20.5 C
Kocaeli
Çarşamba, Temmuz 29, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 898

Han-ı Yağma (Yağma Sofrası)

 

Bu sofracık, efendiler – ki iltika ama muntazır  (bekler yutulmayı)
Huzurunuzda titriyor – şu milletin hayatıdır
Şu milletin ki mustarip, şu milletin ki muhtazır (şu acılı, ölümü bekleyen mahvolmuş millet)
Fakat sakın çekinmeyin, yiyin, yutun hapır hapır…

Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin

Efendiler pek açsınız, bu çehrenizde bellidir
Yiyin, yemezseniz bugün, yarın kalır mı kim bilir
Şu nadi-i niam, bakın kudumunuzla müftehir (şu doyurucu sofra, bakın gelişinizle övünür)
Bu hakkıdır gazanızın, evet, o hak da elde bir…

Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı zi-safa sizin
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin

Bütün bu nazlı beylerin ne varsa ortalıkta say
Haseb(soy), neseb, şeref, oyun, düğün, konak, saray
Bütün sizin, efendiler, konak, saray, gelin, alay
Bütün sizin, bütün sizin, hazır hazır, kolay kolay…

Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin

Büyüklüğün biraz ağır da olsa hazmı yok zarar
Gurur-ı ihtişamı var, sürur-ı intikaamı var(ihtişamlı gururu, intikam alıcı sevinci var)
Bu sofra iltifatınızdan işte ab ü tab umar(bu sofra iltifatınızdan böyle ısınır ve ışıldar)
Sizin bu baş, beyin, ciğer, bütün şu kanlı lokmalar…

Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı can-feza sizin( bu doyumsuz sofra sizin)
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin

Verir zavallı memleket, verir ne varsa, malini
Vücudunu, hayatını, ümidini, hayalini
Bütün ferağ-ı halini(rahatını), olanca şevk-i balini(gönül balını) 
Hemen yutun düşünmeyin haramını, helalini…

Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin

Bu harmanın gelir sonu, kapıştırın giderayak
Yarın bakarsınız söner bugün çıtırdayan ocak
Bugünkü mideler kavi, bugünkü çorbalar sıcak
Atıştırın, tıkıştırın, kapış kapış, çanak çanak…

Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı pür-neva sizin
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin

Yeni Osmanlıcılık yutturmacasının altında yatan bu yağma sofrası mı idi?

 

 

Din Nasihattir

İnanç, ibadet ve iyiliklerin Allah katında değer kazanması, yani insanın gerçek anlamda “kul” olması, ihlâs ve samimiyetine bağlıdır. (…) Her konuda dürüst, tutarlı ve samimi bir tutum içinde olmak mü’min olmanın ayrılmaz bir vasfı iken, riyakârlık ve ikiyüzlülük imanla bağdaşmayan hallerdir. Kur’an-ı Kerim’in inanç ve amelde ikiyüzlü davranan münafıklara cehennemin en alt tabakasını müstahak görmesi (Nisâ, 4/145) bu açıdan anlamlıdır. İkiyüzlü davranarak, gösteriş yaparak insanları aldatmak mümkün olsa bile her şeyin iç yüzünü bilen Yüce Yaratıcı’yı kandırmak mümkün değildir. (Hadislerle Müslümanlık, c. 3, sh.144-145)

Hz. Peygamber (s.a.s.)’den rivayet edilen bir hadis-i şerif, Yüce dinimiz İslam’ın, özü itibariyle ihlâs ve samimiyetten ibaret olduğunu bildirmektedir.Sahabeden Temîmed-Dârî (r.a.)’den rivayet edildiğine göre; Hz. Peygamber (s.a.s.): “Din nasihattir” buyurdu. Sahabeden bazıları: “Kimin için nasihattir, Ya Resûlallah? diye sordular.Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurdu:“Allah’a, Kitabına, Rasulüne, Müslümanların (meşru) idarecilerine ve bütün Müslümanlara.”(Müslim, İman, 95)

İslam âlimlerince İslam’ın temel dayanağı (medâru’l-İslam) kabul edilen dört hadisten birisi olan bu hadis-i şerifin hakkıyla anlaşılabilmesi için öncelikle “Nasihat” kavramının doğru anlaşılması gerekmektedir.

Nasihat sözlükte dinin ve aklın beğendiği şeyleri tavsiye, öğüt, ibret verici ders, ihtar,iyi ve hayırlı işlere davet, kötü ve şer olan şeylerden nehyetmek, bir işi sadece Allah rızası için yapmak, iyi niyet sahibi olmak ve başkasının iyiliğini istemek, yırtık olan elbiseyi dikmek, balı mumundan süzüp arındırmak gibi çeşitli manalara gelmektedir.Bazı kaynaklarda ise daha geniş kapsamlı olarak nasihat, kişinin inanç, ibadet ve her türlü iyiliklerdeki dürüstlük ve samimiyetini ifade edecek şekilde açıklanmaktadır.

Görüldüğü gibi, Arap dilinin en kapsamlı kelimelerinden biri olan nasihat, sadece dilimizde yaygın olarak kullanılan öğüt verme, vaaz, ibret verici ders ve tavsiyeden ibaret olmayıp, daha geniş manalara da gelmektedir. Nasihat; bir şeyi veya bir kimseyi içten ve gönülden sevmek, ona bağlanmak, sadakat, ihlâs ve samimiyet demektir.Konumuzda bahsi geçen hadis-i şerifin ruhuna uygun düşen anlamı da budur.Nitekim Kur’an’da da,içten ve samimi tevbe,”nasûh” kelimesiile ifade edilmiştir.(Tahrîm, 66/8)

Hz. Peygamber (s.a.s.)’in bu hadis-i şerifi, az sözle pek çok manalar ifade eden (cevamiü’l-kelîm) hadislerden biridir. İslam âlimleri, neredeyse “dini ayakta tutan nasihattir” anlamına gelen bu hadisi, İslam’ın esasını oluşturan hadislerden biri ve en önemlisi olarak kabul etmişlerdir.

Hadis-i şerifte geçen Allah’a nasihati, onun varlığına ve birliğine iman; kitaba nasihati Kur’an’a iman edip hükümleriyle amel etmek; Resûle nasihati O’nun Allah’ın elçisi olduğuna iman edip sünnetine uymak; Müslümanların yöneticilerine nasihati, hak üzere olduklarında onlara itaat etmek, hata yaptıklarında uyarıda bulunmak; Müslümanlara nasihati ise onların iyiliğini istemek diye açıklamak mümkündür.Şimdi bunları sırasıyla açıklamaya çalışalım:

•1.      Allah için nasihat:

Allah’a nasihat; Allah’a iman etmek, dini Allah’a has kılarak O’na ihlâs ve samimiyetle kulluk etmek ve O’nun rızasına uygun olmayan davranışlardan kaçınmak demektir. Allah için sevmek, Allah için buğz etmek, Allah’a itaat edenleri dost, isyan edenleri ise düşman bilmek, nimetlerine şükretmek de dinin Allah için nasihat oluşunun gereğidir.

İnsanın yaratılış gayesi Yüce Allah’a kulluk etmektir. (Zâriyât, 51/56)Kur’an-ı Kerim’in birçok yerinde ayırım olmaksızın bütün insanlara Allah’a ibadet etmeleri emredilmektedir. (Mesela bkz. Bakara,21; Nisa,36; Hac, 77; Yasin, 61;Zümer,11;Enbiya,92; Mü’min, 60; İsrâ,24) Zira insan, iman ve salih amellerle ancak kulluktaki samimiyetini ifade edebilir. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de, “İnsanlar, “inandık” demekle imtihan edilmeden bırakılacaklarını mı zannederler?”(Ankebût, 29/2)buyurularak, insanların samimiyetlerinin deneneceği bildirilmektedir.

Ancak yapılan ibadet ve iyiliklerin halis bir niyetle yani sadece Allah’ın rızasını kazanmak maksadıyla yapılması şarttır. Başkalarının takdirini kazanmak ve dünyevî bir takım menfaatler elde etmek gibi başka niyet ve düşüncelerle samimiyetten uzak bir şekilde yapılan ameller Allah’ın yanında ibadet olarak değer kazanmaz. Bir hadis-i şerifte bu konuya dikkat çekilerek şöyle buyrulmuştur: “Allahu Teâlâ, ancak samimiyetle kendisi için ve kendisinin rızası gözetilerek yapılan ameli kabul eder.”(Nesâî, Cihad, 24)

Allah’a kullukta O’nun rızasının dışında başka amaçlar taşımak, amellerine riya karıştırmak (işlerini Allah için değil de gösteriş için yapmak) insanı       şirke düşürebilir. Bundan son derece sakınmak gerekir.

Unutulmamalıdır ki, önemli olan ibadetlerin çok veya az yapılması değil, samimi duygu ve düşüncelerle yapılmış olmasıdır. Allah katında bir değer ifade etmeyen, makbul olmayan bir şey için harcanan zaman ve emek boşunadır. Peygamber Efendimiz (s.a.s.)’in Muaz b. Cebel (r.a.)’e yaptığı tavsiye konunun önemini anlatma bakımından çok anlamlıdır: “İnancında samimi ol, o zaman sana az amel de yeter.”(Hâkim, Müstedrek, VIII, 2797)Bu durumda insana düşen görev;inancı, kulluk ve itaati yani dini yalnız Allah’a has kılmak; şirk ve riyadan uzak durmaktır.

•2.      Allah’ın Kitabı için nasihat:

Hadis-i şerifte bahsedilen Allah’ın Kitabı, Kur’an-ı Kerim’dir. Dinin Allah’ın Kitabı için nasihatten olmasından maksat; Kur’an-ı Kerim’in, Allah’ın kelamı olduğuna, bütün semavî kitapların sonuncusu olduğuna; Allah tarafından gönderildiğine ve yine O’nun tarafından korunacağına inanmak, emirlerine uymak, yasaklarından sakınmaktır.

Yine Kur’an’ı tecvidine ve adabına riayet ederek okumak, ezberlemek, Kur’an’ı anlamaya ve onunla amel etmeye çalışmak, Kur’an’a saygı ve hürmet göstermek de Allah’ın Kitabı Kur’an-ı Kerim’e samimiyet kapsamındadır.

Müslüman, Yüce Allah’ın kelamı olan Kur’an’ı öğrenmeli ve sık sık okumalı, ayetlerin manasını ve mahiyetini anlamaya çalışmalıdır.  Kur’an kendisini okuyan ve hükümleriyle amel eden kimseye kıyamet günü şefaatçi olur. (Müslim, Müsafirin, 252) AyrıcaHz. Peygamber (s.a.s.), Kur’an ile hemhâl olanların, Allah’a yakın olan kimselerden olduğunu haber vermiştir.(İbn-i Mâce, Mukaddime, 16)

Kur’an-ı Kerim’i, bilmeyen kimselere öğretmek de ona karşı samimiyetin bir gereğidir. Çünkü Kur’an’ın başkalarına öğretilerek, hıfzedilerek nesilden nesile aktarılması, korunması Müslümanların en önemli vazifeleridir. Bundan dolayıdır ki, Hz. Peygamber (s.a.s.):“Sizin en hayırlınız Kur’an’ı öğrenen ve öğretenlerinizdir”(Buharî, Fezailü’l-Kur’an 21) buyurmuşlardır.

•3.      Allah’ın Resûlü için nasihat:

Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.)’in Allah’ın elçisi olduğuna iman etmek,  Allah’tan getirip bildirdiklerine inanmak, O’nu sevmek, O’na itaat etmek, saygı ve hürmette kusur etmemek, işte bunlar Allah’ın Resûlü için nasihat demektir.

Hz. Peygamber (s.a.s.)’e samimiyetini göstermek isteyen bir mü’min; O’nu canından bile çok sevmeli, O’nun sünnetine sarılmalı ve yolundan gitmeli, ahlâkıyla ahlaklanmalı, O’na itaati Allah’a itaat bilerek emrettiklerini yerine getirmeli, yasaklarından sakınmalı, ehli beytini ve ashabını sevmeli ve O’na her fırsatta bol bol salavat-ı şerife okumalıdır.

Hz. Peygamber (s.a.s.)’e itaat konusunda Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulmaktadır: “Kim Peygambere itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur.”(Nisâ, 4/80); “Peygamber size ne verdiyse onu alın, neyi de size yasak ettiyse ondan vazgeçin. Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz, Allah’ın azabı çetindir.”(Haşr, 59/7)

Hz. Peygamber (s.a.s.) de kendisine itaat edilmesinin ve sünnetine uyulmasının önemine işaret ederek şöyle buyurmuştur: “Kim bana itaat ederse, Allah’a itaat etmiş olur, kim de bana isyan ederse Allah’a isyan etmiş olur.”(Buharî, Ahkâm, 1; Müslim, İmare, 32-33);“Size iki şey bıraktım. Bunlara sımsıkı sarıldığınız müddetçe asla sapıklığa düşmezsiniz: Allah’ın kitabı ve benim sünnetim.”(Ebu Davûd, Sünnet, 5; Tirmizî, Menâkıb, 31)

•4.      Mü’minlerin yöneticileri için nasihat:

Hz. Peygamber (s.a.s.), dinin, toplumun önünde bulunan ve onlara önderlik yapan yönetici/idareciler için de nasihat olduğunu beyan etmiştir. Burada ifade edilen idareciler için nasihat, hak yolda olanlara itaat edip destek vermeyi, gerektiğinde onlara hatalarını göstermeyi, nasihat ve uyarıda bulunmayı, iyiliğe çağırmayı ifade etmektedir.Kur’an-ı Kerim’de mü’minlere, Allah’a ve Peygamberine itaatle birlikte kendilerinden olan idarecilere itaat edilmesi de emredilmiştir:“Ey iman edenler, Allah’a itaat edin, Peygamber’e itaat edin ve sizden olan ulu’l-emre (idarecilere) de itaat edin.”(Nisâ, 4/59)

Toplumu yönetenler ağır bir sorumluluk yüklenmektedirler. Üstlendikleri sorumlulukları hakkıyla yerine getirebilmeleri için kendilerine yardımcı olunması ve dua edilmesi de insanların onlara karşı görevlerindendir. Müslümanlar, yöneticilerinin adaletle davranmalarını, iyi ve dürüst olmalarını, doğru yolu bulmalarını istemeli, bunun için dua etmeli; hak üzere oldukları müddetçe onlara itaat etmeli ve yardımcı olmalı; haktan ve doğruluktan ayrılmaları durumunda onları adabına uygun şekilde uyarmalıdırlar. Hz. Peygamber (s.a.s.), yöneticilere ve yüksek mevkide bulunan diğer kimselere nasihat konusuna özel bir önem vermiştir. (Bkz. Müsned, II, 327, 360; III, 225; İbnMâce, Menâsik, 76; Ebu Dâvûd, Edeb, 125)

•5.      Bütün Müslümanlar için nasihat:

Dinin bütün Müslümanlar için nasihat olması, Müslümanların birbirlerine karşı görev ve sorumluluklarını yerine getirmeleri anlamına gelmektedir. Buna göre; bir Müslümanın din kardeşlerini sevmesi, onlara şefkat ve merhamet göstermesi, onların hak ve hukuklarını gözetmesi, kimseye eliyle, diliyle herhangi bir şekilde zarar vermemesi,onların kusurlarını örtmesi, din kardeşlerini iyiliklere yöneltip kötü ve zararlı şeylerden sakındırması, kendisi için arzu ettiklerini onlar için de istemesi, canlarını, mallarını, ırz ve namuslarını koruması, onlara dua ederek iyilik ve hayır dilemesi onun Müslümanlara karşı samimiyetinin bir göstergesidir.

Aynı zamanda Müslümanların dertleriyle dertlenmek, üzüntü ve kederlerine ortak olmak; onlardan gelen sıkıntı ve eziyetlere katlanmak, ihtiyacı olanlara yardımcı olmak da dinin Müslümanlar için nasihat olması demektir.

Hz. Peygamber (s.a.s.), Müslümanların birbirlerini sevmeleri, birbirlerine karşı samimi duygular beslemelerini ve birbirlerini koruyup gözetmelerine büyük önem vermiştir. İşte bu konudaki tavsiyelerinden bir örnek:“Kim, bir mü’minin dünya sıkıntılarından birini giderirse, Allah da kıyamet gününde onun sıkıntılarından birini giderir. Kim darda kalan birine kolaylık gösterirse, Allah da ona dünya ve ahirette kolaylık gösterir. Kim bir Müslümanın ayıbını örterse, Allah da onun dünya ve ahiretteki ayıplarını örter. Mü’min, kardeşine yardımcı olduğu müddetçe Allah da onun yardımcısı olur.” (Müslim, Zikr, 37-38; Ebu Davud, Edep, 60)

Hz. Peygamber (s.a.s.) bu tavsiyelerinin yanı sıra İslam kardeşliğinin sağlam temeller ve samimiyet anlayışı üzerine kurulması adına köklü çözümler de üretmiştir. Mesela; İslam’a yeni girenlerden biat alırken Allah’a itaat etmeleri, namaz kılmaları, zekât vermeleri konusunda söz alırken ayrıca Müslüman kardeşlerine karşı dürüst ve samimi olmalarını da şart koşmuştur. (İbn Hanbel, Müsned, IV, 360, 364, 365)Görülüyor ki; samimiyet, Müslümanın inanç ve ibadetlerinde olduğu kadar, insanlarla olan münasebetlerinde de önemli bir yer tutmaktadır. Zira huzurlu bir toplum oluşturmayı hedefleyen dinimiz İslam, Müslümanların içi dışı bir, dürüst ve samimi insanlar olmalarını, birbirlerine karşı samimi ve içten davranmalarını, ikiyüzlülükten ve riyakârlıktan şiddetle sakınmalarını emretmektedir.

Sonuç

Bütün bu açıklamalardan sonra nasihatin sadece özellikle ülkemizde yaygın olarak kullanıldığı gibi öğüt vermek anlamına gelmediğini; ayet ve hadislerde daha çok içtenlik, ihlâs, samimiyet, dürüstlük, sadakat, kalpten bağlılık anlamında yer aldığını söyleyebiliriz.Hz. Peygamber (s.a.s.)’in konumuzla ilgili hadis-i şerifinde de Müslümanların Allah’a, Kur’an’a, Hz. Peygamber’e, Müslümanların (meşru) idarecilerine ve bütün Müslümanlara karşı samimi davranmalarının önemi çok açık bir şekilde vurgulanmıştır.

Böylece inanan insan, Allah’a iman ve kulluk, Kur’an’a tabi olma, Hz. Peygamberi örnek alma, yöneticilere karşı hakkı söyleme ve toplumsal görevlerini yerine getirme, sınıf ve statü farkı gözetmeksizin bütün Müslümanların ve hatta bütün insanların haklarına riayet etme gibi konularda ciddi bir samimiyet sınavına tabi tutulmaktadır. Bu sınavın zorluğunu bilen Allah Resûlü, namazlarının ardından, “… Allah’ım! Ey Rabbimiz ve her şeyin Rabbi! Beni ve ailemi dünya ve ahirette her an sana ihlâsla bağlı kıl. Ey yücelik ve ikram sahibi!..” duasıyla Cenâb-ı Hakk’a niyazda bulunmuştur. (Ebu Davûd, Vitr, 25)

O halde Müslüman, dininde samimi olmak için öncelikle hiç bir dünyevî karşılık beklemeden sırf Allah rızası için kulluk yapmalıdır. Bununla birlikte Allah’ın Kitabı Kur’an-ı Kerim’e ve Resûlü Hz. Muhammed (s.a.s.)’e tazim ve hürmet göstermeli, emir ve yasaklarına tereddütsüz uymalıdır. Müslüman, Allah’a, Kur’an-ı Kerim’e ve Hz. Peygamber (s.a.s.)’e karşı olduğu gibi insanlara ve diğer bütün varlıklara karşı da samimiyet göstermelidir. Onların hak ve hukuklarına riayet etmeli, kimseye zarar vermemeye özen göstermelidir.

Paralel Yapılanma, Dikey Yapılanma

AKP iktidarı, gerilim ve kavga siyasetini tercih ederek, siyasi hayatını sürdürmektedir.

Sadece muhalefetle kavga etmemektedir,

Önüne gelen herkesle…

İç siyasette de böyle, dış siyasette de…

Kavgalı olmadığımız tek komşumuz yok…

Bir istisna var elbet…

Peşmerge ve Peşmerge başıyla barışık…

Maşallah dediği de, üç gün yaşıyor…

Sonunda kavga edecek tek nokta kaldı.

O da; Kendisini destekleyen niteliği belli yapılanmalar…

Kendi tabirleriyle, paralel yapılanma…

Paralel yapılanma,

Dikey yapılanmaların pervasızca uygulamalarına karşı, başkaldırı demektir.

Dikey yapılanma ise, bu ülkenin bir kısım insanlarının diğerlerine üstün olduğunu, her şeyin kendilerine mubah sayıldığı AKP’liler…

Milletvekili, bakan, belediye başkanlarının birinci derecede, has daireden yakınları…

Bunların yolsuzluk ve hırsızlıkları o kadar konuşuldu ki, kendilerini destekleyen gurupları da rahatsız etmeye başladı…

Kadrolaşmayla başlayan masum istekler, onlar ne yaptı iseler, diğerlerinin de paralel talepleri söz konusu oldu.

Artık mücadele kaçınılmaz olmuştu…

Güç gösterisi yapıldı.

Kasetler, tapeler, ses kayıtları, karşılıklı ateş…

AKP ise, deşifre olunan hırsızlık ve yolsuzluklara mukabil, sürgün ve el koyma, baskı ve kara propaganda ile savaşı sürdürüyor…

Kim haklı kim haksız, millet kara verecektir…

Ancak, bölgesel gelişmeler ürkütücü boyutta iken, haklının, haksızın önemi var mı?

 

Memleket Meselesi

Suriye ile savaşa girmek için Süleyman Şah türbesinin bir gerekçe olarak kullanılması gerekirse Türkiye’ye doğru 8 füze artırıp müdahale için ortam yaratılması planı ve bu ses kaydı doğru ise söylenecekler belli;
Seçim kazanmak uğruna bir ülkenin savaşa sürüklenmesi insanların öleceğini bilerek ülkenin Suriye bataklığına çekilip yutulabileceği hesaba katılmıyor mu? 
Yolsuzluktan, soruşturmalardan kurtulabilmek, soruşturmaları örtbas edip meclis gündemini savaş ile oyalayıp planlamak acizliktir.

Seçimi kaybetme korkunuzdan kargaşa çıkarıp seçim ertelemek aşağılık bir siyasettir.
11 yıldır ülkemizde yaptığınız yolsuzluklarınızla,hırsızlıklarla akraba ve yandaşlarınızı zengin etme rekabetine kapılıp Ülkemizle ilgilenmemiş ve güvenlik zaafına düşürüp düşmanlarımız avuç, ovuştururken Ülkemizin güvenlik kaleleri zapt edilmişken;
BB. çıkmış yüksek sesle ona buna hakaret ve tehdit etmekten sesi kısılıyor bir seçim uğruna ülkemizi feda ediyor. Hırs ve nefretle halkının özgürlüğüne darbe yapıyor.
Ülkemizin bütün mahremine girilmiş, tüm devlet sırları ortaya dökülmüş ise Tüm dünya Ülkeleri halimize gülüyor ise sorarlar adama….
EYYY…….. Başbakan……!!!!! BU ÜLKE NEREYE GİDİYOR……????

Ne Müthiş Bir Seçimdi…

Güya mahallî idâreler seçimi idi…

Genel seçim havasına büründürüldü.

Referandum anlamına geleceği iddia edildi.

Yetmedi…

Dünyanın hiçbir ülkesinde görülmemiş bir şekilde seçim sandıklarına, ‘hırsızlıkları, yolsuzlukları rüşvetleri aklama‘ fonksiyonu yüklendi.

Bir fırtına idi…

Geçti.

Deldi, kırdı, yaktı, yıktı da geçti.

Geçmiş olsun.

Allah (cc) candan aziz vatanımızı ve necip milletimizi tekrarından korusun.

Âmin… Âmin… Âmin…

Etkileri inşallah kalıcı olmaz.

Kamplara bölünmüşlüğümüz, devlet yönetiminin yetkisiz ve sorumluluğu olmayan kişi ve/veya gruplarla paylaşılması gibi sosyal ve siyasî âfetler son olsun!

Hırsızlıkları, yolsuzlukları, rüşvetleri umursamazlığımız, tape bağımlılığımız bitsin.

İnsanlarımız ak ile kara, dostluk ile düşmanlık arasında tercih yapmaktan kurtulsun.

Ya bendensin veya düşmanımsın!’ söylemleri son bulsun.

Dünyanın beyaz ile siyahtan ibâret olmadığını, hayatın bu iki renk arasında ve çok geniş bir yelpazede olduğunu öğrenelim.

Yanlışları ve yanlışlıkları söyleyenlerin düşman, daima ve yalnızca’Haklısızın efendim!’ diyen yandaşların dost olmadığını bilelim.

İş yapmış olmanın; çalmayı-hırsızlığı ve rüşveti mâzur göstermeyeceğini idrak edelim.

Eğri otursak bile doğru konuşalım:

Yapılan her işin doğru ve eksiksiz olduğunu söylemek de, yapılan bütün işlerin yanlış ve noksan olduğunu söylemek de kimseye fayda sağlamaz. İkisi arasında söylem farkı varsa da, anlam farkı yoktur. Çünkü söylenenler gerçek, söyleyenler samîmi değildir.

Göz, olanı; akıl, olacağı görür.’

İnsanlarımızın bir kısmı yalnızca olanı görüyor. O ‘bir kısmın‘ da bir kısmı, olanları bile görmüyor. Görenlerin bir kısmı da gördüklerini, aklını kullanarak doğru yorumlayamıyor.

Milletimizin, insanlarımızın hâtâsı, noksanlığı yok. Egemen güçler, halkın böyle olması için her imkânı sonuna kadar kullanıyorlar ve başarılı oluyorlar. En büyük başarıları da yalnızca bu sahâda.

Türkiye; gerek konumu ve dış baskılar, gerekse tarihî müktesebatı itibâriyle yönetilmesi zor bir ülke. Halkın tamamı, olacağı görebilme yeteneğini kullanırsa, ülkeyi yöneten yetersiz kadroların işi daha da zorlaşacak. Konuyu derinlemesine araştıranlar, batılı ülkelerde de durumun çok farklı olmadığını belirtiyorlar.

Gözün gördüğü ile karar verildiğinde, Türkiye’nin kalkındığına inanılabilir. İnsanların refah seviyesi gökdelenlerle yükseliyor. Lüks alışveriş merkezleri ülkeye bolluk getirdi. İmrenilen her şey, borçlanmak suretiyle alınabiliyor. Üretimin gücünden çok, tüketim sarhoşluğuyla mutluyuz. Gerçekte ise mutlu olduğumuzu zannediyoruz.

Devlet, üretim tesisleri kurmaktan vazgeçmişti. Artık mevcut olanları işletmekten de vazgeçiyor. Batı; ‘Her ne üretiyorsan, vazgeç. Ben sana daha ucuza satarım‘ diyor.

Satıyor da…

Mutluyuz… Batının ürettiklerini kullanıyoruz. Daha kaliteli…

Ekonomi ilminin okutulduğu okulların ilk sınıfında öğretilir: ‘Üretmeyen kalkınamaz!’

Özel sektör de üretmiyor. İthalat daha kârlı. Zâten büyük bir bölümü bilinen ve bilinmeyen sebeplerle Türkiye’de iş yapmıyor, yatırım yapmıyor.

Otoyollar, duble yollar, raylı sistemler,  tüneller, alt geçitler, viyadükler, meydanlar elbette şehir hayatının vazgeçilmezleridir. Tabî ki yapılacak. Fakat bunların hepsi tüketim araçlarıdır.

Bir gerçeği unutuyoruz: ‘Üretmeyenin tüketme lüksü yoktur, olmamalıdır.’

Türkiye, istihdam açığı olan bir ülkedir. Açık, geçici olduğu bilinen inşaat sektörü ile kapatılamaz. Hizmet sektörümüz yeterli değil.

Gelir dağılımındaki çarpıklık kimsenin dikkatini çekmiyor.

Zengin daha zengin, fakir daha fakir oluyor.  

Gelir dağılımının bozuk olduğu toplumlarda kötü ve yetersiz beslenme hastalıklara çıkarılan dâvetiyelerdir. Yetersiz beslenme, öğrenme ve kavrama yeteneğini de kısırlaştırır. Eğitimin seviyesi düşer, kültürel yozlaşma olur. Aile için geçimsizlikler, ahlaksızlık ve rüşvet olayları artar.

Toplumda büyük çalkantılar ve hattâ patlamalar meydana gelir.

Gazetelerin üçüncü sayfalarına bakanlar, bu tür olayların her geçen gün artmakta olduğunu görüyorlar.

Seçim fırtınası dindi. Umulur ki yönetim kadrosundakiler de görürler. Yalnız gözleriyle değil, akıllarıyla da bakmalılar ve geleceği görmeliler.    

Edebiyatın Zamanından Zamanın Edebiyatına Değişim

0

Anı ana ekleyip, halden hale geçmek: değişmek. Ne geçmişte ne de gelecekte, değişim şimdide. İbn Sina üç şimdinin içinde birden yaşar: Geçmişin şimdisi; şimdinin şimdisi; geleceğin şimdisi. Şimdiden yaşadığımız değişim bize, “gelecek geldi, gidiyor bile!” ikazında bulunuyor.

Duralı’nın dediği gibi, şimdi ve gelecek kesitlerinden, gerçek olan bir tek ‘yaşanan’, şu ân. Ancak, onu anlamamızı sağlayan, yaşanmış olup da artık yaşanmayan geçmiş zaman. Orası tecrübelerimizin, dolayısıyla bilgilerimizin kaynağı ve haznesi. Yaşanmış olup da artık yaşanmayanlar, şu hâlde, şimdiyi yaşatırlar. Şimdi yaşananlarsa, bizi yaşanacaklara yöneltirler. Şeridin birinci kesimi koptu mu, devamı yanar, yok olur. Geçmişi unutmak, ‘hayat körlüğü’ne, ‘bunama’ya götürür. Bunamışın ‘şimdi’si, dolayısıyla da geleceği yoktur.

Eğer bir şeyin geçersiz olması ya da sonradan meydana gelmesi şeklinde her hangi bir farklılaşma ve başkalaşma olmaz ise ‘Önce’ olmadığı için ‘sonra’ diye bir durum olmayacaktır ya da ‘sonra’ olmadığı için ‘önce’ diye bir durum olmayacaktır. O halde zaman yenilenen bir halin varlığı ile beraber var olabilir ve bu yenilenmenin sürekli olması zorunludur. Aksi takdirde zaman da olmayacaktır. Zaman, bitişik olduğuna göre, şüphesiz onun vehmedilen bir ayrımı olacaktır ki bu da ‘An’ diye isimlendirilir. Bu an, zamanın kendisine kıyasla elbette bilfiil mevcut değildir. An, geçmiş ve yeninin içinde bulunduğu gelecek arasında ortak bir sınır. Diğer taraftan Tanpınar’ın ifadesiyle de “yekpare geniş bir an” söz konusu. Yani zamanın tamamı bir an:

Ne içindeyim zamanın

Ne de büsbütün dışında;

Yekpare, geniş bir anın

Parçalanmaz akışında.

Varsın Herakleitos bir nehirde iki defa yıkanamasın, biz her nefeste ayrı bir hava çekeriz içimize. Rüzgâra savurduğumuz nefesin de biri diğeriyle aynı değil. An olur, aldığımız nefesteki huzursuzluk oflaya puflaya havaya karışır. Dert çeken çilekeş, “ah” ile döker içindekileri. Rahatlık veren nefes, “oh”larladöner havaya. Ruhu dirilten hava kalbe dolduğunda, “Hay” sedasıyla kavuşur aslına.

Söz ustası, kelime hamalı Nietzsche! Dionysos’un sırtında, trajedi ile dolu bedenine musikiyi kanat olarak takıp, Apollon’a yükselmek isteyen bir çılgın! Gece gündüz kendisini izleyen Şeytan’ın, en gizli düşüncelerine girip söylediği söze meftun! “Sonsuz döngü”den bahsedip, tekrara saplanmış bir bataklık dâhisi!

Nietzsche gökyüzünde dönen kartala hayranlıkla bakarken, kendisini kanatların açtığı girdabın havasına bıraktı. Soluduğu havanın her an farklı olduğunu anlayamadan geçici cezbenin rüyasında battı.

Mevlana ise kanat açıp daireler döndü. Lakin her bir dönüşünü geride bıraktı. Dünü, dünde bırakıp, yeni sözleri düne bıraktı.

Her gün ve her an gördüğüm her şey eşsiz. Kim demiş güneş, dünkü güneş diye! Aynı yönden doğup, aynı yönden batsa bile! Benim yönüm her an değişiyorsa, gördüğüm güneş, ay ve yıldızlar hep eşsiz.

Her gördüğüme eş ararım, bir kısmını düne bağlar, tekrara katarım. Ama eşleştirdiğim her şey bir, bir, bir: eşsiz.

Aslında dünün tekrarı yoktur, hayatı her an yeni yaşarım, ama yine de her birini eskiye katarım.

Hiç aynı yere basmadım, aynı yerde yatmadım. Aynı gözlere, eski gözlerle bakmadım. Eskiden aldım ama eskide bırakmadım. Eski yolları yeni adımlarla aştım. Yollar ayağımda aşınırken, her bir zerresini canıma can diye kattım.

Her an biri ölür, biri dirilir. Benim içimde ölen de dirilen de eşsiz. Acılar bir önceki acılar değil, sevinçler keza. Hayat ardımda dürülür, önümde serilir. Yürüyüş değişmez Hakikatedir ve deveran Hakikatledir. Hakikat, müminin kalbindedir.

Nietzsche gönlündeki güneşi kararttı, elinde tuttuğu fenerin cılız ışığını yaktı, çarşı-pazar Tanrı’yı aradı. Zerdüşt olup, nefsinin mağarasına girdi, insanlardan kaçtı. Yapacağı, ellerini göğe açıp, başını kalbine yaslamaktı. Lakin O, hayvanlar âlemine kucak açtı, arıyorum vehmiyle hep Tanrı’dan kaçtı.

“Nasıl içip bitirebildik denizi, gökyüzünü silmemiz için elimize süngeri kim verdi?” diyen Nietzsche’nin ıstırabı kelimelerinden belli. Ne hazin ki denizi içenler karada boğdu Nietzsche’yi. Ve gökyüzünü silen sünger kanını emdi. Nihayet Tanrı buyurdu; ölümü ilan ederken niceleri gibi Nietzsche de can verdi.

Kelimelerde var olanı, yine kelimelerle yok etmek mümkün mü? “Tanrı öldü” derken, Onu zikretmek suretiyle, aslında Onun varlığı ifade edilmiş olmuyor mu? O halde ölümsüzlük dilde yaşamaktadır.

Gök mavi, deniz mavi! Gök ile yerin ak direği şimşeği göremeyen, mütemadiyen kıyıları yoklayan dalgaları duyamayan ıstıraplı ölümlü, yerin altında kimbilir ne duyar şimdi!

Bulutlar kara olsa da kaldır aradan, sen yeter ki aczini beyan ile isteğini dile dök gönülden, sana açar göğü Yaradan. Lakin şimdi Nietzsche’nin insanları için Dionyzik cümbüş, efsane olmaktan çıkmış, muhayyiledeki trajedi muhal değil, hâl olmuş.

Âlem döner durur. Durmaz elbet ama öyle zanneder zamanın hamalı. Âlemi sırtında taşımayan hemhal ise kâh gökyüzüne çıkar seyreyler âlemi, kâh iner yeryüzüne seyreyler âlem kendini. Mevlana’nın dediği gibi “şu akıp giden kum seline bak; ne durması var, ne dinlenmesi. Bak birdenbire nasıl bozuluyor dünya. Nasıl atıyor bir başka dünyanın temelini” Zaman, akıp giderken arkasına katıp sürükler âlemi:

“Her şey akar, su, tarih, yıldız, insan ve fikir;

Oluklar çift; birinden nur akar; birinden kir.”

Birbirine karışmaz sular vardı. Görünmezlik vehminde olan el, suları birbirine karıştırmakla meşgul! Nurlu ve kirli sular iç içe giriyor. Hakikati arayan edebiyat, yatakları kendi mecrasına döndürüyor ve karışmış olanı arıtıyor.

Biz de değişir dururuz. Durmayız elbet, lakin belki duruluruz. Zamanı yakalamaya çalışırken, yere tutunuruz. Tam yol aldık derken aklanır başımız. Maziye dudak büküp, hali perişan eyleriz. İstikbâle gönül bağlar, âlemi değiştirmek isteriz. Dünya değirmeninde, taşın altına gireriz de tanelenir, una döneriz.

Ömrün yarısında zaman geçirmek için çaba sarfederiz ve hatta canımız sıkılır, yelkovan ve akrebe hükmetmek ister, alelacele takvimden bir yaprak daha sökeriz.Yarısından sonra zamanın akışına hayret eder, sonra tutmaya çalışırız zamanı, lakin onun hışmına uğrarız. Takvimin yapraklarını koparmak için acele etmez ve hatta ona küseriz. Mehmet Çınarlı’nın kaleminden seslenirsek: Acıklı günlere gelip dayanınca/ Kapadık usulca zaman perdesini.

Kelebeğin kanadına yüklenmiş, kâinatı değiştirebilme gücü. Çırpmaya görsün, fırtınalar koparır Venüs’te. En zor olan ise kendini değiştirmek! Kozanın içinde inzivada değiştirir kendini. Ses vermez, feryat etmez, göze görünmez. Ömründen gider, lakin bir başka güzelleştirir âlemi.

Zaman, yaratılmış bir mahlûk.Mahlûkat âleminde insan padişah.Mahlûka boyun eğip zamana uymak zübde-i âlem olaninsanın kabulü değil. Gelecek, halde demlenir. Ne yazık ki şimdiler hep ertelenir. Kader mi? “Sakın kader deme, kaderin de üstünde bir kader vardır”. Gücün yeter mi? “Ne yapsalar boş, göklerden inen bir karar vardır”. Teslim olmak mı? “Yenilgi yenilgi büyüyen zafer vardır”. Varlık davası mı? “Vardan da yoktan da öte bir var vardır.”Ümitsizlik mi? “Senden umut kesmem, kalbinde merhamet adlı bir çınar vardır.”

Değişim kavramının işaret ettiği istikamet belli değil:Gelişmek, ilerlemek ya da gerilemek!Lakin çağın hükmü sürekli “ilerlemek”. Zamanda sonralık, ileride olmak. Modernizmin raf ömrü doldu; artık hedef gözde ürün postmoderne sahip olmak. Modernizmin postuna nesneler konarken, yegâne gaye onlara sahip olmak. Bizatihi kendisinin köle olduğunu anlayamayan “sahip”, özne olma davasında!

İlerleme veya gerileme, her halükârda değişim eskisinden daha hızlı. Geçmiş, son sürat gittiğimiz otomobilin dikiz aynasında. İleri bakarken geçmişe ancak göz atabiliyoruz. Geride bıraktıklarımız, ilerleme sevdasının hışmına uğruyor. Az gittik, uz gittik, dere tepe düz gittik ise de bir arpa boyu yol gidip gidemediğimiz zamanın sorgu askısında.

Zamanı inşa edenler ve onun peşine takılanlar! Peşine takılan her zaman geride! Gerideki ile ilerideki gönül ilişkisiyle birbirine bağlı. İpin ucu gidenin elinde, hasret ve perişanlık ise ona gönül verende:

O gül endâm bir al şâle bürünsün yürüsün

Ucu gönlüm gibi ardınca sürünsün yürüsün. (Enderunlu Vasıf)

Povers’ın belirttiği gibi “şimdiki zaman hep acılı bir değişim sürecinden ibaret olduğu için, her kuşak dünyaya geçmişte bakar. Medusa’ya cilalı bir kalkanın ardından, bir dikiz aynasıyla bakılır. Romalılar, Antik Yunan dünyası konusunda saplantılıdırlar; Yunanlılar ise (…) kendilerinden önce gelen kabile dünyası konusunda.  (…) İnsanlar yaşantılarını, bir önceki dönemde yapılmış olanların akla uygun taklitlerini yaparak geçirirler. Rönesans insanı, eleştirel olmayan klasikçiliğin zorlamasıyla, akıl ve imaj olarak Orta Çağ’da yaşar. Ondokuzuncu yüzyıl insanı Rönesans’da yaşar. Biz ondokuzuncu yüzyılda yaşıyoruz. Batı dünyasında, kendimize ilişkin toplu imajımız, o dönemden kalmadır. (…) Şimdiki zamanda olan odur ki, artık değişim öyle büyük bir hızla gerçekleşmektedir ki dikiz aynaları işe yaramazlar.”

Yenilik çağında yaşıyoruz. Markanın yalvarışına ve davetine uymuş, değişimin prangasına vurulmuşuz. Kendimizi değiştirmeye gücümüz yetmeyince, kürke dadanmışız. Bir kürk için ne minnetlere batmışız. Her ne kadar Nasreddin Hoca’dan çok evvel ziyafet kürke çekilmişse de, şimdi kürkün içi boş kalmış. Mazrufsuz zarf hayaleti, can derdinde! Aynadaki akiste aranan güzellik, minnet eylemede:

“Âyînedekî aksine nâzeyliyenâfet

Bir haftada eyler iki kez berbere minnet” (Nabi)

Her yenilenme için bir ölüm gerek. Azrail’in gözünün içine bakıp, canından geçerken kendine gelmek! Değişmek sancılıdır, değiştirmek de öyle. Doğan da, doğuran da feryatta!Kaknus gibi küllerinden doğmak ya da yılan gibi deri değiştirmek:

İnce uzun bir hayvan

Çarpıyor

Çarpıyor

Çarpıyordu kendini taşlara.

Canı mı sıkılıyor

Can mı çekişiyordu yoksa?

Yok efendim dedi yanımdaki adam

Gömlek değiştiriyor yılan

Bu hallerden anlarız dedi az çok

Biz de sınıf değişmiştik bi zaman (Can Yücel)

Söz konusu insan ise yürünen öyle bir yol ki dönüşü yok. Gidende sükût var, geride kalanda çığlık! Gidenler yerlerinden memnun mu, değil mi bilinmez ama gelebilen yok:

Bir candır bu bir andır bu

Giden gelmez bir handır bu

Dağ taş değil insandır bu

Gelsen de bir gelmesen de (Osman Yüksel Serdengeçti)

Değiştik mi gerçekten? Değiştirebildik mi? Biz mi yoksa toprak mı insan kanına doymuyor? Kabil’den beri kardeşler kan içiyor. Silah değişse de ölüm değişmiyor. Mahşerin kızıl atlısı dörtnala koşuyor. Batıda kararı Ares veriyor. Batıla saplanmış doğu, “illallah” dese de “la ilahe” diyemiyor. İlahlar Küfüristan’da kol geziyor. Edebiyat da bunu kahramanlık destanı diye yazıyor. Küfürle savaş mı? O, başka bir bahara!

“Neler duydu şu dünyada

Mevlidine hayran kulaklarımız;

Ne adlar ezberledi ey nebi!

Adına alışkın dudaklarımız..

Artık yolunu bilmiyor,

Artık yolunu unuttu

Ayaklarımız

Kâbe’ne siyahlar

Yakışmamıştır ya Muhammed!

Bugünkü kadar!”(A.N. Asya)

Değişim; bir şey kaybolurken, başka bir şeyin onun yerini alması. Devri daim odalar boşalırken, başka bir misafirin konaklaması. Edebiyat; odanın duvarına yazı yazması. Ölümsüzlük; zamana meydan okuyup, her nesle kendini okutması.

Edebiyat, değişimin içinde değişmeyeni dile getirmek. Değişme gerçeğini, değişmez Hakikatte aramak. Görünmeyeni latif nefesten nefyedebilmek âleme ve kelime ile diriltebilmek. Kalemin içinde kan hızla dolaşırken kolaydır karalamak, edebiyat ölürken de yazabilmek:“Âlâyiş-i dünyâdan el çekmegeniyyet var/ Yakında ademdirler bir şehre azîmet var. Bu hâlet ile ey dil sağ olmada âlemde/  Derd ü gam-ı dilberle ölmekte letâfet var” derken,Bakî olmak var.

Lakin değişen dünyada gaye görünür olmak. Bedenler “göster kendini” emrine itaatle, endam sergilerken; teşhir ilerleyerek, teşhircilik edebiyatın aslî konusu olmuş. İtina ile seçilmiş kelimelerin edeple ifade ettiğien latif duygular, edebi atan kalemlerin kara-kuru kelimelerinde dile geliyor. Yatak odası, kitap kapağının arasına konulunca adı roman oluyor. Kelimeler manadan soyulunca, “çıplak gerçeklik sanatı” diye kendini gösteriyor. Her şey göze hitap ederken, sayfalarda harfler gözümüzün içine giriyor. Akıbet odur ki gözde olan gözden düşüyor.

Kelimeler,

Görünenden önce,

Gözden önce gözde,

Hakikatler kelimelerin ötesinde,

Lakin

Bilinen sözde,

Göz perdede,

Gönül özün hasretinde.

Hayatla birlikte kelimeler de değişiyor. Edebiyatın sermayesi kelimeler. Yeni kelimeler dâhil oluyor dünyamıza. Bazı kelimeler ise mana kaybına uğruyor ya da unutuluyor. Kimi de mana zenginliği kazanıyor. Velhasıl kelimeler bizimle ve bizim gibi yaşıyor. Sermaye arttıkça zenginleşiyor edebiyat, fukaralık ise el açtırıyor ağyara. Yabancı kelimeler istila ediyor dilimizi. Biz edebiyata, edebiyat bize yabancılaşıyor.

Hayat mı edebiyatı değiştiriyor, yoksa edebiyat mı hayatı? Okuduklarımız hayatımızın romanı mı? Sevdalarımız, nefretlerimiz, ümitlerimiz, korkularımız ve ülkülerimiz! Satırlarda izini sürebiliyor muyuz? Dost-düşman, konu-komşu, arkadaş, ülküdaş ve sevgili! Karton kapak arasında evsiz-barksız mı kalmışlar? İstila, harflerden hücrelere kadar mı dolmuş? Bayburt’tan Zihni’mize kalem hüzün damlatmış:

Vardım ki yurdundan ayak göçürmüş

Yavru gitmiş ıssız kalmış otağı

Camlar şikest olmuş meyler dökülmüş

Sakiler meclisten çekmiş ayağı

Hali, hayal ile mürekkep eyleyip gönlünde damıtarak çeker kalemine yazar. Sayfanın ak yüzüne damlalar halinde döker içini. Okurlarını hayallerine katar, geleceği inşa etmek için nicelerini peşine takar. Değiştirici tılsım, kelimelerin seçilmesi ve sıralanmasında gizlidir.

Edebiyatçı ayna tutar âleme. Bilim adamı tavrıyla olanı, olduğu gibi aksettirme davasında ve derdinde değildir. Edebiyatçının aynası düz ve sert değil, esnektir. Bazen içe kıvrılır, küçültür gördüklerini; bazen de dışa döner, deve dönüştürür pireleri. Dünya, kıvrak çalımlar atsa da, görünene değil gördüğüne itibar eder sanatkâr. Değişmeden önce değiştirir dünyayı.

Edebiyatta akseden sıra dışı hayatlar, okuyucuyu cezbedebilmekte. Aykırılıklarla dolu tavırlar, yapraklara sürülüp, satılma derdinde. Sayfalarda ifşa edilen fuhşiyat ayartma peşinde.

Uykudan önce başucunda takip edilen satırlar, seyrine rüyada devam etmekte. Rüya göremeyen millet, ağyarın rüyasını, gündüz gözü ile kâbus olarak görmekte.

“İndi öz kökünden üzülen menem.

Özge budaglara düzülen menem.

İndi ne sen, sensen, ne de men, menem.

Biz ki, biz değildik, bize elveda.”(Bahtiyar Vahapzade)

Kıssalar, kısaldı; hisseler ufaldı. “Ebu leheb ölmedi ya Muhammed! Ebu cehil; kıt’alar dolaşıyor…”; çocukları şeytanla zinada; iğreti otlar çoğaldı. Saldı veled-i zinasını yüreğimize, içimiz daraldı. Hasret, ol Fatıma soyuna; kurtarış, Seyyid Battal Gazi’nin torunlarına kaldı.

Aynı anda birkaç nesil bir arada. Nesiller arasındaki fark, evvela hızla açılıyor, sonra daralıyor. Nine, anne ve torun; aynı dünyada, başka rüyada! Nine rüyasını torununda mı seyrediyor yoksa? Dünün anneleri, bugünün ninesi!

“Üç katlı ahşap evin her katı ayrı âlem!

Üst kat: Elinde tesbih, ağlıyor babaannem,

Orta kat: (Mavs) oynayan annem ve âşıkları,

Alt kat: Kızkardeşimin (Tamtam) da çığlıkları.” (N.F. Kısakürek)

Ve evin katları birbirinin üstüne yığılıyor. Arabaya sevdalanan Bihruz Bey’ler; geçmişi anlayamayıp, geleceği göremeyen Felatun Bey’ler; heyhat çeken Rakım Efendi’ler dünün roman kahramanları değil. “Turfanda mı Turfa mı?” sorusu mazide kalmış değil. Yapraklar, itibarını kaybedip bahçeye düşerken, “Nâm ü nişâne kalmadı fasl-ı bahardan” mısraıyla hüzün sarsa da ruhumuzu, yaşadığımız son değil bir güzbaharı.

“Hazan ki durmadan evrakı su-be-su dökülür

Hazinesinden eteklere reng ü bû dökülür

Ne inkıraz-ı baharan ki han-ı yağmada

Şerap mahzeni cem’densebusebu dökülür” (Yahya Kemal)

Müşterek hayat içerisinde herkes bir hâl içinde. Türlü türlü dertler var insan içinde. Kadim duygular yenilenerek, yeniden karşımıza çıkarken, edebiyat ezelin ve ebedin içinde. “Dost bî-pervâ felek bî-rahm ü devran bî-sükûn/ Derdçoh hem-derdyoh düşmen kavîtâli’ zebun” sözü halden anlayan için Fuzulî değil. Hemhal bulmaktaki güçlük, bugüne has bir zorluk değil:

Mürekkebim yoktur bir defter edem

Yazam da sorayım yarime bari

Halden bilen yok ki halim arz edem

Bir nusha süreyim serime bari. (Pir Sultan Abdal)

Okuyan ve okunan ilişkisi mahrem bir alan. Yazar, her ne kadar kendisini kaleme alıp, satırlara dökse de; okuyan kelimelerde kendisini görüp, sözleri kendisine okur. Kendisi de yazarsa okuduğu kelimelerden yeni bir eser dokur. Edebî metnin, ebedî döngüsü budur. Zihnimizde dans eden kelimeler bir kez söz raksına başlayınca, artık kendisine bir başka zihinde dans edecek yeni eşler bulur. Her zihin bizim kelimelerimizi kendisinin yapar. Hiçbir kelime seyahatinde başlangıç noktasındaki gibi kalmaz. Kendisine yeni oynaşlar bulur.

Kelimeler,

Ölümlülerin

Dillerinden gök kubbeye gönderdikleri

Ölümsüzler

Kendilerine her daim bir ölümlü mekân bulurlar,

Onların canından can alıp,

Candan cana kan olurlar.

İki kapılı handa gelen giden çoksa da, yalan söylemeyen taşlar yerinde durur. Yalan söyleyen insan çoksa da, doğrular göğe doğrulur. Herşeyin hesabı, her iki âlemde de sorulur.

Ben nihân oldumsa âsârımnihân olmaz durur

Şânımı ahlâfa sît-i câvidânım söylesin (Muallim Naci)

 

 

Anlamamız Gereken Nevruz

 

Dünyanın güneş etrafında 23 derece 27 dakikalık bir eğimle dönmesiyle güneş ışınları 12milyon Km2′ den oluşan Türk Coğrafyasına 21 Mart’ta dik olarak gelmeye başlar. Bu mevsimsel olarak ilkbaharın başlangıcıdır.

Göktürkler, Hunlar, Uygurlar, Tuna Bulgarları ve İtil Bulgarları 12 Hayvanlı Türk Takvimini kullanmışlardır. İhtiyaçlarına uygun tertipledikleri bu takvim 12 yılın 5 katı olan 60 yıllık devreler şekilde düzenlenmiştir. Buna göre 21 Mart yeni yılın başlangıcı ve aynı zamanda dünyada yeni yılın kutlanması geleneğinin de başlangıcıdır.

Asıl olan kendisine biçilen takdir olmasına karşılık, bize göre kâinatta gelişen ve değişen her şey gibi, mahlûkattan olan zamanda gelişip ve değişmektedir. Bu sırra öyle veya böyle vakıf olan insanlar irrasyonel bir boyut olan zamanı ölçülebilir hale getirmişlerdir.

Takvim yapma ve kullanma matematik dehanın bir ürünü,bunun sonucu uygarlığın açık bir göstergesidir.(Çok önemli olan bu kavramı şimdilik konumuz dışında tutuyoruz.)Zira zamana hâkim olamayan toplumlar, zamanın esiri olurlar. Bu nedenle varlıklarını da uzun süre devam ettirmezler.

Benim tarihimi yazanlar, bana dost olmadıkları için, atalarımınTürkistan bozkırların da oradan oraya dolaşan göçebe bir topluluk olarak dünyaya tanıtmaya çalışmışlardır. Atalarımı toplayıcı olarak ta gösterebilirlerdi.

Ancak gerçeğin bu olmadığını  arkeolojik çalışmalar ispatlamaktadır. Ergenekon ile ilk tarih sahnesine bilinçli olarak çıkan Türkler Büyük Göktürk Medeniyetini kurmuşlardır.

Karasal ilkimin hâkim olduğu çetin kış şartlarına sahip Türkistan coğrafyasında yaşayanlar için soğukların azaldığı, toprağın canlanıp, bozkırın yeşillendiği yeni yılın başlangıcı Mart ayının 21.inde Türk dünyasında Nevruz Bayramı olarak kutlanır.

12 hayvanlı Türk takviminde yeni yıl  “toprağın uyandığı gün” olan 21 Martla başlar. Tabiat ile iç içe, yaşayan, toprağı “ana” olarak niteleyen biz Türkler için baharın gelişinin önemli bir yeri olması doğaldır.

NEVRUZ 5000 yıldan bu yana Hun Devletinin kuruluşundan itibarenTürkler tarafından hassasiyetle kutlanan bir bahar bayramı geleneğidir. Bu gelenek Adriyatik’ten, Çin Seddi’ne kadar uzanan Türk Coğrafyasında kutlanmaktadır. Nevruz geleneği Yahudi ve Hıristiyan Batının kışkırtması ile sonradan millet olma sevdasına düşenlerin geleneği değildir.

Nevruz Türk Cumhuriyetlerinden “Kırgızistan, Kazakistan, Özbekistan, Türkmenistan, Tataristan ve Azerbaycan’da, “Milli Bayram” olarak ilan edilmiş ve buralarda topluca kutlanmaktadır.

Türk kültürünün zengin kaynaklarından birisi olan nevruz araştırmacı bilim insanlarının tespitlerine göre; tarihi kaynaklarda bayram gibi kutlanan. Değişmeden günümüze kadar yaşatılan en eski Türk geleneği olup, bu geleneğinin hiçbir dini temeli olmadığı ileri sürülmektedir.

Ancak; Nevruz Türk Milletinin dini hayatında da dolaylı yer bulmuştur. Eski Türk kamları dualarına “…Yüce Göktanrı’nın ilk defa gürlediği, yağız yer, altmış türlü çiçeklerle ilk defa bezendiği, altmış türlü hayvan sürülerinin ilk defa kişnediği ve melediği zaman sen (Türk’ün Atası) yaratıldın!” diyerek başlarlardı.

Osmanlılarda Kayı Boyu’na mensup Karakeçili aşiret mensupları her 21 Mart’ta Ertuğrul Gazi’nin türbesi çevresinde toplanarak bayram yaptıkları bilinmektedir. Nevruz, Anadolu Alevi Bektaşilerinde; Hz. Ali’nin doğum günü;  Hz. Ali ile Hz. Fatma’nın evlendikleri gün;  Hz. Muhammed’in veda haccı dönüşü Hz. Ali’yi kendine halife tayin ettiği gün olarak kabul edilerek, millî yönü yanında inanç dünyamızla da bütünleştirilmiştir.

Nevruzun destansı temeli ise Ergenekon Destanımızda yatmaktadır. 400 yıl etrafı yüksek dağlarla çevrili bir vadide kalarak çoğalan Türk’ün var olma kavgasını anlatan Ergenekon’dan demir dağı eritip ata yurduna dönüp, istiklâlini kazandığı gün Nevruzdur.

Ergenekon Destanını doğru okumak lazımdır. Bu olay bir demir medeniyetinin ortaya çıkışı ve Türklere geleceği şekillendiren ilk kızıl elmadır. Bunun iyi anlaşılması lazımdır.

Türkler, Ergenekon’dan çıkışın yıl dönümlerini her Nevruzda temsili törenlerde, ocakta kızdırılmış demirleri örs üstüne koyup çekiçle dövmüşlerdir. Bu sembolik hareketi 5000 yıldan beri, demirden silah yapan atalarımızı bu günde olduğu gibi saygıyla anıyor ve anmaya devam edeceğiz.

Nevruz bizim için baharın gelişi olmasının yanı sıra, bir kuruluş günü olduğunu da hatırdan çıkarmamamız gerekir. Nevruz Ergenekon’dan çıkışyani yeniden var olma günüdür.

Göktürklere savaş açan yabancı kavimler hile ile bu savaşı kazanırlar. Savaştan sağ kurtulan Göktürkler sarp dağlardan geçerek kimsenin kendilerini  bulamayacağı bereketli bir ovaya yani Ergenekon’a yerleşirler 400 yılda çoğalırlar. Bu sabrın, selamet getirdiğinin örneğidir.

Burası kendilerine yetmeyince etraflarındaki demir bir dağı ateşle eriterek buradan çıkarak yeryüzüne yayılırlar. İşte Ergenekon’dan çıkış tarihi, aynı zamanda yeni yılında başlangıç tarihi olarakkabul edilmiştir. Daha sonraGöktürk Hakanları her yıl bu tarihte kızdırdıkları demiri, örs ve çekiçle döverek o günü simgeleştirmiştir. Bu nedenle Türklerde Nevruzu yalnız baharın gelişi gibi algılamak filin hortumunu tutmaktır. Eksik bir bakış açısıdır.

Nevruz, Türkün atasının ruhuyla direnen ve dirilen bir ateştir. Ergenekon’da demir dağları eriterek, binlerce yıl bu ruh yandı. Türk Dünyası’nın tamamında kutlanan Nevruz, canlılığı ve yeniden dirilişi temsil eder.

Bu köhne dünya dört dünya devleti görmüştür. Süper güç ile dünya devleti kavramları farklıdır. Tarihte  süper güç olan devletler kısa dönemde sadece gücü elinde bulundurmuşlardır. İngiltere, Fransa,Almanya, ABD ve Rusya gibi. Dünya Devleti ise Kültür ve medeniyetle uzun süre ayakta kalmayı ve dünyaya nizam vermeyi anlatır. Beş Dünya Devleti olmuştur dedik. Bunlar Göktürkler, Hunlar, Çin İmparatorluğu,  Roma İmparatorluğu ve Osmanlı İmparatorluğudur.

Türklerin tekrar yeni bir dünya devleti kurabilme potansiyeli vardır. Bunu Türk insanına iyi anlatmamız ve belletmemiz, geleceğimizi buna göre şekillendirmemiz gerekir. Bu bir hayal değildir. Bu ifadeler bazılarında istihza uyandırabilir. İstikbale yönelik gerçekleri şimdiden kavramak ve gereklerini yerine getirmek gerekir. Bu izahlarımız sosyal bilimciler tarafından bir tez konusu yapılmalıdır.

Nevruz bayramın, Türk Dünyasının Nevruz ateşiyle uyanıp, yeniden şahlanarak, zilletten kurtuluşuna ve yeniden dünya devleti olmasına vesile olmasını yüce Rabbimden diler, Nevruz Bayramınızı kutlarken, hepinize Saygılar sunarım.

 

 

Yerel Seçim Analizi 2014

 

Bir seçimi daha geride bıraktık.

Vatana millete hayırlı olsun.

Siyaset ticaret gibidir.

Ticarette malınızı,

Siyasette fikir ve düşüncelerinizi pazarlarsınız.

Ticarette başarılı olmak için kaliteli ürün ve müşteri memnuniyeti esastır.

Siyasette ise ayakları yere basan

Plan projeler üretmeniz ve bunları iyi pazarlamanız gerekir.

Müşteri kaliteden anlar ve kaliteyi önemser.

Siyasette de müşteri(seçmen) memnuniyeti çok önemlidir.

Seçmene değerli olduğunu hissettirmek gerekir.

Vatandaşı sürü yerine koyup önem vermeyip

Bu millet cahildir.

Her dolmayı yutar düşüncesiyle hareket ederseniz

Evet, bizim insanımızın çoğunluğu belki âlim değil ama ariftir.

Öyle katakulli,  ve Bizans oyunları ile aldatılamaz.

Kasetlerle tapelerle milleti hizaya getireceklerini düşünen

Aklı evveller millet tarafından tepelendiler

Siyasette başarılı olmak için rakip parti yâda partilerin yanlışlarından ziyade

Kendi doğrularınızı pazarlamanız gerekir.

Siyasette başarılı olmak için halkı aptal yerine koyup

Aranıza duvar örmektense

Halka değer verip de aranızda köprü kurmak gerekmez mi?

Halkla köprü kurmasını beceremeyenler

Asla iktidar olamazlar.

Kafasını ayakkabı kutusuna gömenler,

Dünyayı ayakkabı kutusundan ibaret sayarlar.

CHP aslında Ankara ve İstanbul da doğru adaylar gösterdi.

Cemaatle ittifak yapmak yerine halka inebilseydi.

Bugün sonuç çok daha farklı olabilirdi.

Cemaatin ipiyle sandığa girenler debelenmeye mahkûm olurlar.

Sn Kılıçdaroğlu CHP nin başına geldi geleli hiçbir seçim kazanamadı.

Bunu gurur meselesi yapar mı yapmaz mı bilemem.

Aklıselim bir değerlendirme yapıp yanlıştan dönerler mi?

Zannetmem.

Eski alışkanlıklar kolay kolay terk edilmez.

Bu sonuçlar kendisini Kaf dağında gören

Cemaatinde gerçek kütlesini ortaya çıkardı.

Aslında öyle ortada zannedildiği gibi kütle falan da yokmuş.

Şişirilmiş balondan ibaretmiş.

Demek ki 3- 5 savcı 5 – 10 polis şefiyle devlet olunmuyormuş

Cemaat denilen bu yapıda gerçek kimliği ile deşifre oldu.

Bundan sonra halk ve siyasi partiler bu yapıya ne kadar itibar ederler

Onu da bekleyip göreceğiz.

Bu seçimde MHP kendisinden beklenen performansı gösteremedi.

Sn Saffet Sancaklı’yı Kocaeli’de pek göremedik.

Afişlerini de seçime üç beş gün kala görebildik.

MHP İzmit Belediye Başkanı’nın ne ismini duydum ne de afişlerini gördüm.

AK PARTİ Kocaali’de iki dönemdir 13 – 0 yapıyor.

Tabii ki bir siyası teşkilat için zaferin zirvesidir.

Türkiye’de çok az il vardır böyle tulum çıkaran

Partiler bundan sonra kimin ipiyle sandığa indiklerine dikkat etsinler

Kazananı tebrik, kaybedeni teselli etmek gerekir.

Artık bu gerilim düşmeli.

Sn Başbakanda ne yapacaksa aleniyete dökmeden yapmalı.

Halk bu gerilimden bunaldı.

Cemaat bu sonuçtan ders alır mı?

Almalı ama zannetmem

Sebebi ise savaşa cemaat kendi iradesiyle karar vermedi ki

Keşke kendi iradesiyle karar vermiş olsaydı.

Hormonlu büyümenin sonucu budur.

AK PARTİ ye karşı olmakla devlet sırlarını ifşa etmek çok farklı şeylerdir.

Cemaat ayarlarına dönmeli ama

Ortada ayar kalmışsa

Yinede zararın neresinden dönülürse kardır.

Hatada ısrar etmemekte erdemdir.

Muhalefet yenilginin sebebini buldu.

Trafoya giren kedi.

Sandıktan çıkamayanlar

Çöplükten çıkmaya çalışmamalı

Seçmenin iradesine saygı göstermeyi kabullenmelidirler.

Güvenli huzurlu barış ve sevgi dolu

Aydınlık yarınlarda buluşmak temennisiyle…

 

 

Türk Gençliği’ne Çağrı

 

Gençler! Vatanın bütün ümidi sizdedir. Bayrağımıza, vatanımıza sahip çıkın. Bu vatan, bu bayrak size emanet edilmiştir.

Gençler! Gaflet, delâlet ve hatta ihanet içinde olanları bilin ve onlara karşı milli mücadele verin. Bunu için muhtaç olduğunuz kudret, damarlarınızdaki asil kanda mevcuttur. Türkiye’de milli şair Arif Nihat Asya’nın “Bayrak” şiirini, şiddet içeriyor diye yasaklayan “Milli olmayan” Milli Eğitim Bakanları vardı.

Profesör, ilim adamı Ali Fuat Başgil diyor ki;

Genç adam! Kalabalıkların modalaşmış yoluna düşme! Yol kalabalıkların yönü değil, hakîkatin istikâmetidir. Sen ona dön ve kalabalıkları döndür.

İstiklal Marşımızın yazarı Mehmet Akif bana nasihat ederken şöyle diyor;

İhtiyar amcanı dinler misin? Oğlum zeki;

Ne çok konuş ne çok söyle

Yiğit işte gerek

Lafı bol, karnı geniş soyları taklit etme

Özü sağlam sözü sağlam adam ol

Irkına çek

Büyük Türk Milleti’nin aziz evlatları sevgili gençler!

Üste mavi gök çökmedikçe

Altta yağız yer delinmedikçe

Senin ilini ve töreni kim bozabilir? Titre ve kendine dön.

Türk Milleti tarih boyunca bağımsız yaşadı. Dünya durdukça da bağımsız yaşayacaktır.

Tanrı Türk’ü Korusun ve Yüceltsin.

Amin…

 

 

Türkiye’yi Anlamak İçin Alatlı

 

Seçim sonrası karmaşasında yapılacak en iyi iş, Alev Alatlı’nın ‘Beyaz Türkler Küstüler’ kitabını okumak ve anlamaya çalışmak bence. Ya kafanız durulacak ya da daha beter karmaşaya kurulacaktır. İşte kesitlerden bir demet:

“N’apalım; Türkler, ‘Türk’ olandan hoşlanmıyorlar.”

“Türk atına bindiğinde, Türk pazara indiğinde, alıyorum dediğinde; bütün Pazar alınmıştı. Türk sazını aldığında, beste-beste olduğunda, meydan-meydan çaldığında; bütün sözler söylenmişti.” (Ö.Asaf)

“Neden bir ‘ritüeller ülkesi’yiz? Neden ‘-mış gibi’ yapmaktan usanmaz bu toplum? Muhafazakâr-mış gibi, cumhuriyetçi-imiş gibi, liberal-miş gibi, demokrat-mış gibi, solcu-ymuş gibi, laik-miş, şimdi de Müslüman-mış gibi yapmakta ısrar ederiz, neden? 21. yüzyıl fırtınası camları sarsıyor, cancağızım. Hala, neden?”

“Liverpool Ülkücüleri: ‘Tekbir!’ ‘Halleluyah!”

“Vatan, millet; Waterloo!” “Burası İngiltere, İrlanda değil!”

“İngiltere mozaik değil marleydir. Ötüken yolu yokuştur, kafaları tokuştur!”

“Türklerin tarihsel epizodik bellek sorunları var, yaşadıkları tecrübelerden oluşturdukları epizodik bellekleri kısıtlıdır milletimizin. Şundan 10 yıl öncesini hatırlamazlar.”

“Bu iktidarın bize yaptığı en büyük kötülük, necip halkımızla yakından tanışmamızı sağlamak oldu.”

“Global CEO’ların estirdikleri fırtınaların rastgele savurduğu ezeli ve ebedi Anadolu köyü; çocuklar peyda eden, toprak anaya tohum gömen o ‘sonsuz’ Türkmen, yeniden ortaya çıkar. Kendi yağında kıvrılan kıvıl kıvıl bir canlı kümesi. Ölmeyecek kadar gıda, ehemmiyetsiz tasarruflar, ehemmiyetsiz servetler ve tahammül. Yığınlar ayaklar altında ezilirler ve fakat yaşayakalanlar ölenlerden boşalan yeri üçer çocukla doldurur ve acı çekmeyi sürdürürler. Cinnete övgü..”

“Biz oyunu kaybetmedik, sadece vakit yetmedi.” (V.Lombardi)

“Hu beni, hurda beni; valla yedirdin kurda beni!” (Ahlat T.)

“Milletini kaybedenin iman nesine? Milletini kaybeden imanı dahil her şeyini kaybeder.”

“Bir milletin varlığı her gün tekrarlanan bir plesibittir.” (E.Renan)

“Aristo’ya harcadığımız mesainin üçte birini Ba’l Şem Tov’a harcasaydık hem terminolojiden kopmazdık hem de Yeni Dünya Düzeni’nin dilini çözer, bu kadar korunaksız olmazdık.” (Hikmet Ç.)

“Noktalar sürekli değişseler de bütün hiçbir zaman bozulmaz, her şey yerli yerinde kalır. Bu dünyadan giden her hırsızın yerini bir hırsız alır, ölen her dürüst insanın yerine yeni bir dürüst insan doğar.” (C.Rumi)

“Türkiye akılla anlaşılamaz. Hesaba kitaba da gelmez. Kendisine has bir kimliği vardır. Türkiye’ye sadece iman edilir, cancağızım.” (F.Tyutçev)

Kitabın bitiminde de en büyük düşman olarak bellediği ‘Paçozluk’a karşı toplumsal bir zikir geliştirir:

“Arsız, densiz, ilkesiz, haddini bilmez, bayağı isen YANIMIZA UĞRAMA!

Küstah, mürai, tufeyli, zevzek, müptezel, basmakalıp isen KAPIMIZI ÇALMA!

Palavracı, korkak, kalleş, ahlaksız isen EŞİĞİMİZİ GEÇME!

İçtenliksiz, sevgisiz, pespaye, paçoz isen EVİMİZE GELME!

Çilehanedir burası, hoşgörü dergâhı değil.

Ahde vefa bilmez, tövbe tutmaz isen SAKIN GELME!”