24.4 C
Kocaeli
Salı, Temmuz 28, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 895

Arşiv Uzmanı ve Kütüphâneci İsmet Binark Beyefendi ile Ermeni Meselesi’ni konuştuk

GİRİŞ:

Çığırtkan Ermeniler, her yılın Nisan ayında, Mart kedileri gibi ortalıkta dolaşırlar. Son birkaç yıldır sesleri fazla çıkmıyor. ‘Açılım‘ yaparak asılsız iddialarından vazgeçtikleri için değil… Asılsız Ermeni soykırımının 100. yıldönümünü etkin bir şekilde anmak için 2015 yılını bekliyorlar.

24 Nisan 1915’te ne olmuştu?

Ermeni yandaşları bu tarihte ilk sürgünün gerçekleştirildiğini yazarlar. Sürgün edilenlerin sayısı, değişik kişi ve kaynaklara göre 600 ile 180 arasındadır. Kesin bir rakam verilemediği gibi, çoğunda sürgün sebepleri belirtilmez.

Sürgün edilen kişilerden biri olan Gomidas Vartabed, Ermeni asıllı, Osmanlı vatandaşı olan bir müzisyendir. Bu zat, Osmanlı Devleti’ne karşı İstanbul’da düzenlenen ayaklanmalarda aktif rol oynayan Ermeni militanlara yardım ve yataklık ettiği için 3 Nisan 1915 târihinde tevkif edildi. Yargılama sonunda suçlu bulunarak Anadolu’ya sürgün gönderildi. Bir müddet sonra millî şâirimiz Mehmet Emin Yurdakul’un teşebbüsüyle cezası affedildi ve İstanbul’a döndü. Hükümet, özür dileme anlamında Vartabed’i meslekî eğitim için Fransa’ya gönderdi. Eğitimi bittikten sonra Türkiye’ye dönmedi ve 22 Ekim 1935 târihinde Paris’te öldü.

Türkiye aleyhinde geniş bir iftira kampanyası başlatan Fransa Ermenileri, 24 Nisan 1943 tarihinde, Ermeni (sözde) soykırımını sembolize etmek üzere Vartabed’in heykelini diktiler. Heykelin dikiliş târihi,  daha sonra Ermeni Soykırım Günü olarak ilân edildi.

Vartabed bir kahraman değildi. Üzerine kahramanlık şalı örtülmüş sıradan bir adamdı. O da, 24 Nisan târihi gibi semboliktir.

Sürgüne gönderilen insanların toplam sayısı olarak verilen rakamlar da tutarsız ve son derece abartılıdır.

Şöyle ki: Osmanlı resmî istatistiklerine göre 14 Mart 1914 tarihinde Osmanlı yönetimindeki topraklarda 1.294.851 Ermeni vardı. Ermeniler tehcir sırasında 1,5 milyon Ermeni’nin katledildiğini söylüyorlar. Verdikleri rakam 3 sebepten gerçek dışıdır:

1-Katledildiği iddia edilen Ermeni sayısı, toplam Ermeni nüfusundan fazladır.

2-Rus işgali altında bulunan Van ve Kars bölgelerindeki Ermenilere ilişilemedi. Onların bir kısmı, kendi istekleri ile Ruslarla birlikte Anadolu’yu terk ettiler. Ankara ve Kayseri gibi vilâyetlerde yaşayan Ermeniler Türk katliamına girişmedikleri için onlara da ilişilmedi. Tehcir edilen Ermenilerin sayısı 700.000’den fazla değildir. Bunu, aşağıda açıklanacağı gibi, kendileri de söylüyorlar. Bunun 500.000’i Suriye’ye gönderilmiştir. Osmanlı arşivlerine göre tehcir sırasında ölenlerin sayısı 8.500 civarındadır. Vicdan sâhipleri, 8.500 rakamının küçümsenemeyeceğini bilirler. Fakat onlar, Rusya’nın Doğu Anadolu’muzu işgal ettiği o dönemde; Ermeniler tarafından katledilen, açlık, bakımsızlık ve ilaçsızlık sebebiyle ölen Türklerin sayısının, Ermenilerin tehcir sırasında öldüğünü iddia ettikleri insanların sayısından çok daha fazla olduğunu da bilmek mecburiyetindedirler.

3- 1915 tehcirinden 3 yıl sonra, Paris’te Ermeni Delegasyonu Başkanı olan Osmanlı Paşası Boghos Nubar adındaki kişi, Fransa Dışişleri Bakanlığı’na başvurup, tehcir edilen Ermeniler için yardım istemiştir. Tehcir edilen Ermenilerin sayısını 600-700.000 olarak bildiriyor. Ortalama 650.000 kabul edelim. Yardıma muhtaç olan 390.000 kişidir. Sağ kalanların hepsinin yardıma muhtaç olduğunu düşünelim: Bu durumda 650.000 – 390.000 = 260.000 kişi kayıp demektir. Kayıpların hepsi ölmüş olamaz ise de diyelim ki öyledir. Ermeniler 1.500.000 kişinin katledildiğini iddia ediyorlar. Hesapları mı zayıf, yalanları mı kuvvetli?

Dikkati çeken başka bir durum da şudur: Osmanlı yönetiminde yaşayan 1.294.851 Ermeni’nin ortalama 650.000’i tehcir edilmiştir. Geri kalan yaklaşık 650.000 kişiye, Türk katliamı yapmadıkları için ilişilmemiştir.

Hıristiyan batının Ermenilerle ilgili görüşleri

Ermeniler Türklere katliam yapmayı yıllar öncesinden planlamışlar ve fırsatını bulduklarında uygulamaya koymuşlardır.

İşte ispatı:

Türkiye’deki Amerikan misyonerlerinin en tanınmışlarından biri olan, İstanbul’daki Robert Kolej’in kurucusu ve uzun yıllar bu okulun müdürlüğünü yapmış olan Dr. Cyrus Hamlin’in 28 Aralık 1893 tarihli Congregationalist Dergisi’nde yayınlanan makalesinde şu bilgiler bulunuyor:

 

Kusursuz İngilizce ve Ermenice konuşan çok zeki bir Ermeni bana, Rusya’nın Anadolu’yu istila edip ele geçirmesini hazırlamayı kuvvetle ümit ettiklerini bildirdi. Bunu nasıl yapacaklarını da şöyle anlattı: Hınçak çeteleri, Osmanlı Devleti’nin her tarafında örgütlendiler. Türkleri ve Kürtleri öldürmek ve onların köylerini ateşe vermek, sonra dağlara çekilmek için fırsat kolluyorlar. Bunu yapınca gazaba gelecek olan Müslümanlar, savunmasız Ermenilerin üzerlerine çullanacaklar ve onları barbarca kılıçtan geçirecekler. Bunun üzerine Rusya, insanlık namına ve Hıristiyan uygarlığı adına Anadolu’ya girecektir.’

Adam, daha sonra gösterime girecek olan bir filmin senaryosunu okuyor…

İngiltere’nin tanınmış devlet adamı Lord Curzon, Avam Kamarası’nda Ermeniler için şunları söylüyor: ‘Bana öyle geliyor ki sizler, Ermenilerin, 7-8 yaşında pek mâsum ve temiz bir kız çocuğu olduğunu sanıyorsunuz. Bunda çok yanılıyorsunuz. Zira Ermeniler, özellikle son hareketlerindeki vahşetle, ne ölçüde kan dökücü, vahşi bir millet olduklarını bizzat kendileri ispat etmişlerdir.’

Ermeniler isyanlar çıkardılar. Köyleri basıp insanları kesip öldürdüler. Düşmanla işbirliği yaptılar. Savaş zamanında işlenen bu suçların cezâsı, dünyanın her ülkesinde kayıtsız şartsız idam’dır. Osmanlı devleti, idam yerine tehcir cezâsı uygulamıştır.

Savaş şartları içerisinde 600.000 kişinin bir yerden başka bir yere götürülmesi zordur. Olumsuzluklar yaşanabilir. Fakat cezalandırılan insanların zor şartlara mâruz kalmış olmasından daha tabii bir durum olamaz.

OĞUZ ÇETİNOĞLU

 

Oğuz Çetinoğlu: Türk-Ermeni ilişkileri ne zaman, nasıl başladı?

İsmet Binark: Türk – Ermeni münâsebetleri hakkında sağlam bir değerlendirme yapabilmek için, bu münâsebetleri Selçukluların Anadolu’da görünmelerinden itibâren, yaklaşık bin yıllık bir zaman dilimi içersinde ele almak gerekecektir.

Türkler Anadolu’yu fethettiklerine burada bağımsız bir Ermeni devleti yoktu. Türklerin Anadolu’yu fethinden önceki dönemde, Ermeniler; Bizans, İran ve İslâm devletleri arasında devamlı mücâdele konusu olmuşlar; mezhep ayrılığı ve siyasî sebeplerle hep tehcire tâbi tutulmuşlardır. Buna karşılık, Ermeniler, Türk idâresinde toprak sâhibi olmuş; İslâm hukuku çerçevesinde dillerini ve inançlarını yaşama ve yaşatma imkânı bulabilmişlerdir.

Çetinoğlu: Fetihten sonra İstanbul’daki Ermenilerin durumundan söz eder misiniz?

Binark: Fâtih, İstanbul’u fethettiğinde, Rum Patriğini, Hıristiyan cemaatin lideri olarak tanımış; patriği kendi cemaati ile devlet arasında dengeyi sağlayan bir konuma getirmiştir. 1461’de de Rum Patrikhanesi’nin yanı sıra bir Ermeni Patrikliği kurulmuştur.

Ermeniler, yüzyıllar boyunca Osmanlı Devleti idâresinde, önemli görevler alacak kadar itimat da kazanmışlardır. Esâsen, idâresindeki halkları dinlerine ve ırklarına göre ayırmayan ve bütün tebaasını bir kabul eden Osmanlı devlet anlayışında herkes, vazife ehli olmak kaydıyla her göreve gelebilmiştir. Osmanlı Devleti’nde, ‘tebaa-i sâdıka‘ diye adlandırılan Ermeniler, târihlerinde en istikrarlı ve huzurlu yılları bu dönemde yaşamışlardır.

Ermeniler, Müslümanlara verilen her türlü haktan yararlandıkları gibi, bâzı ayrıcalıklara da sâhip olmuşlar; meselâ askere alınmamışlardır. Bu durumu, Ermeni ailelerinin, zenginliğe ve refaha kavuşmalarını sağlamıştır.

1980 yılında, Jamanak Yayını olarak İstanbul’da basılan  ‘Türk Ermenilerinden Gerçekler‘ adlı kitabın 4. sayfasında da ifâde edildiği gibi, tarih boyunca Osmanlı Devleti’nde; Ermenilerden 29 paşa, 22 nâzır, 33 mebus, 7 büyükelçi, 11 başkonsolos, 11 üniversite hocası, 41 yüksek dereceli devlet memuru görev yapmıştır. Ermeni nâzırlar arasında dışişleri, mâliye, ticâret ve posta nâzırları gibi son derece önemli ve kilit mevkilerde bulunanlar olmuştur. Bu arada, Ermeniler de, Türk sanat, kültür ve müziğine önemli hizmetler yapmışlar; çok sayıda sanatkâr yetiştirmişlerdir.

Ermeniler, Türkler başta olmak üzere Osmanlı Devleti’nin bütün unsurlarıyla 1800’lü yılların sonlarına kadar barış ve güven içinde yaşamışlar, Osmanlı yönetimi ile ilgili hiçbir şikâyet ve meseleleri olmamıştır. Osmanlı Devleti, patronajı altındaki halklara ve azınlıklara karşı hep âdil, insaflı, dürüst ve müşfik davranmış; koruyucu olmuş ve hiçbir zaman onları asimile etmek politikası tâkip etmemiştir. Buna karşılık, Ermeniler, asırların hoşgörü ve âdil idâresi altında huzur ve refah içersinde yaşadıkları Osmanlı Devleti’ne baş kaldırmada, kendilerini maşa olarak kullanan batılı devletlerin tuzağına düşmüşlerdir.

Çetinoğlu: İlişkilerin bozulması ne zaman ve hangi sebeplerle oldu?

Binark: 1850 yılından sonra bir ‘Ermeni Meselesi‘nden söz edilmeye başlandığı söylenebilir. Ermeni meselesi için bir başlangıç noktası aramak gerekirse, bunu 1856 Islahat Fermanı veya 1877 – 1878 Osmanlı – Rus Harbi ve bunu tâkiben Ayastefanos Anlaşması ve Berlin Konferansı’nda bulmak mümkündür.

Aslında, Ermeni meselesi, ‘Şark Meselesi‘nin bir parçasını teşkil etmektedir. ‘Düvel-i Muazzama‘ diye adlandırılan emperyalist Avrupa devletleri (Rusya, İngiltere, Fransa ve Almanya), menfaatleri doğrultusunda Osmanlı Devleti’ni parçalamak için, gayri Müslim tebaa arasında başlayan milliyetçilik ve ayrılık hareketlerini hararetle desteklemişler ve Balkanlarda kendi nüfuzları altında devletler kurmaya çalışmışlardır. Dış tahriklerin ve milliyetçilik akımlarının tesiriyle, Balkan milletleri ayaklanmışlar; bunun sonucu olarak Yunan, Sırp, Romanya ve Karadağ devletleri ortaya çıkmış, 1860’da Lübnan’a muhtariyet tanınmıştır.

Çetinoğlu: Osmanlı döneminde Ermeni ayaklanmalarını özetlemek mümkün mü?

Binark: İlk ayaklanma, 1890’daki Erzurum isyanıdır. Bunu yine aynı yıl meydana gelen Kumkapı gösterisi, 1892 – 1893’de Kayseri, Yozgat, Çorum ve Merzifon olayları, 1894 Sasun İsyanı, 1895’de Bâbıâli gösterisi ve Zeytun isyanı, 1896’da Van isyanı ve Osmanlı Bankası’nın işgâli, 1903’de İkinci Sasun isyanı, 1905’de Sultan İkinci  Abdülhamid Han’a suikast teşebbüsü ve 1909’da Adana İsyanı tâkip etmiştir.

Bütün isyan ve olaylar, içeride ve dışarıda kurdurulan Ermeni komitelerince, ‘Ermenilerin Türklerce Katledilmesi‘ olarak gösterilmiş; batılı ülkelere ve Hıristiyan kamuoyuna bu şekilde maksatlı olarak yansıtılarak büyük bir gürültü koparılmış, bunun için hiçbir yalandan kaçınılmamış, olaylar tahrif edilmiştir. Bugün sürdürülen asılsız Ermeni iddialarının arkasında, bu yalan ve tahrif edilmiş târihî gerçekler yatmaktadır.

Çetinoğlu: Ermeni komitelerinin en önemlileri, ‘Hınçak’ ve ‘Taşnak’ olarak adlandırılıyor. Özelliklerinden söz eder misiniz?

Binark: Osmanlı Ermenilerini içerde kurulan komiteler yoluyla devlete karşı harekete geçirmenin yanı sıra, bir başka yol da denenmiş ve Rus Ermenilerine, Osmanlı toprakları dışında komiteler kurdurulmuştur. 1887’de Cenevre’de Hınçak, 1890’da Tiflis’te Taşnak komiteleri ortaya çıkmıştır. Bu komitelere hedef olarak Anadolu toprakları ve Osmanlı Ermenilerini kurtarmak gösterilmiştir.

Ayaklanma teşebbüsleri önce Hınçaklar’dan gelmiş, daha sonra Taşnaklar da bu yolu tâkip etmişlerdir. Bütün ayaklanma teşebbüslerinin ortak özelliği, bunların dışarıdan gelen komiteciler tarafından plânlanmış ve gerçekleştirilmiş olmasıdır.

Çetinoğlu: Osmanlı Devletinde yaşayan Ermenilerle ilgili nüfus bilgilerine ulaşılabiliyor mu?

Binark: Başbakanlık Osmanlı Arşivi’nde, 1896-1897 yıllarına âit altı belgede 530.132 erkek ve 450.404 kadın nüfus olmak üzere toplam 970.536 Ermeni nüfusu olduğu kayıtlıdır.

19. yüzyılın sonları ile 20. yüzyılın başlarında Osmanlı Devleti’ndeki Ermeni nüfusu 1.000.000 ile 1.300.000 arasında değişmektedir.

Çetinoğlu: Kayıplarla ilgili rakamlar belli mi?

Binark: İtilâf Devletleri saflarında Osmanlı Devleti’ne karşı savaşan ve hayatlarını kaybeden ve tehcir sırasında çeşitli sebeplerle ölen veya tehciri önlemek için Ermeni eşkıya tarafından öldürülen Ermeni sayısına gelince, bu rakam birçok kaynakta 200.000 civarında gösterilmiştir. Türk, Rus, Fransız ve İngiliz Harp Cerîdelerinde ve o dönemde cephede bulunan subay, yazar ve memurların hâtıraları ayrı ayrı ele alınıp incelendiğinde, ölen Ermeni sayısı 300.000’den azdır.

Vatandaşı olduğu devlete karşı ayaklanan Ermenilerin, Doğu Anadolu’daki çarpışmalar ve tehcir sırasında kayıplar verdikleri doğrudur. Esasen bu husus inkâr da edilmemektedir. Ancak, burada unutulmaması gereken, bir dünyâ savaşının olduğu, Osmanlı-Türk ordusunun değişik cephelerde düşmanla çarpıştığı, Ermenilerin vatana ihânet ederek düşmanla işbirliği yaptığı, Ermeni çetelerinin masûm Müslüman ahâliye yaptığı katliam ve mezâlim sonucu, ortaya kaçınılmaz olarak çıkan bir tehcir uygulaması olduğudur.

1910-1922 târihleri arasında tutanaklara bağlanmış, arşiv belgeleri ile sâbit, bir kısmı toplu mezarlarla doğrulanan 523.955 Müslüman Türk, Ermeni çeteleri tarafından katledilmiştir. Bunların büyük bir kısmı isim isim belgelerde kayıtlıdır. Bu tespit edilen rakamın yanı sıra kesin olarak kaç kişinin öldüğü kayıt altına alınamayan 74 köyün tamamen yakıldığı, 100 civarında köye saldırıda bulunulduğudur.

Çetinoğlu: Tehcir kararını haklı kılan gerekçeler ve kararın uygulaması hakkında hangi bilgilere sâhibiz?

Binark: Ermenilerin asılsız iddiaları konusunda üzerinde titizlikle durulması gereken bir husus vardır. O da, Ermenilerin, Osmanlı Devleti’ne karşı olan ayaklanmalarını ve yaptıkları mezâlim ve katliamları, kendilerine uygulanan tehcir kararı üzerine girişilen bir meşru müdafaa olarak takdim ermek alışkanlığında olduklarıdır. Oysa ayaklanmalar tehcirin değil, tehcir Ermeni ayaklanmalarının ve katliamlarının neticesidir.

Osmanlı Hükümeti, Ermeni ayaklanmaları karşısında, önce Ermeni Patriğini, Ermeni mebuslarını ve Ermeni cemaatinin önde gelenlerini çağırarak, Ermenilerin ayaklanmalara ve Türkleri katletmeye, mezâlim ve katliamlarını devam ettirmeleri hâlinde gerekli tedbirleri alacağını bildirmiş; bu girişimler netice vermeyince, 24 Nisan 1915’de Ermeni komitelerini kapatmış ve yöneticilerinden 235 kişiyi devlet aleyhinde faaliyette bulunmak suçundan tutuklamıştır.

Çeşitli ülkelerdeki Ermenilerin, her yıl ‘katliam!..’ yıldönümü diye sulandırarak andıkları 24 Nisan, devlet aleyhinde faaliyette bulunmuş, devlete isyan etmiş suçluların tutuklandığı târihtir.

Ermeni târihçi Leo (Arakel Babakhanan)’nun da belirttiği gibi, Osmanlı Hükümeti ‘Rus kışkırtmalarına kapılarak ve Rus silâhlarına güvenerek karışıklık ve isyanlar çıkaran Ermeni komiteleri karşısında kendi varlığını korumak hakkını kullanmıştır.’

Tehcir, güvenlik sebepleriyle Ermenilerin belirli yerlerde ikamete mecbur edilmeleridir. Osmanlı Hükûmeti, Ermenilerin tehcir sırasında zarar görmelerini önlemek için büyük gayret de göstermiştir. Bu maksatla yayınlanan emir ve talimatlar bunun açık delilidir.

Çetinoğlu: Ermenilerin Ruslarla birlik olup, savunmasız Türklere uyguladıkları vahşi cinâyetler var…

Binark: Ermeni eşkıyasının, çetelerinin, Doğu Anadolu’nun büyük bir kısmını işgâl etmiş olan Ruslarla işbirliği yaparak, Rus işgâli altında bulunan yerlerde akla hayâle gelmeyecek, insanlık dışı her türlü vahşet, mezâlim yaptıklarını; Müslüman halka uyguladıkları ırza tecavüz, ihtiyarları ve çocukları evlere doldurup yakma, cami ve türbeleri tahrip edip tahkir etme, mâsum insanların burunlarını, kulaklarını, çenelerini kesmeleri, cesetleri parçalayarak ateşte pişirip yakınlarına zorla yedirmeleri, cesetleri köpeklere parçalatmaları, ölenlerin mezarlardan çıkarılarak sağa sola atılmaları, hâmile kadınların süngülenerek doğmamış çocukları ile birlikte öldürülmeleri ve benzeri mezâlim ve katliamları, yazıya dökülemeyecek çirkinlikleri Türk milletinin unutması mümkün değildir. İnsanlık dışı bu vahşet ve mezâlimin belgeleri, bugün arşiv ve kütüphanelerimizdedir. Bu konuda yapılmış olan neşriyatla da ortaya konmuştur. Bizim önce Ankara Ticaret Odası, daha sonra TBMM tarafından Türkçe ve İngilizce olarak neşredilen kitaplarımızla, bu çirkin vahşet ve mezâlim dünyâ kamuoyunun gözleri önünde belge ve fotoğraflarla konmuştur.

Ermeni propaganda odaklarının ‘20. yüzyılın ilk soykırımı‘ diye ilân ettikleri, bu asılsız iddialara taraf olan ülkelerin de katıldıkları ve destekledikleri olayların gerçek yüzü budur.

Bizim, Ermeni milletini kötülemek, olayların cereyân ettiği dönemde vatandaşı olduğu devlete başkaldıran eşkiyanın ihanetini, bütün Ermeni toplumuna mâletmek gibi bir art niyetimiz olamaz. Türk milleti olarak, kan dâvâsı gütmek, inancımıza da, târihî şeref ve asâletimize de yaraşmaz; ancak hakikatleri ortaya koymak, yerine getirilmesi gereken millî bir vazife ve mânevî mes’ûliyettir.

İSMET BİNARK

Türkistan’dan yollara düşüp Elazığ’a yerleşmiş, ataları Türkistanlı olan bir aileye mensuptur. Dedesi, ordudan topçu albay rütbesi ile emekli olmuş. Ahmet Hamdi Binark’tır. Babası Mehmet Ferit Bey, Maliye Bakanlığı’ndan emekli olan bir bürokrattır.

Anne tarafı ise Osmanlı’nın ilk devirlerine kadar uzanan Kastamonulu bir ailedir. Anne tarafından dedesi, Fâtih Hırka-i Şerif Camii imamlarından Hâfız Cemal Efendi’dir.

28 Şubat 1941 târihinde İstanbul’un Fâtih semtinde doğdu. İlk ve ortaokulu İstanbul’da okuduktan sonra, Ankara Gazi Lisesi’ni bitirdi. Yüksek tahsilini  Ankara Üniversitesi Dil-Tarih ve Coğrafya Fakültesi Kütüphanecilik Bölümü’nde tamamladı.

Çevresinde bulunduğu isimlerin en önemlisi; hayatına yön verecek olan Sâmiha Ayverdi Hanımefendi’dir.

1964 yılında üniversiteyi bitirdikten sonra kısa bir süre Devlet İstatistik Enstitüsü’nde çalıştı. 1967’de Millî Kütüphane’de memuriyet hayatına başladı. Çeşitli kademelerde görev yapan Binark, Sonraki yıllarda Başuzmanlık görevine kadar yükseldi.

1971 yılında İngiltere ve Finlandiya’da kütüphanecilik eğitimi gördü. İngiliz Millî Kütüphanesi’nde staj çalışması yaptı. Dâvet üzerine, 1975 yılında Başbakanlık bünyesinde ‘Cumhuriyet Arşivi’nin kurulmasına öncülük etti. Başbakanlık tarafından arşivcilik eğitimi görmek üzere İngiltere’ye gönderildi. Bu eğitimi tâkip eden yıllarda, Fransa ve Finlandiya’da  devam etti.  Cumhuriyet Arşivi’nde istihdam edilen personelin arşivcilik eğitimini de kendisi üstlendi. Sırasıyla, Devlet Arşivleri, Genel Müdür Yardımcılığı ve Genel Müdürlük görevlerinde bulundu.

Ankara’da, A.Ü. Dil-Tarih ve Coğrafya Fakültesi’nde üniversite seviyesinde arşivcilik eğitiminin başlatılmasına öncülük etti. Arşivcilik konusundaki kitap ve makaleleri ile Türk arşivciliğine katkı sağladı, eğitimine destek verdi.

1931 yılında kilosu 3 kuruş, 10 paradan hurda kâğıt fiyatına Bulgaristan’a satılan Osmanlı evrakının mikrofilm ve fotokopi olarak örnekleri, onun genel müdürlüğü döneminde şahsî gayretleri neticesinde Devlet Arşivi’mize kazandırılmış, getirilen bu evraklar kataloğu da neşredilmiştir.

İsmet Binark, 1998’de kendi istediği ile emekliğe ayrıldı. A.Ü. Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesinde, Hacettepe ve Gazi Üniversitelerinde arşivcilik dersleri verdi.

1964 yılında ilk yazısı yayınlanan İsmet Binark’ın kütüphanecilik, Türk kitapçılık târihi ve sanatları, Türk arşivcilik târihi, modern arşivcilik, kültür târihimiz, yakın dönem parlamento târihi, Ermeni meselesi, biyografi ve bibliyografya konularında 40’tan fazla telif eseri vardır. Bu konularda 200’e yakın yazısı, millî ve milletlerarası kongrelere sunulmuş tebliği bulunmaktadır.

Türk Ocakları Merkez Heyeti’nde ve Ankara Aydınlar Ocağı’nda görev almıştır.

Türk ilim, kültür, fikir hayatına ve Türklüğe yaptığı hizmetlerden dolayı, Türk Ocakları Genel Merkezi, Ankara ve İstanbul Aydınlar Ocağı, Avrasya Bir Vakfı, Türk Dünyâsı Araştırmaları Vakfı, İstanbul Fetih Cemiyeti, Kubbealtı Kültür ve Sanat Akademisi, TBMM Başkanlığı, Irak Türkmen Cephesi, Altay Eğitim, Kültür Vakfı ve Türkiye yazarlar Birliği başta olmak üzere çeşitli kurumlarca ödüle lâyık görülmüştür.

 

 

Artan Davranış Bozuklukları ve Muhafazakarlık

 

Mahalli seçimleri hala bitiremedik. İtirazlar ve tekrar oy sayımı birçok yerde devam etti. Seçimlerin demokrasiye has bir olgunluk içinde olaysız geçtiği söylenemez. Bugüne kadar pek fazla rastlanmayan kavgalı, gürültülü, çatışmalı ve kanlı-bıçaklı bir seçimi geride bıraktıysak seçim güvenliğinin gerektiği gibi sağlandığı ileri sürülemez. Tahrik ve kavgacı üslup ülkeyi yönetenlerde olursa halk ne yapsın? İmam ne yaparsa cemaat de onu taklit eder. Geçen haftaki yazıma “27 Mayıs 1960 öncesine dönüş mü?” şeklinde başlık atmam haklı endişelere dayanmaktadır.

Toplumu germe ve kavgacı üslup sorumsuzluğun işaretidir. Toplumu kamplaştırıcı ve insanları birbirine ötekileştirici çok yanlışlar yapıldı. Bir ilçemizde iktidar partisinin gençlik kolu duvarlara yapıştırdığı ilanlarda AKP’ye rey vermeyen esnaftan alış-veriş yapılmamasını bile isteyiverdi.

Toplumun her kesiminde ve spor karşılaşmalarındaki kötü ve çirkin tezahürat spor yapmak yerine kavga ve istenmeyen davranışları ortaya çıkardı. Bu çirkin ortama yabancı sporcular da uydu. Fenerbahçe ve Galatasaray arasında oynanan futbol maçında bir yabancı ve bir yerli oyuncu çirkin davranışlar sergiledi. Genellikle spor müsabakalarında şiddet ve ateşli kavgalar sıklaştı. Genç nesillere kötü örnek olunmaktadır. Tabii ki başta bazı siyasiler… Türkçe bile bilmeyen yabancı sporcuların bile zamanla ortama uymaları üzücü görüntüler ortaya çıkarıyor.

***

Halkın tercihine saygı esastır. Milli irade her şeyin üstündedir. Milli irade sadece iktidara verilen oyları kapsamaz. Ancak, milli irade ve halkın tercihi çeşitli şekillerde ve demokrasi terbiyesine uygun olmayan tarzda etkilenebiliyor ve tercih menfaat karşılığı da gerçekleşebiliyorsa; halkın tercihine saygı ne ölçüde duyulabilecektir?. Haksız rekabet yaratıcı menfaat ve imkan dağıtma bizzat demokrasiyi yozlaştırma değil midir? Maalesef basında 12 katrilyonluk yardımın topluma narkoz olarak verildiği manşetleri ve iddiaları yer alıyor. Sosyal yardım görüntüsü adı altında dağıtılan bu para ile istihdam yaratıcı kaç yatırım yapılırdı? Bu tür yardımların %50 arttığı iddiaları var.

***

2011 Dünya Değerler Araştırması‘nın Türkiye ayağı sonuçları herkesi ilgilendiriyor. Meselâ, Türkiye’de muhafazakârlaşma dikkat çekiyor. Ancak vatandaş ne pirim yapıyorsa öyle görünmek istiyor. Bu da tartışmalı bir konu… Araştırmada bazı çelişkiler ortaya çıkıyor. Bizim kültürümüzde dünyevilik ile uhrevilik bir bütünün parçalarıdır. “Din ölümden sonrasına anlam kazandırır” diyenlerin oranı %79 çıkarken; “Yaşadığımız dünyaya anlam kazandırır” diyenler %21‘dir. Deneklerin %81‘i kendilerini dindar olarak tanımlamaktadır. Oruç tuttuğunu söyleyenlerin oranı %87, namaz kıldığını belirtenler de %70‘tir. Ramazanda lokantaların iftara kadar kapalı kalomasını isteyenler 2007’de %39‘iken; 2011’de bu oran %44‘e çıkmıştır. Dışarıda çalışan bir annenin çocuklarının zarar göreceğini düşünenler %70‘dir. Komşu olarak istenmeyen gurupların başında %84 ile eşcinseller, %74 AİDS’liler ve %68 ile nikâhsız yaşayan çiftler, %64 tanrıya inanmayanlar gelmektedir. Evliliği modası geçmiş kabul edenler %8‘dir (Bkz. Erkal, Mustafa.E., Sosyoloji (Toplumbilimi), İlaveli 16.Baskı, İstanbul, 2012, s.156). Sonuç olarak olumlu gelişmeler sözkonusu değildir.

 

 

Doğu Gerçeği Kör Dövüşü

 

Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da yaşadığımız üzücü olaylar ve bunun halkımız üstünde bıraktığı etkiler ve tedirginlikler, herkes gibi bizi de derin düşüncelere daldırmakta. Çocuklarımıza bu vatan, bu millet ve bu devletin gerçeklerini doğru dürüst dimağlarına aktaramadığımızı hatırlatmakta. Onlara tarihî hakikatları nasıl idrak etmeleri lâzım geldiği de yeterince verilemediği ortaya çıkmakta.

Çünkü hâdiseyi bilmek yetmiyor. İyi hazmetmek de gerekiyor. Aslında beyaz olan bir şey, takılan gözlüğe göre renk aldığı gibi, olaylar da, bakış açısına göre olumlu veya olumsuz bir etki bırakır insanda.

Bütün bunları düşünürken, tâ üniversite talebeliğime kadar zihnen uzandım. Hocamız Midhat Sertoğlu’nun (Mithat Sertoğlu, Türk tarihçi, yazar (İstanbul 1915). İstanbul Üniversitesi Türkoloji ve Şarkiyat Bölümlerini bitirdi (1940). Uzun yıllar edebiyat öğretmenliği, 1960’tan sonra Başbakanlık Arşivleri Genel Müdürlüğü yaptı. İstanbul Üniversitesi’nde Son Çağ Tarihi, Osmanlı Medeniyeti ve Müesseseleri dersleri verdi. Başlıca yapıtları: Osmanlı Tarihi Ansiklopedisi (1958), Resimli Büyük İstanbul Ansiklopedisi (1968), Peygamberler Tarihi (1969), Türk Zaferleri Ansiklopedisi (1972), Topkapı Sarayı’nda Gündelik Hayat (1974), Osmanlı Türkleri’nde Tuğra (1975). -Büyük Larousse, Cilt: 17, İstanbul – 1986, s. 10381.-) dersleri canlandı gözümde. Senelerce Başbakanlık Arşivi’nde genel müdürlük yapmış olan muhterem hocamız Midhat Bey, engin bir malumata sahipti. Her vesileyle ona sorular sorar, isabetli görüşlerinden yararlanmak isterdik. Yine bir defasında nasıl olduysa imparatorlukların keyfiyetinden sormuştuk. Bizlere çok doyurucu ve yerinde cevaplar vermişti.

Hatırlayabildiğim kadarıyla: “Gençler demişti, milletler en rahat, en müreffeh devirlerini imparatorluklar içinde yer aldıkları zaman yaşamışlardır.”  “Niçin?”  deyince de: “Çünkü sınır çatışmalarına, aralarında sürtüşme olmasına, imparatorluğun çatısını teşkil eden ana devlet engel olur. Onları dış düşman endişesinden uzak bir şekilde, imparatorluğun uçsuz bucaksız sınırları içinde rahatça yolculuk etmelerine, ticaret yapmalarına, birbirleriyle patırdı gürültü etmeden ilişki kurmalarına, kendi aralarında kaynaşmalarına imkân verirdi.

“Nitekim demişti, ister Roma, Emevî ve Abbasî, isterse Selçuklu veya Osmanlı; hangisi olursa olsun herbirinde bütün kavimler rahat ve huzur içinde yaşamışlar, birbiriyle ticarî, sınaî ve ziraî, karşılıklı alış verişlerde bulunmuşlardır. Çünkü hiçbir ana devlet; sınırları içinde huzursuzluk ve karışıklık çıkmasını istemez, halkın bir kaosa sürüklenmesine izin vermez.”

Nitekim, Rusya’da bile  -keyfiyeti bir tarafa-  Rusya Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği, dağılmazdan önce cumhuriyetler arasında ve cumhuriyetler içinde bir istikrar varken; birlik dağılınca  -şüphesiz bu sonuçtan memnun ve daha iyiye gideceğinden de eminiz-  cumhuriyetler arasında ve içlerinde karışıklıklar çıkması, bu hakikati doğrular mahiyettedir.

Şimdi bu hatıralar ışığında, bir içimizdeki yersiz ve lüzumsuz kıpırdanmalara bakıyorum, bir de daha dün, İkinci Dünya Savaşı’nda birbirinin üzerine bomba yağdırarak, taş taş üstünde bırakmayan âdeta birbirinin kanını içen Avrupa devletlerinin sanki o gün birbirine giren onlar değilmiş gibi, aralarında hiçbir şey olmamışcasına, Avrupa Topluluğu’nu (AT) kurarak, Avrupa kıt’asındaki devletleri tek anayasa, tek bayrak altında toplamak istemeleri yâni Birleşik Avrupa Devleti oluşturma çabaları ve bu devletin askerî güç ve ordusunu temin

212

yolunda, Batı Avrupa Birliği’ni (BAB) tesis etmeleri (Oğuz Çetinoğlu, 15 Kasım 1992, Zaman.), 13 Mart 1979’da yürürlüğe giren ve dokuz ülkede geçerli olan Avrupa Para Sistemi’ni (Büyük Larousse, 15. Cilt, İstanbul – 1986, s. 9162, Para Md.) gerçekleştirmeleri yani saadetlerini bir ve beraber olmakta görmeleri, bizler için büyük bir ibret ve örnek teşkil etmiyor mu?

Oysa asıl birlik ve beraberlik bizim hakkımız iken, aynı inancı paylaştığımız; aynı İslâmiyet milliyetinin mensupları ve aynı akla (Kur’an) sâhip olduğumuz hâlde, Avrupa bâtıl bir dinin mensupları olarak, birliğin kıymetini bilip gereğini yaparken, “İnananlar kardeştir.” diyen dinimizin toplayıcı, derleyici ve birleştirici, hayatî prensibine yapışmamak; hangi aklın icabı, hangi düşüncenin gereğidir?

Avrupa kendi arasında ırk ve mezhep farklarına rağmen, birliğe giderken ve bu birliğin asıl maya ve harcını Hristiyanlık oluştururken ve sırf Müslüman olduğumuz için aralarında bizi görmek istemezken; bizlere ne oluyor ki, “İnneme’l-mu’minûne ıhvetün” / “Hiç şüphe yok ki, ancak inananlar kardeştir.” ( Hucurât Suresi, âyet: 10.) evrensel prensibini bildiğimiz hâlde, bu Habl-i Metîn’e (Sağlam İp’e) yapışmıyoruz da, kendisi birleşen, bize de birbirimizden kopmayı öğütleyen Avrupa’nın kendisine tatbik etmediği yalan, sahte ve boş vaatlerine kanarak birbirimize düşüyor. Bu toprağın asıl sahipleri olan ve Ermeni, Rus ve Batılı’lara karşı vatan savunmasında şehit düşen şühedamızın da  -onların oyunlarına gelmekle-  ruhlarını incitiyoruz.

Halbuki İngiltere Kuzey İrlanda’ya, Fransa Korsika’ya, İspanya Bask’a, Amerika Birleşik Devletleri içinde barındırdıkları birçok milletlere; kendi bayraklarının gölgesinde ve kendi resmî dillerinin müşterek kullanım şemsiyesi altında hayat hakkı tanır, birlik ve beraberliklerine toz kondurmazken; beni senden, seni benden yani Türk’ü Kürt’ten, Kürd’ü Türk’ten, açıkcası kardeşi kardeşten ayırıcı telkinata  “gizlice, sinsi sinsi vesveseler vererek…” (Nas Suresi, Âyet: 4) tâbî tutuyorlar!

Batı’nın bu boş vaatleri karşısında, büyük düşünürümüz Nasrettin Hoca’nın şu fıkrasını hatırlamadan edemedim: “(Bir keresinde) câmi önündeki peykeye üç kör oturmuş mendil sermiş dilenmeye başlamışlar. Bizim Nasrettin bunları görmüş, cebinden mangır kesesini çıkartarak körlerin önünde şakırdatmış. Sonra da, ‘Alın şu paraları, aranızda paylaşın.’ diyerek, tek mangır vermeden uzaklaşmış. Körler de: ‘Sana verdi, bana vermedi, ben de payımı isterim.’ diyerek birbirlerine girmişler, üçünde de ne kafa kalmış, ne burun. Zavallıları (güç belâ) ayırabilmişler.

“Nasrettin’e: ‘Bu yaptığın nedir?’ diye sorulunca, mânâlı bir şekilde bakıp gülerek (demiş): ‘Ne olmuş? KÖR DÖVÜŞÜ dediğin budur işte.’ ” (Mehmet Önder, Nasrettin Hoca, İstanbul-1986, s. 6)

Aynen Nasrettin Hoca’nın vermediği paranın tıngırtısını duyurması ve geçip, körlerin dövüşünü seyretmesi gibi, Batı da, asla yerine getirmeyeceği vaatlerde bulunarak, kardeşi kardeşe düşürüp, sonra da  -her zaman yaptığı gibi-  keyifli keyifli seyrediyor ve bunun neticesinde Ortadoğu’da yerleşmenin yollarını bulmuş oluyor.

Aynı vaadi Ermeniler’e de yapmıştı. Şimdi onların yerinde yeller esiyor.

Aynı vaadi, yine Birinci Dünya Savaşı’nda Araplar’a da yapmıştı. Güya bütün Araplar, tek bir devlet kuracaklardı. Halbuki öyle olmamış, bir sürü devletcikler kurdurulup, aralarında her zaman sürtüşmeyi doğuracak pürüzler bırakarak; parçala, böl ve yönet prensibini Batı; büyük bir ustalıkla gerçekleştirmiştir. Ve hâlen de aynı etkili silahı kullanmaktan geri kalmamaktadır.

Halbuki “Müslüman iki defa aldanmaz.” ve  “Aldanan bizden değildir.”  anlamındaki Hadis-i Şerifler gereği, kendimize gelmeli et ile kemik misali birbirimizden ayrılmamamız gerektiğinin şuurunu göstermeye devam etmeliyiz.

213

Hani bir zamanlar Ermeni lideri Boğos Paşa ile Osmanlı İmparatorluğu’nun eski Hariciye Nazırlarından Kürt Sait Paşa’nın oğlu eski Stockholm Büyükelçisi Kürt Şerif Paşa aralarında anlaşarak 20 Aralık 1920 günü Paris’te: “Büyük devletlerden birisinin koruması altında bağımsız bir Ermenistan ve bir Kürt Devleti’nin kurulması…”hususunda ortak imzalı bir ‘Muhtıra’ yayınlamışlardı da, bu anlaşma (Paris’te Ermeni-Kürt anlaşması: 20 Kasım 1919        -Cemal Kutay, Türkiye İstiklâl ve Hürriyet Mücadeleleri Tarihi, c: 19, İstanbul-1961, s. 10684.-) Osmanlı Kürtleri arasında tepkiyle karşılanmış. (Ve o zaman) Erzincan’dan on aşiret reisi Fransız Yüksek Komiserliği’ne gönderdikleri telgrafla (Hasan Yıldız, Fransız Belgeleriyle SEVR-LOZAN-MUSUL Üçgeninde Kürdistan, İstanbul-1991 -İkinci Baskı- s. 81) (22 Şubat 1920), Şerif Paşa’yı protesto etmişler ve  “Türkler ile Kürtler’in soy ve din olarak kardeş olduklarını” bildirmişlerdi.(Tarık Zafer Tunaya, Türkiye’de Siyasal Partiler c. II -İkinci Baskı- İstanbul-1986, s. 193. Uğur Mumcu, Kürt-İslâm Ayaklanması 1919-1925, 2. Baskı, İstanbul-1991, s. 13,14.)

Bediüzzaman Said-i Kürdî, Dâvâ Vekili Ahmet Ârif ve Binbaşı Mehmet Sıddık (da), Vakit gazetesinde 22 Aralık 1920 günü yayınladıkları ortak yazıyla Şerif Paşa’yı kınayarak:

“Dört buçuk asırdan beri İslâm Birliği’nin fedakâr ve cesur hizmetkâr ve taraftarları olarak yaşamış ve dinî geleneğine bağlılığı gâye bilmiş olan Kürtler, henüz beşyüz bin şehidin kanı kurumadan, şişlere geçirilen yetimlerin, gözleri oyulan ihtiyarların hatıralarını üzüntüyle anarken, İslâmiyetin zararına olarak tarihî ve hayatî düşmanlarıyla anlaşma yapmak suretiyle kuvvetli dindarlıklarına aykırı olarak ayrılıkçı emeller peşine düşemezler. Bundan dolayı Kürt millî vicdanının bu tarz hissiyatına aykırı hareket edenleri de tanımazlar. Ve tek emelleri de din ve milliyet birliğini muhafaza olduğundan durumun açıklanmasına aracı olunmasını (istemişlerdi de), bu yazıdan sonra Kürt Şerif Paşa, Paris’teki Kürt delegeliğinden çekildiğini Vakit gazetesine (bir) telgrafla bildirmek” (Uğur Mumcu, a.g.e. s. 14-15) zorunda kalmıştı.

Unutmayalım ki Batı; ne Kürd’ü sever ne de Türk’ü. Sevse sevse Ermeni’yi sever. Kaldı ki, onu da yüz üstü bırakmıştır. Batı her şeyden evvel, kendi şahsî çıkarlarını sever ve bunun için yapmayacağı entrika ve desise yoktur.

Nitekim: Müsteşar Hohler’in 27 Ağustos 1919 günü Londra’ya:

“-Kürt sorununa verdiğimiz önem Mezopotamya bakımındandır. Kürtler’in ve Ermeniler’in durumları beni hiç ilgilendirmez…” görüşünü bildirmesi (Uğur Mumcu, a.g.e. s. 24)

Yine Mr. Kidston’un 28 Kasım 1919 günü Londra’ya:

“-Kürtler’e her ne kadar inanmazsak da, onları kullanmamız, çıkarlarımız gereğidir…” (Erol Ulubelen, İngiliz Belgelerinde Türkiye, Çağdaş Yay., İstanbul-1982, s.195’den naklen: Uğur Mumcu, a.g.e. s.24) diye rapor göndermesi.

Yine İngiltere’nin 1919 yılındaki İstanbul’da görevli Büyükelçiliği Müsteşarı Hohler’in Sir E. Tilley’e Kürtler hakkındaki kuşkusunu, yâni Kürtler’i Türkler’den çekip ayırmak hususundaki şüphesini:

“Kürtler’e fazla güvenilmez. (Yani aynı dine mensup olmaları hasebiyle Kürtler, Türkler’den ayrılmazlar.) Majestelerinin hükümetinin amacı Türkleri elden geldiğince zayıflatmak olduğuna göre Kürtleri…harekete getirmek fena bir plân değil.” (Uğur Mumcu, a.g.e. s. 18) şeklinde duyurması.

Batılıları, çıkarlarından başka hiçbir şey ilgilendirmediğinin resmidir.

İyi bilelim ki, Türk ve Kürd’ün istiklâli / bağımsızlığı ve istikbâli / geleceği; irtibat ve bağlaşmakta, ittihat ve birleşmektedir.

Batı’nın korkup, ürktüğü ve istemediği tek şey; Türkiye’nin yurtta ve dünyada barış içinde olmasıdır.

Hatırlayacaksınız, 14 Kasım 1992 tarihinde Türkiye’nin girişimleri sonucu Türkiye, İran ve

214

Suriye Dışişleri Bakanları bir araya geldiler.

Suudî Arabistan da çağırıldığı halde zirveye temsilci göndermedi. Muhtemelen Amerika’nın komşu ülkelerin bir araya gelmelerinden hoşnudsuzluğu bunda rol oynadı.

Özellikle Irak’taki gelişmelerin görüşüldüğü zirvede, Bosna-Hersek ve Kafkaslardaki duruma da değinildi.

İşin düşündürücü yanı, henüz ortada fol yok yumurta yokken; Amerika Birleşik Devletleri’nin Ankara’daki Kuzey Irak zirvesi konusunda Türkiye’den hemen bilgi istemesidir. (15 Kasım 1992, zaman. 22 Kasım 1992, Azadî.)

Açıkça Batı, kendisinin dışlanarak, İslâm Devletleri’nin kendi aralarında bir araya gelmelerinden, son derece rahatsızlık duymuş, huzursuz ve tedirgin olmuş ve hattâ büyük bir endişeye düşmüştür.

Bu da gösteriyor ki vatan, millet ve devletimizin beka ve devamı, içeride ve dışarıda birlik ve beraberlikten geçiyor.

Asrın âliminin dediği gibi:

“Aslah tarîk, musalâhadır.” / “En iyi yol, sulh ve barış yoludur.” (Bediüzzaman Said Nursî, Divan-ı Harb-i Örfî, İstanbul-1960, s. 26.)

 

 

Lone Survıvor / Son Kalan!

 

Amerikan sinema sanayisine olan merakım yüzünden,vizyondaki Amerikan filmlerini neredeyse kaçırmadan seyrediyorum. İyi de oluyor! Böylece adamların niyetini ve düşünce yapılarını bir nebzede olsun anlama fırsatı buluyorum. Bir defa şunu söyleyeyim; bir çok şey de olduğu gibi Amerika’daki filmlerde millilik unsuru hakim, yani her şey Amerika ve Amerikalılar için!..

Bu meyan da seyrettiğim son film; iki dalda Oscar’a aday olan bir Peter Berg yapımı “Lone Survivor” yani Türkçeleştirilmiş adıyla “Son Kalan”. Bu film Marcus Lutrell isimli bir yazarın kitabından senaryolaştırılmış. Lutrell”Bu hikayeyi ne kadar anlatırsam anlatayım yada kitabımı kaç kişi okursa okusun bu filmi izleyecek olan insanların sayısına kıyasla hiçbir şeydi. Benim işim bu kadar, operasyon tamamlandı” diyor… Hangi operasyon?

Film, Afganistan’da konuşlu Amerikan askerlerinin hayatından bir kesit sunuyor. O bölgede gerçekleşen ve “Red Wings” adını alan harekatta ölen, ABD’li askerlerin anısına yapılmış. Çekim teknikleri ve sunum çok güzel. Seyredenler, Taliban’dan nefret ediyor. İslam dinine mensup olanlar arasında işbirlikçiler olabileceği ve onlara iyi davranılacağı anlatılıyor. ABD’nin ve Amerikan askerlerinin gücüne, teknolojisine ve yenilmezliğine vurgu yapılıyor. Herşeyden ötesi Amerika için ölenlerin hatırasının ve ideallerinin yaşatıldığı; bu sebeble unutturulmayacakları üstüne basa basa belirtiliyor.

Bu filmi seyrettikten sonra aklıma, son 30 yıldabölücü – ırkçı terör karşısında kaybettiğimiz asker, polis, hakim, savcı, kaymakam, doktor, öğretmen, imam ve sivil vatandaşımız ile kolunu, bacağını, gözünü yitirmiş ya da tekerlekli sandalye ile yatağa mahkum haldeki gazilerimiz geldi. Acaba biz onların mücadelesine, ideallerine ve hayatlarını çekinmeden vatan için verişlerine sahip çıkabildik mi? Yoksa bu insanların öldüğü toprakları, şimdilik (!) zihnimizde terk mi ettik?

Bu filmden yola çıkarak yerel seçimlerin sonuçları ile ilgili bir kaç şey söylemek istiyorum.

Yerel seçimlerin sonuçlarına bakarsak, biz ne toplama millet olan Amerika kadar “milli” olabiliyoruz ne de Türkiye için canını çekinmeden verenlerin mücadelesine ve anısına sahip çıkabiliyoruz.

Bu yerel seçimlerin mutlak galibi bölücü cani, pkk ve onların siyasi uzantısı Bdp – Hdp’dir. Türkiye’de bölünmeyi içselleştirmiş olan önemli bir kitle de, bölücülerle “demokratik çözümü” sonuçlandırmaya çalışan Akp’yi desteklemiştir. Hem de onca yolsuzluk, rüşvet, hırsızlık, talan ve ihanet şüphesineve iddiasına rağmen!

Başbakan RTE’nin söylediği en doğru söz; muhalefetin seçim sonuçları üzerine kendi özeleştirisini yapması gerektiği olmuştur. Ancak muhalefet bunu,kendisini iç ve dış odakların kontrolünden kurtararak “milli” içerikli sosyolojik ve psikolojik analizlerle gerçekleştirmelidir.

Türkiye’de 1946’dan bu yana milli değerlerine uzak ve milli menfaatlerini gözetmeyen bir insan tipi yetiştirildiği çok açıktır. Bu insan tipi, bir çok makam ve mevkii işgal etmiş ve de devlete sızmış olanlarla birlikte,siyasete ve topluma yön vermiştir.

Yaşananlar bize şunu göstermiştir ki; devlet ve siyaset hayatında “milli”olmak geçer akçe değildir. Vatansever, milliyetsever, devletsever olmakta tek başına yetmemektedir. Hem milli hem vizyon ve misyon sahibi hemde fedakar olmak gerekmektedir. Ancak bu özelliklere sahip olanlar Türkiye’yi ve Türk Milletini içine düştüğü tuzaktan çekip alabilir.

Bu gün Türk devletinin ordu, istihbarat ve diğer önemli kuruluş ve kurumları; gidişatı önlemek yerine aksine itiraz ettiğimiz politikaları hayata geçirmek konusunda çabalamakta ve iktidarla bu politikaları örtüşmektedir. İktidarla bu kurumların, adeta başka yerde yapılmış planların uygulayıcısı gibi görüntü vermesi endişe vericidir. Onun için muhalefet; tek başına kalsa da, kulaklarını bir takım odaklara tıkayarak, seçim sonuçları ve bundan sonrası yapılacaklar hakkındaki kararları özgürce almalıdır. Yoksa topluma; fark ettirilmeyen gelişmeler ve karar vermesi için yaratılan algılar, belirli odakların işidir. Muhalefette bu odakların kontrolünde kalırsa, seçim sonuçlarını doğru değerlendirmek mümkün olmaz.

Ne yazık ki;Türk toplumu “Dombıra” müziğinin sahibi olarak gözüken Arslanbek Sultanbekov gibidir.Dombıracı adam örneğinde olduğu gibi; parmak şıkırtıları toplumu oynatabilmekte ve gerçekleri görse bile istemediği pırıltılı sahnelere çıkartabilmekte ve yanlış siyaseti destekletebilmektedir. Sultanbekov gibi olmaktan kurtulup aslımıza döndüğümüzde seçim sonuçları da böyle olmayacaktır.

Evet, biz Amerikan filminde olduğu gibi “Son Kalan” da olsak, Türk Milleti ve Türk Devleti için mücadeleye ve doğru bildiklerimizi söylemeye devam edeceğiz. Seçimin Türk Milletinin aleyhine sonuçlar verecek şekilde oluşmasının kabahati insanlarımızda değildir. Biz nerede olduğunu biliyoruz ama şimdilik bu kadar yeter diyelim ve onu da bir başka yazıya bırakalım!..

 

 

Holigarşi ve Cemokrasi

 

 

Evvela meşru Erbakan hükümetini, “hükümet gitmeli,” “askerler sivillerden daha demokrat” diye darbe işbirlikçiliği yaptılar. Sonra da darbe karşıtlarıyla bir olduklar. Birden 28 Şubat “zulüm” dönemi oldu ve onlar “mağdur” olmuşlardı. Cemokrasiye geçmeye başladık…

Sonra 28 Şubatla hesaplaşma başladı. Yani adı öyleydi. Giderek artan bir “ele geçirme” ve dâhili “istilâ psikozu” Türkiye’ye hâkim oldu.Hükümet seçilmişti, ama onlar hükümeti seçicileri olmak istediler. Eski oligarşinin yerini, yeni holigarşi almak çabasına girişti.

Öyle bir aşamaya geldi ki artık hükümet içinde hatta hükümet üstünde hükümet olmak hırsına kapıldılar. Hükümetler gelir-geçerdi, o halde onlar kalıcı bürokrasiye yerleşmeliydiler. O da yetmedi, hükümete eski dönemlerde zinde güçlerin yaptığı gibi akıl vermekten yön vermeye kadar hatta rehin almaya götürdüler işi. Artık “bir her yerdeyiz” sendromunu her yere sarkıtmaya başladılar. Geri tepince de gene eski “mağdur” rolüne soyundular. Yani, önceleri reklam ettiler “her yerde” olduklarını. Sonraları yine inkâra başladılar. Mantık cambazlıklarıyla bunu da meşrulaştırdılar.

Bir ara, devletin kendi içinde dönem dönem oligarşiler oluşturan “iç tehdit, dış tehdit konseptleri” vardı. “İrtica”nın kamufle ettiği sermaye ve güç savaşları oldu.Sonra sistem oligarşiden kurtuluyoruz diyerek “holigarşiye” dönüştürüldü.Yani kutsal oligarşi…

Öyle ki, Bülent Arınç bir insan için, Gazze meselesi patlak verince “O her zaman doğruyu söylemiştir!” diyebildi.Bu sözün tek muhatabı İslâm tarihinde sadece Hz. Muhammed olmuştu.”Doğrudur” dediği de Başbakan’ın dediklerinin tam tersiydi!

Anlıyoruz, kızılcık şerbeti, alçılı demokrasi. Şimdilerde dış düşmanlar unutuldu. İç düşman konsepti değişti.Bush’un bir zamanlar dediği gibi, “ya bizimlesin ya da bizim düşmanımız!”Yani ya taraf olacaksın ya da bertaraf.Araf’ta kalmanın bile “içtihatta” yeri yok. Cemokrasi öyle emrediyor.

İntikamın kararttığı ruh gözleri bedevîce dönüyor: “Onlar” da yaptılar. Sonra “onlar” herkes olur nagehan!Ne mızrak gizli artık, ne de kılıf kullanmaya hacet duyuyorlardı.Görünen o ki, birileri ittifak kurmuşlar, düşman güçlere cihat ilân etmişlerdi.Türkiye “Dâr-ülHarp,” olunca her hile de “helâl” oluyordu.Haram-helâl kavramlarını taktıklarından değil.İçlerini kurtçuklar kemirse de “Dicle kenarında” kendileri kurt oldular.Zulmün kendini, zalimden daha helâl görmelerinden…

Düşman kim? Sen, ben, o?

Sen, ben, o kim? “Bizden” olmayanlar.

Ya “biz”  kimiz? “Onlar”dan olmayanlar.

Ya “onlar”  kim? Onlar da bilmiyorlar.

Önceleri gömlekleri vardı, gömlekçileri vardı.

Ertuğrul Özkök’e “özel gömlek” yaptırıp giydirmişlerdi.

Sonraları çömlekçileri oldu, çömlekleri doldu.

Susamın kapısını susanlar açıyorlar; ağzını “hayır”a açmayanlar…

Hükümet tek partili derken bakıyorsunuz koalisyona dönüşmüşlerdi.Biri Türkiye’de yaşayan herkese ve her şeye kendince olmadıkça bertaraf etme lâfı ediyor.Diğeri onunla da yetinmiyor. “Mezardaki ölüler bile” yardıma gelsin istiyor.Kendisi “Mesih”  ne de olsa! Tek tuşta o da halledilecektir.

Tam bir NLP dönemindeydik. Sil, yeni baştan yaz. Unut, yeniden yaz. Yaz, silmeden üstüne yaz.Gözlerini açınca 28 Şubat görüyorlar.Ağızlarını açınca 12 Eylül.Darbecileri önce “cennetle” müjdelemişlerdi.28 Şubat sürecinde Aydın Doğan’ın kanalı Kanal D’de 28 Şubat işbirlikçiliği de yaptılar.

Yetmedi, adi suçtan yargılanan bir Deniz Kuvvetleri mensubunun yargılanmaaşamasında, suçu sabit olmasına rağmen destek mesajları da verdiler.”Kahraman ordumuzun” bir neferine böyle yapılmaması lâzımdı o dönemde.

Biliyorum, her daim bir hikmeti vardır!Hanefi Avcı da çok sevdikleri bir polisti. Holigarşinin işine bazı dedikleri yaradı bir zaman. Ülkesini seven, becerikli bir insan. Lekesizdi hani.Sonra, son iki günde birden, linç operasyonu başladı.”Bolşevik” Devriminden sonra Troçki rolünü giydirmek an meselesi.

Sahi, Avcı ne diyor ki?Eskiden ülkenin zihinsel ve ideolojik bölünmüşlüğünün sembolü olarak polis ayrışmıştı.Pol-Bir vardı, Pol-Der vardı.Hamdolsun, şimdilerde C-Bir var.Yani bir “üç  maymun” hikâyesi izliyorduk.

Bu koalisyon kendi içinde çatışmalar vardı. Lâkin dışarıya karşı sızdırmazlık ilkesi işliyordu.Paylaşmanın “dayanılmaz hafifliği” ikisini de çok ruhanî yapıyordu.Kendileri haricinde herkes karşı tarafta ve onlar her zaman kötü, kötü niyetli, yanlış. Seçilmiş hükümete sultan kurmaya kadar gitti “ruh ikizi” aldatmacası. Hükümet teyakkuza geçince, o da birden “tu kaka” oldu.

Musa Firavun’un sarayında büyüdü, ama Firavun olmamıştı.Bir yandan Ramazan’da tatlı tatlı asıl cihadın “nefs ile olan cihat” olduğunu anlatırlardı.Bir yandan –bu nasıl bir nefs, ihtiras ise, intikam hırsı ise-hem pençe atıyorlar hem de pençelerinin kirasını istiyorlar. Hadi koro hâlinde, “Yaşasın zalimler için cehennem!”Birilerinin aklında olan “zencilik” psikozu, kireçleseniz gitmiyor.

Ali Bayramoğlu’nun bahsettiği değişim hikâyesi budur!

 

 

Yeni Stratejik Konsept

SSCB’nin iflası ve dağılması ardından Türkiye ve NATO rahatlamış, askeri harcamalarda ciddi bir kısıntıya gidilerek aradan doğan fark ülkelerin refahına ve bilimsel çalışmalara fonlandırılmıştı. Hatta M. Gorbaçov ve ardından gelen B. Yeltsin döneminde süren bu rahatlama ortamı, Rus generallerinin üniformalarının Beyazıt’ta işporta tezgâhına düşmesine kadar devam etti. Hatta o dönem Çeçenistan’da bozguna uğrayan Kızıl Ordu, işgal altında tuttuğu Çeçenistan’ı terk ederken silahlarını da Çeçen mücahitlere satacak kadar vahim durumdaydı.

2 asra yakındır arka bahçe olarak gördükleri Balkanlar’da ise NATO tarafından hallaç pamuğu gibi atılan Rusya’nın karizması Yugoslavya’nın (Yeni Slav ülkesi) lokmalara ayrılmasıyla iyice dibe vurdu.

Ancak bu rahatlama ortamının Batı ülkeleri ve Türkiye tarafından çok da iyi değerlendirdiğini söylemek biraz safdillik olur. Türkiye o dönemde ABD ve Almanya destekli bölücü terörle mücadele ederken, Batı ülkeleri de Irak ve Afganistan bataklığında çırpınıp durdu. Bu arada doğuda yeni bir güç unsuru hızla gelişmeye başladı. Bu da Çin’di…

Türk Dünyası’na karşı korkutulmuş, sindirilmiş, ötekileşmiş, yetersiz bilgi ve stratejiye sahip olan Türkiye, YÖK merkezli öğrenci değişim programı ve birkaç proje hariç Türk Dünyası’na yönelik hiçbir stratejik derinlikli çalışma gerçekleştiremedi. Alfabe birliği gibi olmazsa olmaz bir ihtiyaç dahi aradan geçen 24 yıla rağmen henüz tam layıkıyla hayata geçirilebilmiş değil. Hâlâ Kazakistan ve Kırgızistan’da Kiril alfabesi kullanılıyor.

V. Putin dönemi ise Rusya açısından bir gelişme dönemi olmakla birlikte Batı tarafından iyi değerlendirilememiş bir fırsatın da sonu anlamına geldi. Medvedev ve Putin ikilisi özellikle istihbarat imkânlarını çok iyi kullanarak Rusya’yı coğrafi derinlik imkânlarını da kullanarak hızla toparlamaya çalıştılar.

Ne yalan söylemek lazım ki; bunu da önemli ölçüde gerçekleştirdiler. Henüz yeteri kadar güçlenene kadar dış politikada da dişini göstermeyen Rusya, son iki yıldır ciddi bir atağa kalkmış durumda.

Suriye konusunda Batı’yı ve Türkiye’mizi frenleyerek elde ettiği diplomatik başarı, Kırım’ın tek kurşun atmadan işgali ile askeri başarıya da dönüşmüş oldu.

Gerek Batı Avrupa ve Türkiye’nin doğalgaz yönünden Rusya’ya zorunlu olarak ihtiyaç duyması ve gerekse de askeri yönden eskisi kadar olmasa da hatırı sayılır bir güç haline gelmesi NATO’yu frenlemiştir. Şimdi de, Moldova’ya bağlı Transdinyester Özerk Devleti, Ukrayna’ya bağlı Donetsk ve ardından Harkov bölgeleri Kosova örneği halk oylaması ile bağımsızlık ilan edip, ardından Kırım örneği ile Rusya Federasyonu’na bağlanma çalışmalarını hızlandırdılar. Diğer yandan Moldova’ya bağlı Gagauz Türk Özerk Devleti de yaptığı referandum ile Moldova’nın AB’ye tam üye olarak girmesi durumunda Rusya Federasyonu ile birleşme kararı aldı.

Böylece Rusya toprak büyüklüğü ve nüfus açısından çok önemi olmasa da jeostratejik konumu ve psikolojik etkisi bakımından çok önemli olan Kırım dahil 5 bölgeyi müdahale edilmezse kısa sürede topraklarına katmış olacak.

Bunlardan birisinin Türk asıllı olması ise işin en ilginç yanını oluşturuyor! Bu konuda Türkiye’nin telkini var mı bilmiyoruz ama AB açısından çok onur kırıcı bir durum olduğu kesin.

Netice olarak Karadeniz’de ciddi hiçbir limanı yokken önce Abhazya’yı fiilen işgal ederek Karadeniz’e yeniden merhaba diyen Rusya, ardından Kırım ile Karadeniz’de yeniden çok önemli bir üs elde etmiş oldu.

Balkanlar’da da varlığını Kuzeydoğu istikametinden az da olsa hissettirmeye başlamış oldu.

Böylece bundan 10 yıl önce ABD tarafından kuşatılma tehlikesi dile getirilen Türkiye, bu kez de Rusya tarafından kuşatılmaya çalışılıyor olabilir mi?

Suriye, Irak Merkezi yönetimi, Ermenistan, Karadeniz kıyıları ve Balkanlar’da, yeniden karılmaya çalışılan kartlarla Türkiye sıkıştırılmaya çalışılıyor olabilir.

“Vatandaşlık” Görevi

Yerel seçimler geldi, geçti.

“Seçmen” tercihini yaptı.

Bu tercihe saygılı olmak ortak tavrımız olmalıdır.

Seçilen başkanlara “önyargısız” bakmak, olumlu işlerini takdir etmek ve fakat, yanlışlarını da görüp uyarmak bir “vatandaşlık görevi” olacaktır.

Seçilen başkanların icraatlarını yakından izleyeceğiz;

  • İhaleler şeffaf ve dürüstçe yapılacak.

Yapılacak ihaleleri yerel medyada ve belediyelerin internet sitelerinde görmek istiyoruz!

  • Seçim öncesi projelerinizin takipçisi olacağız; söz verip de yapmadıklarınızı hatırlatacağız!
  • Her belediye başkanının ve tüm Meclis üyelerinin “Mal Beyanını” yerel gazetelerde görmek istiyoruz! Birinci derece yakınlarının da!
  • Belediye hizmetlerinin REKLAMI için belediye bütçelerinin harcanmasını istemiyoruz! Yapılanları göremeyecek kadar “KÖR-SAĞIR ve APTAL” değiliz! Nankör de değiliz. Bırakın ilan panolarını ticari faaliyeti olanlar kullansın! Ya da; bu reklamlar için belediye bütçesinden ne kadar kaynak aktardığınızı açıklayın!
  • İhtiyaç sahibi vatandaşa “Sosyal Yardım” yapılmalıdır. Ama, bu yardımların “REKLAMINI” yapmak, ne inancımıza sığar ne de ahlak değerlerimize! Bunu unutmayın!
  • Yaşadığımız iklim sorunları nedeniyle, bu yaz “Su Sorunu” çekecek miyiz? Ne gibi önlemler alacaksınız? Lütfen açıklayın.
  • Doğal kaynakları; ormanları ve tarım alanlarını koruyacak mısınız?
  • İzmit başta olmak üzere, Kocaeli’nin “Ulaşım ve trafik sorununu” nasıl ve ne kadar zamanda çözeceksiniz? Sorunun kaynağı olan “çarpık sanayileşme ve plansız kentleşme” günahından vazgeçecek misiniz?
  • KOCAELİSPOR’u yeniden ayağa kaldıracak mısınız? Projeniz nedir?

Bu kentte yaşayan bir insan olarak, yaşadığımız tüm sorunların ve çözüm gayretlerinin takipçisi olacağız.

Yani “Vatandaşlık Görevimizi” yapacağız.

Haydi, yolunuz açık, alnınız ak olsun!..

Kim Oy Verdi????

Evet, evet yanlış duymadınız. Herkesi tu kaka eden ona karşı duranları anlamak yerine sürekli ortamı geren konuşmalar yapan sorunlara çareler aramak yerine insanlara ateş püsküren bir lidere kim oy verdi???

– Atanamayan ve sürekli itibarsızlaştırılan öğretmenler mi?

– Fenerbahçe ve Beşiktaş formasıyla sandığa gidip sana oy yok diyenler mi?

– Görevi başındayken güvenlik zaafiyetinden hasta yakınlarından dayak yiyen doktorlar mı?

– İnternet özgürlüğü kısıtlanan (Twitter ve youtube)kullanıcıları mı?

– Hırsızlık ve yolsuzluğu ortaya çıkartan ve il, il görev yerleri değiştirilen Savcılar, Hakimler, Polisler mi?

– Evine ekmek parası götürmek için asgari ücretle gece gündüz çalışan işçiler mi?

– Her gecenin sabahına gözlerini benzine gelen zamla açan taksiciler mi?

– Asgari ücretle kira, elektrik, su (tabi zamlı) vb. giderlerle ay sonunu getiremeyen ev hanımları mı?

– Çocuğunun diploması olmasına rağmen işsiz kalan anne mi?

 – Sürekli maaşın yetmediğinden yakınılan emekliler mi?

Bunca soruna çare olamayan ve tüm Vatandaşlarını kucaklayamayan, herkesle kavgalı olan balkon konuşmasında bile konuşması yumuşamayan….

Vatan toprağımız olan doğu illerimizi resmen yağmalatan Kürdistan’ın kurulmasına göz yuman bir Lidere ben Oy vermedim ya siz???

Millî Şehidimiz Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Beğ

 

Türklüğün büyük şehidi Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey, mütâreke yönetiminin isteğine boyun eğen Dâmâd Ferid Hükümeti’nin baskı uyguladığı kukla mahkeme tarafından verilen karar üzerine 10 Nisan 1919 tarihinde idam edildi.

Birinci Dünya Savaşı’nda, Türk Ordusu’nu arkadan vuran Ermeniler hakkında, hükümet mecburî ikamet kararı almıştı. Kemal Bey, bu kararı uyguladı. Osmanlı Devleti savaştan mağlup çıkınca, Ermeniler, Türkiye’yi işgal eden devletler tarafından oluşturulan mütâreke yönetimine baskı uyguladılar. Mütâreke yönetimi de Dâmât Ferid Paşa Hükümeti’ne baskı yaptı. Hükümet de İngilizlerin gönlümü hoş edebilmek için, tehcir edilen Ermenileri bulundukları savaş bölgelerinden savaş olmayan bölgelere nakletmekle görevlendirdiği Kemal Bey’i yargılamak üzere mahkeme heyeti oluşturdu. 

Kemal Bey; devlet hizmetinde bir ömür tüketmiş olan emekli gümrük müdürü Ârif Beyin oğlu olarak dünyaya gelmişti. Antalya ve İzmir liselerinde okuduktan sonra Mülkiye Mektebi olarak anılan Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni 1908 yılında pekiyi derece ile bitirdi. Beyrut ve Cezayir Büyükelçiliklerindeki görevlerinden sonra Toyran, Gebze ve Karamürsel kaymakamlıkları yaptı.  Son görevi Yozgat’ın Boğazlıyan ilçesi kaymakamlığı idi. Bu sebeple Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Beğ olarak anılır. Aynı zamanda mutasarrıf vekili idi. Bu görevi O’nun, yakın bir gelecekte valiliğe terfi ettirileceğinin işâreti olarak kabul edilir.

Mahkeme heyeti âdil bir yargılama yapıyordu. Dâmâd Ferid Hükümeti, İdam kararı vermesi için heyete baskı yapınca, heyet başkanı Hayret Paşa istifa etti. O’nun yerine tâyin edilen ve ‘Nemrut‘ lakabıyla tanınan Kürt Mustafa Paşa istenilen kararı verdi. Karardan önce son sözlerini söylemesi istenilen Kemal Beğ şunları söyledi;

Reis Paşa Hazretleri, ben bunların cinayet işlendiğini iddia ettikleri köye gitmedim. Yakınından bile geçmedim. Bir tek kişinin bile öldürülmesi için hiç kimseye emir vermedim. Bir tek görgü şâhidi gösteremezler. Söyledikleri yalandır, iftiradır. Bana verilen, Ermenileri savaş alanı dışına götürmek görevini, kimseye zarar vermeden yapmaya çalıştım. Görevli olduğum sırada hiçbir Ermeni bana şikâyet bildirmedi. Bildirilseydi tahkik eder, mağduriyetlerini önlerdim.

Hâkimler heyeti olan sizler, aynı zamanda bir tarih mahkemesi görevi yapmaktasınız. Bana iftira eden Ermeniler Rus ordularına yardımcı oldular, erkekleri cephede olan köylerin yerlerini Ruslara gösterdiler, onlarla birlikte kadın ve çocukları işkence ederek öldürdüler. Devletimiz savaşta yenilince hayatta kalan diğer Müslümanları da öldürmek, topraklarımıza sâhip olmak istiyorlar. Ermenilerin hezeyanlarını durdurmak için bir kurban vermek gerekiyorsa, o kurban ben olamam.  Siz kurban seçmekte değil, ancak hak ve adaletle hüküm vermek vicdanî görev taşıyan bir yüksek heyetsiniz. Adaletin tecellisi için karar veriniz. Kurban seçici olmayınız.

Mahkeme heyeti, kendisine verilen görevi yerine getirdi.

İdam kararı verdi.

Karar, 10 Nisan 1919 tarihinde Beyazıd Meydanı’nda infaz edildi. Aziz naaşı, on binlerce kişinin katılımı ile Kuşdili Mezarlığı’nda toprağa verildi.

Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Beğ’in asılarak şehit edilmesi, büyük üzüntüye yol açan bir cinâyet idi. Fakat ne yazık ki tek değildi. Haksızlıklar ve insanlık dışı uygulamalar, Millî Mücâdele taraftarlarının bağımsızlık heyecanını ve azmini artırdı. O heyecanla, idamdan 39 gün sonra 19 Mayıs 1919’da kurtuluş mücâdelesi başlatıldı. Henüz kesin sonuca ulaşılamadığı bir tarihte, 14 Ekim 1922 tarihinde Ankara’daki Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti, Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Beğ’in millî şehit olduğunu ilân etti. Bu kararla Kemal Beğ, ülkesi için ölen bir vatansever olarak ilân edilmiş, bununla kalınmamış; milletin, kendisi için ölenlerin yetimlerine sâhip çıkması sağlanmıştı. Ailesine şehit maaşı bağlandı.

Sonraki nesiller de millî şehidimiz Kemal Beğ’i unutmadılar. Yozgat’ta Şehit Kemal Bey İlköğretim Okulu inşa edilip hizmete açıldı. Ayrıca Kemal Bey Ormanı oluşturuldu.

Biat Kültürü

Daha çok Doğu toplumlarında görülen ve “otoriteye karşı kayıtsız şartsız bağlılık durumu” olarak açıklanabilecek biat kültürü, toplumda kimlik sorunu yaratan temel problemlerden biridir.

Çünkü otorite olan güç kendini güçlü kılmak için kendisine bağlı olan kitleyi zayıf tutmaya çalışır. Zayıf olan kitle de kendini ayakta tutabilmek için otoriteye daha çok bağlanır. Toplumlarda, özellikle Doğu toplumlarında bu döngü hemen hemen her sistem içerisinde bu şekilde devam eder.

Türk toplumuna baktığımızda otoriteyi ailede babadan, okulda öğretmenden, işyerinde patrondan, inançta şeyhten, ekonomide ise devletten bekleyen bir geleneğin hüküm sürdüğü söylenebilir.

Böyle bir gelenek içerisinden gelen insanlardan edilgen ve itaatkar bir toplum meydana geleceği de aşikardır.   

Bu bağlamda ülkenin içerisinde bulunduğu duruma baktığımızda 28 Şubat ve akabinde yaşananların dindar kesimin büyük bir kısmında travma yarattığını görürüz. Bu travma sonucu olarak meydana gelen bir oluşum olan AKP’nin, aslında siyasi bir hareketten çok sosyal bir hareket olduğunu söylemek mümkündür.

Söz konusu travmaya binaen mağduriyet psikolojisi içerisinde olan dindar kesimin bir kısmı, kendi içerisinden güçlü bir siyasi parti çıkardığı, partinin iktidara gelmesiyle de otoriteye kayıtsız şartsız bağlandığı görülmektedir. Bu kesim kendini mağdur ve zayıf olarak gördüğü için kendi mevcudiyetinin devamının iktidara bağlı olduğunu düşünmesi de doğal bir sonuçtur.

Şu an toplumun bir kesiminin içerisinde bulunduğu duruma bakıldığında, geçmişte “din elden gidiyor” diyenlerin dinin bir nevi ayağa düşürülüp, dindarların saygınlığının yitirilmesine ses çıkarmamalarını, yayınlanan tapeler ve ses kayıtlarına karşı “oyun aynı, oyum aynı” sloganı ile savunmalarını başka türlü açıklamak kanaatimce mümkün olmamaktadır.

Sorgulamadan körü körüne itaat, gücü elde tutanların denetlenmesine yönelik mekanizmayı ortadan kaldırdığı için yapılan yanlışların sonuçları geniş kitleleri etkiler hale gelmektedir.

Bu noktada belirtmek gerekir ki 28 Şubattan günümüze değin tüm bu yaşananlardan etkilenenlerin başında “başörtülü kızlar” gelmektedir. Çünkü bu kesimde erkekler sıkıntılı anlarda kendilerini “kamufle” edebilmektedir.

Ve acı olan odur ki; 28 Şubat sürecinde sokakta yürüyen başörtülü bir kız “Fadime Şahin” algısıyla özdeşleştirilebilirken, günümüzde yaşananlar neticesinde ise “hırsız” algısıyla özdeşleştirilebilmektedir!

Sonuç itibariyle toplumumuzdaki bir kısım dindarlar arasında daha çok mevcut olan biat kültürü en çok zararı bu kesime vermiş, dünün saygı gören “ak sakallı” ve “başörtülü” kişileri bugün saygınlığını yitirme tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştır.

Umarım bundan sonra Kuran-ı Kerim’de birçok kez vurgulanan “düşünmez misiniz!” ikazının ne kadar önemli olduğunun idrakine vararak hayatımıza yön veririz…

Saygılarımla…