22.7 C
Kocaeli
Çarşamba, Temmuz 29, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 901

Ülkemden İnsan Manzaraları!

30 Mart 2014 tarihinde, bir yerel seçimden öte sonuçlar ortaya çıkaracak olan yani Türk Milleti’nin istiklalini ve istikbalini belirleyecek bir seçimi yaşayacağız.

Lafı evelemenin gevelemenin hiç gereği yok. 1938 yılında Atatürk’ün ölümünden başlayarak günümüze kadar gelen sinsi politikalar nedeni ile Türk Milleti vatanını kaybetmek üzeredir.

Türk Eğitim Sistemi, Atatürk sonrası CHP ve Adnan Menderes’in Demokrat Partisi ile başlayan Adalet Partisi, Anavatan Partisi, Doğruyol Partisi, askeri dönemler ve AKP ile devam eden bu aralıksız süreçte, Türk çocuklarını dumura uğratmıştır. Gerçi buna paralel olarak “Aile Sağlığı ve Nüfus Planlaması” ile başka dumur vaziyetleri de söz konusudur.

Bunun sonucu olarak milletine yabancı, ne yapacağını bilmez halde ve mankurtlaşmış insan yığınlarının; bugün toplumumuzun önemli bir bölümünü oluşturduğunu görüyoruz.

Böyle bir insan yapısının ortaya çıkışına neden olan politikaların uygulayıcısı olan Gayri Türkler; galip gelmiş gibi gözükmektedir. Çünkü Türk Milleti halen büyük çoğunlukla ne yapacağını bilmez haldedir…

Ülkede; hırsızlık, yolsuzluk, rüşvet, hukuksuzluk, adaletsizlik, din istismarcılığı, cinnet, kadın cinayetleri almış başını gitmiş durumda iken; bir kısım insanımız, utanmadan “ben icraata bakarım” diyebiliyor. Daha bu gün Çağlayan Adliyesi’nde bir kadın ve onu korumakla görevli polis öldürüldü. Bunlarda birer icraat, bunlara niye bakmıyorsunuz?

On altı yaşında bir çocuk günlerdir yoğun bakımda 15 kiloya düşmüş, ona “ne diyeti yaptın” diye soran aşağılıklar var bu ülkede! Ki o çocuk; Berkin evladımız bugün öldü…

Ülkenin üçte birine pkk el koymuş ve siyasi uzantısının horozları; 31 Mart’ta özerklik ilan edeceğiz diyor. Ve aramızda bunu bir “demokratik çözüm” olarak kabul edenler bulunuyor. Vatanın üçte birini vermenin neresi çözüm? Hiç utanmıyor musunuz siz? Barzani, Şivan Perver, Bülent Arınç ve RTE’nin fotoğraflarına, “işte bu kadar” deyip salakça bakanlar var. Ne “bu kadar” kardeşim?

Memleketimde insan yapısı, ne yazık ki; ahlaken çökmüştür. İnsanı insan yapan eğitim yuvalarımız; aile, okul, cami, kışla çözülmüştür. Haksızlık ve adaletsizlik karşısında susan din adamları din adamı olmaktan çıkmıştır. Her sakalllı artık din adamı değildir. Bu sakallılardan biri ne yazık ki yapılan işlerden siyasetçilerin aldığı rüşvet niteliğindeki komisyonların dine uygun olduğu yönünde fetva verecek kadar aşağılaşmıştır.

Bir milletvekili çıkıp, ülkedeki yolsuzlukların ifşa edilmesinden sonra, bunun “günah işleme meşruiyetini sona erdirdiğini” söyleyebilmektedir. Adama sormazlar mı: “Günah işlemek o güne kadar meşru muydu?” diye, sormuyorlar işte!!!

Sonra bazıları üç kuruş uğruna, çıkıp reklam filmlerinde oynayıp ve beste yapıp bu gidişata destek vermektedir. Bu toplumu aldatma ve kandırmaya dair çağdaş bir yöntemdir. Ve bu yöntem kendine kuklalar bulabilmektedir.

Maalesef insanımızı koruyamadık ve Türk Milletini toplu halde muhafaza edemedik.  Geçen gün birisi bir yerde yazmış  “senin gibi arnavut, benim gibi kürt, onun gibi laz olduktan sonra bize bir şey olmaz”. Kime bir şey olmaz Türk Milletine karşı acımazsızca, haysiyetsizce savaş sürdürenlere bir şey olmaz demek istiyor. Türk Milleti’nin karşı bir cevabı ise yok. Binlerce insan “Türkçe” için bir stada toplanıyor da kendisine yani Türk Milletine yönelmiş tehlikeyi bertaraf etmek için tek bir söz söylemiyor. Bu nasıl inanmışlık? Bu inanmışlığın içinde millet, bayrak, vatan, dil, iman bütünlüğü yok mu ki; ayrıştıranlara ve yozlaştıranlara tek bir laf yok!

Üzülerek söylemeliyim ki; Türk Milletinin adını anmadan, durmadan 36 etnik parçadan bahsedenler en büyük bölücüdür. Ancak bunlar aynı zamanda Türk Milletine karşıda, birer şerefsiz takiyyecidir.

Bahsettiğimiz tipler, 8 Mart Kadınlar Günü nedeniyle, Atatürk’le Zübeyde Hanımın birlikte fotoğrafını yapar, Atatürk’ü doğuran Türk Kadınını över sonra da ona iki ayyaştan biri diye söver ve Türk Milleti’nin adını ağzına almaz. Ya Türk Milletine hizmet etti diye Atatürk’lü ve Alparslan Türkeş’li pankart yaptırmalarına ne diyelim? Bunlar ailelerimiz, okullarımız, camilerimiz ve kışlalarımızda yetişmiş, içimizden biri olan ve insanlığı dip yapmış yüz karalarımızdır. Bunları ve yaptıklarını toplum olarak ifşa etmedikten ve ayıplamadıktan sonra sızlanmak bir işe yaramaz…

Ya memleketin her bir tarafında ve dönem dönem birbirine 180 derece ters konuşmalar yapanların ve yalancıların çığlık çığlığa desteklenmesine ne demeli?

Bir de halen bunların peşinden gitmeye çalışan ve de üç kuruşluk menfaati için taklalar atanlar var. İşte eğitim sistemi ve kurumları böyle ne idüğü belirsiz bir insan tipi ortaya çıkardı.

Bu bir akıl tutulması falan değildir. Özetlemek gerekirse,

Bir, gayri Türkler belli strateji ile Türk Milleti’nin bu tipte insan yetiştirmesine sebep olmuştur.

İki, şimdi bu gayri Türkler, uyuşturdukları ve dönüştürdükleri Türk Milleti ile tarihi hesaplarını en kısa zamanda göreceklerini düşünmektedir.

Üç, bunların peşinden gidenler; yetişmelerine ve düşünmelerine etki edenler sebebiyle kendi iplerini çektiklerinin farkında değildir.

Yoksa bu zillete, bu kadar sessiz kalınması hatta bırakın sessiz kalmayı destek olunması, değil Türk Milletine mensup olmayı, insan olmaya yakışır bir durum değildir.

Ancak tekrar ediyorum; böyle insan tipinin zuhur etmesinde kabahatli olan aileler, eğitimciler, camilerdeki görevliler, kışladaki askerler, medyadaki hainler ve kötülüklerin planlayıcısı ve uygulayıcısı bir kısım siyasetçilerdir.

Demek ki; sorun okul açmayla, öğretmen istihdam etmeyle, Kur’an kursları ile, askerde sopayla adam dövmekle ve halkı milli yayın yapıyoruz diye uyutmakla çözülmüyormuş.

İnsanımızın insana pek benzemeyen bu hallerini gördükçe bunların üzerinde iyice düşünmek ve 30 Mart’ta buna göre davranmak gerekir.

Yerel Seçimlere Doğru 2014

Hayırlısı olur İnşaallah.

Ben bu aziz milletin sağduyusuna inanırım.

Vereceği her türlü kararda sonsuz saygı duyarım.

Seçilecek her başkan bu milletin evladıdır.

Bu toplumun saygın bir ferdidir.

2009 yerel seçim sonuçlarını hatırlayalım.

AKPARTİ % 38.8 le   14.458. 985 oy aldı

CHP % 23.1 le      9.218.445  oy aldı

MHP % 16.1 le   6.403.831 oy aldı

DTP %6.7 le      2.271. 566 oy aldı

SP % 5.2   le     2.060.034 oy aldı

Bakalım bu seçimde bu sonuçlar nasıl değişecek.

Bu seçim her ne kadar yerel seçim olsa da

Genel seçim havasına sokuldu.

Muhalefet bunu bilinçli yaptı.

Umarım pişman olmazlar.

Aslında her seçim kendi atmosferinde değerlendirilmeli

Maalesef işi şirazesinden çıkardılar.

AK PARTİ için

Bu seçimde % 38 ve üzeri alınacak her oy başarıdır.

Benin kanaatim AK PARTİ %45 – 48 Aralığında bir oy alacağıdır

Eğer %50 yi aşarsa da şaşmamak gerekir.

Muhalefet seçim stratejisini kanaatimce çok yanlış kurdu

Seçmen yolsuzluk olayını kısmen doğru bulsa da

İyi niyetli bulmadı.

Siz ülkeyi yönetmeye talip bir siyasi parti olarak

Kendi projelerinizle halkın karşısına çıkarsanız 

O zaman seçmen sizi önemser.

Rüzgâra kapılıp giderseniz kontrol sizden çıkar.

Başbakan haklı olarak eski dostları tarafından ihanete uğradığını söylüyor.

Muhalefetle beraber onlara da yükleniyor.

Haliyle ortam birazda geriliyor.

Bu da iktidarın işine geliyor.

Üç büyük şehirde bir değişiklik olacağı kanaatinde değilim.

Ama İzmir’de AK PARTİ CHP ye çok yaklaşır.

CHP’nin İstanbul ve Ankara’da AK PARTİ’ yi zorlayacağını tahmin etmiyorum.

BDP Güneydoğuda umduğunu bulamayabilir.

Güneydoğuda sürpriz değişiklikler olabilir.

MHP lideri Sayın Devlet Bahçeli’nin seçmene

 Sokaklar karanlıktır.

Tehlikenin nereden ne zaman geleceği belli olmaz.

Provokasyonlardan uzak durunuz.

Sokağa değil sandığa gidiniz şeklindeki,

Sağduyulu konuşmalarını önemsiyorum.

AKPARTİ gitsin de isterse ülke yangın yerine dönsün mantığı

Zaten MHP’nin anlayışına ters düşer.

MHP bu ülkenin sigortasıdır.

Cemaatin kayığına binen CHP bakalım sağ salim sandıktan çıkabilecek mi?

Pensilvanya’nın desteği CHP nin yelkenlerini şişirmeye yetmez.

Ya da aksi tesir yaparsa onu da sn Kılıçdaroğlu düşünsün.

O zaman geldiği gibide gider.

Cemaatin AK PARTİ için açtığı karalama kampanyası

Ve CHP ye verdiği can siperane destek

Eğer işe yaramazsa işte o zaman

Cemaati bundan sonra hiçbir parti ciddiye almaz.

Cemaat toplumdaki kredisini tamamen sıfırlamış olur

Yerel ve genel seçimlerde başarılı olmak isteyen siyasi partiler

Başkasının pisliğinden medet ummamalı.

Kendi projeleri ile halkın karşısına çıkmalıdırlar.

Seçmen çamur at tutmasa da izi kalır siyasetine artık pirim vermiyor

Şapkadan tavşan çıkaranlar

Bakalım bu seçimde

Tapelerden başkan çıkarabilecekler mi?

Bekleyip göreceğiz.

Seçim sonuçlarına herkesin saygı duyması gerekir.

Aksi büyük bir kaos olur herkes bundan zarar görür.

Bu seçimlerin ülkemize,

İslam âlemine

Ve tüm insanlığa hayırlı olmasını temenni ediyorum.

Mahremiyet Tanımayan Ahlaksızlar

 

Ayıptır, günahtır, edep dışıdır dememişler mahremiyet ilkesini  hiçe sayıp son üç yılda 1.438.579 telefon dinlemesi yapmışlar.

Ülke nüfusundan, yaşlıları, hastaları, çocukları çıkardığımızda geriye kalan; amiri, memuru, subayı, iş adamını, siyasetçiyi, gazeteciyi, balıkçıyı, akademisyeni, simitçiyi, hamalı, çobanı  vs… her kesimi utanmadan dinlemişler.

Yetmemiş kendi kendilerini de dinlemişler.

Sanırsınız ki ülke, Stalin döneminin Rusya’sı, Hitler döneminin Almanya’sı, Mussolini döneminin İtalya’sı veya şah döneminin İran’ı.

Bu dinlemeleri elbette ki Allah rızası için yapmamışlar, niyetleri belli ki Kumpas kurmak,  iftira atmak şantaj yapmak, itibarsızlaştırmak, korku salmak.

Neticede, hafızalardan silinmeyecek büyük bir kepazeliğin altına imza atmışlar.

Bu ayıpla yaşayıp, kul hakkı ile dünyadan geçip gidecekler .

Basına yansıyan bilgilere göre; son üç yılda 670.853 vatandaşı dinlemişler, bu rakam içerisinde Erzurum’un payına  ise 1.999 kişi düşmüş…

Erzurum geneline bakılınca bu rakam hafife alınacak gibi değil, velhasıl şehirde her kesimden vatandaşı mercek altına almışlar.

Basında yer alan haberlere göre bu dinlemelerden acizane bende nasibimi almışım.

Bu meraklılar; 2011 yılında , kardeşlerimle, eşimle, dostumla, çocuklarımla, yakınlarımla, müşterilerimle, hukukumun olduğu insanlarla, garip  gurabayla yaptığım konuşmaları dinlemişler.

Bu durumun çok ağırıma gittiğini söyleyemem çünkü “tuzun koktuğu” bir süreç yaşıyoruz.

Cumhurbaşkanının, Başbakanın, Genel Kurmay Başkanı’nın, Emniyet Müdürlerinin, İlim adamlarının, gazetecilerin, yazarların dinlendiği bir dönemde bizim dinlenmemizin ne önemi olabilir ki? Yalnız,   2011 yılında dinlenmiş olmama üzüldüğümü ifade etmeliyim.

Zira, 2011 yılı benim ve ailem için oldukça kötü geçmişti ve  ailemiz de acı hatıralar bırakmıştı.

O yıl, sevgili eşime kanser tanısının konulduğu,annemin vefat ettiği  ve telefonumda hep üzüntülü haberleri duyduğum yıldı.

Eşimin ameliyatı daha sonra gördüğü, kemoterapi  ve radyoterapi süreci  hep 2011 yılındaydı.

O günlerde Ankara ve Erzurum arasında mekik dokurken canımdan çok sevdiğim annem rahatsızlanmış ve yoğun bakıma alınmıştı.

Aylarca annemin ve eşimin hastalıkları arasında koşup durduğum   2011 yılında annemi kaybetmiştim.

O  zaman çektiğim sıkıntıları ancak yüce Allah bilir ve  bir de vicdanları varsa telefonumu dinleyenler.

Umarım duyduklarından  vicdanları sızlamış olsun.

Basında çıkan haberlerde dinlendiğimi duyunca fazla üzülmedim ama o  sıkıntılı  2011 yılını bir kez daha hatırladığımdan içim yandı diyebilirim.

Kandil’e mesaj götürmedik, İmralı’ya ziyarete gitmedik, yetim hakkı yemedik, kul hakkından korktuk, emrolunduğumuz gibi dosdoğru olmamız için eğitildik, ülkemize, bayrağımıza değerlerimize sıkı sıkı sarıldık, elinden ve dilinden emin olmaya çalışan kişiler arasında olmaya gayret gösterdik, kamu malından uzak durduk, çok uzun yıllardır ülkesine ve insanına faydalı olan bir ailenin töresiyle büyüdük, çocuklarımızı  bu ilkelerle yetiştirdik, haksızlık karşısında susan dilsiz şeytanlardan olmadık, kazandığımızı paylaşmaya özen gösterdik, okumaya, öğrenmeye gayret ettik, cahillerden uzak durduk.

Kimseyle kavgamız, gürültümüz olmadı.

Kin gütmedik, iftira atmadık, kumpas kurmadık.

Çünkü, büyüklerimiz bize gönül kırmayı değil gönül almayı öğretmişlerdi.

Elbette ki sevenlerimizin yanında sevmeyenlerimizde olmadı değil.

Allah ile aldatanlar, İmansız Müslümanlar, takkeli firavunlar,Cumhuriyete düşman olanlar, demokrasiye ve hukukun üstünlüğüne inanmayanlar, devlet malını talan edenler, abdestli kapitalistler, Türk milletini ve onun değerlerini yok sayanlar, emperyalistlerin taşeronluğunu yapanlar, çıkarlarına tapanlar, dini siyasete alet edenler, yetim hakkı yiyenler, fukarayı itip kakanlar, kutsalları istismar edenler, Peygamber düşmanları,  şahsımızdan hiç hoşlanmadılar.

Elhamdülillah, suçumuz bu olsa gerek.

Kırgın ve kızgın değilim, zira; Allah’ı ve Peygamberi hiçe sayanların, helal haram bilmeyenlerin, iftira, yalan, gibi kavramları içselleştirenlerin, kul hakkını tanımayanların, Türkiye Cumhuriyetinin altını oyanların özürlerine de muhtaç değilim.

Kollarımı açıp beddua edecek de değilim…

Ancak “Yarabbi yurdumu alçaklara uğratma sakın” duasını yapabilirim.

O sefillere ; Taif de kendisini taşlayanlara karşı Efendimizin  gösterdiği tavrı örnek gösterebilirim.

Başka ne diyebilirim ki…

Ülkede yaşananlar karşısında Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşlarının ülkeyi ne kadar sağlam temeller üzerine kurduklarını bir kez daha görüyor, devletimizin bekası  ve milletimizin refahı için hukuku üstün kılıp, demokrasiyi yaşatmamız gerektiğine bir kez daha yürekten inanıyor, “alma mazlumun hakkını çıkar aheste aheste” sözünü muhataplarına hatırlatıyorum…

Kitap ve Kütüphanenin Önemi ve Padişah III. Ahmed’in Faydalı Kitap Basıla Diye Fermanı

Biz kullarına Yüce Rabbimiz Peygamberimiz aracılığıyla kutsal kitap Kuran-ı Kerim’i göndermiştir. İlk sözünde bize “Oku demektedir. Ankebut Suresi 45. ayette “Sana vahyedilen kitabı güzel güzel oku” demektedir. Kur’anımız oku diyen ayetiyle bizlere, dünyaya, bütün insanlığa yankısını ve davetini duyurmaktadır. Hz. Peygamberimiz de “İlim talep etmek (okumak, öğrenmek ve araştırmak) her Müslüman’a farzdır” diyor. Kitaplar bir dosttur. Onlara yaklaşmaya ve dost olmaya çalışmalı, içinde taşıdığı zenginlikten de faydalanılmalıdır. Düşünür Jereni Anna “Kitaplar da dostlar gibi iyi seçilip okunmalı” demektedir.

Kitaplar bilgi hazineleridir. İlim ve kültürü insanlara aktaran vasıtalardır. Düşünceleri besler ve güçlendirir. İnsanı bilgili kılar. Kitap okuyanın kelime haznesi çok, genel kültürü yüksek olur. Muhakeme yeteneği artar ve aklını iyi kullanır. Daha sağlıklı düşünür ve karar verir ve daha başarılıdır.

Tarihimizde hakan ve padişahlarımız kitaba, alime, ilime ve kütüphaneye büyük önem vermişlerdir. Selçuklular döneminde Sultan Melikşah, Sencer, Baybars kitaba, alime, ilme ve kütüphaneye çok değer vermişler, birçok şehirde medrese ve kütüphane kurmuşlardır.

Osmanlılar döneminde Sultan II. Murat kitaba,  kütüphaneye çok önem verirdi. Fatih Sultan çok kitap okurdu ve zengin kütüphanesi vardı. Yavuz Sultan da kitaba o kadar çok meraklı idi ki, savaşa giderken bile seyyar kütüphanesini yanında bulundururdu. Kanuni Sultan Süleyman ise edebi yanı güçlü şair idi ve kitap ve kütüphaneye çok değer verirdi.

Osmanlı toplum hayatında kitabın önemli bir yeri vardı ve hediyeleşme geleneğinde de kitap en önemli öncelik olmuştu. Padişah IV. Mehmed, Edirne’de iki şehzadesinin evlenmeleri dolayısıyla yapılan düğünlerde, şehzadelere düğün hediyesi olarak verilen kitapların önemli yer tutması, kitaba verilen değeri göstermektedir. (1)

Sultan III. Ahmed (1673-1736), kitaba ve ilme ve fikir adamlarına değer veren bir padişahtı. Kültür ve medeniyet bakımından Avrupa’yı yakından takip etmiş ve matbaanın gelişini sağlamıştır. İlim ve kültür bakımından faydalı eserlerin basılmasını, halkın okumasını isteyen Sultan, faydalı kitaplar basıla diye ferman yayınlamıştır. Fermanında şöyle demektedir:

“Mektub-i Sadrazamı halifelerinden Said’e ve Dergah-ı muallam müteferrikalarından İbrahim’e hüküm ki:

… kıyamet gününe kadar bütün Müslümanların hayırlı dualarının celbine sebeb olmak için; fıkıh, tefsir, hadis-i şerif ve kelam kitaplarından başka, lügat, tarih, tıp, hikmet ve hey’et ile buna bağlı coğrafya ve mesalik kitaplarının basılması hususunda padişahlık izin ve ruhsatımı iltimas eylemeniz ile,…  padişahane iznim layık görülüp ve sureti nakşolunacak lügat, mantık, hikmet, hey’et ve bunların benzeri alet ilimlerinde te’lif olunan kitaplardan sureti nakşolunacak kitapları tashih için, … mezkur kitapların çoğaltılmasına tam bir ciddiyet ve gayretle çalışıp ve bu sanat ile meydana gelen doğru kitap olmak üzere, ziyade ihtimam ve zapt ile hatalı çıkmasından gayet sakınasınız ve şöyle bilesiniz. Hayır işaretine güvenesiniz. Fievasıt-ı Zilka’de 1139 (Temmuz başları 1727)”(2)

Atatürk de kitaba çok meraklı idi. Hayatının çoğu savaşlarda geçtiği halde 1800 kitap okumuştu. Okuduğu kitaplardan tam iki yüz bin satırının altını çizmiştir. Aşırı meşguliyetine rağmen bu kadar kitap okuması bize örnek olmalıdır.

Ata büyüklerimiz kitaba, ilim ve kültüre bu kadar ilgili iken, biz niçin kitap okumuyoruz ve kitap okumayı sevmiyoruz. Televizyon, diziler, internet, bilgisayar, tabletler,  cep telefonları insanımızı özellikle gençlerimizi esir almakta, evlerimize, beyinlerimize müdahale ederek bilgi körlüğüne, kirliliğine yol açmaktadır. Okumaktan, kitaptan, kütüphaneden uzaklaştırmaktadır. 

Kitaplar aynı zamanda bir milletin fikir ve kültür hazinelerini geçmişten bugüne taşıyan ve ilim ve fikir dünyasına açılan kapılardır. Kitapla yetişen nesiller başarılı olur ve bilgili yetişmiş olurlar.

Düşünür Ovidius “Yetişen zekaları kitaplarla beslemeyen milletlerin sonu acıdır” diyor. O yüzden insanlarımıza özellikle gençlerimize kitap okuma alışkanlığı ve kitap okuma sevgisi vermeliyiz. Yine düşünürlerden Gothe “İnsanın bir şey öğrenebilmesi için her şeyden önce o şeyi sevmesi gerekir” demektedir.

İnsanlarımızın, gençlerimizin kitap okumasında anne ve babalara, öğretmenlere, valilerimize, Milli Eğitim ve Kültür bakanlarımıza, başbakanımıza ve cumhurbaşkanımıza büyük görevler düşmektedir.

Hz. Ali efendimiz “Bana bir harf öğretenin kölesi olurum” demiştir.

Ailede en başta çocukların kitap okuma alışkanlığının gelişmesinde, anne ve babaların davranışlarının önemli ve belirleyici rolü bulunmaktadır. Büyüklerinin ellerinde kitap, dergi görünce okuma alışkanlıklarını küçükken kazanırlar. Ağaç yaş iken eğilir. Anne ve baba ev ortamında ve dışarıda çocukları için kitap okumaya zaman ayırmalıdır. Aile içinde okuma saati belirlenip 20-30 dakika kitap okunmalıdır.

Dışarıda da anne ve baba, çocuklarını kitapevlerine, kütüphanelere, kitap fuarlarına götürüp gezdirmeli, yazarlarla buluşturup sohbet ettirmeli ve imzalı kitaplarını aldırmalıdırlar. İmzalı kitabı alan çocuk heyecanla ve hevesle kitabı okur ve sevinir. Evlerimizde kitaplıklar kurulmalı, ancak alınan kitaplar raflarda tozlanmak için değil, okunmak için alınmalıdır.

Okullarda da okuma saati konulmalı, öğretmenle birlikte kitap okunulmalı, öğrenciler kitap okumaya teşvik edilmelidir. Ayrıca öğretmenler de öğrencileri kitapevlerine, kütüphanelere, kitap fuarlarına götürerek, kitaplarla ve yazarlarla buluşturmalı, kitabı sevdirmeye, bu sevgiyi de alışkanlığa dönüştürülmelidirler.

Avrupalıyı, Amerikalıyı Rus’u ve Japon’u otobüste, trende, uçakta, vapurda kitap okurken görürsün. Onlar her yerde ve her fırsatta kitap okuyarak bilgilerini artırırken, bizler de niçin böyle bir kitap okuma alışkanlığı yok.

Türkiye İstatistik Kurumuna göre kitap ihtiyaç maddeleri sıralamasında 235. sırada yer almaktadır. Ülkemizde kitap okuma oranı %5 iken, televizyon oranı %95‘tir. Gün içerisinde insanlarımız ortalama 5 saat televizyon seyrederken, kitap okumaya ise yılda sadece 6 saat vakit ayırmaktadır. Japonya’da kişi başına düşen kitap sayısı 25, İsviçre’de 10, Fransa’da 7 iken Türkiye’de her 6 kişiye bir kitap düşmektedir.

Eğitim-Senin araştırmasına göre öğretmenlerin %8’i hiç kitap okumuyor, %28’i ayda bir kitap okuyor, %39’u da bu konuda fikir beyan etmiyor.

Halk arasında dilimizde bir söz vardır “boş zamanlarımda kitap okurum” diye. Kitap okumak boş zaman işi değildir. Bilgilenmek için kitaba zaman ayırarak okumalıyız. Kitap aklın ilacıdır. Kitap okumayı su ve yemek gibi temel bir ihtiyaç haline getirmeliyiz.

Düşünür Gelius “Kitaplar sessiz öğretmenlerdir diyor. Bir ülkede ne kadar çok kitap okunursa o millet o kadar çok başarılı ve güçlü olur.

Başta cumhurbaşkanımız, başbakanımız, milli eğitim, kültür bakanlarımız, valilerimiz, belediye başkanlarımız insanlarımızın kitap okuma alışkanlığı kazanmasında öncülük etmelidirler. Kitap fuarlarına katılarak kitaplarla, yazarlarla buluşarak örnek olmalıdırlar. Ayrıca ziyaret ettikleri il ve ilçelerde çocuklara kitap hediye etmeli ve tespit ettikleri okullara gidilerek, öğrencilere kitap hediye edip, kitap ve kitap okumaya meraklarını artırmalıdırlar.

Padişah IV. Mehmed (1642-1693) iki şehzadesinin düğününde, düğün hediyesi olarak şehzadelerine kitap hediye ederken bizler niçin düğünlerde, bayramlarda, yeni yılda, anneler, babalar, öğretmenler, sevgililer ve kadınlar gününde, okuma ve kitap haftasında kitap hediye etmeyi düşünmüyoruz?

Hz. Ali efendimiz “Çocuklarınızın yarın söz sahibi olmasını istiyorsanız, daha bugünden onlara iyi kitaplar hediye edin” demiştir.

Cumhurbaşkanımız Abdullah Gül “Türkiye Okuyor” isimli kitap okuma kampanyası başlatmış ancak ülke genelinde yayılmamış, çok sakin ve yetersiz kalmıştır.

Trabzon valisi Nuri Okutan “20 dakika kitap oku” kampanyası ile kamu, özel iş yerlerinde ve okullar da  bir çalışma başlatması, ne kadar özendirici ve sevindiricidir. Rize valisi Kasım Esen il genelinde kitap okuma kampanyaları düzenlemiş, kitap okuyanlara ödüller vermiştir. Aydın’da 2012 yılında valilik yapan vali Kerem Al başarılı personelini kitap hediye ederek, insanlara kitap okuma alışkanlığı kazandırmaya çalışmıştır. Bitlis valisi Veysel Yurdakul “Yüz yazar yüz bin kitap” kampanyasıyla kitapları ve yazarları insanlarla ve öğrencilerle buluşturmuştur. Siirt valisi Ahmet Aydın “Siirt okuyor” kitap okuma kampanyası ile iki milyon kitapla insanları, gençleri buluşturmaya çalıştıklarını söylemiştir. Bazı il ve ilçelerimizde kaymakamlarımız, okullarımız bir kitap oku, her ay bir kitap okuyun, en çok ben kitap okurum gibi kampanyalar düzenlemiştir.

Ayrıca devlet büyüklerimiz, tarihi önemli kütüphaneleri ve gittikleri şehirlerde de kütüphaneleri de ziyaret ederek, kitap hediye ederek okumaya, kitaba, kütüphaneye, karşı alaka ve kazandırmak için insanlarımızın hayatına bu alışkanlığı vermelidirler.

Kütüphaneler geçmişten geleceğe açılan kapılardır. Kütüphane Arapça kütüp (kitaplar) ve farsça hane (ev) kelimelerinden meydana gelmiştir. İlk kütüphane Hz. Muaviye zamanında kurulmuştur. Daha sonra Abbasi halifesi El Me’mun’un Bağdat’ta kurduğu umumi kütüphanedir. Endülüs’te Emevi Hükümdarlarının Kurtuba’da kurduğu kütüphanelerde, 400 000 cilt kitap bulunuyordu. Bu kütüphaneler daha sonra Avrupa’da ilim ve tekniğin gelişmesine sebep olmuştur.

Orta Asya’da ilk kütüphane, Uygurlar tarafından kurulmuştur. Gazneli Sultan Mahmut’un ve Mesud’un kurduğu kütüphane en önemlilerindendir. Melikşah ve veziri Nizam’ül Mülk’ün Bağdat, Nişabur’daki kütüphanesi zengin kitapları ve el yazması ile meşhurdur.

Selçuklular döneminde, başkent Merv’de cami içinde bulunan Aziziye ve Kemaliye kütüphanelerinin de önemli yeri vardır. Konya, Şam, Halep de kütüphane merkezi idi. Moğol istilasında bunlar harap olmuş veya yok olmuştur.

Osmanlı padişahları, devlet büyükleri ve alimler İstanbul ve Anadolu’da birçok kütüphaneler kurmuşlardır. Osman Bey döneminde İznik, Lala Şahin Paşa tarafından da Bursa’da kütüphaneler kurulmuştur. Sultan II. Murat Edirne’de dört ayrı kütüphane kurmuştur. Fatih Sultan İstanbul’u fethettikten sonra, Fatih ve Eyüp Sultan Cami kütüphanelerini yaptırmıştır. Sadrazam Köprülü Fazıl Ahmet Paşa tarafından İstanbul Eminönü’nde Köprülü Kütüphanesi kurulmuştur. Padişah III. Ahmed 1742 yılında Ayasofya, Nurosmaniye kütüphanelerini yaptırmış, II. Abdülhamid de Yıldız Sarayında kütüphane kurdurmuştur. Ayrıca 1884 tarihinde Kütüphane-i Osmaniye kurulmuş, Bayezıd kütüphanesi olarak hizmet vermeye devam etmiştir.

Selçuklular ve Osmanlılar döneminde kütüphanedeki kitaplar vakıf durumuna getirilmiş ve korunmuştur. Kütüphaneler sadece kitapların muhafaza edildiği yer değildir. Kütüphaneler de okullar kadar önemlidir. İlim, eğitim ve bilginin kazanıldığı mekanlardır. Kitapsız bir ev ruhsuz bir vücuttur. Evimizde kitaplıklar bir dekor, aksesuar, görüntü olarak değil, okuduğumuz ve okuyacağımız kitaplar için yapılmalıdır.

Victor Hugo “Kitaplık kurmak, ibadethane kurmak kadar kutsaldır” demektedir. Kitabı ve kütüphaneyi ne kadar çok halk kitlesine ulaştırırsan, onlarla buluşturursan, okuyan sayısı o derece artacaktır. Kütüphanenin ürünü kitap, sermayesi ise, halktır.

Antalya Belediye Başkanı Mustafa Akaydın, halk duraklarda beklerken kitap okusun, evine götürsün diye vatandaşlara kitap okuma alışkanlığı kazandırmak için klimalı duraklara, kitap rafları yerleştirmiş ve Antalya’da “Kitaplar dolaşıyor” projesini  başlatmıştır.

Keza Çankırı Belediye Başkanı İrfan Dinç, satın aldığı 375 kişilik yolcu uçağını restore ederek kütüphaneye çevirmiş, gemi ve tren kütüphanelerinin de inşaatını başlatmış, farklı kütüphanelerle Çankırı’da okuma oranını artırmayı hedeflemiştir. Yine Çankırı Valiliği desteği ve Türk Dil ve Edebiyat Derneği tarafından köy okullarına kütüphane kurulması için Çankırı valiliği girişine ” Kitap kumbarası ” konulmuş, toplanan kitaplar yapılan köy okulları kütüphanelerine verilmiştir. Ayrıca Türk Kütüphaneciler Derneği Edirne şubesi tarafından, ” Bir kitap oku, bir tişört kazan” kampanyası düzenleyerek, insanları kütüphanelere yöneltmek için çok güzel bir çalışma başlatmışlardır. Her iki belediye başkanımız, valimiz ve dernek yetkililerimiz, insanlarımıza farklı kütüphane hizmeti sunarak, örnek birer faaliyet ortaya koymuşlardır. Kendilerini kutluyor, bu türlü hizmetlerinin devamını diliyoruz. Gönlümüz arzu eder ki, ülkemizin diğer illerinde de buna benzer, kitap ve kütüphaneye yönelik çalışmalar olsun, halkın okuması için gayretler sarf edilsin.

Avrupa’da birçok devletlerde en ufak semtlerde dahi küçük kütüphane odaları kurulmuş, hizmet halkın ayağına götürülmüştür. Yine Avrupa ve Amerika da kütüphaneler, dekor, tefriş, görüntü, iç mimari estetik, yönünden çekici, ferah, aydınlık, çiçek ve bitkilerle dolu, huzur ve kitap okuma zevk ve isteği verici şekilde dizayn ve düzenleme yapılmış, okuyucuyu cezbeden, heves ve ilgisine yönelik hizmet düşünülmüştür. Bizimde kütüphanelerimiz, böyle olsun istiyoruz.

Selçuklular ve Osmanlılar döneminde gezici kütüphaneler halkın okuması için hizmet vermişlerdir. Şu an ülkemizde muhtelif illerde 67 gezici kütüphane bulunmaktadır. Ülkemizde 1434 kütüphaneye karşılık 600 bine yakın kahvehane (kıraathane) vardır. Kıraathaneler esasında okuldur, kitaphanedir, eğitimhanedir, buluşma ve tartışma yeridir, bir ilim yuvalarıdır. Kıraatın sözlük anlamı okumaktır. Doğuda kıraathane denildiğinde, kitapların okunduğu yer olarak anlaşılmaktadır.

İlk kıraathane İstanbul’da 1554-1555 tarihlerinde Halep ve Şam’dan gelen iki kişi tarafından kurulmuştur. Kahvehanelerde aydınlar, edipler, şairler, halktan kişiler toplanır, sohbet eder, tartışırlar, şiir okurlar, dinleyenler de faydalanırlardı. Bazı kahvehanelere eğitici ve öğretici faaliyetlerinden dolayı “mektep-i irfan” dendiği bile olurmuş. Buralarda zamanı lüzumsuz şeylerle değil faydalı olabilecek meşguliyetlerle geçirirlerdi. Bugünde ülkemizdeki il, ilçe ve köylerdeki kafe ve kahvehanelere kütüphaneler yapılmalı, insanlarımız kitaplarla buluşturulmalı, kitap okuma alışkanlığı ve merakı verilmelidir.

Ülkemizde çocuk kütüphanelerinin, gezici ve semt kütüphanelerinin, il, ilçe, köy ve üniversite kütüphanelerin içleri kitaplarla zenginleştirilerek sayıları artırılmalıdır.

KAYNAKLAR

1-Ali Karaçam- Osmanlıyı Cihan Devleti Yapan 150 Sır-Bilge Yay.-İst.2004-S.164

2-Ömer Faruk Yılmaz-Belgelerle Osmanlı Tarihi- Osmanlı Yay. 1999- S.86-87

2-Osmanlı Padişahları-Tertip Heyeti- Türkiye Gaz. Yay.- İst. 2006- S.194-195

“Küfr-i Zülfün Salalı Rahneler İmanımıza Kafir Ağlar Bizim Ahval-i Perişanımıza”

“Allah size, emaneti ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor. Allah bununla sizlere ne güzel öğüt veriyor. Şüphesiz ki Allah her şeyi hakkıyla işiten, hakkıyla görendir.” (Nisa-58)

1- Surenin ismi yanıltmasın, hüküm geneldir. 2- Bu, Allah’ın emir ve yasaklarındandır; sünnet diye beyan edilen misvakla, sakalla kıyaslanmaz bile. 3- Sadece seçim ortamları için değil her dem geçerlidir.

İhsan Eliaçık Hoca, dinin bir de afyon yüzü olabileceğinden bahseder. Allah adına ve “Allahu Ekber” nidalarıyla işlenen cinayetler coğrafyamızın çeperlerinde dolaşan Selefîlerin Hashaşîlikte karar kıldıklarını göstermekte.

Dinî afyonlayan Hasan Sabbah‘tı, tespitini yapan ise Karl Marks‘tı. Günümüzde de “Hasan Sabbah ölmedi, kalbimizde yaşıyor” diyenlerin işi gücü “Karl Marks’ın devamı şu zihniyettir, bu partidir” diye tersten kendi reklamını yapmaktır.

Hatta Suriye‘ye postalanan ve manyamış akıllarıyla işledikleri cinayetleri youtube’den ‘cihad görüntüleri’ olarak paylaşanlara vermedikleri “haşhaşî” sıfatını ve kadrolaşma ve eğitim eksenli bir harekete siyaseten vermekten imtina etmediler.

Din ile insanların akılları durdurabilinir mi; günde bilmem kaç tekrar zikir alışkanlığı olan bir topluluk yeni zikir kaynağı medya vasıtasıyla “hiç düşünmeden, akletmeden, fikretmeden, tefekküre girmeden” bu coğrafyada yaşaya kalır mı: Soru budur?

Yoksa lümpenlik siyasî ve içtimaî hayatımızdan sonra siyasî hayatımıza da duhûl etmiş midir? Hilmi Yavuz bunu; “Köylü İslam’ın ahlâkî ve estetik normları vardır. Lümpen İslam; köyden kopup gelmiş ama şehirli de olamamış, bir başka deyişle ne sınıfsal olarak ne köylü kalabilmiş ne de işçi olabilmiştir. Ve dünyevîleşmeyi; hırsızlık, vergi kaçırma, ihtilas, vurgunculukla eşanlamlı kabul eden sınıfsız tabakanın dinidir” diye açıklar.[1]

Tüm bunlar benim canımı yakar ve kanıma, dinime dokunur. Bence zaman o eski “etrâk-ı bîidrak” nitelemesini sandık suretiyle yerle yeksan etme zamanıdır. Şimdilerde sakız olarak çiğnenmeye başlanan “dinde kavi, muhakeme-i akılda zayıf” tespitini bilinçli oy pusulalarıyla boşa çıkarma zamanıdır. Seçmek, iyiyle kötüyü tefrik etmektir. Habil‘le Kabil‘in kavgasında doğru safta olmaktır.

Menfaat ortaklığı ve ufak tefek nemalanmaların kesilmesi endişesi devekuşu psikolojisidir. Suriye’de iç savaş, Güneydoğu Anadolu’da özerklik hazırlığı ve kuzeyimizde çıkması muhtemel yeni bir Kırım Savaşının yanında o kazanımcıklar yitirileceklerin yanında kuş tüyü kalır.

Yok dinsel bir tütsüyle tütsülenmişlik varsa Tövbe Suresi uyarıyor. Egemen Bağış’la Metehan Demir’in geyik muhabbeti 65 ve 66. ayetlerle kâfirlikle betimleniyor. Din iddialı insanların vahyin kaynağı olan Allah’ın kitabına değil de bir takım fanilerin ağzına bakması kat’i olarak Kurandışılıktır.

“Allah de, ne istiyorsan becer

Oh ne iyi, ne ala, ne şeker

Yarab! Bu ne hazin bir tükeniş;

Allah’ını seven itiraz eder.”[2]

 


[1] Prof. Dr. Nadim Macit, Yeni Düşünce, Sayı 764, Sayfa 8-9.

[2] www.ihsaneliacik.com

Ya İstiklal Ya Ölüm

Şu bayrağı küfrederek yırtan var,

Hain, hırsız, Türk düşmanıdır bunlar.

Beş kuruşluk  çıkara  satılırlar.

Susacaksa, kopsun artık şu dilim,

Başka yol yok, ya istiklâl ya ölüm!!!

 

Şu  toprağa  pis ayakla basan var,

İslamı kullanıp Türk’ü boğan var.

Eti kemiğinden ayıranlar var.

Bu  milleti bölüyorlar, bak dilim dilim,

Başka yol yok,  ya istiklal, ya ölüm.

 

Bu vatanı  soyan, rezil hırsızlar,

Meclisime bile hep  doluşmuşlar. 

Beyt-ül malı her gün hortumlamışlar.

Türk Milleti çok zordadır be gülüm,

Başka yol yok, ya istiklal, ya ölüm.

 

Bunca yalan, dolan hırsızlıklar var,

Vatandaşlar artık uyanmalılar.

İnsanları çıkarlarla boğdular.

Vallahi bu millet görüyor zulüm,

Başka yol yok, ya  istiklal, ya ölüm.

Ses Kayıtları Erdoğan’ı Gerdi, Dindar Algısı Yara Aldı

 

30 Mart Pazar günü seçimde oy kullanırken benim tercihimi belirleyecek son üçbuçuk ayın önemli olayları şunlar:

1- BAŞBAKAN’IN SES KAYITLARI: Başbakan Erdoğan’a ait olduğu iddia edilen ses kayıtları çıktı, bunların çoğu red edilmedi. İlk defa bir Başbakan hakkında hırsızlık ve yolsuzluk suçlamaları yapıldı.

Kabul edilen konuşmaların ses kayıtlarından öğrendiğimiz kadar Başbakan “alo Fatih” ve “alo Mustafa” hatlarıyla medyayı yönetmekte imiş. Muhalefet liderlerinin konuşmasının alt yazı olarak verilmesine bile müdahale ediyor, istemediği yazarları başörtülü bile olsa işinden attırıyormuş.

Yüksek meblağlı ihaleler verdiği iş adamlarına salma salıp, 100-150 şer milyon dolarlık katkılarla oluşturulan havuzda biriken parayla Sabah-ATV grubunu satıyormuş.

Bazı büyük ihaleleri iptal ettirip kazanmasını istediği iş adamına verebiliyormuş. (Koç grubunun kazandığı Milli Gemi ihalesini iptal ettirip, yenilenen ihalede Kalkavan’a vermiş.)

2- MONTAJ DENİLDİ, İSPAT EDİLEMEDİ: Başbakan’ın oğlu Bilal ile olan ve evindeki bir milyar dolar “paranın sıfırlanmasına” dair telefon konuşması için montaj denildi.

Bu konuşma montaj ise uzman bir kuruluşa inceletilerek bir gün içinde ispatlanabilirdi. Başbakan bunu yapmadı / yapamadı. Bunun yerine miting meydanlarında yaptıkları hizmetleri anlatarak “bunları yolsuzluk yapan bir hükümet yapabilir miydi?” diye tuhaf bir yolu tercih etti.

3- KORKTUĞU BİR ŞEY Mİ VAR? Yakınları ve Bakanları hakkındaki yargılama sürecinde görev alan, almayan savcılar, hâkimler ve on bin civarında emniyet görevlisini tayin etti. HSYK’nın yapısı ve çalışma usullerini değiştirdi. Mevcut soruşturmaların yürümesine engel olacak mevzuat değişiklikleri yaptı.

Bugün artık Erdoğan, yakınları ve AKP yöneticileri hakkında bağımsız ve tarafsız bir yargılama ihtimali kalmadı.

Yargı, emniyet ve mevzuat üzerine yapılanlar ile adı rüşvet ve yolsuzluğa bulaşmış 4 Bakan hakkındaki fezlekelerin içeriğinin Meclis’te okunmasını engellemeleri Başbakan’ın “çok ama çok korktuğu bir şeyler olduğu algısına yol açtı.”

4- CEMAAT HAKKINDA SORUŞTURMA YOK: Yargı ve bürokrasideki tayinlerin gerekçesi “paralel yapı” mensubu olmaları olarak açıklandı. Ancak bugüne kadar tayin edilen bu kamu görevlileri hakkında herhangi bir soruşturma açılmadı. Başbakan paralel yapıyı meydanlarda tek başına yargıladı, hükmünü verdi. Casusluktan, görevi ihmale ve vatana ihanete kadar birçok suç isnat etmeye devam etti.

5- İNTERNET SANSÜRÜ, TWİTTER YASAĞI: Gazete ve TV’lerde yazılmayan, söylenemeyen haber ve yorumlar (Facebook, Twitter gibi) sosyal medyadan öğrenilmeye başladı. Gündem internet üzerinden yayımlanan ses kasetlerine göre belirlenir oldu. İnternetin zapturapt altına alınması için kanun değiştirildi.

Hiç olmayacak şey oldu. Başbakan Erdoğan’ın mitingde “Twitter mivitır hepsinin kökünü kazıyacağım. Uluslararası camia şöyle der, böyle der… Hiç beni ilgilendirmiyor” konuşmasını yaptığı akşam, TİB (Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı) marifetiyle, Twitter’e erişim engellendi. Hem de demokrasi liginde küme düşme göstergesi kabul edilecek olduğu bilinmesine rağmen.

İnternet Kanunu ve Twitter yasağı Başbakan’ın “Çok ama çok korktuğu bir şey olduğu algısına yol açtı.”

6- GERÇEK PARALEL DEVLET: PKK/BDP/KCK kanadı Türkiye topraklarında kurmayı hedefledikleri Apo Kürdistanı devleti yolunda bir önemli eşiği daha geçti. Nevruz kutlaması adı altında toplanan yüzbinlere, İmralı’daki katilin MİT’e verdiği mesajı milletvekilleri tarafından Kürtçe ve Türkçe okundu. PKK’nın dağdaki lideri Bayık canlı görüntülü bağlantı ile konuşturuldu. Ortada ne polis ve ne de asker vardı. Türk Bayrağı yoktu, PKK paçavraları ve marşları vardı. “Ya müzakere, ya savaş” diye meydan okundu. Fiilen özerklik ilan edildi.

Mitinglerde Pensilvanya‘ya kükreyen, “dik duruş” sergileyen Başbakan, Güneydoğu bölgemizdeki PKK paralel devleti hakkında bir tek kelime söz etmedi.

7- ŞİRK VE KÜFÜRE TEPKİSİZ: AKP Düzce milletvekili Fevai Aslan, “Tayyip Erdoğan’ın Allah’ın bütün vasıflarını üstünde topladığını” söyleyerek en büyük günah olan şirk‘i işledi. Eski Bakan Egemen Bağış‘ın “bakara-makara”lı ses kaydında ayetlerle dalga geçtiği açığa çıktı.

Bu iki vahim olay hakkında Başbakan ne bir yorum yaptı, ne de bir yaptırım uyguladı.

*****

SEÇİMLER BİLGİYE ERİŞİM HAKKI OLURSA MEŞRUDUR

Seçimlerin olması tek başına demokrasi olduğunu göstermez. Çünkü diktatörlüklerde de göstermelik seçimler yapılır ve çok yüksek oy oranlarıyla diktatörler kazanırlar.

Medyanın yüzde 80’inin tek elden kontrol edildiği, muhalefetin sesinin kısıtlandığı, geri kalan medya üzerinde baskıların bu derece güçlü olduğu, sosyal medya üzerinde bile sansürün olduğu ülkemizde halkın bilgiye erişim hakkı engellenmektedir. Fezlekelerin Meclis’te okunmasının engellenmesi de yine bir bilgiye erişim kısıtlanmasıdır.

Tek taraflı bir bilgilendirmeyle beyinleri yönlendirilen kitlelerin katıldığı seçimler meşru olamaz. Bu sebeplerle, İktidar partisi AKP istediği oy oranını alsa bile seçim kazanmış sayılmayacaktır.

*****

DİNDAR ALGISI YARA ALDI

AKP ve Cemaatin bulunduğu mahalleden bir yazar, Levent Gültekin çok önemli ve doğru tespitler yapıyor.

Öncelikle, İslamcı kesimin güç ve iktidar tutkusuna işaret eden Levent Gültekin‘in can ü gönülden katıldığım bazı tespitlerini aynen veriyorum:

“İnsanlar artık dindarların daha dürüst olduğuna, daha hakperest olduğuna inanmıyor. Dindarlığın insanı daha ahlaklı yaptığına inanmıyor.”

Namaz kılan adama duyulan bir güven vardı, artık duyulmuyor. Başı örtülüye bir itimat vardı artık yok.”

“Dindarların barıştan, nezaketten, hoşgörüden yana olduklarına dair algıyı gerçeğe dönüştürecek bir tutum takınamadılar.”

Tayyip Erdoğan göstereceği liderlikle toplumu yukarı çekeceğine, kendisi toplumun seviyesine iniyor. Ve bunu iyi bir şeymiş gibi pazarlıyor.”

Dindarlık görünümü ile ‘dini ahlak‘ın apayrı şeyler olduğunu gördük. Başkalarına Allah’tan korkmayı öğütleyenlerin, aslında Allah’tan korkmayabileceğini fark ettik.

“Artık insanlar ‘bu adam dindar, o yüzden dürüst adam’ demeyecekler.”

12 yıllık Ak Parti iktidarının belki de en olumsuz sonuçlarından biri bu gibi görünüyor. Ancak bu yaşadıklarımız bir fırsata dönüşebilir.

Dindar görünümlü olsun olmasın, “dini ahlakı” yaşayan insanlarımız arasındaki barikatların yıkılmasına, değerler ve ilkeler eksenli yeni birlikteliklere vesile olabilir.

 

 

Büyüklerimize Saygı Genlerimizde Vardır

 

“Çocuklarına merhamet etmeyen, büyüklerine saygı göstermeyen bizden değildir” Hadis i Şerif.

WHO ( Dünya Sağlık Örgütü ) 1982 yılında bütün dünyada Mart’ın üçüncü haftasını ” Yaşlılara Saygı Haftası ” olarak Kabul ve ilân etmiştir.  Ülkemizde de Ankara Yaşlılarımızı Koruma Derneğimizin aynı yıldaki girişimiyle 18 – 24 Mart tarihleri arası ‘Yaşlılara Saygı Haftası’ olarak ilân edilmiştir.

Elbette yaşlılarımıza saygı göstermek için sadece bu haftayı işaret etmek doğru değildir. Yaşlılarımıza saygı göstermek her zaman vazgeçilmez görevimizdir.

Haftanın önemi ve amacı, konuyu canlı tutmaktır.  Uzmanların, bu yaş grubundaki insanların yaşam kalitelerini yükseltecek yenilikleri ve çağdaş normları yetkililerin dikkatlerine sunmalarıdır.

Bizler her zaman yaşlı insanlarımızın maddi ve manevi yaşam koşullarını sürekli iyileştirerek, ömürlerini huzur içerisinde tamamlamalarına çaba göstermeliyiz.

Aslında milletimizin örfü, gelenekleri, kültürü, âdetleri ve dini inançlarının bu konudaki emirleri, öğütleri ve  kuralları bu görüşleri tamamen desteklemektedir.

Geride kalan yıllar nasıl eşyalarımızı eskitiyorsa, mâzide bırakılan yıllar da canlı varlıkları öylesine olumsuz yönde etkilemektedir. Yılları geride bıraktıkça insanlar da böyle yaşlanır, ihtiyarlar.

Neler olur? Yavaş yavaş fiziki görünüm değişir.  Hareketler yavaşlar, cildimiz kırışır, duyma, görme duyularımızda kayıplar olur. Saçlara aklar dolar, göbek ileri çıkar.

Nâdir olarak da insanların mizacı değişir. Mızmızlaşma, huzursuz, kavgacı, mutsuz olma ve devamlı şikayetçilik gibi yeni huylar ortaya çıkar.

Ancak yaşlılarımız büyük ölçüde hanımefendidirler, beyefendidirler. Ağırbaşlı, mantıklı, sakin, hoşgörülü, bilgili, birikimli, deneyimli, sevecen, ton ton ve güzeldirler.

İhtiyârlarımızın pek çoğu da hâlâ üretkendirler. Dünyayı dikkatle takip ederler. Olup biteni ilgiyle izlerler. Öğrenme zevklerini devam ettirirler. Yeniliklere ve değişimlere açıktırlar. Çevrelerini aydınlatmaya devam ederler.

Hem bizim hem de yabancıların tarihlerinde ileri yaşlarda çok önemli işlere imza atmış nice yaşlılar vardır.

Mimar Sinan ölümsüz eseri Selimiye Camî’ni bitirdiğinde 86 yaşındaydı.

Nobel ödüllü Dr. Albert Schweitzer, Afrika’da 88 yaşında hâlâ ameliyatlara giriyordu.

Yaşlılarımızın, faal oldukları yıllarda bizlere vermiş oldukları hizmetleri,  iyi ve kötü günlerimizde hep yanımızda olmalarını, sürekli bizlerin huzuru, güveni, sağlığı ve mutluluğu için çalıştıklarını unutmamız mümkün değildir.

Yalnız belli günlerde değil, her zaman ve her an  onları önemsediğimizi, yanlarında  sonsuz huzur bulduğumuzu onlara hissettirmeli ve hayır dualarını almalıyız.

 

 

 

Türk Dünyası Gazeteciler zirvesi

 

2013 Eskişehir Türk Dünyası Başkenti olması dolasıyla ilk kez Türkiye’de Türk Dünyası Gazeteciler Şurası gerçekleşti. Bu şuranın organizasyon Komitesinde Dünya Türk Gazeteciler Federasyonu Genel Başkan Yardımcısı ve Avrasya Yayıncılar Birliği Genel Başkanı olarak görev aldım. Şura’nın organizasyonuna aylar öncesinden başladı. Yorucu ve yoğun bir çalışmanın ardından 19 – 23 Mart 2014 tarihlerinde dünyanın 30 ülkesinden yüz civarında gazeteci ve Türkiye’den de 250 civarında gazeteci katıldı. Bugüne kadar gazeteciler ile ilgili birçok zirveye katıldım. Ancak ilk kez ciddi olarak ve gerçekten somut çalışmalara yönelik bir zirveydi. Zirveye İngiltere’den Sibirya’ya, Orta Asya’dan Balkanlara birçok gazeteci katıldı ve Türkiye Türk Dünyasında yayınlanan gazeteciler ile ilgili birde sergi açıldı. Zirvenin değişik kademelerinde birçok konuşmalar yapıldı. Bildiriler sunuldu. Zirvenin sonunda da bir deklarasyon hazırlanarak kamuoyuna açıklandı.

Zirvenin en önemli özelliği, zirveye katılan ülkelerden yönetim yanlısı ve yönetime muhalefet eden tarafların aynı salonda yer almalarıydı. Gerçekten zirve her bakımdan önemli geçti. Ancak zirvede alınan karar ve bildiri Türk Dünyası basın tarihi açısından gerçekten çok önemli. Bu bildiri, Gazeteciler Cemiyetleri Basın Vakfı, Dünya Gazeteciler Federasyonu, Türk Dünyası Genç İletişimciler Derneği, Türkiye Gazeteciler Federasyonu, Anadolu Spor Gazetecileri Derneği, Avrasya gazete, Radyo-TV Yayıncılar Birliği, Avrasya gazete radyo yayıncılar birliği tarafından hazırlandı.

Bu bildiri Türk dünyası basın tarihi açısından bir ilk. Emeği geçenleri kutluyorum. Yayınlanan bildiriyi sizlerle paylaşıyorum.

TÜRK DÜNYASI GAZETECİLERİ ESKİŞEHİR

DEKLARASYONU-22 Mart-2014

19-22 Mart 2014 tarihlerinde Eskişehir’de, Türk Cumhuriyetleri ve Türk Akraba Toplulukları ile Avrupa’dan toplam 350 gazetecinin katılımıyla düzenlenen “1.TÜRK DÜNYASI GAZETECİLER ŞURASI”

ESKİŞEHİR DEKLARASYONU:

1.    Türk dünyası medya mensupları arasında iletişim ağı kurularak, karşılıklı bilgi paylaşımı ve işbirliği güçlendirilecektir.

2.    Türk dünyası medya mensupları, evrensel insan haklarının savunulması, bölge ve dünya barışına katkı sunulması yönünde çaba sarf edecektir. Medyada nefret ve düşmanlık söylemlerinin önüne geçilerek sevgi, iyi niyet ve barış dilinin teşvik edilmesi kararlaştırılmıştır.

3.    “TÜRK DÜNYASI HABER AJANSI” adı altında bir oluşumun temel ihtiyaç olduğu belirlenmiştir. Bu sebeple bir haber ajansının kurulması ile ilgili temeller atılmış ve üretilen haberlerin dünyaya ulaştırılmasına karar verilmiştir.

4.    TÜRK DÜNYASI GAZETECİLERİ, Türk dünyasına yönelik hizmet eden tüm kurum ve kuruluşlarla müşterek çalışmalarda bulunmayı taahhüt etmektedir.

5.    Türk dünyasında, basın özgürlüğünün ihlali durumunda ilgili ülkelere gerekli uyarılarda bulunarak, ortak imzalı basın bildirileri yayınlanacaktır. Aynı şekilde tüm Dünyada basın özgürlüğüyle ilgili ihlallerde duyarlı olunacak ve demokrasinin teminatı olarak halkın haber alma hakkı  savunulacaktır.

6.    Türk dünyası kadın gazetecileri, yaşanan problemleri değerlendirerek; “Türk Dünyası Kadın Gazeteciler Derneği”nin kurulmasına karar verilmiştir.

7.    Türk dünyasında basın ve ifade özgürlüğünün, evrensel hukuk çerçevesine oturtulması kaçınılmaz bir zarurettir. Medyaya yönelik sansür kabul edilemez. Ancak, medya da kişi hak ve hürriyeti ile mahremiyetin korunması ilkesine özen göstermelidir.

8.    Anadolu Ajansı’nın; ülke dışındaki Türk medyasına ücretsiz, Türkiye’deki yerel medyaya ise daha uygun ücretle hizmet vermesi beklenmektedir.

9.    Suriye’deki iç savaşta yaşanan dram ve özellikle Türkmenlere yönelik insan hakları ihlalleri şiddetle kınanmaktadır. Hakkında haber alınamayan kayıp Gazeteci Beşşar Kaddumi’nin akıbetiyle ilgili Suriye yetkililerinin açıklama yapması beklenmektedir.

10. Kırım’daki son gelişmeler kabul edilemez, şiddetle kınıyoruz. Ukrayna’nın toprak bütünlüğü korunmalı ve sorunların çözümü demokratik yollarla sağlanmalıdır.

11. Doğu Türkistan Türklerine yapılan insan hakları ihlalleri ve dünyanın tutumu vicdanları yaralamaktadır. Uluslararası kurum ve kuruluşlar, Uygurlara uygulanan insanlık dışı muamelenin engellenmesi için gereken adımları atmalıdır. Ayrıca Çin polisi tarafından rejim karşıtı suç işlediği gerekçesiyle gözaltına alınan gazeteci-akademisyen İlham Tohti için dünyada gündem oluşturulmalı ve uluslararası insan hakları kuruluşlarının gözetiminde yeniden yargılanması sağlanmalıdır.

12. Karabağ’daki işgal kabul edilemez. Uluslararası toplum, Ermenistan’ın işgal ettiği Azerbaycan topraklarını terk etmesini sağlamalıdır.

13. Irak Türklerinin yaşadığı özellikle Tuzhurmatu ve Kerkük’teki şiddete son verilmeli, Türkmenlerin güvenlikleri ve tüm hakları Irak’ın toprak bütünlüğü içerisinde korunmalıdır.

14. İran’da yaşayan Türklerin demokratik hak ve özgürlükleri korunmalı. İran’ın Azerbaycan eyaletleri bölgesinde bulunan Urumiye Gölü’nün kuruması, bölgede yaşayan halkın sağlığını tehdit etmektedir. Hem bu sorunun, hem de İran sınırları içerisinde yer alan Türkmensahra bölgesinde yaşanan sıkıntıların giderilmesi yönünde, yeni Cumhurbaşkanı tarafından verilen sözlerin yerine getirilmesini beklemekteyiz. Her iki konuda İran yönetimine yeni bir çağrı yapılmasına karar verilmiştir.

15. Avrupa’da yükselen ırkçılık ve İslamofobya, Türkleri ve diğer Müslüman azınlıkları tehdit etmektedir. Bu sorunun çözümü için birlikte yaşama kültürünü geliştirici adımlar atılmalıdır.

16. Afganistan Türklerinin eğitimi konusunda gerekli girişimlerde bulunulmalıdır.

17. Bağımsızlığını ilan ederek Türk dünyasına katılma adımı atan ülkelerin uluslararası boyutta tanınmamalarıyla ilgili çağrıda bulunulması kararlaştırılmıştır.

18. Türk dünyası ülkelerinde yaşayanların iletişiminin çok daha sağlıklı ve verimli bir şekilde yapılabilmesi için Türkiye Türkçesi’nin, ortak iletişim dili olarak Türk Dünyası toplulukları tarafından benimsenmesi değerlendirilmiştir. Ayrıca Türkçe’nin farklı lehçelerinin karşılıklı tercümesinin, google başta olmak üzere, internet ortamında yapılmasıyla ilgili olarak girişimlerde bulunulması kararlaştırılmıştır.

19. Türk dünyasına hizmet eden medya mensuplarına “Türk Dünyası İsmail Gaspıralı Basın Hizmet Ödülü” ihdas edilerek, gelecek yıldan itibaren verilmesi kararlaştırılmıştır.

22 Mart 2014

 

TÜRK DÜNYASI GAZETECİLER ŞURASI

DÜZENLEME KURULU

Gazeteciler Cemiyetleri Basın Vakfı

Dünya Gazeteciler Federasyonu

Türk Dünyası Genç İletişimciler Derneği

Türkiye Gazeteciler Federasyonu

Anadolu Spor Gazetecileri Derneği

Avrasya gazete,  Radyo-TV Yayıncılar Birliği

 

 

Eğitimin Başında Demokles’in Kılıcı

0

 

01.03.2014 tarihinde TBMM’nce kabul edilen ve Cumhurbaşkanınca onaylanıp 14 Mart 2014 tarih ve 28941 Sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan 6528 Sayılı Millî Eğitim Temel Kanunu ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun eğitimin bütün yönetim kadrolarını yok hükmüne soktu. Cumhuriyet eğitim tarihinde bu kadar geniş çaplı bir kadro kıyımı görülmemiştir.

Bakanlık merkez teşkilatında Müsteşar Yardımcısı, Genel Müdür,  Genel Müdür  Yardımcısı, Daire Başkanı, Şube Müdürü, Talim ve Terbiye Kurulu Üyeleri olmak üzere toplam 300; taşra teşkilatında İl ve İlçe Milli Eğitim Müdürü,  Milli Eğitim Müdür Yardımcısı ve Şube Müdürü olmak üzere toplam 1500 eğitim yöneticisi kanunun Resmî Gazete’de  yayımlanmasıyla bulundukları görevlerinden alınmış oldular.

En büyük kıyım ise  Okul ve Kurum Müdürleri ile Müdür Başyardımcısı veMüdür Yardımcısı düzeyinde yapıldı.Kanunun 25. Maddesiile 652 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye eklenen (Geçici madde-10)da bu konuda şu düzenleme getirildi:  “Bu maddenin yürürlüğe girdiği tarih itibarıyla halen Okul ve Kurum Müdürü, Müdür Başyardımcısı ve Yardımcısı olarak görev yapanlardan görev süresi dört yıl ve daha fazla olanların görevi, 2013-2014 ders yılının bitimi itibarıyla başka bir işleme gerek kalmaksızın sona erer. Görev süreleri dört yıldan daha az olanların görevi ise bu sürenin tamamlanmasını takip eden ilk ders yılının bitimi itibarıyla başka bir işleme gerek kalmaksızın sona erer.” Bu durum müktesep hakları ortadan kaldırdığı için hukuk mantığına aykırıdır. Uygulanması büyük mağduriyetlere yol açacaktır.

Bu madde, 100 bin Okul ve Kurum Yöneticisini ilgilendiriyor. 30 Haziran 2014 tarihi itibariyle 40 bin eğitim yöneticisinin,  görev süreleri dört yıl ve daha fazla olduğu için bu Kanun gereği yöneticilik görevleri sona erecek, öğretmen olacaklar. Millî Eğitim Bakanı Nabi Avcı, “Hepsini görevden almayacağız.  Tahminen 19 bin yöneticiyi görevden alacağız” dedi.  Sanki 19 bin yönetici sayısı azmış gibi. Bu insanların eşlerinin durumları var, çoluk çocukları var.  Eğitim yöneticileri bugüne kadar soruşturma, istifa, emeklilik veya vefat yoluyla görevden ayrılırlardı. Bu kanun ile yönetimin keyfine göre alınacaklar.

Atamalar da keyfi olarak yapılacak. Kanunun 22. Maddesine göre;”Okul ve Kurum Müdürleri, İl Millî Eğitim Müdürünün teklifi üzerine, Müdür Başyardımcısı ve Yardımcıları ise Okul veya Kurum Müdürünün inhası ve İl Millî Eğitim Müdürünün teklifi üzerine Vali tarafından dört yıllığına görevlendirilir.”Siz şimdi düşünün, üç ay sonra görevi sona erecek bir eğitim yöneticisi olsanız nasıl çalışırdınız, nasıl motive olur, nasıl performansınızı korursunuz? Dört yılı dolduran 40 bin yönetici işte bu psikoloji içinde çalışmalarını sürdürüyor. Kim alınacak, kim kalacak bilinmiyor. Bir yıl sonra 25-30 bin kişinin daha süresi dolacak.

…Ve  6528 Sayılı Kanun, Demokles’in kılıcı gibi eğitim yöneticilerinin başında sürekli sallanacak.