22.7 C
Kocaeli
Çarşamba, Temmuz 29, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 896

Biat Kültürü

Daha çok Doğu toplumlarında görülen ve “otoriteye karşı kayıtsız şartsız bağlılık durumu” olarak açıklanabilecek biat kültürü, toplumda kimlik sorunu yaratan temel problemlerden biridir.

Çünkü otorite olan güç kendini güçlü kılmak için kendisine bağlı olan kitleyi zayıf tutmaya çalışır. Zayıf olan kitle de kendini ayakta tutabilmek için otoriteye daha çok bağlanır. Toplumlarda, özellikle Doğu toplumlarında bu döngü hemen hemen her sistem içerisinde bu şekilde devam eder.

Türk toplumuna baktığımızda otoriteyi ailede babadan, okulda öğretmenden, işyerinde patrondan, inançta şeyhten, ekonomide ise devletten bekleyen bir geleneğin hüküm sürdüğü söylenebilir.

Böyle bir gelenek içerisinden gelen insanlardan edilgen ve itaatkar bir toplum meydana geleceği de aşikardır.   

Bu bağlamda ülkenin içerisinde bulunduğu duruma baktığımızda 28 Şubat ve akabinde yaşananların dindar kesimin büyük bir kısmında travma yarattığını görürüz. Bu travma sonucu olarak meydana gelen bir oluşum olan AKP’nin, aslında siyasi bir hareketten çok sosyal bir hareket olduğunu söylemek mümkündür.

Söz konusu travmaya binaen mağduriyet psikolojisi içerisinde olan dindar kesimin bir kısmı, kendi içerisinden güçlü bir siyasi parti çıkardığı, partinin iktidara gelmesiyle de otoriteye kayıtsız şartsız bağlandığı görülmektedir. Bu kesim kendini mağdur ve zayıf olarak gördüğü için kendi mevcudiyetinin devamının iktidara bağlı olduğunu düşünmesi de doğal bir sonuçtur.

Şu an toplumun bir kesiminin içerisinde bulunduğu duruma bakıldığında, geçmişte “din elden gidiyor” diyenlerin dinin bir nevi ayağa düşürülüp, dindarların saygınlığının yitirilmesine ses çıkarmamalarını, yayınlanan tapeler ve ses kayıtlarına karşı “oyun aynı, oyum aynı” sloganı ile savunmalarını başka türlü açıklamak kanaatimce mümkün olmamaktadır.

Sorgulamadan körü körüne itaat, gücü elde tutanların denetlenmesine yönelik mekanizmayı ortadan kaldırdığı için yapılan yanlışların sonuçları geniş kitleleri etkiler hale gelmektedir.

Bu noktada belirtmek gerekir ki 28 Şubattan günümüze değin tüm bu yaşananlardan etkilenenlerin başında “başörtülü kızlar” gelmektedir. Çünkü bu kesimde erkekler sıkıntılı anlarda kendilerini “kamufle” edebilmektedir.

Ve acı olan odur ki; 28 Şubat sürecinde sokakta yürüyen başörtülü bir kız “Fadime Şahin” algısıyla özdeşleştirilebilirken, günümüzde yaşananlar neticesinde ise “hırsız” algısıyla özdeşleştirilebilmektedir!

Sonuç itibariyle toplumumuzdaki bir kısım dindarlar arasında daha çok mevcut olan biat kültürü en çok zararı bu kesime vermiş, dünün saygı gören “ak sakallı” ve “başörtülü” kişileri bugün saygınlığını yitirme tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştır.

Umarım bundan sonra Kuran-ı Kerim’de birçok kez vurgulanan “düşünmez misiniz!” ikazının ne kadar önemli olduğunun idrakine vararak hayatımıza yön veririz…

Saygılarımla…

Meşe Ağacı

0

Batının ve ABD’nin organizatörlüğünde 12 adam, Polis Akademisinde bir araya gelerek Türkiye Cumhuriyeti Devletinin problemlerine çözüm aradılar. Malumlarınız olduğu üzere; başlangıçta KÜRT AÇILIMI fikrini ortaya attılar. Tepkiler karşısında Avrupa Standartlarına uygun İLERİ DEMOKRASİ’nin gereği olarak bu açılımın adını “MİLLİ MUTABAKAT AÇILIMI ” olarak değiştirdiler.    

Bu hususla ilgili televizyon kanallarında yayınlanan açık oturumlarda ortaya konulan fikirlerden, AKP iktidarının ve Sayın Başbakanın konuya yaklaşımından cesaret alan Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir şu sözleri sarf etmişti.”HÜKÜMETE VE DEVLET AKLINA BİR MESAJIM VAR. BİZİ GÜVERCİN VE ŞAHİN OLARAK AYIRMAYIN. MEŞE AĞACININ DALLARI SAYIN HÜKÜMET VE KABİNE ÜYELERİ NERENİZE BATTI.”Osman Baydemir; bazı akademisyenlerin, Kürtçü aydınların, yalaka basının, yalaka köşe yazarlarının ve AKP iktidarının himayesinde Irak’ın Kuzeyinden gelen BARZANİ ve TALABANİ destekli ABD radyasyonlu rüzgârlarında etkisiyle eski İçişleri Bakanı Sayın Beşir Atalay’ın sorumluluğundaki bahçeye MEŞE AĞACINI dikmiştir. 

Bu Meşe Ağacı o günden bugüne verilen tavizlerle o kadar büyüdü ki, Belediye Başkanı Osman Efendi Meşe Ağacının dallarına basarak, hükümet ve devlet aklına mesaj vermek üzere bir sıçrayışta Polis Panzerinin üstüne çıkarak halkına cesaret vermeye kadar işi götürmüştür. Adeta onların deyimiyle T.C. nin kanunlarına meydan okumuştur.                                                                                            

Sivil  İtaatsizlik eylemi kapsamında,ambulansa yol verilmemiştir. Sebahat Tuncel adlı milletvekili görevli polis müdürünü tokatlamış, uzanan mikrofonlara da “tokadım polis müdürüne değil,devletedir” demiştir. Bengi Yıldız adlı bir diğer milletvekili de PKK’nın dağ kadrosunun kıyafetiyle,asayişi sağlamak üzere görevlendirilen polislere ve araçlara elinde taş ile toplumu da devlet ve millet aleyhine kışkırtacak şekilde ipini koparan DELİ DANALAR gibi saldırmıştır.PKK’nın TBMM’deki bir diğer siyasi temsilcisi de görevli polis memurunun şapkasını başından almak ve geri vermemek üzere toplum nezdinde küçük düşürmüştür. PKK’nın TBMM’deki temsilcileri “DEMOKRATİK ÖZERKLİK” gerçekleştirilene kadar eylemlerini sürdüreceklerini de her ortamda ifade etmişlerdir.

Devlet dairelerine saldırılmıştır. Bankalar yakılmaya çalışmıştır. Esnafa korku salarak kepenkler indirilmiştir. Üzülerek ifade etmek gerekirse Güneydoğuda devlet otoritesinin yerini PKK’nın aldığı görülmüştür.

Sayın Başbakan seçim çalışmaları kapsamında Bayburt ve Gümüşhane’de halka BDP’lilerin yaptıklarından bahsederek çok önemli bir tespiti açıklıyor. “Bu eylemler sırasında bir belediye binasının pencerelerinden güvenlik güçlerinin üzerine molotof kokteyler atılmıştır. Kameralar bunları tespit etmiştir”. ŞAK  ŞAK ŞAK…. şuursuzluğun daniskası.

Bir Allah’ın Kulu da çıkıp demiyor ki Sayın Başbakanım kameralar bu kayıtları yaparken senin İçişleri Bakanın birileri gibi TENİS oynamaya mı gitmişti. Görevin; olanları millete yandaş medya kanalıyla duyurmak, mağdurları oynamak değil, devlet otoritesini hakim kılacak tedbirleri almak, aldırmaktır. Başarılı olamayan yöneticilere de yolvermektir.

Meşe Ağacına ilk suyu veren eski İçişleri bakanı Beşir Atalay’dır. Belediye Başkanlarını görevden alma yetkisini kullanmamıştır, kullanamamıştır.

Bu iktidar döneminde; Ankara Kızılcahamam’da kulağa hoş gelen söylemler kullanılarak, SİVİL ANAYASA, ASKERİ ANAYASA VESAYETİNDEN kurtulma adına toplantılar yapılmış ve Prof. Ergun Özbudun’un başkanlğında YENİ ANAYASA çalışmaları başlatılmıştır. Bu çalışmanın hedefi ve amacı çok geçmeden anlaşılmıştır. Mevcut anayasanın değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez ilk üç maddesinin kanunu dolanarak değiştirilmesini sağlamaktı.

Seçim öncesi nasıl bir anayasa hedeflediklerini cesaret edip ortaya koyamadılar. Halkın tepkisinden ürktüler. Taslak Anayasa metni de şifreliydi.Yüksek Öğrenime Geçiş Sınavında(YGS) olduğu gibi herşey şeffaftı. TÜSİAD denilen bir kuruluş şifreyi deşifre etti. Anayasanın 1. Maddesi hariç ikinci ve üçüncü maddelerinin değiştirilebileceğini kamuoyuna bir toplantı ile duyurdular. Sermayenin uşakları, devlet mi? sermaye mi? sorusu karşısında sermayeden yana tercihlerini kullanarak iktidarın sözcülüğünü yaptılar. Bomba patlattılar. Halk deyimiyle, TÜSİAD kopa oturmuştu. Meşe ağacına ikinci olarak bu kurum su vermiştir.

Tavır ve eylemleriyle bebek katilinin emirleri doğrultusunda TBMM’de PKK’nın siyasi kanadının temsilcileri olduklarını ifade edenler ANA DİLLE EĞİTİM hakkımız talebini dile getirmişlerdir. Çok masum bir istek olarak takdim etmişlerdir. Yürürlükteki anayasamızın değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez olan üçüncü maddesini hiçe sayarak anayasa suçu işlemişlerdir. Anayasa Madde: 3- Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir. Bayrağı, şekli kanunda belirtilen, beyaz ay yıldızlı al bayraktır. Milli Marşı “İstiklal Marşı” dır. İlgili ve yetkili makamlar bu anayasa suçu karşısında suskun kalmışlardır. Meşe ağacına üçüncü sırada su verenlerde bunlardır.

Askerler için medyada çok kullanılan bir tabir vardır. DURUMDAN VAZİFE ÇIKARMAK. PKK’nın siyasi temsilcilerinin bu talepleri karşısında bazı öğretim üyeleri ÜNİVERSİTELERİN bünyesinde Kürt Enstitüleri kurulabileceğini masumiyet karinesine bürünerek, iktidarında hoşuna gidecek şekilde işlemeye başladılar ve bildiğiniz üzere bazı üniversitelerin bünyesinde bu enstitüler kuruldu. Bu fikri savunanlarda Rektör, Dekan yapılarak ödüllendirildiler.

Milli Eğitim Bakanlığının düzenlemiş olduğu şurada da: Özel günlerde ve hafta sonu yapılan törenlerin kapsamının okul yöneticilerince belirlenmesi, ilköğretim okullarında çocuklara öğretilen ve okutulan “ANDIMIZ” ın ırkçılık çağrışımı yaptığı gerekçesi ile değerlendirmeye alınması ki Selahattin DEMİRTAŞ bu hususla ilgili olarak geçtiğimiz günlerde açıklamalarda bulundu ve bu hususla ilgili ilk eylemi başlattı. Kızını ” ANDIMIZ” I söylememesi için dilekçe ile başvuruda bulundu. Anadoluda çok kullanılan bir deyim vardır. Çok da hoşuma gittiğini burada belirtmek isterim. “ORTALIKTA GEZEN SİVRİSİNEKLER.” Bunlarda ” NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE ” sözünden ve yazısından rahatsızlık duyduklarını dile getirdiler. Ayrıca ortaöğretim kurumlarında ” KÜRTÇE ” nin seçmeli dil dersi kapsamında okutulabileceğini işlemeye başladılar. Merhum Ziya GÖKALP’ın ruhuna fatiha okuyarak kulaklarını çınlatmak istiyorum. Ne diyor Ziya GÖKALP? “TÜRKLÜĞÜN VİCDANI VE VATANI BİR OLMAK İÇİN LİSANININ BİR OLMASI ŞARTTIR. “Dördüncü sırada meşe ağacına su verenlerde bunlardır.

Meşe ağacına biri var ki kelimenin tam anlamıyla “DEM SUYU” nu verdi. Yüksek seçim kurulu; BDP’li bağımsız milletvekili aday adaylığı başvurularını mevzuattan kaynaklanan eksiklikler üzerine iptal etti. Bunun üzerine CHP genel başkanı Sayın Kemal KILIÇDAROĞLU Meclisi toplayarak derhal kanuni düzenleme yapılmasını kamuoyuna duyurdu. PKK’lıların önündeki engeli bu şekilde kaldırmayı teklif etti. Toplumun bir kesimi bunu yadırgadı. Hal bu ki CHP’nin geçmiş siciline bir göz atacak olursak , 1980 sonrası HADEP’ lileri…. Leyla ZANA’ları Meclise taşıyan da bu zihniyettir.

Hafızalarımızı biraz zorlarsak, bir Diyanet İşleri Başkanımız vardı, durup dururken birdenbire görevinden alındı ve yerine bir atama yapıldı. Herkes kendi kendine sordu? Bu işte bir şey var ama ne? Anadolu’da yine güzel bir söz vardır. Durup dururken eniştem beni niye öptü. Neden öptüğü çok kısa sürede ortaya çıktı. Meşe ağacına su taşıyanlar kervanına Diyanet İşleri Başkanın da katıldı. Urfa da göğsünü gere gere ” KÜRTÇE MEVLÜT ” okudu. Şimdi bu Diyanet İşleri Başkanına soruyorum? Birileri çıksa dese ki “Hocam bugünkü Cuma Namazın da sureleri de Kürtçe okumanızı istiyoruz” Ne diyecek?

Kapıyı bir kere araladınız mı kapatamazsınız Ey Hoca! Senin bu tavrını hiç yadırgamadım. Osmanlı tarihinde de zaman zaman senin gibi tavırlar sergileyen Şeyhülislamlar olmuştur. Ne diyelim zaman zaman Ulemanın da fikrini almak gerekir sözünü hatırladım.

Seçim Sonuçları Adana ve Çevresi

30 Mart 2014 tarihinde yapılan yerel seçimlerimizin bir değerlendirilmesini de biz yapalım.

  • 1- Bu seçim Tayyip ERDOĞAN’ın zorlaması ile yerel seçim olmaktan çıkıp aslında yargıda aklanması gereken yolsuzluk olaylarının halk tarafından aklanması seçimine döndürülmüştür. Böyle bir durumu kabul edersek, halkın yolsuzluğu onaylamadığı kesin bir şekilde görülmüştür. Çünkü, 2010 Halkoylamasında yüzde 58 ile Evet’e sevinenler, bu seçimdeki yüzde 57 (100-43)”Evet yolsuzluk olmuştur” sonucunu da kabul etmek zorundadır.
  • 2- Tayyip ERDOĞAN, eğer Cumhurbaşkanlığına adaylığı düşünüyor ise, bu isteğini gerçekleştirmesi artık oldukça zora girmiştir. Çünkü, kutuplaştırdığı, ağır hakaretler yaptığı iki büyük muhalefet partisinin oy toplamı kendi aldığı oydan aşağıda değil, hatta bir adım da öndedir. İki büyük muhalefet partisinin kamuoyuna kabul ettirebilecekleri bir ortak aday, bu seçim sonuçlarına göre, Tayyip ERDOĞAN’dan daha şanslı görülmektedir. Zaten böyle olduğu içindir ki, yandaş basın seçim sonuçlarını 43 değil de, 45,46,47 gibi rakamlarla büyüterek göz boyamaya çalışmaktadır.
  • 3- Seçim sonuçları gerçekten yukarıda söylediğimiz gibi Tayyip ERDOĞAN’ın yüzde 43 alması ile mi sonuçlanmıştır? Kamuoyunun çok ciddi bir kesiminde seçimler şaibeli görülmektedir.

Gerekçeler şunlardır:

  • a- 36 ilde sayıma geçildikten sonra yaşanan elektrik kesintileri normal midir? Kedi ile açıklanabilir mi?
  • b- İtirazın gelmeyeceği tahmin edilen yerlerde oy fazlalıklarının olduğu çok ciddi bir

İddia olarak görülmektedir. Kocaeli’nde, 117 bin fazlalık olduğunun basına duyurulması örneğinde olduğu gibi. Bu oy fazlalığını oluşturma gayretlerinin nedeni, Cumhurbaşkanlığı seçimi için zemin oluşturmaktır.

  • c- Seçmen sayısının 3 katı oy pusulası basmanın gerekçeleri nelerdir?
  • d- Cihan Haber Ajansı neden siber saldırılara uğrayıp görev yapması engellenmiştir ve neden ilk defa Anadolu Ajansı sayım bilgileri vermiştir.
  • e- Neden balkon konuşması aceleye getirilmiştir? Neden balkon konuşmasında konuşanın -eğer zafer ise-, zafere rağmen sinirleri gergindir? Zafer kazanmış bir insanın ruh hali, böyle sinirli, sert ve gergin mi olur, yoksa daha bir yumuşak mı olur?
  • f- Neden iktidarın yetkilileri kritik illerde Seçim Kurullarını ziyaret etmek gereği duymuşlardır?
  • g- Neden uzun süre kamuoyuna yanlış bilgiler aktarılmıştır?
  • h- Ankara’da yaşananlar kime göre normaldir?
  • i- Bu kadar şaibelerin olduğu bir seçimde hiçbir imkânı olmayan muhalefet partileri şaibeli girişimlerde bulunabilirler mi?
  • j- Uzun yıllardan beri dünyanın en güvenilir ÖSYM sınavlarında yaşanan skandallar, seçimler için de bir gösterge değil mi? Hatta son sınavda soruların açıklanmaması bile güvensizliğin artmasının nedeni olduğu halde, bu güvensizliğin hiç dikkate alınmaması seçimler için de bir gösterge olamaz mı?

Gelelim Adana’ya:

Adana, Mersin, Osmaniye ve Dörtyol’da yaşayan insanımız, bu bölgenin kritik bir noktada olduğunu, önümüzdeki yakın gelecekte bu bölgenin emperyal oyunlara merkez olacağını çok iyi görmüş ve en isabetli kararı vermiştir. Nasıl ki, Millî Mücadele döneminde bu bölgenin insanları, durumu önceden kavrayıp kendi imkânları ile mücadeleye karar vermişler ise, nasıl ki,  Ulu Önder Mustafa Kemal ATATÜRK bile, kendisindeki Millî Mücadele ışığının bu bölgede yandığını söylemiş ise, işte yine bu bölge insanı gerektiği dönemde ve en kritik bir dönemde, oynanan oyunu görüp gerekeni yapmıştır. Bu gerekeni yapanların içinde her düşünceden, her kesimden ve her partiden insan vardır. Helâl olsun bu bölgenin insanına, helâl olsun bu bölgenin insanının güvenini kazanmak için fedakârca mücadele edenlere.

Böylesine bir mücadelenin üzerine toz kondurmak boşuna uğraştır.

Dörtyol’dan, Mersin’e kadar uzanan çizgide tüm insanımızın ortak kaygıları ile oluşan bir birliktelikten korkarak, bu birlikteliği dağıtmak ve en azından bu birlikteliği kendilerine karşı görüp bir yerlere şirin görünmek için yapılan göstermelik gayretler beyhudedir.

Kimse endişe etmesin, bu olağanüstü kaynaşmayı ve herkesin şaşırdığı bu başarıyı gölgelemek kimsenin haddi değildir. İnsanlarımız zaten buna müsaade de etmez.

Sendikal Misket Havası

Misket ikidir: Bir; “Ankara’nın Bağları“nda ‘Toplu Sözleşme Yağları‘ oynayaraktan cümleye malûm olan göbek-kıç-baş oynatma oyunu ve İki; sadece başkasının misketlerini ütmek için morsa-üçgene-çukura misket yuvarlama ameliyesi.

Rudyar Kipling duymasın ama baba horozun biri oğul piliçe; “Ben sana vali olamazsın demedim, adam olamazsın dedim” demiş. Biz de ne diyoruz: Ben sana hormonlu büyüyemezsin demedim, sendika olamazsın dedim.

Tek marifetleri karambolden esmek ve muhtelif miktarda dal kesmek olan bu yapının üç tip Nasrettin Hoca geleneğini sürdürdükleri Kandilli Rasathanesi tarafından tespit edilmiştir: 1-Kendi bindiği dalı kesenler, 2-Başkasının bindiği dalı kesenler, 3-Başkasının bindiği dalı kesiyorum derken kendi bindiği dalı kesenler.

Türk işportacılığına ve seyyar satıcılığına ceket-kravat giydirerek memur mesai saatlerini getiren, şube kodlu tezgâhlarda soyut – somut, makam – mevki, ne var ne yoksa satış unsuruna çeviren, “yalan dolan ile devran sürmeyiçok acayip beceren öyle bir grup var ki tahmin bile edemezsiniz.

Dinî ciklet gibi çiğneme alışkanlığı olan, insanoğlunun yalnızca büyük bir işkembeden oluştuğuna inanan, vatandaşın omurgasında ya eğrilik büğrülük yada boşluk arayan, lafa geldiğinde siyaset mangalında üflenecek kül bırakmayan, laf geldiğinde de baharın yayılan buzaklar gibi zıbaran bu bademî âdemleri tarif etsem bile bilemezsiniz.

Vahşi kapitalizmin “Her insanın bir fiyatı vardır” durağında inen, millî irade diye – küresel komplo diye diye yolsuzluğa destek mitingleriyle camiasına şebek muamelesini reva gören, dava sahiplerinin inanç ve ekmek mücadelesini altlarından menfaat nehirlerinin aktığı İktidar cennetlerinde Siyasî yelpazeler altında Parti baklavaları – börekleri yeme zanneden bu zahirecileri anlatsak da eminim inanmazsınız.

Metastaz ur gibi toplumsal birlikteliği ve çalışma barışını içten içe kemiren, insanî zaafları ve içtimaî hastalıkları eme eme sunî olarak semiren, din-iman-erdem-gayret-dürüstlük-doğruluk-liyakat gibi bizi biz yapan ne kadar değer varsa sıtma sineği anofel gibi sömüren birilerini tek tek görseniz hadi neyse de toplu halde ve toplaşık vaziyette görseniz umarım şoklanmazsınız.

Eğitimi ıskalayan, meslek itibarının yerlerde sürünmesine “ole, ole, ole!” nidalarıyla destek sunan paralel ötesi yamuk bir yapı var; doğru tahmin ediyor ve biliyorsunuz. Beş taş oynamaya sendikacılık diyorlar; şok olmuyor, ‘Yalancının mumunu Muşi Dayı uflesun!‘ diyor; Pinokyo‘ya inanıyor, bunlara inanmıyorsunuz.

Sen işini bilirsin ey halkım ve malını tanırsın. “Oku kitabını!” desen bunlara ya ‘google translate kesikti, çeviremedik‘ ya da ‘Siyasî erkten bize bir sofra indirilse ya!” derler; başka bir şey bilmezler. Tazmanya Canavarı kadar maymun iştahlı, Trafik Canavarı kadar kuraldışıdırlar.

Kurucuları merhum İnan‘ı biraz okuyup da öykünsünler diye Hicret‘te Tenha Sözler‘den bildiriyorum sayın seyirciler; belki tövbe ederler:

“Bir on yıl öncesi uzakta diye / Bu yanlış düzeni sürdürmek neden
Zamanımı çalan bir kara ekmek / Durur yüreğimde kurşun gibi”

“Fitne nişangâhı kılınmış gövden / Hep kan çeşmesidir gözeneklerin
Gel tımar edeyim seni, bu çağın / Bin maraz kaptığın vurgunlarından”

Batının Kimlik İnşasında Ötekinin Yeri

Batı, zihinsel haritasını oluştururken daima kendisini öteki karşısında konumlandırmıştır. Bazen fiilen bazen de kültürel olarak bu yolu tercih etmiştir. Bu süreçte kendisini merkeze yerleştirip kutsarken, tehdit algılamasına bağlı olarak diğerlerini farklı mesafelerde ötelemiştir. Öteleme faaliyetiyle karşısındakine çeşitli kimlikler biçmiş bu arada kendi kimliğini de bu etkileşimle belirlemiştir. Kendi aynasından yansıttığı kimliklerin görüntüsü iç açıcı olmamakla birlikte, ötekinin aynasından bakıldığında Batının kimliği de pek parlak görünmektedir. Bu çerçevede makalemiz Batıya eleştirel bir bakışı içermekle birlikte, durduğumuz nokta ötekinin yanı ve içerisi değildir. Zira sömürge olmamış bir milletin mensubu ve sömürge psikolojisi ile yüklenmiş aşağılık kompleksine sahip olmayan bir aydın geleneğinin takipçisi olarak, sömürge hayatı yaşayıp, öteki olmayı fiilen yaşayanlara ya da sömürge zihniyetine saplanmış aydınlara göre bakışımız farklılık arz edecektir. Aslında Batının batılı eleştirisini alıp, üzerine biraz sömürge zihniyetinin mahsulü olan hakaretamiz ifadeler eklemek suretiyle tatmin sağlayan bir eleştiri zihniyeti mevcuttur. Hâlbuki Batı, Batı tarafından zaten eleştirilmektedir. Belki ince ayrıntılar ve edebî üsluplarla yapılan bu eleştiri, farklı sözlerle dile getirilmektedir. Bu tarz bir eleştiri hayranlık-nefret marjında kalmaktan öteye geçememektedir. Hâlbuki Batıya yönelik eleştiri, kendimize faydalı olması ve Batılı eleştirinin eleştirisini de içermesi bakımından, “bura’dan yapılması daha anlamlı olacaktır. Batılıların kendi medeniyetlerine olan sarsılmaz güvenlerinin öne çıkan göstergelerinden akılcılık ve pozitivizmin fay hattı zaten şiddetli kırılmalara maruz kalmış bulunmaktadır. Eleştirel bir bakış açısıyla Batıyı ele alırken amacımız Batıyı Batıdan bakarak -bunu yapmak teknik olarak mümkün olmadığından ‘Batılı’nın nakliyeciliğini üstlenerek- mahkûm etmek değildir. Amacımız Batılı’nın yaptığı eleştiriye de yer vererek, Batıya olduğumuz yerden bakıp anlamaya -nihaî ve yegâne anlayış budur demeden- çalışmaktır.

Kimlik ve Öteki

Kendimize ilişkin tecrübelerimiz her zaman dolaylıdır, dolaysız olan sadece diğerlerine ilişkin tecrübelerimizdir. Yüzümüz gibi öz benliğimizi de ayna olmadan görme imkânımız yoktur. Bu tür yansıtma, farkına varma ve bilinçlenmeyi de içerir. Başkaları ile ilişkimiz aynı zamanda kendimizle ilişkimizi de yansıtır. Bu bakımdan kimlik, çoğulluk ifade eden bir kavramdır ve başka kimlikleri içerir. Çeşit olmaksızın birlik, başkaları olmaksızın benlik olmaz (Assman 2001: 135). Ancak başkalarının kendimizle konumlandırıldığı yer ve kendimizle diğerinin arasındaki mesafe önemlidir. Kimlikler arasındaki ilişkinin mahiyeti, kimliklerin geleceğini de belirler. İlişki mesafeyi sürekli olarak öteleyen bir tarzda işliyorsa, gelecekte ötelenenlerin yakınlaşması bir tehdit olarak da görülürse, onunla başetmenin fiili yolları aranır. Söz konusu yollar aşağılayıcı ve hor görücü tutum ve davranışlardan, karşısındakini tamamen yok etme çabasına kadar varabilmektedir.

Her ne kadar Conolly, “kimlik var olmak için farklılığa ihtiyaç duyar ve kendi kesinliğini güven altına almak için farklılığı ötekiliğe dönüştürür” (1995: 93) dese de her farklılığın mutlaka tehdit olarak algılanması ya da dışlanması zorunluluğu yoktur.  Kimliğin ötekiyle olan ilişkisinin daha keskin ifadesini Hall’un satırlarından takip etmek mümkündür: “Kimliği, aynı görünen, aynı hisseden, kendilerini aynı sayan insanlara bağlayan anlayış tam bir saçmalıktır. Kimlik bir süreç olarak, bir anlatı olarak, bir söylem olarak daima Öteki’nin konumundan anlatılır.” (Hall 1998: 72) Bu iddianın bütün kimlikler için doğru olduğunu söylemek mümkün değilse de Batı toplumlarının kimliklerinin oluşumu, bu görüşün onlar açısından en azından doğruluğunu, ziyadesiyle de tatbikini göstermektedir.

Kimlik, farklılığı oluşturmak yoluyla sağlamlaştırılırken, ötekilik inşa edilmek suretiyle de kimliğe özgüven kazandırılmıştır. Farklılığın tanımlanması, kimliğin mantığı içinde yer etmiş olan bir gerekliliktir, ötekiliğin inşa edilmesi ise bu mantığın içine kolayca sızan bir ayartmadır. Onun bu özelliğini sürekli işlerlik içerisinde olmasında ve siyasi araçlarla sınırlandırılmasında görülebilir. Ancak ayartmanın da ötesinde daha derinlikli bir etki ve ilişki de görülmektedir. Zira ötekileştirme bilinçli düşünme eşiğinin altında hareket eder ve onunla uzlaşmak için yapılan her girişim kimliğin mantığında yer etmiş inatçı engellerle ve toplumsal örgütlenmenin yapısal buyruklarıyla karşılaşır (Conolly 1995: 24). Bu sebeple de öteki ile birarada “birlikte” yaşamak neredeyse imkânsız hale gelir.

Kimlik sadece hatırlananlarla inşa edilmez. Aynı zamanda unutulanlar ya da görmezden gelinenler de bu süreçte etkili olmaktadır. Kimlik inşasının zahmeti, sınırsız ve bitimsiz göründüğü gibi, aynı zamanda artık, çok önemli bir inşa normu olarak, ürünün kendi kendini silme kapasitesini ya da inşa edicilerin onu dönüştürerek başlangıçta amaçlanandan başka bir şey haline getirme kapasitesini de bünyesinde barındırmaktadır. En kesin olanı da, kendi kendine kimlik verme çabasının birikime dayalı bir süreç olmadığı gibi, olmasının da tavsiye edilmeyeceğidir: bu çaba daha çok bir yeni başlangıçlar dizisi görünümündedir ve öğrenme ve ezberleme yetisinden çok unutma yetisi tarafından yönlendirilmektedir. Ele geçirilen her şeyin ya da üst üste konan her taşın ömrü ikinci bir uyarıya kadar sürmektedir (Bauman 2000: 29). Özellikle günümüzde geçerli olmak üzere kimliklerin değişkenliği daha ziyade unutma ya da anlamların silinmesi ile doğrudan ilişkilidir. Ancak sabit kalan unsurlar olduğu da dikkatleri çekmektedir. Söz konusu olan Batı kimliği olduğunda, unutulmayan ötekinin imajı olmaktadır.

Bauman bireyin kimliğinin niteliği ile toplumun özerkliği arasında bağ kurar. Ona göre özerk bir toplum kendi kendini kuran toplumdur; özerk bireyler kendi kendilerini kuran bireylerdir. Bauman, kendi kendini kurmaya atılan ilk adımın, onun yeterli olmasa da zorunlu şartının, bireye kimliğinin hazır verilmediğini, bu kimliği bireylerin kendilerinin inşa etmesi ve sorumluluğunu üstlenmesi gerektiğini; başka bir deyişle, bireylerin uzun ve zahmetli, hiçbir zaman bitmeyen bir kimliklenme işiyle karşı karşıya bulunduklarını fark etmek olduğunu söyler (Bauman 2000: 146). Kimliği hazır bulduğu şekliyle bir kalıp olarak benimseyip devam ettirmekten ziyade değiştirirken devam ettiren bireylerden müteşekkil toplumların daha sağlıklı olduğunu söylemek mümkündür. Çünkü kimliğin muhtevası basmakalıp hükümler olarak kabul görmez; benimsendiği ve bizatihi kendileri tarafından geliştirildiği için kabul edilir. Kimliğini bu şekilde taşıyan ve yaşayan kişileri Amiran Kurtkan Bilgiseven’in ifadesiyle ferdiyet olarak nitelendirmek mümkündür:

“Ferdiyet kavramının sosyal realitedeki özellik ve ölçüleri ise, ferdin taklit ve telkin’den kendini kurtarabilme ve sosyal çevreye karşı itaatkâr olduğu zaman sırf başkaları da böyle yaptıkları veya cemiyet onu böyle davranmaya zorladığı için değil, fakat uyduğu kaideleri kendi fikir süzgecinden ve muhakemesinden geçirerek tasvip ettiği için itaatkâr olması ve böylece tefrik etme, hüküm verme ve harekete geçme kudretine sahip bulunması vasfı ve bu vasfın derecelenmesi olarak belirtilebilir” (Kurtkan Bilgiseven 2006: 18).

Ferdiyet teşekkülü diğerlerini ortadan kaldıran değil, farklılıkların birlik oluşturduğu bir yapıyı meydana getirir. Farkların yok sayılmadığı ya da yok edilmediği bir toplum yapısı, yani farksız bir toplum yerine farkla birlikte cemin birlik oluşturması mümkün olsa da (Kurtkan Bilgiseven 1989: 135-139) Batı toplumlarında farklı olan, farklılığıyla birliğe dâhil edilmemiştir.

Batı ve Öteki

Toplumların farklılığı hep var olmuş bir gerçek olmasına rağmen bu çeşitlilikte Batı için Öteki hep öteki olmuştur. Zira o, farklı olanlar içerisinde derece ve mahiyet itibariyle aşağıda görülmüştür. “Ben”, Öteki’ne değer biçerken “benim” kültürümün ölçütlerini kullanarak, karşısındakini kendisinin eksik hali olarak görür. Ötekinin kabul görmesi ancak bu farkla mümkündür. Öteki bu haliyle değiştirilmesi imkânsız olan, aşağıda kalma hali ile âdeta donup kalır. Farklılaştırıcı tutum, saldırgan biçimiyle Öteki’nin reddini öneren, kendi ve öteki arasındaki farkı, ötekinin dışlanması ya da en uç durumda yok edilmesiyle ortaya koymuştur. Farkçılığın tersine ortaya çıkıyormuş gibi görünen evrenselcilikte ise görünürde farklı olanı kabul etme var olsa da esasta Ötekini kendine benzetme çabası hâkim olmuştur. Bütün insanların eşit oldukları ilan edilmesine rağmen ötekinin kimliği olduğu gibi kabul görmez; ötekini yok etmek gibi bir tercihte bulunulmasa da, kendine benzetilebildiği ölçüde, onu inkâr ederek içine alma yolu takip edilir (Schnapper 2005: 25-28). Hangi yol tercih edilirse edilsin, farklılığa olduğu şekliyle hoşgörü bir yana, tahammül dahi gösterilmemektedir.

Ötekinin aynasından seyredilen kimlik, Batı’nın farklı olanla ilişkisi, öteki olarak gördüğüne biçtiği kimlik ve bu esnada edindiği kimliği göstermesi bakımından önemlidir. Öncelikli olarak Batı ile Doğunun karşılaşmasında ötekileştirmenin bariz ifadelerini görmek mümkündür. Mesela Bacon, Türkleri zorba ve şiddet yanlısı olarak görürken söz konusu olumsuz düşüncelerini Müslümanlığa ve Hz. Peygambere de teşmil ederek ötekileştirici tutumunu sergilemektedir: “…Üçüncü kılıç Muhammed ile benzerlerinin kılıcıdır, bunu biz kullanamayız; savaşlara, vicdanlara baskı yapan kanlı zorbalıklarla din yaymaktır bu” (Bacon 2011: 34). Elbette ki bu ifadeler tarihî gerçeklerle uyuşmamaktadır. Haçlı seferleri, daha sonrasında Hristiyanlık adına yapılan katliam ve soykırımlar bunun en çarpıcı örneklerini teşkil etmektedir.

Türklere yönelik olumsuz yargılarda elbette ki Bacon yalnız değildir. Erasmus’tan Voltaire’e uzanan çizgiden günümüze ötekileştirmenin en çirkin ifadelerini taşınmaktadır (Coşkun, Doğruyol 2011: 94). Zira Batı, yüzyıllar içerisinde Doğuya dair taraflı-tarafsız, çok sayıda incelemede bulunmuş, bunları şiirden romana, buradan da bilimsel tespitler içerdiği iddia edilen eserlere varıncaya kadar geniş bir eserler yelpazesinde sunmuştur. Bütün bu çalışmalarda Doğunun kimliğini en ince ayrıntısına varıncaya kadar, bildiği kadar belirlemeyi de hedeflemiş, bununla da kalmayarak, bizatihi askerî ve siyasî işgal ve müdahaleleriyle inşa etmeye çalışmıştır.

Şarkiyatçılık olarak nitelendirilen çalışmalar evvela ötekileştirmenin sonra da öteki ile ilgili süreklilik arz eden inşanın mahiyetini göstermektedir. Said’in kelimeleriyle Şarkiyatçılık “daha çok, jeopolitik bilincin araştırma metinlerine, estetik, iktisat, sosyoloji, tarih, filoloji metinlerine dağılımıdır; yalnızca temel, coğrafi bir ayrımın (“dünya eşit olmayan iki yarımdan, Şark ile Garp’tan oluşur” diyen ayrımın) değil, araştırmaya dayalı buluş, filolojik yeniden yapılandırma, psikolojik çözümleme, manzara betimi ile sosyolojik betimleme gibi araçlarla Şarkiyatçılık tarafından yaratılıp kalıcı kılınan bir “çıkar” öbeğinin de işlenip inceltilmesidir; düpedüz farklı (ya da alternatif, yeni) bir dünyaya yönelik, belirli bir anlama, kimi durumda denetleme, değiştirme, hatta şekillendirme istencinin ya da niyetinin dile getirilişi olmaktan öte, bu istencin, niyetin ta kendisidir…” (Said 2008: 21-22). Niyete uygun çabalarla süren şarkiyatçılık, tarihin sayfalarında kalmış değildir. Ya da bir kere inşa edildikten sonra tamamlanmış bir proje de değildir. Şarkiyatçılık, günün şartlarına ve jeopolitik değişmelere bağlı olarak devam eden bir süreçtir.

Batının belirlediği öteki hem her şeye müstahak ilkel bir mahlûk hem de kötülüklerin ortaya çıkmasının müsebbibi olan bir günah keçisidir. Bu ayrım ötekinin kendi içerisinde olup olmamasıyla alakalıdır. Eğer muhatapları “keşif” olarak gösterilen yeni bir kolonide ise bu güruh, ilkelliği ifade eden çeşitli kelimelerle (pagan, vahşi, barbar vs.) anılmıştır. İkinci durumda ise öteki genellikle kendi içerisindedir. Bunlar her türlü olumsuz durumun ve kötü gidişatın sorumlusudurlar. Kötü gidişat gerçeklik olmakla birlikte, sorumlular hayalî olabilir. Sorumlu tutulanlar da gerçek ama kurgu hayalî olabilmektedir. Tarihte bunun en bariz örneklerini Yahudilere yönelik suçlamalarda görmek mümkündür.

Her ne kadar günah keçisi aramak insan psikolojisiyle alakalı olsa da buradan hareketle, Batı dışında ötekileştirme süreçlerinin ve modelinin bulunduğuna işaretle bu modeli Batı iktidarı ve hâkimiyetine bağlayan görüşleri eleştirmeyi (Bilgin 2007: 175) tümüyle kabul etmenin doğru olamayacağı da düşünülmelidir. Çünkü ötelemenin mesafesi ve ötekileştirilenin niteliğine dair Batılı örnekler, en azından Batı tarzı bir ötekileştirmenin olduğunu göstermektedir. Batılı örnekler göstermektedir ki öteki “benzemezlik” ilkesi ile inşa edilmektedir. Dolayısıyla benzerleri birbirinden ayırt etmek için kullanılan farklılık nitelendirmesi buraya uygun düşmemektedir. Farksız bir toplum hayali (geçmişte evrensel; şimdi küresel) nasıl ki derin ötekileştirmelere sebep olmaktaysa, benzemezlik üzerine kurgulanan farkçı politikalar da en az o kadar derin ötekileştirmeleri doğurmuştur. Batı dünyasını diğerlerinden ayıran fark da burada ortaya çıkmaktadır. Tarihi süreçte yaşanan Batılı tecrübeler bunun bariz örneklerini oluşturmaktadır.

“Batılı” kimliklerin oluşumunun, Avrupalı’nın keşif yolculuklarında tanıştığı, yağmaladığı, boyun eğdirdiği “ötekiler”le olan karşılaşması tarafından derinden şekillendirilen bir süreç olduğu, artan bir aleniyet kazanmıştır. Batı’nın yaptığı “keşifler”, karşısına çıkan halkların ve toprakların olduğu kadar, kendisinin de keşfi ve üretimiydiler (Rattansi 1997: 49). Bu bakımdan Avrupa sadece coğrafi bir bölge değil, aynı zamanda bir fikirdir: Batı medeniyetinin söylemleriyle koparılamaz bağı olan sömürge konumundaki Ötekiler ile ürkütücü karşılaşmaları dolayısıyla utanılası bir biçimde şekillenmiş bir fikirdir (Morley, Robins 1997: 23). Bu fikrî yapı ile ve bu fikri yapıyı inşa etmek için Avrupalı kimlikler dünyayı keşfederken, dünyanın haritasını çizerken ve dünya hâkimiyeti iddiasında bulunurken kendilerini modern episteme’nin özneleri olarak tanımlamış ve şekillendirmişlerdir (Chambers 2005: 161). Belirleyici ve dışlayıcı özne olarak kendi çizdikleri daire içerisine diğer dünyaları da dâhil etmek istemişler, uymadığında ise yok etmeyi tercih etmişlerdir. Zira Kolomb yerlilerle ilgili değerlendirmelerinde bunu açıkça ifade etmektedir:

“…Umarım İsa Efendimiz, bunlar gibi kalabalık toplulukların dinimize döndürülmesi ve Kilise’ye kazandırılması için, aynı zamanda Baba’ya, Oğul’a ve Kutsal Ruh’a inanmak istemeyenlerin de yok edilmesi için Siz Yüce Efendimiz’in karar vermesine yardım eder.” (Kristof Kolomb 1999: 65)

Batı’nın en az dört yüz yıl boyunca, Ötekine el koyma tarihi, beraberinde ateşli silahlar, mülksüzleştirme ve daha sade ekonomik, askerî ve siyasî türden bir el koymayı da getiren yeni fikirler taşınması süreci olarak görülebilir. Denizcilik, botanik ve antropoloji bilimleri ile keşif seferleri ve sömürge amaçlı maceralar işbirliği içerisinde yürütüldü. Pasifik’in keşfinin daha ilk günlerinde gemilerin tamamı, hayvan ve bitki araştırıp, coğrafya ve haritacılığı mükemmelleştirmekle görevlendirildi ve keşif gemilerindekinden, karşılaştıkları halkları inceleyen antropologlar gibi davranmaları istendi. Bilim ressamları ve botanikçiler el üzerinde tutuluyordu; keşfedilen bitkiler köleler için ucuz yiyecek kaynağı olabilmeliydi; çizilen gemi rotaları Britanyalılara sömürgeci Fransız veya Hollandalı rakipleri karşısında üstünlük sağlamalıydı; tanışılan, karşılaşılan ve gözlemlenen halklar da mağlup edilmeleri gereken ruhlar haline gelmişti (Fenton 2001: 113).

Tahakkümün meşruiyeti söz konusu ikili tasnifte olumlu olanlar Avrupa merkezli “medeniyet” dairesine dâhil edilerek gerçekleştirilmiştir. “Medeniyet” düşüncesi, tüm “medenî” toplumların tek bir tipin simgeleri olduğunu varsayar. Bunların tümü, karşıtı “barbarlık” olan, tek bir planın değerlerinin somutlaşmasıdır. Tüm farklı ifadelerinde başlıca Aydınlanma düşünürlerinin görüşü buydu: Fransız (Condorcet, Diderot, Voltaire), Alman (Kant, Marx), İskoç (Hume, Smith, Ferguson), İngiliz (Bentham, J.S: Mill) ve Amerikan (Thomas Jefferson, Benjamin Franklin) (Gray 1999: 172). 18. yüzyılda yapılan değerlendirmeler ve açıklamalarda sanayi toplumu veya ticari toplum aynı zamanda medeni toplum olarak sunulmuştur. Bu anlayışta, böyle bir aşamaya gelinceye kadarki süreç, insanlığın daha geri aşamalarını ifade ediyordu.

Ticari toplum ise ilerlemenin bizatihi kendisi idi. Bu toplum medeniyetti ve medeniyet tarihin yalnızca sonucu değil, aynı zamanda başarısıydı. Medeniyet, önceki toplum biçimlerinde kısıtlanmış potansiyelin gerçekleşmesiydi. Ticari toplum, medeniyeti kutsamakla, bir taraftan kendi geçmişini medeniyet dışı ifadelere mahkûm ederken, diğer taraftan ticari toplumun özelliklerini bünyesinde taşımayan çağdaşı toplumlar da ilerlemenin karşısına dikilmiş geri kalmış toplumlar olarak nitelendirilmiştir. Böylelikle, Batı Avrupa’nın ticari toplumlarıyla dünyanın geri kalanı arasındaki ilişki medeniyet ile barbarlık, ilerleme ile durağanlık, gelecek ile geçmiş arasındaki ilişki olarak kavranmıştır. Medeniyetin yegâne taşıyıcıları olarak kendilerini gördüklerinden, henüz medeniyet haline erişememiş toplumlara tecavüz meşru olarak görülmüştür. Zira evrensel olan bu değerleri her tarafa taşımak bir görev olarak ortaya çıkmaktaydı (Poole 1993: 40-41). Yeni sömürgeleri inşa ederken hem gaye hem de meşruiyet bu kabullerden alınmıştır.

Ötekileştirmenin en derinden yaşandığı ortam sömürgeci ile sömürülen karşılaşmasıdır. Sömürgeci, muhatabını her şeyiyle kendinin kılarken yaparken, bunu onun kimliğinin karakter hanesine yerleştirdiği olumsuz hükümler ve değerlendirmelerle tescilleyerek gerçekleştirmektedir. Ötekinin kimliğini inşa eden sömürgeci, aslında kendi kimliğini de inşa ettiğinin farkında değildir. Cesaire’in belirttiği gibi aslında bir bumerang etkisi söz konusudur. Öyle ki, sömürgecilik, en medeni adamı bile insanlıktan çıkarır. Yerlilere duyulan nefret üzerine kurulan ve bu nefret aracılığıyla meşrulaştırılan sömürgeci faaliyet ve sömürgeci fetih, kaçınılmaz biçimde onu üstleneni dönüştürmeye yönelir. Sömürgeci de vicdanını yatıştırmak için diğer insanı bir hayvan gibi görme eğilimine girer ve kendini ona bir hayvan gibi davranmaya alıştırır, ancak nesnel olarak bizzat kendisini bir hayvana dönüştürmeye yönelir (Cesaire 2005: 76). Bu sürecin işleyişini göstermesi bakımından yaşananların şahidi olan Bartolome dé Las Casas’ın ifadeleri dikkat çekicidir:

“Eğer Hristiyanlar onca nitelikli insanı öldürdüler, yok ettilerse, tek amaçları altın sahibi olmak, kısa sürede çok zenginleşmek ve kişilikleriyle orantısız yüksek mevkilere gelmekti. Açgözlülükleri, dinmek bilmez hırsları -bütün dünyada daha kötüsü olamazdı- toprakların mutluluğu ve zenginliği, yerli halkın bu denli sakin, sabırlı ve kolayca boyun eğen oluşuyla birleşince, onları saymadılar, sevmediler ve değer vermediler (Bütün bu süre boyunca gördüğüm ve bildiğim gerçekleri söylüyorum). Onları, hayvan demiyorum, (keşke hayvan muamelesi yapsalardı) hayvandan da kötü, pislikten aşağı gördüler” (Bartolome dé Las Casas 1999: 24-25).

Sömürgecilik, en azından yayılmacılık ve ekonomik sömürü kadar özne belirleyici projeler olmuştur; kimlik oluşumu böylece bütün girişimi şekillendirmede, meşrulaştırmada ve aynı zamanda dengesizleştirmede çok önemli bir yere sahiptir; “Batı” ve “dünyanın geri kalanı” arasındaki karşılaşmalar, her ikisi için de belirleyici olmuştur -ikisinin de kültürleri, sömürgecilik ve emperyalizm tarafından derinden şekillendirilmiştir; böyle oluşan “Batılı” kimlikler farklılıkla -yani “Batı”nın nasıl olmadığı anlayışlarıyla, boyun eğdirilmiş ya da sömürgeleştirilmiş, ötekinin sözde vasıflarını inşa etmek suretiyle, bağlantısal olarak çerçevelenmiştir (Rattansi 1997: 50-51).

Sömürgeleştirme sürecinde ötekine yönelik kimlik inşası modern bir dünya yaratma gayesiyle muhataplarını modernleştirme çabası ya da bizatihi onların istediği benzeme çabasının bir süreci olarak modernleşme gayreti ile şekillenmiştir. Bu istikamette modern dönemin kolektif toplumsal kimliği, büyük ölçekli, her şeyi kuşatan, türdeş, neredeyse kendi başlarına hareket eden tekil aktörlermiş gibi söz edilebilecek, ama aslında yerleştirilmiş, konumlandırılmış, sağlamlaştırılmış ve bireyleşmiş benliğin buyruklarını neredeyse birer kod olarak anlamamıza ve okumamıza yol açan birleşik toplumsal kimlikler -sınıfa, ırka, ulusa, toplumsal cinsiyete ve Batıya ilişkin büyük kolektif toplumsal kimlikler- olarak dönüştürülmeye (Hall 1998: 67) çalışılmıştır.

Bir yandan sanayi devrimiyle, öbür taraftan da Hümanist-Aydınlanmacı düşüncenin etkisiyle hız kazanıp pekişen serbest kapitalizmin elde etmiş olduğu karşı koyulmaz güçle, dini dünyevî çıkarlara alet etme gereği de ortadan kalkınca, ‘istediğimi yapar ederim’, ‘yeryüzü nimetlerini tepe tepe kullanabilirim’ zihniyetine uygun İngiliz-Yahudi ‘ben beşer tipi’, kendine benzemeyen, uymayan ne kadar insan tipi varsa, onun üstünden ilkin maddeten, arkasından daha kahredici olan manen silindir gibi geçip onu ezmiştir. ‘Bana benzemeyen insan’ tipi tüm ortamıyla ortadan kaldırılmaya çalışılmaktadır (Duralı 2006: 144). Ancak bütün projeler geleneğin kendini yenileyen gücü karşısında ve toplumsal ilişkilerin önceden planlanamayan yönleri dolayısıyla beklenen neticeler elde edilememiştir. Bu sürecin Batılı yorumu, ötekinin bir türlü medeniyet dairesine girememesi ve “geri kalmışlık” zincirinin kırılamaması şeklinde yapılabilir. Ancak yorum ile gerçeklik her zaman örtüşmediği gibi, söz konusu durum burada da geçerli olabilir.

Modernliği kendine dönük akıl yürütmenin bir biçimi olarak oluşturan kuramlar ve kavramlaştırmalar gibi, bu kolektif toplumsal kimlikler de modern dünyayı üreten, sanayileşme, kapitalizm, kentleşme, dünya piyasasının oluşumu, toplumsal ve cinsiyete dayalı işbölümü, bireysel ve toplumsal hayatın kamu ve özel şeklindeki büyük ayrımı; ayrıca ulus devletin egemenliği ve Batılılaşma ile modernlik anlayışı arasındaki özdeşleşme tarafından sahneye konan ve sağlamlaştırılan kimliklerdir. Ancak bu kimlikler artık geçmişte verdikleri gibi bir kimlik kodu verememektedirler (Hall 1998: 67-68). Çünkü modernliğin tasavvur ettiği kimlik modelinin parçalanmasında birçok başarısızlığın da etkisi olmuştur. Öyle ki savaş ve şiddet, çevresel hasar, sömürü, kötü bürokratik yönetim ve yolsuzluklar, adil maddî refah, millî ve küresel seviyede güvenlik gibi temel meselelere çözüm bulamamış, hatta bizatihi üretmiştir (Rattansi 1997: 11).

Bütün bunların dışında başarısızlığın asıl sebebinin toplumları hamur yumuşaklığında biçimlendirilebilir nesneler olarak görmekte olduğu söylenebilir. Bugün gelinen nokta, toplumun bir mühendis edası ile şekillendirilemeyecek kadar girift olduğunu ve çok yönlü etki ve ilişkiler ağından oluştuğunu göstermektedir. Bu ağın motifleri ve bu motiflerden meydana gelen büyük desen zamanın ağlarından bağımsız dokunmamaktadır. Günümüze yaklaştıkça ve bugün ziyadesiyle başka toplumlarla olan etkileşimle de bağlantılı bir şekilde yeni ihtiyaçların ürettiği yeni çözümler gittikçe artmaktadır. Eski anlamlar dairesinde yeni anlamlar çıkmakta, toplumsal ilişkilerin ifadesi ve sembolü olan kimlikler değişerek devam etmekte, bazı durumlarda da parçalanmaktadır. Parçalanma, modernist tasarımın aksine gerçekliğin bizatihi onu yaşayan ve yapanlarca oldukça farklılaştığını göstermektedir. Gerçeklik, birilerinin hayali kurgularının ötesinde toplumsal ilişkilerin tarihî süreçteki işleyişi ile inşa edilmektedir. Hacı Bayram Veli’nin “Ben dahi bile yapıldım taşu toprak arasında” ifadesinde olduğu gibi, inşa edenler de aslında inşa olunmaktadır.

Süreç, olmuş-bitmiş değildir. Batının hem ötekileştirdiklerini hem de bunun karşısında konumlandırdığı kendisini kimliklendirme çabası devam etmektedir. “Yeni Avrupa”da aynı dışlayıcı ilkeler işlemeye devam etmekte ve Avrupa kimliği -gerek içeride gerekse dışarıda- gene aynı Avrupa-dışı ya da Avrupa-karşıtı olanlara bağlı olarak inşa edilmektedir. Bugün Avrupa idealini en fazla tehdit ediyor görünenler Japonlar, Müslümanlar ve fakirlerdir. Avrupa, işte bu “Ötekiler”e karşı olan “Avrupa”dır (Morley, Robins 1997: 43). Geçmişten gelen ve uygulamaların zeminini oluşturan bu üstünlük duygusu, incelmiş ve sofistike şekliyle, hâlâ yürürlüktedir. Buna göre insanlık üç daire hâlinde mütalaa olunur: İngiliz-Yahudi dairesinin ayrı ayrı basamaklarında duranlar, ona değişik dereceler ile kademelerde taraftar olanlar ve nihayet bu iki dairede yer almayanlar. Üçüncü daireden ikinci daireye farklı biçim ve raddelerde geçiş mümkünken, birinciye yükselmek imkânsız denebilecek kadar müşkildir (Duralı 2006: 144). Söz konusu müşkilat bizatihi Avrupa içinde fiilen yer almakla birlikte Avrupalı olamamak/olmamakla kendisini göstermektedir.

Sonuç

Batılı kimliklerin oluşumu, onların Batı-dışı ötekilerle olan hayali ve gerçek karşılaşmalarının belirleyici etkisini dikkate almadan anlamak mümkün değildir. “Batı” ve “Avrupalı”, hatta “beyaz” gibi kimlikler ve onların akılcılık, “uygarlık” ve Hıristiyanlık kavramları ile birleşmesi ve bunların üstüne, çıplak/giyinik, sözlü/okuryazar, teknolojik olarak geri/ileri gibi ikiliklerin belirlediği putperestlik ve vahşilik imgelerinin bindirilmesi, onların emperyalist sömürü ve sömürge tahakkümü süreçlerinde ortaya çıkmıştır (Rattansi 1997: 49). Batı dünyası kendi kimliğini oluştururken, varoluşunun temeline farklılığı yerleştirmiştir. Tabiî veya inşa edilmiş farklılıklar hep iki ayrı zıt dünyanın unsurları olarak resmedilmiştir. Resmin koyuluğu arttıkça, zıt olanların ötelenmesini de artırmış ve kapatılması mümkün olmayacak şekilde, mesafe gittikçe açılmıştır. Batılı kimlik kesinliğini ifadeyle hükmünü geçerli kılmak için farklılıkları ötekiliğe dönüştürmüştür.

Bu anlayış açısından ortak bir insanlık âlemi-dairesi yoktur. Her halükârda bir sınıflandırma yapılır. Bu sınıflandırmada “kendi” merkezli anlayışın etrafına diğerleri farklı mesafelerde olmak üzere ötelenir ve ötekileştirilir. Merkezden uzaklaştıkça insanî özellikler kaybolur. Merkeze yakın olanlar ıslah edilebilir özelliktedir. Islah edilebilirlik “itaat” çerçevesinde düşünülür ve hizmet işlevi ile donatılır. Bu halkanın dışındakiler itaaten uzaktır ve onların fayda unsuru olmadıkları düşünülür. Fayda unsuru olmayanlar üzerinde ıslah çabası beyhudedir ve kaynak israfıdır. Bu zihniyet en azından Kolomb’dan beri böyledir.

Modernizmin “eğitici” yönü iki boyutlu işlemiştir: İlki “Adam edilebilecekler”e yönelik olarak işleyen süreçte modern hayatın içerisinde ve iş hayatında atfedilen rolleri oynamaları için yeterli donanıma kavuşturma ve disipline etme çabası; ikincisi,  “Adam olmak” isteyenlerin cephesinde modernizmin gerekleri yerine getirilmeye ve adam olarak kabul ettikleri “onlar” gibi olmaya çalışılıp, bu istikamette itaatkâr ve taklitçi bir yolda yürünmesidir. Bu yolun götürdüğü menzilde Batılı modernistlerce “bunlar zaten adam olmaz” noktası ağır basmış, modernleşmeye öykünenlerde ise, “onlar zaten adam değilllerdi, sömürücü, emperyalist ve zalim bir topluluktu” hükmü hâkim olmuştur. Benzeme arzusu ve benzetme azmi, istek ve gayret kaybına uğramıştır.

KAYNAKLAR

ASSMANN, Jan: (2001). Kültürel Bellek, Eski Yüksek Kültürlerde Yazı, Hatırlama ve Politik Kimlik, (Çev. A. Tekin), Ayrıntı Yay, İstanbul.

BACON, Francis: (2001). Denemeler, (Çev. A. Göktürk), YKY Yay., İstanbul.

BARTOLOME DÉ LAS CASAS: (1999). Kızılderililer Nasıl Yokedildi?, (Çev. M. Ural), İstanbul.

BAUMAN, Zygmunt: (2000). Siyaset Arayışı, (Çev. T. BİRKAN), Metis Yay., İstanbul.

BİLGİN, Nuri: (2007). Kimlik İnşası, Aşina Kitaplar-Turmaks Yay., İzmir.

CESAIRE, Aime: (2005). Fransız Irkçılığının Fikri Temelleri, Sömürgecilik Üzerine Söylev, (Çev.: G. Ayas), Doğu Kütüphanesi Yay., İstanbul.

CHAMBERS, Lain: (2005). Göç, Kültür, Kimlik, (Çev. İ. Türkmen-M. Beşikçi), Ayrıntı Yay., İstanbul.

CONOLLY, William E.: (1995). Kimlik ve Farklılık, Siyasetin Açmazlarına Dair Demokratik Çözüm Önerileri, (Çev. F. Lekesizalın), Ayrıntı Yay., İstanbul.

COŞKUN, Recai-DOĞRUYOL, Adnan: (2011).  “Küreselleşmenin Zihniyet Arkaplanı ve Batı Üçlemesinde Evrenselliği Arayış: Totus Genum Humanum”, Türk Yurdu, C.31, S.291, Kasım 2011.

DURALI, Ş. Teoman: (2006). Çağdaş Küresel Medeniyet, Dergah Yay., İstanbul.

FENTON, Steve: (2001). Etnisite, Irkçılık, Sınıf ve Kültür (Çev. N. Şad), Phoenix Yay., Ankara.

GRAY, John: (1999). Sahte Şafak, (Çev. G.Ç. GÜVEN), İstanbul.

HALL, Stuart: (1998). “Eski ve Yeni Kimlikler, Eski ve Yeni Etniklikler”, Kültür, Küreselleşme ve Dünya-Sistemi, (Der. A.D. KING; Çev. G. SEÇKİN-Ü.H. YOLSAL), Ankara.

KRİSTOF KOLOMB: (1999). Seyir Defterleri, (Çev. S. Maden), Çekirdek Yay.

KURTKAN BİLGİSEVEN, Amiran: (2006). Genel Sosyoloji, Filiz Kitabevi, İstanbul.

KURTKAN BİLGİSEVEN, Amiran: (1989). İslâmiyetin Kültürel Özellikleri ve İslâmî Kavramlar I, Filiz Kitabevi, İstanbul.

MORLEY, David-ROBINS, Kevin: (1997). Kimlik Mekanları, Küresel Medya, Elektronik Ortamlar ve Kültürel Sınırlar (Çev. E. ZEYBEKOĞLU), İstanbul.

POOLE, Ross: (1993). Ahlâk ve Modernlik, (Çev. M. KÜÇÜK), İstanbul.

RATTANSİ, Ali: (1997). “Postmodern” Bir Çerçevede “Batı” Irkçılıkları, Etniklikler ve Kimlikler”, Irkçılık, Modernite ve Kimlik (Haz. A. Rattansi-S. Westwood; Çev. S. Akyüz), Sarmal Yay., İstanbul.

SAİD, Edward W.: (2008). Şarkiyatçılık, Batı’nın Şark Anlayışları, (Çev.B. Ülner), Metis Yay., İstanbul.

SCHNAPPER, Dominique: (2005). Sosyoloji Düşüncesinin Özünde Öteki ile İlişki, (Çev. A. Sönmezay), Bilgi Üni. Yay., İstanbul.

 

Unutulmayan İnsanlar!

Dünyada insanlar vardır, bir sözleri ile meşhur olurlar. İnsanlar vardır, çok çalışırlar, çok şey üretirler, ancak adlarını, sanlarını kimse bilmez.

Dedem Oğuz Kağan der ki; “Ey Türk Milleti! üstte mavi gök çökmedikçe, altta yağız yer delinmedikçe, senin ilini ve töreni kim bozabilir. Ey Türk! Titre ve kendine dön.” Bu söz O’nu unutulmaz yapmıştır.

Dedem Alparslan Malazgirt’te tarih yazmış ve Türk Milleti’nin Anadolu’ya yerleşmesini sağlamış, unutulmaz olmuştur.

Dedem Osman Gazi, bütün Türk Beylikleri’ni birleştirerek, Osmanlı İmparatorluğu’nu kurmuş, unutulmazlar arasında yerini almıştır.

Dedem Fatih Sulan Mehmet,  21 yaşında “fethedilemez” denilen İstanbul’u fethetmiş ve çağ kapatıp yeni bir çağ açmıştır. Unutulmaz olmuştur.

Akşemseddin, Molla Gürâni, Şeyh Edebâli, Mevlâna, Evliyâ Çelebi, ilim adamı olarak, unutulmazlar arasında yerlerini almışlardır.

Arşimet, suyun kaldırma kuvvetini bularak insanlığa unutulmaz bir hizmette bulunmuştur.

Edison, dünyayı aydınlatan elektriği bularak ilim dünyasında unutulmaz olmuştur.

Eflatun, Aristo, Sokrat gibi ilim adamları da düşünceleri ve sözleri ile tarihe ışık tutmuşlar ve unutulmaz olmuşlardır.

Terörist başı Öcalan, Türkiye’yi bölmek ve parçalamak için örgüt kurmuş, kurduğu örgüt 35.000 kişinin katili olmuş, ismi “bebek katili” olarak anılır olmuş, Öcalan da unutulmazlar arasında bu unvanla yerini almıştır. Türk Milleti onu nefretle hatırlamaktadır.

Yezit, Hz. Peygamberimizin, torunlarını ve Hz. Ali’nin oğlu Hasan’ı öldürmüş, tarihte nefretle anılan unutulmazlar arasına girmiştir.

Mâceracı çılgın Neron, Roma’yı ve tarihi yakmış, insanlığı mahvetmiş, oturmuş ve zevkle seyretmiş, unutulmazlar arasında nefretle anılan tarihi yerini almıştır.

Mandela, Güney Afrika’da bağımsızlık savaşı başlatmış, 28 sene ceza evinde kalmış ve sonunda Güney Afrika Cumhurbaşkanı olmuş ve unutulmazlar arasında yerini almıştır.

Napolyon, “Para, Para, Para” demiş, ekonominin sırrını çözmüş, bu söz Napolyon’u unutulmaz yapmıştır.

Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk, İmparatorluğun çökmesinden sonra, Türkiye Cumhuriyeti’ni kurmuş ve tarihte unutulmaz olmuştur.

Mehmet Akif Ersoy, İstiklal Marşımızı yazarak, unutulmazlar arasında yerini almıştır.

Gaspıralı İsmail, dilde, fikirde, işte birlik çağırısı yaparak Türklerin birlik olma, beraber olma yolunu göstererek unutulmazlar arasında yerini almıştır.

Ziya Gökalp, büyük Türk düşünürü, Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak sözüyle, tarihteki mümtaz yerini almıştır.

Rauf Denktaş, Kıbrıs Türklerinin bağımsızlık mücadelesini yıllarca vermiş ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni kurarak ismini unutulmazlar listesine yazdırmıştır.

Alparslan Türkeş, vermiş olduğu Türkçülük ve Türk Milliyetçiliği mücadelesi ile uzun yıllar ceza evlerinde çile çekmiş, davasından taviz vermemiş ve “Başbuğ Türkeş” olarak Türk Dünyası’nın unutulmaz lideri olmuş, unutulmazlar arasında yerini almıştır. 

Acı-tatlı hatıralarla Türk Aile yapısına ışık tutan bir kitap: Gümüşsuyu

Okumayı sevenler için, hele yakın tarihimize, kültürümüze ilgi duyanların daha da severek zevkle okuyacağını düşündüğüm bir kitabı size tanıtmak istiyorum. Ötüken yayınlarının bize kazandırdığı bu eserin yazarı Sn. Türkan Turgut Hanımefendidir. Kendisi bir eğitimcidir. Çeşitli eserleri İngilizce’den Türkçe’ye çevirerek dilimize kazandırmış bir edebiyatçıdır. Ayrıca babası Yusuf Ziya Yörükan’ın bazı eserlerini de yayıma hazırlamıştır. Yazar Adalet Partisinin önde gelen siyasetçilerinden Mehmet Turgut’un da eşidir.

Sn. Türkan Turgut ailesini tanıtırken Selanikli bir babaanne(nine), Şam da Osmanlı subayı iken şehit olmuş bir büyükdede, 1993 Balkan Savaşı sonrası Bulgaristan’dan İstanbul’a göçerek gelip yerleşen bir anneannenin(hanımnine) torunu olduğunu işaret eder. Büyüklerinin, başlarından geçen bu büyük felaketlere rağmen azimli duruşlarını, ayakta durma mücadelelerini, bunu sağlayan değer yargılarını anlatmaya çalışır. Anlatılanlar, bu insanların bu göç felaketlerine rağmen sağlam karakterlerini, bu vasfın getirdiği yeninden var olabilme azmini göstermektedir. Ayrıca onların yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devletine olan sevgi ve bağlılıklarını da bu sebeple daha iyi anlayabiliyorsunuz.

Ailenin büyüklerinin hayatları acılar, kederler, çilelerle doludur. Çevrelerindeki eş,dost ve akrabaların çoğunda da benzeri durumlar mevcuttur.Yaşadıkları göç onları İstanbul’a getirmiştir.Ana kucağı olarak gördükleri İstanbul,onlar için yeniden hayatlarını kurma adresi olmuştur. İşte yazar böyle bir ortamda kendi ailesi, komşuları, yakın çevresindeki insanlardan örnekler vererek bizlere dünden bu güne ne şartlarda geldiğimizi anlatmaya çalışır. Bu şartlar o insanlar için vatan, birlik beraberlik, paylaşmak, çalışmak, tasarruflu olmak, dürüst olmak gibi vasıfların çok daha önemli ve farkında olmaları gerektiğini anlatmaktadır.

Eserde ‘Eskisi olmayanın yenisi olmaz’, “Yaptığın bana ise öğrendiğin kendine” gibi atasözleriyle değerlerimiz anlatılmaya çalışılır.

“Ölmek değildir ömrümüzün en feci işi Müşkül odur ki ölmeden önce ölür kişi” gibi şiirlerle Türk milletinin hayatı manalandırması yönünde bilgiler aktarmaktadır. Yazar yine ‘Asil Türk milletinin mihneti sevince, uğursuzluğu saadete çeviren, felaketleri ve kötü talihi sevgi kucağı ile yenen bir kuvvete dönüştürme hasleti’ tespitini bizlerle paylaşmaktadır.

Kitap ayrıca İstanbul’un büyüme ve gelişme süresinde doğal zenginliğinin nereden nereye geldiğini ifade eden bilgilerle doludur. Bu durum bizlerin ve özellikle bizden önceki kuşağın bu alanlardaki ilgisizliğini, bilgisizliğini, bencilliğini göstermektedir.Şehirleşirken bize bırakılan tarihi ve doğal emanetleri hoyratça kullanışımızın neleri kaybettirdiğini anlatmaktadır. Bu davranış şekliyle oluşan sorunların benzerlerini İstanbul gibi şehirleşen bütün yerleşim yerlerinde bu gün yaşamaktayız. Bu sebeple bizlerin bundan sonra bu zenginliklerimizden kalanları koruma, yaşatma ve genişletme sorumluluğumuzu bu vesile ile hatırlamış oluyoruz.

Yazar Gümüşsuyu isimli eseriyle tarih bilinci, millet olma bilinci, aile ve eğitimin önemi bilincini, çevre bilincini bizlere hatırlatmaktadır. Bu konularda köklü mesajlar taşıyan bu kitabı okumaya değer bir eser olarak görüyorum. Yazara ve yayınevine teşekkür ediyorum.

Seçim Sonuçları Tahminimde Yanıldım

İtiraf ediyorum ki kendi kendime yaptığım seçim tahminimde ciddi bir hata yapmışım.

Benim beklentime nazaran AKP yüzde 7-10 arasında fazla oy aldı. Bir başka ifadeyle AKP’nin oy kaybı benim tahminimin yarısı kadar bile olmadı. CHP ve BDP beklentimin aksine oylarını artıramadı, MHP ise tahminimden az artırdı.

Tahminim için gerekçelerim şunlardı:

•1-     Seçim öncesi 17 Aralık operasyonu da denilen “yolsuzluk ve rüşvet soruşturmaları” ve bunlarla bağlantılı olan / olmayan ses kayıtları ve tapelerin yayımının çok ciddi bir etki yaratabileceğini düşündüm.

Çünkü benim kanaatime göre, necip milletimizin çoğu, (kendi yaşantısında bir takım ahlaki zaaf içinde olanlar, yolsuzluk ve suiistimal yapanlar bile) yolsuzluk, rüşvet ve hırsızlık gibi yüz kızartıcı suç işleyenlerin devletimizi yönetmesini istemezdi.

Ayakkabı kutuları, yatak odalarındaki çelik kasalar, evdeki milyar doların sıfırlanması konuşmaları çok ciddi deliller sayılabilirdi. Üstelik bu kayıtların hiçbiri bağımsız kuruluşlara incelettirilmemiş ve “montaj” olduğu ispatlanamamıştı.

Bu durumda AKP’ye oy veren seçmenlerden hiç olmazsa yarısının veya hadi diyelim üçte birinin hırsızlık, yolsuzluk, rüşvet iddialarına inanmış olması beklenirdi.

Bunlardan bir kısmının “çalıyorlar ama çalışıyorlar“, diğer bir kısmının da “başkası çalacağına bizimkiler çalsın” diyerek tercihini değiştirmeyeceğini varsaydım. Bir kısmının ise, “çalmaz ve çaldırmaz, yemez ve yedirmez kahraman imajının yerle bir olmasına şaşıracağını, bir türlü aldandıklarını ve aldatıldıklarını kabul edemeyeceklerini” tahmin edebiliyordum.

Fakat sadece yolsuzluklar sebebiyle en azından yüzde 5-10 gibi bir kesimin AKP’den başka bir partiye kaymasını bekledim.

•2-     Benim necip milletim dindardı, dini değer ve kavramlara hakaretlere müthiş reaksiyon verirdi.

Yerel seçimler öncesi “Başbakanımız Allah’ın bütün vasıflarını taşımaktadır” diyen AKP Düzce milletvekiline ne Başbakan ve ne de AKP yetkilileri herhangi bir uyarıda bulunmak ihtiyacını hissetmemişti. AKP yandaşı medyada da en ufak bir eleştiri yapılmamıştı. Oysa bu yapılan İslam’da en büyük günah kabul edilen “şirk” demekti.

Buna rüşvet aldığı iddiası sebebiyle görevden alınan eski Bakan Egemen Bağış‘ın gazeteci Metehan Demir ile yaptığı telefon görüşmesinde Kur’an ve ayetlerle dalga geçtiği ortaya çıkmıştı. Konuşmanın bir tarafı olan Metehan Demir konuşmayı kabul edip, özür diledi. Çalıştığı gazete ve TV kanalındaki görevinden uzaklaştırıldı. Yani Doğan grubu ayetlerle alay eden gazeteci işten çıkarmış fakat “muhafazakâr, dindar” AKP, “rüşvetçi ve ayetlerle dalga geçen” eski bakanına sahip çıkmıştı.

Bu ve benzeri olaylardan biri bile muhalefet parti temsilcilerinden biri tarafından yapılsa idi, biliyoruz ki başta Başbakanımız olmak üzere AKP yetkilileri ve yandaş medya bu şahısların ve partilerinin başına gök kubbeyi yıkarlardı.

Bütün bu olanlara karşı gök kubbeyi yıkmasa da, necip milletimizin en muhafazakâr ve dindar kesimini teşkil eden AKP seçmenlerinin, bunlara birkaç puanlık oy düşmesiyle tepki göstermesini beklemek gibi bir hata yaptım.

•3-     Benim necip milletim onlarca yıldır ülkenin bölünmemesi için binlerce şehit vermiş, Kıbrıs’a çıkarma yaparken askerlik şubelerinde “beni de askere alın” diye sıraya girmiş bir toplumdu. Her karış toprağı şehitlerin kanı ile sulanmış vatan topraklarının bir kısmının PKK terör örgütüne verilmesine ve “Kürdistan” kurulmasına izin vermezdi.

Bir kısmı “analar ağlamasın“, bir kısmı “30 bin kişi kaybettik, kazanamadık; başka çare yok” sloganına inandırılmıştı. “Öğrenilmiş çaresizlik psikolojisi” ile koskoca Türkiye Cumhuriyeti Devletinin bir terör örgütüne yenilmesinin ezikliği ile “açılım“a destek veriyor olabilirdi.

Ama çoğunluğunun olmasa bile, AKP seçmeninin en az yüzde 10 unun, 40 bin vatandaşımızın katili Öcalan’ın (mektubunu TBMM milletvekillerinin okumasıyla ile) PKK’nın dağdaki lideri Bayık’ın (görüntülü bağlantıyla) yüzbinlere hitap ettirilmesine bir itirazı olur sandım.

PKK/BDP kanadının “özerk Kürdistan’ı ilan edeceklerini” açıklamasına bir kelimeyle bile cevap vermeyen Başbakan Erdoğan’a halkımızın bir uyarısı olacağını varsaydım.

•4-     Hadi yaşlıları bir tarafa bırakalım ama genç neslin yasaklara karşı tepkisini ve sosyal medyaya düşkünlüğünü biliyordum. Y kuşağı denilen genç nesil, çok önemli bir seçmen kitlesini teşkil ediyordu.

Dünyada çok az ülkede olan Twitter ve Youtube yasakları hemen seçimden önceki hafta başladı. Üstelik Başbakan ve yakınları hakkında çıkması muhtemel ses ve görüntü yayınlarını önlemek maksatlı olduğu anlaşılan bu yasaklara bir tepki bekledim.

Bu tepkinin en azından birkaç puanlık oy düşmesi yaratacağı gibi bir kanaatim vardı.

•5-     17 Aralık sürecinde Başbakan ve partisinin hukuk sistemiyle nasıl oynadığı, kurumları ve kuralları pervasızca alt üst edebildiği görüldü. Başbakanın otoriterleşme belirtilerine; ihale verdikleri iş adamlarından alınan paralarla Havuz medyası oluşturmasına; medya yayınlarına müdahalesine karşı toplumumuzda bir tepki oluşmasını bekledim. “Biz ve ötekiler” ayrışması yapan, adeta bir nefret dili ile toplumu gerdikçe geren Başbakan’ı seviyor olsalar da, bir kısım AKP’li seçmenin bir hizaya getirme duygusu içine girebileceğini düşündüm.

Sadece yukarıda saydıklarımla bile AKP’nin bu seçimde asgari 15 puanlık bir oy kaybı yaşayacağını hesap etmiştim. Yanıldım.

*****

HATAMIN SEBEBİNİ ÖĞRENDİM

Tahminimdeki bu hatanın sebebini, AG araştırma şirketi sahibi, Adil Gür’ün konuşmalarından öğrendim.

Adil Gür’e göre “seçmenin tercihini belirlemede en önemli faktör ekonomikti. Seçmen cebine bakarak oy veriyordu.

Türk halkının yüzde 80’i borçlu idi ve ekonomik istikrarsızlık olduğu takdirde “bu borçları nasıl öderim?” korkusu yaşıyordu. AKP ekonomik istikrarı kendisinin temsil ettiğine halkı inandırdı.

CHP ve MHP iktidara geldiklerinde ülkeyi daha iyi yöneteceklerine dair hiçbir somut proje, slogan ve söylem gündeme getirmediği için AKP’nin değirmenine su taşıdı.

Adil Gür’e göre, 2012 Şubat ayında AKP oyları yüzde 54.5 seviyesine çıkmış, 2012 ortalarında “PKK ile müzakere” veya “çözüm sürecinde” ani bir düşüşle yüzde 44.5 seviyesine düşmüş. O günden sonra hep bu mertebede devam etmiş.

“17 Aralık süreci” oyları azaltmamış ve hırsızlık, yolsuzluk gibi konularda halkımızın ahlaki bir tepkisi hiç olmamış.

Dini kavramlarla alay etmenin de hiç tesiri olmamış.

Ben nerede hata yaptığımı anladım. Necip milletimin nelere tepki verdiğini öğrendim.

İnşallah muhalefet partileri de eldeki verileri iyi değerlendirerek yeni bir yapılanma ve yeni bir söylemle başarılı olmanın yollarını ararlar.

 

Gerilim, Mağduriyet ve Kazanımlar

0

30 Mart 2014 seçimi mağlubu olmayan, fakat eşkazananlar arasında tek galibi olan bir seçim olarak siyaset tarihimize geçecek.  Bu galip AKP’dir. Bu galebesini de; izlediği sanal bir düşmana karşı gerilim stratejisi ve buna bağlı mağduriyet edebiyatı, halkın kazanımlarını kaybedeceği korkusu ve son çıkardığı “bütün şehir yasası”na dönüşen  Büyükşehir Yasası’dır.

SONUÇLARIN ANALİZİ

Bu seçimlerin sonucunu önce oy oranlarına göre değerlendirelim;

  • v AKP, 2009’daki yerel seçimlerde %39 olan oyunu %4 arttırmış, 2011’deki genel seçimlerde%49 olan oyunu %5-6 geriletmiş görünüyor.
  • v CHP, 2009’daki yerel seçimlerde %23 olan oyunu %4, 2011’deki genel seçimlerde %26 olan oyunu %1arttırmış görünüyor.
  • v MHP, 2009’daki yerel seçimlerde%16 olan oyunu %1, 2011’deki genel seçimlerde %13 olan oyunu %5 arttırmış görünüyor. MHP; 3 büyükşehir ve 5 ilde birinci, 29 ilde ikinci parti durumundadır. Bunun parti kurmaylarınca iyi değerlendirilmesi gerekir.
  • v BDP, 2009’daki yerel seçimlerde %5,7 olan oyunu korumuş görünüyor. Bu parti 2011’deki genel seçimlere bağımsız adaylarla katıldığı için bir mukayese yapamıyoruz.

Bu seçimlerin sonucunu bir de kazanılan büyük şehir ve il belediye başkanlıkları sayılarına göre değerlendirelim;

  • v AKP, 2009’daki yerel seçimlerde 10 büyük şehir ve 35 il belediye başkanlığı, 2014 yerel seçimlerinde ise 18 büyük şehir ve 31 il belediye başkanlığı kazanmıştır.
  • v CHP, 2009’daki yerel seçimlerde 3 büyük şehir ve 10 il belediye başkanlığı, 2014 yerel seçimlerinde ise 6 büyük şehir ve 7 il belediye başkanlığı kazanmıştır.
  • v MHP, 2009’daki yerel seçimlerde 1 büyük şehir ve 8 il belediye başkanlığı, 2014 yerel seçimlerinde ise 3 büyük şehir ve 5 il belediye başkanlığı kazanmıştır.
  • v BDP, 2009’daki yerel seçimlerde 1büyük şehir ve 7 il belediye başkanlığı, 2014 yerel seçimlerinde ise 2 büyük şehir ve 8 il belediye başkanlığı kazanmıştır. Ahmet Türk’ün kazandığı Mardin Büyükşehir Belediye Başkanlığını da bu partinin hanesine yazarsak, toplamda 3 büyük şehrin belediye başkanlığını kazandıklarını söyleyebiliriz.
  • v 2009’daki yerel seçimlerde Bağımsızlar 1 büyük şehir ve 2 il belediye başkanlığı kazanmışlardır. Diğer partilerde 3 il belediye başkanlığı kazanmışlardır. Diğer partiler 2014 yerel seçimlerinde büyük şehir ve il belediye başkanlığı kazanamamışlardır.

AKP’NİN DEZAVANTAJLARI

AKP 30 Mart 2014 seçimlerine son beş yılda  oluşan şu sorunların dezavantajıyla girdi:

  • v Ergenekon ve Balyoz operasyonlarıyla STK, basın ve üniversite mensuplarına yapılan hukuk dışı yargılamalar ve uzun tutuklulukların maşeri vicdanda oluşturduğu tepki; orduya kumpas kurulduğu algısı,
  • v Barış sürecinde PKK’ya verilen ana dilde eğitim dahil çeşitli tavizler, Apo ve Kandil’le görüşmeler,
  • v Başbakanın ayrıştırıcı, ötekileştirici, tahrik edici söylemleri,
  • v Sosyal medyaya uygulanan ambargolar, twitter ve you toube hesaplarının kapatılması,
  • v Basın patronlarına uygulanan baskılar, gazetecilerin ve köşe yazarlarının yazılarına sansür ve işten çıkarttırmalar,
  • v Gezi sürecinde gençlere uygulanan baskı, tazyik ve “çapulcu” gibi aşağılayıcı yakıştırmalar,
  • v Özel hayata ve yaşama tarzına aşırı müdahaleler,
  • v Cumhuriyet’in kurucuları ve değerleri ile mücadele, intikam alma eylemleri,
  • v Dış politikadaki yanlışlar, Suriye ile ilgili ülkeyi savaşa sürükleyebilecek girişimler,
  • v 17 Aralık ve 25 Aralık rüşvet ve yolsuzluk operasyonları, Bakan çocuklarının ve Halk Bankası Genel Müdürünün evlerinde, kasalarda ve ayakkabı kutularında bulunan milyon dolarlar, avrolar,
  • v Başbakanın birçok konuda basına, yargıya, spor dünyasına ve ihalelere müdahale ettiğini iddia eden tapeler,
  • v Dershanelerin kapatılması, Milli Eğitim Bakanlığında on binlerce personelin kıyıma uğratılma hazırlıkları,
  • v “Paralel devlet, paralel yapı” diye nitelendirilen Gülen cemaatine yönelik tahkir ve tehdit edici söylemler, baskılar, bu yapıya mensup diye yargı ve emniyetteki büyük kıyım,
  • v Spor dünyasına ve özellikle Fenerbahçe ve Beşiktaş camiasına müdahaleler.

BAŞBAKANIN SEÇİM STRATEJİSİ

30 Mart 2014 seçimlerini,  AKP adına tek başına Başbakan kurmaylarıyla oluşturduğu şu stratejiyi izleyerek ve şu argümanları kullanarak başarıya ulaştı:

  • v Seçimden dokuz ay önce gerçekleşen 80 ilde üç milyon kişinin katıldığı Gezi olaylarının “mevcut iktidarı yıkmak” için yapıldığını, bu eylemi dış güçlerin ve onlarla işbirliği yapan “Faiz Lobisi”nin desteklediğini belirterek büyük sermayeye saldırdı.
  • v Sonra Gülen cemaatini “paralel devlet” diye nitelendirerek, bu heyulaya “milli iradeye kumpas kurarak meşru iktidarı yıkmak” gibi oldukça iddialı bir misyon yükledi. Bütün seçim süreci boyunca bu nevzuhur yapıyı hedefe koydu ve kum torbası gibi sağdan soldan saldırıya geçti.
  • v Bu yapının dış güçlerle işbirliği yaparak Ergenekon ve Balyoz operasyonlarıyla STK’ya kumpas kurduğunu, bununla ilgili yargılamalarda adil davranılmadığını, komutanların uzun tutukluluk yoluyla mağdur edildiklerini, KCK tutuklamaları ile barış sürecinin sabote edilmek istendiğini iddia etti.
  • v 17 Aralık ve 25 Aralık rüşvet ve yolsuzluk operasyonlarındaki Bakan çocuklarının, İranlı Rıza Zerrab’ın tutuklanmalarının bu yapının savcı ve polisleri tarafından yapıldığını ve bütün dinlemelere ait tapelerin bu yapı tarafından sızdırıldığını öne sürdü.
  • v Seçim boyunca 1940’lı yıllarda müslümanlara zulüm yapıldığını, camilerin ahıra dönüştürüldüğünü, serbest ibadet yapılamadığını öne sürerek CHP’ye saldırdı. Ayrıca 27 Mayıs 1960 İhtilalini CHP’nin yaptırdığını ve Menderes’i de CHP’nin idam ettirdiğini propaganda etti.
  • v 28 Şubat sürecinde mağdur edilen başörtülü kızların mağduriyetlerinin bu dönemde giderildiğini, başörtüsünün her alanda serbest bırakıldığını, kapatılan İmam Hatip Ortaokullarının kendileri tarafından açıldığını, bu okulların üniversite girişlerinde önlerindeki katsayı engelinin kendilerince kaldırıldığını, iktidardan giderlerse bu olumsuzlukların tekrar yaşanabileceğini vurguladı.
  • v On iki yıllık AKP iktidarında sağlık hizmetleri, eğitimde bedava kitap ve tablet dağıtılması, duble yollar, metrolar, Marmaray, Toki evleri gibi büyük projelerin gerçekleştirildiği, dar gelirlilere beyaz eşya, kömür ve koli yardımları gibi sosyal yardımların yapıldığı hatırlatıldı. Yeni dönemde sayısı binleri bulan projenin gerçekleştirileceği belirtildi.

Sözün kısası, Başbakan, MHP ve CHP’nin, meşru iktidarı devirmek isteyen dışarıyla bağlantılı “Pensilvanya” dediği paralel yapı ve onların destekçisi “Faiz Lobisi” ile ittifak halinde olduğu algısını işledi ve tutturdu. Muhalefet olarak “paralel yapı”yı seçti ve ona saldırdı, CHP ve MHP’yi unutturdu. Her seçimde kullandığı mağduriyet edebiyatını bu seçimde de yaptı ve toplumu mağdur edileceğine inandırdı. Toplumda meşru iktidarına  sahip çıkma refleksini uyandırdı. Buna bağlı bir gerilim stratejisi izledi. Dindarların ve yardımlardan yararlanan dar gelirlilerin kazanımlarını kaybedecekleri korkusunu yaydı.

MUHALEFET NE YAPTI?

30 Mart 2014 seçimleri propaganda döneminde MHP ve CHP ise, Başbakanın gerilim stratejisine uydu.     17 Aralık ve 25 Aralık rüşvet ve yolsuzluk operasyonları, Bakan çocuklarının ve Halk Bankası Genel Müdürünün evlerinde, kasalarda ve ayakkabı kutularında bulunan milyon dolarlar, avrolar; dinlemelere ait tapelerin içeriği üzerinde durdu. Bir karşı gerilim stratejisi oluşturmaya çalıştılar.

Halbuki Başbakan bu stratejiyi uygularken, etrafını kazandırdıkları, yaptıkları ve yapacakları ile doldurdu. İktidar ayakkabı kutularını milyon dolarlarla dolu gösterdi, muhalefet ile propaganda süreci boyunca boş ayakkabı kutularını gösterdi.Vatandaş dolusu varken boş kutunun yanına gitmez. Bu argüman, meşru iktidarı “Parelel yapı”nın kumpası kurarak devireceği argümanı karşısında zayıf kaldı. Muhalefet,  halka yeni dönemde yeni projelerin ve kazandırılacak hakların müjdesini veremedi.

 

Ayrıca, barış sürecinde ordunun ve güvenlik güçlerinin geri çekilmesiyle, PKK ve Kürtçülerin Güneydoğu Anadolu Bölgesindeki şehir yapılanmaları, özerk yönetim hazırlıkları ve gerçek “paralel devlet”in kurulmakta olduğu gerçeğini yeterince halkımıza anlatılamadı. CHP bunu bazı mülahazalarla, bir kesimini rahatsız etmemek için bilinçli olarak yapmadı. MHP’nin ise böyle endişeleri olmamakla birlikte, belki de toplumu daha fazla germemek için konuyu fazla vurgulamadı. İktidar zaten bu konuya hiç temas etmemiş, bilinçli olarak gözlerden uzak tutmuştur.

Başbakan ustalık dönemi hünerlerinden en büyüğünü, 14 ili daha büyükşehir statüsüne geçirirken yaptı. Büyükşehir Yasası’nı çıkarırken, seçim bölgesini genişletti. Daha önce seçimlerde sadece büyükşehri oluşturan merkez ilçelerde oturanlar oy kullanırken, taşra ilçe, belde ve köyleri de oy verme kapsamına aldı. Çünkü AKP, şehir merkezlerinde daha zayıf, taşra ve kırsalda ise daha güçlüydü. AKP’nin siyaset mühendisleri bunun matematiksel hesabını da yaparak yasayı buna göre düzenlediler. Böylece, Büyükşehir Yasası,”Bütünşehir Yasası”na döndü. Taşra ve kırsal, büyükşehirde oturanın yerel yöneticisinin seçiminde söz sahibi oldu. Fakat muhalefet bu süreçte çok sessiz kaldı. Belki de büyükşehir olacak illerde yanlış anlaşılma korkusuyla bu tavrı sergilediler. Muhalefet birçok büyükşehri, bu uygulamadan dolayı kaybetti.

BUNDAN SONRA NE OLACAK?

Seçimde muhalefet istediği bir sonucu alamamıştır, fakat hezimete de uğramamıştır. Muhalefet bir önceki seçimlerde aldığı oyu korumuş, hatta 1-2 puan arttırmıştır. Ama siyasi konjonktürün bu kadar aleyhinde geliştiği ve muhalefetin bunu aşırı vurguladığı bir ortamda iktidarın aldığı bu sonuç, büyük başarıdır.  İktidar, oluşturduğu “gerilim stratejisi, paralel yapının AKP’ye ve ülkeye ihaneti, mağduriyet edebiyatı ve kazanımların kaybedilebileceği korkusu”na dayanan politikasını başarıyla uygulamıştır. Başbakan “uzun adam” ve “iyi hatip”  imajını bir defa daha iyi kullanmış ve büyük kitleyi söylediklerine ikna etmeyi başarmıştır. Bunda yandaş ve havuz medyasının ve dönem zenginlerinin de büyük payı vardır.

Şimdi muhalefet ne yapacak? Siyasete havlu mu atacak, hiçbir şey yapmadan kulağının üstüne mi yatacak, yoksa silkinip yeni oluşturacağı politikalarla mücadeleye devam mı edecek? Tutulacak yol, erenlerin hikmetindedir.Yunus Emre diyor ki: “Her gün yeniden doğarız/Bizden kim usanası”. Mevlâna ise “Dün dünde kaldı cancağızım/Bugün yeni şeyler söylemek lazım” diyor. Politika filozofumuz Süleyman Demirel de “Dün dündür, bugün bugündür” demiyor mu? Öyleyse muhalefet de dünü dünde bırakıp yola devam edecek.

Önce sonuçlara takılıp kalmayacağız. Halkı suçlayarak bir yere varamayız, kendi beceriksizliğimizi örtemeyiz. Dünden ders alıp, hatalarımızı ve yanlışlarımızı belirleyeceğiz. Yeni politikalar, bunlara göre yeni projeler ve yol haritaları ortaya koyacağız.. Halkımızı yeterince tanıyamamışız, öyleyse yeniden tanımaya koşacağız. Halkın kodlarını çözeceğiz. Bunu yapan nasıl yapıyorsa, biz de öyle yapacağız. Bunun için önce kendimize güveneceğiz. Bir gönül seferberliği üslubu içinde halkımızın gönlüne, aklına ve mantığına dokunacağız. Bizim de bir şeyler yapabilecek, mevcut iktidar gittiğinde onun yerini fazlasıyla doldurabilecek bir potansiyele sahip olduğumuza onu inandıracağız.

Yeni bir dil, yeni bir yaklaşım, yeni bir yol ve yeni bir programla, gerekirse yeni yüzlerle yola çıkacağız. Büyük Atatürk’ün dediği gibi “Dinlememek üzere yola çıkanlar asla yorulmazlar”. Durmak yok, yola devam…

Sevdalara – Sevdalılara

Dost bağında laleler var güller var
Yeşillenmiş çayır çimen yollar var
Yar eline el uzatmış eller var
Diller tane tane söyler sevdayı 

Duygular uçuşur havada yerde
Sevda dedikleri budur herhalde
Aşk ile savrulmak varsa kaderde
Teller nağme nağme çalar sevdayı

Her yerde bilinen sevgi diliyle 
Sevdayı havaya yazıp eliyle 
Sırtına yükleyip seher yeliyle
Ufuktan ufuğa salar sevdayı