17.7 C
Kocaeli
Çarşamba, Temmuz 29, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 899

Okumanın Önemi ve Sultan II. Mahmut’un Çocukların Okutulması İçin İstanbul Kadısına Gönderdiği Fermanı

Okumak Allah’ın emridir. Kuran’ımız ilk olarak “Oku” emri ile inmeye başlamıştır. Alak Suresi 1.Ayette “Oku O yaratan Rabbinin adıyla oku” denilmektedir.Yine Ankebut Suresi 45.Ayette de “Sana vahyedilen Kitabı güzel güzel oku” denilmektedir. Yüce Rabbimiz kendisine inananlara ilk davet yolu olarak okumayı göstermiştir. Hz. Peygamberimizde bilgili olmamız, topluma faydalı olmamız, hayatımızı geliştirmemiz ve dünyamızı zenginleştirmemiz için şu güzel sözlerle bize yol göstermektedir:Faydalı olan ilim müminin yitik malıdır. Onu nerede bulursa alsın.” İlim Çin’de de olsa alınız.”

Hz. Ali efendimiz ise “Bana bir harf öğretenin kölesi olurum” demektedir. İlk emri oku olan bir dinin mensubu olarak bunun kıymet ve önemini çok iyi bilmeliyiz. Allah katında bilgi ve bilgili iman daha makbuldür.

Okumak bilgi arayışıdır. İnsanı bilgili kılar. Okuyan, bilgili insan kendisindeki farkı görür, hissi ve fikri dünyası, ufku gelişir. Okuyan insan iyi ve sağlıklı düşünür, hızlı kararlar alır. Okumak insanın beyin ve zekasını, anlayışını ve tecrübelerini artırır, kişilik gelişimine katkı sağlar. Okuyan insanın başarı zevki artar, toplumsal ilişkileri gelişir, hayatı ve gerçekleri daha iyi anlar. Okuyan insan aydınlanan, bilgilenen insandır. Okuyan insan aydın insandır.

Okumayı sevdirmek için de insanlarımıza kitap okuma alışkanlığı ve kitap okuma sevgisi verilmelidir. Kitap bir dosttur. O dosta yaklaşırsan sana açılır. Bilmediğimiz binlerce zenginliği bize sunar. Kitaplar düşünce ve bilgileri, inanç ve duyguları aktaran ve yayan, ilim, kültür ve sanatın insanlara dünya ölçüsünde paylaşılmasına yardımcı olan vasıtalardır. Kitaplar aynı zamanda bir milletin fikir ve kültür hazinelerini geçmişten bugüne taşıyan varlıklar olup milletlerin ilim ve fikir dünyasına açılan kapılarıdır.

Türk tarihinde de Han, Hakan ve Padişahlarımızın okumaya, kitaba ve ilme büyük önem verdiklerini görüyoruz. Kültür ve medeniyet hizmeti için okumaya, kitaba, ilme ve alimlere çok değer vermişler, medreseler kurmuşlar, bir yandan da ilmi koruyarak yükseltmiş ve yaymışlar, bir taraftan da bu medreselerden irfan ve kültür ordusu yetiştirmişlerdir.

Selçuklular zamanında özellikle Sultan Alparslan, Melikşah, Sencer, Baybars ve Vezir Nizam-ül Mülk döneminde okumaya, ilim ve tahsile çok önem verilmiş, tahsilin, eğitim ve öğretimin ilim ocağı olan medreselerde ücretsiz yapılması için de vakıflar kurulmuştur.

Fatih Sultan Mehmed Han’ın okumaya, kitaba karşı, çok fazla merakının olduğunu görüyoruz. İstanbul’un fethinden sonra zengin bir kütüphanesi vardı. Kendi tarihimize ait bilgileri okuduğu gibi, Fransa,Yunanistan ve Roma tarihçilerinin eserlerini de okurdu.

Yavuz Sultan Selim Han ise, okumaya o kadar meraklıydı ki, savaşa gidiş dönüşlerinde seyyar kütüphanesi yanında bulunuyordu. Seçtiği kitaplardan bazısını kendisi okur, bazen de nedimelerine okutur ve dinlerdi.

Kanuni Sultan Süleyman da okumaya, ilim ve alimlere çok değer verir, alimlere danışmadan bir iş yapmazdı. Şair olup, Muhibbi mahlasıyla şiir yazmış, üç bine yaklaşık gazeli bulunmaktadır.

Sultan II. Mahmut Han da (1786-1839),  okumaya, ilim, kültüre ve sanata büyük değer vermiştir. En fazla önem verdiği alan ise eğitimdi. Çocukların okumalarına önem vermiş, mekteplerde zorunlu ilköğretimin başlatılması için ferman yayınlamıştır. Çocukların okutulması hakkında İstanbul kadılarına gönderdiği fermanda şöyle demiştir:

“Cümleye malumdur ki, Muhammed ümmetindenim benim diyen herkes evvela dini akidesini yerine getirecek, sonra da geçimini kazanmak için bir meslekte yetişecektir. Dini icaplarını öğrenmek, dünya işlerinin hepsinden mühim olduğu halde bir zamandan beri halkın çoğu analarının, babalarının günahı olarak cahil kaldıkları gibi evlatlarını da cahil bırakmakta ve aleme rızık dağıtan Allah’a güvenmeyerek hemen para kazanma hırsına düşüp çocuklarını 5-6 yaşında mekteplerden alıp çıraklığa vermekteler. Bu çocuklar cehaletle büyüyüp sonra da okumaya heves etmediklerinden günahları ana-babalarının boynunda kalıp kıyamette cezalarını çekeceklerdir. Zaferlere erişemeyişimizin başlıca sebebi halkı cehaletin kaplamasıdır. Allah göstermesin böyle giderse Allah tarafından şiddetli bir terbiyeye uğrayacağız. Bu sebeple şimdiye kadar cahil kalmış olan genç ihtiyar bütün ümmeti Muhammed’in cahilliğin iki dünyadaki kötülüklerini düşünüp ve bu konuda birbirinden utanmayarak sadece Cenab-ı Hak’tan utanarak bilmedikleri dini meseleleri öğrenmeye gayret etmeleri farzdır.

Bundan böyle herkesin evladı olgunluk çağına varmadıkça ve İslam akidesini öğrenmedikçe mekteplerden alıp çırak vermeleri, olgunluk çağına vardığında çocukları kadı efendilere götürüp şeriatça izin kağıdı almadan esnaf yanına vermemeleri emrolunur. Şayet esnaftan biri tezkeresiz kabul ederse çocuğu alan ve veren te’dip için Bab-ı Ali’ye bildirile!

… Bu husus bir cümle mahalle imamlarına, mektep hocalarına ve esnaf kethüdalarına tebliğ edilsin. Bu yüce fermanımın birer sureti onlara verilsin.” (1)

Mustafa Kemal Atatürk de okumaya, kitaba çok düşkündü. Ömrünün yarısı savaşlarda geçtiği halde 1800 kitap okumuştu.

Ata büyüklerimiz okumaya, kitaba, bilgiye, ilim ve kültüre bu kadar alakalı ve düşkünlerken bizler neden kitap okumuyoruz ve kitap okumayı sevmiyoruz? İnsan için en etkili öğrenme yolu okumaktır. Okumak bilgili olmaktır. Bilgili insan fikir sahibidir.

Ancak teknoloji insanımızı esir aldı. Televizyon, bilgisayar ve cep telefonlarının insanımıza, özellikle gençlerimize müdahalesi, uyuşturucu şekilde bilgi körlüğüne, kirliliğine derin bir halde nüfuz etmektedir. Ekranlar, diziler, bilgisayarlar, gelişmiş cep telefonları gençleri hipnotize etti ve insanlar, gençler evlerde kalabalıklar arasında yalnızlaştı. Karı koca, evlat-baba-anne, arkadaş, dost, komşu, akraba, herkes ziyarete, sohbete, bir çift güzel söze hasret kaldı. Evlerde insanlar ancak reklam arasında yaşıyorlar, birbirinden kopuk haldeler. Komşular birbirinden uzak, herkes kendini yaşıyor. İnsanlar arasında iletişimsizlik başladı.

Bugünkü gençlerin çoğu mektepli işsizler. Diplomalı sayısı arttıkça diplomanın değeri kalmadı. Bilgiye ait, kültüre, millete ait her şey okulda verilmesi lazım. Türk eğitim sistemi,  sınav sistemi olmuş. Ezberci ve test de dayalı bir sistem. Hazır bilgi sunuluyor, kişi okumuyor. Kalıcı ve lazım bilgi sunulmuyor. Ülkemizde, bütün hedefleri üniversite imtihanına, üniversite diplomasına kilitlenmiş bir eğitim hayatı ve sistemi var. Okumaya, bilgili, eğitimli insan yetiştirmeye dayalı bir program, amaç ve ideal yok.

Avrupa’da, Amerika’da insanlar, gençler bilgilidir. Niçin bilgilidir? Çünkü onlar eğitimlidir. Bizimkiler ise öğretimlidir. İngiliz, Amerikan, İsveçli, Alman, Japon, Fransız uçakta, trende, vapurda, parkta, deniz kenarında, tatilde, istirahat de kitap okur ve kitap okurken görürsün. Bizde böyle bir okuma hayatı, geleneği var mı, yok. Avrupalı, Amerikalı, Rus, Japon devamlı okuyor, bilgisini, görgüsünü devamlı yeniliyor, artırıyor.  Acaba bizim insanımız, gençlerimiz de bilgisine, fikrine, düşünce, ruh ve inanç dünyasına, ne kadar okumakta ve okuyarak ne kadar zenginlik katmaktadır?

Allah kuru duayı kabul etmiyor. Kuran’ımız Zumer Suresi 9.Ayetinde “De ki, hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Ancak temiz ve akıllı olanlar anlar diyor. Akıllı olanlar kim? Okuyanlar bilgili olanlar. İlimli iman, bilgili insan Allah katında daha makbuldür.

Hacı Bektaş Veli İlmin aydınlığında yürümeyen karanlıktadır demektedir. Okumayan insan da, cehalette ve karanlıktadır.

Yine Mevlana Hazretleri bilgiyle ilgili üç temel esastan bahsetmektedir. Okumak, düşünmek ve üretmek.” Bilgi güçtür, güçlü olan kazanır. Ama insanlarımızda kitap okuma yeteneği kalmamış. Okuma, öğrenme arzusu yok. Gündemimizde görülüyor ki, eğlence, zevkler, diziler, internet, iş, güç, futbol, magazin, moda, model, giyim alabildiğine revaçta. Kitaplar, dergiler gibi okunacaklar ise insanımızın gündeminden düşmüş, yok vaziyette.

Türkiye İstatistik Kurumuna göre Türkiye’de kitap, ihtiyaç maddeleri sıralamasında 235 sırada yer almaktadır. Ancak gün içerisinde insanlarımız ortalama 5 saat televizyon seyretmektedir. Kitap okumaya ise yılda sadece 6 saat vakit ayırıyoruz. Yapılan araştırmalarda, ortalama altmış senelik bir ömürde, kişinin on yılı televizyon başında geçmektedir. Ülkemizde kitap ve dergi okuma oranı %4 olurken, gazete okuma %22, televizyon izleme oranıysa %95‘tir. Kütüphane sayımız 1434 iken, kahvehane sayımız altı yüz bin civarındadır.

Dünyada ders kitapları hariç bir yılda basılan kitap sayısı: ABD 72000, Almanya 65000, Rusya 58000, İngiltere 48000, Japonya 42000, Brezilya 13000, biz de ise 6031‘dir.

Eğitimsenin araştırmasına göre öğretmenlerin %8’i hiç kitap okumuyor, %39’u bu konuda bilgi vermiyor, %28’i ise ayda bir kitap okuyor.

Birleşmiş Milletler İnsani Gelişim Raporunda, Türkiye Malezya, Libya, Ermenistan gibi ülkelerin bulunduğu 173 ülke arasında 86. sırada bulunmaktadır. Görülüyor ki mevcut durumumuza üzülecek değil, acınacak halimiz var.

Anneler, babalar, öğretmenler, valilerimiz, milli eğitim bakanımız, kültür bakanımız, başbakanımız, cumhurbaşkanımız büyükler olarak sizlere büyük görevler düşmektedir. Gençler yaş çubuk gibidir. Ağaç yaşken eğilir. Çocuklarımıza, gençlerimize kitap okumayı, kitabı, cazip hale getirelim. Kitap okumaya teşvik edelim. Onlara alanlar, imkanlar, programlar, düzenlemeler, kampanyalar yaparak kitap okumalarına yardımcı olalım.

Çin atasözünde “Bir yıl sonrasını düşünüyorsan pirinç ek, on yıl sonrasını düşünüyorsan ağaç dik, yüz yıl sonrasını düşünüyorsan insan yetiştir” demektedir.

Selçuklu Sultanı Sencer’e (1086-1157), nasihatta bulunan din ehli dervişin on öğüdünün birinde ” İlim ve maarifin şükrü; ahlaklı, terbiyeli ve bilgili nesil yetiştirmektir” demiştir.(2)

Hz. Ali efendimiz ise Çocuklarınızı geleceğe göre yetiştiriniz. Çünkü onlar sizin devriniz için değil, sonraki devirler için yaratıldılar” diye söylerken;

Şeyh Edibali Efendimiz ise “İnsana değer ver ki; devlet yücelsin” demiştir. Okumak, okutmak önce kendimize, sonra çevremize, toplumumuza, milletimize, devletimize fayda sağlar.

Yabancı düşünür Ovidius “Gençlerini kitapla beslemeyen milletlerin sonu acıdır diyor. Yine bir düşünür “Gündüz kandilini hazırlamayan, gece karanlığa razı demektedir. Eğitim, kültür, teknoloji, medeniyet alanında ilerlemek için beşikten mezara kadar kitap okumalı ve çocuklarımıza da okutmalıyız.

Hz. Peygamberimiz “İlmi beşikten mezara kadar tahsil ediniz.”“İlim öğrenmek kadın-erkek herkese farzdır.”diyor. Bizler ilk emri oku olan bir dinin mensubuyuz. Bunun değerini iyi bilmeliyiz. Okumalıyız ve okutmalıyız faydalı işler yapan, hayırlı eserler bırakan, arkamızdan  dualar eden çocuklar yetiştirmeliyiz ve geleceği onlara teslim için çalışmalıyız.

Yavrularımız: Bir sevgi tohumudur ekmesini bilene, Bir meyve fidanıdır dikmesini bilene, Bir umut ışığıdır yakmasını bilene. Okuyan nesiller başarı dolu ve bilgili, birikimli, iyi yetişmiş olurlar.

Düşünür Çiçero: Zeka tıpkı bir tarla gibi ekilmeye, bakılmaya muhtaçtır derken, Aristoles :” Gençlerin yetişmesine önem ver, çünkü bu yolda herhangi bir ihmal, ülkenin yapısını mahveder” demektedir. Okuyan, düşünen, yorum yapan, düşüncelerini açıkça ifade edebilen,  tartışan, kültürlü, yüksek karakterli gençler yetiştirmeliyiz.Düşünür Bernard Shaw: “Akıllı insan aklını kullanır, daha akıllı insan başkalarının aklını kullanır” demektedir. Okuyan, düşünen nesil Allahını, dinini, dilini, tarihini, kültürünü, teknolojisini, medeniyetini, devletini, ülkesinin geleceğini bulur.

Cumhurbaşkanımız Abdullah Gül ve eşi Hayrünisa Gül himayesinde ve ülke genelinde ” Türkiye Okuyor” kampanyası başlatılmış, ancak birkaç il, ilçe ve üniversite ve ilköğretim okullarında yapılmış, ne yazık ki çok sessiz ve yetersiz kalmıştır.

Okumaya, kitaba ilgili Bitlis Valisi Veysel Yurdakul ” Kalp ve aklı aydınlanan insan hakikati bulur diyerek,Doğu Okuyor ” projesi ile yüz yazar, yüz bin kitap kampanyasını, iş adamı Ahmet Erenin katkısı ile ilde insanların, öğrencilerin kitap okuma meşalesini tutuşturmuş, davet ettiği yazarlar ve kitapları ile buluşturmuştur.

Yine okumaya ve kitaba önem veren Siirt Valisi Ahmet Aydın “Siirt okuyor” kampanyası ile iki milyon kitabın okunmasını hedeflediklerini, ödüllü açılan kampanya ile bir milyon kitap okunduğunu, en çok kitap okuyan öğrencilere ödüller verildiğini söylemiştir.

Trabzon Valisi Abdil Celil Özün himayesinde “Okumak yaşamaktır projesiyle okumak önce kendimize, sonra da çevremize ve toplumumuza fayda sağlar denilerek, okuma alışkanlığı kazandırmak için kampanyalar düzenlemişlerdir.

Kırklareli, Kastamonu, Niğde, Erzurum, Edirne ve Aksaray illerinde ve bazı ilçelerde ” liseliler okuyor, en çok ben okuyorum, oku ki geliş-anla ki değiş,  okumak şifa bulmaktır, her ay bir kitap okuyun“, sloganıyla kitap okuma kampanyaları düzenlenmiştir.

Gönlümüz arzu eder ki Cumhurbaşkanımız, Başbakanımız başta olmak üzere Milli Eğitim Bakanımız, Kültür Bakanımız, Meclis Başkanımız ve Valilerimiz, Belediye Başkanlarımız her yıl düzenlenen kitap fuarlarına katılsınlar ve yazarlarla buluşsunlar. Ayrıca Cumhurbaşkanımız ve Başbakanımız kitap okumaya teşvik için örnek olarak ve öncülüklerinde Türkiye kamuoyu ile paylaşarak ziyaret ettikleri şehirlerde, kendilerini karşılayan çocuklara çocuk kitapları hediye etsinler. ilköğretim, lise ve üniversitelerde tespit edilen bir okula ziyarete gidilerek yaş ve tahsillerine uygun öğrencilerle buluşup, kaynaşarak kitap hediye edilerek, okumaya, kitaba hevesleri artırılsın.

Ata büyüklerimiz bile şehzadelerinin düğününde çocuklarına kitap hediye ederken, peki biz bugün düğünlerde, bayramlarda, yeni yılda, anneler, babalar, kadınlar, sevgililer, öğretmenler, okuma gün ve haftalarında, niçin kitap hediye vermeyi öncelikle düşünmüyoruz. Pasta, çikolata, çiçek, parfüm, kravat vs. yerine, okunması için neden bir kitap hediye etmiyoruz.

Milletlerin geleceğini ancak yeni nesiller tayin eder. Yeni yetişen nesiller atalarının idealini, dilini, kültürünü, inanç ve imanını okur, anlar, duyar ve yaşayabilirse, milletinin gelecek kaderini güçlü tutar. O yüzden genç, yaşlı herkes okumalıyız ve bilgilenmeliyiz.

KAYNAKLAR

1-Ömer Faruk Yılmaz- Belgelerle Osmanlı Tarihi-Osmanlı Yay.-1999-S.313.314.315

1-Dursun Yılmaz- Osmanlının Son Yüzyılı- Çizgi Matbaası.-2004-S.144-145 (Ahmet Cevdet Paşa Tarihi- İst. 1309-Cilt.12- S.238.240

2-Necdet Bayraktaroğlu-Tarihimizdeki Muhteşem Mektuplar- Hayat Yay.-İst.2012-S.43

 

 

Beraber Yaşamak

Çocuk; anne-baba varsa kardeşleri ile beraberdir. Buna akrabaları ve komşuları da ekleyebiliriz. Çocuk artık bu ortamda büyüyecektir, şekillenecektir. Kişiliğinin oluşmasında aile ve çevre faktörleri önemli rol oynayacaktır. Öğrenme ile birlikte yapabileceği ya da yapamayacağı durumlar karşısına çıkacaktır. Şaşıracaktır, sevinecektir, üzülecektir, sonuçta içerisinde bulunduğu kabın değişimine uygun şekilde şekillenecek ve bu kap içerisinde bulunanlarla farklı rollerde beraber yaşamayı öğrenerek hayatını sürdürecektir.

Kurallar beraber yaşamayı mutluluğa dönüştürebilmek için toplumun ihtiyaçlarından ortaya çıkar ve uygulanır. Canlılar aleminde bunun çok çarpıcı örnekleri mevcuttur. Bir bakarsınız iki kuş bir ağacın uygun bir yerine devamlı çalı çırpı taşımaktalar. Bir müddet sonra buranın bir yuvaya dönüştüğünü görürsünüz. Aradan bir süre geçtikten sonra dişi kuşun bu yuvada yumurtalar üstünde yattığına, erkeğin ise dişi kuşu beslediğine şahit olursunuz. Derken yeni civcivler yumurtalardan çıkar beraberlikler oluşur. Yavruları beslemede erkek ve dişinin görev bölüşümünü görürsünüz. Mevcut duruma göre kuralların kendiliğinden oluştuğu kaçınılmazdır.

Ailede bireylerin mutlu bir şekilde beraber yaşamaları, aile içi kuralların iyi belirlenmesi ve uygulanması ile mümkündür. Bu kuralların her topluma göre değişebileceği gibi evrensel nitelikte olanları da vardır. Örneğin Türk toplumunda büyüklerin yanında ayak ayak üstüne atarak oturulmaz, salonda büyüklerin yanında boylu-boyunca uzanarak istirahat edilmez. Kapıdan giriş ve çıkışlarda büyüklere öncelik verilir, Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür. Evrensel nitelikte olan kurallardan birkaç örnek, toplu taşıma araçlarında yaşlılara, çocuklara yer verilir, yerlere tükürülmez, çöp atılmaz, çevreyi rahatsız edecek şekilde radyo, televizyon benzeri cihazların sesleri açılmaz.

Bir apartmanın çeşitli dairelerinde oturan farklı bölgelerden, farklı cins ve sayıda, farklı yaşta insanları göz önüne getiriniz. Yaşam mahallini iyi yapabilmek için apartman yönetimi oluştururlar. Yönetim kurallar oluşturur. Örneğin her apartman sakini belirlenen saatte çöplerini kapısının önüne koyacak ve kapısı da bu çöpleri alacaktır.  Bu beraber yaşamak, bu yaşamı mutluluğa dönüştürmek için konulan bir kuraldır.

Aynı mahallede oturan insanlar bir araya gelerek mahalle muhtarını, aynı ilçe ve şehirde oturanlar belediye başkanları, büyükşehir belediye başkanlarını, aynı ülkede oturan insanlar demokrasiyi kabullenmiş iseler belli bir süre için ülkeyi yönetecek siyasileri oyları ile belirler.  İnsanların beraber, mutlu yaşama düşüncesi, ihtiyacı devletin yapısında resmi ve özel birçok kurumun ortaya çıkmasını sağlar. Bu kurumlar fonksiyonlarının gereği olarak zaman içerisinde değişen durumlara göre ülke insanına beraber yaşamalarında en iyi hizmet verebilmek arayışına girerler, kurallar oluştururlar. Örneğin; vatandaşın can ve mal güvenliğini korumak için emniyet teşkilatı, iç ve dış tehdide karşı vatan topraklarını korumak üzere silahlı kuvvetler, ülke insanının eğitimi için milli eğitim bakanlığı, insanların sağlıklı yaşamaları için sağlık bakanlığı, insanlar arasında meydana gelebilecek her türden problemlerin çözümü için adalet bakanlığı gibi ve çeşitli birimler kurulmuştur. Her kurumun ortaya çıkışında, her kuralın belirlenmesinde merkezde insanı, beraber mutlu yaşamayı, ayakta kalabilmeyi görüyoruz.

Ülke insanına düşen görev, kurumlarına sahip çıkmak, kurallara uymaktır. Gelişen ve değişen durumlara göre kurumları ve kuralları ihtiyaçlara göre değiştirmek geliştirmektir. Bu noktada becerikli olan toplumlar iç barışı sağlamak suretiyle kalkınma yolunda ilerlemeye devam ederler. Kurallar; kurumlar oluşturulurken özel durumlar hariç (azınlıklar ve ikili anlaşmalarla kayıt altına alınan durumlar) genel yapı esas alınır. Örneğin;  Türkiye Cumhuriyeti Devletinin eğitim dilinin Türkçe olması gibi. Bu kuralı değiştirmeye kalktığınız an beraber yaşamanın en önemli unsuru olan dil birliğini sekteye uğratmış olursunuz.

Yörelere göre değişen geleneklerimiz, eğlencelerimiz vardır. Bunlara denilecek bir şey yoktur. Karadeniz’de düğün genelde kemençe ile yapılır, Güneydoğuda-Doğu Anadolu’da davul zurna eşliğinde zılgıt çekilerek-horon tepilerek. Burada kuralları yöresel kültür anlayışı belirler. Ancak evlilikte tüm Türkiye Coğrafyasında herkesin uyması ve benimsemesi gereken bir kural vardır. O da resmi nikahtır. Bunu yörelere göre değiştiremezsiniz, beraber mutlu yaşamanın gereğidir. Boşanmalarda, miras davalarında Hakkari’deki mahkeme de,  Edirne’deki mahkemede bu akti bir delil olarak alır ve kararını oluşturur.

Türkiye Coğrafyasında yaşayan herkes Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olup, T.C.  Kimliğini kabul etmek ve taşımak zorundadır. Milletin sembolü olan bayrağına sahip çıkmak ve korumak zorundadır. Her ülkenin benimsediği ve içine sindirdiği kuralları ve kurumları gerçeğinin yanında milletler arası evrensel nitelikli kurallar ve kurumlar da vardır. Yeryüzünde dini, dili, ırkı farklı toplumların beraber ve mutlu yaşamaları içindir. Şöyle düşünebilir misiniz? Ben yeryüzünde yaşayan bir canlıyım.  İnancıma göre evreni de Allah yarattı ve tüm canlıların hizmetine sundu.

Şu anda Türkiye Coğrafyasında yaşıyorum, ancak kitaplardan edindiğim bilgilere göre İspanya’nın batısı tam benim arzu ettiğim tabiat güzelliklerine sahip, arabama atlayıp oraya gidip, orada yaşamak istiyorum. Hemen önüne Kapıkule’de Devletin memuru pasaport kuralını kor. Neymiş o, beni alakadar etmez diyemezsiniz. Bu basit örnekten hareketle diyorum ki, kurallar ve kurumlar herkes için vardır. Bunlara uymak zorundayız. Değişin durumlara göre ülke bütünlüğüne zarar vermeden bu kurallar geliştirilebilir ve değiştirilebilir. Benim ana dilim farklı, ben ana ilimde eğitim almak istiyorum, ben kendimi bir başka hissediyorum T.C. kimliği taşımak istemiyorum bu benim demokratik hakkımdır gibi son derece basit. Temeli sağlam olmayan düşünceler, ülkeleri zayıf düşürür.

Aşure denilen bir tatlı vardır. Yılın belli aylarında özellikle yapılarak konu-komşuya ikram edilir ve çok sevilir. Bu tatlının içinde buğday, incir, kayısı, kuru üzüm, nohut, fındık, şeker v.b.  her birinin özelliği farkı yiyecekler bulunur. Ancak maharetli ev hanımları, ahçılar bu birbirinden farklı yiyeceklerden herkesin sevdiği bir tatlı türünü yaparak tüketime sunarlar. Kuru fasulye dese ki, ben et ile daha lezzetli oluyorum, ey ahçı bu aşureye biraz kaburga kemikli et de koy, olur mu?  Bunu yaparsanız, insanların çok sevdiği aşurenin niteliklerini bozmuş olmaz mısınız?

Yöresel farklılıklar, maharetli siyasiler tarafından kabul edilebilir değişikliklerle toplumun her kesiminin benimseyeceği konuma getirilebilir. Bu noktada ülkemizin maharetli siyasilere ihtiyacı olduğunun altını çizmek istiyorum.

1969 yılında insanoğlu Ay’a ayak bastı. Geçen sürede bilim ve teknikte muazzam ilerlemeler oldu. Artık insanoğlu uzayda yer alan bilinen ve bilinmeyen gezegenlerin sırlarını çözmek için araştırmalarını sürdürmektedir. Evreni yaratan Yüce yaratıcı Allah’ın canlı ve cansız hiçbir şeyi  başı boş bırakmadığını görüyoruz. Dünyanın hem kendi etrafında, hem de güneşin etrafında döndüğünü, bu hareketten mevsimlerin, gece ve gündüzün oluştuğunu biliyoruz. Yer çekimi ve atmosfer basıncının dünya yüzeyinden uzaklaştıkça değiştiğini, bunun canlılar üzerinde çeşitli etkileri olduğunu birçok bilinmeze rağmen biliyoruz. Bilimsel verilere dayanan, bazen de insanın hafızasının kabul etmekten başka çaresinin bulunmadığı kurallar ve uzayın sırları. Ne için? Yüce Yaratana beraber ve mutlu yaşamak için sunduğu nimetlere şükretmek ve O’nun sıfatlarını dilimizle ifade etmek, fani olan bu alemden baki olan bir başka alemde Cenab-ı Allah’ın rızasını kazanmak.

Beraber ve mutlu yaşamakla ilgili yüce dinimizin güzelliklerini ifade etmek amacıyla din adamlarımızın camilerde sık sık dile getirdikleri şu hadise değinmek istiyorum. “Komşusunun rızasını kanamayan Cennete giremez.”

Netice itibariyle; Türkiye Coğrafyasında yaşayan herkese sesleniyorum!  Gelir dağılımında adaletsizlikler olabilir, sağlık hizmetlerinin sunulmasında olumsuzluklar olabilir, eğitim-öğretim faaliyetlerinde farklılıklar olabilir,  demokratik hak ve özgürlüklerin sağlanmasında eksiklikler olabilir,  bu örnekleri çoğaltmak mümkündür. Bu problemlerin çözümü için insanların ölmesine gerek yok, yollara mayın döşenerek Anadolu’nun çeşitli yörelerinden askerlik görevi yapmak üzere görev alan hayatının baharındaki insanları şehit etmeye gerek yok, babasının simasını hatırlamayacak yavruları öksüz bırakmaya gerek yok, kan ve gözyaşı kimseye mutluluk getirmemiştir. Gelin bir olalım, beraber olalım, mutluluğu yakalayalım. Farklı özelliklerimize rağmen aşure gibi tatlı olalım. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmaktan gurur duyalım. Türk Bayrağını bu coğrafyada dalgalandıralım. İşsizimize iş, aş oluşturalım. Her tarafta fabrikaların bacalarını tüttürelim. Demokratik haklarımızı, demokratik anlayışla, maharetli siyasilerle Dünyaya örnek Türkiye Cumhuriyeti Devletinin kurumlarını beraber yaşayarak oluşturalım.

 

 

Seçim Bitti, Şimdi Neler Olacak?

Seçim sonuçları belli oldu. Rakamları değerlendirmek için erken. Ancak bu rakamlarla hemen söylenebilecek ilk tespit, AKP’nin başarılı olduğudur. Yaşadığı bunca badireden sonra, son genel seçimlere göre, AKP’nin beklenenden daha az oy kaybetmiş olduğu, açık ara birinciliğini koruduğu görülüyor.

Bu sonuçların AKP ve Başbakan’a büyük moral vereceği, bugüne kadar muhalefet tarafından eleştirilen tavır ve politikalarında daha cesur ve hatta pervasız olacağını tahmin etmek yanlış olmasa gerek.

Erdoğan balkonda konuşurken, yanına tapelerde isimleri geçen oğlu Bilal, kızı Sümeyye ve rüşvet iddiasıyla görevden alınan, daha sonra da bir gazeteciyle telefon görüşmesinde Kur’an ayetleriyle “Bakara makara” diyerek dalga geçtiği görülen Egemen Bağış‘ı da yanına aldı. Böylece her şartta yakınlarına sahip çıkacağını gösterdi.

Son balkon konuşmasında önceki balkon konuşmalarından farklı olarak sert bir üslup kullandı. Cemaate operasyonlar yapılacağının işaretlerini verdi.

Bu önemli seçimden sonra Türkiye gündeminde olan meseleler nasıl bir seyir izleyecek? Üzerinde düşünmemiz gereken konuları hatırlayarak değerlendirmeye çalışalım.

*****

AK PARTİLİLER ALEYHİNE AÇILAN / AÇILABİLECEK DAVALAR: İktidar partisi AKP seçimlerden istediği sonucu alarak, 17 Aralık’ta 4 Bakanın çocukları hakkında açılan, ikinci dalga olarak Başbakanın oğlu Bilal ve TÜRGEV üzerinden yürütüldüğü iddia edilen “rüşvet ve yolsuzluk soruşturmasının” haksızlığını ispatlayacağını düşünüyordu.

Seçim sonucu elbette “yolsuzluk ve rüşvet” konulu başlamış olan yargılama süreçlerini durdurmayacak. Hukuk kendi mecrasında açılmış davaların devamını yürütmek zorunda. Ancak yargı ve emniyetteki tayin furyasından ve seçimlerin bu sonuçlarından sonra bu davaların “Deniz Feneri” davası benzeri bir sürece girmesini beklemek durumundayız.

Açılmamış davalar konusunda ise Erdoğan’ın en azından genel seçimlerin olacağı 2015 yılına kadar Başbakan olarak kalacak olması belirleyici olacak. Çünkü bugünkü şartlar altında iktidar aleyhine dava açabilmek ciddi cesaret gerektirmekte.

*****

CEMAATLE SAVAŞ: Devlet kadroları içinde bulunan cemaat mensuplarının tasfiyesinin hızlanacağı, basında, iş âleminde cemaatçi olanların çok yoğun bir baskı altına alınacağı yani yargılanmalar ve vergi cezaları ile etkisizleştirileceği beklenmekte. Okulları ve dershaneleri ise hayli darbe yiyecek.

*****

GÜNEYDOĞU’DA ÖZERK KÜRDİSTAN: PKK/BDP kanadı seçimler öncesi ilan edeceğini duyurduğu özerklik konusunda mutlaka bir adım atacak. En azından Öcalan’ın “müzakere sürecini yasal bir statüye kavuşturma” talebini gerçekleştirmek için gerekli gördükleri hamleleri yapacağından kuşku duymamak gerekir. Yeni Büyükşehir Belediye kanunu ile getirilen imkânlar Güneydoğu’da özerk bölgelerin oluşması için PKK/BDP’ye ciddi bir imkân sağlayacağı muhakkak.

2015 yılında Öcalan’ın hapis cezasının gözden geçirilmesi ve bir af çıkarılarak Güneydoğu Bölgemizin BDP/KCK ve dağdan inecek PKK militanlarının yönetimine devredileceğine dair bir anlaşma olduğuna dair analizler yapılmakta.

Prof. Dr. Ümit Özdağ‘ın analizine göre, “Özerk Kürdistan tartışmasının 26 Şubat’ta yapılan son MGK toplantısında gündeme geldiği, seçimlerden sonra BDP’nin demokratik özerkliği ilan ederek, belediyelerin önüne Türk Bayrağı’nın yanına Kürt bayrağı çekileceği basına yansımıştı. Ancak ilan edilecek özerk Kürdistan ancak 2015 sonrasında AKP hükümeti tarafından resmen kabul edilecektir.”

2015 seçimlerini AKP’nin kazanması durumunda Anayasa değişikliği ile kurulacak özerk Kürdistan çerçevesinde PKK’nın üst düzey yönetiminin Kandil’den Türkiye’ye dönerek gayri resmi şekilde Güneydoğu Anadolu’nun gerçek yöneticileri haline gelecekler. Bölgede iki resmi dil ve iki bayrak kullanılmaya başlanacak. PKK’nın dağ kadroları yerel güvenlik güçlerini oluşturacak.” Pervin Buldan’ın ifadesiyle “2015 yılı sn. Öcalan’ın özgürlüğe kavuştuğu yıl olacak.”

Şimdi bu seçim sonuçlarıyla hükümetin halkı bu “çözüm” politikalarına hazırlaması daha kolay olacak.

*****

TWİTTER, YOUTUBE VB YASAKLAR: Sosyal medyayı en çok kullanan Y kuşağı denilen genç nüfusumuzun bile Twitter ve Youtube yasaklarına ciddi bir tepki göstermediği anlaşıldı. Bundan sonra AKP ve Başbakan hakkında çıkabilecek ses ve görüntü kayıtlarını engellemek için Facebook ve diğer mecralarda da yasaklamalara gidilmesi, medyada sansür veya Alo Fatih müdahalelerinin artmasını bekleyebiliriz.

*****

ERDOĞAN’IN KUTSALLAŞTIRILMASI: AKP içinde bazı kişilerin şirk derecesinde “Allah’ın bütün vasıflarını taşıdığı” gibi şirazesi kaçmış yorumlarla Erdoğan’ı kutsallaştırma eylemlerinin artarak devam edeceğini tahmin ediyorum. (İnşallah olmaz.)

Esasen bu seçim kampanyası Ak Parti adı yerine tamamen Recep Tayyip Erdoğan ismi üzerinden yürütüldü.

Artık Ak Parti Recep Tayyip Erdoğan’dan ibarettir. Elhak bunu da hak etmektedir.

*****

SES VE GÖRÜNTÜ KAYITLARI: Birilerinin elinde R.Tayyip Erdoğan ve yakınları hakkında ses ve görüntü koleksiyonu olduğu anlaşılıyor. Seçim geçti diye yayımlamayı durduracaklarını sanmıyorum.

Önümüzde ağustos ayında Cumhurbaşkanlığı seçimi var. Gelecek sene de Milletvekili genel seçimleri var. Her ne kadar şimdiye kadar çıkan ses kayıtlarının seçmen tercihlerine etkisi çok çok sınırlı kaldığı görülmüş olsa da tape yayınları devam edebilir.

Çünkü bunları yayımlayanlar ses kayıtları ile toplumsal reflekslerin yavaş değiştiğini göz önüne alabilir. Ayrıca Erdoğan için hukuki sıkıntılar yaratabileceklerini düşünebilirler.

*****

SON SÖZ: Türk Milleti tercihini yaptı. Hukuk devletinden uzaklaşma, otoriterleşme ve ülkemizin bir bölümünü PKK’ya teslim etme kaygılarını anlatanlara itibar etmedi.

İnşallah biz yanılıyor oluruz. Türkiye dürüst, hukuka saygılı yöneticiler elinde huzurlu, hür, müreffeh bir toplum ve “tek devlet, tek millet” halinde güçlü bir devlet olmaya doğru gider.

Ama söylediklerimiz ya doğru çıkarsa…

Simülasyonlu Dünya ya da Dünya Simülasyonu

Nasreddin Hoca’ya sohbet esnasında sorarlar:

– Hocam, kıyametin alâmeti nedir bize anlatır mısınız?

“Neme lâzım” demiş Hoca.

Soruyu soran cemaat Hoca’nın verdiği cevabı anlayamamış ve demişler ki:

– Nasrettin Hocam, Siz de neme lâzım derseniz biz kime sorup kıyametin alâmetini öğreneceğiz?

Nasrettin Hoca yine ısrarcı bir şekilde tekrarlamış:

– Dedim ya neme lâzım diye. Herkes ‘neme lâzım’ dediği zaman, işte bu kıyamet alâmetidir!

 * * *

Geçtiğimiz gün bazı internet haber sitelerinde (http://turkish.ruvr.ru/news/2014_03_25/Obama-Merkel-SiCinping/) enteresan bir haber vardı. Nükleer silaha sahip ülkelerden bir kısmının başkanı bilgisayarın başına geçip, bir nükleer savaş simülasyonu oyunu oynayacaklarmış.

Oyunun içeriği şöyle:

Bir terörist devlet, ‘kirli’ atom bombasını üretiyor veya bir terör örgütü adı açıklanmayan bir ülkenin kötü korunan cephaneliğinden atom bombası çalıyor. Oyun, teröristlerin Avrupa’nın büyük kentlerinden birinde (örneğin Londra veya Milan’da) bombayı patlatmasıyla başlıyor. Oyuna katılan liderler, tatbikat durum odasına çevrilen bir salonda oturarak, tabletler üzerinde verilen komutlar yardımıyla ve kişisel müzakereler ile krizi aşma yöntemleri tartışacak ve gerekli adımları atacak. Veya nükleer savaşı başlatacaklar.

Devlet liderlerinin tepkisini ve adımlarını bağımsız anonim uzmanlar değerlendirecek.Oyuna, ABD Başkanı Barack Obama, Almanya Şansölyesi Angela Merkel, İngiltere Başbakanı David Cameron, Çin Başkanı ŞiCinping ve zirveye katılan diğer ülkelerin liderleri katılacak.

 * * *

Şimdi bazıları “Eee ne olacak adamlar, bilgisayarda oyun oyun oynayacaklarmış” diyebilir. Ama gözden kaçan bir gerçek var. Simülasyonlar, genel olarak hayata geçirilmeden önce yapılan denemelerdir. Pilotlar, belediye otobüsü şoförleri, bazı askeri eğitimlerde vb. öncelikle simülasyon uygulanır ve ardından gerçek hayatta uygulamaya geçilir.

Şimdi insanın aklına şu geliyor:

“Acaba dünya bu kez ciddi ciddi bir nükleer savaş tehdidi ile gerçekten karşı karşıya mı ki, önce simülasyonu gerçekleştiriliyor?”

Dünyadaki hayat bu kadar mı ucuz ki; hakkımızdaki kararı Lahey’de yabancı birkaç devletin başkanı veriyor?

Haberde Rusya’dan hiç bahsedilmemesi Putin’in bu oyunun dışında kaldığı anlamını veriyor. Acaba söz konusu terörist devlet tanımı Rusya için mi yapılmış o da belli değil. Ancak şu var ki, Suriye’de elde ettiği diplomatik başarıyı Ukrayna’dan Kırım’ı tek mermi atmadan düzenlediği askeri harekâtlataçlandıran Rusya, bu bakımdan Batılı ülkeler ve Çin için ciddi bir tehdit haline gelmektedir.

Üstüne üstlük ABD’yi ve Batı Avrupa’yı sıkıştırmak için Filistin’de Gazze yönetimi içindeki bazı taraftarları tarafından ve Alaska’da yerlilerce toplanan imzalarla her iki bölgenin de Rusya’ya bağlanmak için resmi başvuruya hazırlanması ciddi başka adımlar olarak göze çarpmaktadır.

Filistin’de oluşacak küçük bir Rus devletçiği Ortadoğu’daki bütün dengeleri değiştirebilir. Unutmadan söyleyelim ki bölgede 50 bine yakın Rus vatandaşı yaşıyor.

Ayrıca Alaska’nın ABD tarafından kaybı ise Kuzey Kutbu’nun tamamen Rusya’nın kontrolüne geçmesine neden olur ki, bu kadar bakir bir dev kara parçası hem tarım, hem de yer altı kaynakları yönünden tahmin edilemeyecek bir zenginlikler sunmaktadır.

Ayrıca Rusya’nın Türkistan’a ve Moğolistan’a yönelik olarak yeniden BDT’yi işler hale getirme çalışmaları Çin’i de rahatsız etmiştir.

Peki bu yeniden SSCB’yi kurma rüyasının Türkiye’ye etkileri ne olur?

İşte esas tehlike de bu noktada…

Aynen Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması devrinde olduğu gibi, kısa vadede Türkiye ile sıkı bir işbirliği gelişebilir. Ancak daha sonra Stalin’in Doğu Anadolu’daki vilayetlerimizi istemesi gibi sonuçlar doğurmayacağını ve Türkiye’yi yeniden bu kez daha çok eli kolu bağlı bir şekilde ABD’nin kucağına itmeyeceğini kim garanti edebilir…

Şair Nabi’nin dediği gibi, “Fettan zamanlar, dikkatli olmak lâzım…”

Yoksa bu nemelâzımcılıkla, aynı oyunları tekrar tekrar oynar dururuz…

 

 

 

Erdoğan’a Cumhurbaşkanlığı yolu

Yerel seçimler müthiş mücadele ile geçti. Türkiye’de ilk kez bu kadar gergin ve bu kadar ilklerin yaşandığı bir seçim süreci olmadı. Başbakan sayın Erdoğan, kendi rekorunu da kırarak en uzun süre başbakanlık yapan ve üst üste bir çok seçimi ve referandumu kazanan isim olarak Türk siyasi tarihine adını yazdırdı.

Yerel seçimleri ve sonuçlarıyla ilgili bir çok yorumlar yapılıyor, herkes kendi çapında bir şeyler söylüyor. Ben de yorumumu sizlerle paylaşmak istiyorum. Öncelikle bu seçim başbakan sayın Erdoğan’ın seçimiydi belediye başkanları değil sayın Erdoğan kazandı. Sandığa gidip oy verenler de Erdoğan  için oy kullandılar.

Başbakan Sayın Erdoğan için bu seçimler her bakımdan önemliydi. Seçim öncesi yaşanan 17 Aralık süreci, gezi eylemleri ve diğer oluşumların hedefindeki isim olarak sayın Erdoğan kendisini görüyordu. Seçim çalışmalarını adeta ölüm kalım mücadelesi olarak gören Erdoğan sağlığını da düşünmeden bu maratonda kısık sesle bile halkın önüne çıktı.

Yerel seçim sayın Erdoğan’a göre bir istiklal mücadelesiydi. Bu bakımdan bütün gücünü ortaya koydu. Bir önceki seçime göre oylarını arttırdı. Başarısını tescil ettirdi. Bu başarı sayın Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı yolunu da açmış oldu. Birkaç ay sonra başlayacak Cumhurbaşkanlığı propagandası sürecinde adı da hep ön plana çıkacak ve Ak parti adayı olarak ön planda yer alacak.

Muhalefetin Sayın Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı adayı olması halinde nasıl bir isimle çıkacakları merak konusu. Daha önce Meral Akşener’in ismi dillendirilmişti. Meral hanım Kocaeli’nin yetiştirdiği önemli bir devlet ve siyaset kadını. Üzerinde tartışma olmayan ilkeli siyasetiyle takdir toplayan bir isim. Sayın Meral hanımın başbakanın karşısında aday gösterilmesi Türk siyasi tarihi açısından bir ilk olacak. Tüm muhalefetin ve özellikle hanımların desteği halinde muhtemelen Türkiye Cumhuriyeti tarihine kadın bir Cumhurbaşkanı olarak tarihe geçme ihtimali var.  

BAŞBAKAN’IN BALKON KONUŞMASI

Seçimlerden sonra başbakanın balkon konuşmasını dikkatle takip ettim. Başbakan, seçim öncesi ortaya koyduğu paralel yapı ve Pensilvanya söyleminde oldukça kararlı. Önümüzdeki günlerde bu konuda önemli gelişmeler olacağının işaretini verdi. Muhalefeti de bu yönden suçlaması önemliydi.

Aslında kamuoyu gerginliklerin bitmesini istiyor. Ancak başbakan balkon konuşmasında bu söylemiyle önümüzdeki aylarda yapılacak cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinin de ip uçlarını veriyordu. Şayet sayın Erdoğan aday olursa izleyeceği seçim stratejisinin de işaretlerini vermiş oldu. Ön planda devlet refleksi, devlete sahip çıkmak, devleti koruyup kollama misyonunu üstlenmiş olacağını gösteriyor.

77 MİLYONA ILIMLI MESAJ

Balkon konuşmasının en önemli noktası 77 milyona karşı ılımlı mesaj vererek herkesi kucaklama sözü vermesiydi. Mesaj oldukça önemli, oy versin vermesin herkese sahip çıkacağı ve herkesin başbakanı olacağı sözleri seçim sürecindeki gerginlikleri azaltacağı mesajı olarak değerlendirildi.

Evet, seçimler sona erdi. Başkanlar yenilendi mevcut başkanlar yeni kadrolarla yola çıkmış oldular. Gerek Kocaeli gerekse Türkiye için yerel seçimler önemli bir başlangıç olacak. 5 yıl sanki dün gibi gelip geçti. Gelecek 5 yıl önde olanlar için dün gibi gelip geçecek. Önemli olan göreve gelen başkan ve meclis üyelerinin kalıcı hizmet ve eser bırakmaları.

Yerel seçimleri noktaladık. Kapıda Cumhurbaşkanlığı seçimi var erkene alınmazsa 1 yıl sonra da genel seçimler yapılacak. Önümüzdeki 1.5 yılı seçimler ve seçim gerginlikleriyle geçireceğiz. Türk demokrasisi seçim yorgunu, yaklaşık 90 yıllık Türkiye Cumhuriyeti tarihinde bir çok devlet başkanları başbakanlar, bakanlar, milletvekilleri, belediye başkanları ve meclis üyeleri gelip geçti. Eser ve hizmetleriyle yaşayan ve insanların gönlünde taht kuran az sayıda siyasetçimiz var.

Seçimleri kazanan başkan ve meclis üyelerimiz geçmişten ders alarak il ve ilçeleri için kalıcı hizmetler yaparak insanların gönlünde taht kursunlar istiyoruz. Yazımı bu seçimlerin başbakan Erdoğan’ın cumhurbaşkanı olma yolunu açtığını vurgulayarak noktalıyorum, seçimlerin ülkemiz ve devletimiz adına hayırlı olmasını diliyor kazananları kutluyor, ve başarılar temenni ediyorum.

Muaviye’nin Devesi veya Davranış Kontrolü-2

Bir önceki yazımızda Muaviye ve Küfe’li bir vatandaşa arasında geçen kıssadan yola çıkarak insanların nasıl davranışlarının kontrol edildiğini ve bunun Türk toplumu üzerindeki yansımalarını açıklamıştık. Şimdi kaldığımız yerden devam edelim.

Tutum; bireyin kendine yada çevresindeki her hangi bir nesne, toplumsal konu yada olaya karşı deneyim bilgi, duygu, motivasyonuna dayanarak, örgütlediği zihinsel, duygusal ve davranışsal bir tepki, ön eğilimdir. ‘Tutum, belirli objelere karşı, geçirdiği çeşitli deneyimler sonucu düzenli bir tavır alışları, davranış biçimleridir.’ Tutumları oluştururken inançlar, değerler ve normlar çok etkilidir. En genel anlamda ise tutumu ‘bireye atfedilen, onun bir psikolojik obje ile ilgili düşünce duygu ve davranışlarını düzenli bir biçimde oluşturan eğilimlerdir’.

Tutumlar niçin önemlidir? Bireylerin davranışlarını yönlendiren gizli bir güç oldukları kabul edilmektedir. Tutumların incelenmesi aslında insanların davranışlarının arkasındaki nedenleri, davranış kalıplarını, davranış oluşturma mekanizmasını da açığa çıkaracaktır. Tutumların işleyiş şekli açıklandığında ise davranışların önceden tahmin olanağı ortaya çıkacaktır. Diğer yandan tutum, değişim süreçleri ortaya çıkarıldığında ise bireylerin davranışları, tutumlarının etkilenmesi yolu ile denetim altına alınabilecektir. Günümüz Türkiye’sini düşündüğümüzde toplumların belirli kesimlerini yönetme durumunda olanlar için konunun önemi açıktır.

Tutumları oluşturan faktörler bilişsel, duyuşsal ve  davranışsal  boyuttur.  Bilişsel boyut; belirli nesne ve konu hakkında sahip olunan fikirleri ve inançları içerir. Topluma verilen bilgi yansız ve doğru olması gerekmez. Hatta verilen bilgi, belli bir amaca yönelik olduğu için kesin yargı ve tarafgirlik içerir. Kişi, belirli bir kaynaktan  tutuma konu olan olgu konusunda bilgiler alır. Bilgilerini kendi bilişsel yapısı doğrultusunda diğer bilgileri ile birleştirir ve bir inanç sistemine sahip olur. Alınan bilgiler, toplumda var olan temel değerlere paralel olarak belirli bir kesimi veya politik gurupları kendisine düşman olarak konumlandırır. Bu inanç sistemi doğruda, yanlışta olabilir. Lakin artık kişi veya topluma aittir.Bir cümle ile örnek verirsek; sözde barış sürecini verebiliriz.

Duyuşsal boyut ise bir nesne veya kişiye karşı sahip olunan duyguları içerir. Tutumu oluşturan duyuşsal faktörler ile kişinin, tutuma konu olan heyecanları anlatılır. Bilişsel boyuttaki bilgiler, oluşturulan inanç sisteminin düşman olarak konumlandırılan kesime karşı, bilgi bombardımanı ile sürekli düşmanlık canlı tutulur. Hatta bu düşman kesim maymuncuk gibi sizin bir çok hatalarınızın, yanlışlarınızın sebebini örtmek için kullanılacaktır. Tutuma konu olan kişi veya konu hoşa gidebilir veya gitmeyebilir, sevilir veya sevilmez, hiç önemli değildir. Bir maymuncuk cümle ‘Analar ağlamasın.’

Davranışsal boyut; nesneye karşı olan davranış eğilimini içerir. Kişinin inanç veya bilgileri sonucunda ortaya çıkan yargısı, onu olumlu veya olumsuz harekete eğilimli hale getirir. Bu son evre, tutumun davranış faktörüdür. Eğer bir birey herhangi bir nesneye karşı olumlu bir tutuma sahip ise o nesnenin gereği doğrultusunda davranmaya hazır hale gelecektir. Genelde iki yönlü bir davranış gurubu oluşturulmaya çalışılır. Düşman olarak görülen guruba dair her şeye karşı kişi olumsuz davranış gösterir. Aklınıza geldiğinde nefret veya kötü hisler uyandıran kelimeler varsa, sizde davranış kontrolüne maruz kaldınız. Davranış boyutu bilgi ve duygularımız sonucunda ortaya çıkan eğilimlerimizdir. Bilgi ve duygularımız neyi emrediyorsa davranışlarımızda o yönde oluşum gösterecektir. Türkiye’nin artık terör meselesi yoktur ve terör bitmiştir algısı artık insanların zihnine yerleşmiştir.

Türkiye de  yıllardır toplumda kamplaşmalar yaratılmaktadır. Özellikle muhafazakar insanların beyninde, ismi geçtiğinde lamba yanar gibi düşmanlık dürtüleri oluşturuldu. Bu düşmanlıkların mutlaka haklı bir sebebi olması gerekmiyordu. Yoktu da zaten. Karşı safta yer alanlar mümkün olduğunca dışlanacak, azarlanacak, hakarete maruz bırakılacaktı. Olması gereken birilerinin düşman olarak konumlanmasıydı. Amaç; yaratılan ötekileri sürekli olarak topluma, medya aracılığı ile hatırlatıp, kendi saflarının nefretini, ötekilere yansıtmasını sağlamaktı. Güncel politik duruma göre sürekli olarak kötüler yaratılmaya devam edildi. Toplum bir süre sonra kendini yöneticilerin zihniyetiyle özdeşleştirip Kızılay’a ait olan ‘Türk Kızılayı’ markalı maden suyundan, Türk kelimesi çıkarılıyordu. Toplum bu amacı seziyor, ülke genelinde Türk’e ait her şey aşağılanıyordu.

Toplumda yaratılan davranış değişimiyle ilgili örnekler. CHP’ye hep olumsuz anlam yüklendi. Daha güncel konularda mevcut ‘Kıbrıs ayağımıza takılıyor, Beşar Esad, Rabia işareti, Dersim tartışması üzerinden Türk Devleti’nin kuruluş yılları, Mısır’daki darbeci iktidar, faiz lobisi, 17 Aralık darbe girişimi, paralel devlet son olarak da Fetullah Gülen’.

Tüm bu davranışları yönlendirme operasyonlardaki başarı veya başarısızlık, medyadaki bilgi akışı sonunda ortaya çıkacak. 17 Aralıktaki operasyondan sonra medyadaki tekel kırıldı. Toplumda, artık farklı kaynaklardan bilgi akışı oluyor. Hükümetin, kafaları karışmış insanları kendi kıvamında tutup tutamayacağı çok yakında belli olacak. Devlete ve bize düşen ise toplumu aydınlatan muhalif medya kanallarını çoğaltmak ve desteklemek olacak.

Temiz Olan Ne Kaldı ?

 

Havayı, suyu, çevreyi zaten kirletmişlerdi.

Yetmedi…

En kötüsünü yaptılar.

Kutsalları kirletmeye kalktılar…

Hayalleri kirlettiler…

Lisanı kirlettiler…

Duyguları kirlettiler…

Niyetleri kirlettiler…

Kavramları kirlettiler…

Hukuku kirlettiler…

Kazançları kirlettiler…

Aşımızı,ekmeğimizi kirlettiler…

Vicdanları kirlettiler…

Merhamet duygusunu kirlettiler…

Mahremiyet ilkesini kirlettiler…

Siyaset zaten kirliydi daha kirlettiler…

Birde “Temizlik imandandır” der dururlar”

Anne sütü ve çocuklardan başka,

Temiz olan ne kaldı bilen var mı ?

Bu kadar kirlilikten sonra bu nasıl iman etmektir? Diye sormak geliyor.

Ülkemiz üzerinde kirli oyunlar oynandığının farkındayız.

Kutsallar üzerinden kirli emellerini yürütenleri tanıyoruz.

Onların; kendi kirlilikleri içerisinde kaybolacaklarından asla şüphemiz yok.

Ümidimizi kaybetmiş değiliz.

Binlerce yıldır ayakta olan devlet geleneğimizin bu kirliliklere fırsat vermeyeceğini bilmekteyiz.

Temiz toplum, temiz siyaset, temiz yönetim,özlemimizdir.

Bu özlemimiz için, hukuku üstün tutan, demokrasiye inanan, temiz vicdan sahiplerini hasretle bekliyoruz,

Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın.

 

 

Sen Değil miydin

 

Ne oldu bir tanem eğdin kaşını
Baharı andıran sen değil miydin
Yakıştırmam bize mevsim kışını
Aşk ile yandıran sen değil miydin.

Gözlerime indi puslu bir perde
Sen yoksun yalnızlık muhkim her yerde
Allahım şahittir bendeki derde
Düşlerden indiren sen değil miydin.

Henüz genç yaşımda kalbime giren
Gözlerime bakıp çarmıha geren
Gönül bağlarımdan gülleri deren
Sevdaya bandıran sen değil miydin.

Kuru toprak gibi kavruluyorken
Bir yudum sevgine savruluyorken
Mutluluğa hasret çağrılıyorken
Acımı dindiren sen değil miydin.

Ümit ışığımın solduğu anda
Mecalim kalmadı damarda kanda
Saadet istedim sade cihanda
Dünyamı döndüren sen değil miydin.

Her sabah yalnızca uyandığımda
Dağ gibi dertlere dayandığımda
Sunduğun badeden ayandığımda
Harımı söndüren sen değil miydin.

Yarenlerim bir bir murat alırken
Evlerinde düğün bayram olurken
Benim ise boynum bükük kalırken
Mehtabı andıran sen değil miydin.

Coşkuner söyledi gönül diliyle
Aşkı yazdı kalem kendi eliyle
Sana boyun büktü yiğit haliyle
Hayata döndüren sen değil miydin.

 

 

Doğu Gerçeği “Doğulu Olmak Suç mu?”

 

Geçmişte, bir milletvekili: “İzmir’de olan Hakkari’de de olmalı (veya) olacak.” Anlamında, aslında kimsenin itiraz edemeyeceği ve can ü gönülden tasvip edip alkışlayacağı ve gerçekleşmesini içten dilediği, fakat o nispette de düşündürücü sözler sarfetmişti. Bu güzel istek ve temennî, bana tâ üniversite öğrencilik yıllarımda, aynı arzuya müştak bir arkadaşımla yaptığım, eski bir konuşmayı hatırlatmıştı:

İstanbul Üniversitesi’nde okuduğum yıllarda L. A. adında Güneydoğu’nun M. şehrinden bir arkadaşım vardı.İkimiz de Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü’nün öğrencisiydik. Mevcudumuz azdı. Çok iyi hocalarımız vardı. Çoğu şimdi rahmetli.

İkinci sınıfta tercih ettiğimiz ‘Osmanlı Müesseseleri ve Medeniyeti Tarihi Kürsüsü’nde, sayımızın az olması dolayısıyla derslerimiz, karşılıklı sevgi, saygı çerçevesinde, bir aile havasının sıcaklığı ve samimiyeti içinde geçerdi. Özellikle Doç. Dr. Nejat Göyünç  (sonra Prof. Merhum) hocamızın biz talebelerine tam bir şefkatle eğilmesi, arkadaşça muamelesi, büyük bir tevazu ile bizlere yaklaşması, gerçek hocalığın, güzel bir örneğini sergilemesi, her türlü takdirin üstünde olup, büyük şehrin, çeşitli baskıları altında, bâzan bunalma raddelerine gelen bizlere, tutunacak bir dal, sığınacak bir liman vazifesi görürdü.

Derslerimiz, soru-cevap şeklinde çok verimli geçerdi. Sınıf arkadaşlarımız arasında, tam bir sevgi-saygı atmosferi hâkimdi. Sadece içlerinden biri olan L. A. oldukça huzursuz, sebebini anlayamadığım bir tedirginlik ve manasız bir moral bozukluğu içindeydi. Konuşmalarımızdan, onun bu halinin, tek yönlü okumasından ve ilk defa geldiği İstanbul gibi, baş döndürücü bir şehirde, karşılaştığı olumsuzluklardan ve İstanbul’un, geldiği yere göre, göz kamaştırıcı büyüsünden ve onda bıraktığı  -daha çok-  menfî etkilerden ileri geldiği anlaşılıyordu.

Gittikçe dozunu arttıran menfî ruh halinin, onu bazı yıkıcı odakların ortamına iteceğinden endişe ediyor ve üzülüyordum. Ne yapmalıydım? Onu bu dengesiz durumdan, kuşkulu tavrından, gittikçe devlete, millete ve vatana bakış tarzındaki çarpıklıktan nasıl çekip çıkarmalıydım? Gerçi fakültede konuşuyor, fikir alış verişinde bulunuyorduk. Ama bu, daha çok birbirimizi fikren ve zikren yoklamaktan ibaretti. Üstelik bu çeşit sondajlar bizi   -farkında olmadan-  birbirimizden soğutma durumuna da sokmuyor değildi. Bu böyle devam edemezdi. Kararımı verdim. Ve bir akşam, kaldığı Cağaloğlu’ndaki Öğrenci Yurdu’na gittim. Çağırttım. Salonun kuytu bir köşesine çekildik. Çaylarımızı içtik, hoş sohbetler ettik.

Biraz havadan sudan konuştuk. Artık sadede gelmeliydim. Bir punduna getirdim ve:

“Kardeşim dedim, ya beni de safına kat, ya da gel, sen benim safıma geç!” Önce şaşırdı biraz. Ben devam ediyordum: “Nedir bu halin? Nedir bu sıkıntılı durumun? Bir derdin varsa, söyle. Maddî sıkıntı içindeysen bilelim. Bakıyorum günden güne kabuğuna çekiliyor, kös kös düşüncelere dalıyor. Konuştuğunda kara tablolar çiziyorsun?” der demez, birden sözümü keserek, sinirli bir hâlde:

“Ne yapayım? Zil çalıp oynayacak değilim ya? Herkes beni hor görüyor! Memurlar iyi davranmıyor! Doğulu olmak suç mu? (Hızlı hızlı nefes alıp vererek, içini dışına vurmaya devam ediyordu.) bir Güneydoğu’ya bak, bir de İstanbul’a. İstanbul’lu plajlarda yüzer, ışıl ışıl bir şehirde hayatını geçirirken ya bizler?” Âniden konuşmaya başladığı gibi, birden sustu. Elindeevirip çevirdiği çay bardağını, hışımla dudaklarına götürüp getirmeye başladı.

201

Sessizce yüzüne bakıyordum. Kendi kendine neleri koyup kotardığı. Niçin iç dünyasında fırtınalar koptuğu. Bazı şahsî gözlemleri ve karşılaştığı bazı davranışlardan nasıl nem kaptığı ve kendi kendine şişirdiği olayların altında, kendini nasıl ezdiği, daha doğrusu, kendi kendini nasıl bir işkenceye tâbi tuttuğunu anlamıştım.

İster istemez, hayret ve üzüntümü yansıtan acı bir gülümseyişte bulundum. Ve olabildiğimce yumuşak ve sevgi dolu bir ses tonuyla: “Kardeşim dedim, lütfen dinle! Sen vehmine kurban gidiyor, Pire’yi deve yapıyorsun. Hani ne derler: ‘Tavşan dağa küsmüş de, dağın haberi olmamış!’ (Biraz yatışır gibi oldu, dikkatle dinlemeye başladı.)

“Değerli kardeşim, eğitimin hâli mâlûm. Genelde öğretim var, eğitim yok! Yâni bilgi veriliyor; insanlık, maneviyat, halk ilişkileri ihmal ediliyor veya verilemiyor. Okullar bilgi sahibi ediyor fakat ârif edemiyor. Oysa ilim edinmek kolay, irfan sahibi olmak zor. Halbuki hem ilme, hem de irfana muhtacız. İlim, maddî bilgi; irfan, manevi oluştur. İnsan ilimle maddî dünyasını, irfanla manevî hayatını kurar. Çeşitli sebeplerle  -kasıt olmasa da-  iyi bir eğitim göremiyoruz. Bunda biraz da  “İyi insan, iyi vatandaş”  gibi havada kalan, millîlikten uzak, soyut bir insan tipi yetiştirmek istenmesinin; yâni neye göre  “iyi”  ve nasıl bir  “iyi”  vasıf sahibi olmak lâzım geldiğinin, kesin çizgilerle belirtilmeyişin de rolü var.

“İşte sana, memurun katı davranması, senin şuralı veya buralı olmandan dolayı değil. Memurluğun, vatandaşa bir hizmet veriş şekli olduğunu okullarda veremediğimizden ötürü. Bir kısım memurlarımızın bu durumundan Edirneli de şikayetçi, Vanlı da. Bunun Doğululukla da, Batılılıkla da ilgisi yok. Meselâ ben doğuştan İstanbulluyum. Zannediyor musun ki ben bu yanlış muamelelerle karşılaşmıyorum?

“Kardeşim, şunu iyi bil ki, bu milletin aklından; ne dün, ne de bugün, ne kendisi, ne de başkası hakkında Doğuluydu, Batılıydı diye bir ayırım asla geçmez. Doğu Batı ayırımı var mı, yok mu? İşte gerçek:

“Ben İstanbul’da doğdum büyüdüm. Evim yok. Kiradayım. Sen ise Doğulusun ve devletin yurdunda kalıyorsun. Ben çalışarak okuyorum. Sen devletten burs alıyorsun. Ben burs almadığım için, hemen tayinim yapılmayacak. Sen ise mezun olduğunda hemen atanacaksın. Ve ben bu durumdan, asla şikayetçi değilim. Üstelik senin bu imkânlardan yararlanmanı memnunlukla karşılıyorum. Çünkü kesin olarak biliyor ve inanıyorum ki, ne senin bu durumun, ne de benim bu hâlim Doğululuktan ve Batılılıktan ileri geliyor. Yâni gelmiyor.

“Hor görülmene gelince; seninle burada oturuşum, seni arkadaş olarak seçişim, sana değer verişim ve diğer arkadaşların da, sana karşı gösterdikleri sevgi ve arkadaş canlısı tavırları, hele hele çok değerli hocamız muhterem Nejat Göyünç’ün sana karşı gösterdiği teveccüh ve ilgi. Bütün bunlar hor görülmeyişinin ve halkımızın; birbirine o gözle bakmadığının  -ayrıntılardaki eksikliklerimize rağmen-  asırların, içimizden söküp atamadığı asîl davranışlarımızın, hâlen dipdiri kaldığı ve daha da gürleşeceği ve gelişmenin  -millet ve devlet olarak-  bu yönde olduğu, dost düşman herkesin bildiği bir husustur.”

Anlattıkça itiraz eder gibi oluyor, fakat  “Lütfen sözümü kesme”  diyerek konuşmamı sürdürüyordum: “Gelelim İstanbul’da yaşayanlara. Bak canım kardeşim! İstanbul küçük bir Türkiye. İstanbul’da yurdun dört bir bucağından insanlar yaşar. İstanbul’a ne yapılsa az. Kaldı ki bu, hepimize yapılmış demektir. Üstelik İstanbul’un dertleri o kadar çok ki, halledilmesi bir tarafa, şehir büyüdükçe, mes’eleleri de gittikçe artmakta, üstesinden gelinmesi daha da güçleşmekte.

“Keşke İstanbul, ona lâyık bir duruma getirilebilse. Emin ol ki, İstanbul’un eksikleri, Anadolu’daki şehir ve kasabalardan az değil, belki daha fazla.

202

“İstanbul’un güzelliğine gelince, İstanbul’u İstanbul yapan, iki büyük kıtanın kilit noktasında yer alışı, Kuzey Yarım Küre’nin ne çok kuzeyinde, ne de çok güneyinde oluşu, râkımının sıfır düzeyinde, yâni deniz kıyısında bulunuşu, ikliminin mutedil ve hoşluğudur. Ki bunların hepsi Allah vergisi olup, İstanbul  -her şeye rağmen-  ‘Dünya Cenneti’ oluş konumunu buna borçludur. Bu bakımdan İstanbul’u Anadolu’ya taşımak, onda olanı, orda bulmak istemenin yersizliği ortada. Elbette İstanbul’un beşerî taraflarını Anadolu’da da görmek hakkımız. İmkânsız olan İlahî vergileri insanlardan beklemek. İşte bizim doğru bulmadığımız husus bu.

“Mesela denizi Anadolu’ya taşıyamayacağımız, Anadolu’nun deniz seviyesinden ortalama 1000 m. yüksekliğini sıfıra indirip, iklimini daha mutedil, daha iyi yaşanır bir hâle getiremeyeceğimiz. Ulaşım imkânlarını daha ucuza temin edemeyeceğimiz, elverişsiz mevsim şartlarını, yâni uzun süren soğuk karlı kış günlerini kısaltamayacağımız gibi. Şüphesiz bütün bunların  -tabii engeller olması yüzünden-  sağlanamayışları, özellikle Doğu Anadolu’nun gelişmesinde, istenmeyen farkların mevcudiyetini zarurî kılmaktadır. Biz yine İstanbul’a dönelim.

“Gerçi başkent Ankara’dır ama, Türkiye’nin kalbi İstanbul’da atar. İstanbul’un başı ağrıyorsa, Türkiye’nin de ağrıyor demektir. Öyleyse İstanbul hepimizin göz bebeği, hepimizin cânı cânânı, hepimizin üstüne titremesi gereken bir mâşuku. O’na haset değil, gıpta edilir ancak. O’na kem gözle bakmamak ve baktırmamak hepimize düşen millî bir görev olmalı değil mi, a benim güzel kardeşim?

“Hem sonra, sen zannediyor musun ki, Doğu ve Güneydoğu’nun eksiği gediği çok da, diğer yörelerin her şeyi tamam? Hayır hiç de öyle değil. Meselâ ben, aslen  Ordu vilayetinin Mesudiye kazasının Afan (şimdi Çardaklı) köyündenim. Henüz köyümüzde   -motorlu taşıtlara tam olarak elverişli-  doğru dürüst yol yok!  -Modern manada temin edebileceğimiz-  suyumuz mevcut değil! Elektriği hiç sorma! Sağlık Ocağı ise maalesef! Hatta bırak köylerimizi kazamıza bağlayan yolların olmayışını; ilçeyi vilâyete bağlayan yolumuz dahi topraktır.

“(Ancak şimdilerde  -Sağlık Ocağı hâriç-  yola, suya, elektrik ve telefona kavuşmuştur, ki zaten bugün Türkiye’nin her tarafı, aynı medenî imkânlarla donatılmış durumda.) Ama bizler bunu mes’ele yapmıyor, eksikliklerimizin sebebinde asla kasıt aramıyoruz.”

Artık sözümü kesmiyor, müspet-menfî bir karşılıkta da bulunmuyordu. Sâbit bakışlarla durgun bir çehreye bürünmüştü. Ben devam ediyordum:

“Kardeşim dedim, ‘Yüz seneden beri haraba yüz tutan bir şey, birden yapılamaz.’ (Bediüzzaman Said Nursî, İçtimaî Reçeteler II, İstanbul-1990,  s. 25) Yıllarca savaş içinde, cepheden cepheye, vatan savunmasına koşan millet evlâdı, kendi harap memleketini tamir edecek fırsatı, ancak Millî Mücadele’den sonra yakalayabilmiştir. Kaldı ki, yıkmak kolay, yapmak zor ve zaman alıcı. Yapılacak şey akla dayanıp, sevgiyi harekete geçirme ve hissiyatı fikirlere tabi kılarak yükselmenin yoluna bakmaktır.

“Meşrutiyet’te Asrın Âlimi’ne sordukları gibi sen de: ‘Şu Hükümet ve Türkler, nasıl olsalar biz rahat edemiyoruz, yükselemiyoruz. Başımızı kaldırıp onların üzerinden âleme temaşa etmek (bakmak). Kendimizi de bir kavim olduğumuzu göstermek nasıldır?’ diye sorarsan, ben de O’nun dediği gibi derim: ‘Meşrutiyet (şimdi Demokrasi) hâkimiyet-i millettir. Yâni efkâr-ı ammenin (kamu oyunun) misal-i mücessemi (somut bir örneği) olan meb’usan (milletvekilleri) hâkimdir. Hükümet, hâdim ve hizmetkârdır. Öyle ise kendinizden teşekkî (şikâyet) ediniz, her kabahati Hükümet ve Türklere atmakla çok aldanırsınız.

” ‘(Hem) gayret ediniz, çalışınız. Sebeb-i saadetimiz olan Meşrutiyet’i (şimdi Demokrasi’yi) takviye için fikr-i milliyeti (milliyet düşüncesini) huffar (kazıcı yâni âlet) yapıp, mârifet ve

203

fazileti eline veriniz…(Çünkü) Hükümet ve İstanbul ve Türkler nasıl olsalar olsunlar, size fenalıkları dokunmaz. Fakat iyilikleri gelir…’ (a. g. e. s. 33-34)

“Kaldı ki ‘Biz Kürdler başkalara benzemiyoruz. Yakînen (kesin olarak) biliyoruz ki, içtimaî (sosyal) hayatımız Türklerin hayat ve saâdetinden neş’et eder (çıkar).’ ” (a.g. e.  s. 80)

Bu minval üzere bir süre daha konuştum. Sonra tekrar görüşmek üzere vedalaşıp ayrıldık.

X

Aradan yıllar geçti. Bir gün, gazetenin birinde (yanılmıyorsam Cumhuriyet gazetesi olsa gerek) M’ in K. İlçesi Lise Tarih Öğretmeni’nin dövüldüğüne dâir bir haber okudum. İyice dikkat edince, birden heyecanlandım. O, fakülteden arkadaşım L. A. idi. Doğrusu, düştüğü duruma acımadım değil.

 

 

‘Hezarfen’ unvanına layık Prof. Dr. ORHAN KURAL ile daldan dala söyleşi

 

Oğuz Çetinoğlu: Hâriciyeci olmak istiyordunuz, Mâden Mühendisi oldunuz. Matematikçiliğiniz, mâden mühendisliğinin gerisinde değil, belki de ilerisinde. Yalnız Türkiye’nin değil, belki de dünyanın en çok ülke gören-gezen insanısınız. Konferans verme konusunda da dünya rekoru sizde olmalı. Sigara ile mücâdele konusunda, çevre meseleleri alanında sizden önde aktivist yok. Bâzıları onlarca baskı yapmış 2 düzineden fazla kitap yazdınız. Plaket ve teşekkür belgesi koleksiyonerisiniz.

Bunlar hatırlayabildiklerim. Bir bu kadar daha uzmanlıklarınız, ilgi alanınız vardır.

Bir yumurtayı üç kişi ortaklaşa taşımaya teşebbüs eden, daha ikinci adımda, taşımaya çalıştıkları malzemeyi omlet yapmaya hazır hâle getirebilen becerikli insanların bolca olduğu bir diyarda, koltuğunun altında iki elin parmaklarından daha çok karpuzla cambaz teli üzerinde dolaşıyorsunuz.

Her mahâretinizle ilgili bir soru sorsam, gazetenin bütün sayfaları yetmez.

Şöyle başlayayım: Bu mücâdele niçin?

Prof. Dr. Orhan Kural: Hani meşhur deniz yıldızı hikâyesi var ya!

Bir ünlü yazar bir sabah Jamaika kıyılarına vurmuş olan deniz yıldızlarını tekrar denize atmak çabasındaymış. Bir hanım da uzaktan ona dikkatle bakıyormuş. Sonunda kadın gelmiş ve yazara demiş ki ‘Boşuna uğraşıyorsunuz. Hepsini kurtaramazsınız. Nasıl olsa biraz sonra güneş çıkacak ve bunlar ölecek, hiç birşey fark etmeyecek.’ Ünlü yazar iç sesini çıkarmamış ve kadının gözlerine bakarak tek bir deniz yıldızını kumdan alıp, denize fırlatmış ve ‘Bu deniz yıldızı için çok şey fark etti.’ Demiş.

Çevre bilincini geliştirmek maksadı ile konferanslar verdim. Hani Neil Simons’un dediği gibi (+1), yani her konferans sonrası bir kişi kazansam kârdır. Bana sık sık şöyle de diyorlar. ‘Bu kadar konferans verdin, hiçbir şey fark etmeyecek, boşuna akıntıya kürek çekiyorsun…’

Bu Mücâdele Niçin?’ isimli kitabımda çok şeyin fark ettiğini, akıntıya kürek çekmediğimi ispatlayan belgeler vardır.

Türkiye’nin her köşesinden küçük birer umut yükseliyor. Amazonlarda bir kelebek kanat çırpsa bu Pasifik’te fırtınaya dönüşür. Belki bu umutlar Kaos teorisinde olduğu gibi adım adım kelebek kanatları ile bütün yurda ve bütün dünyaya yayılır. İnsanların hayat tarzı değişir. Futbol ve magazin artık popüler olmaz. Saygı ve sevgi bağları kuvvetlenir. Bir hamam böceğinin yaşama hakkı bir insanla aynı olur. Avcılık diye bir sözcük lügatten tamamen kalkar. Kimse tabağında yemek bırakmaz ve çöpe ekmek atılmaz.

Ümitliyim, Ümitli olmak zorundayız.

Çetinoğlu: Okudum. O mektuplardan birinde Zeynep, şöyle diyor:

Merhaba. Ben 8. Sınıf öğrencisiyim. Sizin konferansınıza katılmadan önce, çevreye karşı duyarlı olduğumu düşünüyordum. Sizi dinledikten sonra anladım ki ilgilenmekle duyarlılık çok farklıymış. Yaptığınız çalışmalarla herkese örnek oluyorsunuz. Sizi kutluyorum.’

Diğer mektuplar da öyle. Bâzıları var ki, okuyanların göz pınarlarına sessiz ve derin dâvetiyeler gönderiyor.

Gün gelecek, herkes bir deniz yıldızını kumsaldan alıp denize fırlatacak. Denizyıldızları hiç ölmeyecek…

Konuyu değiştirmeliyim…

Matematiği çok seviyorsunuz… Özel matematik dersleri verdiniz. Unutmadığınız bir hâtıranızı okuyucularımızla paylaşmak ister misiniz?

Prof. Kural: Bence, matematik, bütün hayatımın başarı anahtarıdır.

Matematiğim her zaman iyiydi.

Ben, ifademin -eğer düzgünse- düzgün olmasını edebiyat dersine değil, matematiğimin iyi olmasına borçluyum, diyebilirim.

Matematiği iyi olan birinin resim ve müzikte de başarılı olacağına inanıyorum. Konservatuarda okuyan bir öğrencim vardı: Jülide! Matematik dersi alıyordu benden.

Çetinoğlu: Konservatuar ve matematik…

Prof. Kural: Evet! Konservatuar öğrencisiydi ve matematik dersi alıyordu. Çünkü konservatuarda şarkılara giriş-çıkış zamanlamalarında zorlanıyordu. Belki sesi iyiydi; yeteneği de vardı; fakat maalesef ilkokuldan başlayan matematik bilgisinden yoksundu.

‘Meşhur Matematikçiler’ adlı bir kitap okumuştum. Bu kitapta; Tales, Öklid, Öler gibi matematik bilimine yaptıkları katkılarıyla tanıdığımız dehâların sadece matematik alanında değil, biyoloji, tıp, astronomi, felsefe, mantık, coğrafya, fizik ve kimya gibi farklı dallarda da çok başarılı oldukları anlatılıyordu. Çünkü matematik bilgilerine ve matematikle ilgili düşünme tarzına sahip olan birinin, her bilim dalında başarıyı yakalaması tabîidir.

Ne yazık ki, bugün bile matematiğin sosyal hayattaki rolü öğrencilere iyi öğretilemiyor, anlatılamıyor. Bu sebeple öğrenciler matematikten korkuyor ve ne işe yaradığını bilmeden, sevemeden çalışıyorlar. İşte bu yüzden bir matematik kitabı hazırladım.

Dikkat edin, kimi sanatçıların, sanat yönleri kuvvetli olmasına rağmen,.matematik nosyonları zayıf olduğu için başarıları ve şöhretleri çok kısa süreli olmuştur. Cüneyt Arkın, Erol Evgin, Barış Manço ve daha niceleri, bence yüksek öğrenimde edindikleri matematik bilgisiyle hayatlarında doğru kararlar almış, tutarlı adımlar atmışlardır. Sanatçının da başarısında, matematik bilgisinin çok önemli olduğuna inanıyorum.

Matematik, evrenin özünde de vardır. Mesela, uzaya gönderdiğimiz araçlara, dünyayı tanıtan bilgiler, evrenin ortak dili olan matematik işaretleriyle yazılıyor. Uzayda karşılaşılabilecek canlılara ulaşabilmek için bilmem kaç ışık yılı uzaklara kadar gönderilen radyo mesajlarında da matematiğin evrensel dili kullanılıyor.

Değerli arkadaşım Ediz Hun’un kızı Bengü’ye de ders vermiştim bir zamanlar. O günlerdeki bir konuşmamızda Ediz Bey; ‘Ben, Norveç’te biyoloji eğitimi gördüm; insan beyni ancak yaparak öğrenir, demişti.’

Çok doğru. Ben de matematiğin ancak yapılarak öğrenilebileceği inancındayım; çünkü matematik bir beyin jimnastiğidir.

Çetinoğlu: Müzik, resim ve spor…

Prof. Kural: Bugün bile hâlâ hayıflanarak, keşke lise yıllarında spor, resim ve müziğe daha fazla zaman ayırsaydım, diyorum ve gençlere öğütlüyorum: Müziğe, resme ve spora bütün boş zamanlarınızı ayırın; çünkü onlar size hayat boyu lâzım olacaktır. Zararını değil, yararını göreceksiniz. Bakın, biyolojiyi veya tarihi zamanla unutursunuz veya hayatın içinde gerektikçe kitapları açıp öğrenirsiniz. Yurt dışında veya arkadaş toplantılarında bir-iki şarkı söylemeniz, gitar çalmanız, bir arkadaşınızın portresini çizmeniz, bir tatil köyünde bir basketbol veya voleybol oyununa katılmanız veya bir gemi seyahatinde masa tenisi turnuvasını kazanmanız güzel olmaz mı? Bunlar insana yeni dostlar kazandırır. Yeni çevreler oluşturur.

Çetinoğlu: Meslek olarak neden mâden mühendisliğini seçtiniz?

Prof. Kural: Bir işe karar vermek çok önemli elbette. Hayatın dönüm noktalarından biri çünkü. Benim gönlümde hariciyeci veya ünlü bir film yönetmeni olmak yatıyordu aslında. Her zaman hareketli yaşamak, değişik yerler görmek ve farklı kültürden insanlarla tanışmak tutkusu vardı içimde.

Dr. Şahap Kocatopçu akrabamızdı. O yıllarda Şişe Cam’ın genel müdürüydü. Maarif Koleji’ni bitirdikten sonra meslek seçiminde kendisine danıştım.

Önemli olan popüler bir meslek seçmek değil, mezun olduktan sonra o meslekte başarılı olmaktır.’ Dedi. ‘Bu ara maden mühendislerine ihtiyaç var. Üstelik dil bilen maden mühendislerinin sayısı da çok fazla değil. Mezun olunca bir bursla yurt dışına gitmen kolay olur.’

Birkaç üniversitenin sınavına girdim ve hepsini kazandım. İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’ni istiyordum. Başladım. Derse bile girdim. Bu sırada Teknik Üniversite’nin sonuçları açıklandı. Ben, Maden Fakültesi’ni, Kimya Fakültesi’nden sonra ikinci sıraya yazmıştım. Kimyayı istemiştim; çünkü o zamanlar kimya ile eczacılık en popüler dallardı.

Kimyayı az bir farkla kaybettim. Fakat Maden Fakültesi’ne birincilikle girdim. Sonra ‘İktisat mı, Maden mi?’ diye bir zaman epeyce düşündüm. Kararım Maden Fakültesi oldu ve bu kararımdan dolayı hiç de pişman olmadım.

Üniversitede hep sınıf birincisiydim. Hatta bu sayede, New York Columbia Üniversitesi Vakfı’ndan yüksek lisans için burs kazandım. Maden, genelde çok çalışkan ve başarılı öğrencilerin seçtiği bir dal değildi. Öğrenciler son tercihlerine yazarlardı. Bu gelenek, bugün bile pek değişmedi. Ben ise şöyle düşünüyordum: ‘Hangi meslek dalında olursan ol, en iyisi ol.’ Tabî, fazla tercih edilmeyen alanlarda daha çabuk yükselebilirsiniz. Kısacas, Mâden Fakültesi en doğru tercihti.

Çetinoğlu: Üniversite öğrenciliği yıllarınızda özel dersler verdiniz. Unutamadığınız bir hâtıranızı lütfeder misiniz?

Prof. Kural: Bir zamanlar, Türkiye’nin önemli ailelerinden birinin çocuğuna ders veriyordum. O dönemde, üniversiteye giriş sınav kitapçıkları, özel bir matbaada basılırdı. Bu ünlü ailenin reisi bana telefon etti ve benden fazladan o gün için ders saati istedi. ‘Peki!’ dedim, gittim. Çocuk dersin başında cebinden buruşuk kâğıtlar çıkardı. O yılın üniversite giriş sınav sorularıydı bunlar. ‘Nereden aldın bunları?’ diye hayretler içinde sordum. ‘Babam beni soruların basıldığı matbaaya işçi olarak soktu.’ dedi. Sesimi çıkarmadım; ama inanmadım. Zaten inansam, tavrım çok farklı olurdu. Onunla çözdüğümüz bütün soruları gene de diğer öğrencilerime de götürdüm. Sınavdan sonra hepsi bir bir telefon edip ‘Nereden bildiniz? Çözdüğümüz soruların aynısı geldi.’ dediler. Adını vermek istemediğim, bugünün ünlü bir doktoru olan bu genç, dolaylı olarak ve bilmeden diğerlerine de yardım etmiş oldu böylece.

Sonradan, sınav sorularının basımı işi ciddiye alındı. Hatta bu yılların birinde, sınav tamamen iptal edildi. Kitapçıklar, yoğun güvenlik önlemleri altında basılmaya başlandığı hâlde, aynı olay 1999 yılında bir defa daha tekrarlandı.

Değerli sanatçı Muazzez Abacı’nın kızı Saba ile de birlikte çalıştık. O zamanlar Muazzez Hanım Fenerbahçe’de bir çatı katında oturuyordu ve sıkıntılı günler geçiriyordu. Fakat Saba iki odalı o evde büyük bir özveri ile sabahlara kadar çalışarak Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’ni kazandı. Böylece İstanbul’da hiç de iyi bir şöhreti olmayan bir liseden mezun olan öğrencinin gerekli hırs ve iradeyi gösterdiği takdirde zoru başaracağını ispatladı.

Çetinoğlu: İzniniz olursa bu söyleşimizin son sorusu, sizin en önemli ilgi ve çalışma alanlarınızdan biri olan çevre problemleri üzerine olsun: Çevre konusunda, üzerinde en çok durduğunuz konuları, paragraf başlıkları itibariyle okuyucularımıza aktarır mısınız?

Prof. Kural: İklim değişiklikleri ve ısınmaya, insanın tüketim hırsı sebep olmaktadır. Daha çok tüketen değil, daha çok düşünen ve bilen insan mutludur. Her vatandaş görevini yaparsa, başarı sağlanır. Herkes sorgulamalı. İlkeli olmalı. Hiçbirimiz, hepimiz kadar güçlü değiliz.

Unutulmamalı: Bilgi güçtür.

Geceleri yattığımızda, gözümüzü kapatınca; ‘huzur içerisinde’ uyuyabilmek ve bu dünyayı gelecek nesillere ulaştırabilmek için şahsen yapabileceğimiz bâzı hareketler bâzı işler vardır. Bu işlerin yapılması sosyal sorumluluk gereğidir.

Bunlar, kitap sayfalarını dolduracak kadar çoktur. Önemli olan birkaçı şöylece sıralanabilir:

*Strafor gibi maddelerden yapılmış tek kullanımlık bardaklar ve tabaklar, çevre için büyük bir problemdir. Keşke hiç satılmasa… Kullanmamaya dikkat edilmelidir.

*Moda sâdece aşırı tüketimi destekler. Mühim olan temiz ve yakışanı giymektir. Kesinlikle hakiki kürk ve taklitleri giyilmemelidir. Bu kürkler, hayvancıklardan canlı canlı çıkarılmaktadır. Ayrıca giyenleri de uyarın. Konuyla ilgili gayet çarpıcı bir CD’miz var. İsteyenlere yollayabiliriz.

*İhtiyaç fazlası eşyalarınızı, onları kullanabilecek kişilere ve ilgili derneklere ulaştırın. Siz de ikinci el eşya almaktan utanmayın.

*Süt ve meyve suyu karton kutularını, alüminyum, demir, kumaş, tahta, kâğıt, mukavva, pet şişe ve poşetleri, normal çöpten ayrı büyük bir siyah torbada kuru ve yağsız olarak saklayın. Torba dolunca en doğrusu belediyelere ulaştırmaktır. Birçok belediyenin özel araçları bu maksatla haftada bir mahalleye uğrar. Onlara veremiyorsanız, sokaklarda çöp toplayanlara temiz olarak ulaştırın veya kacıya, bakkala bırakın. Onlar versin. Böylece geri dönüşüm noktalarına ulaşmış olur. (Tabiî, ufak yerleşim merkezlerinde ve köylerde bunu gerçekleştirmek zordur.)

*Yemeklerde kullanılan yağlardan arta kalanları lavaboya dökmeyin. Bunlar biodizel olarak kullanılabilir. Bunları değerlendiren kuruluş size biriktirmeniz için bidon verecektir. İletişim kanalları: www.ezici.com.tr Telefon: 0.212-444 28 45

Diğer tavsiyeler için: Dünyayı Hep birlikte nasıl Kurtarabiliriz? DÜNYA İÇİN BİR ŞEY YAP isimli kitapçığımdan yararlanılabilir. kural@itu.edu.tr www.orhankural.net Belgegeçer: 0.285 65 31

PROF. DR. ORHAN KURAL

1950 yılında İstanbul’da doğdu. Orta öğrenimini Kadıköy Maarif Koleji’nde tamamlayan Kural, 1972’de İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) Maden Fakültesi’ni bitirdi. Mayıs 1973’te burslu okuduğu New York Columbia Üniversitesi’nden Maden Yüksek Mühendisi, Eylül 1978’de ise İTÜ Maden Fakültesinden kömür kimyası dalında ‘Doktor’ unvanı aldı.

10’a yakın gazete ve dergide köşe ve gezi yazıları ve makaleleri sürekli yayınlanmaktadır. Değişik kanallarda sekiz yıldır radyo ve televizyon programlan hazırlayıp sunmaktadır. İngilizce, Almanca ve İtalyanca bilen Orhan Kural bugüne kadar 200’e yakın ülkede, ‘Modern Evliya Çelebi’ olarak da tanınmaktadır.

Kural, halen Gezginler (Kulübü) Derneği “Kurucu Başkanlığı’ görevini yürütmektedir. 2003 yılının ortalarında ise Benin Fahri Başkonsolusluğu’na atanmıştır. İTÜ Ekoloji ve Sigarayı Bırakma Kulüpleri Danışmanıdır. İTÜ Maden Mühendisliği Bölüm Başkanı ve Sigarayla Savaşanlar Derneği Onursal Başkanıdır.