30.5 C
Kocaeli
Pazartesi, Temmuz 27, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 894

Hangi Ölçü Kullanılıyor

 

Seçim bitti, sonuçlar üzerine değerlendirmeler yapıldı, yapılıyor ve yapılmaya da devam edecek.Ben, bugün bir başka pencereyi açmaya çalışacağım.

Bakın! Hile, şaibe, kirli seçim gibi değerlendirmeleri bir tarafa koyuyorum. Basının çok büyük bir kısmının olağanüstü tersine çevirdiği ve bilgi kirlenmesi yaptığı değerlendirmelerini de bir tarafa bırakıyorum.

Sadece AKP’ye oy vermenin ölçülerini anlamaya çalışıyorum.

Gerçekten, AKP’ye ve hatta AKP’ye değil sadece ERDOĞAN’a oy vermek için hangi ölçü kullanılıyor, çok merak ediyorum, gerçekten merak ediyorum.

Yolsuzluk ve rüşvet iddiaları çok fazla etkilemedi, belli.

Ayakkabı kutuları, evde çıkan paralar beklendiği kadar etkilemedi, belli.

4 bakanın durumu istenen etkiyi yapmadı, belli.

Daha onlarca yolsuzluk iddiası,beklenen etkiyi yapmadı, tamam.

Kur’an ayetleri ile dalga geçmeye çok fazla itibar edilmedi, tamam. Bunu söyleyene sahip çıkıldı, ona da fazlaca inanılmadı.

Bütün bunlara montaj diyerek geçiştirildi, kabul.

Açık açık Allah’ın sıfatlarını taşıyan bir insandan bahsedildi, üzerinde durulmadı. Bu şirki koşana bir tek kelime söylenmedi, bu konuda çok fazla itibar görmedi.

Peki! Hangi ölçü kullanılıyor, anlamak ve öğrenmek istiyorum.

Yolsuzluk, rüşvet ve inancımıza ters söylemler ölçü olarak kullanılmıyor, onu görüyoruz.

Bu iki temel ölçü, ölçü değilse, ölçü ne?

İleri demokrasi deyip, geri demokrasiye hızla ilerlemek midir ölçü?

Dünya lideri ülke deyip, sürekli yalanlanmak mıdır ve Suriye’de, Irak’ta Müslüman kanının akmasını seyretmek midir, ölçü?

Dünya lideri ülke deyip, her gün kendi problemleri ile boğuşan, her gün kendi bölünmesini seyreden, her gün kendi içindeki vatandaşları tarafından hakarete uğrayan ülke olmak mıdır ölçü?

Şimdi gelelim, başka sorulara;

Sürekli sinirli bir insan olmak kimi memnun ediyor?

Sürekli kavgacı bir insan olmak olumlu bir örnek mi?

Kutuplaştırmak, doğruları tersine çevirmek öncelikli ölçü mü?

Demokrasiyi ortadan kaldırmak kimin işine geliyor?

Dünyada ülkenin itibarının azalmasına kim memnun oluyor?

Bu şekilde, birbirini anlamayan, birbirini sevmeyen kutuplaşmaların olması hangimizi mutlu eder?

Seçim kazanmış olanların kaybedenlere hakaret etmeye devam etmesi, ilginç değil mi ve bundan memnun olunabilir mi?

Ne olursa olsun, nasıl olursa olsun ben kazanayım anlayışı, işler yarın ters dönerse, bugünün kazananı o zaman ne diyebilir?

Peki, kim çocuğuna, yalan söyle, çal, kavgacı ol, karşındakine hayat hakkı tanıma, herkese hakaret et, sürekli sinirli ol, nasıl olursa olsun sen kazan diye öğütler verir?

Bakın, daha soracak çok soru var, ama ben asıl konuya döneceğim.

Oy verirken hangi ölçü kullanılıyor?

Bu sorumun nedeni şu;

Makul ölçü kaybolmuş durumda.

Toplum, karşılıklı gerilmiş ve kutuplaşmış vaziyette, maalesef.

Makulün ortadan kalktığı zaman, olumsuz, kötü düşüncelerin boşluğu doldurduğu zamandır.

Devletlerin, milletlerin hayatı 10-15 seneden ibaret değildir. Bu kadar kısa zaman, cim karnında bir nokta kadar önemsiz bir zamandır. Makulün ortadan kalktığı dönemlerde, kaybetmek, kazanmak önemini yitirir. Kaybeden, kaybettiğini kabul etmez, kazanan, kazandığından yarar görmez.

Lütfen, ölçümüzü tekrar gözden geçirelim.

Bir kişiye dayanarak oluşturulan ölçüler, o insanın ömrü ve o insanın gücü kadardır. Bir insanın ömrünün ve gücünün sınırı bellidir. İşte o da 15-20, belki birkaç yıl daha fazladır diyelim.

Ya sonra?

Oluşan kutuplaşma, oluşan sevgisizlik, oluşan karamsarlık, oluşan suçlama nasıl onarılacak?

Beraber ve aynı ortamda yaşarken birbirimizi görmemeye ve hatta birbirimize nefretle bakmaya başladık.

Bakınız, bazı kutuplaşmalar yıllarca ve hatta asırlarca bile sürebilir. Bunun örneklerini biz Türk Milleti olarak halen yaşadıklarımızdan dolayı çok iyi bilmeliyiz.

Ülke ve toplum olarak tam da o kutuplaşmanın içerisinde bulunmaktayız.

Çok rica ediyorum.

Müslüman Türk insanına yakışır ölçüler kullanmak için yeni bir gayret sarf edelim. Hangi kampın taraftarı olursak olalım, hiç birimiz bu ülkeden gitmeyeceğiz. Çünkü gidecek başka bir yerimiz yok. Ama, kutuplaştıran, kamplaştıran kişiler gidebilecek her imkâna sahipler. Çünkü onlar, bu imkânlara çok karanlık yollardan kavuştular.

 

 

100 Yıl Öncesi İle Bir Karşılaştırma

 

Seçim sonuçları için üzülen, hayıflanan, irkilen, korkan ve sevinen var. Halbuki bu kadar uç noktalarda duygu ve düşüncelere kapılmaya hiç gerek yok. Çünkü tarih bize böyle söylüyor! Onun için gelin geçmişle günümüz arasında ufak bir karşılaştırma yapalım.

100 yıl önce Sibiryalı Türk seyyah Abdürreşit İbrahim Efendi  “İstanbul yüz senedir Avrupa’ya tahsile adam gönderiyor, Avrupa’dan öğretmen getiriyor, bugüne kadar tramvay kondüktörlüğü ve tünel ağzında durabilecek, kaldırım yapabilecek, hiç olmazsa kapıcılık rütbesinden bir derece yüksek makama layık bir adam, Türklerden hala çıkmadı! Zannederim bu güneş gibi aşikar bir hakikattir, artık itiraf etmek icap eder”… Yine Kazanlı Türk gazeteci Fatih Kerimi  “Türkiye’nin ticaret, sanat ve iktisat işlerinin tamamı Hıristiyanların ve yabancıların elindedir.” sözleri ve devamla zamanın aydını Tüccarzade İbrahim Hilmi‘nin “… evdeki sobamız kurulmak lazım gelse bir Hıristiyan çağırmaya mecburuz, kapımızın kilidi bozulsa yine bir Hıristiyan getirteceğiz, duvarımız yıkılsa, evimizin badanası kararsa yine bir Hıristiyan çağıracağız.”deyip örnekler vermeye devam ediyor.

100 yıl sonra bugün ülkemiz, sermayesinin tamamı yabancılara ait 31.000 şirket tarafından küresel işgale uğramış durumda. Başta finans sektörü olmak üzere bir çok iş ve sanayi kolu yabancıların ve “Türk” kelimesini ağzına almaktan imtina eden “Gayr-ı Türkler”in elinde! Türkler arasında da, “Kaht-ı Rical” dediğimiz yüzlerce yıllık bir adam çıkartamama sorunu var…

100 yıl önce, Tüccarzade Hilmi Efendi; 20 bin civarında subayı bulunan ordumuz için, “Ordu ve Donanma” adı altında binbir fedakarlıkla bir mecmua yayınladığını bütün fedakarlığına rağmen mecmuanın ancak 550 kişi tarafından satın alındığını söylüyor. Hafız Hakkı Paşa ise bu durumu, dönemin Bulgaristan Ordusu ile mukayese eder ve Bulgar Ordusu’na giren gençlerin %70’inden fazlasının okur – yazar, dinini, vatanını bilir ve sever insanlar olduğunu daha ana kucağından az çok bir ideal öğrendiğini anlatır. Yine Fatih Kerimi “Babıali Caddesi’ndeki büyük kitapçıların % 85’i, matbaacıların, mürettiplerin, hakkakların, oymacıların, ressamların %  90’ı Ermenidir.”demektedir.

100 yıl sonra yine; Türklerin pek fazla okuduğundan, araştırdığından, tarihini bildiğinden ve bir ideale yani mefkureye sahip olduğundan söz edilemez. Kitap, sanat, kültür ve medya dünyası yüzyıl öncesine benzer oranlarda “Gayr-ı Türkler”in elindedir. Dün nasıl ki; Bulgara mağlup olunarak vatan toprakları kaybedilmişse, bugünde vatan toprakları bölücü – ırkçı terör örgütü pkk’ya kaybedilmek üzeredir.

100 yıl önce Tüccarzade İbrahim Hilmi Bey, Türk unsurunun iş hayatı dışında kaldığından bahisle hemen her gün Türklere ait ev, bahçe, tarla ve arazinin süratle yabancılara ve gayrimüslimlere geçtiğini anlatmaktadır.

100 yıl sonra bugün, yine Türklere ait ev, bahçe, tarla ve arazi; yabancılar ve pkk muhipleri tarafından, ya yüksek bedellerle ya da tehditle çok düşük bedellerle hem de tüm yurt sathında satın alınmak suretiyle toplanmaktadır.

100 yıl önce Bekir Fikri Grebene‘nin anlattıklarına göre önemli bir kısmı Türk olan Müslüman ahali; Osmanlı – Türk Devleti’nin kendilerinden beklediği  “vatanseverlik ve sadakat” le bağdaştırılması pek mümkün olmayan bir hareket tarzını tercih ederek, yüzlerce yıllık Türk yurtlarının düşmana mukavemet edilmeden, teslim edilmesine neden olmuştur. Rumeli’de; Manastır, Üsküp, Kalkandelen  ve  Gostivar’da halk, şehirlerin düşmana harp yapılmadan teslim edilmesi taleplerini içeren mazbata tanzim edip, yetkili makamlara vermiştir. Yine Prizren, Yakova, İpek halkı düşmana teslim olmayı tercih etmiş ve civarda bulunan bazı askerlerimizi de bizzat elleriyle öldürmüşlerdir.

100 yıl sonra, yine Türk topraklarını “demokratik çözülme” projesi ile pkk’ya terk iradesini ortaya koyanlar, seçimlerde önemli bir kitle tarafından desteklenmiştir. Daha yüzyıl öncesinde vatan kaybedenlerin bir kısmının, bugün fikri ve ruhi bir erozyona uğrayarak, bölünme ya da ülkeye el koyma talebinde bulunan bölücü ve “Gayr-ı Türkler”in yanında yer alması bizler için hiç şaşırtıcı değildir.

100 yıl önce Fatih Kerimi; son derece vurdum duymaz, gayretsiz, vatani hisleri kalmamış, devlet ve milletlerinin şerefi için hiç bir fedakarlığa yanaşmayan, insanlarımızı tasvir eder. Zenginlerinde gidişata kayıtsız kaldığını söyler. Hatta “Kesilecekleri zaman koyunlar bile, biraz olsun çırpınırlar…” diye anlatır. Mehmet Akif Ersoy‘da bunu “His yok, hareket yok, acı yok… Leş mi kesildin?” diye edebileştirmiştir.

100 yıl sonra bugüne baktığımızda, insanımızın benzer bir halde olduğunu görüyoruz ve doğal olarak bunu eleştiriyoruz. Ancak yüzyıl önceki halimizin, hepimize büyük bir faturası olmuştur. Günümüzün de böyle fatura doğurması büyük bir ihtimaldir. Yolsuzluk, hırsızlık, rüşvet ve ihanet insanımızın önemli bir kısmında tepki oluşturmuyorsa bunun nedenleri vardır. Bunları da bilmek ve de göz önüne almak zorunluluğundayız. Türk toplumunu tanımadan çözüm üretmeye kalkışmamız hayalcilik olur.

100 yıl önce de, Türk Ordusu’nun insan kaynağı, doğal olarak içinden çıktığı toplum yapısından büyük bir farklılık göstermemiştir. Dönemin bir çok tanığı, subay kitlesinin “vatan için dövüşmeye” niyetli olmadığında hem fikirdir. Fevzi Çakmak‘ın tanıklığına göre subaylar Üsküp’ün savunmasını red etmişlerdir. Birlikler açlıkla boğuşurken, askeri erzak müteahhitlere devredilebilmiştir. Abdurrahman Nafiz “Çare yok, boş yere kan döküyoruz. Bize bir kaç vilayet yeter… Anadolu’daki dört vilayet kafidir. Rumeli için boş yere kan dökülüyor. Biz Konyalıyız, Diyarbakırlıyız!” denildiğini anlatıyor. Yine dönemin aydınlarından H. Kazım Kadri cepheden kaçan Kayserili bir askere neden kaçtığını ve nereye gittiğini soran subaya “Adam sen de! Kayseri Ovası benim neme yetişmez” dediğine şahit olmuştu.

100 yıl sonra bugün, Diyarbakır’dan da vazgeçilmek üzeredir. Türk Ordusu’nun özellikle kendisine karşı yürütülen yargı savaşı sonrasında ne halde olduğunu sorgulamak lazım! Medyaya düşen Suriye ile ilgili tapelerde konuşulanların neler olduğu aşikardır… Onun için seçim sonuçlarını, bunları bilerek ve halimizi görerek değerlendirmeliyiz. Bunları konuşanların arasında Türk Ordusu’nu temsilen Genelkurmay 2. Başkanı’nın olması, bizim tüylerimizi diken diken etmiştir.Bu nedenle imam ne yaparsa cemaat ona uyar misali insanımızın seçimlerde verdiği kararlara bakınca, büyük bir kısmının, olan bitene, yüzyıl önceki hallerine benzer tepkiler verdiğini görüyoruz…

100 yıl önce bütün bunlar olup biterken, Rahmi Apak‘ın hatıralarında anlattığına göre “… Sarıklı softalar dünya malına heves etmeyiniz, bir lokma bir hırka ile yaşayınız diye haykırıyor ve Müslüman Türkler bunlara inanıyordu. Evler pis, tahtakurusu, bit ve pire salgın halinde. Şehirlerde verem, köylerde malarya…” vardır.

100 yıl sonra bugün yine kendilerine göre bir din uydurmuş olan imam, müezzin, tarikat ve cemaat adamları; yolsuzlukları, rüşveti, hırsızlığı, vatan toprağını terk edişini Türk Milletinin umursamamasını sağlıyor, insanlarımızı sadece ameli ibadetlere yöneltiyor ve dünya ile uğraşmamalarını buna karşılık ahireti kazanmak için çalışmayı telkin ediyorlar. Buna karşılık, bunları söyleyenler dünya mallarını götürdükçe götürüyor! Ne yazık ki; vatan toprağının ve tüm şahsi menfaatlerinin elinden kayıp gittiğini görmeyen Müslüman Türk Milleti, bu sahte din adamlarının söylediklerine kanarak, çakma dincileri her seçimde ayakta tutuyor. Öte yandan maddi ve manevi hayatı çöküşe giren Türkler,diğer tuzaklar nedeniyle sağlıklarını da süratle kaybediyorlar. Tıpkı 100 yıl önceki gibi…

 

Örnekler gösteriyor ki; 100 yıl önceki halimizle 100 yıl sonraki yani bugünkü halimiz arasında pek bir fark yok. Anlıyoruz ki; hem siyasi hem de psikolojik savaşlara yenik düşmüşüz. Seçim sadece bu savaşın ritüellerinden biri… Hatırlıyor musunuz AKP’nin 2007 Genel Seçimlerindeki en büyük propagandasını? “Müslüman Cumhurbaşkanı Seçtirmediler!”di. Atatürk, İnönü, Bayar, Demirel hepsini bir kenara bırakın Turgut Özal müslüman değil miydi? Ancak uyduruk bir din anlayışı ile hipnoz edilmiş Müslüman Türk Milleti bu zokayı çok kolay yuttu…

Son sözü ise Mahmud Muhtar Paşa‘ya bırakalım“Ahlaki ve ilmi seviyemizin henüz pek geri durumda bulunmasından dolayı uğradığımız bozgunların ve utanç verici hallerin yalnız orduya değil bütün millete ait olduğu aşikardır…”. Onun için seçim sonuçlarını, bunları bilerek ve halimizi görerek değerlendirmeliyiz.

 

 

MHP, Oylarını Artıran Tek Parti Ama Seçimin Kazananı Değil

30 Mart 2014 seçimlerinde, şahısların değil partilerin oylandığı il Genel Meclisi ve Büyükşehirlerde Belediye Meclislerine verilen oylar hesaplandığında, iktidar partisi 2011 seçimlerinde almış olduğu % 49.8’lik oydan % 43.3’e düştü. Oyu yüzde 6,6 düşen AKP’nin oyu sayısal olarak 2 milyon 242 bin azaldı. Hem de oy kullanma oranı yükseldiği halde. Büyükşehir Başkanlıklarına verilen oylar esas alındığında ise AKP oyları yüzde 45.5 oluyor.

Ancak benim gibi çok kimse daha büyük oranlı bir oy kaybı tahmini içinde olduğu için bu sonuç herkes tarafından AKP açısından başarılı kabul edildi.

Seçim sonuçlarının AKP açısından çok başarılı sayılması doğrudur. Çünkü iki büyük muhalefet partisi MHP ve CHP’nin oy toplamı ancak AKP oyları kadar. Ayrıca Türkiye çapında Belediye Başkanlıklarının yüzde 60 kadarını AKP kazandı. Hemen hemen bütün illerde ya birinci veya ikinci parti konumunda olduğunu da dikkate almak gerekir.

Buna karşılık CHP‘nin mevcut yüzde 25 mertebesini aşması ümidinin çöktüğü görülmekte. Muhalefet açısından bu kadar elverişli şartlara rağmen CHP’nin 2011’de % 26 olan oyu, bu seçimde % 25.6’a düştü. CHP’nin 2011’de 11 milyon civarında olan oyu 2014 seçimlerinde sabit kaldı.

MHP ise oylarını % 13.0’den, % 17.7’ye çıkardı. MHP oylarında sayısal olarak da 2 milyon 334 bin artış oldu ve 5.6 milyondan 7.9 milyona yükseldi. Üstelik Ankara’da MHP oylarının % 50’si, İstanbul’da % 40’ı CHP’ye gitmiş olmasına rağmen. Bu oylar AKP’den MHP’ye bir dönüş olduğunun göstergesi.

BDP de ciddi bir oy artışı bekleyenleri yanılttı. Yüzde 6.6 olan oyunu artıramadı. Fakat kazandığı il belediye sayısı 8’den 9’a çıktı. (Ağrı seçimleri yenilenecek. BDP burada başabaş durumda, kazanırsa 10 olabilir.)

*****

MHP’NİN GÜÇLÜ VE ZAYIF YÖNLERİ

MHP oylarını epeyce artırdı ama iktidar alternatifi olacak boyuta gelmediği için pek başarılı sayılmadı. 30 Mart 2014 seçimlerinde MHP’nin aldığı oyların değerlendirilmesi gelecek seçimler açısından çok önemli. Çünkü şu an için tek potansiyel iktidar alternatifi olarak bu parti gözükmekte. Sedat Ergin’in Hürriyet’teki “Seçimin Dipteki Dalgaları” yazısı bu MHP gerçeğine işaret ediyor.

  • 2002 yılından bu yana (sadece 2011 seçimleri hariç) MHP oyları yükseliş istikametindedir. 2011 seçimleri ile kıyaslandığında bu yükseliş yüzde 41 gibi çok büyük bir oranda gerçekleşmiş.
  • MHP üç büyük şehir hariç diğer bölgelerde CHP’den daha çok oy almış. CHP tamamen sahillere çekilmişken, MHP orta Anadolu ve Karadeniz’de AKP’nin tek rakibi durumunda. İki ilde birinci (Osmaniye ve Mersin) olan MHP, 32 ilde ikinci, 31 ilde ise üçüncü parti durumunda. Bu dağılım MHP açısından ümit verici.
  • MHP iki büyük şehirde İstanbul ve İzmir’de çok zayıf. Bu seçimde Ankara’da da zayıf olması eski MHP’li Mansur Yavaş’ın CHP’den aday olması ile alakalı.

MHP üç büyük şehirde ciddi bir yeniden yapılanma ve özel bir çalışma yürüterek oylarını artıramazsa iktidara yürümesi mümkün olmaz. Ancak buralarda hiç olmazsa Türkiye ortalamasına çıkmayı başarırsa iktidara giden yollar açılır. En kötü ihtimalle ana muhalefet partisi olur. Çünkü CHP artık “Türkiye partisi” olmak özelliğini yitirmektedir.

Üç büyük şehrin sosyal dokusu Anadolu’nun özetidir. Buralarda MHP oyları iktidar alternatifi olarak görülmediği için diğer partilere kaymaktadır. Türkiye genelinde yüzde 20’lik psikolojik barajın üzerine çıkması ve büyük şehirlere özel bir program uygulayabilmesi halinde hem kaybettiği oyları geri alabilir ve hem de diğer partilerden oy çekebilir. İktidar adayı olabilir.

  • Güneydoğu’daki daha doğrusu BDP/PKK’nın etkili olduğu yerlerde oylar, silahlı gücü temsil edenlerde toplanmaktadır. Orada ya devlet gücü veya PKK‘dan yana olmak ağır basmaktadır. Çünkü hala PKK’nın silah gücü yok edil(e)mediği gibi, daha da güçlenmiştir. Bu sebeple oylar AKP ve BDP’de toplanmaktadır. MHP iktidar alternatifi olursa, Güneydoğu’da da oyları artacaktır.
  • MHP’nin tedricen oylarını artırmasının sebebi partinin propaganda gücü veya ekonomik programı ile alakalı değil.

Sebep, MHP‘nin ülkenin bölünmezliğinin, milletin birlik ve beraberliğinin ve Türk kimliğinin teminatı olarak görülmesidir. Geniş kesimler tarafından MHP Türk varlığının sığınılacak son kalesi kabul edilmektedir.

  • MHP lideri Devlet Bahçeli 17 yıllık genel başkanlığı süresinde siyasal duruşu ile bu çizgiyi muhafaza etmektedir. Dürüstlüğü tartışmasızdır. Hatta bazı vatandaşlarımız “çok dürüst be abiciğim. Dürüst adam devlet yönetemez ki!” diyerek O’na oy vermez.

Şahsının milletvekili maaşını hiç almadığını, şehit ailelerine bağışladığını; kişisel seyahatlerinde parti makam otosunu kullanmadığını; Ermeni araştırmaları için hükümetin vermediği 400 milyarın üzerindeki parayı kendi mal varlığından Türk Tarih Kurumu’na bağışladığını; genel başkan olmadan önce aileden zengin olduğunu, siyasete girdikten sonra maddi durumunun kötüye gittiğini çok kişi bilmez.

  • Ancak MHP ve liderinin Türkiye’yi daha iyi yöneteceğine dair kuvvetli bir kadro ve program takdim edemediği görülmekte. Elbette iktidar partisinin medya üzerindeki kontrol ve baskısı etkilidir. Ama bu konuların partinin iç toplantılarında ve mitinglerinde bile konuşulmaması partinin eksikliğidir.
  • AKP’de lideri için oy verenler, parti için oy verenlerden çok olduğu halde; MHP’de liderine rağmen partisine oy verenler, lideri için oy verenlerden daha çok.

*****

İKTİDARA GİDEN YOLU AÇMAK İÇİN

  • MHP mevcut siyasi çizgisini sürdürmekle beraber, kadrosundaki değerli kişileri ön plana çıkarmak ve Türkiye’yi her konuda mevcut iktidardan daha iyi yöneteceğini göstermek durumundadır.
  • Milyonluk MHP mitinglerine bile 45 saniye zaman ayıran güdümlü medyadaki ambargoyu yıkmak için (Gezi eylemcilerinin bazı TV kanallarına karşı gösterdiği demokratik kitle hareketi misali eylemlerde olduğu gibi) kitlesel gücünü kullanabilir. Bu karanlık sokaklara inmek değildir. Meşru yoldan bir hakkın kullanımını temin etmektir.
  • MHP oylarında kadın oyları azınlıkta kalıyor. AKP’nin kadın oyları için yaptığı çalışmalar çok başarılı. MHP de kadınlara yönelik etkili ve sürekli bir program uygulamalıdır.
 MHP oyları

MHP oyları

29 Mart 2014 Seçimleri

Arapçada ‘At bakıcı‘, Yunancada, ‘Polis‘  anlamına gelse de; siyaset; devlet işlerini düzenleme ve yürütme sanatıdır. Daha açık anlatımla siyaset;  toplumda, çatışma halinde olan çıkarların uzlaştırılması faaliyetidir.

İnsanın ortaya çıkışı ile birlikte siyaset; binlerce yıl yöneten ve yönetilen arasındaki ilişkilerin düzenlenmesi ile yönetsel gücün elde tutulması davranışlarına yön vermiştir.

Kuvvetler ayrılığı esasını ortaya koyan Montesqieu, YASAMA, YÜRÜTME VE DE YARGININ birbirlerinden ayrılması gerektiğini vurgular.

Montesqieu, yönetim tarzlarını, iklim, toprak ve yönetici ilkeye göre sınıflara ayırır.

Buna göre; büyük devletlere, sıcak iklimlere uygun düşen despotizm korkuya dayanır. Küçük devletlere uygun düşen rejim ise; demokrasidir;

Demokrasinin yönetici ilkesi erdemdir.

Bir seçimi daha geride bıraktık.

Demokratik bir seçim oldu!

Politika; Aristoteles’in deyimi ile toplumun halka dair yaptığı tüm etkinliklerdir.

Seçimden akılda kalan etkinlikleri hatırlayalım:

Sandık yolsuzluğu.

Her türlü entrika.

Trafoya giren kedi.

Su sıkan Toma’lar.

Halkı gazlayan Robocop’lar…

Ölenler.

Yaralananlar.

Kısacası, yönetenler, erdemlerini sergiledi!

Ülkemizdeki seçimleri, analiz edersek:

-Demokratik ülkelerde siyasî partilerin ana amacı; seçimleri kazanıp, iktidara gelerek halka hizmet etmektir.

-Seçimleri kazanmanın evrensel kuralları vardır ve bu kurallar her yerde geçerlidir.

– Evrensel kurallar; ülkenin sorunlarını tespit etmek ve bu sorunları ortadan kaldıracak çözüm önerilerini uygun ortam ve araçlar ile halka anlatmaktır.

-Siyasi partiler, ülkenin sorunları için üretilen çözüm yollarını halka anlatırken; ‘Bu iktidar sorunları çözemeyecek, iktidarın değişmesi gerekir‘ düşüncesi uyandırmamalıdır.

-Amaç bu olup, bu amaca ulaşmak için gayret sarf edilmeli.

-İktidar değişikliği düşünülmeden atılacak adımlar yetersiz kalır.

-Yetersiz çabalar, tabandan destek bulamaz.

-Halkın kafasındaki; ‘Bu sorunları kimse çözemez‘ düşüncesi silinirken, çözümün mümkün olduğu, tek alternatifin de siyasî hareket olduğu benimsetilmeli.

-Siyasî partilerin çözüm yollarının içinde, ülkenin zenginliğini, halkın refahını artıracak, daha fazla demokrasi sepeti de olmalı.

-Dünyanın her yerinde halkın ilk beklentisi; yoksulluğun kaldırılmasıdır.

-Bu sorun çözülmediği sürece diğer söylemlerin bir anlamı yoktur.

-İktidarı hedefleyen parti; ekonomiyi düzeltecek, gelir dağılımını eşitleyecek, aş ve iş yaratacak formülleri çok yalın bir dille halka anlatıp, kabul ettirebilmeli.

-Parti yöneticileri, ev ödevini doğru hazırlayıp, doğru sunduğunda halk; ‘Bu parti iktidara geldiğinde daha zengin, daha mutlu ve daha demokratik bir geleceğim olacak‘ diye düşünebilmeli.

-İktidara gelmek için; propaganda faaliyetleri olumsuzluklar üzerine değil, daha yapıcı, somut, akılda kalan projeler ile yürütülmeli.

-Konuşmalarda çirkin ithamlara değil, toplumu saran güzelliklere yer verilmeli.

-Kavga ve karmaşadan uzak yürütülen propaganda akılda kaldığı gibi, pozitif enerji sergileyen siyasetçiye olan inanç ve güven artar.

-Tam tersi, olumsuz propagandalar moral bozup, halkı partiden uzaklaştırır.

-Gerçekler acıdır, halk, olumsuz tekrarlardan hoşlanmaz.

-Olumsuz gelişmeler insanları umutsuzluğa sevk eder.

-Siyasetçilere düşen görev; halka umut pompalamaktır.

Umutsuzluk, Türk’e yabancı kelime olmalı, zira hem dinimizde hem milli değerlerimizde umutsuzluk kavramı yoktur.

-Gelecekten asla umut kesilmemeli, umut; halka yaşama sarılma ve çalışma isteği vermeli.

-Parti liderleri ekibi oluştururken;

*Kişilerin toplumdaki saygınlığına,

*Mesleğinin erbabı olmasına,

*Halkın millî ve manevî değerlerine saygılı olmasına,

*Siyasetin gerektirdiği enerjiye sahip olmasına,

*Genel kültürüne,

*Siyaseti, bir bilim olarak kabul edip, araştırma yapmasına,

*Menfaatini değil, halkın çıkarlarını gözetecek olmasına,

*Ahde vefa duygunsa sahip olmasına,

*Demokrasiye saygı duymasına… Dikkat etmeli.

Partiler bunların yüzde kaçını yapıyor.

Kandıra…. Kandıra…,

Bugün şöyle bir gazete okurken karşılaştığım bir haber beni çok üzdü.

Resimleri görünce Kandıra’mızda neler oluyor böyle diye kendi kendime söylendim.

Bir turizmci gözüyle Kandıra’ya hayran biriyim doğal yapısını ve güzelliğini bozmadan turizm açısından gelişebileceğini defalarca dile getirdim.

Yüzlerce ağaç neden kesildi?

Kerpe-Kefken arasında ulaşımı sağlayan yol üzerinde ve Kovanağazı’ndan Pembe Kayalar’a giden yolun sağ tarafında kalan geniş arazide kesilen yüzlerce ağaç, akıllara “gençleştirme çalışması mı yapılıyor?” sorusunu getiriyor.

Fakat 7/8 aydır yenileri de ekilmemiş.1.derece sit alanı olduğunu söyleyen vatandaşlarımızın ve benim aklıma gelen bu güzel alanlar acaba birilerine peşkeş mi çekiliyor?

Canımız olan Kandıra’mız güzel ilçemiz beton yapılarla bütün güzelliğini yitirip rant alanı haline mi getirilecek?

İlgilileri göreve çağırıyorum.

Bu ağaçlar neden kesildi? Yerine ne yapılacak?

Vatandaşlarımızın ve Kandıra ilçemizin hayranlarını rahatlatacak açıklama bekliyoruz.

Kütüphaneler Haftası

Her yıl Mart ayının son Pazartesi günü başlayan hafta kütüphaneler haftası olarak kutlanmaktadır. 

Bu çok önemli kültür yuvalarının başlangıcı, M.Ö. 3000’li yıllara kadar uzanmaktadır. Mezopotamya bölgesinde Asurluların önderliğinde ilk izlerine rastlanmıştır.  Nippur yerleşim bölgesinde çivi yazısıyla yazılmış tabletlerin tapınaklarda saklandığı, Sümerologlar tarafından bulunmuştur.

Daha sonraki yıllarda, yazının bulunması ve yazı tekniğinin iyileşmesiyle kitapların biriktirilmesine başlanmıştır. Eski Yunan’da, Roma’da, İskenderiye’de, Bergama’da, Konstantiniye’de kütüphanelerin geliştikleri bilinmektedir.

Doğu Asya’da ise Çinlilerin kağıdı bulmalarıyla, yazılı belgelerin çoğalması ve biriktirilerek saklanması kütüphaneciliğin ilk adımları olmuştur.

Orta Asya’da zamanının bilim merkezi olarak tanımlanan  Taşkent, Buhara ve Semerkant üçgeni, M.S. 1000’li yıllardan itibaren Türklerin İslamiyeti kabul edip müslüman olmalarıyla daha da zenginleşmiştir.  Tabii bu dönemde Gazneli Mahmut’un  öncülüğünde kitaplar çok önem kazanmıştır. Böylece büyük kütüphaneler, bilim dünyasının merkezi konumuna gelmişlerdir. Ne yazık ki, Moğol istilası bu çok önemli gelişmeyi darmadağın etmiş, yakıp yıkmıştır.

Anadolu’ya gelen Selçukluların ve devamında  Osmanlıların zamanlarında, kütüphaneler yeniden hayat bulmuştur. Konya, İznik, Bursa, Amasya, Manisa, Edirne ve fetihten sonra Ayasofya, Eyüp Sultan ve Fatih Camî’leri  medrese ve külliyelerinde, el yazması ve  basılı kitaplar belli mekânlarda muhafaza edilmeye başlanmıştır. Bu gelenek  diğer camilerimizin bünyesinde de devam ederek,  günümüze kadar ulaşmıştır.

Matbaanın faaliyete geçmesiyle Avrupada köklü değişiklikler olmuştur. Fransa, İngiltere, Almanya, İtalya gibi ülkelerde kraliyet ve üniversite kütüphaneleri kurulmuştur.

En önemli gelişme ise kütüphaneciliğin özel bir meslek olarak tanımlanması olmuştur. Tüm belli başlı üniversitelerde kütüphanecilik kürsüleri faaliyete geçirilmiştir.

Ülkemizde de  çağdaş kütüphanecilik ile ilgili çalışmalar 1925 yılında (School of Library Education Colombiya mezunu) Fehmi Ethem Karatay  öncülüğünde başlatılmıştır.

1936 yılında Milli Eğitim Bakanlığı denetiminde kurslar açılmış, 1950 yılından sonra üniversitelerimizde kütüphanecilik bölümleri faaliyete geçirilmiştir. 

 Halen, Kültür Bakanlığı Kütüphaneler Genel Müdürlüğü’ne bağlı 900’e yakın kütüphanelerde 7 milyon civarında kitap bulunmakta ve bu sayı sürekli olarak artmaktadır.

İstanbul Süleymaniye Kütüphanesi’nde, yıpranmış kitapların tamiri, yenilenmesi için bilimsel ve çağdaş bir kitap hastanesi çok başarılı olarak hizmet vermektedir.

Kitapların yaşantımızda çok önemli işlevleri vardır. Duygularımızı, düşüncelerimizi, izlenimlerimizi, çevremizi, yaşadıklarımızı hal ve durumlarımızı, yaşam koşullarımızı, bizden uzaktaki uygarlıklara ve bizden sonra gelecek kuşaklara en doğru ve en çeşitli şekilde  anlatmamızı kitaplar sağlar.

Bizden önce yaşamış olan kuşakların olaylarını, medeniyetlerini ve kültürlerini  de gene yazılı belgelerden öğreniriz. Kitaplar yazıldıkları dönemleri günümüze ulaştıran, günümüzden de yarınlarımıza ulaştıracak ve yansıtacak en değerli tanıklardır.

Kütüphaneler kitapların evidir. Halkın, araştırmacıların, öğrencilerin, meraklıların uğrak yeridir.

Japon atasözü “kütüphaneler, ruhumuzun gıdasıdır” diyor.

Çağdaş kütüphanecilik bilinçli kadrolara sahip olmak zorundadır. Kitapların korunması, sınıflandırılması, yeni kitapların izlenmesi, eskimiş kitapların tamiri, istenilen kitapların okuyuculara teslimi, takibi, mekânın temizliği ve hijyeni  gibi bir dizi faaliyet ancak uzman kadroların görev yapması ile temin edilebilmektedir.

Ayrıca günümüz kütüphanelerinde bilgisayar çıktıları, fotokopi, fotoğraf, mikrofilm alma gibi yeniliklerin de kullanıma sunulması gerekmektedir.

Kütüphaneler, en önemli yardımcılarımız, dostlarımızdır. Hayal gücümüzü genişleten, bizi eğlendiren, düşündüren, bilmediklerimizi öğreten, dünyaya bakış açımızı etkileyen, bildiklerimizi çoğaltan, zenginleştiren, kişiliğimizi geliştiren kitaplarımızdır.  

Kültürel değerlerimizin ve birikimlerimizin geleceğe aktarılacağı, kütüphanelere olan ilgimiz övünülecek düzeydedir. Okullarımızda, büyük işletmelerde, bazı bankalarımızda,  iş yerlerimizde, kıraathanelerde ve belediyelerimizde sabit ve gezici kütüphanelerimiz yurdumuzun her yöresinde bizlere  hizmet vermektedirler. 

Bize Bahşedilen Güç ve Yeteneklerimizin Farkında mıyız?

Yaratıcımız insan oğlunu, eşref-i mahlukat özelliği ile, yaratılmışların en şereflisi olarak yaratmıştır. Söz konusu şerefle birlikte canlıların sahip olduğu akıl, güç, yetenek ve üstünlükleri insana vermiştir. O ölçüde insanoğlunun yaratıcımıza karşı sorumlulukları da diğer yaratıklardan fazladır.

Günümüzde insanoğlunun başta teknolojik gelişmeler olmak üzere, ortaya koyduğu üretim ve ilerlemelere baktığımız zaman, bu özelliklerinin ne kadar önemli olduğunu daha iyi görebiliriz.

İnşaat teknolojisindeki gelişmelere, bilgisayar ve cep telefonundaki gelişmelere, iş makinalarındaki gelişmelere, tarımsal üretimdeki gelişmelere, eğitim yöntemindeki gelişmelere dikkatlice baktığımız zaman, konunun önemini daha iyi kavrayabiliriz.

Ancak, benim üzerinde durmak istediğim konu, yaratıcımız bütün insanlara hemen hemen aynı veya benzer güç ve yetenekleri vermesine rağmen, herkesin kendi imkanlarını aynı oranda geliştirerek kullanamamasıdır.

Dünya üzerinde bazı ülkelerdeki ar-ge uzmanları (ki bunlar gelişmiş ülkelerdir), bütün gelişmelere imza atarken, bazı ülkelerin insanları ise, üretilen bu teknoloji ürünlerini kullanmayı dahi becerememektedir.

Çevresindeki insanların gelişmişlik veya geri kalmışlık düzeyi, kişinin bu konudaki düşünce ve hareket tarzına doğrudan etki etmektedir. Şöyle ki, bir işyerinde çalışanların hepsi akıllı telefon kullanmaya başladılar ise, aynı departmandaki bir kişinin hala yetenekleri kısıtlı bir telefonu kullanmaya devam etmesi imkansız hale gelmektedir. Gelişmiş ülkelerin daha da gelişmeye devam etmesi, gelişemeyen ülkelerin ise, günden güne daha da gerilerde kalmaya devam etmesi, bu tezimizi doğrulamaktadır.

Bir de etrafındaki gelişmeler gümbür gümbür devam ederken, sürekli bunları görmezden gelen, gereksizliğine inanan, şimdi sırası olmadığını savunan, gereksiz maliyete sebep olacağını iddia eden kimseler vardır ki, işte bunlar; kendilerine verilen güç ve yeteneklerin farkında olmayan, farkındaysalar bile, bunları kullanmaktan aciz olan veya korkan kişilerdir.

Televizyonlardaki yetenek programlarında eğitilip üzerine eğilindiği zaman, bazı hayvanların bile, bazı kör yetenekli insanlardan daha üstün beceriler sergilediklerini görebiliyoruz.

Dilerseniz bunların sebeplerine bir göz atalım:

–  Bazı insanları tembellik, atalet, durağanlık, pasiflik, hareketsizlik, ümitsizlik, karamsarlık, bahane bulma, sorun üretme, suçlu arama, suç yükleme gibi kaliteli hırsızlara teslim olmuşlardır.

–  Bazı insanlar, eski köye yeni adet getirmeme güya sevdasıyla, okuma, öğrenme, gelişme, yükselme, değerlendirme, paylaşma, gibi kaliteli değerleri unutmuşlar veya kulak arkası etmişlerdir.

–  Bazı insanlar, beslenme, spor ve egzersizlerine, olumlu düşünme, iyimser olma, gelişme ve ilerleme eylemlerine gereken önemi vermemişler. Dolayısıyla da, hayatları obezleşerek, hantallaşmış ve hareket yetenekleri gitgide körelmiştir. Artık isteseler de, fiziksel olarak dinamik olma yeteneklerini kaybettikleri için, gelişmelerini gerçekleştiremez hale gelmişlerdir.

–  Bazı insanlar, başarmanın bedeli olan yüksek kaliteli çalışma ve eylemde bulunma girişiminde olmadıkları için, başarmanın verdiği yüksek zevkin tadını da bilmemektedirler.

–  Bazı insanlar, işe yaramaz rutinleri hayatlarının ortasına yerleştirmişlerdir. Saatlerce anlamsızca televizyon izleme, saatlerce oyun oynama, park ve bahçelerde can sıkıntısı girdabında boğulma gibi.

–  Bazı insanlar, eksik ve kusur aramayı, kendilerinin yapmadığı her türlü eylemin yapılmasının imkansız ve gereksiz olduğunu savunmayı, kendisi yaparsa (ki hiçbir zaman yapmıyor) en iyisini yapacağını savunmayı alışkanlık haline getirerek, eyleme geçme ve üretme eylemlerini sürekli ertelerler.

–  Bazı insanlara, kıskançlık, haset, kibir, enaniyet, öfke, inat, iddialaşma, acımasız eleştiri ve gıybet gibi hırsızlar; güç ve yeteneklerinin farkına varmalarını engelledikleri gibi, mevcut güç ve imkanlarını kullanmaya dahi izin vermez.

PEKİ, NE YAPILMALIDIR?

–  İnsanoğlu, doğumundan son nefesine kadar, okuyarak, öğrenerek, öğreterek, üreterek, paylaşarak, destek vererek, destek alarak, danışarak hayatını dinamik ve üretken bir hale sokmalıdır.

–  İnsanoğlu, kendisine verilen güç ve yeteneklerin bir paraşüt gibi açılması gerektiğini ve açılmadığı takdirde de yere çakılacağını çok iyi bilmelidir. Akıl, güç ve yetenek paraşütünün açılması için, çalışkan, üretken, pozitif, aktif, alıcı, verici, etkileşimli ve sinerjik bir özellikte olunması gerektiğini çok iyi bilmelidir.

–  Usta veya profesyonellerin, artık ben biliyorum, öğrendim diyerek durağanlığı geçmemesi, öğretmenliğin yanında öğrenciliğin de son nefese kadar devam edeceğini çok iyi bilmesi gerekmektedir.

–  Çalışmayan demirin pas tutması ve iyi çeliğin çok çekiç yemesi gibi, insanın da sürekli rasyonel bir şekilde çalışarak, kendisine iyi bakarak, gelişmeleri iyi izleyerek ve antenlerini açık tutarak yaşaması gerekmektedir.

–  Emekliliği, bütün aktivitelerden çekilerek adeta ölümü bekleme zamanı olarak görmemek gerekir. Zira, emeklilik kullanmasını bilenler için, mükemmel bir üretme ve dinamikleşme zamanıdır. Çünkü, zaman boldur, tecrübeler ve deneyimler pik yapmıştır, öğrenme ve uygulama becerileri oldukça gelişmiştir. Olgunlaşma, olaylara ve problemlere bakış açısı ustalaşmış, gençlikteki sorun üretme ve sorunların arasında kaybolma handikapları ortadan büyük ölçüde kalkmıştır.

–  Hiçbir gelişme ve yeniliğe bahane ve sorun üreterek yaklaşılmamalı, mutlaka bir olabilirliği vardır, eyleme geçilirse, akıllı davranılırsa, planlı ve programlı çalışılırsa, sabırlı ve kararlı olunursa, her türlü gelişme ve ilerlemeye imza atılabilineceğine kusursuz inanılmalıdır.

– Yetersiz gibi görülen zamanın, iyi değerlendirildiği, kaliteli ve anlamlı üretimlerimiz olduğu takdirde, içine koymak için bin elli cebinin olduğunu görebileceğiz.

–  Tevekkül anlayışımızın sadece duadan ibaret olmadığı, bize verilen güç, imkan ve yeteneklerin en akıllıca ve inanarak eyleme geçilerek yapılmasının yanında, yine de ihlasla dua talep edip, yaratıcımıza şükrederek, onu unutmadan, onun verdiği imkanların teşekkürünü yerine getirerek eylemlerde bulunmak, manevi olarak bizi doyuracak ve harekete geçmek ve üretmek azmimizi güçlendirecektir.

– Gereksiz ve zaman kaybına yol açan tartışmalara girmek, kıskanmak, haset etmek, bahane üretmek, soruna odaklanmak, mazeret bulmak, suçlu aramak ve suçlamak gibi azılı hırsızlara teslim olunduğunda; bırakalım güç ve yeteneklerimizi geliştirmeyi, bunları ziyadesiyle geri götüreceğini ve körelteceğini çok iyi bilmeliyiz.

– Hepimiz bir azası noksan olan bir kişinin diğer azalarının daha da güçlendiğini biliriz. Halbuki, diğer azaların da güçlü olması için illa ki bir azanın kaybedilmesi gerekmemektedir. Azası kaybolan kişi zorunluluktan dolayı çalışarak diğer azalarının hünerlerini geliştirmektedir. İnsanoğlunun bütün azalarının hünerlerini geliştirmesi, onları hakkıyla çalıştırmasına ve kullanmasına bağlıdır. Onları geliştirmek ve onlardan yararlanmak için, illa ki bir azayı kaybetmeyi beklemek mantıksız olsa gerek…

– Tabi en önemli husus da, kaliteli üretimlerde bulunabilmek, yüksek kaliteli bir hayat ve sağlık ile mümkündür. Kaliteli yaşamımızı ve sağlığımızı zamanında ciddiye almayarak, hovardaca kullanarak, doktorlar, bitkiler ve eczanelere bel bağlayarak, fütursuzca israf ettiğimiz zaman; kalite ve sağlığı geri getirme mücadelelerinin başımıza hangi problemleri açacağını sizler benden daha iyi tahmin edebilirsiniz.

– Çalışkan, üretken, öğrenen, paylaşan, sağlıklı ve yüksek kaliteli bir hayat sürmenin yolu, son nefesimize kadar dinamik ve etkin olmaktan geçtiğini asla unutmamalıyız.

Sokrates’in idam sehpasına giderken uzakta elindeki aleti çalmaya çalışan bir delikanlıya;

-Hey delikanlı o elindeki nasıl çalınıyor? Diye sorduğunda, gencin gülerek;

-Be adam bir dakika sonra öleceksin, sorduğun soruya bek dediği zaman;

-Senin öğrenmenin verdiği zevkten haberin var mı? Diye verdiği cevap çok manidar olsa gerek…

Yine iki cihan serverinin, “kıyamet kopuyor olsa dahi elinizdeki fidanı dikin” tavsiyesi, konunun önemini daha da kuvvetlendirmektedir.

Selam sevgi ve dualarımla…  Allah’a emanet olunuz…

AKP Seçimi Kazandı Ancak Aklanamadı

Asimetrik finansal ve imkân potansiyele karşı seçime giren muhalefet, seçimde başarısız olmuştur.
Yandaş haline getirilmiş devlet kurumları, sindirilmiş basını yanına alarak, seçime giren AKP;
Yerel seçimlerin tartışmasız galibi olmuştur.
Bu sebeple, seçimi analiz etmek için olayları sağlıklı görmek gerekir.
Türkiye’de seçimlerin ideolojik ve sosyolojik tahlili yapılmalı…
Ayrıca siyasi neticesi de tartışılmalı…
………..
Bu seçim;
Yeni bir siyasi olgunun doğmasına neden olmuştur.
Şaibeli boyutu ele alınmalı…
Uluslararası ilişkilerde yakın ve uzak hedeflere nasıl etkisi olacaktır.
Bölgesel siyasi gelişmelerden kopmuş olan ülkemiz, yeniden bölgeye etkisi olabilecek mi?
İç barışı olumsuz etkileyen gerginlik siyaseti, yerini sulh ve sükûnete terk edecek mi?
Devletin kontrolden çıkmasına kayıtsız kalan hükümet, devletin normale dönmesini sağlayabilecek mi?
Yürütme erkinin sahibi olan hükümet, şikâyetçi konumunu sürdürecek mi?
Halen hükümet içine çöreklenmiş, (paralel yapının dışındaki)cemaatlerin etkisini nötr edebilecekler mi?
Yandaş sendika marifeti ile kamu çalışanlarına baskı ve mobing uygulamaktan vaz geçecekler mi?
Mahalli idarelerde, kuruma bağlı vasıtaların kullanılmasında hovardaca uygulamalardan vaz geçebilecekler mi?
Ülke ekonomisinde tüketimden üretime geçişi sağlayabilecekler mi?
Daha birçok hayati konu askıda hükümetin müdahalesini bekliyor…
………
Önümüzde, cumhurbaşkanlığı seçimi ve genel seçim var…
Gerek seçim ekonomisi,
Gerekse bu seçim süresince ortaya çıkan yolsuzluk ve hırsızlık iddialarından kendisini ibra edememesi, işinin zor olduğu görüntüsündedir.
Yüzde kırküç ile seçimi kazandı, ancak yüzde elliyedi ile hakkındaki yolsuzluklar tescillendi…
Bu durum yafta gibi boynunda asılı duracaktır.
………..
Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde, BDP-PKK ile koalisyona girecektir.
Bu durum tavizi gerektirecektir.
Tavizin adı da özerklik olacaktır. Bunu göze alacak mıdır?
Ya da, bölücü başını serbest bırakmakla karşı karşıya kalacaktır.
Hükümet daha da sertleşerek,
Kontrolündeki devlet gücünü muhalif üzerine sevk ederek,
Diktatörlük uygulamasına geçecek mi?
Seçimler süresince, ifade edilen kelimeler, hükümeti sertliğe yöneltecek şekilde anlaşılmıştır.
Vatana ihanet ile ilgili belgeye dayalı olmayan sübjektif iddialar böyle bir uygulama için gerekçe olabilecek mi?
Göreceğiz…
……….
Güneydoğu, ülke bütünlüğünden kopacak bir görüntü içine girmiştir.
AKP; ya ülke bütünlüğünden yana tavır içine girmeli,
Ya da, AKP-PKK-BDP koalisyonunun bir parçası olarak gelişmelerin akışına göre hareket etmelidir.
Siyasi konjonktür, ikinciye daha çok yakındır.
Sonuç olarak, zor bir siyasi dönem başladı…
AKP; Seçim kazanmasına rağmen yolsuzluk ve hırsızlıktan ibra edemedi kendisini…
Çünkü başbakan, seçim süresince, sandıkta aklanacağından sıkça bahsetti…
Ancak aklanamadı….
Yüzde kırküç, yüzde elliyedi oranı ortada…

İsterdim

Servetle saltanat, hayalmiş boşmuş,
Bir eser koymayan, boşuna koşmuş,
Hatırlar kazanmak, elbette hoşmuş.
Şan para verseler, yararsız derdim,
Bir gönül fetheden, olmak isterdim.

Kar alma zalimin, verse dağından,
Zehirler cimrinin, yeme bağından,
Sevgiyle açınca, dost toprağından.
Nadide, çiçekler, kokladım derdim,
Bir teki ben olup, solmak isterdim.

Gül harla ahbaptır, ayva da narla,
Nankör hep yüzsüzle, edep de arla,
Nefretler düşmanla, sevgi de yarla.
Düşünsem öksüzle, birlikte yerdim,
O açsa ben de aç, kalmak isterdim.

Çağlayan pınardım, boşa akmışım,
Susuzlar isterken, gülüp bakmışım,
Kıskanıp vermeyip, ciğer yakmışım.
İnanın hasisim, sanmayın merdim,
Dostların kalbine, dolmak isterdim.

Bir kuştu yıllarım, uçurdum elden,
Gözlerden akan yaş, ziyade selden,
İlacım kendimmiş, fayda yok elden.
Ne bana em oldum, ne ele verdim,
Oysa her yaraya, çalmak isterdim.

Faydasız geriye, dönmüyor zaman,
Bağrıma kor düşmüş, acıtır yaman,
Birazcık verse de, pişmanlık aman.
Kendime yararım, olmayan ferdim,
Bir yoksul gönlünü, almak isterdim.

 

Ötekileştirme Duygusu!

0

Hükümettekiler, kurumlara çok daha iyi bir biçimde yerleşecektir. Artık sadece başörtüsü gibi bazı olguların önünün açılması için desteklenen, laikliği anlama özelliğinden yoksun kişiler tarafından,ötekileştirme baskısına maruz kalanların desteğiyle büyüyen AKP, ben burdayım, gitmeye de niyetim yok demektedir. 

Erdoğan’ın; oğlunun, dört bakanının yolsuzluklarla anıldığı bir dönemde % 45 oy oranına ulaşması bunun bir göstergesidir. Demokratik ülkelerde karşılaşılması mümkün olmayan davranışlar sergilenmesi, gençler tarafından çok kullanılan bazı medyanın kapatılması, her yerde tomalarla insanlara uygulanan polis zorbalığına rağmen, iktidarın bir çok belediyeyi alması ve bu noktalara gelmesi, geçmiş dönemlerde ötekileştirilen insanların, zuhur eden intikamı diye durumu yorumlayabiliriz.

Cemaatle kıyasıya mücadele, görüntüsü verildi, şimdi ise operasyonlara başlandı haberlerini alıyoruz.Ancak yaşadığım şehirde cemaatin muhalefete oy desteği pek olduğu kanısı olmadı. Cemaat ileri atılarak, binlerce memurun, polisin, hâkim ve savcının yer değişikliğine uğratılmasının iktidar partisine hiçbir şekilde zarar vermediği de ortaya çıkmıştır.

Suriye gibi komşularımızla, savaş noktasına gelmemiz bile seçmen de olumsuz bir duygu oluşturmadığı, seçim sonuçlarına böyle bir yansıma olmadığı görülmektedir.

Hükümetin uygulamaları ile vatanın birlik, bütünlük ve dirliğine önce 36 etnik grup söylemiyle zarar verilmiş, bugünde açılım dedikleri zırva ile  bölücülere rahatlık getiren süreç uygulamaları sonucunda, pkk Güney Doğuda vergi toplar duruma gelmiş, hatta pkk’lılar polise dahi kimlik sorma cüretini kendilerinde bulmuşlardır. 

Bölücüler açıkça devleti tehdit etmekte ve istedikleri zaman,olay çıkarmakta, kimseden çekinmemektedirler. Doğu ve Güneydoğudaki bazı şehirlerimizde kontrol iyice zayıflamış durumdadır. Buna rağmen hükümeti idare edenlerin,hala vatandaş gözünde % 45 oranında bir kitle tarafından hatalı bulunmaması, ülkenin büyük bir sorunla karşı karşıya olduğunu da açıkça göstermektedir..

Tabi ki AKP ve Erdoğan’ın zafer sonucunu getiren etmenler önemlidir. Bunun en başında Tayyip Erdoğan’a duyulan aşırı güven gelmektedir. Bu sebepten yolsuzluklara rağmen bu sonucu alması manidardır. Erdoğan bu suçlamalara karşı “çivi çiviyi söker” mantığı ile ‘düşmanın’ üzerine gitmiş ağır ithamlarla suçlamıştır. Bu da çeşitli sebeplerle kendisini terk etmekte olan taraftarlarını döndürmüş, yerinde olanları da kemikleştirmiştir. Örneğin akp ye oy veren bir tanıdığa içtenlikle sordum: Bu hırsızlıklara inanıyor musunuz? Evet hırsızlık kesin var, herkes görüyor, işitiyor. Peki neden akp ye oy verdiniz? Sorduğumuzda: Diğerleri gelince onlarda çalmayacak mı? Cevabını  alıyorsunuz. Anlayacağınız bazı insanların haysiyet mevzuunda sorunları var.

Ayrıca AKP ye oy verenlerin önemli bir kısmı, ekonomik yönden istikrarlı gördüğü piyasaların istikrarının bozulacağından endişe duymaktadır.

Bir başka etken;12 yıla yakın AKP ‘den nemalanan büyük bir kitle,elde ettiklerini, bırakmak istememektedirler.

Başbakan kazandığı seçim başarısından sonra yaptığı balkon konuşmasında, Aile efradının arkasına sıra sıra dizilmiş Bakanlar, Genel Başkan Yardımcıları, milletvekilleri ve danışmanlar görüntüsü ise ben/biz ve arkadakiler çağrışımı yapmaktadır. Bu görüntü parti içerisinde ilerde sıkıntı çıkaracağı kesin görüntüdür. 

Ayrıca Seçimde aldığı sonuç Başbakanı, Cumhurbaşkanlığı düşüncesine itecektir. Böyle olduğu takdirde Başbakan seçimlerde destek almak için terörist başı Öcalan’ın da hapisten çıkarma söz ve girişimlerini başlatacaktır. Cumhurbaşkanlığına yönelmesi parti içinde kendinden sonra lider olma kavgasını da başlatacak bu da AKP’nin erimesine sebep olacaktır.

AKP’nin karşısında olan %55 deki ötekileştirme duygusu hat safhaya gelmiştir. Bu sebeple insanlar horlanmanın, tahriklerin sonucu oluşan öfkelerini kızgınlıklarını sokaklara taşıma ihtimali yüksektir.