17.7 C
Kocaeli
Çarşamba, Temmuz 29, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 900

Rahmetli Prof.Dr. İbrahim Kafesoğlu’nu Anarken…

 

Geçenlerde Türk ilim ve fikir hayatının zirvesinde yer alan rahmetli Prof.Dr. İbrahim Kafesoğlu‘nun anma toplantısı vardı. İ.Ü Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümünce düzenlenen anma toplantısı, İ.Ü Avrasya Enstitüsünün desteği ile İstanbul Vezneciler’deki Enstitüde yapıldı. Rahmetli Prof.Dr. Kafesoğlu, sadece tarihçilerin hocası değil; Türk Milletinin ve Türk Dünyasının hocasıydı. Kendisini Türk olarak hissedenlerin Kafesoğlu’nun eserlerinden faydalanmaması mümkün değildir.

Prof. Dr. Kafesoğlu’nun önemli bir özelliği kültür tarihçisi olmasıydı. Tarihi olayları ve belgeleri kültürel bütün ve çerçeve içinde ele alırdı. Bundan dolayı eserlerine olan ilgi büyük olmuştur. Tarih disiplinine kültürel bütün içinde yaklaşması, Kafesoğlu’nun milli endişe sahibi bir ilim adamı olduğunu gösteren önemli bir husustur.

Kafesoğlu Hoca, milli ve yerli bir kuruluşumuz olan, milli hassasiyet sahibi aydınları bünyesinde barındıran Aydınlar Ocağı‘mızında kurucularındandı. Bilindiği gibi Aydınlar Ocağı 1970 yılında ülkemizin tanınmış ilim ve fikir adamları tarafından buhranlı bir ortamda kurulmuştur. Ocağın kuruluşunda çekirdek rolü oynayanlar Türk milliyetçileri ile daha ziyade sağ eğilimli bazı aydınlardı. Rahmetli Kafesoğlu bir dönem de Aydınlar Ocağı’nın başkanlığını yapmıştır.

Hoca ile tanışmamızda kürsü başkanım ve hocam Ord. Prof.Dr. Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu’nun rolü büyük olmuştur. Rahmetli hocam ilmi hayatın sadece okul-ev veya kütüphane-okul turu olmadığını devamlı söyler ve bizleri Fakülte dışındaki ilmi çevrelerle ilişkilerimizi geliştirmeye yönlendirirdi. Toplumun farklı kesimleri ile temas, farklı disiplinlerde yer alan ilim ve fikir adamlarıyla görüşme ve tanışma sosyalleşmemize yardımcı olmuştu. Aslında meslek ve branş asabiyeti, dışa ve topluma kapanma bir sosyal bilimciye yakışan bir tavır değildir. Tarih daima Sosyolojinin laboratuvarı olmuş ve aralarında yakın ilişki bulunmuştur. Aynen iktisat ile iktisat tarihi arasındaki ilişkide olduğu gibi…

Rahmetli Kafesoğlu’nu asistanlığımın ilk yıllarında Muallimler Birliği vasıtasıyla da tanımıştım. Gerek kendileri gerek Prof.Dr. Faruk Kadri Timurtaş ve hocam Fındıkoğlu benim genç bir meslektaş olarak, Birlik yönetiminde üye olarak bulunmamı devamlı istemişlerdir.

Türk Milliyetçiliğinin Meseleleri ve Türk Milli Kültürü isimli eserlerin etkisinde kalmışımdır. O’nun değerli eserleri, sadece tarihçilere değil; düşünen ve arayış içinde olan Türk kimliğini gönlünde, beyninde ve kalbinde yaşatan herkes için birer başvuru kaynaklarıydı.

Kafesoğlu’nu yakından tanıma fırsatını 1976 yılında elde ettim. Dönemin Cumhurbaşkanı rahmetli Fahri Korutürk, 19 Mayıs konuşmasında Pantürkizmi ve Panİslamizmi ve Türk milliyetçilerini “eksantrik” olmakla suçlamıştı. Türklük ve İslam’ın yerine evrensel değerleri savunmuştu. Cumhurbaşkanlığı makamı bizim için kutsal ve saygıdeğer bir makamdır. Ancak kim olursa olsun; bilhassa tepedeki yöneticilerin yanlışlarını ortaya koymamak, dürüst aydın olamamanın bir işaretidir. Bu anlayıştan hareketle Prof.Dr. Nuri Mugan, Doç.Dr. Necmettin Hacıeminoğlu, Doç.Dr. Turan Yazgan, Doç.Dr. Mehmet Eröz, Doç.Dr. Mustafa Kafalı ve daha sonra imzalarını geri alan bir göz doktoruyla, bir devletler hukuku hocası tarafından kamuoyuna bir bildiri yayınlanmıştı.

Daha sonra bu bildiri için değişik üniversitelerden 300 civarında imza toplanmıştı. Bu bildiri benim üniversiteyi tanımam ve gerçekleri görmemi sağlamıştır.  Bol laf eden iş eyleme geldi mi korkan, çekinen ve birden pasifleşen bazı ünvanlı aydınlara şahit olmuştuk. Bildirinin imzalanması için Edebiyat Fakültesinde hocalarla temas görevi bana verilmişti. Bende Kafesoğlu’nu ziyaret etmiş ve durumu anlatmıştım. Kafesoğlu bazı hocaların aksine metni okuma ihtiyacı bile duymadan imza etmiş, bu tip çalışmaların önce kendisine getirilmesini istemişti.

İmzasını geri alan ve değerli gazeteci yazar Sayın Hasan Pulur‘a gidip ne yapması gerektiğini soran hocamızı ise çok yadırgamıştık. Sayın Pulur ertesi gün köşesinde şunları yazmıştı : “…hocamızın rahle-i tedrisinden geçtik; böyle bir zor durumunda kendisine yardımcı olmayıp da ne yapacaktık?”

Hem iyi konuşan, hem de yazan Kafesoğlu hocanın Aydınlar Ocağı”ca yayınlanan “Ülkemizi 12 Eylül’e Getiren Sebepler ve Türkiye Üzerindeki Oyunlar, 14-15 Eylül 1984” isimli kitapta 12 Eylül 1980 üzerine yazdığı makale gözden kaçmamalıdır. 30 sene önce kaybettiğimiz hocamız, Edirnekapı Şehitliğinde İktisat Fakültesi hocalarından Prof.Dr. Kenan Ural ile bitişik mezarlarda yatmaktadır. Allah kendilerine rahmet eylesin.

 

 

İstiklal ve İstikbal Günü: 30 Mart…

 

Türk Milletinin karşı karşıya kaldığı veya kalabileceği meseleler üzerine, aklımızın ve fikrimizin yettiği ölçüde yazıp duruyoruz.

Bu seferde kuvvetle muhtemel önümüzdeki günlerde yaşayacağımız sıkıntılara istinaden bazı konuları, kısa başlıklarla vermek ve 30 Mart 2014 Pazar günü yapılacak yerel seçimler öncesinde son bir uyarı yapmak istiyorum.

Birinci husus; Türk Milleti ve onun kurduğu devletler yüzyıllardır saldırı altındadır. Son örnek Kırım’dır. Irak ve Suriye Türkmenlerinin yaşadıkları halen gözümüzün önünde durmaktadır. Türkiye’de bundan nasibini fazlasıyla almaktadır.

İkinci husus; yukarıda bahsettiğimiz saldırılardan Türk Milletinin büyük çoğunluğu habersizdir. Ruhsal genetiğindeki hastalıklar nedeni ile bu saldırılar kısa aralıklarla tekrarlanmaktadır.

Üçüncü husus; Türk Milleti, asimilasyona yatkındır. Bu sebeble kendi öz yurdunda bile başkalaşmış ve kendine yabancılaşmıştır.

Dördüncü husus; Allah’a, Peygamber’e, Kur’ana olan aşkı istismar edilmiş ve İslam dini kullanılarak aldatılmış ve aldatılmaya da devam etmektedir.

Beşinci husus; dünya gerçekleri Türk Milletinden gizlenmiş, millet ve devlet yapısı her türlü saldırıya açık hale getirilmiştir.

Altıncı husus; Türk devletinin bürokrasisi, ordusu, emniyet güçleri ve istihbarat teşkilatları özellikle iç düşmanlardan memleketi koruyamamış ve aksine memleketimizbir de işgale uğramıştır. Devlet tüm organları ile yenik düşmüştür.

Yedinci husus; Türk Milleti ve Türk Devletinin ekonomik acziyeti izahtan varestedir. Türkiye, ekonomik olarak küresel güçler ve işbirlikçileri tarafından işgal edilmiştir. Halk fakirlik ve açlık sınırında olup, yanlışa dur diyecek dermanı yoktur.

Sekizinci husus; Türk tarihine vakıf olanlar bilir, Türk Milleti ve onun devletleri çoğunlukla psikolojik harbe karşı yenilmiştir. Yine yolsuzluklara, hırsızlığa, rüşvete, ihanete rağmen iktidar destekçilerine bakınca, psikolojik harp uzmanlarının ne kadar çok çalıştığını da hep birlikte görmekteyiz.

Dokuzuncu husus; Türk Milletinin boynuna sureti haktan gözükenlerce yağlı ilmik geçirilmiş ve son hamle için sevinçle eller ovuşturulmaktadır. Bunun tarihi de 30 Mart olarak gözükmektedir.

Daha bunlar ve benzeri hususlarda çok şey belirtilebilir. İktidar – pkk ortaklığı somut bir şekilde ülkeyi bölünme noktasına getirmiştir. Hatta azmış bölücülerin, ne halde olduklarını bilmez bir şekilde Türk halkına fiili saldırı hazırlığında oldukları, dışa yansıyan diş bilemelerinden açıkça bellidir. Taraftarlarına 30 Mart’ın özerkliği inşa günü olduğu söylemektedirler. Bunun ana müsebbibi de AKP ve RTE iktidarıdır.

Türk toplumunun içinde bulunduğu şartlar, bize Sevr dönemi Türkiye’sini hatırlatıyor. Tam bir çöküş ve dağılma aşamasına kasden sürükletilmiş durumdayız.

Şimdi önemli olan Türk Milletinin yediden yetmiş yediye her ferdinin,bunun farkına varmasıdır. Eğer bu mümkün olmaz ise kaçınılmaz son bizi süratle gelip bulacaktır.

Türk Milletinin içine düşürüldüğü bu tuzaktan az bedelle ve en hafif hasarlı olarak kurtulmasının tek çaresi; 30 Mart 2014’te sandık başına giderek, Akpkk ortaklığını sandıkta ezip geçmekdir.

Bugün üzülerek ifade etmeliyiz ki; Türkiye, Türk Milleti ve diğerleri olarak ikiye bölünmüştür. Türk Milleti sandıkta, devletin ve toprakların sahibi olduğunu vereceği oylarla, dünyaya ilan etmelidir. Onun için istiklal ve istikbal günü; 30 Mart’tır diyorum.

Ne yazık ki; bunun için önümüzde tek bir seçenek vardır. O da; Türk Milletini ve Türkiye’yi, kimseyi ayırt etmeden kucaklayan Devlet Bahçeli ve MHP’dir. Ben onun için 30 Mart gününe, Türk Milletinin istiklaline ve istikbaline yeniden karar vereceğimiz bir gün gözüyle bakıyorum. Bu sebeble Türkiye, Türk Milleti, vatan, bayrak, mukaddesat, özgürlük diyorsak tek çaremiz; MHP’dir…

Bunları da bu fırsat tepilirse, tarihe bir not düşmek için yazıyorum. İnşallah biz yanılırızda ağır bedellerle yeniden tarih yazmak zorunda kalmayız…

 

 

 

Evet, Paralel Devlet Var!

 

17 Aralık Büyük Yolsuzluk ve Rüşvet Operasyonu’ndan sonra, yani, devletin ve fakir milletin nasıl 100 milyarlarca liralık soyulduğu ortaya çıktıktan sonra, günlük yaşantımıza sokulan paralel yapı konusunu düşünmek, incelemek fırsatı doğdu.

Bu düşünme ve inceleme sonucunda paralel bir yapının olduğunu daha açık bir şekilde görme imkânını bulmuş olduk.

Evet, Tayyip ERDOĞAN’IN dediği gibi bir paralel yapı var!

Ancak, o paralel yapı, kendisinin oluşturmak istediği paralel devletin ta kendisi. Yani, ERDOĞAN, cambaza baktırırken, kendi kurduğu paralel devletin yürümesini sağlamak gayretinde.

Hatta, bir tane değil, iki tane paralel devlet kurmuş görünmektedir.

Nasıl?

Paralelden kastı nedir?

Bir devlet var ve o devleti ele geçirmek isteyen bir de farklı bir güç var. ERDOĞAN, bunu kastediyor.

O zaman, önce şu devleti ortaya koyalım.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Türk Milliyetçisi Aydınlar tarafından kurulmuş, Millî ve tekçi(üniter) bir devlettir. Anayasa’nın ilk dört maddesi ve Başlangıç İlkeleri ile birlikte, 66. Madde ve diğer birçok madde devletin ilke ve felsefesini açıkça ortaya koymaktadır.

Bugün gelinen noktada, devletin kuruluş ilke ve felsefelerinin bu iktidar tarafından korunduğunu, üzerine titizlendiğini görmek mümkün mü? Tam aksine, bütün bu kuruluş ilke ve felsefenin tamamen zıddı bir anlayışın ortaya konmuş olduğunu mu görmekteyiz.

Hatta, devleti kuran iradenin 11 yıldır her gün hakaretlere maruz kaldığını açık-seçik görmekte değil miyiz?

Çok kısa olarak özetlemeye çalıştığım bu ortamda, devletin kuruluş anlayışının tamamen tersine çevrilmesi, paralel bir devlet kurmak amacı taşıdığı görülmüyor mu? Sadece kuruluş anlayışı değil, kurucu kurum ve kuruluşlar da tam tersine çevrilerek başka bir paralel şekil oluşmakta değil mi?

Gelelim ikinci bir paralel devlet gayretlerine.

Ülkenin Güney-doğusu, ERDOĞAN ve şürekâsının çok özel gayretleri ile emperyalizmin istekleri doğrultusunda, yeni bir devlet görüntüsü ve uygulamalarına sahne olmamakta mıdır?

Orada yaşananlar, devletin içerisinde başka bir devlet görüntüsünde değil midir?

Bu görüntünün sorumlusu, devleti yönettiklerini iddia edenler değil midir?

Bütün bu gerçekler ortada iken, Tayyip ERDOĞAN’IN hergün paralel, paralel diye bağırıp çağırmasına için ne demek gerekir?

Kaldı ki, bugün paralel yapı falan diyerek her gün en ağır hakaretleri yaptığı kesimi 11 yıllık iktidarında devletin bütün imkânları ile besleyen kendisi değil mi?

Bugün paralel yapı diye yutturmaya çalıştığı ve diğer paralel devletleri gözden uzak tutmak için paravan olarak kullandığı bu yapının hangi nedenlerle bugün bu kadar hakaretlere maruz kaldığını anlamıyor muyuz?

17 Aralık Büyük Yolsuzluk ve Rüşvet Operasyonu olmasa idi, bu paralel yapı dediği yapı, gündemde

Bekçisiz köyde değneksiz gibi  pervasızca yaptıkları bütün kirli işleri örtmek için yaratılan düşman paralel yapı dedikleri ile bugüne kadar uğraşanların ezildiği bir ülkede, bugün çıkıp da ağır hakaretler yapmak, toplumu birbirine düşürme gayretleri hiç de doğru değil ve inandırıcı da değil.

Türk Milleti, bütün bu gerçekleri görerek, anlayarak ve bilerek bundan sonra gerekeni mutlaka yamalıdır ve yapacaktır.

Artık, kurulmak istenen iki paralel devlete DUR demenin zamanı geçmiştir, ama zararın neresinden dönülse kârdır diyerek gerekenin demokratik olarak yapılması şarttır.

 

 

Kocaeli’de AKP Belediyeciliği

 

“İnsan aklı unutkanlık özürlüdür.

Ama arşiv unutmaz!”

“Tarih”, yaşananlardan “ders” çıkarmak ve yapılan yanlışları tekrarlamamak içindir.

Oysa çoğumuz, tarihi bir “masal” gibi görür, işimize geldiği şekilde anlar ve anlatırız!

İki dönemdir Kocaeli’de işbaşında olan AKP’li belediyelerin neler yaptığını anımsatmak için arşivime baktım. İşte, o arşivden çıkanlar;

  • Tarih, 1 Aralık 2008 : “Kepçe doğalgaz borusunu deldi, Alikahya havaya uçuyordu. Üç kişi hayatını kaybetti.”
  • Tarih, 14 Şubat 2009 : “AKP’li Meclis üyesi Bayram Arslan; ASIL ÇAKAL ÇUKAL BÜYÜKŞEHİRDE” dedi!
  • Tarih, 15 Haziran 2005 : “Başkan Karaosmanoğlu; PARKOMETRELER İZMİT’TE PARK SORUNUNU ÇÖZECEK” dedi.
  • Tarih, 15 Aralık 2008 : “Karaosmanoğlu; Yürüyüş Yolu çevresi araç trafiğine kapatılacak, şehir merkezi nefes alacak” dedi.
  • Tarih, 9 Eylül 2012 : “CHP Yeni Cuma Camii’ni ahır yaptı” diyen Karaosmanoğlu’nu Müftülük yalanladı!
  • Tarih, 14 Ağustos 2010 : “Karaosmanoğlu, Meclis toplantısında; BİZ İŞ YAPMAYI BECEREMİYORUZ” dedi!
  • Tarih, 11. Ekim 2012 : “Kartepe’de bir ay önce inşaatı başlayan fabrika kaçak çıktı!”
  • Tarih, 18.Ekim 2008 : “İnönü caddesini kanalizasyon bastı.”
  • Tarih, 5 Kasım 2011 : “Yeni Cuma önünde yapılan üstgeçit inşaatı çöktü, 5 işçi yaralandı”
  • Tarih, 25 Aralık 2012 : “HUKUK SKANDALI; M.Ali Paşa’da kaçak binanın yıkılmaması için imar planı iptal edildi.”
  • Tarih, 27 Ekim 2012 : “Yol çalışmasında kanalizasyon patladı. Gültepe’ye pislik akıyor.”
  • Tarih, 14 Haziran 2011 : “Gültepe’de bir gün gaz, bir gün lağım patlıyor.”
  • Tarih, 1 Ocak 2012 : “Hacı Hızır’da yangın. İtfaiye geçemedi, vanada su yoktu.”
  • Tarih, 13. Ekim 2011 : “Kozluk mahallesinde yeni yapılan kaldırımlar çökmeye başladı.”
  • Tarih, 14 Mart 2009 : “Hacı Hızır’da sokak çöktü.”
  • Tarih, 17 Haziran 2009 : “Belediyenin dağıttığı ve Lazlara hakaret içeren dergi Kandıra’da halkı ayağa kaldırdı.”

Bir köşe yazısının sınırları içinde seçtiğim bazı örnekler bunlar. Kalanını da sizler anımsayın. Ve düşünün lütfen;

  • AKP’li belediyeler “İŞİ EHLİNE VERMEK” ilkesine uyuyorlar mı?
  • Belediyeciliği biliyorlar mı?
  • Kocaeli ve İzmit’e gerçekten hizmet ettiler mi?
  • Yüzleri AK mı, KARA mı?

 

 

Ölüm Gerçeği

 

Allahu Teâlâ, insanı dünyaya imtihan için göndermiş, kimlerin daha güzel işler yapacağını denemek için de hayatı ve ölümü yaratmıştır. (Mülk, 67/2) İnsanın bu dünyadaki hayatı ise sınırlıdır. Bu sınırlı hayatın ötesinde ebedî bir hayat vardır. Dünyadaki süresini dolduran bütün insanlar ölümü tadarak hesap vermek üzere Allah’ın huzuruna varacaktır. İşte ölüm, dünya hayatından ebedî âleme geçiş kapısıdır.

Ölüm insanlara sorumluluklarını hatırlatır, imtihan şuurunu canlı tutarak onları kötülüklerden sakınıp iyi işler yapmaya teşvik eder. Ölüm, insanlar için iyi, kötü her türlü ameli işleme alanı olan dünya hayatında yaptıklarının veya yapmadıklarının hesabını vereceği ahiret hayatına geçiştir. Ölüm ebediyet âlemine doğru yolcuğun ilk adımıdır ki, bu dönüşü olmayan bir yolculuktur.

İlâhi takdir gereği yer üzerinde bulunan bütün canlılar vakti zamanı geldiğinde ölümü tadacaktır. Ölümsüz olan ancak Allahu Teâlâ’dır. (Rahmân, 55/26-27) Yüce Rabbimiz, hiç kimseye sınırsız bir hayat/ömür vermemiştir. Kur’an-ı Kerim’de, “Biz senden önce de hiçbir beşere ölümsüzlük vermedik. Şimdi sen ölürsen, onlar ebedî mi kalacaklar? Her nefis ölümü tadacaktır. Sizi imtihan olarak hayır ile de şer ile de deniyoruz. Ancak bize döndürüleceksiniz” (Enbiyâ, 21/35) buyrularak tüm canlıların ölümlü olduğu bildirilmiştir.

Dünya hayatı geçicidir. Büyüklerimiz, dünya için “iki kapılı bir han” benzetmesi yapmışlar, bununla her gelenin gideceğini, her konanın göçeceğini anlatmak istemişlerdir. Gerçekten her insan er veya geç ölüm gerçeği ile karşılaşacaktır. Bundan ne kaçış ne de kurtuluş mümkün değildir. Kur’an’da bu gerçeğe şöyle işaret edilmektedir: “De ki: “Sizin kendisinden kaçıp durduğunuz ölüm var ya, o mutlaka size ulaşacaktır. Sonra gaybı da, görünen âlemi de bilen Allah’a döndürüleceksiniz de, o size yapmakta olduklarınızı haber verecektir.” (Cuma, 62/8) Her gün cami önlerindeki musallalara yatırılan, daha sonra omuzlar üzerinde kabristanlara taşınan cenazeler de bu gerçeğin apaçık ispatıdır.

Hz. Peygamber (s.a.s.), “Ölümü en çok hatırlayıp ölümden sonrası için en iyi hazırlık yapanlar zeki adamlardır” (İbn Mâce, Zühd, 31) buyurarak, ölüm gerçeğine göre hayatını düzenleyenlerin akıllı insanlar olduklarını belirtmiştir. Peygamber Efendimiz (s.a.s.) ayrıca, “Zevkleri bıçak gibi kesen ölümü çok hatırlayın” (Tirmizî, Zühd, 4) buyurarak, ölümü hep hatırımızda tutmamızı ve kendimize çeki düzen vermemizi tavsiye etmiştir.

Ölüm, insan için sadece dünya hayatının sonudur, yoksa tamamen bir yokluk değildir.  Zira insan, öldükten sonra tekrar diriltilecek (Yâsîn, 36/79) ve bu dünyadaki hayatından hesaba çekilecektir.

Öldükten sonra dirileceğine ve bu dünyada yapıp ettiklerinin sonuçlarıyla muhakkak yüz yüze geleceğine inanan kimse bu dünyadaki hal ve hareketlerine dikkat eder, kendisine verilen ömür sermayesini en güzel şekilde değerlendirerek kazançlı çıkar. Öldükten sonra dirileceğine ve hesaba çekileceğine inanmayan insan ise; her türlü kötülüğü işler, iyi ve yararlı işler yapmaktan uzak durur. Böyle kimseler dünyada sahip olduğu bir takım imkanlara rağmen gerçek huzuru bulamaz, ahirette ise ebediyen hüsrana uğrayanlardan olurlar. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de, öldükten sonra dirilmeyi inkar edenlerin ilâhî azaba uğrayacakları bildirilmektedir. (Sebe, 34/8)

Müslüman ölüm gerçeğini hatırından hiç çıkarmamalıdır.  “Yaşım biraz daha ilerlesin namaza, oruca başlarım, zekâtımı verir, hacca giderim, hayır yapar, iyilikte bulunurum; nasıl olsa ileride günahlarıma tövbe ederim” gibi düşüncelerle kendini avutmamalıdır. Zira ölüm insana herşeyden daha yakındır. Fakat ne zaman ve nerede geleceği bilinmez. Peygamber Efendimiz (s.a.s.)’in ifadesiyle ölüm insanı ansızın yakalar. (Tirmizî, Zühd, 3) Öyle ki, insan ne sürekli ertelediği iyi ve güzel işleri yapmaya, ne tövbe etmeye hatta vasiyetini yapmaya bile vakit bulamayabilir. Bunun için ölüm gerçeği insanı daha dikkatli ve tedbirli olmaya sevk etmelidir. İnsan ölmekten değil, ölüme hazırlıksız yakalanmaktan korkmalıdır.

Öyleyse; Kur’an’ın, “Nerede olursanız olun, sağlam ve tahkim edilmiş kaleler içinde bulunsanız bile ölüm size ulaşacaktır…” (Nisâ, 4/78) uyarısını hiçbir zaman hatırımızdan çıkarmamalıyız. Yüce Allah’a vereceğimiz hesabı düşünerek, O’nun emirlerine uymak, yasaklarından da sakınmak suretiyle ölümden sonrası için hazırlık yapmalıyız.

 

 

 

“Ben, Sizin Ahiretinizden de Sorumluyum” Diyen Biri!

 

Osmanlı Cihan Devleti’nin eren kişileri, bilge adamları, hocaları sayılmayacak kadar fazladır. Ancak tarihçiler ilk şeyhülislamı  Molla Şemsüddin-i Fenari (1424- 1430) olarak kayda geçmiş. Dönem Fatih’in babası 2. Sultan Murat Han zamanı.

Molla Gürani(1480-1488) ise hem Fatih Sultan Mehmet  ve hem de oğlu Sultan Beyazıd devrinin şeyhülislamı.  Akşemsettin(1389 Şam- 1459 Göynük) de Fatih’in hocasıdır. Çök önemli bir islam alimi ve bilim insanıdır. Zembilli Ali Efendi(1503-1526) Yavuz Sultan Selim Han zamanında hizmet eden bir başka şeyhülislam. Kanuni Sultan Süleyman zamanı hep Şeyhülislam Ebussuud Efendi(1545-1574) ile birlikte yadedilir. Kanuni lakabı buradan mülhemdir. Ebusuud Efendi’nin fetvaları hala dikkat çekmekte, tartışılmakta ve değerlendirilmektedir.

174 Şeyhülislam’ın görev yaptığı Osmanlı Cihan Deveti’nde  son şeyhülislamlar da şöyledir: İsmet İnönü’nün Başbakanlıktan istifa etmesi üzerine Adalet Partisi öncülüğündeki koalisyon hükümetinin(05 Şubat 1965- 10 Ekim 1965) Başbakanı olan Suat Hayri Ürgüplü’nun babası Ürgüplü Mustafa Hayri Efendi (1914-1916), Musa Kazım Efendi( 1916-1918), Mustafa Sabri Efendi( 1919-1920) ve son seyhülislam olarak da  Medeni Mehmet Nuri Efendi’dir( 1920-1922).

HER BÖLGEDEN HER RENKTEN ALİMLER

Şeyhülislamlar hanedandan değildi. İlmi, islami bilgisi, fetva emini olması ve maruf kişiliği önemliydi. Sadece İstanbul’dan tayin edilmez, şartlara uygun olduktan sonra her bölgeden ve her renkten atanabilirdi. Ankaravi Mehmet Emir Efendi (1686-1687), Çatalçalı Ali Efendi(1692), Menteşezade Abdurrahman efendi(1715-1716), Arapzade Ahmet Ataullah Efendi(1785), Arapzade Efendi     (1808), Bodrumlu Ömer Lütfi Efendi (1889-1890) bunlara örnek verilebilinir. Şeyhülislamlar  azledilemezler, Osmanlı Cihan Devleti padişahlarının kabülünde de eteklerini öpmez, sadece oturdukları yerden yarım kalkarak saygıda bulunurlardı. Padişaha şartlar ne olursa olsun şeyhülislamlar ve kağanların hocaları ülkesinin ve toplumunun menfaati için en doğru, en uygulanabilir olanı konusundaki görüşlerini söylerler, hatırlatırlardı.

İşte birkaç örnek; Fatih İstanbul’u fethettiğinde Hocası Akşemsettin’e birlikte şehre girmek istediğini söyler. Kabul edilir. Ancak Fatih İstanbul’a yanında Hocası Akşemsettin olmadan girmiştir. Padişah kızar. Hemen hocasını aratır. Akşemsettin’in Topkapı surları dışındaki otağında çalışmakta olduğu anlaşılır. Fatih hiddetle otağa girer. Akşemsettin oturduğu yerden hafifçe eğilerek selam verir.

-Hocam hani kararlaştırmıştık, birlikte İstanbul’a girecektik!

BİR ADALET MEDENİYETİ

-Doğrudur padişahım. İstanbul’u bugüne kadar çok sayıda ordu fethetmek, Bizansı dize getirmek istedi. Başaramadı. Rabbim size müyesser kıldı. Gururlanır Bizans halkına zulmedersiniz diye sizinle birlikte İstanbul’a girmedim. Çünkü biz onların can, mal, dil ve dinlerinin de güvencesiyiz. Ayrıca ben sizin ahiretinizden de sorumluyum. Onun için de sizinle birlikte İstanbul fethedildiği zaman birlikte şehre girmedim.

Fatih bunun üzerine hocasının elini öpüyor. Bizanslılara da bir bildiri yayınlayarak onların can, mal, din ve dillerinin güvencede olduklarını hatırlatıyor. Fatih ve Akşemsettin daha sonra Cuma namazını fethedilen İstanbul’da birlikte kılıyorlar.

YAVUZ VE MOLLA GÜRANİ

Bir başka örneği de Fatih’in torunu Yavuz Sultan Selim Han’dan verelim. Yavuz Selim Balkanlarda fetihleri sürdürüyordu. Boşnaklar o şiddetli ve hiddetli Padişah Yavuz Sultan Selim’e giderek Sırpları şikayet ediyorlar.

-Padişahım  başta Fatih Sultan Mehmet atadedeniz olmak üzere Osmanlıların bölgemize gelmesiyle Balkanlarda islamiyeti kabul edenlerin sayısı her geçen gün artıyor. Çünkü siz buraya bir adelet medeniyeti getirdiniz. Herkesin canı, malı, ailesi, dini, dili teminat altında. Ancak bu Sırplar hala bize zulmediyor. Tacizlerde bulunuyorlar. Yolumuzu kesiyor, ailelerimize saldırıyorlar. Sırpları kuzeye sürün, bölgemiz Sancak rahat etsin. İnsanlarımız huzura kavuşsun.

Yavuz Sultan Selim daha sonra araştırıyor ki Boşnakların anlattıkları doğru. Zulmeden, öldüren, yol kesen Sırpları kuzeye sürmek istiyor. Hazırlıkların yapılması emrediyor. Ancak Sırpların kuzeye sürülmesi bir türlü gerçekleşmiyor. Çünkü Şeyhülislam Molla Gürani buna rıza göstermemiş, fetva vermemiştir. Yavuz Sultan Selim kızmakla kalmıyor soluğu Molla Gürani’nin yanında alıyor.

-Nedir bu durum hocam? Niçin rıza göstermez, fetva vermezsin halkıma zulmeden bu hainlerin kuzeye gönderilmesine?

-Padişahım ben sizin ahiretinizden de sorumluyum. Balkanlara geldiğimizde başta atadedeleriniz Fatih olmak üzere bir güvence vermişlerdi. Buna göre Sırpların da canları, malları, dilleri ve dinleri  teminat altında olacaktı. Onların rızası olmadan biz nasıl onları topraklarından ayırıp kuzeye sürebiliriz?! Suçluları yakalayıp, yargılayalım, ama onları toplu halde kuzeye süremeyiz.

Yavuz Selim Şeyhülislama hak vermekle kalmıyor, eline de sarılıyor ahiretini düşündüğü için. Bu tarihi hakikatı bana Sancak bölgesinin başkenti mesabesinde bulunan Novipazar Uluslararası Üniversitesi Rektörü değerli dostum Prof. Dr. Mevlid Dudiç anlatmıştı. Bir şey de eklemişti serzenişte bulunarak “Eğer o gün zulmeden Sırplar kuzeye sürülseydi, bugün Bosnahersek’teki toplu müslüman katliamına maruz kalınmayacaktı! Toplu mezarlar olmayacaktı.” Ancak Osmanlı Cihan Devleti 700 yıl kadar adaletiyle dik durabilmiş idi.

Muhteşem Yüzyıl dizisinde de aktarıldı. Şehzade Mustafa’nın idam fermanı isyan ettiği gerekçesiyle bizzat Ebusuud Efendi’den fetva ile alınmıştır. Kanuni Sultan Süleyman istedi diye değil. Osmanlı Cihan Devleti Şeyhülislamların fetvası olmadan tasarruf etmemiştir.

YENİ BİR MEDENİYET TASAVVUR ETMEK

Şöyle dönüp arkama baktım bunlar var. Biraz da önüme baktım. Gördüm ki Türkiye’de ve islam coğrafyasında Akşemsettinler, Molla Güraniler, Zembilli Ali Efendiler, Ebusuud Efendiler yok. Biri çıkıp da “Ben sizin ahiretinizden de sorumluyum, burada eksik yapıyoruz” kimse diyemiyor.

Dünyada en temel insani değerler çiğneniyor. Katı siyasal ve ideolojik nobranlık daha önde görünüyor. Toplum vicdanı kanıyor, pragmatizme yenik düşülüyor. Eleştiri bir noksanı hatırlatıyorsa çabalar kayboluyor, netice vermiyor maalesef. Yüksek değerlerden hareket edemiyoruz. Aidiyet ve mensubiyet duygumuz galebe çalıyor. Toplum sükut ediyor. Hamile ve çocuklu kadınlara bile genç hemcinsleri kitle iletişim araçlarında yer bile vermiyor. O genç kızlar yarın anne olacaklarını unutmuş görünüyorlar. Taşrada bile irfan kaybı yaşanıyor değil ki büyük şehirlerde.

Artık gündemimiz ve havalarımız yağmur değil, çok daha değişik. İnsan olmanın sırrı ihsan ve dertler kayboluyor. Bunu lütuf sanıyoruz. Yaşama ve yaşatma zevki eksiliyor. Karamsarlık , kararsızlık, belirsizlik ve yeis; sevginin, ışığın ve umudun yerine geçiyor fotoğraflarda. Oysa karanlık gecelerden sonra nurlu sabahlarda ancak uyanılabilinir. Gece olmadan gündüzü beklemek nafiledir.  Vücudumuza uygun manevi derinlikler azalıyor ve damarlar kesilmek isteniyor. Bilgeler eksik olunca bilgiler de tamamlanamıyor. Muhafazakar insanlar bile mescid ile tekke ahlakı arasında tercihe zorlanıyor.

EKMEK Mİ HİMMET Mİ, YOKSA HER İKİSİ DE Mİ?

Ah Yunus, vah Yunus demenin tam zamanı galiba. Kimse dergaha sırtında düzgün odun getirmek istemiyor her nedense. Buğdaya, arpaya, mercimeğe talip; himmete değil. Korku yerine güveni kazanmamız gerek. Öyle değil mi? Peternal toplumlardan ihraç edilmiş güçlüye, imkan sahibine, lidere biat zaafını ne yapacağız?. Ah hukuk devleti, insan hakları ve demokrasi geldiysen üç defa kapıya vur! Hulafayı Raşidün dönemlerinden ders çıkarsaydık hiç tarih tekerür mü ederdi Allah billah aşkına? Algı zorluğu çekiliyor galiba Hak ile güçlü arasında. Basiret arıyoruz  maniplasyonlar karşısında. Vicdanlardaki perdeyi peki kim kaldıracak siz aralamazsanız? Beğenmediğimizi yok etmek gibi bir lüksümüz yok.  Hınçtan, kinden, şiddetten beslenemeyiz. Aşkı önermek gerekmez mi? Sevgiden mahrum büyümeye mahkummuyuz ki böyle oluyor?

Toplum aşırı yoruldu gelişmelerden. Kuvvetliler hem kıyıyor, hem çözüyor, çözümlemiyor. İmkana, makama, ünvana, kuvvete, paraya ve kadına bu açlık neden ki? Anıtlaşmak vakti galiba, bu azgınlığın hiç kimse farkında değil. Monumentalizm hırçınlığı ve çılgınlığı aldı başını gidiyor. Şehirlerimiz bile koşmaya başladı meçhule! Zerafet, nezahet, nezaket, letafet mimaride de kayboldu, yitirdiğimiz edebi, sanatsal, kültürel ve medeniyet hareketi içinde. Peki neden?

MUALLİM İHTİYACI

Bütün bunların sebebi “Ben sizin ahiretinizi de düşünüyorum? Şurada bir eksiklik, burada yanlışlık görüyorum!” diyebilecek  Akşemsettinler, Molla Güraniler,  Ebusuud Efendiler, Zembilli Ali Efendiler yok! Yücelik, güçlülük ideolojisi içindeki muktedir ve mütekebbirlere “Ben sizin ahiretinizi de düşünüyorum” diyecek bir muallim gerek günümüze. Onca üniversitemiz var ama, bir şeyhülislam donanımlı, muallim çerçeveli insanımız henüz yok.

Ne dersiniz?

 

 

Üstünüze Alınabilirsiniz…

 

İnsanoğlu çok enteresan bir varlık. Her şeyi dışarıda arıyor. Suçu da, suçluyu da, suçsuzu da…

Aslında söyleyen de kendisi, söylenen de kendisi. Söyleyen de kendisine söylüyor ya, neyse…

* * *

Mübarek bir zat, bir Müslüman’a ait kabrin önünde durup, talebelerine sorar:
-Bu kabirdeki kişi, tekrar dünyaya gelse sizce ne ile uğraşır, ne yapar?
Talebenin birisi der ki:
-Elbette sürekli namaz kılar.
Diğer bir talebe de der ki:
-Devamlı oruç tutar.
Bir diğeri de der ki:
-Cihat eder, emr-i maruf yapar.
Velhasıl talebeler faydalı bütün işleri sayarlar. O zat buyurur ki:
-Bu mezarda yatan kişinin artık dünyaya kapıları kapanmıştır. Ama sizin oraya gideceğiniz kesindir; yani siz de onun gibi öleceksiniz. O halde neden şimdi bu söylediklerinizi yapmıyorsunuz?
Neyi bekliyorsunuz?

* * *
Onun kaybettiği fırsatı, siz bir ganimet bilmelisiniz yarına bırakmadan bu faydalı işlerle uğraşmalısınız…

Dedik ya, üzerine alınmak serbest. Üzerine alınmayan arkadaşlara da şu fıkrayı gönderelim:

* * *

Kadının biri kucağında bir bebek ile eczaneye girip:
-Bebeği tarttırmak istiyorum.
Eczacı:
-Efendim bebek tartımız bozuk. Onun için anneler bebeklerini kucaklarına alıp büyük tartısına çıkıyorlar. Sonra ben bebeği kucağıma alıp anneyi bir daha tartıyorum. Aradaki farktan da bebeğin ağırlığını buluyoruz.
Kadın, “Hay aksi şeytan!” deyip kapıya doğru yürüyünce eczacı merak eder:
-Ne oldu efendim?
-Ben bu bebeğin annesi değilim ki, teyzesiyim. Gidip bebeğin annesini getireyim bari (?)…

 

 

Söz Konusu Vatansa

 

Aydın İl sınırları içinde valilik sorumluluğunda olan, Ege Denizi kıyı yakın şeridindeki EŞEK ve BULAMAÇ adalarının bir süredir Yunan işgali altında olduğu açık istihbarat grup başkanlığı tarafından ispatlanmıştır.

Türkiye’nin bir kısım toprakları 2004 yılından beri işgal altında ve bu topraklar 10 yıldır Yunanistan tarafından yönetiliyor.

İzmir’in Koyun Adası ile Venedik Kayalıkları. Aydın’ın Hurşit, Fornoz, Eşek, Nergizçik, Bulamaç Adaları. Muğla’nın Kalolimnoz, Keçi, Sakarcılar, Koçbaba, Ardacık Adaları ile Girit Adası’nın etrafındaki 5 Türk Adası, 2004 yılından beri tam 10 yıldır Yunanlı Vali ve Yunanlı Belediye Başkanları tarafından yönetilmektedir.” Göz bebeğimiz Ege bölgemize sahip olmuyorsun Yunanlılar adalarımıza kilise kurup,bayrak çekiyorlar,yönetiyorlar. ..

Bir taraftan Kocaeli turizm taşımalı mitinginde “Suriye uçağına müdahele ettik “diye show yapıp,bir taraftan canımız olan adalarımızı işgal eden Yunanlılara ses çıkarmıyorsun.

Kendi adalarımıza gidebilmek için vize istenir duruma gelinmiş 11 yıldır bunun gibi daha nereleri peşkeş çektiniz. Ve ne için bu adaları sessizce verdiniz Ve en önemlisi Nede….,???

Son söz olarak; “Bir karış dahi Vatan toprağımı satmam,zira bana değil milletime aittir. Milletimde bu toprakları aldığı fiyata verir.Çünkü bu topraklar kanla alınmış Kanla verilir.” 2.Abdül HAMİT Bir kez daha hatırlatmak istedim..!!!

Arif olan anlar.

 

 

Rumeli’nin ve Anadolu’nun Türkleşip Müslümanlaşması için çalışan bir alperen Sarı Saltuk

Anadolu’da ve Balkanlarda İslamiyet’i tebliğ görevini ifa eden Türk derviş ve erenlerindendir.[1] Türkistan topraklarında dünyaya geldiği bilinmekle birlikte, doğum tarihi kayıtlara intikal etmemiştir. Asıl adı bâzı kaynaklara göre Muhammed Buharî, bâzı kaynaklara göre de Şerif Hızır‘dır.  1297 yılında, günümüzde Romanya sınırları içerisinde bulunan Babadağ şehrinde, tahminen 70’li yaşlarında iken ebedî âleme göçtü. Üzerine türbe inşa edilen kabri Babadağ’dadır. [2]

O, bir alperendir.(*1) Hoca Ahmed Yesevî’nin öğretilerinden aldığı feyzin oluşturduğu iman ateşiyle Türkistan’dan yola çıkarak Rumeli’ye geçmiş ve Babadağ’da, Bregova Çayı kaynağının kenarında 3 katlı bir evde yaşamış, evini dergâh(*2) olarak kullanmıştır.[3] Öğretileri; Sünniler, Aleviler ve Bektaşîler tarafından farklı yorumlarla uygulanmıştır. O; pîri olan Hoca Ahmet Yesevî gibi, bütün Müslümanları kucaklayan, birleştiren bilge kişiliğe sâhipti. Kendisinden bahseden eserlerde; bir menkıbe kahramanı olarak anlatıldığından, şahsiyeti hakkında sağlıklı bilgilere ulaşılamamaktadır.

Hakkında yazılan kitapların en önemlisi; Ebu’l-Hayr Rûmî’nin,(*3) Fatih Sultan Mehmed Han’ın oğlu Cem Sultan’ın görevlendirmesiyle kaleme aldığı Saltuk-nâme‘dir.

İbn-i Battûda’nın,(*4) Ebul-Fidâ’nın,(*5) Yazıcıoğlu Ali’nin,(*6) Yusuf b. İsmail en Nebbânî’nin(*7) eserlerinde adı geçmektedir. Bu eserlerde, özellikle Saltuk-nâme’de Sarı Saltuk, bir efsâne kahramanı olarak anlatılır. [4]

Sarı Saltuk; güzel ahlakı ve kahramanlığıyla Batı Türkleri arasında efsâneleşmiştir. Hamse(*8) sâhibi şair Nev’izâde Atâî’nin(*9) eserlerinde de yer almıştır.  Kemalpaşazâde(*10) ise Mohaçnâme (*11) isimli eserinde O’nun hakkında şunları yazar:

‘Dobruca Kırı dedikleri yerde sâhib-i serîr-i velayet(*12), tâcdâr-ı iklîm-i kerâmet(*13) olan azizlerdendi.’

Arkadaşlarıyla birlikte Bizans sınır boylarında derviş gazilerin öncülüğünü yaptı ve bulundukları yerlerdeki yerli ahalinin pek çoğu, Onların güzel ahlakını ve örnek yaşayışını görerek Müslüman oldu. [5]

Sarı Saltuk; Babadağ’da, Bulgar beylerinin duruma hâkim olması üzerine Batı Anadolu’ya geçerek o dönemde ‘Karesi‘ olarak anılan Balıkesir’e yerleşmiş, 1278’de tekrar Babadağ’a dönmüştür. [6]

Babadağ’daki türbesi hakkında Evliya Çelebi şunları yazıyor:

Sultan İkinci Beyazıd Han; Kili ve Akkirman kalelerinin fethine çıktığında, Babadağı’na gelince; sâlih kimselerden bâzıları; ‘Sultânım! Burada Sarı Saltuk adına nurlu bir türbe vardı. Kâfirler onu yıkıp üzerine taş, toprak, çöp döktüler ve kabri kaybettiler.’ Diyerek bilgi sundular. Sultan, o mezbeleliğe gitti. Bir seccâde üzerinde, Şemseddin Sivasî ile ikişer namaz kıldılar. Sonra hakikati öğrenmek üzere o gece istihâreye yattılar. Hemen Sarı Saltuk, sarı renkli sakalı ve yeşil sarığı ile görünüp ‘Ya Beyazıd! Hoş geldin. Akkirman ve Kili kalelerini ve vilayetlerini, Boğdan kâfirleri elinden harp yapmadan fethedeceksin. Oğulların Mekke ve Medine’ye hizmet edecek. Beni bu pislikten kurtar.’ Dedi. Sultan uyanınca; Şemseddin Sivasî’ye; ‘Efendi! Gördüğün rüyayı bir kâğıda yaz. Ben de yazayım. Şeyhülislam’a gönderelim. Bakalım ne cevap verir ‘ dedi. Her biri gördükleri rüyayı, yazıp mühürlü olarak şeyhülislam’a gönderdiler. Allah-ü Teala’nın hikmeti, ikisinin de görüp anlattıkları rüya aynı idi. Şeyhülislam hemen; ‘Pâdişahım! O yere büyük bir türbe yaptırasın ‘ diye haber gönderdi. Sultan Beyazıd Han, o yeri temizlettirdi. Temizlenirken üzerinde; ‘Hâzâ Kabr-i Saltuk Bey Seyyid Muhammed Gazi’ diye yazılmış bir mermer sanduka göründü. Mimar ve mühendisler toplanıp nurlu bir türbe ve cami ile diğer hayır yerlerinin inşasına başladılar. Beyazıd Han, Kili ve Akkirman kalelerini hakikaten harpsiz fethedip, oraların fâtihi oldu. Zaferle Babadağı’na döndü. Bir sene orada kışladı. Etrafı düzene koyup, Babadağı şehrini îmar ettirdi. Bütün hayır yerlerini Saltuk Sultan’a vakfetti. [7]

Bildirildiğine göre Sarı Saltuk’ın vefatından sonra, O’nun vesile olmasıyla Müslümanlığı kabul eden kişilerin bir kısmı, Türk İslam kültüründen uzaklaşmışlardır.[8] Bu kişilerin bir kısmının, günümüzdeki Gagavuz Türklerinin ataları olduğu belirtiliyor. Bilindiği gibi Gagavuz Türkleri, Hamdullah Suphi Tanrıöver’in Bükreş’te 1931-1944 yılları arasında Büyükelçi olarak görev yaptığı 13 yıllık süre içerisindeki gayretli çalışmaları ile Türk kimliğini kazanmışlar, ancak Hıristiyanlık dininden dönmemişlerdir.

Sarı Saltuk’un Babadağ’daki evi ve aynı zamanda tekkesi(*14)  1484 yılında Sultan İkinci Beyazıd Han’ın emriyle külliye hâline dönüştürüldü. Bu külliye, 18. yüzyılda bölgeyi istila eden Ruslar tarafından yok edildi. Tekke’nin yerine 1828 yılında Osmanlı Devleti tarafından yaptırılan tek kubbeli türbe, yıllar boyunca onarılarak korunmuş, 2007 yılında Türk iş adamları tarafından yeniden inşa edilerek ziyârete açılmıştır. 

Bosna’da, Makedonya’nın Ohri, Bulgaristan’ın Kalliakra, Arnavutluk’un Akçahisar / Kruya şehirlerinde, Türkiye’de ise İstanbul’un Rumelifeneri Köyü’nde, Edirne’nin Babaeski ve Niğde’nin Bor ilçelerinde, Diyarbakır, Tunceli ve İznik’te ve daha pek çok yerde Sarı Saltuk adına türbeler inşa edilmiştir. Bâzı yerleşim birimlerinde, sarılık hastalığına yakalananlar, Sarı Saltuk’un türbesini ziyâret etmektedirler. [9]

SALTUK-NÂME

Sarı Saltuk Dede’nin, hayatını ve savaşlarını, halk ağzından derlemelerle anlatan eserdir. Cem Sultan’ın emri ile Ebu’l-Hayr Rûmî; Sarı Saltuk’un Rumeli ve Anadolu’da bulunduğu bölgeleri, 7 yıl boyunca adım adım dolaşarak 1480 yılında eserini 3 cilt olarak hazırlamıştır. Ancak varlığı bilinen bu eserin aslına, araştırmacıların ve ilim adamlarının çalışmalarına rağmen ulaşmak mümkün olmamıştır.[10] En mükemmeli olduğu kanaatine varılan nüshası, 1591 yılına ait yazmadır. Bu eser, Topkapı Sarayı Müzesi’ndedir. Sarı Saltuk hakkında yazılan bütün eserlerin kaynağı bu kitaptır.

Saltuk-nâme’de, Sarı Saltuk’un gerçek kişiliğinden çok, efsanevî ve destansı hayatı anlatılır: Saltuk Dede, gördüğü bir rüyâ üzerine Seyit Battal Gazi’nin ve Hz. Hamza’nın silahlarına ve Hz. Ali’nin ‘Ankabil‘ adlı kanatlı binitine sahip olur. Rumeli’de, Müslümanlara eziyet eden Hıristiyanlara engel olmak için Kûfe’de asker toplar, gemilerle Karadeniz’e açılır. Karaya çıkarak Edirne, Üsküp, Dobruca gibi illeri fetheder ve oralardaki Hıristiyan beyleri cezalandırır. Anadolu’ya geçer, sonra tekrar Rumeli’ye döner. Pek çok kahramanlıklar yaptıktan sonra, içtiği zehirli su ve bir fedainin hançerlemesiyle ebedî âleme intikal eder.

Saltuk-nâme’de Sarı Saltuk’un vefatından sonraki olaylara da yer verilmiştir. Oğullarından İbrahim ve Muhammed, babalarının yolunda savaşlara devam etmişler ve Osmanlı padişahlarının emrine girmişlerdir.

Saltuk-nâme, öteki dinî destanlarda olduğu gibi, zaman içinde sürekli zenginleşmiştir. Anadolu Selçuklu Devleti’nin son zamanları ile Osmanlı Devleti’nin kuruluş ve yükselme dönemlerindeki birçok olay da kitapta yer almıştır. 

Tarihle söylenceyi(*15), bir araya getiren bir eser olan Saltuk-nâme; halk edebiyatı, folklor, dil, tarih, ilahiyat, antropoloji ve toponomi(*16) araştırmaları için önemli bir kaynaktır. Saltuk-nâme’nin Topkapı Sarayı’nda bulunan yazması, tıpkıbasım olarak Amerika’da yayımlanmıştır

Prof. Dr. Şükrü Halûk Akalın tarafından Latin harfli Türk alfabesiyle yayına hazırlanan eser, 1988 yılında 2 Cilt olarak ‘Saltuk-nâme‘ adı ile kültür hayatımıza kazandırılmıştır.[11]  

Açıklamalar: (Ötüken Türkçe Sözlük isimli eserden yararlanılmıştır. Ötüken Neşriyat. İstanbul, 2007)

(*1) Alperen: İslamiyet’i tebliğ için gönlü, bedeni ve bütün benliği ile gayret gösteren mücâhit derviş. Alperenler; İ’lâ-yi Kelime-t’ullah için tasavvuftan güç alan gönül ile ve tatlı bir dille, kalemle ve de gerektiğinde şehitliği göze alarak bedenen de mücâdele ederler. Onlar; mazluma Yunus misâli yumuşak ve merhametli, zâlime Yavuz Sultan Selim Han gibi sert ve hiddetli yiğitlerdir.

(*2) dergâh: Bir tarikata mensup dervişlerin toplanıp zikrettikleri, tarikatın törelerini öğretip uyguladıkları yer.

(*3) Ebu’l-Hayr Rûmi: 15. Yüzyılda yaşayan ve Cem Sultan’ın mâiyetinde bulunan yazardır. Saltuk-nâme’den başka bir eserinin bulunup bulunmadığı bilinmemektedir.

(*4) İbn-i Battûta: 1304 yılında Fas’ın Tanca şehrinde doğan varlıklı bir Müslüman,  Orta Çağ’ın en büyük seyyahıdır. ‘Rıhlet‘ isimli eseri yazdı. 1369 yılında Fas’ın Fes şehrinde vefat etti.

(*5) Ebûl-Fidâ: 1273-1331 yılları arasında yaşayan Arap tarihçi-coğrafyacısı.

(*6) Yazıcıoğlu Ali: 15. Yüzyılda yaşamış Osmanlı tarihçisidir. ‘Oğuznâme‘ ve ‘Tevâri-i Al-i Selçuk‘ isimli eserleri vardır.

(*7) Yusuf b.İsmail en Nebbânî: 1849-1932 yılları arasında yaşayan Filistinli İslam âlimidir. Câmi’u-Kerâmat-ı Evliya isimli eseri ile tanınmaktadır.

(*8) Hamse: 5 ayrı mesneviyi içine alan eser

(*9) Nev’izâde Atâî: Âlim ve fâzıl bir zat olan  Nev’i Yahya Efendi’nin oğlu olarak 1583’te doğdu, 1735’te İstanbul’da vefat etti. Divan şâirimizdir. Müderris (profesör) oldu,  çeşitli şehirlerde kadılık yaptı.

(*10) Kemalpaşazâde: Fatih Sultan Mehmed Han döneminin önde gelen devlet adamlarından Kemal Paşa’nın torunudur. 1468’de Edirne’de doğdu, 1536 yılında İstanbul’da vefat etti. İslam hukuku, tarih, tefsir, edebiyat alanında kitaplar  yazdı. Aynı zamanda iyi bir şairdi. ‘İbn-i Kemal ‘ olarak da anılan Kemalpaşazâde, 10 Ciltlik ‘Tevârih-i Âl-î Osman ‘ isimli eserin yazarıdır.

*11 Mohaçnâme: Kemalpaşazâde’nin yazdığı 10 ciltlik Tevârih-i Âl-î Osman isimli eserin son cildini teşkil eder. Kanunî Sultan Süleyman Han’ın 1527 yılındaki Mohaç Seferi’ni anlatır. 1859 yılında Fransızcaya çevrilmiş ve Paris’te basılmıştır.

*12 sâhib-i serîr-i vilayet: çok yüksek makam sâhibi olan kişi. 

*13 tâcdâr-ı iklim-i kerâmet: tabiatüstü güçlere sâhib hükümdar

(*14) tekke: Tarikatlarda; içinde şeyh ve müritlerin barındığı, ibâdet ettikleri, tarikat törenlerini düzenledikleri yer.

(*15) söylence: Halkın dilinde ve anlatanın hayal gücünde biçim değiştirerek olağanüstülükler kazanmış hikâye.

(*16) toponomi: Yer adlarını, bunların kökenini, orda konuşulmakta olan dille veya ortadan kalkmış dillerle bağlantılarını


[1] Saltuk-nâme: Prof. Dr. Şükrü Halûk Akalın. Cilt: 1, Sayfa: 3

[2] Millî Eğitim Bakanlığı İslam Ansiklopedisi. Cilt: 10, Sayfa: 320

[3] Meydan Larousse: Cilt: 11, Sayfa: 11

[4] Diyanet İslam Ansiklopedisi. Cilt 36, Sayfa: 147

[5] www.biyografi.net   

[6] Saltuk-nâme: Prof. Dr. Halûk Şükrü Akalın. Cilt: 1, Sayfa: 7

[7] Evliya Çelebi Seyehatnâmesi C: 3, Sayfa: 971

[8] Diyanet İslam Ansiklopedisi Cilt: 36, Sayfa: 148

[9] Yeni Türk Ansiklopedisi: Ötüken neşriyat. Cilt: 9, Sayfa: 3414

[10] Saltuk-nâme: Prof. Dr. Halûk Şükrü Akalın. Cilt: 1, Sayfa: 7

[11] Ana Britanika. Ana Yayıncılık. İstanbul, 1994 Cilt 27, Sayfa: 96

 

 

Suriye’deki Ecdadımız: Süleyman Şah

Süleyman Şah Türbesi,Türkiye’nin kendi sınırları dışında sahip olduğu tek toprak parçasıdır.

Bu durum ülkeler arası anlaşmalar sonunda da kabullenilmiş bir sonuçtur. Bugünlerde, Halep ilinin KARAKOZAK köyü yakınlarında bulunan Süleyman Şah Türbesi’nin  de, sıkça gündeme geldiğini görüyoruz.

Osmanlı Devletinin kurucusu Osman Bey’in dedesi Süleyman Şah, Malazgirt Zaferinden sonra 1071’de Ahlat, Erzurum ve Erzincan bölgesinde yedi sene kalıp bilahare bu bölgelerden güneye inmeye karar vermiştir.

Fırat kıyılarını takiben Elbistan ve Halep üzerinden Caber Kalesi önlerine beraberindekilerle gelir. Yol boyunca da Türkmenler, bu bölgeleri yurt edinirler. Erzurum, Erzincan, Malatya, Maraş ve Antep civarları başta olmak üzere.

Türkler, Anadolu’da büyük devletlerini kurmadan öncede zaten; Musul, Kerkük ve Halep’te Türk yönetimleri vardı. Atabeylikler olarak yönetiliyorlardı.

Süleyman Şah ve aşireti Fırat önlerine geldiğinde, nehirden geçerken üzerindeki zırh ve ağırlıklarının da etkisiyle boğuldu. 5 Haziran 1078’de vefat eden bu Türkmen Bey’i Süleyman Şah, Caber Kalesi önüne defnedilmiştir.

20 Ekim 1921 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti ile o günlerde Fransa kontrolünde olduğu için, Fransız hükümeti ile imzalanan Ankara anlaşmasının sonucunda, Osmanlı Devletinin kurucusu Osman Bey’in dedesi ( büyükbabası ) Süleyman Şah’ın Caber kalesindeki, Türk mezarı, kabri müştemilatı ile beraber, Türkiye’nin malı sayılmıştır.

Dolayısı ile Türkiye’ye orada muhafızlar bulundurma ve Türk bayrağı çekme hakkı tanınmıştır. Türbe olarak değerlendirilen bu büyük Türk beyinin mezarını, daha iyi korumak ve kollamak içinde, 30 Mayıs 1938’de o günkü şartlarda modern bir karakol da yapılmıştır.

Bu Türbe (mezar), Türkiye’ye çok uzakta değil. Akçakale’nin 10 Km güneyindedir. Daha sonraları 1956 yıllarında, Türkiye ve Suriye heyetleri bir araya gelerek Türbe için gönderilecek ihtiram kıtasının her ayın yedisinde değiştirilmesini kabul etmiştir.

Suriye hükümeti tarafından Fırat nehri üzerinde yapılan barajlar dolayısıyla, zaman zaman görüşmeler yapıldı ve karşılıklı anlaşmalar sonunda da şu kararlar alındı;

a) Türbe daha sonra, müştemilatı ile birlikte KARAKOZAK köyü yakınında ki yere nakledilecek,

b) Barajın yakınında uygun bir yere mermerden bir kitabe dikilecek.

c) Türbenin geçmişteki gerçek yerini tespit amaçlı da gölde bir samandıra konacak.

Türbe, TABKA Baraj gölünün suları altında kalması nedeniyle de, anlaşmada belirtildiği gibi, mezarı karakol binası ve ek tesisleriyle birlikte bugünkü KARAKOZAK köyünde 8797 m2‘lik bir alan üzerinde konuşlandırılmıştır.

Süleyman Şah türbesi Kara Kuvvetleri Komutanlığı tarafından bir manga asker tarafından korunmaktadır.

Suni devlet ve kukla yönetimler tarafından idare edilen bu bölgenin entrikaları bitmez. Dün Suriye yönetimi bu mezardan çok rahatsızdı ve yeni barajlar yaparak Türkiye’ye bu mezarı naklettirme planları peşindeydi, bugünde oranın yerli ve yabancı güç odaklarını maşası olan sözde İslami grupların tehdidi altında olduğunu görüyoruz.

Bu aynı zamanda da Türkiye’yi, Suriye olaylarının içine daha da çok çekmek anlamını taşımaktadır.

Hadi hayırlısı…

Ecdadım, dedem Süleyman Şah sen rahat uyu ruhun şad ve rahmetin bol olsun. Mezarının yeri, bir yerden sonra da önemli değil. Önemli olan inançlı ve asil bir milletin gönlünde yer bulmandır.

Bu da fazlasıyla var ve var olacaktır.