çok önemli.

Öncelikle kul hakkı yani “insanlara maddi manevi yapılan her türlü haksızlık ve kötülük” üzerinde durmak lazım.

İnsan kendi hataları, eksiklikleri ve yanlışlarından dolayı samimiyetle tövbe edip Allah’tan bağışlanma dilerse affedilme ihtimali büyüktür. Ancak kul hakkı bunun dışında tutulmuş. Kul hakkının affını Cenab-ı Hak hakkı yenen kula bırakmış.

Yani haksızlığa uğrayan kişi affetmedikçe, haksızlık eden bu borçlarından kurtulamıyor.

Bir “kumpas” sonucu sahte delillerle ve haksız yere suçlanarak yıllarca hapislerde yatan insanlardan bir kısmı serbest bırakıldı. Dışarı çıkanların dile getirdiği zulüm hikâyeleri “kul hakkı” yemek konusunda ne kadar ileri gidilebildiğinin örnekleri.

“İnsanlara zulmedenlere ve yeryüzünde haksız yere taşkınlık edenlere ceza vardır. İşte acıklı azap bunlaradır.” (Şura Suresi-42)

Kul hakkına örnek verdiğimiz yargılamalar, aynı zamanda Türk Silahlı Kuvvetlerinden bir kadronun tasfiyesi; emperyal taleplere direnen ve toplumun sinir uçları görevini yapan insanların cezalandırılması gibi maksatlara hizmet etti. Bu sebeple toplumsal boyutu da var.

Yani topluma karşı işlenen günahlar sadece rüşvet, yolsuzluk, irtikap gibi suçlardan ibaret değil.

Adalet sisteminin ve devlet gücünün bir zulüm ve haksız cezalandırma aracı olarak kullanılması hem kul hakkı ve hem de kamuya karşı işlenen günahlardan/ suçlardandır.

Bu sebeplerle inanan bir Müslüman,

  • Devlet ve yargı gücü kullanılarak yapılan zulümler için, kendine göre “ulvi maksatlarla yapıldığı” gerekçesine sığınamaz. Zulmü mazur gösteremez.
  • Zulüm ve yolsuzlukları “bizden insanlar yapıyor, günahlarını/ suçlarını görmezden gelelim” diyemez. “Ne yapalım, çalıyor ama hizmet ediyor” mazeretine sığınamaz.

Çünkü Müslüman “şahsî menfaati ve grup çıkarı yerine Hak rızasını ön plana alan insandır.”

*****

BERKİN, BURAKCAN, AHMET AYRIMI YAPAMAYIZ

Son bir hafta içinde kaybettiğimiz ve toplumun hemen bütün kesimlerinde ortak üzüntüye yol açan üç gencimizle ilgili Başbakan’ın değerlendirmesi farklı oldu.

Erdoğan’a göre, DHKPC’nin üstlendiği cinayette ölen Burakcan şehit yavrumuz, bizim gencimiz; polisin attığı biber kapsülü yüzünden 15 yaşında ölen Berkin ise Onlardan, terörist.

Çünkü 269 gün evladının eriyişini ve 16 kiloya düştükten sonra ruhunu teslim edişini gören acılı anne “çocuğumun katili Başbakan Erdoğan’dır” demiş.

Herhalde Hazreti Ömer’in  “Dicle kenarında bir kurt bir koyunu yese, Allah adaleti gelir onu Ömer’den sorar” sözünü hatırlatmaya çalıştığı için olsa gerek.

Başbakan, çocuğunun ekmek almaya giderken öldüğünü açıklayan anneden özür dileyip baş sağlığı dileyeceğine, mitingde “ne ekmek alması, ne alakası var?” dedi. Berkin’in terör örgütü içinde olduğunu söyledi, “Polis orada yüzü poşulu, elinde sapanla, demir bilyeleri savuran o kişinin kaç yaşında olduğunu nereden ayıracak?” diyerek payladı.

Daha da vahimi, kendisini dinleyen partili kitle “velev ki terörist olsa, 15 yaşındaki çocuğu öldürmek mi gerekir?” demedi.

Acılı anneye veBaşbakanı zor durumda bırakmak için 15 yaşında ölüp gitme küstahlığında bulunan terörist Berkin’eyuh çekerek Başbakanı mutlu etti.

İşte bu, sözün ve insanlığın bittiği yerdir.

A’ nın Öyküsü – Alfa’nın Liderliği ve Elif’in Zarafeti

Fenikeliler (Kenaniler), ulu sedir ormanlarını ve pırıl pırıl denizi görünce Kenan ülkesine yerleşirler (M.Ö. 3000). Yani, günümüzdeki, Doğu Akdeniz’e. Suriye, Lübnan ve İsrail’in bulunduğu yöreye. Ancak, toprak ekip biçmeye uygun olmadığından denizci olurlar.

Yaptıkları gemilerle tüm Akdeniz sahillerine ulaşırlar. Doğu ülkelerinden Orta Doğu’ya ulaşan bütün malları alıp, Akdenizdeki batılılara satarlar. Ticaret ve komisyon gelirleriyle zenginleşirler.

 Ticaretteki gelişmeler, onları müthiş bir buluşa yönlendirir. Tacirler arasındaki anlaşmaların daha kolay yazılmasını ve daha net anlaşılmasını temin için o tarihte yazı amaçlı kullanılan binlerce şekil, resim ve simge içinden 25 tanesini alarak yeni bir harf düzenini oluştururlar.

Fenikeliler  ona “aleph” (alef) derler. Yani, öküz. Dikkat edilirse harf boynuzları ve yüzüyle bir öküz başının önden görünümüne benzemektedir. Yine günümüze kadar ulaşan A’ yı ters çevirirsek yukarıdaki şekle ulaşırız. Bu harf küçük yazılırsa, öküz başını andıran profil daha da  belirgin olarak görülür    “a”.

Fenikelilerin aleph’ini;

Fransızlar A,
İngilizler   A,
Yunanlılar  Alfa,
Romalılar   A,
İtalyanlar  A,
İspanyollar  A,
Araplar    Elif olarak yazarlar.

Özetleyerek yazarsak, Aleph’in öncülüğünü yaptığı Fenike harf dizisi, kendinden sonra İbranilerin, Mısırlıların, Arapların, Yunanlıların ve Romalıların alfabelerine esin kaynağı olmuş ve onlara örnek olmuştur.

Ses nasıl konuşmanın en küçük birimiyse, harfler de yazının en küçük birimi olmuşlardır.

A harfi bütün alfabelerin ilk harfidir, önderidir. Ayrıcalıklı bir değere sahiptir. Protokolde her zaman en öndedir. Kümelemelerde, sınıflamalarda, sportif takımların gruplanmasında ve benzeri sıralamalarda ilk olarak onun adı verilir.

Alfa’nın liderliğine gelince bu harf  Antik Yunan’dan beri gelen uygulamalar başta zooloji olmak üzere tıp, biyoloji, botanik, fizik, matematik gibi temel bilimlerde sıkça kullanılmaktadır. Günümüzde de  uluslararası havacılık ve denizcilik kodlamalarında en fazla kullanılan harflerin başında alfa gelmektedir.

Elif’in zerafetine gelince;

Her ne kadar Fenikeliler aleph harfini öküzden esinlenerek simgelemişlerse de, elif doğu edebiyatının, san’atının, estetiğinin sembolüdür.

Halkımız elife aşıktır. En değerli varlıkları olan evlâtlarına,  kız çocuklarına Elif adını koyarlar.

Elif, divan edebiyatımızın salınan selvisi, gönülleri aydınlatan nurudur. Elif zarifliğin, güzelliğin, cazibenin, aydınlığın, iyiliğin simgesidir.

Halk ozanlarımızın  sonsuz ilham kaynağıdır. Yunus Emre’nin, Pir Sultan Abdal’ın, Karacaoğlan’ın o güzelim mısralarının, ölümsüz deyişlerinin bir başka güzelliğidir.

–  İncecikten bir kar yağar,

   tozar elif elif diye.

–  Dört kitabın mânâsı bellidir bir elifte.

–  Elif gibi boyu var,

   gözümün bebeği yâr.

Elif mânilerde, şiirlerde, şarkılarda olduğu gibi pek çok özlü sözlerimizde de yer almıştır.

 –   Elifi görünce, mertek sanır (cahil).

–   Elifi elifine (tıpatıp aynı).

–   Eliften başlamak (en başından).

–   Elif gibi dik durur (omurgalı olmak).

Elif’in hat san’atında da çok önemli bir yeri olduğu bilinmektedir. Doğruluğun, mertliğin, dürüstlüğün timsali olan elifin çiziliş özelliği hat san’atının vazgeçilmez ögesi olmuştur. Örnekleri itibariyle hat eserleri sergilerinde ve meraklılarının hânelerinde, emsâlsiz çizimleri günümüzde de hayranlıkla izlenmektedir.

Dünden bugüne, günümüzden de yarınlara aktarılacak olan bütün bu doyumsuz eserler, elifle beraber sonsuza dek yaşayacaktır.

Çanakkale Ruhu – 2014

Dikkat! Anzak çeteleri içerde.

Çanakkale ruhu evlatsız kalan babaların,

Babasız kalan bebelerin ruhudur.

Kıyamadım gülü ellemene, dikeni vardır diye.

Yüzüne çarparsa yel, yüreğim ürperir oğul.

Ama bugün git oğul, yoluna git.

Bir ananın oğlunu cepheye gönderirken ardından söylediği şu sözler

Bütün anaların oğullarının ardından söylediklerine tercüman olmuştur.

Cephedeki başarıların sırrı bir bakıma bu sözlerde gizlidir.

İşte anaların bu duygularla uğurladıkları Mehmetçikler

Dünyaya parmak ısırtan kahramanlıklara imza atmışlardır.

Oğul canımdan can, kanımdan kan oğul!

Ayağına taş değerse bağrım yanar, oğul.

Şu İslam toprağını gâvur alacaksa,

Ezanlar susacaksa,

El kemendini boynuna takacaksa,

Çiğnenecekse şehit atanın mezarı,

Git oğul git

Bilesin ki RESUL önündedir.

Bilesin ki melekler ardındadır.

Bilesin ki dualarım semadadır.

Bilesin ki yolun ALLAH’A dır.

Düşte gördüm oğul;

Artık vuslat mahşerden sonrayadır.

Çanakkale ruhu geri dönmeyeceğini bildiği halde oğlunu cepheye gönderen anaların ruhudur.

Çanakkale ruhu evlatsız kalan babaların,

Babasız kalan bebelerin ruhudur.

Hüseyin im, yiğit oğlum benim.

Dayın Şıpka’da baban Dömeke’de

Ağaların sekiz ay kadar evvel Çanakkale’de şehit düştüler.

Bak son yongam sensin!

Minareden ezan sesi kesilecekse,

Camilerin kandilleri sönecekse,

Sütüm sana haram olsun.

Öl de köye dönme!

Yalnız bizim ailenin değil oğul.

Bizim köyün mezarlığına elli yıldır delikanlı gömülmedi.

Vatan sağ olsunda bizim hepimiz ölelim ne çıkar.

Çanakkale ruhu bu anaların ruhudur.

Hey onbeşli onbeşli

Tokat yolları taşlı

Onbeşliler geçiyor

Kızların gözü yaşlı

Bu öyle mendil sallayarak halay çekmek için söylenmiş türkü değil

Onbeş yaşının üzerinde köyde erkek kalmamış

Onbeş yaşındakilerde dönmemek üzere gidiyor

Gözler yaşlı olmasında ne olsun

Bu bir türkü değil ağıttır ağıt.

Çanakkale’de Seyit Onbaşıyı unutmak olmaz

Koca Seyit’in hiçbir araç gereç kullanmaksızın

Bir arkadaşının yardımıyla sırtına alıp namluya yerleştirdiği 276 kiloluk top mermilerinin

Ümitlerin tükenmeye başladığı bir zamanda

Ya Allah Bismillah

Yarabbi atması benden isabet ettirmesi senden diyerek ateşlemesi

Çanakkale’yi geçilmez kılmıştır.

Çanakkale ruhu Seyit Onbaşının ruhudur

Bakınız Merhum Necip Fazıl bu savaşla ilgili ne diyor.

‘Mehmetçiği zafer arabasına bindirmek gerekseydi

Eline kamçı diye yıldırımı vermek,

Arabasına at diye kasırgaları koşmak,

Başına taç diye en parlak yıldızı oturtmak icap ederdi’

Çanakkale ruhu kına ve kurban

Kurbanın anlamı yakın olmak demektir.

1- Eşine evine ve çocuklarına yakın olmak

2- Allah’a yakın olmak.

3- Vatana ve millete yakın olmak.

Bizde üç şeye kına yakılır.

1 – Geline: Evine, çocuklarına ve Eşine kurban(yakın) olsun diye.

Ayrıca gelinlikle girilen evden kefenle çıkılır.

Gelinliğin renginin beyaz olmasının sebebi budur.

Evlilik, hayat boyu yani ölünceye kadardır

2 – Kurbanlık koça: Allah’a kurban olsun diye.

Şimdi koçlar, kurbanlar bayramda ibadetten ziyade et yemek niyeti ile kesilir oldu.

3 – Askere giden delikanlıya: Vatana kurban olsun diye

Anadolu’da ana – babalar kına ile davul zurna ile düğün bayram havasında vatana kurban olsun diye gönderiyorlar.

Ana anadır hiçbir ana yavrusunu bayrağa sarılı tabutun içerisinde görmek istemez

Bizim askerimiz ve insanımız bütün bunların yanında şefkat ve merhamet abidesiydi.

Vatanını işgal etmeye gelen düşman askerini bile yaralı olarak ele geçirince

Sırtında cephe gerisine taşır yarasını iyileştirmeye çalışırdı.

O günkü kıt imkânlarda suyunu ve yiyeceğini paylaşırdı.

Ogün bizim askerimizin düşmana gösterdiği merhameti

Biz bu gün en yakınlarımızdan başlamak üzere kendi vatandaşlarımıza, dindaşlarımıza gösteriyor muyuz?

Şehirlerin yakılıp yıkılıp ateşe verilmesi

Anzaklar bile bunu yapamamıştı

Ne oldu da bu aziz millet bu ruhtan uzaklaştı yâda uzaklaştırıldı?

Bütün olumsuzluklara rağmen ümit var olmakta güzeldir.

Yoksa o gün düşmanın cephede yapamadığını bu gün içimizdekiler sokaklarda mı yapmaya çalışıyor.

Çanakkale ruhunun ülkemize ve insanımıza ve bütün İslam âlemine hâkim olması temennisiyle…

Ruhları şad

Mekânları cennet

Dereceleri âli olsun.

24 Mart 2011 tarihli yazımın yeniden düzenlenmiş hali.