22.7 C
Kocaeli
Çarşamba, Temmuz 29, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 902

Tükenmeye Nasıl Başlıyoruz?

Müziğin her türlüsüne oldukça fazla ilgim vardır. Zira müzik, kaliteli yaşama kalite katan en önemli unsurlardan birisidir. Bir gün kabak kemane yapan iki ustamızın atölyesinde dört-beş arkadaş bir araya geldik. Kemane yapan arkadaşlardan birisi 41 yıl sonra karşılaştığım ortaokul arkadaşım Tevfik Gülten idi. Diğer üç arkadaşı ilk defa görüyordum. İki tanesi aynı atölyede kemane ustalığı yaparken, diğer arkadaşın da benim gibi misafir olduğunu anladım.

Atölyede bulunan mevcut müzik aletlerinden herkes birisini alıp çalıyordu. Misafir arkadaşın eline aldığı her müzik aletini büyük bir ustalıkla çaldığını gördüm. Kısa sap bağlama, kabak kemane, cümbüş, tambur gibi enstrümanları oldukça güzel çalıyordu. Sesinin olup olmadığını sordum. Sesinin güzel olduğunu ve türkü de söylediğini belirtti.

Peki, sen bu güzel sanatlarını nerede icra ediyorsun dedim. Verdiği cevap çok manidardı. Kardeş hepsini çok iyi icra ediyordum ama, şimdi her şeyi bir tarafa bıraktım. Derdim büyük dedi.

İyice heyecanım ve merakım artmıştı. “Hayırdır arkadaş dedim.” “Eşimin vefatından sonra her şeyden elimi ayağımı çektim” dedi.

Kaliteli yaşam ilkeleri bazında ele aldığım zaman, hayat uzun bir mücadele süreci idi. Zaman zaman karşımıza çeşitli engellerin ve üzüntülerin çıkması gayet doğaldır. Karşımıza çıkan engeller, eğer kendi ihmalimizden, ertelemelerimizden veya tembelliklerimizden meydana geliyorsa, çok daha kötü. Fakat, takdir-i ilahi olarak beklenmedik bir anda meydana gelen ölümlere karşı tavrımız ne olmalıdır?

İçe kapanmak, hayata küsmek, kadere kahretmek, işten güçten elimizi çekmek, yemeden içmeden kesilmek, negatif bir beden diline bürünmek, çevremize sürekli ağıtlar yakmak, suçlu aramak veya kendimizi suçlamak gibi kaliteli yaşam hırsızlarını hayatımıza sokmak, işin en tehlikeli yanıdır.

Bizi öldürmeyen her türlü zorlukların bizi daha güçlü kılacağını unutmamamız gerekmektedir. Hayatımıza giren problemler, ne çeşit olursa olsun tarafımızdan çözülmeyi bekler ve tecrübelerimizin artması sebebi olmalıdır.

Karşılaştığımız ölüm, kaza, vb. gibi olumsuzluklar olmasa iyidir ama, olduktan sonra yapılması gereken, çözüm odaklı düşünmek ve sabretmektir.

En küçük dahi olsa, olumsuz düşünce veya eylemler, hele hele önceden kazandığımız profesyonellikler ve melekeleri birdenbire küflenmeye terk etmek, adeta freni patlayan bir otomobil gibi, olumsuzluklara yelken açmak demektir.

Hiçbir sebep, ama hiçbir sebep, kaliteli yaşam yolculuğumuzda bizleri geriletmeyi bir tarafa bırakalım, duraklamaya bile sebebiyet verdirmemelidir. Tükenme birden bire olmaz. Başımıza gelen olumsuzluklar, asla bizleri tüketmeye başlamamalıdır. Onlar bizler için çözülmesi gereken problemler ve deneyim fırsatlarıdır.

İnsanoğlunun kendisine verilen imkanları gerektiği gibi kullandığı takdirde üstesinden gelemeyeceği hiçbir problem yoktur. Yeter ki, ümitsizliğe düşmesin, yaşam sevincini kaybetmesin, yeise kapılmasın, üzüntünün rüzgarında savrulmasın…

Eşi vefat eden birisinin, eşini ne kadar çok severse sevsin, hayata küsmesi ve bütün hünerlerini paslanmaya terk etmesi, öncelikle kendisine daha sonra da yakınları ve çevresine vereceği en büyük zararın başlangıcıdır. Bazı eşler, ölen eşinin arkasından tutacağı yasa asla sınır çizemezler ve en kısa zamanda arkasından gitmek arzusundadırlar. Bu yaklaşım ve düşünce asla doğru değildir.

Ölen sahibine gitmiştir. Sahibi onu yanına almıştır. Sabretmek ve sükûneti tesis etmek oldukça önemlidir. Tükenmeye başlayanlar en kısa zamanda işlerini, sağlıklarını, mesleklerini, itibarlarını ve çevrelerini kaybedecektir. Zira, sürekli sızlanan, şikayet eden, ümitsiz, karamsar, ağlayan, çevresinden bir şeyler bekleyen bir insanın çevresi hızla kaybolacaktır. Üzüntünün makul süresi içerinde, etkin ve dinamik bir şekilde yönetilmeye başlanmaması, beklenenin de üzerinde problemlerin doğmasına sebebiyet verecektir.

Sağlam çeliğin en önemli özelliğinin çok çekiç yemesi gibi, hayatta çok çile görmek, problemlerle karşılaşmak, insanın başarıları ile doğru orantılı olmalıdır. Kişi sorun çözmeyi öğrenir, sorun çözenler de tecrübe sahibi olarak hayatta daha fazla başarıya imza atarlar. Başarmanın verdiği zevki ise, başka hiçbir şey verememektedir.

Hiçbir sıkıntı ile karşılaşmayan, her türlü güçlükleri çevresine yükleyen, maddi imkanlarının bolluğu nedeniyle çözümü para ile hallettiğini zannedenler; günün birinde başkalarına havale edilemeyecek sorunlarla karşılaştıkları zaman, çok büyük sıkıntılara düşerler. Çünkü, zamanında o konuda deneyim ve dayanıklılık kazanmamışlardır.

Her türlü imkana sahip olsak dahi, zorluklarla mücadele etme, sorun çözme, dayanıklılığımızı artırma, enerji ve sinerji üretme yeteneğimizi sürekli geliştirme konularında uzmanlığımızı artırmamız gerekmektedir.

İnsanoğlunun başına ne zaman neyin geleceğini tahmin edebilmek oldukça zordur. Yurt dışına balayına giden çok mutlu bir çift, hiç beklemediği bir anda otellerindeki bir hırsızlıktan dolayı iftiraya uğrayıp, yabancı bir memlekette hapsi boylayabilirler. İşte buna “devenin üzerinde insanı bönün sokması” denir. (Bö: zehirli bir tür örümcek)

Böyle bir durumda, saçı başı yolarak, o ülkenin adalet sistemine kahrederek, aksi veya kör şeytana kabahat yükleyerek, çiftlerden birinin “sana buraya gelmeyelim demiştim” deyip suç yükleyerek, tükenmeyi başlatmalarının hiçbir şekilde çözüme faydası olmadığı gibi, mevcut sorunların dibine benzin dökeceği aşikardır.

Tabi, asıl olan muhtemel problemleri önceden görerek gerekli önlem ve tedbirleri almaktır. Obezite için zamanında gerekli tedbirleri almayanlar, atın ölümü arpadan olsun diyenler (halbuki ne insan attır ne de yediğimiz arpadır), günün birinde obezite çözülmesi zor bir sorun haline geldiği zaman, kadere veya çevreye suç yüklemelerinin çözüme hiçbir faydası yoktur.

Eşi iye sürekli tartışan, kavgalı bir hayat süren, sürekli sinir ve stres üreten bir eş, hayat arkadaşı günün birinde üzüntüden kanser olduğu zaman, eşi için ağlaması ve üzülmesi timsah gözyaşlarından başka bir şey olmayacaktır.

Kaliteli yaşamak için alınması gereken tedbirlerin zamanında akıllıca alınması, kalitenin bozulduktan sonra tamir edilme maliyetinden çok daha düşüktür. Sevdiğimiz hayatı kaliteli bir şekilde yaşamanın yüksek kaliteli bir bedeli vardır. Zamanında emek vermek, sabretmek, çalışmak, gayret göstermek, paylaşmak, destek vermek ve sinerji üretmek gerekmektedir.

Her türlü önlem ve tedbiri almamıza rağmen, yine de sorunlarla karşılaşmamız doğaldır. Çünkü çevrede ve hayatta her şey bizim kontrolümüz altında değildir. Gücümüzün yetmediği faktörler çoğunluktadır. Ayrıca değiştirme imkanımız olmayan unsurlar da vardır. İşte bunlardan sonra karşılaşacağımız sorunları dahi,  hacı yolu gözler gibi beklememiz gerekir.

Hayatta bir takım problemlerle her an karşılaşabileceğimizin bilincinde olmalı ve her türlü tecrübe ve donanımımızla onları çözmeye hazır beklemeliyiz. Beklenmeyen durumlar karşısında amvele olmamalı, kadere kahretmemeli, isyan ederek yaratıcımızı incitmemeli, panik ve kaos üretmemeli, mevcut enerjimizi dahi boşa kaybetmemeliyiz.

Zira, karşımıza çıkan bir problemdir ve onun çözümü bizden beklenmektedir. Çözüm için ilave ve daha fazla enerji ve güce ihtiyacımız varken, hemen tükenmeye başlamak kaliteli bir insanın işi olmamalıdır.

Hayatı güzel yaşamanın bir değil, birçok bedeli vardır. Kaliteye apse yaptırtmamak için, kısa, orta ve uzun vadede önemli işlerimizin planlamasını iyi yaparak, uygulamasını da gerektiği gibi yerine getirmemiz gerekir. İhmalkarlıktan, tembellikten, inattan, suçlamaktan, üzülmekten, dikkatsizlikten tedbirsizlikten vb. kaynaklanan problemleri kendi ellerimizle besledik büyüttük demektir. Eğer böyle yaparsak, bizim dışımızdan ve ilahi kaderden kaynaklanan sorunları çözmek için asla zamanımız ve gücümüz kalmayacaktır. İşte o zaman da tükenmenin girdabına girdik demektir.

Selam, sevgi ve dualarımla… Allah’a emanet olunuz…

 

 

Kazan Kazan Dedikleri

 

Yaklaşık bir senedir Tataristan’da bir uluslararası sempozyum için çalışmalar yapıyoruz arkadaşlarımızla birlikte. Mehmet Akif Ersoy Fikir ve Sanat Vakfı ile Kazan Federal Üniversitesi TÜRK DÜNYASINI AYDINLATANLAR MEHMET AKİF ERSOY VE ABDULLAH TUKAY ULUSLARARASI KAZAN SEMPOZYUMU’nu 12-18 Mayıs 2014 tarihleri arasında gerçekleştirecek. Ekibimiz hummalı bir faaliyet içinde gece gündüz demeden çalışıyor. Tataristan’tan sadece 43 tebliğ geldi bugüne kadar. Demek ki  Bakü’deki Türk Dünyasını Aydınlatanlar Mehmet Akif Ersoy ve Hüseyin Cavit Uluslararası Sempozyumu’ndaki gibi 104 tebliğ sunan akademisyen, yazar, fikir adamı, gazeteci ve sivil toplum kuruluşu temsilcisi  sayısı bu etkinlikte de önemli bir rakama ulaşacak ve yeni bir rekor kırılacak inşaallah.

Sempozyumun resmi dili Türkçe. Kazan Federal Üniversitesi’nde ilk gün  açılış ve bazı oturumlar gerçekleşecek. Burada Türk Süsleme Sanatları ve Türk Dünyasını Aydınlatanların fotoğraf ve kitap sergileri açılacak. Bu kitapların önemli bir bölümü St. Petersburg, Moskova, İstanbul ve Kazan’da basılmış asırlık eserler. Resimler de nadide. Bütün arşivler ve sahaflar tek tek gezilmiş, taranmış ve nihayetinde elde edilmiş. Mehmet Rüyan Soydan Bey’in bu hizmetleri ve arşivi her türlü takdirin üstündedir. Dil ise Osmanlı Türkçesi. Sonra mazideki bir Türk Devleti Altınordu’nun önemli şehirlerinden Bulgar’da devam edeceğiz etkinliğimize.  Son oturumlar ise yine Kazan’da yapılacak.

TÜRK DÜNYASI AYDINLARININ UĞRAK YERİ

İstanbul her zaman İslam coğrafyasının ve Türk dünyasının kutup yıldızı olmuştur. Özellikle Rusya Müslümanlarından Hacca gitmek isteyenler  önce İstanbul’a gelerek başta Eyüp Sultan olmak üzere manevi öncülerin makamlarını ziyaret ederlerdi. Sonra Mekke ve Medine için yola koyulurlardı.

Fikir hayatımız için de böyleydi İstanbul. Misallendirirsem Mehmet Akif Ersoy’un başyazarı olduğu Sıratı – müstakim ve sonra Sebilürreşad dergileri İstanbul’da yayınlanırdı ama başta Kırım Akmescit, Bahçesaray, Tataristan Kazan, Yarçallı, Azerbaycan Bakü ve Şeki, Hindistan ve Pakistan’da çok sayıda kente ulaşırdı. Ulaşmakla kalmaz bu ülkelerin müellifleri de bu dergilerde yazardı. Bu bölgelerle alakalı geniş bilgilere de sahip olunabilinirdi. Sıratı müstakim ve Sebilürreşad’da. Bir başka özellik de Eşref Edip Fergan’ın sahip olduğu dergilerin Cağaloğlu’ndaki yazıhanesi aynı zamanda bir aydınlar lokali gibiydi İslam alemi için.

BİR TATAR HANIMIN MEKTUBU

Kazan Tarihi’ni okuyanlar  bu önemli kültür, sanat ve medeniyet merkezinin nasıl badirelerden geçtiğini daha iyi fark edeceklerdir. 1993 yılında gitmiştim ilk kez Tataristan’ın Başkenti Kazan’a. Daha sonra Türkiye’ye döndüğümde  Yıldızlar Yeniden Parlıyor diye kitaplaştırdığım İDİL SICAK AKIYOR isimli yazı dizimde intibalarımı kaleme almıştım. Türkiye Gazetesi’nde epeyi bir süre yayınlanmıştı bu çalışmam. Adana’dan Sevim Ağaoğlu adında okuyucum bir mektup yazmıştı. Arşivimi karıştırırken bu mektubu buldum ve hemem okumaya başladım. Şöyle diyordu  Sevim Ağaoğlu:

– Gazetenizi ilgiyle takip ediyorum. Türk Dünyası’na verdiği önemi de  tebrik ediyorum. Ben katıksız bir Tatarım. Başta “İdil Sıcak Akıyor” yazı diziniz olmak üzere hepsi güzel. Sizin de Tataristan’a yakın ilgi duymanıza bakılırsa büyük bir ihtimalle siz de Tatarsınız!”

Ben Halep, Kilis Türkmenlerindenim. Tatarlar benim karındaşım, soydaşım ve dindaşım.  Sevim Hanım sürdürüyor mektubunu:

– Benim annem ve babam 1932’lerde çok büyük mücadelelerle Türkiye’ye gelmişler. Annemin ve babamın kökenleri Tataristan’da kalmış. Alman-Rus Harbine kadar haberleşmişler. Harbin sonunda sınırlar kapanınca haberleşme kesilmiş. Annem o kutsal mektupları zaman zaman göz yaşları içinde okur, tekrar kutu içinde muhafaza ederdi. Ancak yıllar önce Tarsus’taki sel felaketinde o mektuplar okunmaz hale gelince, hepimiz içimizden bir şey koptuğunu zannettik. Çamurları silemedik, mektuplar okunamadı. Adresler de yok olup gitti. Şimdi Rusya’ya gidiş gelişler rahat ama 83 yaşındaki annemin hatırında kalan adresler yetersiz. Annemin büyük bir arzusu  dünya gözü ile Tataristan’daki akrabalarını bir daha görmek. Hafızamızdaki adreslere mektuplar yazdık, cevap alamadık.”

Tarık Buğra gibi galiba ben de “sulu gözlüyüm”. Duygusallığım fazla. Bu mektup beni de ağlattı. Çünkü devamında şöyle diyordu Sevim Ağaoğlu:

-Annem Orenburg şehrinden. Dedem İbrahimoğlu Feyzürrahman Eminof . Babam Orenburg’un  Zubaci köyünden; annesi  Mescuda. Dedem babamı , Mirseyid ve Kıyvamiddin Amcalarımı tahsil için Medine’ye göndermiş. Medrese tahsili görmüşler. Hepsi de çok alim ve bilgili insanlarmış. Babam o zaman fırın işletiyormuş. Sonra komünistler fırına da evlerine de el koymuşlar. Köydeki akrabalarımız da şunlardı: Zakir, Ferhuruh, Abdurrahman, Hacı Ahmet, Ümmülhayret, Hacı Vefa ve Fatıma. Eğer bu ipuçlarından bir haberleşme imkanı sağlanırsa mutlu oluruz.

Gel de sulu gözlü olma.

ALİMLER ASRIN SORUNLARINA ÇÖZÜM ARIYOR

Rusya müslümanlarına dikkat ederseniz çok alim ve maruf  aydınlar yetişmiştir. Gaspıralı İsmail, Ali Merdan Topçubaşı, Seyid Gerek, Yusuf Akçura, Fatih Kerimi, Sadri Maksudi Arsal, Musa Carullah, Şehabettin Mercani, Kayyum Nasiri, Dermend, Alimcan İbrahim, Rızaeddin Bin Fahrettin, Hadi Atlasi, Alimcan Barudi, Arif Ahunov, İldar Yusuf, Şevket Galiyev, Musa Carullah Bigiyev vs.

Sibiryalı meşhur seyyah Abdürraşit İbrahim’den Mehmet Akif Ersoy Safahat’ta uzun uzun bahseder.  Musa Carullah Bigiyev de Abdürreşit İbrahim gibi o günün şartlarında düşünülmesi bile mümkün olmayacak seyahatler yapmış, tutuklanmış, eserler üretmiş ve İslamiyeti yaymış, ila-i kelimetullahı tebliğ etmiş. 19. Asrın sonunda 20. Asır’ın başında ortaya çıkan sorunlardan kaçmamış, orijinal fetva sahibi olarak Peşaver Hapishanesi’nde, tefsir hazırlamış ve kitaplar yazmış. Mesela 6 ay gece, diğer kısmı gündüz olan kutuplarda oruç ve namaz nasıl olacak? Kölelik, kadın ve alkol konusunda önemli eserler kaleme almış bir alim Musa Carullah. Diğer alimler gibi İslam alemini dolaşmış izmihlal ve perişanlıktan kurtarmaya çalışmış. Kötü fotoğraf o’nun moralini bozmamış, bilakis daha fazla çalışmaya azmetmiş.  Bazı hizmet grupları sorunlara çözüm üretemediği için Musa Carullah hakkında adil görüşlere sahip değiller. Bu yüzden bir yazım dolayısıyıla benim işime de son vermişlerdi.

TATARIN BAĞRI DİN, DİL VE EDEBİYAT

Tatarlarda dil (Türkçe); birliği sağlaması açısından çok önemli. Vatan, bayrak, bağımsızlık, istiklal, hürriyet, özgürlük ne derseniz deyin adına bütün bunlarla eş anlamlı ve örtüşmüş olarak kabul edilir.

Abdullah Tukay’a gelince 27 yaşında veremden ölen Tatar Milli şaiiri. 26 Nisan günü 128. Doğum yıldönümü sanatçının. Bu sene Türk Dünyası Kültür Başkenti ilan edilen Kazan’da da doğum yılı etkinlikleri yapılacak. Abdullah Tukay’ın 115. Doğum Yıldönümü’nü Mehmet Akif Ersoy Fikir ve Sanat Vakfı olarak 2001’de Milli Kütüphane’de bir programla anmıştık. Ankara’da üniversitede okuyan üç Tatar genç dostum vardı. Liliye, Ramil ve Gülnara Sabirova. Liliye Ankara’da evlendi ve TRT’de çalışıyor. Gülnara  Japonya’da evlendi ve oraya yerleşti. Ramil hala bekar, Ankara Siyasal Bilgilerde master yaptı ve Tataristan’a döndü. Dostluklarımız her üçü ile de maille devam ediyor.

Başkent Ankara’da Kazan Derneği Emek 9. Cadde’dedir. Her Tatar burayı bilir. Rahmetli Ahmet Veli Mengel buradaki apartımanı Türk Dünyası’na hizmet etsin diye hediye etmiş. Abdullah Tukay’ı anma toplantımızda Dünya Tatarlar Birliği Başkanı Prof. Dr. Gönül Pultar’dı. Tataristan’ın Cumhurbaşkanlarından ve daha sonra Türkiye’ye gelen Sadri Maksudi Arsal’ın torunu  Adiye Ayda da bu etkinlikte büyük hizmet etti. Bu toplantıda Prof. Dr. Zeki Velidi Togan’ın Başkurdistan’daki  konutu müzeevi olduğu hatırlatılarak,  Emek’teki Kazan Derneği’nin de böylesi bir açılıma girmesi ve 9. Cadde’nin adının Abdullah Tukay olarak değişmesi istendi.

ABDULLAH TUKAY CADDESİ

Bu isteği hemen hayata geçirmek üzere üç Tatar Öğrencimiz ile birlikte Ankara Büyükşehir Belediyesi’ne gittik. Başkan Melih Gökçek olmayınca Başkanvekili Seyfi Saltoğlu, grup başkanları Mehmet Yıldız, Cabbar Sarıcam, Mualla Ünal başta olmak üzere FP,MHP,DSP ve CHP yetkilileriyle görüştük. Hepsinin kanaati olumluydu. Mehmet Akif Ersoy’un adının da Kazan’ın 1000. Yıldönümü törenlerinde bir caddeye verilmesini hatırlattık. Daha sonra imza topladık bu değişiklik için. UNESCO da 1000 yıllık rüya şehri Kazan’ı  Dünya Mimari Miras Programına dahil etmişti. Ankara Büyükşehir Belediye Meclisi’nin kararıyla Emek 9. Cadde’nin adı 115. doğum yıldönümünde Abdullah Tukay olarak değişti. Bendeniz de Türkiye’deki yazımda “Ankara-Kazan Hattında Çiçek açtı-25.Ocak.2001” diye konuya başlık atmıştım. Caddenin isminin değişmesi törenine  Melih Gökçek’i temsilen Cengiz Ocakçı gelmiş ve  Ahmet Recep Tezcan ile Rasim Bağdaş da eşlik etmişti. Duygusal anlar yaşandı Abdullah Tukay Caddesi’nin ismin verildiği sokakta. Yaşlı Tatarların anlattıkları içimizi burktu, gözlerimizi nemlendirdi.

Akşamki etkinlikte  Namık Kemal Zeybek de konuştu. Kültür Bakanlığı Türk Dünyası Müzik topluluğu konser verdi. Ali Özaydın ve İrfan Gürdal’ı kutladım. Tatar  Halk Türküsü oyunu Epipe çok alkış aldı. Tatar mutfağı da oraya getirilmişti: Pilav, katlam(kuşdili), cücü vak beliş, peremeç ve cekcak tatlısıyla damak  zevki  yeni bir mutfak kültürünü tanıdı.

KAZAN’A DA MEHMET AKİF ERSOY CADDESİ YAKIŞIR

Böyle bir başlangıç olunca ilerdeki günlerde(15.10.2001) Nuri Gürgür Bey başkanlığındaki Türkocağı’mız tarafından o yıllarda iktisadi ve ilmi refah kenti olan “1552 Kazan Şehitlerini Anma Programı” yaptı. 40 bin sivilin şehit edilmesine rağmen en büyük direnişin de Kul Şerif Külliyesi’nde olduğunu böylece öğrendik. Kazan dümdüz edilmişti. Yıkılmayan tek minare veya kule bugün simge olarak yaşıyor.

Birkaç gün önce sempozyum çalışmalarımızı değerlendirmek üzere Kazan’dan Prof. Dr. Ferit Yusuf ve Prof. Dr. Flora Seyfulina hanım gelmişlerdi. Önce Fatih İbrahim Halil Sofrası’da, sonra Şehzadebaşı Büyük Hamid Oteli’nde programı tezekkür ettik Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş ve Mehmet Rüyan Soydan ile birlikte. Mayıs’ı iple çekiyoruz artık Kazan için, Tataristan için, soydaşlarımız için.

 

 

Bu Nasıl Bir Yüzsüzlük

 

Böyle bir yüzsüzlüğe insanın inanası gelmiyor.

Nasıl olur diye sormadan edemiyorum.

Ama bu sorunun cevabını gerçekten bulamıyorum.

Ergenekon terör örgütü diye diye hançerelerini yırtanlar, her gün televizyonlarda, gazetelerde ETÖ diyerek kısaltılmışını söyleyip insanların kafasına kazıyanlar, bugün hiçbir şey olmamış gibi pişkin, yüzsüz, edepsizce tahliyeler hakkında olumlu söylemeye cesaret gösteriyorlar.

Her gün bir ağacın altından bir tabanca çıkarıp, bununla ihtilal yapacaklardı diyerek insanları sabahın köründe evlerinden alanlar, bugün yüzsüzce, pişkince tahliyelere seviniyorlar.

Memleketin Genelkurmay Başkanı’na terörist, dolayısıyla Türk Silahlı Kuvvetlerine terör örgütü diyenler, bugün pişkin, pişkin geçmiş olsun diyorlar.

Yapmayın, etmeyin, bu durum, Türk Milleti’nin ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin üzerine emperyalizmin oynadığı bir oyunun parçası diyenlere, darbeci, Ergenekoncu diyenler, bugün bu kişilerle birlikte tahliyeler hakkında olumlu görüş bildiriyorlar.

Askerî vesayeti kaldırma numarasıyla, emperyalizmin ordunun içini boşaltma oyununa çanak tutanlar, bugün utanmazca, yüzsüzce tahliyelerden nemalanmaya çalışıyorlar.

Birbiri ile hiçbir görüşmesi dahi olmamış insanları bir torbaya koyup ERGENEKON gibi Türk Milleti’nin en kutsal değerlerinden biri olan efsane ile adlandırıp, bu kutsal ismi yıpratmak isteyenler, bugün tahliyeleri alkışlamak gibi bir utanmazlığın, yüzsüzlüğün gösterisini sunuyorlar.

2003’teki bir ordu toplantısını bahane edip insanların özgürlüklerine kasteden emperyalizmin uşakları, bugün tahliyelere alkış tutma onursuzluğunu, gurursuzluğunu gösteriyorlar.

Askerî vesayeti kaldırıyoruz diyerek, askerle hiç alakası olmayan sivilleri içeri atıp, diğerlerine gözdağı veren emperyalistlerin yerli işbirlikçileri, bugün tahliyelere sevinme pişkinliğini, yüzsüzlüğünü sunuyorlar.

Bu kadarına da pes doğrusu.

Dün, ele le kol kola emperyalist uşaklığı yapanlar, bugün yüzsüzce, arsızca sırıtıp birbirlerini bıçaklıyorlar.

Yüce Türk Milleti;

Böyle bir bölgede, 2223. Yılına giren Türk Silahlı Kuvvetleri’ne reva görülenleri görmüyor musun?

Binlerce yıldır Anadolu’yu yurt yapmamızı sağlayan Peygamber Ocağı’nın bugün içine düşürüldüğü durumu görmüyor musun?

Emperyalist uşaklığı yapan birkaç hatalının bahane edilerek, ülkeyi tamamen dış güçlerin Büyük Projeleri’ne açık alan haline getiren yüzsüzleri, utanmazları görmüyor musun?

Türkiye Cumhuriyeti’ni kanlarıyla, canlarıyla kurup ona şekil veren, irade veren, sana egemenlik veren kadroların ne hale düşürülmeye çalışıldığını görmüyor musun?

Yüce Türk Milleti;

Ne Mutlu Türküm Diyene demeyi yasaklamak için, Andımızı kaldırmak için bunları söyleyenlere eziyet edilmek istendiğini fark etmiyor musun?

Türk Bayrağı’nı Meclis’te odasına asan Milletvekillerinin uyarıldığını, Türk Bayrağı asan evlerin uyarıldığını fark etmiyor musun?

Bunları yapmak için ERGENEKON gibi uydurma davalarla, senin korkman sağlanmak istendiğini fark etmiyor musun?

Yüce Türk Milleti;

Teröristlerin şahitlikleri ile içerilere doldurulan, teröristlerle mücadele Kahramanların neden içerilere

Doldurulduğunu anlamıyor musun?

Bütün oyunların senin üzerine oynandığını anlamıyor musun?

150 yıllık Şark Meselesi ve 95 yıllık Sevr zincirinin yeniden önümüze konmaya çalışıldığını anlamıyor musun?

Bunları yapabilmek için de kutsal dimimizle kandırılmaya, aldatılmaya çalışıldığımızı anlamıyor musun?

PKK Milletvekilleri’nin tamamı hemen çıkarıldığı halde, MHP Milletvekili Engin ALAN’ın hangi suçla içeride tutulduğunu ve hâlâ çıkarılmadığını anlamıyor musun?

Yüce Türk Milleti;

Bu tahliye furyasının, 17 Aralık Rüşvet ve Yolsuzluk Operasyonu birebir ilgili olduğunu, yeni bir cepheleşme oyunu oynanmak istendiğini bilmiyor musun?

Biz tahliyelere sevinirken, kimsenin oyununa gelmememiz gerektiğini bilmiyor musun?

Bu sorularım görmeyen, fark etmeyen, anlamayan ve bilmeyenler ilegörmek, fark etmek, anlamak ve bilmek istemeyenleredir.

Yoksa, gören, fark eden ve anlayanlar sayesinde bu tahliyeleri yaşadığımızı biliyoruz.

 

 

Kırım’ın Rusya Tarafından İşgali ‘Vahim Bir Vak’a’

DERKENAR:

Kırım ile ilgili mevcut yazılı eserler; günümüzden 2700 yıl önceki Kırım hakkında bilgi vermektedir. Ülkede bulunan arkeolojik eserlerden ise, bölgenin 250.000 yıllık geçmişi olduğu anlaşılmaktadır.

Kırım, tarih boyunca farklı milletlerin ve kültürlerin kesiştiği bir medeniyetler kavşağı olmuştur. Antik Kimmerler, Tavrlar, Tarihçilerin çoğunluğunun, Türk olduğunu kabul ettikleri İskitler ve daha sonra da Romalılar, bölgenin sâkinleri oldular. Bunlar, göçebe aşiretlerdi. ‘Tanrı’nın Kırbacı‘ olarak anılan Hun İmparatoru Attila’nın amcası Rona veya Ruga olarak da anılan, Avrupa Hunlarının 425-435 yılları arasındaki hükümdârı Rua, bölgeyi Türk yurdu hâline getirdi. Daha sonra Türk kavimlerinden olan Kıpçaklar, Hazarlar ve Altın Orda Devleti’nin ahâlisi ile ‘Tatar‘ olarak adlandırılan Türk toplulukları ile Rus – Slav ırkına mensup insanlar geldiler.

Altın Orda Devleti hükümdârı Özbek Han, 1314 yılında Kırım’da büyük bir Müslüman medresesi inşa ettirdiğine göre, bu günkü Kırım’ın yerli halkı olan Türkler 1200’lü yıllarda gelmiş olmalılar. 1249 – 1256 yılları arasında Anadolu Selçuklu Sultanlarından biri olan İzzeddin İkinci Keykavus döneminde ve 1475 yılında Fatih Sultan Mehmed Han’ın görevlendirdiği Gedik Ahmed Paşa tarafından Kırım Hanlığı Osmanlı Devleti himâyesi altına alındıktan sonra Anadolu’dan çok sayıda Türk, bölgeye yerleşti.

Kırım Türkleri, 1441 – 1783 yılları arasında 342 yıl tarih sahnesinde kalan Kırım Hanlığı döneminde tarihlerinin en parlak ve şanlı dönemlerini yaşadılar. 1768 – 1774 Osmanlı Rus Savaşı, Osmanlı Devleti’nin mağlubiyeti ile sonuçlanınca imzalanan Küçük Kaynarca Andlaşması ile Rusların ısrarlı talebi üzerine Kırım’a bağımsızlık verildi. Ruslar Kırım Hanlığı tahtına, Şahin Giray’ı oturttular ve ülkede karışıklıklar çıkardılar. Şahin Giray, Rusya’dan yardım istedi. Çariçe İkinci Katerina’nın emri ile Rus General Potekmin, ordusunun başında yardım (?!) için geldi ve Kırım’ı işgal etti. Daha sonra da Kırım Rusya’nın bir vilayeti hâline getirildi.

Bu tarihten sonra sürgünler ve Rusların dayanılmaz baskıları sebebiyle Kırım Türklerinden pek çok kişi, o dönemde Osmanlı toprağı olan Dobruca’ya ve ‘Ak Topraklar ‘ olarak isimlendirdikleri Anadolu’ya göç ettiler. Göç edenlerin yerine Ruslar yerleştirildi. 1783 öncesinde Kırım’daki Türk nüfus % 98 oranında iken 1897’deki nüfus sayımına göre % 35’e düşmüştü. 18 Ekim 1921’de Rusya’ya bağlı Kırım Muhtar Sovyet Cumhuriyeti kuruldu. Kırım’ı işgal eden Alman ordusuna yardımcı oldukları gerekçesiyle Kırım Türkleri, 18 Mayıs 1944 tarihinde, topyekûn sürgüne gönderildi. Kömür ve hayvan taşımacılığında kullanılan vagonlarla gerçekleştirilen yolculuk sırasında, Kırım Türklerinin üçte biri öldü.

Sovyetler Birliği yönetimi 1945 yılında yayınladığı Kararname ile Kırım Muhtar Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’ni ortadan kaldırarak, Sovyetler Birliği’nde, eyâlet benzeri bir idarî birim olan Oblast hâline getirdi. Yine Rusya’ya bağlı idi.  Kruşçev, Rus-Ukrain kardeşliğinin 1000 yılı kutlamaları vesilesiyle Kırım Oblastı’nı Ukrayna’ya bağladı. Sürgün edilen Kırım Türklerinin evlerine ve topraklarına Ruslar yerleştirildi. Kırım’daki Rus nüfus oranı, % 60 oldu.

1991 yılında Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği (SSCB) dağılınca Akyar (Sevastopol) Askerî Limanı, Ukrayna yönetimine geçti. Rusya, Akyar şehrinde bulunan askerî liman ve birlik sebebiyle Kırım’ı tekrar kendi bünyesine almak için 1991 yılında harekete geçti ise de sonuç alamadı. Ukrayna hükümeti referandum yaparak 1992 yılında kendisine bağlı Kırım Muhtar Cumhuriyeti’nin kurulmasını sağladı. Akyar’daki Rus askerî limanı ile ilgili anlaşmazlık sebebiyle savaşın eşiğine gelindiği bir anda, anlaşma yapıldı ve Ukrayna, Akyar’ı 2015 yılına kadar Rusya’ya kiraya verdi.

Ukrayna’da çıkan karışıklıklar sebebiyle Devlet Başkanı Yanukoviç, 23 Şubat 2014 tarihinde ülkeden kaçtı. Gelişmeler üzerine Rusya, Kırım’daki Rusları korumak bahanesiyle bölgeye Kuban Kazaklarını gönderdi. Akmescit Havaalanı’nı iniş ve kalkışlara kapattı. Ukrayna televizyonlarının yayınlarını durdurdu.

Kırım 1783’teki gibi Rusya tarafından işgal edilmişti.

Yanukoviç’ten sonra kurulan Ukrayna Hükümeti, Rus kökenli milletvekillerinin çoğunlukta olduğu Kırım Parlamentosu’nu feshetti. Feshedilen Kırım Parlamentosu, alelacele bir karar alarak Kırım’da referandum yaptırdı.

Referandumdan sonraki gelişmeleri, öncesine ait bilgileri de tâzelemek suretiyle Türk dünyasındaki olayları yakından gözlemleyen, gözlemlerini makaleler ve kitaplar hâlinde kamuoyuna aktaran Prof. Dr. Abdulvahap Kara ile konuştuk.

 

Oğuz Çetinoğlu: Kırım Parlamentosu’nın aldığı kararla, 16 Mart 2014 Pazar günü yapılan referandumda, Kırım halkı % 95,5 oy çokluğu ile Rusya’ya bağlanma kararı aldı. Rusya parlamentosu bu kararı tanıdı.  Bu gelişmelerle ilgili genel bir değerlendirme yapar mısınız?

Prof. Dr. Abdulvahap Kara: Rusya’nın Ukrayna’nın Kırım Özerk Cumhuriyeti’ne Rus bayrağı astırması ve asker çıkarması sadece Ukrayna’ya değil, aynı zamanda ABD, İngiltere ve Fransa’ya da meydan okuması anlamına geliyor. Çünkü adı geçen ülkeler 5 Aralık 1994’te Ukrayna’nın toprak bütünlüğünün korunması konusunda teminat verilmesini içeren Budapeşte Memorandumu’na imza atan ülkelerdir. Ukrayna bunun karşılığında kendisini ABD ve Rusya’dan sonra dünyanın 3. büyük nükleer gücü yapan atom silahlarından vazgeçmeyi kabul etmişti.

Çetinoğlu: Memorandum metni hazırlanmasının sebepleri nelerdi?

Prof. Kara: Sovyetler Birliği’nin çökmesinden sonra; Rusya, Beyaz Rusya, Kazakistan ve Ukrayna topraklarında konuşlanmış 2.700 nükleer füzeyi miras olarak devir aldı. Dünyanın gelişmiş ülkelerini ise bu kitlesel ölüm silahlarının, yeni bağımsız devletlerde yanlış kullanımı veya başka ülkelerin eline geçme ihtimali kaygılandırmaktaydı. Bundan dolayı, Sovyetler Birliği’nden miras kalan atom silahlarının düğmesi üzerinde kaç parmağın olacağı soruluyordu.

Her ne kadar Yeltsin bu silahların kontrolünün Rusya’da olması gerektiğini söylese de, diğer ülkeler ellerindeki silahların Rusya’ya ait olmadığına işaret ettiler. Kendilerinin bilgi ve rızalarının dışında bu silahların yerlerinin değiştirilmesine veya imha edilmesine izin vermeyeceklerini söyleyen Ukrayna, Kazakistan ve Beyaz Rusya bu silahlar üzerinde hakları olduğunu ve Rusya’yı Sovyetlerin tek nükleer mirasçısı olarak tanımayacaklarını belirttiler.

Çetinoğlu: Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra hangi ülkede ne kadar nükleer silah vardı?

Kara: 1991 yılı sonu itibarıyla dünyada bilinen nükleer silahı olan ülkeler, sahip oldukları nükleer başlıklı kıtalararası stratejik füze sayısına göre şöyle sıralanıyordu.

ABD:19.000, Rusya: 17.500, Ukrayna: 4.356, Kazakistan: 1.690, Beyaz Rusya: 1.222, Fransa: 621, Çin: 400, İngiltere: 300.

Çetinoğlu: Ukrayna, elindeki nükleer silahları vermeyi neden kabul etmedi?

Kara: Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği’nin dağılmasının ardından Ukrayna kendisine miras kalan atom silahlarını Rusya’dan doğması muhtemel güvenlik endişeleri için bir teminat gördüğünden dolayı ABD, Çin, Fransa, İngiltere ve Almanya gibi dünyanın önde gelen ülkelerinin nükleer silahları Rusya’nın kontrolünde imha edilmesi yönündeki baskılarına direndi. Çünkü bazı Rus politikacılar Kırım’ın Rusya’ya ilhak edilmesini açıkça dile getirmekteydi.  Ancak bu ülkelerden gelen baskılar artmaya başlayınca, Ukrayna nükleer silahlardan vazgeçmesi karşılığında sınırlarının korunması ve özellikle Rusya’nın Kırım’ı işgal etme ihtimaline karşı güvence istedi. Ayrıca Rusya tarafından ülkesinin sınırlarının değişmezliğinin kabul etmesi, her hangi bir toprak talebinde bulunulmayacağı konusunda teminat vermesi, Ukrayna’nın egemenlik hakları ve bağımsızlığının tanınması talebinde de bulundu.

Çetinoğlu: Bu talepler kabul edilip, Ukrayna’nın sınırlarının korunması ve özellikle Rusya’nın Kırım’ı işgal etme ihtimaline karşı teminat verilmesi, ayrıca Rusya tarafından ülkesinin sınırlarının değişmezliğinin kabul etmesi, her hangi bir toprak talebinde bulunulmayacağının taahhüt edilmesi konusunda Ukrayna’ya teminat verildi mi?

Kara: Tabii verildi. Üç yılı gibi uzun süren görüşmelerden sonra Ukrayna’nın talepleri Rusya tarafından kabul edildi. 5 Aralık 1994’te Budapeşte’de yapılan Avrupa Güvenlik İşbirliği Teşkilatı toplantısında ABD, Fransa, İngiltere ve Rusya Ukrayna’nın istediği güvenlik garantisini verdiklerini açıklayan bir memorandumu imzaladılar. Bu şekilde Ukrayna, Rusya’ya karşı güvenlik teminatı verildikten sonra nükleer silahlardan vazgeçti.

Çetinoğlu: Açık ve net… Ukrayna’nın sınırları korunacak. Bunu Rusya kabul ettiği gibi, ABD, Fransa ve İngiltere de garantör oldular… Doğru mu anladım? Konuyu daha da netliğe kavuşturacak bilgiler var mı?

Prof. Kara: Elbette, var. Hatta bu konu ansiklopedilere ve wikipedia’da yer aldı. Ayrıca Ukrayna’nın bu teminatları almak için çok mücadele ettiğini de biliyoruz. 4 Aralık 1994’te Ukrayna Devlet Başkanı Leonid Kuchma Budapeşte’deki toplantı öncesi gazetecilere verdiği demeçte, Ukrayna Parlamentosu’nun Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması’nı (NPT) ABD, İngiltere, Fransa ve Rusya’nın güvenlik garantisi verilmesi şartıyla onayladığına vurgu yapıyordu.

Ukrayna Dışişleri Bakanı Hennady Udovenko da ülkesi için güvenlik garantisinin önemli olduğuna işaret ederek, Budapeşte’deki toplantıda Rusya’nın Ukrayna’nın sınırlarının değişmezliği konusundaki belgeye imza atacağını ifade ederek şunları söylüyordu: “Biz kimseden korkmuyoruz. Fakat bazı ülkelerdeki toprak talep eden aşırılıkçı güçlerin varlığını da unutamıyoruz.”

Bu endişelerden ötürü Ukrayna Parlamentosu Rada Budapeşte toplantısı öncesinde, 16 Kasım 1994’te NPT’yi şartlı olarak onaylamıştı. Yine de bu onay kararı Washington’da olumlu karşılandı. ABD Hükümet Sözcüsü Christine Shelly Los Angelos Times gazetesine verdiği demeçte, Rada’nın kararını alkışlarla karşıladıklarını ve Clinton Hükümeti’nin Ukrayna’nın bağımsızlığı, egemenliği ve mevcut sınırlarının korunmasına özel bir önem vereceğini ifade ediyordu.

Bazı ABD Hükümetinin resmi yetkilileri de Rada’nın ileri sürdüğü şartların kolaylıkla yerine getirilebilecek şartlar olduğunu belirterek,  Ukrayna Parlamentosu’nun NPT’yi onaylamasını takdirle karşıladıklarını belirtiyordu.

Aynı gazete yazısında, bununla beraber, 1994 Ocak ayında ABD, Rusya ve Ukrayna arasında imzalanan anlaşma uyarınca, Washington’un Kiev’in herhangi bir askeri tehdide maruz kalması halinde Ukrayna’ya gerekli yönlendirme ve tavsiyelerde bulunma sözünü de verebileceğine işaret ediliyordu.

Çetinoğlu:Yönlendirme ve tavsiyede bulunma…’ muğlak bir ifâde… Ön görüşmelerde böyle denilmiş olabilir. Peki memorandum kati hükümlerle imzalandı mı?

Prof. Kara: Bahsi geçen üçlü anlaşma 10 Ocak 1994’te Moskova’da ABD Devlet Başkanı Bill Clinton, Ukrayna Devlet Başkanı Leonid Kuchma ve Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Boris Yeltsin tarafından imzalanmıştı.

Çetinoğlu: Anlaşmanın garantörü var mı?

Prof. Kara: Üç devlet başkanı tarafından imzalanan anlaşmada Ukrayna’nın topraklarındaki atom füze başlıklarının karşılığında ekonomik ve siyasî kazanımları taahhüt eden bu anlaşmanın kaçınılmaz (inextricable) garantörünün ABD olduğu kabul ediliyordu.

Amerikalı yetkililerin Moskova’daki anlaşmanın imza töreninden önce gazetecilere verdikleri bilgiye göre, Rusya ve ABD Ukrayna’nın rızası olmadan sınırlarının değişmeyeceği ve her hangi bir tehdide maruz kalmayacağı konusunda yeni teminatların verilmesinde anlaşmışlardı.

Çetinoğlu: Bugün gelinen nokta hakkında da bir değerlendirme lütfeder misiniz?

Prof. Kara: Sonuç itibarıyla, bundan 20 yıl öncesinden Ukraynalı devlet adamları Rusya’nın Kırım’a saldırabileceğini görmüşler ve bu konuda başta Rusya’nın kendisi olmak üzere ABD, İngiltere ve Fransa gibi Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin daimi üyesi ülkelerden teminat almışlardı.

Çetinoğlu: Şimdi Ukrayna’nın sınırları değiştiriyor. Bu durum, herhalde yalnızca;Rusya taahhüdünden vazgeçti.’ Cümlesiyle geçiştirilecek bir gelişme olarak kabul edilemez

Prof. Kara: Aradan tam 20 yıl geçtikten sonra Moskova’nın kendi verdiği güvenlik teminatını yok sayması, Rusya’yı hukuk tanımaz, ne yapacağı kestirilmez ve güvenilmez bir ülke konumuna düşürmektedir.

Çetinoğlu: Hepsi bu kadar mı?

Prof. Kara: Bütün bunlara rağmen Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Vladimir Putin’in Ukrayna’nın Kırım bölgesini işgal etmesi akıl almaz bir durumdur.

Bu işgal öncelikle, Rusya’nın kendi imzaladığı anlaşmalara saygı duymadığı, işine geldiği gibi ihlal edebileceği anlamına gelecek ve milletlerarası alandaki güvenirliliğini kaybetmesi yol açacaktır.

En önemlisi Rusya Kırım’ı işgal etmekle, sadece Ukrayna’ya değil, aynı zamanda Ukrayna’nın toprak bütünlüğünü teminat altına almayı yazılı bir belge ile taahhüt eden ABD, İngiltere ve Fransa gibi ülkelere de savaş ilan etmiş bulunmaktadır.

Çetinoğlu: Garantör ülkeler de kendilerine savaş ilan edildiğini teyid ediyorlar mı?

Prof. Kara: İngiltere’nin eski Moskova büyükelçisi Sir Tony Brenton, BBC’ye yaptığı açıklamada; ‘Rusya Kırım’ı işgal eder ve biz de memoranduma bağlı kalırsak bunun sonucu Moskova ile savaşa girmek olur.’ Demektedir. Kırım’ı işgal etme emrini veren Putin, bir zamanlar Polonya’ya saldıran Hitler gibi,  dünya barışı için tehlikeli olacak bir adımı atmış bulunmaktadır.

Çetinoğlu: Moskova eski Büyükelçisi’nin sözleri İngiltere hükümeti açısından bağlayıcı mıdır?

Prof. Kara: Elbette bağlayıcı değildir. Ama bir gerçeğe dikkat çekmesi açısından önemlidir. Bu mesele, sadece Ukrayna’nın ve Kırım Türklerinin meselesi değildir. Bu bir dünya meselesidir. Eğer Rusya Ukrayna topraklarını, kendi taahhütlerine rağmen, bir oldu bittiyle işgal ederse, Putin artık burada durmaz. Bunu başka ülkelerin topraklarını da aynı senaryoyu uygulama izler. Bu işin doğasında vardır. Bu sebeple, dünya barışı ve huzuru için bütün dünya sıcak savaşa girmeden, diplomasi ve ekonomik yaptırımlarla Putin’e geri adım attırılmalıdır. Hatta bu konuda Rus aydınları da kendi devlet başkanlarına hatâlı adım attığı doğrultusunda ikazlarda bulunmalıdır. Çünkü sonuç ne olursa olsun, uzun vadede Rusya hukuk tanımaz işgallerinden zarar görecektir.

 

Prof. Dr. ABDULVAHAP KARA

19.11.1961’de İstanbul’da doğan Doç. Dr. Abdulvahap Kara, Zeytinburnu Gazipaşa İlkokulu, Abdülhak Hamit Ortaokulu ve Yeşilköy Ticaret Lisesini bitirdikten sonra, 1982’de Boğaziçi Üniversitesi Elektronik Yüksek Teknisyenliği bölümünden mezun oldu. 1982-1985 Yeşilköy Atatürk Havalimanı Elektronik bölümünde görev yapan Kara, 1986 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü’nü bitirdi. 1987-1988 arasında Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğünde görev yaptıktan sonra, Almanya’nın Münih şehrinde bulunan Hürriyet Radyosu’na giderek, burada 1988-1995 yıllarında Kazak Türkçesi yayınlarda editör olarak çalıştı.

1995 yılında yurda dönerek Mimar Sinan Üniversitesi Tarih Bölümü’nde Araştırma Görevlisi olarak çalışmaya başlayan Kara, 1997’de Mimar Sinan Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsünde Kazakistan’da 1986 Almatı Olaylarının İçyüzü ve Etkileri başlıklı teziyle Yüksek Lisans eğitimini ve 2002’de Mustafa Çokay’ın Hayatı ve Orta Asya Türk Cumhuriyetlerinin Bağımsızlığı Yolundaki Mücadelesi adlı teziyle Doktora eğitimini tamamladı. 2005 yılında Doçent, 2012 yılında profesör oldu.

Doktora tezi Türkistan Ateşi Mustafa Çokay’ın Hayatı ve Mücadelesi adıyla, 2002 yılında kitap olarak basıldı ve Türkiye Yazarlar Birliği tarafından 2002 Biyografi dalında birincilik ödülüne layık görüldü. 2012’de Turgut Özal ve Türk Dünyası ( Türkiye – Türk Cumhuriyetleri İlişkileri 1983-1993) isimli kitabı yayınlandı. Bu kitabında Kırım Türklerine ayrı bir bölüm ayıran Kara Kırım Türklerinin 1980’lerdeki yurda dönüş mücadelesini ana hatlarıyla ortaya koymuştu. Bunun dışında Türkiye’de ve Kazakistan’da yayınlanmış birçok makalesi bulunan Kara, İngilizce, Almanca, Rusça ve Fransızca gibi batı dillerinin yanı sıra Kazakça, Özbekçe, Kırgızca gibi Orta Asya Türk lehçelerini de bilmektedir.

 

 

Kırım’daki Oyun

 

Mahalli seçimler yaklaşırken ülkücüleri birden kardeş ilân edenler ve akıllarınca tavlamaya çalışan tilkiler yine ortaya çıktı. Seçimlerden sonra ise; bu kardeşlere! Irkçı, kanla beslenen Fatiha bilmeyen ve aşırı sağcı suçlamaları yapılır. Bazıları yine dolduruşa getirilmeye çalışılıyor. Aynen 12 Eylül 2011 tarihli Anayasa Referandumunda yıkım ve çözülmeye “evet” verme telkinlerinde olduğu gibi…

Siyasi çıkarları uğruna bazıları hala trafik lambaları gibi sağcılık ve solculukla uğraşıyor. İnsanlar çok saf kabul ediliyor. Sayın Salih Kapısız ve ekranlarda eli ile beş parmağını gösteren Büyük Şehir Belediye Başkanı hala 1970’leri yaşıyor. Sağın milliyetsiz, vatansız, milli kimliksiz, Cumhuriyet,  milli mücadele, milli ve üniter devlet karşıtı federasyoncuları ile, ülkeyi soyan ve hortumlayanlarla, dünün teslimiyetçi mandacılarının devamı olanlarla, Türk Milleti dışında Türkiye’de milletler yaratmaya uğraşanlarla, terör örgütü ile müzakere ve pazarlık yapanlarla, şehitlere saygı göstermeyenlerle ülkücülerin ortak bir tarafı olamaz. Ülkücüler Türk düşmanlarına, etnik ırkçılığı teşvik eden açılımcılara destek vermezler ki; onlardan oy beklensin. Seçimler yaklaşınca iktidarı bayrak ve İstiklal Marşı sevdası sarıverdi. Bunun sürekli olmasını dileriz. Milliyetçileri etnik ırkçı ve bölücü cinayet şebekesiyle aynı kefeye koyanlar gaflet içinde olmuşlardır.

***

Kırım veya başka bir Türk yurdundaki sorunlara ABD, AB ve batının kuyruğuna takılarak bakmayı binlerce yıllık bir devlet geleneğine sahip Türk Milletinin bir ferdi olarak kabullenemiyorum.

Bir başka içime sindiremediğim husus da, Kırım’daki Rus işgali ve ilhakının karşısında Türk Dünyası’nın ve Türkiye’de çoğu sivil olmaktan uzaklaşmış güdümlü STK’ların suskunluğudur. Kırım’daki sorun bütün Türklerin sorunudur.

Rusya Putin ile tekrar eski gücüne ve tesirliliğine kavuşmak için genişleme peşindedir. Rusya Sırbistan’dan kopan Kosova’nın rövanşını Kırım’da almak istiyor. Bugün Putin’in yaptığı teklifleri dün Lenin yapmış ve sonuç hüsran olmuştu. Batı Brezenski’nin dediği gibi “Avrasya Satranç Tahtası”nda ilerlemek istiyor. Batı, soruna kendi iktisadi çıkarları açısından bakıyor.

Kırım’da tehlikeli senaryolar oynanıyor. Katil Sırp çeteleri Kırım’a götürülüyor. Kırım Tatar Türkleri arasındaki marjinal guruplar ve özellikle İslâmcı diye dolaşan maceracılar, silahlı çatışma için tahrik edilerek Ruslara askeri müdahale ortamı yaratılıyor.

Kıbrıs’ta rahmetli Rauf Denktaş ne ise, Kırım’da da Mustafa Cemil Kırımoğluodur. Gerek Sayın Kırımoğlu’na ve gerek Kırım Tatar Meclisinin kararlarına uyulmalıdır. Dünün bazı aşırı sol çevrelerinin “Ruslarla anlaşın” tavsiyeleri zihinlerindeki eski ideolojik bir kalıntıdır. Kıpçak Türklerine dayanan Tatarların anlaşılmaz bir şekilde Türklüklerini tartışanların ABD veya Rusya’dan yana mı çalıştıklarını bilemiyoruz.

Ukrayna ve Kırım’daki sorun Rusya ve ABD’nin birbiri aleyhine genişleme ve rövanş alma mücadelesidir. Sorun; Ukrayna’nın toprak bütünlüğü kadar Kırım Tatar Türklüğünün demokrasi, insan hakları ve yaşama mücadelesidir. Ukrayna Kırım’dan vazgeçmiş ise, milletlerarası hukuk işletilmelidir. Soydaşlarımızın Türkiye’ye göçü büyük bir yanlış olur. Kırım’la ilgili gerekli bilgiler İstanbul’daki Kırım Türkleri Derneği‘nin internet sayfasından elde edilebilir. İstanbul’da yapılan geniş çaplı protestoyu haber ajanslarının “Ukraynalı gelinler”e bağlaması, ciddiyetsizlik ve ilkesizliktir. Aklımızı biraz da milli davalara ayıralım.

 

 

Kocaeli Büyükşehir’i 5,5 Milyar Kim Borçlandırdı? Sirmen mi, Karaosmanoğlu mu?

GİRİŞ: Kocaeli’de Belediye Başkan adayları seçim çalışmalarına tam gaz devam ediyor. Adaylar halka kendisini anlatmaya çalıştığı her fırsatta, ne türlü hizmetler yapacağını anlatmaya çalışıyor.

Başkan adayları son derece iyi niyetle hazırladıkları projelerle kendilerini diğerlerinden farklarını ortaya koymaya çalışmakta. Ancak bütün bu projelerin gerçekleşmesi kaynak yani para bulunmasına bağlı. Belediyelerin bütçeleri de yüksek maliyetli parlak projeleri gerçekleştirmek için yeterli değil.

Özellikle Kocaeli Büyükşehir Belediyesi‘nin durumu oldukça sıkıntılı. AKP’li Başkan İbrahim Karaosmanoğlu yönetimindeki Kocaeli Büyükşehir Belediyesi’nin ilk dönemi epeyce yatırımların yapıldığı hareketli bir dönemdi. Buna karşılık ikinci döneminde tam bir rölantide olmasının ana sebebi bu ekonomik sıkıntı olsa gerek.

Yaklaşık dört ay önce yazdığım köşe yazısında bu konuya dikkat çekmek istedim.

Çünkü o sıralarda Hazine Müsteşarlığı’nın 30 Haziran 2013 itibariyle Türkiye’de Hazineye en borçlu kurumun Kocaeli Büyükşehir Belediyesi olduğu açıklanmıştı. Kocaeli Büyükşehir Belediyesi bu birinciliği 5 milyar 564 milyon lira gibi rekor bir borçla kazanmıştı.(!)

Vatandaşımızın bu borcun önemi ve mahiyeti hakkında yeterince bilgili veya ilgili olduğu kanaatinde değilim.

Adaylara proje soran vatandaşlarımız bunları hangi kaynakla yapacağını sormuyor. Bir yandan bu devasa borcu öderken bir yandan da vaat edilen projeleri nasıl yapacağını merak etmiyor.

Oysa önümüzde tecrübe edilmiş, yaşanmış bir dönem var. AKP ve Karaosmanoğlu beş sene önce, 2009 seçim çalışmalarında, vaat ettikleri projeleri bir kitapçık halinde bastırmış, vatandaşlara dağıtmıştı. Hatta “monoray” gibi bazı projelerin örneklerini teşhir etmişti.

AKP ve İbrahim Karaosmanoğlu bu projelerin hemen hemen hiçbirini gerçekleştiremedi.

Hatta bazı “münafık” kişiler “bu seçimde yeni vaatlere ve kitapçığa lüzum yok, eski kitapçıkları çoğaltın” diye Karaosmanoğlu ve ekibini ti’ye almakta. Karaosmanoğlu’nun rakipleri de bu argümanı kullanmakta.

Bu sebepledir ki Kocaeli halkına renk seçimi yapsın diye getirilen örnek tramvay, AKP lehine bir hava oluşturmadı. Çünkü bu “monoray vagonu” örneğini teşhir edip, monoray projesini gündeme dahi alamamış olmasını hatırlattı.

Kocaeli Büyükşehir Belediyesi’nin ikinci dönemindeki bu başarısızlığının gerekçeleri içinde ilk dönemin başarılı Genel Sekreteri Münir Karaloğlu‘nun 2009’da vali olarak atandığı için ayrılmış olması ve iş yapan birimlerdeki başarılı yöneticilerden çoğunun değiştirilmiş olması elbette önemliydi.

Ancak 5,5 milyar TL (eski parayla 5,5 katrilyon TL) gibi korkunç bir borç yükü altında kalmanın payı bundan daha önemli olsa gerektir.

Kocaeli Büyükşehir Belediyesi’nin 2014 bütçesinin 1,5 milyar TL olduğunu hatırlatalım.

*****

5,5 MİLYAR İLE NE YAPILABİLİR?

5,5 milyar TL tahayyül edilmesi güç, büyük bir para. Bu sebeple dört ay önceki yazımda bunu “asrın projesi” denilen Marmaray ile kıyaslamıştım.

Şimdi “asrın projesi Marmaray’ın” maliyetini bir daha hatırlayalım: 5,5 milyar TL. Yani Kocaeli Büyükşehir Belediyesinin borcu kadar.

Başka bir ifadeyle KOCAELİ BÜYÜKŞEHİR’İN BORCU İLE BİR MARMARAY DAHA YAPILABİLİRDİ.

Belediyelerin kendi bütçeleri olduğunu ve borçlanmadan kendi yağıyla kavrulan belediyelerin de hizmet verebildiğini veya vermesi gerektiğini düşünüyorum. Esasen KBB’nin bütçesi de oldukça büyük, yıllık 1,5 milyar TL. (Eski parayla 1,5 katrilyon TL)

Bu durumda Kocaeli Büyükşehir Belediyesi’nin devasa bütçesiyle normal belediye hizmetleri vermesi ve bunun yanında “asrın projesi” Marmaray çapında çok önemli eser veya eserler yapmış olması gerekirdi.

Oysa Kocaeli’de böyle önemli eserler ortada yok.

O halde bu borç nereden kaynaklanıyordu?

Ne kadarı kendilerinden önce Belediyeyi yöneten CHP ve Sefa Sirmen’den devraldıkları borçtu? Karaosmanoğu döneminde yapılan borçların miktarı ne kadardı ve hangi yatırımlar sebebiyle bu harcamalar yapılmıştı?

Birer sade vatandaş olarak bu sorular özellikle seçim öncesi bizim sormamız ve öncelikle de Başkan ve ekibinin kamuoyuna açıklaması gereken en temel konuydu.

Bu kapsamda dört ay önce yazdığım yazıya Büyükşehir Belediye Başkanımızdan bir açıklama ile cevap verilir diye bekledim. Ama bugüne kadar hiç ses seda çıkmadı.

*****

5,5 MİLYAR BORCUN KAYNAĞI YUVACIK BARAJI MI?

AKP çevrelerinde yıllardan beri Belediyenin borçlarının ana sebebinin Sefa Sirmen döneminde Yap- İşlet- Devret (YİD) modeliyle yapılan Yuvacık Barajı, su arıtma ve dağıtım sistemi için yapılan sözleşmeden kaynaklandığı iddia edilmekteydi.

AKP’lilerin iddiasına göre, baraj çok pahalıya yaptırılmış, YİD modeli çerçevesinde bulunan kredilerin uzun vadeli geri ödeme şartları sebebiyle Devletimiz büyük zarara girmişti. Belediye yani Kocaeli halkı bu borçları ödemek zorunda kaldığı ve diğer hizmetlere kalan para azaldığı için Kocaeli istenilen kalkınmayı sağlayamıyordu.

Eski İzmit Büyükşehir Belediye Başkanı Sefa Sirmen bu sebeple yargılandı, uzun yıllar mahkemelerde hesap verdi. Meclis soruşturmalarına muhatap oldu.

AKP’nin yargıya bu kadar hâkim olduğu bir dönemde Sefa Sirmen hukuk yoluyla perişan edilebilirdi. Olmadı. Sirmen hukuki süreçleri atlatıp yeniden İzmit Belediye Başkan adayı olarak AKP’nin rakibi oldu.

Esasen soru basit: 5,5 milyar TL (hatta MHP adayı Saffet Sancaklı’ya göre bu borç 6,2 milyar TL’ye çıkmış) borcun kaynağı ne? Bir başka açıdan sorarsak, bu borcu kim yaptı? Karşılığında ne yapıldı?

Ben sorumun net cevabını bulabilmek için CHP İzmit Belediye Başkan Adayı Sefa Sirmen‘le görüşme yaptım. Yuvacık Barajı konusunda en geniş bilgilere sahip olan İSU Genel Müdürü İlhan Bayram’ın bize ve bazı STK’lara yaptığı sunumda kullandığı rakamları inceledim. İSU Yönetim Kurulu üyesi Musa Coşkun‘dan bilgi ve doküman aldım.

Fakat cevabını çıkarmak çok kolay olmadı. Çünkü bazı teknik açıklamalarla, rakamlar eğilip bükülerek herkes işine gelen sonuca varabiliyor.

Mesela Yuvacık Barajı ve içme suyu tesislerinin maliyeti konusunda tarafların iddiası arasında korkunç bir uçurum var.

İSU Genel Müdürü İlhan Bayram’a göre Yuvacık Barajı maliyeti 5,28 milyar Amerikan Dolarıdır.

Oysaki Sefa Sirmen’in yargılanmasına temel teşkil eden Sayıştay Raporuna göre, İzmit Su Projesi olarak adlandırılan ve Yuvacık Barajı, arıtma tesisleri ve isale hatlarından oluşan projenin maliyeti 890.963.000 Amerikan Doları (USD) dir.

Bu maliyetin 860 milyon USD karşılığı alınan kredinin YİD sistemiyle geri ödenmesi sebebiyle maliyet hesabı değişiyor. Tarafların rakamları arasındaki uçurum bu hesap farkından kaynaklanıyor.

Bu karışık durumu anlayabilmek için sarf ettiğim emek kadar, edindiğim bilgileri teknik ayrıntıya girmeden herkesin anlayabileceği bir sadelikte yazmaya çalışırken de sarf etmek zorunda kaldım.

*****

YUVACIK BARAJI SÜRECİNİN ÖZETİ:

Önce Sefa Sirmen’den aldığım bilgileri, Sayıştay Raporundan aldığım bilgilerle destekleyerek, özetleyelim:

  • İzmit Su Projesi’ni DSİ 1972’te başlattı. 1986’da ihale yaptı. İhaleyi Gama-Güriş konsorsiyumu kazandı.
  • İnşaat başladıktan sonra finans problemleri sebebiyle zamanın Başbakanı Turgut Özal’ın talimatıyla İzmit Büyükşehir Belediyesi tarafından YİD modeliyle yapılmasına karar verildi.
  • Önceki ihalenin feshi ve İzmit Büyükşehir Belediyesi’ne devri için Bakanlar Kurulu kararı çıktı. İzmit Belediye Meclisi devir için karar aldı.
  • Sürecin tamamında DSİ, DPT ve Hazine Müsteşarlığı vardı. Türkiye’de Yap- İşlet- Devret (YİD) modeliyle yapılan ilk içme suyu projesidir.
  • Konsorsiyumun teklifi bu yetkili kuruluşlarca incelendi, onaylandı. Teşvik belgeleri ve Hazine Garantisi verildi.
  • 860 milyon USD krediyi Gama-Güriş buldu. Fiyatı DSİ belirledi. Faizi Hazine Müsteşarlığı tespit etti. Başbakan ve Cumhurbaşkanı onayladı.
  • Halen AKP Siirt milletvekili olan Afif Demirkıran o dönemde Hazine Müsteşarlığında Yabancı Sermaye Genel Müdürü idi. Bütün bu süreçte Afif Demirkıran’ın da imzaları var.
  • Proje için alınan 860 milyon USD kredinin KDV ve faizler dâhil maliyeti:2.300.000 USD oldu.
  • Tesislerin temeli Ağustos 1996 da zamanın Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel tarafından atıldı. Açılışı da 17 Kasım 1998’de yine Süleyman Demirel tarafından yapıldı.
  • Sayıştay Raporunda, İzmit Su Projesi’nin isale hattı ve su arıtma tesisi maliyet bedellerinin benzer projelere nazaran 3 ila 9 kat daha yüksek olduğu iddia edilmiştir.

Ø  İSU Genel Müdürü İlhan Bayram da, Yuvacık Barajı’nın çok yüksek maliyetle yapıldığını söylüyor. Örnek olarak Türkiye’nin en yüksek, dünyanın 6. En yüksek barajı olan Deriner Barajı ile kıyaslıyor.  Bu barajın hacmi Yuvacık Barajının 40 katı. Maliyeti ise 1,4 milyar USD. Ayrıca İlhan Bayram’ın kıyasladığı ikinci baraj, İSU’nun yaptığı Kandıra Namazgâh Barajı. Kandıra Namazgâh Barajı’nın hacmi, Yuvacık Barajı’nın yarısı kadarmış. Maliyeti ise sadece 35,4 milyon TL imiş.

Ø  Sefa Sirmen’in yargılandığı Ankara 7. Ağır Ceza Mahkemesi ise bu tür mukayeselere itibar etmemiş, her barajın ve ihalenin kendi içindeki özel şartları olduğunu değerlendirerek beraat kararı vermiş.

Ø  Sefa Sirmen “artık Belediyenin en önemli gelir kaynağı Yuvacık Barajıdır, yıllık geliri 400 milyon USD ve barajın değeri 8 milyar USD’dir” diyor.

Yuvacık Barajı’nın bugün çok faydalı bir yatırım olduğunu inkâr etmek mümkün değil. Olmasaydı Kocaeli yıllardır susuzluktan kıvranacaktı. Kocaeli’nin bir numaralı meselesi susuzluk olacaktı. Ancak pahalıya mal olup olmadığı ve ihalede yanlışlar yapılıp yapılmadığına dair kararı, akıl ve vicdanlarına danışarak vatandaşlarımız verecek. Çünkü yargı süreci sona erdi. Biz de bu konuda edindiğimiz bilgileri paylaşarak okuyucularımızın takdirine sunuyoruz.

*****

HAZİNE GARANTİSİ SEBEBİYLE KREDİ BORCUNU HAZİNE ÖDEDİ

  • İzmit Su Projesi yapılırken Yuvacık Barajı’nın yıllık 142 milyon metreküp su üreteceği öngörüldü. Yağış durumuna göre, 2004-2013 yılları arasında Yuvacık Barajında fiili su üretimi 109-122 milyon metreküp olarak gerçekleşti.
  • Konsorsiyuma ödeme yıllık 100 milyon m3 suyun satışı garanti edilerek yapıldı.
  • Barajın üretime başladığı yıl için, bu kapasite Kocaeli ihtiyacının çok üzerinde idi. Bu sebeple yıllık su üretiminin 100 milyon m3’ünü İstanbul Büyükşehir Belediyesi kuruluşu olan İSKİ, 30 milyon m3’ünü başta Tüpraş olmak üzere sanayi kuruluşları ve 10 milyon m3’ünü ise İzmit Büyükşehir Belediyesinin tüketmesi ve ortalama 1 USD/m3 fiyatla ödemesi planlanmıştı.
  • Sefa Sirmen’in iddiasına göre, zamanın İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olan Recep Tayyip Erdoğan ve İSKİ Genel Müdürü Veysel Eroğlu ile ön anlaşmalarda mutabakata varılmış olmasına rağmen, İSKİ Yuvacık’tan su almadı. AKP kanadı İstanbul Su ve Kanalizasyon İdaresi (İSKİ)nin suyu almama sebebi olarak su maliyetinin yüksek oluşunu göstermektedir.) Tüpraş ve diğer sanayi kuruluşları da Sapanca’dan bedava su çekmeyi tercih edince, garanti edilen borcu Hazine ödemek zorunda kaldı.

“İSKİ’nin su almaması YİD yöntemindeki finansal kurgunun başarısını engellemiş ve yük Hazine’nin sırtına kalmıştır.” (Sefa Sirmen’in 18 Ocak 2014 tarihli seçim broşüründen.)

  • Sayıştay Raporu Sirmen döneminde çekilen suyun çok az olması sebebiyle suyun birim bedelinin (1999-2000 yılları için) 4 USD/m3 gibi fahiş bir fiyata mal olduğunu hesapladı. Daha sonra İzmit’in ihtiyacı arttığı için birim maliyet düştü. Sirmen maliyetin ortalama 1,0 USD/m3 (0,89-1,46 USD/m3) olduğunu ifade etti.
  • 1999 ve 2000 yıllarında İzmit Belediyesi deprem sonrası tüketilen suyun parasını halktan tahsil edemedi. Dolayısıyla Hazineye kendi payını ödemedi. Sonraki yıllarda da (AKP döneminde de) Belediye sattığı suyun parasını Hazine’ye ödemedi. Hazine, kredi borçlarını ödediği için, bu paraları diğer alacaklarıyla birlikte, Kocaeli Büyükşehir Belediyesi’nden gelirlerinin yüzde 40’ı civarında kesintiler yaparak tahsil etmektedir.
  • YİD anlaşması 15 yıl süreli idi. 18.01.2014 tarihinde tesisler Kocaeli Büyükşehir Belediyesi’ne devredildi. Sirmen tesislerin Belediyeye devrinden sonra su maliyetinin 35 cent’e düştüğünü iddia ediyor.

*****

SEFA SİRMEN’İN YARGILANMASI:

İzmit Su Projesi (Yuvacık Barajı) kapsamında Sefa Sirmen hakkında açılan temel dava Ankara 7. Ağır Ceza Mahkemesinde açıldı. İhaleye fesat karıştırmak, hizmet nedeniyle emniyeti suiistimal suçlarından yargılandı. Mahkeme beraat kararı verdi. Yargıtay’da yaklaşık 3 sene bekleyen dosya zamanaşımına uğradı.

Sefa Sirmen kendisi hakkında beraat kararının onanmasını engellemek için Yargıtay’da dosyanın kasten 3 yıl bekletildiği kanaatinde.

*****

SEFA SİRMEN’İN MÜTHİŞ İDDİALARI

Seçim kampanyası başlangıcında CHP İzmit Belediye Başkan Adayı Sefa Sirmen çok önemli iddialarda bulundu. Kocaeli Gazetelerinde yer alan bu iddiaları, Sirmen Kocaeli Aydınlar Ocağı’nı ziyaretinde ve özel görüşmemizde bana da söyledi.

Sirmen’in iddiasına göre, Yuvacık Barajı’nın kapasitesi, yıllık 90 milyon m3 su ihtiyacı olan Kocaeli için yeterlidir. Sapanca Gölünden Baraja su takviyesi için yapılan isale hattı için bugüne kadar ihtiyaç duyulmuş olması söz konusu olamaz.

Sirmen’e göre, AKP’li yönetim yapay bir susuzluk yarattı.

Bunun sebepleri hem Yuvacık Barajı’nın değerini azaltmak ve hem de Sapanca Gölü ile Yuvacık Barajı arasında su transferi için yapılan hattın önemini artırmak.”

“Ayrıca 42 milyon TL’ye mal olan bu hattın yapımı işini Başbakan’ın damadının genel müdür olduğu firmaya acil işlere sokularak ihalesiz verilmesine kılıf uydurmak.”

Daha vahim iddiası da şu: “2006 seçimleri öncesi ve 2014 seçimleri öncesi, 2013’ün ilk aylarında Yuvacık Barajı’ndaki suyun bir kısmını denize boşalttılar ve Barajı besleyen kaynaklardan bir kısmının Barajı beslemesini engellediler.”

Sirmen bu iddiasına belge gösteremedi. Ama bundan daha kurak geçen yıllarda bile ilave suya ihtiyaç duyulmadığını, Yuvacık Barajı suyunun tüketime yettiği gerekçesine dayanıyor. Bu sebeple bu sene yaşanan kuraklığın da geçerli mazeret olamayacağını söylüyor.

Sirmen’in bu dehşet verici iddialarına karşı, İSU Genel Müdürü İlhan Bayrambiz vatan haini miyiz ki, suyu denize boşaltalım? Bunları kendimize hakaret sayıyoruz. Hayır, 2013 yılı içerisinde Yuvacık Barajı dolu savak kapakları hiç açılmamıştır. Sapanca Terfi Sistemi olmasaydı 2013 yılı kurban bayramından önce 1 Ekim 2013’de Yuvacık Barajında su kalmayacaktı” diye cevap vermektedir.

Hakikaten böyle bir kurak ortamda doğruysa suyun boşaltılması da, iddia mesnetsiz bir iftira niteliğinde ise böyle bir iddia da çok ağır bir suçtur.

İki taraftan biri olsam ve kendime güveniyor olsam herhalde karşı taraf hakkında suç duyurusunda bulunurdum. Böyle bir suç duyurusu duymadık.

Belki de gazetelerde yer alan böyle bir iddianın Cumhuriyet Savcılıklarınca suç duyurusu kabul edilip incelenmesini bekliyor olabilirler.

*****

YUVACIK BARAJI KOCAELİ’NE YETİYOR MU?

Yuvacık Barajı’nın hacmi 51,1 milyon m3. Fakat çekilen su yerine, kaynaklardan gelen suyla beslendiği için yıllık su üretim kapasitesi teorik olarak 142 milyon m3‘tür. Fiili olarak da en fazla üretim 2005 yılında 122 milyon m3 olarak gerçekleşmiş.

Abone sayısı ise 2005 yılında 478.000 iken, 2013 yılında 650.721’e çıkmış. Yani abone sayısı 9 yılda yüzde 36 artmış.

Su ihtiyacı 2013 yılında 130 milyon m3’e çıktığı için Sapanca Gölü’nden sisteme 16 milyon m3 su takviyesi yapılmış.

Sefa Sirmen yapay susuzluk iddiasının yanında, İSU’nun başka bir yanlış uygulama ile yıllık 13 milyon m3 suyun kaybına yol açtığını savundu. Kendi dönemlerinde Yuvacık Barajına dökülen ve buradan dağıtılan Karakaya  suyu, 2006 dan beri eski hatlar kullanılarak direkt Yuvacık bölgesine dağıtılmakta imiş. Barajdan dağıtan su hatları yeni olduğundan kayıp oranı çok düşük. Ancak eski hatlar kullanıldığı için 25 milyon m3 kapasiteli Karakaya suyunun yarısı zayi olmakta imiş.

*****

KAYIP/ KAÇAK ORANI:

Barajdan alınacak su ihtiyacını belirleyen en önemli faktörlerden biri kayıp/kaçak oranı. Dünya uygulamalarında da su dağıtım sistemlerinde kayıp oranı sıfır olamıyor.

Peki, makul olan kayıp kaçak oranı ne kadar? Kocaeli’nin kayıp kaçak oranı ne kadar?

Bu konuda CHP kanadı ile AKP kanadı arasında farklı rakamlar telaffuz ediliyor.

İSU Genel Müdürü İlhan Bayram‘a göre dünyada kabul gören makul oran yüzde 20-25 dir. Kendisi görevi devraldığında yüzde 60 olan kayıp kaçak oranını yüzde 30’lara düşürdüklerini ifade ediyor.

CHP’li Sirmen ve 2004 öncesinin İSU Genel Müdürü olan Servet Alparslan‘ın iddiasına göre ise “sağlıklı şebekelerde makul kayıp kaçak oranı yüzde 10’dur. Hatta AB standartlarında yüzde 5’tir. (Aydın ilimizde kayıp kaçak oranı sıfır olmuş.)”

“Deprem öncesi Kocaeli’de yüzde 20 idi. Depremden sonra arttı, ancak hiçbir zaman yüzde 53‘ü geçmedi.”

2012 İSU Genel Müdürlüğü Çalışma Raporu“na göre ise 2004 yılında, Büyükşehir’de AKP işbaşına yeni geldiği dönemde, Yuvacık Barajı’ndan şehre dağıtılan suyun yüzde 54’ü, yani yarıdan fazlası kayıp-kaçak olarak gözüküyor. Sonra Büyükşehir, İSU üzerinden altyapıyı yenilemek için çok büyük yatırımlar yaptı.

İSU raporundaki bilgilere göre, yüzde 54 olan sudaki kayıp kaçak oranı gerçekten azalmaya da başlamış. Her yıl azalarak, kayıp kaçak oranı 2011 yılında yüzde 33’e inmiş ve burada sabitlenmiş.

Sefa Sirmen, Servet Alparslan’dan bilgi alarak, şu anda kayıp kaçak oranının yüzde 37 olduğunu söyledi.

Servet Alpaslan bir yazısında “AKP döneminde alt yapıya çok yatırım yapıldı. Sudaki kayıp kaçak oranının bu kadar yüksek olmaması gerekir.” Mevcut kayıp kaçak, şebekelerden olamaz, İSU su kullanan bazı kurumlardan tahakkuk eden suyun bedelini tahsil edemiyor olabilir” diye yazmıştı.

Bu da ayrıca incelenmesi gereken ciddi bir iddia.

************************************************

5,5 MİLYAR LİRAYI KİM BORÇLANDI? SİRMEN Mİ, KARAOSMANOĞLU MU?

CHP İzmit Belediye Başkan Adayı Sefa Sirmen bana bir belge verdi.

İbrahim Karaosmanoğlu Kocaeli Büyükşehir Belediye Başkanı olduktan sonra oluşturulan 23.12.2005 tarihli bu belge “Uzlaşma Komisyonu Kararı“. Başta İbrahim Karaosmanoğlu olmak üzere, Hazine, İller Bankası, Sayıştay, Maliye ve İçişleri Bakanlıkları, DPT ve SSK yetkililerinin imzası var.

“Uzlaşma Komisyonu Kararı” ile Kocaeli Büyükşehir Belediyesi ile yan kuruluşlarının (İzgaz, Kent Konut, Belde A.Ş., İzaydaş, Kent Sigorta, Altınnal, Antikkapı) devlete olan borçlarının dökümü çıkarılmış. Yani Karaosmanoğlu’na devredilen borç tespit edilmiş.

Buna göre Karaosmanoğlu’nun devraldığı borç tutarı 3,11 milyar TL. (1,7 milyar TL anapara + 1,4 milyar TL yeniden değerleme tutarı)

2005 yılının döviz kuruna göre (1 USD = 1,35 TL) 3,11 milyar TL toplam borç 2,3 milyar USD‘ye tekabül ediyor.

Sirmen’in Belediye Başkanlığından sonra görev yapan CHP’li Hikmet Erenkaya (2002-28.03.2004) ve AKP’li İbrahim Karaosmanoğlu’nun (29.03.2004-23.12.2005) arası SGK, Stopaj ve Şirket borçları da bu rakama dâhil edilmiş. Sirmen AKP’nin bu döneminin borçlarının 300-400 milyon USD olabileceğini düşünüyor.

Sirmen çok kabaca bir hesap yaparak kendi döneminde yapılan ve yeni yönetime devrettiği İzgaz’ın satışından 559 milyon USD gelir elde edildiğini ve İSU‘nun 2004-2014 arası yaklaşık 1 milyar USD gelir elde ettiğini, bu gelirlerin bıraktığı borçlardan düşülmesi gerektiğine işaret ediyor.

Böylece Sirmen, Karaosmanoğlu’na sıfıra yakın bir borç bıraktığını iddia ediyor.

Yani Sefa Sirmen, Kocaeli Büyükşehir Belediyesi’nin 5,5 milyarlık devasa borcunun tamamının, AKP’li İbrahim Karaosmanoğlu tarafından yapıldığını iddia ediyor.

*****

KARAOSMANOĞLU BU İDDİAYI CEVAPLAMALI

Dört ay önce yazdığım yazıya KBB Başkanı İbrahim Karaosmanoğlu veya KBB yetkililerinden bir cevap verilmedi. Bu defa iddia Sefa Sirmen’den olunca cevap vereceklerdir ümit ediyorum.

Marmaray yapımına yetecek kadar müthiş bir borç yapıldığı halde, Kocaeli’de bu çapta büyük eser veya eserler yapılmadığını biliyoruz. O halde tekrar soralım:

5,5 MİLYAR NEREDE? Nasrettin Hoca fıkrasındaki gibi. Hoca aldığı bir kilo eti “kedi yedi” diyen eşine inanamaz. Kediyi tartar bir kilo gelir. “Hanım bu kediyse et nerede, bu etse kedi nerede?” dediği gibi bir durum var.

Eğer Sirmen’in açıklamaları doğruysa, Kocaeli Büyükşehir Belediye Başkanı İbrahim Karaosmanoğlu “5.5 milyar lira ile ne yaptınız?” sorusuna anlaşılır net açıklama yapmak zorundadır.

Yapılanlar borcu izah etmiyorsa, cevabı aranan soru şu olacak: Eti kim yedi?

Biz bu tartışmanın siyasi tarafı değiliz. Yazıda ismi geçenlere karşı olumlu veya olumsuz bir ön yargımız bulunmamaktadır.

Maksadımız seçim öncesi böylesine temel bir konunun aydınlatılmasına yardımcı olmaktan ibarettir.

Seçim öncesi bunu öğrenmek seçmenlerin en tabii hakkıdır.

Dilerim mantıklı ve makul açıklamalar yapılır. Biz de yayımlarız.

 

 

Dur Be Gönül

 

Hele dur be gönül yüksekten uçma
Kibir kitabından sayfalar açma
Gururun zehrinden sakın ha içme
Kendine kalplerde yer bulsan yeter

Hani nerde Karun,nerde Süleyman
Nice sultanları kaybetti zaman
Gelip geçiciye meyletme aman
Sevgiyle sulanmış çim olsan yeter

Kırdığın gönülde ev kuramazsın
Zaman akıp gider durduramazsın
Devranı geriye sardıramazsın
Ölünce hayırla anılsan yeter

 

 

Rüşvetiye Tarikatı…

 

“Bir varmış bir yokmuş, kalbur saman içinde ben dedemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken…” diyelim ve adı “Yamyamya” olan ülkede geçen hikayeyi anlatmaya başlayalım.

Peşinen söyleyelim ki; anlatacaklarımızın ülkemizde yaşananlarla ve gerçek kişilerle alakası yoktur. Zaten bende halk arasında dinlediğim bu masala kulak misafiri oldum ve onlardan duyduklarımı sizlerle de paylaşmak istedim.

Vaktin birinde, artık dünyada mı yoksa başka bir alemde mi olduğunu bilmediğim adı “Yamyamya” olan bir ülke varmış. Bu ülkeye “Yamyamya” denmesinin sebebi her şeyin yoldan çıkması, nefislerin azması, yanlışların doğru kabul edilmesi ve neredeyse bu ülkede yaşayanların birbirlerini yiyecek hale gelmesi  imiş…

Fikren ve zikren öylesine bölünmüşler ki; herkesin hayatını idame ettirmesi için kendine bir yol veya argo tabirle bir “dümen” tutturması gerekirmiş…

Bunun için bir araya gelen topluluklar oluşmuş ve kendilerine göre de bir yol tutturmuşlar.

Bunlardan en bilinmeyeni ise “Rüşvetiye Tarikatı” imiş… Bu “tarikat” sözcüğü sizi yanıltmasın. Bizim bildiğimiz anlama gelmiyor. Burada Allah’a ulaşılacak yola girmek değil dünyaya yapışılacak usulleri anlamak gerekiyormuş.

Başında da “Götüren Baba Hazretleri” varmış. Bilenler onunda “Hamuduna Kadar Süpüren Baba”dan el aldığını söylüyormuş. Bu tarikatın ve başındaki muhterem zatların, Nasreddin Hoca’nın kürk misalindeki gibi kelli felli, iyi giyimli, eğitimli, iş güç sahibi toplumda itibarlı müritleri varmış… Aralarında kadılar, hekimler, vezirler, müderrisler, inzibatlar, mühendisler vs. bulunurmuş.

Zikirlerine de daima “Haram, Helal Ver Allahım… Senin Kulun Yer Allahım” diye başlarlar ve günlük, aylık, yıllık pastaları nasıl bölüşeceklerine dair sohbetlerle, faslı sürdürürlermiş…

Tarikatın başındaki “Götüren Baba Hazretleri”, yoluna girenlerce çok sevilirmiş. Çünkü toplanan hasılatı adilane ve emeğe uygun bir şekilde müridleri arasında çok güzel pay edermiş. Bu sebeple halkın arasında Götüren Baba Hazretlerine bir laf edilecek olsa, müridlerin kendileri, hanımları ve çocukları hemen ona siper oluverirmişler…

Tabii bugünkü teknoloji olmadığından o zamanın, bu tarikatı faaliyetlerini muazzam bir şekilde sessizce sürdürürmüş. Rakip çıkmasına asla izin vermezlermiş. Baktılar tehdit, baskı, şantaj sökmüyor hemen içeriye davet ederler “Gel bak sen de bir lokma al da, tadına bak şunun…”derlermiş.

Yani kısaca bu “Rüşvetiye Tarikatı” bir mutluymuş ki sormayın. Ekmek elden, su gölden misali… Eh “Yamyamya” da koca bir ülke yemekle de bitmiyor.

Ancak bu tarikattaki insanlar gün gelmiş iki arada bir derede kalmışlar. Bir tarafta tatlı bir hayat diğer tarafta da bu durumdan ne de olsa insan olarak üzülmeleriymiş…

Diyojen bir gün hamama yıkanmak için gider. Suyun temiz olmadığını görünce hamamcıya sorar “Burada yıkandıktan sonra temizlenmek için nereye gitmeli” diye. İşte “Yamyamya”nın “Rüşvetiye Tarikatı”na girmiş insanlarda gün gelir akıl baliğ olurlar. Bakarlar ki; gittikleri yol yol değil… Yıkanmak için yeni su aramaya başlarlar!

Bu insanlar; haksızlık ve adaletsizlik yapmanın, çalıp çırpmanın, “nereden bulursan bul” anlayışı ile yaşamanın, yolsuzluğu meşru görmenin ve kul hakkına uzanmanın hangi dönemde ve ülkede yaşarsan yaşa, insanlığın ayıbı olduğuna karar verirler… Böylece “Rüşvetiye Tarikatı”nın ve“Götüren Baba Hazretleri”nin sonu gelir. Ondan sonra da “Allah’ın hesabı devreye girer”.

Bu masaldır ama her masalda bir gerçek yatar. İnsanlık tarihi boyunca her zaman su akıp mecrasını bulmuştur. Herkese tavsiyem “Helal ver Allah’ım” diye dua etmeleridir.

Meraklısına not; bu masallar ve benzerleri günümüzde Türkiye’de halk arasında her nedense çok anlatılmaktadır. Hem de çocuklara değil büyüklere!

 

 

İslam’da Birlik ve Dayanışma

Toplumların varlıklarını huzur ve güven içerisinde sürdürebilmeleri için birlik ve dayanışmanın önemi büyüktür. Dinimize göre; ferdin mutluluğu kadar, toplumun huzuru da önemlidir.

Bundan dolayı yüce dinimiz İslam, mü’minler arasında din kardeşliği tesis etmiş (Hucurât, 49/10), bu kardeşliğin korunup geliştirilmesi için de karşılıklı sevgi, saygı, birlik-beraberlik ve dayanışmayı şart koşmuştur. Zira kardeşlik, karşılıklı olarak birbirlerine faydalı olmayı, birbirlerine iyilik ve yardımda bulunmayı, sevinçleri paylaşmayı ve acılara ortak olmayı gerektirir.

Kur’an-ı Kerim’de; “Hep birlikte Allah’ın ipine (Kur’an’a) sımsıkı sarılın. Parçalanıp bölünmeyin. Allah’ın size olan nimetini hatırlayın. Hani sizler birbirinize düşmanlar idiniz de o, kalplerinizi birleştirmişti. İşte onun bu nimeti sayesinde kardeşler olmuştunuz…” (Al-i İmran, 103) buyrularak, birlik ve beraberlik emredilmiş; ayrılığa düşmek, bölünüp parçalanmak ise yasaklanmıştır.

Hz. Peygamber (s.a.s.) de mü’minleri bir ve beraber olmaya teşvik ederek şöyle buyurmuştur: “… Size birliği tavsiye ederim. Ayrılıktan sakının. Zira şeytan, tek kalanla birlikte olur, iki kişiden uzak durur. Kim cennetin ortasını dilerse, birlikten ayrılmasın…” (Tirmizî, Fiten, 7)

Yüce Allah’ın emrettiği, Hz. Peygamber (s.a.s.)’in tesis ettiği İslam kardeşliği sevgi, şefkat, merhamet, birlik-beraberlik, yardımlaşma ve dayanışma esasına dayanmaktadır. İslam toplumunda zayıf, güçsüz ve kimsesizler görüp gözetilir, dul, yetim ve öksüzler korunup kollanır. Düşenler kaldırılır, fakir ve yoksullara yardım edilir, ihtiyaç sahiplerinin sıkıntıları giderilir. Bütün bunlar yapılırken yardım edilen kimsenin mahcup olmamasına ve eziklik hissetmemesine dikkat edilir.

Böylece varlıklı Müslümanlar, bir yandan din kardeşlerine yardım etmiş olmanın gönül huzurunu yaşarken, diğer yandan Allahu Teâlâ’nın hoşnutluğunu kazanmış olurlar. Zira başkalarına iyilikte ve yardımda bulunanlar Allahu Teâlâ’nın nice lütuf ve ihsanlarına nail olurlar. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de “İyiliğin karşılığı ancak iyiliktir” (Rahmân, 55/60) buyrularak, Allah için yapılan iyiliklerin karşılıksız kalmayacağı bildirilmiştir. Hz. Peygamber (s.a.s.) de bir kuts-i hadiste; “Allahu Teâlâ şöyle buyurdu: “Ey Âdemoğlu! (Allah için) infak et ki, sana da infak olunsun” (Buharî, Nefekât, 1; Müslim, Zekât, 36, 37) buyurmuştur.

Yüce Allah, dünya hayatında insanları geçimlik bakımından birbirlerinden farklı kılmıştır. (Zuhruf, 43/32) Her toplumda yardıma muhtaç kimselerin bulunması bu ilâhî takdir ve taksimin gereğidir.  Bu durumu göz önünde bulunduran İslam, bu durumda olanlar için infak, zekât, fitre, sadaka, kefaret vb. yollarla sosyal dayanışmayı kurumsallaştırmıştır.

İslam’a göre; muhtaç durumdaki din kardeşlerine imkanları ölçüsünde maddî ve manevî yardım etmek, onlarla dayanışma içinde olmak Müslümanlar için dinî bir görevdir. Her Müslüman, en yakınından başlamak üzere çevresindeki insanların durumunu araştırmalı, ihtiyaç sahiplerinin sıkıntılarını gidermeye çalışmalıdır. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de; “İyilik ve fenalıktan sakınmada yardımlaşın. Günah işlemek ve aşırı gitmekte yardımlaşmayın. Allah’tan korkun, Allah’ın azabı şiddetlidir.” (Mâide, 5/2) “Allah’a ibadet edin ve ona hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolcuya, elinizin altındakilere iyilik edin…” (Nisâ, 4/36) buyrulmak suretiyle mü’minler yardımlaşmaya ve dayanışmaya teşvik edilmiştir.

Hz. Peygamber (s.a.s.) mü’minlerin birbirleriyle yardımlaşmalarına ve dayanışma içinde olmalarına büyük önem vermiştir. Peygamberimiz (s.a.s.) bu konuda şu tavsiyelerde bulunmuştur: “Mü’minler, birbirlerini sevmekte, birbirlerine acımakta ve birbirlerini görüp gözetmekte tek vücut gibidirler…” (Buhari, Edeb, 27) “Mü’min kardeşinin dünyalık sıkıntılarını gideren kimsenin, Allah da kıyamet sıkıntılarını giderir.” (Buhari, Mezalim, 3) “Bir kul, kardeşine yardım ettiği sürece Allah da o kuluna yardım eder.” (Müslim, Zikr, 38)

Netice olarak; bu güzel ülkede yaşayan insanlar olarak birbirimize karşı sorumluluklarımız bulunmaktadır. Aynı zamanda birlik ve beraberliğimizin korunması hepimizin en önemli görevidir. Unutmamalıyız ki; millet olarak barış ve huzur içerisinde yaşamak, maddî ve manevî her alanda yükselebilmemiz birlik ve dayanışma halinde olmamıza bağlıdır.

 

 

Yol ve Tarık Buğra

 

27 Mayıs 1960 Askeri Darbesi gerçekleştirilmiş, bütün hürriyetler baskı altına alınmıştı. Tutuklamalar, dışlamalar, ötekileştirmelerin ardı arkası kesilmiyordu. Özellikle Nurettin Topçu’nun deyişiyle taşrada yani Anadolu’da Babıali gazeteleri önemli bir görev yapardı. Gazete bayiine üç gün sonra geldiğinde bile kapışılır ve hemen tükenirdi. Kuvvetliden yana olanlar değil de mağdurun, mazlumun, haklının yanında olan gazeteler böyleydi. Çünkü başta devlet radyoları olmak üzere diğer gazelerin hepsi gül gülistan gösterirdi memleketi, toplumu.

Peyami Safa ve spor için orta mektepte Milliyet alırdım. Tarık Btekşehir 1914-İstanbul 1994) ismini orada görmüştüm. Sonra Yeni İstanbul bizim nesil için bir mektep olmuştu. Tarık Buğra da oradaydı. Oh ne güzel! Cumhuriyet’in hikaye yarışmasında(1948) ödül almasını umursamamıştım bile. Çünkü O’nun Gagaringrat gezi notlarına bayılmıştım. Hala da etkisindeyim. Siyah Kehribar’ını;  Yarın Diye Bir Şey Yoktur ve  İki Uyku Arasında’ya tercih etmiştim. Akümülatörlu Radyo sahnelendiğinde, İbiş’in Rüyası gibi etkilemedi beni pek. Firavun İmanı, Dönemeçte,  Gençliğim Eyvah doyamadığım eserleriydi Tarık Usta’nın. Hala bu eserler okunuyor ve okunmaya da devam edecek. Bu hususta önce Yağmur Yayınevi’ne, şimdi de Ötüken Yayınevi’ne şükranlarımı sunarım.

“DAĞ NE KADAR YÜCE OLSA, YOL ONUN ÜSTÜNDEN AŞAR”

Cağaloğlu Türbedar Sokak Tanyol Han’ın üst katında Turgut Atasoy’un sahip, Tarık Buğra’nın yazıişleri müdürü olduğu haftalık fikir, sanat ve politika gazetesi YOL; Yunus Emre’nin bir dizesi “Dağ ne kadar yüce olsa, Yol onun üstünden aşar” ile yayın hayatına girdi. Devrimciliğin ve sosyalizmin moda olduğu ve zirveye vurduğu bir zaman dilimindeydik. Yol 11 sayı neşredildi ve akabinde hemen kapatıldı. Ancak Türk aydınları bu tacizden yılmadı bir müddet sonra 14 Aralık 1965 günü Yol yeniden, ikinci defa yayınlanmaya başladı. Daha önceki abonelere de yeni sayı Yol’lar gönderildi. Çünkü abone süresi henüz dolmamıştı. Yazı ailesi göz kamaştırıyordu Yol’un: Akademisyenler; Mümtaz Turhan, Mehmet Kaplan, Osman Turan, Faruk Kadri Timurtaş, Sabahattin Zaim, Ekrem Göksu,  Ali Tanoğlu,  Fahrettin Z. Fındıkoğlu, Necmettin Hacıeminoğlu, Erol Güngör, Mehmet Eröz, Kamil Turan, Recep Doksat ve Cahit Okurer hemen imzası olan isimlerdi. Karikatürleri ise Vehip Sinan çiziyordu.

Tarık Buğra Gençlik Türküsü’nü ve Hikayeler’ini yayınlatmıştı. Yağmur Yayınevi Küçük Ağa’yı neşretti. Ancak sağcı, muhafazakar, milliyetçi bilinen yazar ve fikir adamlarının eserlerini neşretmek ve vitrine koymak bir kahramanlık gerektirirdi o yıllarda. Sol yayınevlerinden kurtulma çabası içine giren Beyaz Saray Kitapçılar Çarşısı ve başta Birsin Kitapevi imdada yetişti. Tarık Buğra’yı tanımam böyle oldu. Merhum İsmail Dayı’nın sahibi olduğu Yağmur Yayınevi’nden Tarık Buğra ustanın bütün eserlerinden onar adet istedim. İskontolu geldi ve arkadaşlarımızla paylaştık. Sonra Yol’a abone olmakla kalmadım, aboneler buldum. Abonelerden “seçtiğiniz sözler” istemişti Yol. Bir ayet ve Mevlana’dan bir beyit gönderdim, yayınlandı. Bilseniz nasıl sevinmiştim. Tarık Buğra “Yol’u  ve benzerlerini yaşatan idrake binlerce teşekkürler” diyordu YOL’dan Mektuplar’ında. Sıra tanışmaya gelmişti, galiba müelliflerden ziyade eserlerini tanımak çok daha şık ve moral yüklü olsa gerek.

TARIK USTA ELEŞTİRİYOR, ÖZAL ALKIŞLIYOR

Tarık Buğra ile beş yıl kadar Kemal Ilıcak’ın Tercüman’ında birlikte çalıştık; (1970-1974). Daktilo ile yazardı bir buçuk sahife kadar. Yazıişlerine teslim ettiği gibi yazısı yayınlanırdı. Kalemiyle daha sonra kelime, virgül ve noktalama düzeltmesine hiç ama hiç  rastlamadım. Tashihlerini ben yapardım Tercüman’da yayınlanmadan önce. Sosyal biri gibi görünmemişti bana. Öyle oturup sohbet etmezdi bizimle Ergun Göze gibi. Gazetede de oturmazdı uzun zaman. Ancak toplu halde yazıişlerinin çıktığı yemeklerde olduğunu öğrenirdik az da olsa. Kibar ve nazik bir insandı. Yazılarında hiç hamaset olmazdı ama milli duyguları hissederdiniz. Topluma yansıtmasını sanatla çok iyi bilirdi. Dondurma gibi ağzınızda erirdi farketmezdiniz bile. Yazılarında hep insanın peşinden koştu. Hep düşünce hamulesi içinde yoğruldu ve yoğurdu. Sanatından ödün vermedi. Fikrine yakın siyasi otoritelerle çıkar ilişkisine girmedi.

Örnek mi istiyorsunuz? Tarık Buğra 1985 yılında Türkiye Milli Kültür Vakfı’nın Büyük Ödülü’nü almıştı.  Bunun için Başkent’te Büyük Ankara Oteli’nde bir tören düzenlenmişti. Ön sırada ise Başbakan Turgut Özal oturuyordu. Konuşmak için Tarık Buğra kürsüye geldiğinde bakın neler söyledi?

-Türkiyede siyasetçiler kitap okumuyor, kültürü önemsemiyor ve sanatı görmezden geliyorlar.

Böyle olduğunu Turgut Özal da bildiği için, Tarık Buğra’yı alkışlamadan edememişti.

BİR SULU GÖZLÜ YAZAR

Küçük Ağa romanı Yücel Çakmaklı tarafından filme çekildiğinde birkaç defa Ankara’da gördüm Tarık Buğra’yı. Türkiye Dinayet Vakfı’ndan bir senaryo teklifi de almıştı. TRT koridorlarında birkaç defa görüldü. Hemen bir hususu hatırladım. İsmail Cem TRT Genel Müdürü idi. Sağ medyada çok eleştiriliyordu. Dördü solcu 5 yazarı ekrana çıkartarak tenkitlere cevap verdi İsmail Cem. Eleştirenlerden biri de Tarık Buğra idi. O da ekrandaydı İsmail Cem’i değerlendirmek için. Böyle bir resim bir daha TRT’de görülmedi. Bu ilk ve son oldu.

1993 yılının ilk ay’ıydı. Ankara’nın mevsimi henüz değişmemiş, kış kendini iyice belli ediyordu. Türkiye Yazarlar Birliği Genel BaşkanYardımcısı idim. Bir hesap ettik Tarık Buğra üç çeyrek asır içinde. Daha önce başta hem Galip Erdem’e, hem Tarık Buğra’ya Türkiye Yazarlar Birliği’ne üye olması için çok sayıda duayen ustaya yazı yazmıştık. Tek cevap Tarık Usta’dan gelmişti. Üye olmuyordu. Bunun nedenlerini açıklıyordu aşırı kibar bir dille. Bu defa kendisini 75. Yaş Gününü Kutlama Proğramına davet ettik. Gerekçemiz edebiyatımıza, sanatımıza, Türk Dili ve kültürümüze yaptığı hizmetlerdi. Kabul etti, hatta sevindi. Milli Kütüphane salonu böyle bir program için dolmuştu.

Tarık Buğra kürsüye çıktığında ağlıyordu “Ben sulu gözlüyüm işte. Meğer 75 yaşına gelmişim, hiç farkında değilim” diyerek. Türkiye Gazetesi’nde yine kendisi ile birlikte yazı yazıyordum. Fantezi ve Kulis köşemde bu etkinliği de “Yol” başlığı adı altında konu etmiştim (31.01.1993). ESKADER Tarık Buğra’nın 20. ölüm yıldönümü dolayısıyla bir program yapınca hatırladım bunları.

“BURNUMA BAKARIM (ULAN BÜYÜME) DERİM”

“Tarık Buğra ile 75. Yıl” adlı programımızda şöyle demişti yazar notlarıma göre:

-Doğrusu yaşımı hiç düşünmemiştim. Yaşadım işte. Biri görünce “bir şey var” derse sadece gözüme bakarım. Bir başkası da ” yanağında bir şey var” derse sadece yanağım ilgilendirir beni. Öyle aynaya bakıp kendimi görmeye çalışmam. Ancak burnuma bakarım bazan. “Ulan büyüme”derim!

Tarık Buğra gözleri nemli tane tane konuşuyordu:

-Ölümü düşünmedim. Hep genç yaşadım.Ancak gençliğimden beri hep ölüme hazır yaşadım. Korktuğum oldu ölümden. Uzun uzun dua ettim. Mesela Osmancık filme alınırken. Allahım dedim. Osmancık bitmeden..

Nemler artık Tarık Buğra’nın gözlerinden yaş olup akmaya başlamıştı, ne kadar silmeye uğraşsa da başaramamıştı. Onca dil dostu, edebiyat aşağı, sanat meftunu, medeniyet haraketi içindeki gönüldaşları, ülküdaşları Tarık Buğra’yı ayakta avuçları patlayıncaya kadar alkışladılar. Herşeyiyle bir duygusal anyaşanıyordu. İzleyenlerden de ağlayanlarvardı.

HER SIRRINIZI VEREBİLECEĞİNİZ BİR AYDIN

Tarık Buğra enfarktüs geçirdi. İşsiz kaldı. Parası olmadığı zamanlar oldu. Kalleşlikler gördü. Her şeye rağmen çizgisini sürdürdü. Zaman zaman Mehmet Nazım olarak,  bazen Süleyman Yücel imzasıyla yazı hayatını ve kavgasını devam ettirdi.

Tarık Buğra nasıl biriydi? Dostları O’nu öyle bir anlattılar ki darısı günümüz insanlarının başına: Tarık Buğra her sırrın verilebileceği bir dosttu. Yaşayan Türkçeyi ömrü boyunca savunan bir aydındı. Nazik imalarında, sitemlerinde bile insanı incitmemek isteyen bir inceliği vardı, insana bunu hep sezdirirdi. Kılı kırk yarar, beğenmek için çaba sarf eder, ama güç beğenirliği her zaman galip gelirdi.

YAZARIN BAŞARAMADIĞI; TARIK BUĞRA İLE DOSTLUK KURMAK MI?

Ben de Tarık Buğra’nın kitap ve yazılarının tiryakisiydim. Allah’tan gazete yazıları, kitaplarının önüne pek geçmedi. Her zaman kitaplarıyla bizimle olması ihtimali yüksektir. Vefatından birkaç ay önce yazı hayatını sonlandırma kararı aldığı hissediliyordu.

Tarık Buğra son bir veda yazısı kaleme aldı. Şöyle diyordu bu yazıda: “Benim başaramadığım şey, ölümle değil Tarık Buğra ile dostluk kuramamakmış, anladım. Bu yüzden ölümle dostluğumun da tamamlanamayacağına inandım. Önümüzde çok az bir zaman kaldı. Hiç değilse bu süreciği sadece ona ayırayım. Yani Allaha Ismarladık Babıali!”

Tarık Usta, nurlar içinde yat, cennet mekanın olsun. Eserlerin hala taptaze ama politikacılarımız hala kitap ve medeniyet ile barışık değil.