30.5 C
Kocaeli
Pazartesi, Temmuz 27, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 893

Çanakkale ve İstiklal Marşı

 

Osmanlı Devleti “Hasta Adam” dı.

Osmanlı ölüm döşeğindeydi.

Ve aslında Osmanlı’nın ölüm tarihi 1920’ler değil, en az yetmiş yıl öncesiydi.

“Acem Kızı” türküsü henüz yoktu.

İtaat kültürünü İngilizler iyi deşifre etmişti…

1861 yılında Hıristiyan, Müslüman ve Dürzîler arasında savaş oldu, Fransız geldi.

Hıristiyan nüfusun özerkliğini sağlayan bir anlaşmayızorladı.

Rusları Slav halklarını “kurtarmak için”Osmanlıya savaş açtı.

Yani Osmanlısırtlan pençesindeydi.

 

1830’de Cezayir’i Fransızlar, 1881’de Tunus’u Fransızlar ve Mısır’ı İngilizler işgal etti. Süveyş Kanalı gibi,İran Körfezi de 1869’da açıldığında Hindistan ve diğer yerlerle iletişim için İngilizlerin can damarı oldu.

 

Osmanlı’nın dağılmasıyla Araplar ve Türklerin yolları tamamen ayrılmıştı.

 

Osmanlı’nın yıkılışına kadar Osmanlı-Türk kimliğine muhalefet üzerine kurulan Arap milliyetçiliği, yönünü Osmanlı sonrasında ülkelerini müstemleke haline getiren Batı’ya çevirmeye başladı. Artık Müslüman Türkler yerine Batılı Hıristiyanlar vardı.

 

Ağa Han’ın Hatıralar’ında bahsettiği gibi, Türkiye Cumhuriyeti o zamanlarda iki ayrı özellik gösteriyordu: “Yapayalnızdı” ve “bağımsız kalan tek Müslüman ülkeydi”.

 

Fransa’nın Suriye ve Lübnan’daki esas işlevi, Ortadoğupolitikasının ana ayağı olarak, buradaki Fransızca konuşan ve/ya Hıristiyan olan azınlıkları desteklemek şeklinde oldu. İlk manda yıllarından itibarenbölge halkı Fransızları müstemleke gücü olarak bildi. Paris’te taslağı hazırlanan anayasa taslağı 1926’da Lübnan’a empoze edildi. Oluşturmak istedikleri, meclis ve kabinede esas aldıkları ise dinin inançlardı. Başkan Maronit Katolik ve Başbakan SünniMüslüman’dı…

 

Ayrıca ülkeyi daha kolay bölmek, yönetmek için Fransa Suriye’yi, ülkenin dini ve ırkikökenlerine göre dörde ayırdı. Kafası çalışan elitten bir kısmı buna karşı çıktıysa da durum devam etti. Şam’daki milliyetçilerle Dürzîlerin ayaklanması bu durumu biraz azaltan etkiye sahip oldu, ama bu durumda 1930’da Fransa’nın yeni bir anayasasıyla peyda etti.  Buna göre, Lübnan gibi Suriye de Parlamenter Cumhuriyet oldu. Tabii bu arada Fransa dış ilişkiler ve güvenlik konularında söz sahibiydi.

 

Yürümedi tabi.

 

1932-1937 arasında Lübnan, 1933-1936 arasında da Suriye anayasası askıya alındı.

 

Fransa mandası olan Suriye’de yeni bir idare tarzı, gümrük uygulaması, tapu ve kadastro uygulaması getirdi.  Yollar inşa ederken aynı zamanda Antikalar Bakanlığı kurdular.  Suriye ve Lübnan’da Fransız Frank’ı ve hem sanatı hem de ziraatta Fransız tekeli vardı.  Kazançlar ise anında Fransa’ya gidiyordu.  Yabancı misyoner okulları korumaları altındaydı ve Fransız dili ve kültürü öğretiyorlardı.

 

Arap çocuklarının öğrendiği tarih, Fransız tarih yorumuna dayanıyordu. Buna göre, Osmanlı sömürge gücüydü ve Fransızlar ülkeye demokrasi getirmişti! Fransa’nın rahatsız olduğu ise, milli bağımsızlık tarafı güçlerdi ve halk özgürlüklerini kısıtlamak için çok çaba harcadılar. İşin ilginç tarafı bu aydınlar bu kavramları Paris’te öğrenmişlerdi. Milliyetçi unsurlara baskılar öylesine arttı ki, 1936’da bir Fransızca bilen Katolik Başrahip Fransız hükümetine bu zulümleri anlatan muhtıra yazmıştı. Hükümet uygulamalarını ağır bir şekilde eleştiriyordu.

 

Hâsılı…

 

Ortadoğu”nun kader çizgisine yazmak isteyenler yeni haritada milletimizin kanını kullanmak istemektedir. Necip Fazıl’ın “yüreğimden kalemime kan çekerek” dediği tarzda Türkiye’den kan alarak Ortadoğu’da yeni etnik eskizler üzerinde oynanmaktadır. Bu süreç içinde, hırsızın katlettiği hane halkı ve çaldıkları bir yana, bir de ev sahibini yargılama küstahlığı da eklenmiştir.Oluşturulan yeni Ortadoğu sömürü planına stratejik mayınlar yerleştirilmiştir. Milletimizin uyuşukluğunun üç durumda aniden tersine döndüğünü unutmuş görünüyorlar: Yuvası, namusu ve Vatanı.

 

Millet var oldukça, devlet her zaman kurulur.

Gerekirse istiklal marşı yeniden yazılır.

“Korkma!” diye kükreyerek…

İstikbal, siyasal ikbali değil istiklâli esas alacaktır.

Çanakkale bunun canlı timsali olarak hafızalardadır.

Hani unutanlar varsa…

 

 

Cinnet Hali!

 

Elimde bir gazete var. Zonguldaklı şöför Durukan Akcan, eşi Elif’i, oğlu 8 yaşındaki Resul Kaan’ı ve kayınvalidesi Gülcan Açıkgöz’ü öldürüp, kendiside intihar etmiş haberini okuyorum. Büyükçede bir fotoğraf konulmuş. Nereden bakarsanız bakın içler acısı bir durum…

Ancak münferit bir olay değil. Buna benzer aile faciaları, kadın ve çocuk cinayetleri, emniyet güçlerinin kasdı aşan müdahalesi ile meydana gelen can kayıpları, tecavüz, şiddet, gasp ve darplar bir cinnet hali içinde olduğumuzu gösteriyor.

Türkiye’de hissedilir oranda artan gerilim ortamı; vatandaşta stres, depresyon, psikolojik bunalım gibi birçok kronik rahatsızlığı tetiklemiş durumda.

Bana diyorlar ki; karamsar tablolar çizmek konusunda pek maharetliymişim! Sizce bunlar karamsarlık mı? Yoksa gerçeklerin kendisi mi?

Suçlar mala karşı işlenmiş olsa, “hadi canım sende” deyip geçiştireceğim. Fakat suçlar genellikle vücuda karşı işlenmeye meyletmiş durumda… Acaba 2014’ün Nisan ayı itibarı ile Türkiye’nin “Suç Atlası” nasıl oluşmuştur? Belki T.C. Adalet Bakanlığı’ndan bir yetkili yazımızı okurda bir açıklama yapar!

Türkiye’de 65 binin üzerinde okul var. Bunlara 85 bin civarındaki camilerimizi de ekleyin. Kuran kurslarını, tarikat ve cemaatlerin dergahlarını, üniversiteleri düşündükçe bu cinnet halinin niye önüne geçemediğimizi anlayamıyorum! Demek ki, suç işlemenin önüne, eğitimle geçemiyoruz.

Ülkemizde her yıl ortalama 50 bin kitap yayınlanıyor. 2013 yılında kişi başına 7.1 kitap düşmüş. Türkiye’de, ulusal bazda yayın yapan gazetelerin günlük toplam tirajı 5 milyonun üzerinde… Binlerce dergi, yüzlerce televizyon ve radyoda işin cabası…

Toplumu aydınlatacak, teskin edecek, suçtan alıkoyacak bu kadar malzeme varlığına rağmen cinnet hali artarak, dehşet bir noktaya gidiyor.

Topluma yansıyanlara göre cinsel suçlarda da, artış var. Küçük yaşlardaki çocukların uğradığı tecavüzler insanlarımızı gün geçtikçe irite ediyor. Kars’ta olan biteni hep beraber gördük.

Yazıyı okuyanların, kötü örnekler emsal teşkil etmez dediğini duyar gibi oluyorum ama bu konularda iyi emsalde göstermek mümkün değil…

Gidişat iyi değil diyenlere kızmakla içine düştüğümüz suç batağından çıkamazsınız. Hem bakın hapishanelerde ağzına kadar mahkumla dolu.

Bu cinnet haline karşı yapacağımız tek şey, hastalığın kaynaklarını tespit etmek ve tedaviye başlamaktır.

Hastalığın birinci nedeni; ülkenin kötü yönetiminden dolayı ekonomik sıkıntıların tavan yapmasıdır. Bu nedenle, fakirlik, açlık ve işsizlik çok yüksek seviyelerdedir.

Sosyal politikalar, külliyen yanlıştır. Türkiye’de bir zihin ve algı operasyonu ile halkın büyük çoğunluğu sadaka kültürüne mahkum edilmiştir.

İletişim teknolojisi ile insanlarımız içte ve dışta yüksek refah düzeyinden haberdar olmakta ve buna kavuşamamanın ezikliğini, nefsinde bir hastalık haline getirmektedir.

Dış güçler ve onların yerli işbirlikçileri sayesinde, suç ve ceza arasındaki denge bozulmuştur. İşlenen suçlar cezasız kalmakta ve adalet istenilen hızda gerçekleşmemektedir.

Bir takım güçler, toplumun içinde bulunduğu cinnet halinden, kaos çıkmasının beklentisindedir. O sebeple gereken yasal ve sosyal tedbirler alınmamaktadır.

Her ne olursa olsun, önümüze değişik isim, neden, şehir  ve görüntülerle gelen bu cinayetlerin mutlaka önüne geçilmelidir. Vücuda karşı işlenen suçlar en asgari düzeye çekilmelidir. Her halde pkk terörünü, terör örgütü karşında ezilerek bitirdiğini söyleyenlerin bu cinnet hali karşısında söyleyecekleri ve çözüm önerileri de vardır. Hükümet edenlerden vatandaş olarak çareler bekliyoruz!

 

 

3 Mayıs 1944 Türkçülük Davası’nın Son Mazlum ve Mağduru Mustafa Zeki Sofuoğlu Ebedi Âleme İntikal Etti.

 Adana’da yaşayan bir Türkmen ailesinin evladı olarak dünyaya geldi. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden mezun oldu. 

Yedek subay olarak askerlik görevini yapmakta iken 3 Mayıs 1944 Türkçülük Dâvâsı sebebiyle tevkif edildi.

Tevkif edilen 24 Türk Milliyetçisi, isimlerine göre alfabetik sıralama ile şu kişilerdir:

1- ALPARSLAN TÜRKEŞ (Lefkoşe, 25.11.1917 – Ankara, 04.04.1997)

2- CİHAT SAVAŞ FER,               

3- DEMİRCİOĞLU CEBBAR ŞENEL, 

4- FAZIL HİSARCIKLILAR,

5- FAZLIOĞLU CEMAL OĞUZ ÖCAL (Seydişehir, 1913 – İstanbul, 1971)

6- FEHİMAN (ALTAN) TOKLUOĞLU (3 yıl önce vefat etti.) 

7- Dr. FETHİ TEVETOĞLU (İstanbul, 31.01.1916 – Ankara, 27.12.1989),

8- HAMZA SÂDİ ÖZBEK, 

9- Dr. HASAN FERİT CANSEVER (Antalya, 1891 – İstanbul, 20.06.1969),

10- HİBETULLAH İDİL,

11- Prof. Dr. HİKMET TANYU  (Ankara, 09.01.1918 – İstanbul, 11.02.1992),       

12- HÜSEYİN NÂMIK ORKUN   (İstanbul – Kasımpaşa, 15.08.1902 – Ankara, 23.03.1956)

13- HÜSEYİN NİHAL ATSIZ  (İstanbul, 25.01.1905 – İstanbul, 11.12.1975)

14- Av. İSMET TÜMTÜRK  (İstanbul, 06.06.1916 – İstanbul, 26.02.1998)

15- MUZAFFER ERİŞ, 

16- NECDET SANÇAR  (İstanbul, 01.05.1910 – İstanbul, 15.02.1975)  

17- NURULLAH BARIMAN,

18- ORHAN ŞAİK GÖKYAY   (İnebolu, 16.07.1902 – İstanbul, 02.12.1994)

19- Ord. Prof. Dr. REHA OĞUZ TÜRKKAN  (İstanbul, 12.10.1920- İstanbul, 18.01. 2010)

20- SAİT BİLGİÇ   (Şarkikaraağaç, 1920 – İstanbul, 13.08.1988)

21- SÂLİM BAYRAK

22-YUSUF KADIGİL 

23- MUSTAFA ZEKİ  (ÖZGÜR) SOFUOĞLU (Vefatı: 17 Nisan 2014)

24- Ord. Prof. Dr. ZEKİ VELEDÎ TOGAN (Başkırdistan,  10.12.1890 –  İstanbul, 26.07.1970)

 Genç asteğmen, dâvâ sırasında vakur ve kararlı duruşu,  konuşmasındaki salabet ve fikrî seviyesindeki yükseklik sebebiyle dikkatleri üzerine çekti. Bu sebeple sevildi ve sayıldı. 

Askerî Temyiz Mahkemesi’nin Türkçüler hakkında beraat karan vermesinden sonra, maarif alanında hizmet etmek üzere öğretmenlik mesleğine girdi. Ankara Ticaret Lisesin’de öğretmenlik ve Müdür Yardımcılığı, Ankara Yüksek Ticaret ve Turizm Okulu’nda öğretmenlik ve müdürlük yaptı. Mesleki Yüksek Okullar Genel Müdürü iken emekli oldu. Öğretmenlik yıllarında pek çok gencin milliyetçi duygulara sâhip olmasını, şuurlu bir Türk olarak yetişmesini sağladı.

Ankara’da Câhit Baydar’ın yayınlamakta olduğu günlük Ankara Ticaret Postası Gazetesi’nde ekonomi üzerine başmakaleler yazdı. Ekonomi ilmi ve ticarî-iktisadî hayat hakkında derin ve isâbetli görüşleri akılcı çözümleri vardı. 

Ankara’da sâkin bir hayat yaşamakta iken, yaşlılıktan kaynaklanan sağlık problemleri sebebiyle 2 yıl önce oğlunun bu şehirde olması sebebiyle İstanbul’a yerleşmişti. İlerlemiş yaşına ve sağlık problemlerine rağmen memleket meseleleriyle yakından ilgileniyor, bölücülerle ve Türklük aleyhtarları ile her an ve her şart altında mücâdeleye hazır olduğunu yüksek sesle haykırıyordu.

3 Mayıs 1944 Türkçülük Dâvâsının, Reha Oğuz Türkkan ve Fehiman Altan Tokluoğlu ile birlikte son üç mağdurundan biri idi. Son 4 yıl içerisinde sıra ile ebedî âleme göçtüler. Mekânları cennet olsun.

Türkçülük Dâvâsının son mağduru sevgili hocam, değerli insan, aziz ve muhterem dostum, ağabeyim

Zeki Sofuoğlu, 18 Nisan 2014 Cuma günü, Zincirlikuyu Mezarlığı içerisinde kılınacak Cuma namazını müteakip edâ edilecek Cenâze namazından sonra Zincirlikuyu mezarlığında ebedî istirahatgâhına tevdi edilecek.

Cenab-ı Allah’tan aziz büyüğümüze rahmet, sevenlerine, tanıyanlarına ve dostlarına sabr-ı cemil niyaz ediyorum.     

TÜRKÇÜLÜK DÂVÂSI NEDİR?

Genç Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk 20 yılındaki uygulamalar, Türkçülük esasına dayalıdır. Bu atmosfer içerisinde dönemin başbakanı Şükrü Saraçoğlu, 5 Ağustos 1943 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde bir konuşma yapar. Konuşmada şu cümleler yer alır:

‘Biz Türk’üz. Türkçüyüz ve daima Türkçü kalacağız. Bizim için Türkçülük, bir kan meselesi olduğu kadar, en az bir o kadar da vicdan ve kültür meselesidir.  Biz, azalan veya azaltan Türkçü değil, çoğalan ve çoğaltan Türkçüyüz.  Ve her vakit, bu istikamette çalışacağız.’

 Başbakan böyle diyordu. Fakat Millî Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel himâyesinde, Sabahattin Ali’nin önderliğini yaptığı bir grup eğitimci, anti Türkçü ve komünist fikirlerin yayılması için geniş kapsamlı faaliyetler içerisindeydi.

Türk Milliyetçiliği’nin önder şahsiyeti Hüseyin Nihal Atsız, Başbakan’a hitaben bir açık mektup yazıp sâhibi olduğu Orkun Dergisi’nde yayınladı. Mektuplarda, devletin içine ve hatta beynine sızmaya çalışan zararlı cereyanlara dikkat çekiyor ve isimler veriyor, işlenen suçları detayları ile açıklıyordu.

Sabahattin Ali, Hasan Ali Yücel’in teşvikiyle, bu mektupta kendisine hakaret edildiği iddiasıyla, Hüseyin Nihal Atsız aleyhine dâvâ açtı. Duruşma, 26 Nisan 1944 tarihinde Ankara’da başladı ise izdiham sebebiyle hüviyet tespiti yapıldıktan sonra 3 Mayıs 1944 tarihine tehir edildi. İkinci duruşmaya gençler alınmadı. Onlar da Adliye binasından Ulus’a yürüdüler. 

Türkçülük aleyhtarlarını protesto etmek maksadıyla yapılan bu yürüyüşler, 1950 yılından sonra ‘3 Mayıs Türkçülük Günü’ adı ile anma- kutlama şekline dönüştü. 

Neden Adana ile Uğraşılıyor?

Evet!

Neden Adana ile uğraşılıyor?

Hiç nedenini derin derin düşündünüz mü?

Ülkenin geçirdiği sarsıntılar arasında bu uğraşının nedenini enine boyuna tarttınız mı?

Ben, size çok açık – seçik bu nedeni anlatmaya çalışayım.

Bir kere, Türkiye, herkesin bildiği gibi bölgemizde oynanan emperyal oyunların tam ortasında, tam göbeğinde bulunmaktadır.

Oyunun tam ortasında bulunan ülkemizin en önemli bölgelerinden biri de orta ve doğu Akdeniz havzasıdır.

Bu havzanın millî hassasiyeti yüksek, Türk milletini referans alan görüşler tarafından yerel olarak idare edilmesi, oynanan emperyal oyunların bozulması anlamına gelebilir. Yani, oyunlar istendiği rahatlıkta oynanamayabilir.

Bu bölgenin ana ekseni de Adana’dır. Bu eksenin Millî Devlet ve Üniter(Tekil) yapıyı, Cumhuriyet’in kuruluş ilke ve felsefesini kabul etmiş kadrolarca yönetilmesi, hem emperyal güçlerin ve hem de onların yerli işbirlikçilerinin hiç de hazmedebileceği, kabulleneceği bir sonuç değildir.

Hele, Dörtyol, Osmaniye, Adana, Mersin bu kadrolar tarafından yönetilir ve Antalya’da da bu kadrolar oldukça yüksek bir oran yakalamış olursa, buna bir de Hatay’ın kontrol edilmesi zor birileri tarafından kazanıldığı düşünülürse, bu durumu egemen güçlerin ve yerli işbirlikçilerinin kabullenmesi mümkün değildir.

İkinci bir husus, Adana’yı mutlaka alacaksınız diye talimat alanlar, bu başarısızlıklarını örtmek için ellerinden gelen her oyunu oynayacaklardır. Bu konu, zaten çok açık görülmektedir. Sandıklar açıldıktan sonra sabaha kadar yaşananları çok yakından takip eden ve bir kısmını bizzat bilen bir kişi olarak söylüyorum. Kaldı ki,bazı oy toplama merkezlerinde yaşananları ilgili herkes de bilmektedir.

Diğer bir husus, Cumhurbaşkanlığı seçiminde, bu bölgenin tavrının çok açık olarak ortaya çıkmış olması, kendilerini dev aynasında görenleri korkutmuş, ürkütmüştür. Zaten, ülkenin tamamında yapılan her türlü şaibeli ve kirli işlere rağmen, istenen sonucun alınamamış ve hatta gerilenmiş olması, sinirlerin daha da gerilmesine neden olmuştur.

Bir diğer husus da, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en yaygın şaibeli seçimi olan bu seçimlerde, açık kirli işlerin karşılıklı yapıldığı izlenimini kamuoyuna sunmak, şaibeye ortak bulmak adına Adana kurban edilmek istenmektedir.

Yetkililerin tüm imkânlarını seferber ettiği, her türlü işi yapmaktan çekinmediği, bütün güçlerini çok açık bir fanatik taraftar olarak kullandığı bir ortamda muhalif olarak kim nasıl hile yapabilir? Böyle bir durum mümkün mü?

Kaybetmeyi bileceksiniz, kaybetmeyi kabulleneceksiniz diyenler, Adana için neden bu kadar hazımsızlık çekiyorlar acaba?

Dilerim, bu hazımsızlık çabuk geçer ve Adana’da sular çabuk durulur. Yoksa, Adana’ya, bölgeye ve ülkeye yazık olur.

Biat Kültürü

 

Daha çok Doğu toplumlarında görülen ve “otoriteye karşı kayıtsız şartsız bağlılık durumu” olarak açıklanabilecek biat kültürü, toplumda kimlik sorunu yaratan temel problemlerden biridir.

Çünkü otorite olan güç kendini güçlü kılmak için kendisine bağlı olan kitleyi zayıf tutmaya çalışır. Zayıf olan kitle de kendini ayakta tutabilmek için otoriteye daha çok bağlanır. Toplumlarda, özellikle Doğu toplumlarında bu döngü hemen hemen her sistem içerisinde bu şekilde devam eder.

Türk toplumuna baktığımızda otoriteyi ailede babadan, okulda öğretmenden, işyerinde patrondan, inançta şeyhten, ekonomide ise devletten bekleyen bir geleneğin hüküm sürdüğü söylenebilir.

Böyle bir gelenek içerisinden gelen insanlardan edilgen ve itaatkar bir toplum meydana geleceği de aşikardır.

Bu bağlamda ülkenin içerisinde bulunduğu duruma baktığımızda 28 Şubat ve akabinde yaşananların dindar kesimin büyük bir kısmında travma yarattığını görürüz. Bu travma sonucu olarak meydana gelen bir oluşum olan AKP’nin, aslında siyasi bir hareketten çok sosyal bir hareket olduğunu söylemek mümkündür.

Söz konusu travmaya binaen mağduriyet psikolojisi içerisinde olan dindar kesimin bir kısmı, kendi içerisinden güçlü bir siyasi parti çıkardığı, partinin iktidara gelmesiyle de otoriteye kayıtsız şartsız bağlandığı görülmektedir. Bu kesim kendini mağdur ve zayıf olarak gördüğü için kendi mevcudiyetinin devamının iktidara bağlı olduğunu düşünmesi de doğal bir sonuçtur.

Şu an toplumun bir kesiminin içerisinde bulunduğu duruma bakıldığında, geçmişte “din elden gidiyor” diyenlerin dinin bir nevi ayağa düşürülüp, dindarların saygınlığının yitirilmesine ses çıkarmamalarını, yayınlanan tapeler ve ses kayıtlarına karşı “oyun aynı, oyum aynı” sloganı ile savunmalarını başka türlü açıklamak kanaatimce mümkün olmamaktadır.

Sorgulamadan körü körüne itaat, gücü elde tutanların denetlenmesine yönelik mekanizmayı ortadan kaldırdığı için yapılan yanlışların sonuçları geniş kitleleri etkiler hale gelmektedir.

Bu noktada belirtmek gerekir ki 28 Şubattan günümüze değin tüm bu yaşananlardan etkilenenlerin başında “başörtülü kızlar” gelmektedir. Çünkü bu kesimde erkekler sıkıntılı anlarda kendilerini “kamufle” edebilmektedir.

Ve acı olan odur ki; 28 Şubat sürecinde sokakta yürüyen başörtülü bir kız “Fadime Şahin” algısıyla özdeşleştirilebilirken, günümüzde yaşananlar neticesinde ise “hırsız” algısıyla özdeşleştirilebilmektedir!

Sonuç itibariyle toplumumuzdaki bir kısım dindarlar arasında daha çok mevcut olan biat kültürü en çok zararı bu kesime vermiş, dünün saygı gören “ak sakallı” ve “başörtülü” kişileri bugün saygınlığını yitirme tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştır.

Umarım bundan sonra Kuran-ı Kerim’de birçok kez vurgulanan “düşünmez misiniz!” ikazının ne kadar önemli olduğunun idrakine vararak hayatımıza yön veririz…

Saygılarımla…

 

 

Demini Bulunca Söz Güzelleşir

 

Söylenen türküler ruh verir saza
Hem tele can verir hem de avaza
Bahardan bir şeyler taşırsan yaza
Hazan beklediğin güz güzelleşir

Dünden ne var ise bırakıp düne
Arif olan kişi bakar önüne
Gece terk edince yerini düne
Değer seher yeli yüz güzelleşir

Gönlü hoş olanın dili hoş olur
Arayan, menzili her türlü bulur
Gözler ışığını kalplerden alır
Sevgiyle bakınca göz güzelleşir

Lüzumsuz işlerin olmaz davası
Boşa geçen ömrün tutulmaz yası
Meclisinde olur sohbetin hası
Demini bulunca söz güzelleşir

 

 

Peygamberimizden Seçme Hadisler

 

Âlemlere rahmet olarak gönderilen, Peygamberimiz Hz. Muhammed (SAV)’in, dünyayı aydınlatmasının ve insanlığı şereflendirmesinin  1443. Yıldönümünün ülkemize, İslam âlemine ve tüm insanlığa huzur, barış, kardeşlik ve sevgi getirmesini temenni ediyorum.

1 – İslam (Din) Güzel ahlaktır.

2 – İnsanlara merhamet etmeyene Allah(cc) da merhamet etmez.

3 – Müslüman; İnsanların elinden ve dilinden güvende olduğu kimsedir.

4 – Allah (cc)’ın rızası Anne – babanın rızasındadır. Allah’ın öfkesi de anne – babanın öfkesindedir.

5 – Üç dua vardır ki bunlar şüphesiz kabul edilir.

Mazlumun duası,

Misafirin duası,

Anne babanın evladına duası

6- Küçüklerimize merhamet etmeyen, büyüklerimize saygı göstermeyen iyi Müslüman değildir.

7 – Cebrail bana komşu hakkında o kadar çok tavsiyede bulundu ki ben Allah’u Teala komşuyu komşuya mirasçı kılacak zannettim.

8 – Hiç biriniz kendisi için istediğini Müslüman kardeşi için istemedikçe gerçek iman etmiş sayılmaz.

9 – İman etmedikçe cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe de (gerçek anlamda) iman etmiş olmazsınız.

10 – Namaz Müslümanı Allah(cc)a yaklaştıran bir vasıtadır.

11 – Söz taşıyanlar( cezalarını çekmeden yada affedilmedikçe)cennete giremezler.

12 – Bizi aldatan bizden değildir.

13 – Temizlik imandandır.

14 – Sizin en hayırlınız Kuranı öğrenen ve öğreteninizdir.

15 – Sizin en hayırlınız hanımlara karşı en iyi davrananınızdır.

16 – İlim öğrenmek (kadın- erkek) her Müslüman’a farzdır.

17 – Kişi sevdiğiyle beraberdir.

18 – Namaz dinin direğidir

19 – Aranızda selamı yayınız.

20 –  Besmele her hayrın (iyiliğin)başıdır.

21 – Sofrada sağ elinle ve önünden ye.

22 – Ameller niyetlere göredir.

23 – Her insan hata eder. Hata edenlerin en hayırlısı tövbe edenlerdir.

24 – Hasetten kaçınınız, çünkü ateşin odunu yakıp bitirdiği gibi hasette amel defterinizdeki iyilikleri yiyip bitirir.

25 – Daha vakti var ilerde (ibadet) yaparım demek şeytanın müminlerin kalplerine bıraktığı vesvesedir.

26 – Ümmetimden bana en yakın olanları bana en çok salâvat getirenlerdir

27 – Cennet anaların ayakları altındadır.

28 – Mümin bir delikten iki defa ısırılmaz.

29 – Hiçbir anne – baba, çocuğuna güzel ahlaktan daha iyi bir hediye veremez

30 – Utanmadıktan sonra dilediğini yap.

31 – Müslüman Müslüman’ın kardeşidir ona zulmetmez.

32 – Kim Müslüman kardeşinin bir ihtiyacını giderirse Allah ta onun bir ihtiyacını giderir.

33 – Kim bir Müslüman’ın kusurunu örterse Allah’ta kıyamet günü onun kusurunu örter.

34 – Müslüman’ın Müslüman üzerinde beş hakkı vardır.

a) Selamını almak

b) Hastasını ziyaret etmek

c) Cenazesine iştirak etmek

d) Davetine icabet etmek

e) Aksırana “yerhemükallah “demek

35 – Kibir hakkı kabul etmemek ve insanları küçük görmektir.

36 – Kıyamet gününde müminin terazisinde güzel ahlaktan daha ağır bir ibadet bulunmaz.

37 – İnsanlara teşekkür etmeyen,  Allaha da şükretmez.

38 – Güzel söz sadakadır.

39 – Her meşru ve güzel iş sadakadır

40 –  İnsanların çoğu iki nimetin farkında değillerdir: sıhhat(sağlık) ve boş vakit.

 

 

 

Yeni Bir “Kırım Savaşı”na Doğru mu?

161 yıl önce başlayan ve 3,5 yıl süren meşhur Kırım Harbi, egemen güç İngiltere‘nin yanına Fransa, Osmanlı ve Piyemonte’yi (İtalya) almasıyla 1856 Paris Antlaşması ile Rusya aleyhine neticelenen bir bölgesel savaştır.

Çar I.Nikola ile vites büyüten Rus İmparatorluğu, “Karadeniz’e inmek – Boğazlara uzanmak – Sıcak denizlere hâkim olmak” şablonunda ifade edilen geleneksel politikasını 1853-1856 yılları arasında askerî anlamda test etmiş ve Avrupa koalisyonuna karşı boyunun ölçüsünün almıştır. En azından 20 yıllığına..

Hasta Adam Osmanlı‘nın yerini ‘Kaotik Adam Ukrayna‘ almıştır. Ama Rusya aynı Rusya‘dır. 4’ncü dönemini yaşadığı Putin‘le dağılma sonrası bitmişlik psikolojisini aşmış, adeta tükenmeye yüz tutmuş bir millete ideal ve güç enjektasyonu yapmıştır.

Sermayenin millîleştirilmesi, ustaca yapılan enerji hamleleri, alternatif stratejik denge arayışları ve idarî-ekonomik istikrar Rusların aklına tekrar karpuz kabuğu düşürmeye yetti. Türkiye‘ye örnek olması bakımından ‘Demir İradeli Çar – Vladimir Putin‘e takdir hissimiz Kırım’ın ilhakına kadardı.

Rusya ile Gürcistan Savaşı‘nda Türkiye‘nin çıkarı Şaakaşvili‘nin yanında bedavadan yer tutmak değil Rusya’yla paralel bir hareketle Abhazya ve Osetya‘yı tanımak, yanı sıra Moskova ve Kars Antlaşmalarının tanıdığı “Garantörlük” hakkımız uyarınca hukukî olarak özerkliği zedelenen Acarya’nın da bağımsızlığı için uğraş vermek olmalıydı kanaatimce.

Fakat ‘dün dündür, bugün bugündür’. Dışişleri Bakanı, yerel seçimlere yönelik Suriye – Süleyman Şah Şovu dillendireceğine ve devlet sırlarını çoluk-çocuğa dinlendireceğine muhtemel bir Kırım Savaşı için uluslar arası temaslarda bulunmakla görevini yapmalıydı.

ABD’nin, AB’nin ve NATO’nun yerinde tavırlarına Türkiye destek vermelidir. Türkiye hem Rusya’nın çevresindeki hem de Rusya Federasyonu’nun içindeki 100 milyonluk soydaş / akraba kitlesini ve bu büyük kütlenin meşru yönetim organizasyonlarını uluslararası kamuoyuyla birlikte hareket için çoktan hazırlamalıydı / halen hazırlanmalıdır.

Gerçi Ukraynalı askerlerin ölmeyi bilmemesi, bölünerek parçalanan ülkeleri için 1 kayıp / şehit bile verememeleri Rusya’ya karşı uluslararası kampanyanın hızlı oluşumunu mümkün kılmamıştır. Neticede 19.yy teknikleriyle toprak kazanımından öte bir şeydir Rusya’nın Sivastopol ve Odesa’da yıllar sonra demirleyen bir donanma bulundurması.

Mesele sadece bizim çilekeş Kırım Türklerinin yeni çilelere salınması ve Türkiye’nin kuzey-kuzeydoğu sınırlarının güvenliğinin kalmayışı değildir; Rusya’nın Kırım’a çökmesi ve bir daha çıkmaması demek tekrar iki kutuplu dünyaya ‘evet’ demektir, Obama’nın yanında Putin adına da hüküm vermektir. Dahası Moldova‘dan, Belarus‘tan, Kazakistan‘dan başlayarak Rusça konuşan nüfuslara örnek teşkil etmektir hatta Rusya Federasyonu içinde de aksi vaziyette Moskova’dan ayrılma emellerini ateşlendirmektir.

Küresel Kapitalizm, belli bir denge ve akış periyoduyla Süper Güç’lük görevini Çin Denizi‘ne taşıma kararını almışsa, yedeklemesini de Hint Okyanusu‘nda kurguluyorsa mümkün olan en az sorunla geçiş sağlanmaya çalışılır.  Ve fakat evdeki şirketokrasiye uymayan bir hesap ve kontrolsüz bir güç aşımı söz konusuysa bence bölgesel bir savaş kaçınılmazdır.

Çünkü savaş onlar için ekrandan bir simülasyon ve tabii ki kâr maksimizasyonudur. İnsanların bolca ölmesi, şehirlerin dövülmesi ve ülkelerarası heyecan köpürmesi onlar için sadece bir veridir. Ve asıl veriler GDP, İmport, Export, Debt gibi İngilizcenin kutsal kelimeleridir.

Türkiye; bir tarafı ağır basan ikili ve büyük, çoklu olarak da küçük küçük politikalar üretmelidir. Elbette bu saatten sonra da namusu iğfal edilmiş bir Dışişleri Bakanlığımız ve onun hayalperestlik nazırı Davutoğlu ile gitmez. Cumhurbaşkanlığı ve sonrası Genel Seçimlerle yeni sürecin atamaları yapılır netekim. Tabii eğer önümüzde yeni bir Yalta yoksa, yani paylaşımda anlaşılmamışsa..

İsmet Berkan’a Cevap

 

09 Nisan 2014 tarihli Hürriyet Gazetesi’nin yedinci sayfasındaki köşe yazısının bir bölümünde “Yarımız Türkçü, Yarımız İslamcı” başlığı altında bir yazı yazmışsınız. Bu ne şuursuzca bir yazıdır! Önceleri milletimizi “Türk müsün? -Müslüman mısın?” diye ayırmaya çalıştılar, olmadı.

“Solcu musun? – Sağcı mısın?” diye ayırmaya çalıştılar, bu da olmadı. Sonra “Alevi misin? -Sünni misin?” diye bölmeye çalıştılar, bu da tutmadı. Daha sonra “Türk müsün – Kürt müsün?” diye bölmeye çalıştılar, bu kısmen bazı bölgelerimizde taraftar buldu.

Şimdi de yazar seçim sonuçlarını değerlendirirken “Yarımız Türk – Yarımız İslamcı” diye yeni bir bölme ve ayrıştırma yapıyor. Kendisine siz hangi taraftansınız diye sormayacağım. Çünkü böyle bir yazı yazan kişinin hangi tarafta olduğu beni ilgilendirmiyor. Ama ben Türk olarak doğdum ve Türkçüyüm. Çünkü Yüce Allah beni Türk yaratmıştır. Ben Allah’a hamdolsun İslâmcıyım. Çünkü Yüce Allah son din olarak İslâmiyet’i Hz. Peygamberimize göndermiş benim dedelerim de bu kutsal dini seçmişlerdir.  Ben de bu sebeple herkesten daha çok İslâmcıyım. İslâm dini, karanlıkları aydınlatan son dindir. Sayın yazara bir tavsiyemiz var; Bilmediğiniz konularda lütfen ahkâm kesmeyiniz. Bilerek veya bilmeyerek yeni bir bölünmenin ateşini fitillemiş olursunuz.

Türk Milleti Türk’ü ile Kürdü ile bir millettir. Asil bir millettir ve son nefesine kadar da İslâmcıdır.

 

 

Kanuni Sultan Süleyman’ın Dansın Yasaklanması İçin Fransa Kralı Fransuva’ya Mektubu

Günümüzde, memleketin her yerinde, hatta İslam dünyasının ve dünyanın her yerinde bir medeniyet alameti olarak kabul edilen ve genç, ihtiyar herkes tarafından yapılan dans denen şey, ilk defa Kanuni zamanında Fransa’da yapılmaya başlanmıştı. Osmanlı İmparatorluğu’nun sınırları, Avrupa’nın ortalarında idi ve Fransa’ya kadar dayanıyordu. Bu dansın ilk yapılmaya başladığını duyan Kanuni Sultan Süleyman, Fransa Kralı Fransuva’ya bir mektup yazdı. Kanuni mektubunda şöyle diyordu:

“Ben ki; kırk sekiz krallığın hakanı Sultan Süleyman Han’ım. Sefirimden aldığım habere göre, memleketinizde dans namı altında kadın-erkek birbirine sarılmak suretiyle, alameleinnas(herkesin gözü önünde) icra-i lağviyyat (faydasız işler) işlenmekte olduğu mesmuu şahanem olmuştur (işitmişimdir). …İş bu rezaletin memleketime de sirayeti ihtimali muvacehesinde name-i hümayunum yed’inize (elinize) vusulünden (ulaşmasından) itibaren derhal son verilmediği takdirde, bizzat ordu hümayunumla gelip men’e muktedirim.”(1)

Kanuni’nin bu mektubundan sonra, Fransa’da yüz sene dans yapılmamıştır.

1-İbrahim Refik-Tarih Şuuruna Doğru.3-Albatros Yay.-İst.2003-S.86