20.5 C
Kocaeli
Çarşamba, Temmuz 29, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 897

Yerel Seçimler

“Herkes her şeyi söyledi. Seçmenler de, özgürce oyunu kullandı.” Yerel seçimler sona erdi. 

Propaganda süreci olağanüstü sert söylemlere ve gerginliklere sahne olan 2014 yerel seçimleri nihayet geride kaldı. 

17 Aralık  2013’te  okyanus ötesinden kurgulandığı genel kabul gören bir operasyon, gündeme oturdu. Başbakan ve bakanları haksız ve akçalı çıkar sağlamakla suçlanıyorlardı. 

Muhalefet partileri, bu iddiaları seçim süreci boyunca gündemlerinde tutarak, iktidar partisini ve Başbakan’ı yıpratmayı seçmişlerdi. 

İktidar partisi sözcüleri ise bu iddianın asılsız, ancak devlet kademelerindeki bazı kişilerin kullanılarak meydana getirildiğini söylemişlerdir. Yani paralel devlet teşebbüsü içinde tehlikeli bir girişim olduğunu açıklamışlardır. 

Kısa sürede paralel yapının gücü kırılmış ve zanlıların hukuki önlemlerle takibe alındığı gözlenmiştir. 

Seçimlerin sonuçlarına bakınca, okyanus ötesindeki örgütün siyasi alanda kayda değer bir etkisi olmadığı anlaşılmıştır. Cemaat’in başındaki zat, sert bir ikazla karşı karşıya kalmıştır. Hem kendi içindeki, hem de dışındaki önemli kanaat önderlerince tasvip görmemiştir. 

Anamuhalefet Partisi Genel Başkan’ı, propaganda süresince yaptığı konuşmalarda  Pensilvanya’dan servis edilen Başbakan’ı çürütme ve itibarsızlaştırma siyaseti söylemleriyle kısıtlı kalmıştır. 

Türk insanının yaşam kalitesini yükseltecek, hiç bir yeniliği vaadetmemiştir. Genç kuşakların geleceğine yönelik herhangi bir tutarlı proje gündeme getirmemiştir. Söylediği tek şey, ” Recep Bey ne veriyorsa, ben daha fazlasını vereceğim” olmuştur. 

CHP seçim kaybetmeye alışık bir partidir. Ancak demokrasi açısından ülkemizin ihtiyacı olan bir siyasi kuruluştur.  Özellikle genç kuşak parti üyelerinin, çağdaş normlarda politika yapacak ve ülke siyasetine katkı sağlayacak  yeni bir parti imajını halka sunması gerekmektedir. 

Milliyetçi Hareket Partisi seçimden az da olsa kazançlı çıkmıştır. Ancak İstanbul’daki % 4, Ankara ve İzmir’deki % 7’lik  oy oranlarının sorumlusu kimdir? 

MHP Genel Başkan’ı sayın Bahçeli, bozkurt işaretini yanlış yapan CHP Genel Başkanı’nı eleştirmiş ve kınamıştır. Bozkurt işaretinin nasıl yapılması gerektiğini açık ve net olarak göstererek üyelerini uyarmış ve oylarını kendi adaylarına vermelerini istemiştir. 

MHP gibi disiplinli bir partide, başka partiye oy kayması varsa ki öyle görünmektedir. Bu konunun açıklığa kavuşturulması, kaçınılmaz olmalıdır. 

Seçmen, Cemaat’in siyasi girişimini reddetmiş ve hiçbir etkisinin olmadığını göstermiştir. Ayrıca, aylardır belli bir medya grubunun her fırsatta her konuda, iktidara ve sayın Başbakan’a yaptığı ağır eleştiriler de seçim sonuçlarına  beklenen etkiyi yapamamıştır.

Bir kısım iç ve dış medyanın ve sosyal medyanın yurtiçi ve yurtdışı kötü niyetli ve bilhassa çirkin ve küfürlü üsluplu  tüm saldırıları da, işe yaramamış tam aksine seçmenin tepkisine neden olmuştur. 

Önemli bir  gelişmede Aralık 2013 girişiminden itibaren yerel seçimin, genel seçim hatta referandum havasına sokulmuş olmasıdır. 

Ancak son 12 yılda Başbakan ve partisi 3 kere genel, 3 defa mahalli ve 2 seferde referandum olmak üzere seçmenin karşısına çıkmıştır. Seçimlerin tümünden de büyük başarı kazanarak yoluna devam etmektedir. 

Bu büyük bir deneyim, bilgi ve birikimdir. Çok önemli bir siyasi zaferlerin göstergesidir. 

Halk Başbakanına sahip çıkmıştır. 

Ancak iktidar partisi ve Başbakan’ın şimdi 17 Aralık olaylarıyla itham edilen parti mensuplarının davalarının, T.C. mahkemelerince, hukuk kuralları içinde sonuçlanmasına özen göstermeleri gerekmektedir.

Ya suçlayanlar ya da gereksiz yere suçlananlar ve görevlerini kötüye kullananlar, adâlet önünde hesaba çekilerek, kamu vicdanı rahatlatılmalıdır.

Ankara Kalesi’ne Sahip Çıkalım

Ankara’ya gidip geliriz. Ancak Ankara Kalesi’ni görmeden, Hacı Bayram´ı gezmeden, Ankara’dan ayrılırız. Ankara’ya son gidişimde kendime zaman ayırdım. Hacı Bayram’ı ve Ankara Kalesi’ni doya doya gezdim. Hacı Bayram Camii avlusunda güvercinlere yem attım. Restorasyonu yapılan Hacı Bayram Camii ve Hacı Bayram çevresinde ki göz ve gönül ziyafeti sunan evleri doya doya seyrederek Ankara Kalesi’ne çıktım. Ankara Kalesi’nin perişan ve içler acısı hali beni hep üzmüştür. Ankara Kalesi’nden Ankara bir başka güzel seyredilir. Ankara Kalesindeki evlerin, dar sokakların, yıkılmaya yüz tutmuş tarihi binaların, vefasızlığa kurban gitmesine hep isyan etmişimdir. Ankara Kalesiyle ilgili hep hayaller kurmuş, kendi kendime projeler üretmişimdir.

VALİLER VE BELEDİYE BAŞKANLARIMIZA TARİHİ GÖREV

Türkiye’nin 81 ili var. Başkentimiz Ankara. Her ilin Valiliği ve Belediyesi’nin Ankara’da işleri oluyor. Bu işleri takip etmek üzere Ankara’ya giden Valilik ve Belediye yetkilileri otellerde kalarak büyük masraflar yapmakta. Bu masraflar toplandığında büyük bütçeler çıkmaktadır. Ankara’nın en önemli yeri olan Selçukludan Osmanlı’ya Osmanlı’dan Türkiye Cumhuriyeti’ne Ankara Kalesi’nde ki muhteşem mimarisiyle göz ve gönül ziyafeti sunan konaklar ve evler her geçen gün yıkılıp yok olmakta. Hep düşünmüş ve hayal etmişimdir. Her ilin Valilik ve Belediyesi ortaklaşa bir proje hazırlayıp Ankara kalesinde ki evlerden birini satın almak suretiyle ve restore edip illerine ait bir kültür evi ve misafirhane haline getirmek suretiyle Ankara Kalesi muhteşem bir kimliğe kavuşabilirdi. Bu konuda belgesel TV programları çekerek Ankara kalesiyle ilgili daha önce yayınlar yapmıştım. Ankara’ya hep yolumuz düşer. Ankara kalesine çıkmadan Ankara’yı Ankara kalesinden seyretmeden Ankara’ya gittik demeyin. Ben her fırsatta Ankara’ya gittiğimde Ankara kalesine çıkarak Selçukludan Türkiye Cumhuriyeti’ne Ankara kalesinin muhteşem manzarasını seyretmekteyim. Ankara kalesi son yıllarda büyük bir restorasyon hamlesine bürünmüş durumda. Evler ve konaklar restore ediliyor, Hacı Bayram çevresi tarihi kimliğiyle buluşuyor. Bu çevrede yapılan yatırımlar ve restorasyonlar gerçekten her türlü takdirin üzerinde. Yetkililere teşekkür etmek istiyorum. 

BURSA BELEDİYESİ’NDEN ÖRNEK HİZMET

Bursa Büyükşehir Belediyesi, tüm Valililerimiz ve belediye başkanlarımız için örnek bir hizmet çalışma yaparak Ankara kalesinden tarihi bir konağı satın almak suretiyle Ankara’da Bursa Konağı yaptığına şahitlik ettim. Kale girişinde Koç müzesinin de hemen karşısında daha önce Ankara’da ki Bursa Derneği tarafından satın alınıp Bursa Evi olarak restore edilen Bursa Evi’nin yanında ki büyük bir konağı belediye bütçesi ile satın alıp Ankara’da Bursa Konağı adıyla restore etti.  Bursa Büyükşehir Belediyesi’nin bu çalışması dilerim diğer belediyelerimiz ve valiliklere de örnek olur. Her ilimizin Ankara Kalesinde bir evi olabilir. Bu ev illerimizin küçük bir müzesi, illere ait yöresel yemeklerin yapıldığı bir mutfağı, belediye ve valilik yetkililerinin konaklayabileceği bir mekan haline getirilerek Ankara Kalesi farklı bir kimliğe bürünebilir. Bursa Büyükşehir Belediye başkanımızı candan kutluyorum. Çok önemli ve örnek bir hizmet başlattı. Bu örnek çalışma her türlü takdirin üstünde. Bizim geçmişte hayal ettiğimizi Bursa Büyükşehir Belediyesi’nin uygulamaya koymasından büyük keyif aldım mutluluk duydum.

İÇİŞLERİ BAKANI’NA TARİHİ GÖREV

İçişleri Bakanımız sayın Efkan Ala, Ankara’yı da yakından bilen bir isim. Ankara kalesinden tüm illerimiz için bir ev de siz tamir edin kampanyası başlatarak Türkiye’nin bütün illerinin kültür değerlerini Ankara kalesinde toparlamak için çalışmalar yapmalı, valiler ve belediye başkanlarımızı teşvik etmelidir. Bu konuda İçişleri Bakanı’ndan çalışma yapmasını bekliyoruz. Evet sonuç olarak Ankara’daki Bursa konağı çok önemli bir proje. Bu projeden bütün valilik ve belediyelerimize örnek olmasını diliyorum. Ankara kalesi bu çalışmalarla tarihi kimliğine kavuşup muhteşem bir kültür merkezi haline gelebilir.

————-

Kınacızade Konağı

TARİHİ KONAK GÖRÜLMEYE DEĞER

Konak 1800’lü yılların sonunda yapılmış, 2007’de Kıvırcık Usta tarafından aslına sadık kalınarak restore edilmiş. Kapıdan itibaren geçmişe ait ne varsa “merhaba” diyor size. Antika eşyalar arasında kaybolduğunuzu hissediyor nereye bakacağınızı şaşırıyorsunuz.

Şimdi hem restoran hem de cafe olarak hizmet veriyor aynı zamanda misafirlerini huzurlu bir ortamda eskiye dair bilgilendiriyor.

İkinci kata çıktığımızda sizi TRT´nin ilk kadın spikeri Jülide Gülizar´ın şahsi çalışma odası karşılıyor.

Emekli olduktan sonra da çalışmalarına devam eden Jülide Gülizar´a 2010 yılında konakta bir oda tahsis edilmiş, vefat ettiği tarihe kadar da çalışmalarına burada devam etmiş. Vefatından sonra odası aynı şekilde korunarak konuklara açılmış.

Konağın bundan başka iki özel odası daha var.

Biri İsmet İnönü´nün özel kalem müdürlüğünü yapmış ve kendisini kültür sanata adamış  Yurdusev Arığ ´a ait bir oda. Diğeri ise dünyaca ünlü tarihçimiz Prof. Dr. Halil İnalcık´a ait oda.

Müzede Cumhuriyet dönemine ait kadın-erkek giysileri  çoğunlukta.

Yılda 20 bini Avrupalı turist olmak üzere 50 bin kişinin ziyaret ettiği Kınacızade konağı tarihimizi ve kültürümüzü yansıtan çok önemli bir yapı.

 

Madde Maksat, İnsan Amaçtır *

 

Günümüzde insanlık, bir girdabın içerisinde çırpınıp duruyor. Çırpındıkça daha çok batıyor. Enerjisi tükeniyor. Özellikle genç nesiller tamamen hayattan bezgin ve geleceğe yönelik hiçbir amacı olmayan bir şekilde, günübirlik yaşıyor. Mutlulukları, hüzünleri, umutları birkaç günde geçiyor, unutuluyor.

Bu hızlı yaşam koşturmacasında insanlık, amaçsız ve hedefsiz olarak bir o yana bir bu yana savruluyor.

İnsani değerler unutulmuş, kavramlar karışmış; herkeste bir bencillik, bir vurdumduymazlık almış başını gitmiş. Okulda okuyan çocuklar eğitim görmeden (!) öğrenim gördükleri için sıkıntılı ve kendilerinden -ne yazık ki- bir haber vaziyette yetişir olmuş. Okullarda esas olarak öğretilmesi gereken insanlık bilimlerinin adı bile geçmezken, sosyal bilimlerde ve fen bilimlerinde pek çok teori ve kuram somut gerçek gibi öğretilip duruyor.

İnsanlar mutlu yaşamak hülyasıyla, zengin olmak ve güzel yemekler yemek maksadıyla yanıp tutuşuyorlar. Oysa amaç olan insanın elbette güzel yemeklere, şık kıyafetlere, paraya, otomobile, villaya kaliteli yaşam standartlarına, gülmeye, eğlenmeye ihtiyacı var.

Ama bu maksatları gerçekleştirmesi, kendisinin huzurlu bir şekilde amaçlarına ulaşabilmesi için gerekli. Yoksa bunların hiç biri nihai amaç değildir. Bunlar insanın dünyaya geliş amacına ve ömürlük davasına ulaşabilmesi için gerekli olan lojistik ihtiyaçlar.

Bu aynen şuna benziyor. Bir ordu düşünün savaşa gidiyor. Bunun erzağa, silaha, uçağa, mermiye, tanka, topa, konaklama ve barınma imkânlarına, iletişim imkânlarına, uydu bağlantılarına ihtiyacı var. Ama bütün bunlara, nihai olarak düşmanla karşılaşıp yenmek için ihtiyacı vardır.

Yoksa düşmanla savaşıp onu yenmedikten sonra; hatta cepheye bile çıkmadıktan ve er meydanında mücadele etmedikten sonra dünyanın en iyi donatılmış ordusu olsanız; ne yazar…

Ukrayna ordusu gibi tek kurşun atmadan ülkenizin yarısını teslim edip kös kös ‘cehennem azabına’ ve sıratta vicdan muhasebesine geri dönersiniz…

Öyle ise her bir birey olarak bu dünyada niye bulunuyoruz, amacımız nedir, neden dünyaya insan olarak gelerek şeref verdim diye düşünmemiz gerekiyor???

* Örgünöz

 

 

Tek Seni Sevdim

Aşkım, gönül dünyam yaşam pınarım
Kendimi bileli tek seni sevdim
Senin için her gün yanar kanarım
Gönlüme gireli tek seni sevdim.

Yıllarca aradım derdime derman
Padişahlar yazsa katlime ferman
Olsa da yüreğim aşkınla kirman
Karşıma çıkalı tek seni sevdim

İçerim seni ben sağlık kürümsün
Kıskananlarımız sürüm sürünsün
Sevenlerin gönlü sevda bürünsün
Önümden geçeli tek seni sevdim

Dinlerim kendimi seni bulurum
Sen yeter ki çağır, hemen gelirim
Ne zaman istersen senin olurum
Aklıma düşeli tek seni sevdim

Karşıma geçip de beni üzsen de
Kevgirden geçirip beni süzsen de
Uzaklardan bile beni sezsen de
Kendimi bileli tek seni sevdim

Beraber gidelim gönül dağına
Kader bizi sarmış sevda bağına
Artık kavuşsak da kemal çağına
Kapımı açalı tek seni sevdim

Bekliyorum her gün senin yolunu
Şefkatle tut artık benim kolumu
Boş kalmasın gayri doldur solumu
Sen bana güleli tek seni sevdim

Coşkuner inliyor yürek sökerek
Sevdamız önünde dizin çökerek
Geldim artık sana boyun bükerek
Dünyaya geleli tek seni sevdim.

Doğu Gerçeği

 

Tarih Öğretmenliği’me 1975’de Diyarbakır’ın Ergani ilçesindeki Dicle Öğretmen Lisesi’nde başladım. Bu görev 1977’ye kadar devam etti. 1977 – 1989 arasında ise, Erzurum’daki Atatürk Üniverstesi Edebiyat Fakültesi’nde Osmanlıca Okutmanı olarak bulundum. 1989 – 1999 senelerinde Van’daki Yüzüncü Yıl Üniversitesinde Öğretim Görevlisi olarak hizmetimi noktaladım.

Bu müddet zarfında, Doğu insanını daha yakından tanımak imkânını buldum. Yöre insanıyla ailecek öyle kaynaştık ki, ilk defa doğup büyüdüğüm İstanbul’dan ayrıldığım hâlde, kendimi gurbette hissedecek bir hâlet-i ruhiyeye düşmedim. Bölge insanının sıcak, içten ve kardeşane tavır ve davranışları, bizleri öyle kaynaştırdı ki, sanki ben o topraklarda doğup büyümüş gibi kendimi sadık birer dost çemberi içinde sarılmış buldum. Kısa zamanda Diyarbakır’dan hoş – gelenlerle, evimizin bahçesi dolup taşmaya başladı.

Tabî aynı manevî havayı paylaşmış olmamız  “İnsanlar kardeştir.”  İlahî düsturunun şuurunda olmamız, doğuştan ziyade, aynı oluştaki beraberliğin, aynı oluşlar etrafında kümeleşmiş bulunmamız, bizleri bir bütün hâline getirmiş, günlerimizi aydınlık kılmıştı.

Her fırsatta, kaza merkezine gider (Okul  5 km. kadar şehrin dışındaydı.) merkez çay bahçesinde oturur, oralı yârânla sohbetler eder, vakit namazlarında, tıklım tıklım dolu olan camilerine giderdik. Tabî yöre insanı arasında, bizim öğretmen olduğumuz ve Batı’dan geldiğimiz, her hâlimizle belli olurdu. Fakat yöre insanı, nereden gelirse gelsin, kendi arasında yer alan, onunla aynı Mâbedi paylaşan, aynı Mâbuda secde eden birine karşı olan memnuniyetlerini, göz ucuyla bakmakla belli eder, hemen onu bağırlarına basardı.

Câmi çıkışında hemen hoş beşler, tebrikleşmeler başlar, tatlı çay sohbetleriyle hoş vakitler geçerdi.

Bir vesile çıkıp da, Erzurum’a gitmek gelip çattığında arkamızda, içten gözyaşlarıyla üzüntülerini saklayamayan, mahzun bakışlı dostlar bıraktık. Hâlen onların bir kısmıyla mektuplaşıp, tebrikleşmemiz devam etmektedir.

Bu sefer aynı sevgi hâlesini Erzurum’un yiğit bakışlı, güven verici, sağlam yapılı dadaşlarında bulduk. Yine kırk yıllık dostmuşçasına seviştik, kaynaştık ve uzun yıllar karşılıklı olan, bu sevgi saygı çemberi içinde, İstanbul’a hasretimizi içimize gömmeyi bildik. Doğup büyüdüğümüz yerlere olan daüssılamız, Doğu’nun mert Dadaşının varlığıyla âdeta küllendi ve uzun yıllar onların aguşunda, sert iklimine, uzun kışlarına rağmen Dadaş’ın sıcak bakışları bizlere sabır ve tahammül gücü verdi.

Orada da geniş bir sevgi hâlesi bırakarak, bu sefer, nasip ve kader bizleri Van’a sürükledi.  Doğu’nun gerçekten bir tabiat harikası olan Van gölü kıyılarında yeni vazifemizde, yine Şark insanının cana yakın, içten, samimî davranışlarını sergilediği, sıcak ortamda görevimiz devam etti.

Bir kısım maneviyattan yoksun gençlerin  -aileleri hilâfına-  huzursuzluk kaynağı olmaları dışında; Doğu insanı gerçekten her haliyle, her türlü yaşayışlarıyla kardeşlerimizdir. Bizler onlarla, onlar bizlerle bir bütünüz. Asırların beraberliğinde kaynaşmışız. Et ile kemik gibi olmuşuz. Akrabalıklar kurmuşuz. Birbirimizden kız alıp vermişiz.

Bir konuşma esnasında, bir arkadaşın  “Kimi kimden ayırıyorlar, benim eniştem Kürt…”  diyerek, ayrılıkçı düşünceye karşı gâleyana gelmesi…Yine bir Karadenizli arkadaşın, yine böyle

bir sohbet sırasında  “Ben iki kız kardeşimi de Pötürge’li gençlerle evermişim, kimi kimden

206

ayırıyorlar…”  demesi. Aramıza  fitne fesat sokanların, bir avuç suda nasıl fırtına çıkarmak istediklerini ortaya koymaktadır.

Doğu’nun gençleri, bilhassa hayatını kazanma çaba ve gayretinde olanları, hayat yükü omuzlarına binmiş kimseler dürüst, samimî, yardım sever ve kanaatkâr ve emin olun dost canlısıdırlar. Karşılıksız yardım etmeye âmâdedirler. Bunları örneklerle belgelemek mümkün fakat lüzum görmüyorum. Çünkü bu hükmüm işitmeye değil, bizzat şahsî müşahademe dayanmaktadır.

Özellikle orta yaşın üstündeki halk tabakalarında  -emîn olun ki-  devlete millete, resmiyete bağlılığın, saygı ve hürmetin, kanunlara riayetin içten somut örnekleri her zaman görülmektedir.

Zaten devleti zor durumda bırakan; terörü önlemekte, elini kolunu bağlayan, halkın bu olup bitenlerden, asla memnun olmaması ve bir an evvel bitmesini temennî ettiğinin bilinmesi, kurunun yanında yaşın da zarar görmesini istememesi değil midir?

Biraz daha sabır. Bu devlet, bu millet nice fırtınaları, bâdireleri atlatmıştır. İnşâllah bunu da milletçe, Doğusu, Batısı, Kuzeyi ve Güneyi ile birlikte, bir ve beraber olarak atlatacağız. Çünkü şairin dediği gibi:

“Ölmez bu vatan, farz-ı muhal ölse de hattâ
Çekmez kürenin sırtı, bu tabut-u cesîmi.”

 

 

Seçimden Sonrası!

0

Demek ki, bu ülkeyi soyanlar, hırsızlık, yolsuzluk yapanlar, şeref sözünün çılkını çıkaranlar, pkk’ya taviz verenler haklılar.  Bu insanları halk demek ki seviyor ve inanıyor. Bu ülke demokrasi değil, liderler ülkesi. Oyları adam tek başına alıyor, adayların konumu hiç önemli değil. Seçim bölgelerinde, özellikle yakinen izledik ki bdp ve Saadet Partileri tamamen akp ye oy verdiler.   pkk ya verilen açılım sözlerinin ileri ki günlerde macerasını birlikte izleyeceğiz. Pkk nın baskın olmadığı tüm sandıklarda Saadet Partisine 3-5 tane, bdp ye 2-3 tane gibi oylar çıktı.  Bu durumu iyi tahlil etmek lazımdır.

Daha önce ikaz etmiştik, vatanseverler parti gözetmeksizin konjöktürü birlikte değerlendirmedikleri müddetçe iyi bir sonuç alamayacakları muhakkaktır. Çünkü bu ülkenin yüzde ellisi fakirliğin pençesinde inlerken, söylenen vaatler, verilen kumanyalar, yapılan baskılar açlık sınırındaki insanları elbette etkilemektedir. Devletin tüm imkanlarını kullanan iktidar partisi, elindekileri kaybetmemek için her yolu denemiştir. Halkın tabanı nasılsa, tepede odur. Topluma salınan korku, ayrıştırma, muhalefete tamamen kulak tıkama Türkiye’nin gelecekteki iç barışında korkarız ki kötü etkiler bırakacaktır. 
Batıda göç alan şehirlerde, pkk’nın yoğun olduğu yerlerde, açıkça iktidar partisine yoğun kaymalar yaşandığı ortadadır. Buda seçimden sonra ülkenin gidişatında yıllardır görüşülen Kandil ve Apo ile olan ilişkileri tamamen yüzeye çıkardı. Gidişat o ki bölücü örgütün hakimiyetinde olan iller eyaletleşme de, verilen özerklik sözleri ile artık açılım süreci hızlanacak, uygulamaya konulacak gibi görünüyor. İnsanların seçim kazanma sarhoşlukları, ya da kaybetme hüzünleri ile zaman geçerken, Türkiye bu sonuçlarla çok şeye gebedir. 
Bundan sonra kim ne yaparsa artık yanına kar kalacaktır. ABBASI TUT TUTABİLİRSEN!!! Herkes şapkasını önüne koymalı, tepeden tırnağa bir değişime ihtiyaç olduğu aşikardır. Bunca ortaya dökülen yolsuzluklara kulak tıkayanlar, Türk kelimesinin, andımızın kaldırılmasına kulak tıkayanların, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ve Cumhuriyetimizin dinamikleri yok edilirken, İslami hassasiyetler oy alma uğruna örselenirken, insanlar hiç kaygı duymuyorlar mı acaba? Gemi azıya alıp ne yaparsak yapalım halk desteğini veriyor diyenleri, bundan sonra yapacakları yanlışlarda kim ve hangi güç durdurabilecektir? Sonuç olarak gelinen noktada hukukun üstünlüğü ve adalet bu ülkede hakkaniyetli olarak işliyor diyebiliyor muyuz?  Bizce tamamen hayır!!!
Saygılarımla…

 

 

Kürşat Yıldırım Tarihî İpek Yolu’nu Anlatıyor

 

Oğuz Çetinoğlu: Eşinizle birlikte, tarihî İpek Yolu üzerinde meşakkatli ve uzun bir yolculuk yaptınız. Giriş mâhiyetinde genel bir değerlendirme yapar mısınız?

Kürşat Yıldırım: Milâttan önceki devirlerden beri bugün İpek Yolu denen çok geniş bir sahada kervanlar gidip geldi. Bu kervanlardaki yorgun develer sadece ticarî malları taşımıyorlardı. Sırtlarında siyaset, kültür ve din vardı. Çin payitahtı Xian’ın merkezinde veya Hoten’in ücra bir köşesinde aynı ruh hâlini hissetmemek mümkün değildi. Bunun mânâsı, bu iki yerin tarihî birliktelik içinde olduğu faraziyesi de değildi. Çin’in içlerinden başlayan ve bugünkü Doğu Türkistan topraklarından geçen İpek Yolu’nun doğu kısmı, hayaller ve hülyalarla süslü bir geçidi andırmaktaydı.

Çetinoğlu: Sizi ve eşinizi eski İpek Yolu’na yönlendiren etkenler nelerdi?

Yıldırım: İpek Yolu artık yok; çünkü Doğu Türkistan toprakları geçişlere kapandı. Her şey geçip gitti. Hotenli destancının nağmeleri artık Çin saraylarının duvarlarında yankılanmıyor.

Her yeri kum bastı ve kandil ışıklarında yazılan tarihlerin mürekkepleri tükendi. Develerin çanları sustu ve dünyanın dört bir yanından gelen kıymetli malları satan Kaşgarlı tüccar, dükkânını kapattı ve bir daha hiç açmadı. Peki, miskin Budistlerin ebediyen uykuya dalmasına ne demeli? Ya Mahmud’un Opal Köyü’ndeki yalnızlığına? Kumul’da meşrep kurulmuş haberi olan var mı?

Bu yol neydi veya bu yolda ne vardı? Bu yoldan kalan son birkaç şey üzerine yazıp çizebilmek üzere, ‘Doğu İpek Yolu‘ olarak adlandırılabilecek bir sahada toplam 15.000 kilometre kara ve tren yolu kat ettik. 10.000 poz civarında resim çektik ve 100 civarında video kaydettik. Çin’in içlerinden başlamak üzere İpek Yolu üzerindeki Doğu Türkistan şehirlerini gezen bizler, şahsî müşahedelere ve siyasî meselelere pek az yer vererek ilmî tetkikata dayalı bir Doğu İpek Yolu Seyahatnamesi sunmaya ve ‘Kaybolanların İzini’ tâkip etmek istedik. Çin’in eski payitahtı olan ve İpek Yolu’nun başlangıç noktası olarak kabul edilen Louyang Şehri’nden başladık.

Çetinoğlu: Yolculuk hâtıralarına geçmeden önce güzergâhınız hakkında okuyucularımızı bilgilendirir misiniz?

Yıldırım: Uzun ve meşakkatli güzergâhımız şöyleydi: Pekin, Luoyang, Xian, Dunhuang, Liuyuan, Kumul, Aratörük, Barköl, Urumçi, Turfan, Toksun, Kuça, Kaşgar, Yarkend, Kagılık, Hoten, Keriya, Çarçan, Çakılık, Miran, Korla, Urumçi, Pekin.

Çetinoğlu: Çok uzun bir yolculuk…

Yıldırım: Pekin’den Luoyang’a hareket eden 269 sefer sayılı trenin on altıncı vagonundaydık. Yataklı bir vagondu. Her bölümde üç katlı karşılıklı altı yataklı bir bölümdeydi yerimiz. Trende sürekli satış yapan görevliler vardı. Meyve, yemek, içecek vakit geçirmek için iskambil kâğıtları, oyuncaklar, şarj aletleri vb. şeyler satıyorlardı.

Çetinoğlu: Size karşı davranışları nasıldı?

Yıldırım: Yabancı olduğumuzu fark eden Çinliler meraklı gözlerle bizi seyrediyorlar ve kendi aralarında bizim hakkımızda konuşuyorlar. Ben konuşmalarını anlamıyormuş gibi merakla dinliyordum. Bizim Fransız olduğumuzu düşünüyorlardı. Biz neden Luoyang’a gidiyorduk, ne yapacaktık orada. Bu mesele üzerine meraklı Çinlilerin hayal dünyalarının çok dar olduğunun farkına vardım. Satıcı kadından meyve alırken Çince konuştuğum vakit Çinliler şaşkınlık içinde birbirlerine bakmaya başladılar.

Çetinoğlu: Yolculuğunuz nasıl geçti?

Yıldırım: Tren tam saatinde 08.03’te hareket etti ve yolculuk on saat sürdü. Yataklı vagonda gittiğimiz için uyuma fırsatı bulduk bu yüzden çok fazla yorgun değildik. Yolculuğumuzun sonlarına doğru, kırklı yaşlarda açık zihinli bir Çinliyle tanıştım. Adı Liang Zhijun idi. Bizim nereye gideceğimizi ne yapacağımızı sorduğunda kendisinin polis olduğunu düşünerek ihtiyatlı cevaplar vermeye ve sadece turist olarak gezmeye çıktığımızı anlatmaya çalıştım. Bu yardımsever Çinli bendeki gerginliği anlamış olacak ki, daha önce hazırladığım gidilecek yerler programını gösterdiğimde, gideceğimiz yerlerin güzergâhında kalmamız gereken bölgeler ve izleyeceğimiz istikametler hakkında şaşırtıcı derecede tafsilatlı açıklamalarda bulundu. Biz kendisine teşekkür ederek ayrıldık. Loayang’a vardığımızda saat 18.00’i geçmişti. Hava çok nemli ve boğucuydu.

Çetinoğlu: Gittiğiniz Loyang şehrindeki ilk intibalarınızdan söz eder misiniz?

Yıldırım: Tren garından çıkan insanları karşılayanlar arasında otellerde çalışan görevliler de vardı. Biz rezervasyon yaptırdığımız otele gitmeyecek ve merkezdeki bir otele yerleşecektik. Bu görevlilerden birine otelinin nerede bulunduğunu sordum ve odaların 150 yuan olduğunu öğrendim.

Çetinoğlu: 150 yuan Türk parasıyla kaç lira ediyor?

Yıldırım: 100 Yuan yaklaşık 32 lira. 150 yuan 48 lira ediyor.

Çetinoğlu: Çok ucuzmuş. Sonra…

Yıldırım: Bu zayıf ve ufak tefek, yaşlı Çinli çok uyanık birine benziyordu. Bizi tren garının karşı caddesinde, sol tarafta bulunan oteline götürdü. Jiudu adlı otel, pek iyi sayılmazdı ve temiz de değildi. Ancak ucuz ve tam merkezde olması tercih sebebimiz oldu. Banyosunda ayakkabılarımızla böcekleri eze eze elimizi yüzümüzü yıkadık. Yaşlı Çinli bizim nerelere gideceğimizi sordu. Ben gitmek istediğim yerleri söyleyince emrime bir şoför verebileceğini ve akşama kadar bütün bu yerleri gezdirip Xian’a gitmek üzere bizi tren garına bırakacak bir araba ayarlayabileceğini söyledi. Fiyatı sorduğumda 500 yuan dedi. Pazarlık ederek akşama kadar bizi gezdirecek bir araba ve şoför için 300 yuana anlaştık. Şoför sabah 07.00’de bizi almaya gelecekti. Daha Xian biletini almamız gerekiyordu. Bunun için Bay Liang, Longmen’dan geçen ve iki küsur saatte Xian’a varan hızlı treni tavsiye etmişti. Otelden ayrılıp tren garına gittik ve sıramız geldiğinde ertesi gün akşam için hızlı tren biletimizi aldık.

Etrafta biraz dolanıp helal bir lokanta bulamayınca otele yakın bir Çin lokantasına girdik. Menü Çinceydi ve üzerinde hiçbir yemek resmi yoktu. Garsonlar ise Çin’in her tarafında olduğu gibi Çince dışında herhangi bir dilde tek kelime dahi bilmiyorlardı. Menüdeki ayrıntılara iyi baktım. Domuz eti veya yağı karıştırılamayacak yemekleri seçtim. Haşlama inek eti, pirinç çorbası, menemene benzer bir yemek ve pazı türünden haşlanmış bir tür sebze sipariş ettik. Burada çalışan gençler bütün Çin’de olduğu gibi Çin tarihiyle ilgili dizileri pür dikkat seyrediyorlar ve bu yüzden bazen müşteriyle ilgilenemiyorlardı.

Yemekten sonra nemli ve boğucu havada, eski payitahtın sokaklarında yürüyüş yaptık. Yine meraklı gözler üzerimizdeydi. Biraz gezdikten sonra bir dükkândan ihtiyaçlarımızı alarak odamıza geri döndük.

Çetinoğlu: Şehri gezme imkânınız oldu mu?

Yıldırım: 22 Temmuz 2013 günü gelmişti. Zaman ve paranın şimdiden nasıl su gibi akıp gittiğinin farkına varmıştık. Sabah saat 06.00’da kalktık ve dün anlaştığımız adamın getirdiği genç bir Çinlinin aracı ile Beyaz At Tapınağı’na doğru yola çıktık. Çantalarımızı da arabaya koymuştuk.

İpek Yolu demek, bir bakıma Budizm demektir. Bu münâsebetle gezimizde, Budizm merkezlerinin epey bir yeri vardır.

Çetinoğlu: Beyaz At Tapınağı hakkında okuyucularımıza bilgi verebilir misiniz?

Yıldırım: 25-220 yılları arasında hüküm süren Çinlilerin Doğu Han Hanedanlığı devrinde M.S. 64 yılında İmparator Ming, batı âlemindeki Budizm’i incelemeleri için bir heyet gönderdi.Üç yıl sonra, iki önemli Hintli keşiş, Kasyapamatanga (Çince adı She Moteng) ve Dharmaratna (Çince adı Zhu Falan) heyet ile beraber geldi. Onlarla beraber sırtında Budist sutra ve Budist figürleri taşıyan beyaz bir at getirildi. İşte Beyaz At Tapınağı böyle kuruldu.

Bu hadise Budizm’in Çin’de ilk kez ortaya çıkışıdır. İki keşiş ve beyaz bir atın gelişi üzerine imparator ertesi yıl Beyaz At Tapınağı adlı bir manastır inşa ettirdi. Buraya çok sayıda râhip geldi ve tapınak Çin’de Budizm’in merkezi hâline geldi. İki keşiş Çince ‘Kırk İki Cilt Sutra’ tamamlanana

kadar tercümeyle meşgul oldu. Bu tapınak, ‘Çin’de Budizm Beşiği’ olarak adlandırılmaktadır.Tapınak, Louyang kentinden yaklaşık 11 km uzaklıktadır. Kapının dışında, etrafı çitlerle çevrili bir havuz vardır. Sudaki balıkların inançlı insanların hür kalan ruhlarını taşıdığına inanılır. Bir taş köprü ile havuz geçtikten sonra tapınağa girilmektedir.

Kapının doğu ve batı taraflarındaki Kasyapamatanga ve Dharmaratna mezarları Uzak Doğu’nun en meşhur âbidelerindendir. Tapınağın Doğu köşesinde bir tablet dikilidir. Tablet üzerinde yazılı Çince karakterler, 1271-1368 yılları arasında hüküm süren Yuan Hanedanı sırasında tasarlanmış bir Çinli hattatın elinden çıkmıştır. Tablette tapınağın tarihi anlatılmaktadır.

Tapınaktaki Semavî Hükümdarlar Mâbedi aslında Yuan Hanedanı tarafından inşa edilmiştir. Mâbedin ortasında gülen bir Buda Maitreya oturmaktadır. Budanın, bir zamanlar aslında içinde dünyanın bütün hazinelerinin bulunduğu bir çantayı taşıyan bir dilencinin yeniden dünyaya gelmiş hâli olduğuna inanılmaktadır. Tapınakta ağaca hakkedilmiş elli ejderha figürü mevcuttur ki, Mançu Ch’ing Hanedanı’nm kültür hususiyetlerini taşımaktadır. Maitreya iki tarafında dört görkemli Semavî Hükümdar durmaktadır.

Büyük Buda Mabedi, Beyaz At Tapınağı’nın en muhteşem mimarisine sahiptir. Çatı zarif tarzda kalkık saçağı ve taşıyıcı sistemiyle Çin’i 1368-1644 yılları arasında yöneten Ming Hanedanı’nın mimarî tarzını aksettirmektedir. Budizm’in bânisi Sakyamuni’nin heykeli mabedin ortasındadır. Sakyamuni’nin heykelinin sağında onun ilk müridi olan Ananda’nın ve solunda ise yaratıcı Brahma’nın on oğlundan biri olan Kasyapa’nm heykeli vardır.

İrşad Mabedi, Sonsuz Işık Budası olan Amitabha Buda’nın ibâdet ettiği en küçük yapıdır. Bu Buda Batı Cenneti’nden sorumludur. Sağ ve sol sırasıyla Ay Işığı ve Merhamet Tanrıçası Bodhisattva vardır.

Mahavira Mabedi, bu tapınağın en muhteşem tezyin edilmiş mabedidir. Çatı renkli lotus desenlerle oyulmuştur ve duvarlara binlerce ahşaptan Budist heykel asılmıştır. Burada dev ejderha şekilleriyle bezeli iki katlı Budist tapmak vardır.

Temizlik ve Serinlik Kulesi adlı yer bir zamanlar Budist keşişler tarafından beyaz atın sırtında getirilen sutraların saklandığı, tapınağın arka bahçesinde tuğladan inşa edilmiş yüksek bir kuledir. Çin’e Budizm’i getiren İki Hintli rahip Kasyapamatanga (Çince adı She Moteng) ve Dharmaratna (Çince adı Zhu Falan) milâdın başlarında sutralan burada Çinceye tercüme etmişlerdir. Burası Budist sutraların Çince’ye ilk tercüme edildiği yer olarak bilinmektedir.

Tapmağın bahçesindeki taşlara ve ağaçlara insanlar ellerini ve yüzlerini sürmekte ve dualar etmektedirler.

Çetinoğlu: Çok büyük bir mâbet olmalı. Kaç metrekarelik bir alandan söz ediyorsunuz?

Yıldırım: Yaklaşık 2.000 Metrekare olarak tahmin ediyorum.

Buradan sonraki durağımız Ejderha Kapısı Mağaraları idi. Burada dik kayalıkların içindeki heykelleri görebilmek için karşımıza çıkan dik merdivenleri aşmamız gerekiyordu.

Yi Irmağı’nın her iki kıyısındaki dağlara oyulmuş Budist kabartmalarını görmüş olmak bizi çok heyecanlandırdı.

Merdivenleri inip çıkmak yorucuydu.

Ejderha Kapısı Mağaraları, Luoyang Şehri’nin güneyinde yer almaktadır. Burası Xian ve Longmen ‘Ejderha Kapısı‘ adlı dağların arasında ve Yi Irmağı’nın her iki yakasındadır.

Bu Budist mağaralar, Shanxi’deki Datong Şehri yakınlarında bulunan Yungang Mağaraları ve Dunhuang’daki Mogao Mağaraları ile birlikte bugünkü Çin’deki en ünlü üç Buda mağaralarıdır.

Çetinoğlu: Çin topraklarında Türkler de yaşadılar. Onlara ait bir şeyler görebildiniz mi?

Yıldırım: Tabgaç Türkleri tarafından kurulan ve 386-534 yılları arasında hüküm süren Kuzey Wei Hanedanı İmparatoru Xiaowen, payitahtı Luoyang’a taşıdıktan sonra 493 yılı civarında başlayan mağaraların işlenmesi işi, 960-1127 yılları arasında Kuzey Song Hânedanı devrine kadar 400 yıl boyunca devam etmiştir. Burada 2.300 oyuk, 2.800 heykel, 40 kubbe şeklinde dagoba, 1.300 mağara ve 100.000 heykel vardır. Bunların olduğu arazi kuzeyden güneye bir kilometre uzunluğundadır.

Çetinoğlu: Türkler tarafından mı yapılmış?

Yıldırım: Çoğu Tabgaç Kuzey Wei Hanedanı ve 618-907 yılları arasında Tang Hanedanı devrinde yapılmış eserlerdir. Sanat, müzik, din, hat, tıp, kostüm ve mimarlık ile ilgili tarihî malzemelerin çoğu Ejderha Kapısı Mağaraları’nda mevcuttur.

Fengxian Tapınağı, Tang Hanedanı yılında inşa edilmiştir. 36 metre genişliğinde ve 41 metre uzunluğundaki bu yer Longmen Tapınağı’nın en büyük mağarasıdır. Sanatçıların Budist âyin ve ilişkilerine uygun olarak inşa edilen tapınakta çeşitli yüz görünümleri ve mizaçların başlıca dokuz büyük şekli yapılmıştır.

En etkileyici heykel sekiz köşeli lotus taht üzerinde bağdaş kurmuş oturan Vairocana Buda heykelidir.

Çetinoğlu: Büyük mü?

Yıldırım: Heykelde kafanın yüksekliği 4 metre ve kulak uzunluğu 1.9 metre olmak üzere toplam yüksekliği 17.14 metredir. Vairocana Sutra her şeyi aydınlatan anlamına gelir. Buda’da iyi doldurulmuş bir şekil, kutsal ve nazik ifade ve zarif bir gülümseme vardır. Vairocana’nın yanlarında ihtiyatlı ve dindar ifadelere bürünen Vairocana Buda’nın öğrencilerinden iki heykel, Kasyapa ve Ananda vardır.

680 yılında tamamlanan Wanfo Mağarası, iki oda ve kare düz çatılıdır. Ad, mağaranın güney ve kuzey duvarlarında duran 15.000 Buda heykelciğinden kaynaklanmaktadır. Ana Buda Amida sâkin ve ciddiyetle bir lotus Sumeni tahtında oturmaktadır. Amida arkasındaki duvarda farklı şekillerde ve çeşitli ifadelerle elli dört Bodhisattvas vardır. Duvarlarda güzel ve sevimli şarkıcı ve dansçıların canlı kabartmalar bulunmaktadır.

Guyang Mağarası, Ejderha Kapısı Mağaraları’nın en eskisidir. Mağaranın kuzey ve güney duvarında üç katmanda oyuklar vardır.

Yüzlerce heykelin üzerinde heykelleri yapan sanatkârların isimleri ve yapım tarihleri işlenmiştir. Heykellerde Gandhara sanatını temsil eden çeşitli şekiller ve desenler vardır.

Guyang Mağarası yapıldıktan sonra, Tabgaç Kuzey Wei Hanedanı kuzey, güney ve orta kısımları olmak üzere Binyang Mağaralan’nı yaptırdı. Orta mağara 500-523 yılarında yapılmıştır. Mağarada on bir büyük heykel vardır. Sakyamuni onurlu ve sâkin bir yüz ifadesi taşırken onun müridi Bodhisattva zarif ve zeki bir duruşa sahiptir.

Lotus (lian-hua) Mağarası, Ejderha Kapısı Mağaraları’nda doğal kireçtaşından kayalara keskin hatlarla oyulmuş mağaralar için güzel bir misaldir. Oturan heykellerden farklı olarak, ayakta duran Sakyamuni Budizm’i yaymak için Hindistan’dan doğuya uzun seyahatinin yorgunluğunu aksettirmektedir.

Çatıya iyi yontulmuş büyük rölyefti lotus çiçeği hakkedilmiştir. Merkezinde tohum kozası, etrafında taç yaprakları vardır ve her bir yaprağın üzeri hanımeli işlemelidir. Lotusun etrafında sanki müzik eşliğinde dans eder gibi duran altı uçan müzisyen resmedilmiştir.

Çetinoğlu: Mağaraları gezmek ne kadar vaktinizi aldı?

Yıldırım: Yaklaşık 2 saat. Mağaralardan ayrıldıktan sonra yakınlardaki bir yerde yemek yedik. Genç Çinli şoförümüz diğer bütün Çinliler gibi en ufak bir fırsattan istifade ederek uykuya dalmıştı. Çinliler bir iş yapmadıkları an, nerede olurlarsa olsunlar, oracıkta uyuya kalıyorlardı.

Uyuşukluk bu kadar ruhlarına sinmişti, ama her nasılsa bir “Demir Yumruk” onlara dünyanın en büyük ekonomisi ve en küçük âdili olma cesareti veriyordu. Bir cam tıklamamızla uyanan şoför bizi hızlı tren istasyonuna götürdü.

Önümüzdeki yol 350-400 km arasındaydı. İstikamet ise diğer eski payitaht olan Xian idi.

İpek Yolu’nda kaybolan daha neler vardı kim bilir? 298 km/saat hıza ulaşan ve iki istasyonda duran hızlı tren bir buçuk saatte Xian’a vardı. Artık ‘uzak’ denilebilecek bir yer yoktu.

 

 

 

27 Mayıs 1960 Öncesine Dönüş mü?

 

Genç okurlarımız 1960 ve öncesini haliyle yaşamamışlardır. O dönemin kamplaştırıcı çatışmayı kavgayı ve siyasi şiddeti ön plana çıkaran ortamı, köy ve kasabalarda kahveleri bile DP‘li ve CHP‘li olarak ayırmıştı. Partiler sanki birbirine düşmandı. Hoşgörü ve uzlaşma yoktu. Çatışma ve sertleşme tırmandırılarak oy artırılabiliyordu. Bu da toplumda kemikleşmeyi ve içten kenetlenmeyi sağlıyordu.

Bugün olup bitenleri göz önüne alınca ve siyasi tansiyonu artırarak siyasi başarı beklentisini görünce dünü hatırladık. Sayın Başbakan %45 oy almasına rağmen, balkondan öyle laflar sarf etti ki, aklıselimle bağdaşmıyor. Bir yazarın bu ülkeyi yönetenler acaba cinnet mi geçiriyor sorusuna hak vermemek mümkün değil… Muhalif olan herkes paralel yapının bir parçası kabul edildi. Bunlara karşı İstiklal Savaşı ve Milli Mücadele verildiği, muhalefetin Osmanlı tokadı yediği, kurumlardan temizlik ve ayıklamanın olacağı, inlerine girileceği belirtildi. Dahası bu konuşma ile Türkiye ve Suriye’nin harp halinde olduğunu öğrendik. Herne kadar ana muhalefet de geri kalmadı ama; siyasi tansiyonu yükseltmede Sayın Başbakan liderliğini korudu.

Türkiye’nin Suriye ve özellikle Mısır’dakine benzer bir kardeş kavgasına çekileceğinden endişeliyiz. Mahalli seçimleri kanlı ve kavgalı bitirdik.  Başbakanın kendisini ve partisini Adnan Menderes ile özdeşleştirmesi ana muhalefeti 1950’li yıllara göre suçlaması, “CHP geliyor” gibi sanal tehlikeler yaratması, partilileri kenetlenmeye ve kemikleşmeye götürmüştür. Sayın Başbakan siyaha beyaz bile dese, o artık beyazdır. Mantık ve rasyonel düşünce adeta rafa kalktı. Siyasi olgunluk ve hoşgörü kayboldu. Seçim sonrası BDP‘nin özerklik isteyeceği unutturuldu. Aslında BDP’yi bu noktaya getiren iktidarın yanlışları ve tavizleridir. Açılım ve çözüm adı altında devlete ortaklar aranmıştır. Teröre ve örgüte pirim verilmiştir. Örgüt bütün Kürtleri temsil eder gibi takdim edilmiştir. Egemenliğe ortak aranmıştır. İlk kez bir hükümetin dört bakanı rekor seviyedeki yolsuzluk ve rüşvet iddialarıyla görevlerinden istifa etmek zorunda kalmışlardır. Sosyal medya yasaklarıyla gerçekler örtülmüştür. Yargıç ve emniyet mensupları sağa sola sürülmüştür. TBMM’ye geç gelen bakan fezlekeleri, önce iade edilmiş sonra soruşturmadan kaçırılmıştır. Komplo, darbe, paralel yapı tekerlemeleriyle otoriter ve yasakçı tavıra haklılık kazandırılmıştır. Siyasi hayatımıza yerleşmiş olan çıkarcı ve şahsi menfaatleri esas alan seçmen tipi daha da gelişmiştir. Bunlar için EgeAdalarının işgal edilmesi, Kıbrıs‘ta taviz, toprak bütünlüğünün zedelenmesi, Milli kimliğin reddedilmesi, özerklik ve federasyon beklentileri, Ermeni iddiaları, Libya Suriye ve Mısır politikasının iflası, Orta Doğuda geleneklerimizle ters düşen fanatik Sünnici bakış, Dış İşleri Bakanı’nın Ermeni tehciri nedeniyle Osmanlıyı suçlaması,etnik ırkçılık ve bölücülük, seçmenin en azından yarısı için yanlış ve tehlike algılaması olmaktan çıkmıştır. Tersine barış ve istikrar için her türlü taviz her konuda verilebilir. En son Yenikapı mitingi ile, Yeni Türkiye adlı tuzağa çıkartma yapılmıştır. Bu tuzak 1923 Türkiye’sinin tasfiyesidir.

Halka yansımayan, kredili ve sanal gelirlere dayalı tüketimde %4.4’lük büyüme üretimden çok ithalata dayalıdır. Cari açık ve işsizlik artmıştır. TÜİK araştırmasına göre, kendisini mutlu hissedenler %70’lerden %59’a düşmüştür. Buna rağmen,yoksul yoksulluğunun, işsiz işsizliğinin, mutsuz da mutsuzluğunun farkında olmayıp bunu kabullenemiyor. Halk yoksullaştıkça kontrol altına alınıp reyine ipotek konulabiliyor. Para ve erzak yardımı halkı teslim alıyor. Tâbi hale gelenler aksi hiçbir şeye inanmıyor. Artık onlar yardım yapanlara oylarıyla, varlıklarıyla hayat boyu borçludurlar. Dış finansman ve sıcak para girişi kesilirse, rantlar da azalacaktır. Bu defa yardımların dağıtımı düşeceğinden, yönetenlere tepki ve nefret doğabilir.Yargıda değil;sandıkta aklandıklarını iddia edenler, her tarafı paralel yapı görerek yeni davalar açabilir, internet kısıtlamaları ve kamu personelini ayıklama hızlanabilir. İş adamları da bundan payını alabilir. Bütün bu ve benzeri olumsuzlukların ülkenin itibarını zedelememesini ve fırsat kollayan protestocu eylemleri artırmamasını dileriz.

 

 

Balkanlar Gelecekte Neleri Yaşar?

 

Balkan coğrafyası, Türk Milleti ve Türkiye Cumhuriyeti devleti için, her daim özenle ilgilenilmesi gereken ve Türk Dünyası içinde yer alan önemli bir bölgedir.

Bu topraklardaki Türk varlığının yoğun başlangıcı, M.S . 4. yüzyılın başlarına kadar gitmektedir. Türkler bu tarihten itibaren Balkanlarda bir çok devlet kurmuşlardır.

Balkan topraklarının büyük bir bölümünde, Türk hakimiyeti hukuken sona ereli 100 yılı yeni aşmıştır. Ancak fiziki Türk varlığı Balkan topraklarında henüz devam etmektedir. Bu nedenle Balkanlar; Türk’e ait Türkiye Cumhuriyeti devletinin, siyasetinin, üniversitelerinin, medyasının ve sivil toplum kuruluşlarının ilgili alanı olmaya devam etmektedir ve gelecekte de bu ilgi zorunlu olarak sürecektir.

Bu nedenle öncelikle “Türk Dış Politikası”nın en azından Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bu yana izlediği stratejilere bir bakmak gerekir.

A-Türk Dış Politikasında Balkanlar:

Tanzimat Dönemi’nden beri Türkiye’nin batılılaşma çabaları ve Batı’nın ortak değerlerini benimseyerek çağdaş medeniyet düzeyine erişme azmi ve iradesi sebebleriyle, Türk dış politikasının anayönü genellikle Batı’ya dönük olmuştur. Ayrıca savunma ve ekonomik gereksinimlerinin de bunda büyük etkisi vardır.

Türkiye Cumhuriyeti devletinin kurucusuMustafa Kemal Atatürk‘ün “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” söyleminde de en veciz tarzda ifade ettiği gibi, Türkiye Cumhuriyeti için hem içeride hem de dışarıda ve yakın çevresinde barışın tesisi ve sürdürülebilmesinin ayrı bir önemi vardır.

Bu nedenle, Cumhuriyet döneminde Türk dış politikası, barışçı bir yaklaşımla öncelikle ülkenin bağımsızlığının korunması ve güvenliğinin sağlanmasını ve sonra laik, demokratik ve modern rejiminin sürdürülmesini amaçlamıştır. Türk dış politikasında, Balkanlara bakış açısı da bu temel çerçeve içinde belirlenmiştir.

Buna karşılık Türkiye Cumhuriyeti Devleti; son iki yüzyıl içerisinde Balkanlarda yaşananları, Balkan halklarının ırkçılık duygularını, dünyanın güçlü devletlerinin Balkan halklarını kendi politikaları çerçevesinde kullanmak isteyişini, Balkanlardan Türkleri arındırma arzusunu ve bütün bunların günümüze yansımalarını yaşanan acı tecrübeler nedeni ile çok iyi bilmektedir.

Türkiye’nin bir Balkan politikası olduğu kadar, Balkan halklarının oluşturduğu birçok devletin kendi aralarında ve Türkiye’ye karşı izlediği politikalar mevcuttur. Ancak bu politikaların temelinde yatan en büyük argüman, Lloyd George’un 29 Ekim 1919’da Avam Kamarası‘nda ifade ettiği şu düşüncelerinde vücud bulmaktadır: “Biz dünyanın her yanında savaştık… Türkiye’nin fethinin tümünü fiilen gerçekleştiren İngiliz silah gücü oldu. Türkiye ile savaşa 1.500.000 asker gönderildi. Bu, Büyük Britanya’nın başarısıydı. Medeniyet uğrunda ülkemizin bugüne kadar giriştiği işlerin en güzellerinden birini yapmış bulunuyoruz. Dünyanın en zengin topraklarından biri olan geniş bir ülkeyi Türk’ün mahvedici nüfuzundan azad eyledik. Medeniyet yüzlerce yıl bu yolda başarısızlığa uğradıktan sonra İngiltere bunu gerçekleştirdi.”

Türkiye ile Balkan devletleri arasında bugünde devam edegelen sorunlara ve tartışmalara bakınca Lloyd George’un yaklaşık yüzyıl önce ifade ettiği düşüncelerin halen ne kadar etkili olduğunu görüyoruz.

aa)-Atatürk’ün Balkan Politikası:

Balkanlar özellikle Batılı güçlerin, Türk hakimiyetini sona erdirmek için yaptığı çalışmalar sonucu 19. yüzyıl Avrupa’sının böğründe sürekli kanayan bir çıban gibi idi. Bugünde bu kanama azalmış gibi görünsede sürmektedir. Günümüzde de Balkanlar patlamaya hazır bir barut fıçısıdır.

19. Yüzyılda, ırkçı akımlar burada karşılaşıyor, panslavizm ve pangermanizm baskıları yine burada toplanıyordu . 1912’de yaşanan Balkan Savaşı neticesinde Türk hakimiyeti yirmidört bin kilometrekarelik Doğu Trakya bölgesi hariç, Balkanlarda sona ermişti. Ancak daha Türkler ayaklarını Balkan topraklarından çekmeden, Türk’e karşı müttefik olanlar, birbirleri ile kapıştılar, sonrasında da 1914’de Saraybosna’da gerçekleşen suikast, Birinci Dünya Savaşı’nın çıkmasına neden oldu. Bu savaş sonucu milyonlarca insan öldü ve milyarlarca servet heba olup gitti.

Kendisi de bir Balkanlı olan Mustafa Kemal Atatürk, bu süreci bizzat yaşamış ve çekilen acıları görmüştü. Bu nedenle, Balkanlar’da barışın kurulmasını ve korunmasını amaç edinen Balkan Birliği’nin hararetli bir savunucusu idi. Böyle olduğu içinde Ankara’da yapılan bir Balkanlararası toplantı da “… unutmayalım ki; Balkan milletlerinin ataları birbirlerinin hısımları idiler. Bu milletler yüzyıllar boyunca birlikte yaşadılar. Biz Balkan Birliği’ni tarihi tekamülün tabii bir neticesi olarak kabul etmeliyiz.” demiştir.

Balkan Birliği’nin ilk konferansı Ekim 1930’da Atina’da toplandı. Bu toplantıya, Bulgaristan, Arnavutluk, Yunanistan, Yugoslavya, Romanya ve Türkiye katılmıştı. Bu toplantının tarihsel büyük bir önemi vardı. Çünkü Balkanlar yüzyıllar boyunca birbirlerine karşı dini, milli ve diğer düşmanca hislerle dolu olan milletlerin yaşadıkları bir bölge olarak tanınmış veya tanıtılmıştı. Şimdi bu bölge milletleri, aralarında işbirliği etmek için ilk defa olarak bir araya gelmişti. Bu günümüze kadar gelen Avrupa Birliği yapısının oluşmasına da fikir ve cesaret verici bir örnek oldu.

Balkan Birliği’ni oluşturan devletlerin aldığı ilke kararlarının aslında günümüzde de karşılıklı olarak sürdürülen dış politikaların yüzeysel(!) çerçevesini oluşturduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

Balkan devletleri bu birlik kapsamında; doğrudan doğruya görüşme, anlaşma ve sistematik bir işbirliği yolu ile müşterek uygarlık unsurlarını bir araya getirmek sureti ile aralarındaki barış bağlarını kuvvetlendirmek istemişlerdir. Ayrıca küresel yakınlaşma, iktisadi yakınlaşma, her türlü ulaştırma ilişkilerinin geliştirilmesi, sosyal politikalar alanında işbirliğine gidilmesi hedeflerin belli başlı olanlarıdır.

Balkan Paktı, 09 Şubat 1934’te Atina’da imzalanmıştır. Ancak bu anlaşma, Balkan ülkelerinde ve Balkanlar üzerinde emperyalist amaçları bulunan İngiltere, Rusya, İtalya başta olmak üzere bir çok Batı ülkesinde tepkiyle karşılanmıştır. Bu Birinci Balkan Birliği’nin sürecidir. Bundan sonra İkinci Dünya Savaşı’na müteakip 1954 yılında Yugoslavya, Yunanistan ve Türkiye arasında İkinci Balkan Birliği kurulmuştur. 1934’e nazaran 1954’te farklı bir dünya ve uluslararası konjonktür vardır. Avrupa ideolojik olarak bir duvarla ve dolayısıyla Balkanlar’da ikiye bölünmüştür. Sovyet Rusya’nın farklı emelleri ve talepleri Balkanlar’ı da karıştırmıştır.

 

 

Holigarşi

 

Evvela meşru Erbakan hükümetini, “hükümet gitmeli,” “askerler sivillilerden daha demokrat” diye darbe işbirlikçiliği yaptılar. Sonra da darbe karşıtlarıyla bir oldular. Birden 28 Şubat zulüm dönemi oldu ve onlar “mağdur” olmuşlardı. “Diyet” ödetmek zamanı gelmişti.

Sonra 28 Şubatla hesaplaşma başladı. Yani adı öyleydi. Giderek artan bir “ele geçirme” ve dâhili “istilâ psikozu” Türkiye’ye hâkim oldu.Hükümet seçilmişti, ama onlar hükümeti seçicileri olmak istediler.

Öyle bir aşamaya geldi ki artık hükümet içinde hatta hükümet üstünde hükümet olmak hırsına kapıldılar. Hükümetler gelir-geçerdi, o halde onlar kalıcı bürokrasiye yerleşmeliydiler. O da yetmedi, hükümete eski dönemlerde zinde güçlerin yaptığı gibi akıl vermekten yön vermeye kadar hatta rehin almaya götürdüler işi. Artık “bir her yerdeyiz” sendromunu her yere sarkıtmaya başladılar. Geri tepince de gene eski “mağdur” rolüne soyundular. Yani, önceleri reklam ettiler “her yerde” olduklarını. Sonraları yine inkâra başladılar. Mantık cambazlıklarıyla bunu dameşrulaştırdılar.

Bir ara, devletin kendi içinde dönem dönem oligarşiler oluşturan “iç tehdit, dış tehdit konseptleri” vardı. “İrtica”nın kamufle ettiği sermaye ve güç savaşları oldu.Sonra sistem oligarşiden kurtuluyoruz diyerek “holigarşiye” dönüştürüldü.Yani kutsal oligarşi…

Öyle ki, Bülent Arınç bir insan için, Gazze meselesi patlak verince “O her zaman doğruyu söylemiştir!” diyebildi.Bu sözün tek muhatabı İslâm tarihinde sadece Hz. Muhammed olmuştu.”Doğrudur” dediği de Başbakan’ın dediklerinin tam tersiydi!

Anlıyoruz, kızılcık şerbeti, alçılı demokrasi. Şimdilerde dış düşmanlar unutuldu. İç düşman konsepti değişti.Bush’un bir zamanlar dediği gibi, “ya bizimlesin ya da bizim düşmanımız!”Yani ya taraf olacaksın ya da bertaraf.Araf’ta kalmanın bile “içtihatta” yeri yok.

İntikamın kararttığı ruh gözleri bedevîce dönüyor: “Onlar” da yaptılar. Sonra “onlar” herkes olur nagehan!Ne mızrak gizli artık, ne de kılıf kullanmaya hacet duyuyorlar.Görünen o ki, birileri ittifak kurmuşlar, düşman güçlere cihat ilân etmişler.Türkiye “Dâr-ülHarp,” olunca her hile de “helâl” oluyor.Haram-helâl kavramlarını taktıklarından değil.İçlerini kurtçuklar kemirse de “Dicle kenarında” kendileri kurt oldular.Zulmün kendini, zalimden daha helâl görmelerinden…

Düşman kim? Sen, ben, o?
Sen, ben, o kim? “Bizden” olmayanlar.
Ya “biz” kimiz? “Onlar”dan olmayanlar.
Ya “onlar” kim? Onlar da bilmiyorlar.
Önceleri gömlekleri vardı, gömlekçileri vardı.
Ertuğrul Özkök’e “özel gömlek” yaptırıp giydirmişlerdi.
Sonraları çömlekçileri oldu, çömlekleri doldu.
Susamın kapısını susanlar açıyorlar; ağzını “hayır”a açmayanlar…

Hükümet tek partili derken bakıyorsunuz koalisyona dönüşmüş: AKP-C.Biri Türkiye’de yaşayan herkese ve her şeye kendince olmadıkça bertaraf lâfı ediyor.Diğeri onunla da yetinmiyor. “Mezardaki ölüler bile” yardıma gelsin istiyor.Kendisi “Mesih”  ne de olsa! Tek tuşta o da halledilecektir.

Tam bir NLP dönemindeyiz. Sil, yeni baştan yaz. Unut, yeniden yaz. Yaz, silmeden üstüne yaz.Gözlerini açınca 28 Şubat görüyorlar.Ağızlarını açınca 12 Eylül.Darbecileri önce “cennetle” müjdelemişlerdi.28 Şubat sürecinde Aydın Doğan’ın kanalı Kanal D’de 28 Şubat işbirlikçiliği de yaptılar.

Yetmedi, adi suçtan yargılanan bir Deniz Kuvvetleri mensubunun yargılanmaaşamasında, suçu sabit olmasına rağmen destek mesajları da verdiler.”Kahraman ordumuzun” bir neferine böyle yapılmaması lâzımdı o dönemde.

Biliyorum, her daim bir hikmeti vardır!Hanefi Avcı da çok sevdikleri bir polisti. Holigarşinin işine bazı dedikleri yaradı bir zaman. Ülkesini seven, becerikli bir insan. Lekesizdi hani.Sonra, son iki günde birden, linç operasyonu başladı.”Bolşevik” Devriminden sonra Troçki rolünü giydirmek an meselesi.

Sahi, Avcı ne diyor ki?Eskiden ülkenin zihinsel ve ideolojik bölünmüşlüğünün sembolü olarak polis ayrışmıştı.Pol-Bir vardı, Pol-Der vardı.Hamdolsun, şimdilerde C-Bir var.Yani bir “üç  maymun” hikâyesi izliyoruz.

Bu koalisyon kendi içinde çatışmalar vardı. Lâkin dışarıya karşı sızdırmazlık ilkesi işliyordu.Paylaşmanın “dayanılmaz hafifliği” ikisini de çok ruhanî yapıyordu.Kendileri haricinde herkes karşı tarafta ve onlar her zaman kötü, kötü niyetli, yanlış. Seçilmiş hükümete sultan kurmaya kadar gitti “ruh ikizi” aldatmacası. Hükümet teyakkuza geçince, o da birden “tu kaka” oldu.

Musa Firavun’un sarayında büyüdü ama Firavun olmamıştı.Bir yandan Ramazan’da tatlı tatlı asıl cihadın “nefs ile olan cihat” olduğunu anlatırlar.Bir yandan –bu nasıl bir nefs, ihtiras ise, intikam hırsı ise-hem pençe atıyorlar hem de pençelerinin kirasını istiyorlar. Hadi koro hâlinde, “Yaşasın zalimler için cehennem!”Birilerinin aklında olan “zencilik” psikozu, kireçleseniz gitmiyor.Gitmeyecek de!

Medyada Ertuğrul Özkök hayranı zavallı, onca çabalamıştı onun tahtına oturmak için. Olmadı. Hatta Özkök’e hediye ettiği okunmuş gömlek de fayda etmemişti. Üstelik Özkök Ahmet Hakan’la hacca filan da gitti, ama Paris’e gittiği bir turistik seyahat olarak kaldı. Perde arkasında “Ertuğrul’u kafaladık” sendromu yaşayanın ise, zaten Paris’e ve New York gidip Paris ve New York’ta poz vermekten başka hiç amacı olmamıştı. Yani Ertuğrul Özkök en azından göründüğü oldu ve öyle kaldı…