29.4 C
Kocaeli
Pazartesi, Temmuz 27, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 892

Vicdanlarınızı Kanatmaya Devam Edeceğim

 

AYAKKABI KUTUSUZ YAZI YAZMALIYMIŞIM. Milli görüş geleneğinin ilimizdeki önemli isimlerinden olan, fakat çok sonraları Ak Parti’li olan bir dost beni yazılarım hakkında uyardı. Özellikle 17 Aralık‘tan bu yana gündemde olan “yolsuzluk ve rüşvet soruşturmaları” sonrası yazdığım yazıların üslubu hakkında.

Bu dostumuz parti içinde bir kısım yetkililerin, ahlaki zafiyet içinde olduklarını ve çok yanlış işler yaptığını kabul ediyor. Kendisinin ve yakın arkadaşlarının partideki bu yanlışlara ortak olmak için değil, düzeltmek için orada bulunduklarını ifade ediyor.

Bana uyarısı ise şöyle: “Bizi ayakkabı kutuları, yatak odalarındaki çelik kasalar gibi sembol kavramları kullanarak düzeltemezsiniz. Bu kavramlarla yazılan yazılar kumpasçıların ve CHP’lilerin üslubudur. Bizler ‘ayakkabı kutusu‘ ibaresini gördüğümüz anda yazının gerisini okumayız. Oysa siz Kocaeli Aydınlar Ocağı başkanısınız. AK Partililerle aynı manevi iklimden beslenmiş bir kitleyi temsil ediyorsunuz. Bizi düzeltmek istiyorsanız bu üslubunuzu değiştirmelisiniz.”

*****

ÜSLUBU BEYAN AYNIYLA İNSAN: Bu sözün anlamı, kişinin konuşma tarzı ve hareketleri kişinin iç dünyasının ve karakterinin aynasıdır demek. Benim yazılarım da duygu ve düşüncelerimi, iç dünyamı ve karakterimi yansıtıyor olmalı.

Yazılarımda kişilere yönelik aşağılayıcı ve hakaret teşkil edecek kavramları kullanmamaya çok özen gösteriyorum. Kişileri değil, olayları değerlendirmeye çalışıyorum. Özellikle lider, genel başkan, kanaat önderi gibi arkasında kendisini seven kitleler olan şahıslara karşı tahkir edici üslup kullanmayı bu kitlelere karşı saygısızlık olarak görürüm.

Fakat hem köşe yazısı yazacaksınız ve hem de ülkenin birinci gündem maddesi olan bir konuda sembol kavramlar haline gelmiş ibareleri hiç kullanmayacaksınız. Bu mümkün değil.

Ancak bugün AKP’li dostumuzun tavsiyesine uyacağım. Aşağıdaki yazımda ayakkabı kutularından, milyar doların sıfırlanmasından, çikolata kutularıyla gönderilen rüşvetten ve de 7 yüzbin TL’lik rüşvet saatten bahsetmeyeceğim. Bunların soruşturmalarının önlenmesi ve örtülmesi çabalarını da tartışmayacağım.

*****

AKP’LİLERDE SİGARA VE ALKOL KULLANANLARIN PSİKOLOJİSİ HÂKİM

Türkiye’de en kolay istenen şey sigara veya sigaranızı yakmak için ateş istemektir. Eğer sigara müptelası iseniz ve bırakamıyorsanız, sizin gibi müptela olanlarla beraber tüttürmek hoşunuza gider. “Buradan yak” ısrarcılığı çok yaygındır. Sigaranın aleyhinde konuşanları susturmak için ise hemen savunma mekanizmaları geliştirerek on tane mazeret üretirsiniz.

Alkol konusunda da benzer bir durum vardır. Kendisi içmekte olan biri, yanında bulunan arkadaşlarının da içmeleri için inanılmaz ısrarcı olurlar.

Oysaki bu maddelerin insan sağlığına zararlı olduğunu kendileri de bilir, arkadaşları da. Bilmeyenler için zaten ambalajlarında kocaman yazılarla “zararlı” hatta “öldürür” gibi uyarılar bulunur.

Esasen kötü alışkanlıklarını terk edemeyen insanlar, bu zararlı maddelerin kullanımına başkalarını da ortak etmek suretiyle kendi vicdanlarını rahatlatırlar.

Şimdi Ak Parti’li dostlarımız “partimizi zararlı madde gibi gösterdi” diye yazımızın bundan sonraki kısmını lütfen okumaktan vazgeçmesin. Teşbihler bazen abartılı ve acıtıcı olabilir. Benim maksadım AKP’yi bir şeye benzetmek değil, insanların kendi vicdanlarından gelen isyanı hangi mekanizmayla bastırmaya çalıştığını anlamaya ve anlatmaya çalışmak.

*****

TÜRK KİMLİĞİ VE İSLAMİ DEĞERLER

Benimle aynı kültür kaynaklarından ve manevi iklimden beslenerek yetişen ve Ak Parti mensubu/ destekçisi olan dostlarımın sayısı çok fazla. Bu dostlarımız AKP döneminde Türk kimliğine yönelik yapılan saldırılar, ülkenin bir bölümünün PKK terör örgütüne teslim edilmesi gibi milli konularda hassastır ve endişelidir. Bu dostların yolsuzluklardan ve kamu malı, kul hakkı yenilmesi gibi konulardan rahatsız olmamaları mümkün değil. Ama çok çeşitli sebeplerle AKP’yi desteklemeye devam ediyorlar.

Kimisi bu parti sayesinde makam, iş, para elde etmiş. Kimisi muhalefete kızgın ya da yetersiz görüyor. Tayyip Erdoğan’ın tavrına hayran olan da var. Güçlüden yana olmanın dayanılmaz rahatlığından vazgeçemeyen de. Kimisi de alışkanlığını terk edemiyor.

İşte benim yazılarımdan en çok bunlar gibilerin rahatsız olduklarını görüyorum. Çünkü vicdanlarında var olan yarayı kaşıyorum.

Ben bu yaraların kanamasını istiyorum. Çünkü onları seviyorum.

Çünkü vicdanların sesine kulak vermemekle onlar kendilerine olan özsaygılarını yitiriyorlar. Ayrıca AK Parti’ye de, ülkemize de zarar veriyorlar.

Parti içinde hiçbir etkileri olmadığı için mi, var olan etkilerini de kaybedecekleri korkusundan mı bilemiyorum. Dışarıda dile getirdikleri yanlışları parti içinde gündeme bile getirmiyorlar.

Oysa bu dostlar vicdanlarının sesine kulak verseler, partilerinin içinde yaşanan yanlışları dile getirebilseler.. PKK ile müzakere sürecinin ülkemizi getirdiği noktayı görebilseler, eleştirebilseler.. Yolsuzluk yapanların ve rüşvetçilerin korunmasına karşı çıkabilseler.. Hukuk sisteminin her gün bir temel taşının yıkılmasına, otoriterleşmeye doğru gidişimize seslerini çıkarabilseler… Çok önemli bir görev yapmış olacaklar.

Hiç olmazsa içeriden biri olan Abdurrahman Dilipak kadar bazı yanlışları dile getirebilseler:

“Bir de kısas yapıyorlar, akıllarınca, onlar bizim mallarımızı çaldı yıllarca, bize zarar verdiler, biz de onun karşılığını alıyoruz şimdi..

Onların size yaptıklarını, siz onlara yaparak aslında onlara benziyorsunuz.. Arada fark kalmıyor.. Babalarının sizin babanıza yaptığı zulmü, siz oğullar olarak, onların çocuklarına ödetiyor, buna da adalet diyorsunuz..

Kimi dini kullanıyor, kimi tarihi, gelenekten bir rivayet buluyor, onun arkasına saklanıyor. Öyle olunca da, bütün haramları helâl kılmak mümkün oluyor..

Rüşvetin de kılıfı bulunmuş, torpilin de.. Fetvası da alınmış! O zaman  geriye ne kalıyor.. Çalabilirsiniz de.. İftira da edebilirsiniz.. Tehdit ve şantaj da mümkün, kumar oynayabilir, oynatabilirsiniz.. Bu bir “savaş” dersiniz, öldürürsünüz de!”

Ya da Ali Bulaç‘ın ifadesiyle “imanımız eylemlerimizde tezahür etmiyor” özeleştirisi yapabilseler.

*****

VİCDANLARINIZI DAHA FAZLA KANATACAĞIM

Milli ve İslami değerlerle yetişen AKP destekçisi dostlar. Ben sizin vicdanlarınızın yarasını kaşımaya, daha fazla kanamasını sağlamaya çalışacağım.

Ta ki vicdanlarınızın sesine uyarak, bulunduğunuz yerde üstünüze düşen vazifenizi yapıncaya kadar… Veya size yakışmayan yeri terk edinceye kadar…

Bunları yapamıyorsanız vicdanlarınızı sökün atın. Bir daha da değerlerinizden ve imanınızdan söz etmeyin.

 

 

 

Kelimelerde Âşikar Olan Gelenek

0

 

İnsan, yiyecektir, içecektir şimdi;

“Ahlâk”, bilinmez, ne demektir? Şimdi…

Destan masal, îmanlı yobaz, âile lâf;

Altın gelenekler gidenektir şimdi.

Arif Nihat ASYA

 

Hayat sadece mekânda yaşanmaz,mâzî, hâl ve istikbâl çizgisinde zaman, mekândan soyutlanamayacak kadar önemli bir gerçekliktir. Zaman ve mekân boyutlarından herhangi biri dışarıda tutulduğunda ne ferdin ne de cemiyetin anlaşılması mümkündür. Yine bunlardan birinin ihmal edildiği bir cemiyette sıhhatli yapılanmalardan bahsetmek hayli güçtür.

Zaman bir taraftan yapıcıdır; büyütür ve olgunlaştırır. Ancak her büyüme ve olgunlaşma aynı zamanda mirası devredilen bir hayattan çekilmedir. İşte bu mirasın intikali gerçeğidir ki yok oluşu ortadan kaldırır, değişen bir sürekliliği mümkün kılar. Bütün bunların hayata tatbiki ise mekânda gerçekleşmektedir.

Mekân, yaşanıyor olması itibariyle hâl ile alakalı iken, yaşanmışların izlerini taşımasıyla geçmiş, nihayet geleceğin inşası için atılan temel olmasıyla da yarınları kendi bünyesinde barındırmaktadır.

Geçmişe çevriliş, insanı geleceğe götürür. İnsanı yüreklendirir, bilinçlendirir, hayata bağlar, umuda yönlendirir. İnsanın bedeni ile geçmişe gitmesi imkânsızdır. Geleceğe ise ancak zamanın ilerlemesine paralel, ömrü nispetinde gidebilmektedir. Ancak insanoğlu herhangi bir varlık gibi “hâl”e mahkûm değildir. “Hâl”den bir eliyle mâzîye diğer eliyle de istikbâle uzanabilir. Geçmişteki insanların fikrî ve maddî dünyalarına ulaşabilip onlarla konuşabileceği gibi, geleceğe de yönelip, şu anda yanında olmayan tanımadığı insanlara seslenebilir. Bunu başarabilmenin yolu ise geleneğe vâkıf olabilmek ve geleceği inşa etmekten geçer. Yani bir taraftan asırların birikimini, ona değen her elin şuuruna vararak alabilirken, diğer taraftan bu ellerden biri de kendi olup, geleneği ihyâ ya da eskiye ilave yeni geleneklerle geleceğe seslenebilir.

Bu cihanda bâkî kalan hoş sadâları dinleyip, yine bâkî kalacak hoş sadaları gök kubbeye hediye edebilir. Kâh Süleymaniye’de cedlerin mağfiret iklimine girer, kâh Karacaoğlan’la pınar başına varır, kâh Yunus Emre ile secdeye varır ya da Plevne kapılarında ağlaşır. O halde ölümsüzlük, hayalî bir iksirde değil, geleneği yaşamada ve yaşatmadadır.

İnsanı insan yapan hasletlerden en önemlilerinden biri sadece bugünü ve kendisi için yaşamamaktır. Çünkü insanın her günü kendi ve başkalarının yarını için bir belirleyicilik özelliğini haizdir. Geçmişte büyük hatalar yapmış olan insanlar hâlâ lânetle anılırken, insanlığa güzel hediyelerde bulunmuş olanlar şükranla yâd edilmektedir.

İnsanoğlu tek başına düşünüldüğünde dahi, her yeni güne sil baştan, başlamaz. Çünkü gün her ne kadar yeni de olsa, karanlığı yarıp atan güneş bir önceki karanlığın dağıtıcısı, gün de bir öncekinin devamıdır. Araya en fazla geçici bir uyku girmiştir ki, uykuda bile gün yaşanmaya devam eder. Görülen rüyalar geçmişin izleri, geleceğin hayalleri ile doludur. Cevaplanmamış sorular önceki günden arta kalmış, cevaplanmış olanlar ise yine dünden ikrâm olmuştur. Bütün meydan okumalarına rağmen insan, düne râm olmuştur. Diğer taraftan galebesi de kendi dününedir.

Herhangi bir topluluğun üyesi olmak, kendini geçmişine göre konumlandırmak demektir. Fert içinde bulunduğu cemiyeti reddetse bile bunu geçmişine müracaatla yapmaktadır. Dolayısıyla geçmiş, insan bilincinin sürekli bir boyutu; cemiyetin müesseseleri, değerleri ve diğer kalıplarının kaçınılmaz bir terkibidir. O halde bugüne ilişkin tecrübelerimiz, büyük ölçüde geçmiş hakkındaki bilgimize dayanmaktadır.

Günümüzün dünyasını, geçmişin olaylarıyla ve nesneleriyle sebep-sonuç ilişkisi çerçevesinde, yani geçmişin, o anda yaşamadığımız olayları ve o anda algılamadığımız nesneleri hâfızamızda güncel olanlarla ilişkilendirerek yaşarız. Bu da şimdiki zamanı, çeşitli geçmiş tecrübelerimizden hangisiyle bağlantısını kurabilirsek ona göre yaşayacağımızı gösterir. Bu durumda, geçmişi günümüzden süzerek çıkarma güçlüğüyle karşılaşırız. Burada iki zorlukla karşılaşırız. Birincisi, bugüne dair olanlar, geçmişe ilişkin hatırlamalarımızı etkilemeye yatkındır. İkincisi, geçmişe dair olanlar, günümüzle ilgili tecrübelerimizi etkileme ya da çarpıtma eğilimindedir.

Geçmişin bugünü belirlediği bir gerçektir. Bu minvâlde bugünü bize anlatan dündür. Fakat geçmişi anlama ve değerlendirme çabasında da bugünün etkisini yok etmek mümkün değildir. Bugünün olayları ve algıları dünün manâlandırılmasında belirleyici bir özelliğe sahiptir. Dünü, her yeni günde, eski olmayan ama şimdi olan yeni olaylar ve nesneler ile birlikte yaşarız.

Süreklilik ve gelenekteki her derin kopma, yeni bir başlangıç arama aşamasında “geçmiş”in oluşmasına yardımcı olur. Yeni başlangıçlar, Rönesanslar, Restorasyonlar hep geçmişe dönüş, ondan destek alma biçiminde ortaya çıkar. Geleceği ürettikleri, yeniden kurdukları, kapsadıkları ölçüde geçmişi keşfeder.

Geçmişi bugüne getirenler, kalemi edeple konuşturdular. Edebi atmadan edebiyata dalan yazar, cemiyet denilen toprağı kalemiyle çapalar. Kelimelerden müteşekkil tohumu, semaya boy versin diye serper. Eseri boy boylar, soy soylar. Tohum toprakta can bulur. Toprak onu kendi canıyla besler. Tohum kök saldıkça sema ona yaklaşır. Derinlere daldıkça, canına can katar ab-ı hayat. Yazar, gönül güneşi ile aydınlatır. Gönülde hararet, başta bulut olur, bulutta kelime doludur. Kelimeler yağmur olur, sağanak olur, kar olur, divana kurulur.

Kaşgarlım, kelimelerin dörtnala koşturdu. Diktiğin fidanlar kök saldı derinlere, boy verdi göklere. Divanına vardıkta kelimelerin ebedî azığımız oldu. Nazım Payam’ın Türkçe yazan kaleminden dökülüp gönlümüze doldu:

Kelimeler Kaşgarlım

Bu bizim kelimeler

İçimizde uçuşan

Kanadı gümüşten kuş

Göğe ağınca hilal

Yere değince ökse

Efsunlu kır çiçeği

Kuşburnu, hanımeli

Meyveli dal, fundalık

Baştan sona Türkiye

Bir andan diğerine sürekli bir göç halindeyiz. Kelimeler göçerler ordusu. Her bir adımda, o adımın yerlisi ile tanışıyor, onu da yanına alarak göçe devam ediyor. Karşılaşanlar biraz yabancı, biraz tanıdık. Yabancı, çünkü onu sonra buldu; tanıdık, çünkü kendisi gibi göçer. Her anda bir buluşma gerçekleşiyor, her buluşma tanıdıklarla yüzleşip, farklılıkların sergilemesini ortaya çıkarıyor. Ve daimi göç zamanı aşındırıyor. Aşındıkça hız artıyor, hız yüzleşmeleri sıklaştırırken, zaman farklılıklar sergisine dönüşüyor, bohçadakiler etrafa saçılıyor. Saçılanlar içerisinde ancak seçilenler dikkatleri cezbediyor. Kervan, seçilenleri önüne katıp, yolda dizilmeye devam ediyor.

Her söylenmiş, yeni söylenmemişlere kapı açar. Her söylenmiş kelime, söylenmemiş nicelerine davetiyedir. Söylenmemiş kelimeler söylenmişlerin içinde saklıdır. Gizli âşikârın içindedir. Âşikâr gizlinin sesidir.

Geçmiş,

Senin kollarında geldi bu güne,

Hâl avuçlarında ikrâm olunur yarına.

Hatıralar sende,

Seninle yaşıyoruz,

Bir gün kollarına düşeceğimizi

Düşlüyoruz.

En çok birlikte olduklarımız, içinde yaşadığımız ve içimizde can verdiğimiz kelimeler, en çok bilmediğimiz ve bir türlü tanışamadığımız da olanlar. İnsan yıllarca beraberinde taşıdığı, içini dışına taşırdığı sesini kendisi tanıyamıyor. Suyun içindeki balık suyun ne olduğunu bilmiyor. Kelimeye âşinâ olduğumuzu iddia ederiz, lâkin âşinâya ne kadar âşinâyız?

“Yâ Rab bela-yı aşk ile kıl âşîna beni

Bir dem bela-yı aşktan kılma cüdâ beni”

Kelimeler birer kalıpsa, bizler ebedî olan iç ve dış dünyamızı, sonlu ve sınırsız olanın içine hapsetmiş olmuyor muyuz? Yoksa kelimeler de sonsuz mu? Esasında sonlu ve sonsuz kelimelerin dünyasında yaşıyoruz. Sonlu kelimeler dar, içine girdikçe daralıyor ve daraltıyor, beden gibi. Sonsuz kelimeler ruh gibi, ezelden gelip ebede gidiyor ve götürüyor. Sonsuzun içinde sonlu sonsuz. Sonlunun içinde sonsuz bile sonlu. Aslında sonlunun içindeki sonsuz sanal, hakikat değil.

Hayatı kelimeler aydınlatıyor. Bu bakımdan kültürümüz, kelimelerin aydınlattığı yolda, gördüklerimizin çeşnisi. İşte bu sebepledir ki, bir kültüre müdahale etmenin, onu soysuzlaştırmanın yolu kelimeleri değiştirmekten geçer. Bu değişime bağlı olarak adeta hayat değişir. İnanç bu yolla sarsılır, medeniyet bu şekilde tahrip edilir. Ya madalyonun diğer yüzü! Dil, belirli bir kültürel zemin üzerinde yeşerir. Muhtevası, bu geniş manâ zeminidir. Alttaki bu zemini kaydırdığımızda geriye sadece ses kalır ki bu zamanla gürültüye dönüşür.

Kelimeler asılların elbisesi. Asıl dururken elbiseye itibar büyük hata. Lakin idrakin başlangıcı zahir. Bir manâda zahir, özün zırhı. Bu sebeple özü tahrip etmek isteyenler önce zırhı delmeye çalışıyorlar. Yani kelimeleri!

Hatıralar kelimelerde gizli. Her kaybolan kelime, hâfızada bir dizi kayba yol açıyor. Köksüz ağaçların ilk rüzgârda devrilmesi gibi, genç nesiller birbiri ardınca devriliyor. Asırlık çınarların nasıl ayakta kaldığına aklı yetmeyenler, görmemek için gözlerini kapatmayı tercih ediyor. Yahya Kemal’in Gökalp’e cevaben söylediği “kökü mâzide olan âtîyim” sözü manâsınca, genç nesil mâzide kalamadığı gibi, âtîyi de göremiyor. Fuzulî’nin bir beyitinde ifade ettiği gibi:

“Kime izhâreyleyem bilmem bu pinhân derdi kim

Var yüz minderd-i pinhan kudret-i izhâryoh”

Bugünü mâzîye bağlayan köprülerdi kelimeler. Bu köprüleri berhava ettik. Kinimiz de sevgimiz de kurbağa vaklamalarına emanet. Elmaların kızılını yitirdik. Ve hayatımıza bâtıl kelimeler girdi. Modernizm Batıdan gelen bâtıl bir inançtı. Onun zail olması için ‘Hak’kın gelmesini bekleyenler, hakikati bulma vazifesinin kendilerine ait olduğunu göremediler. Gözünü Batıya çevirmiş olanlar ise bâtıla saplanıp kaldılar.

Her şeye rağmen modernizm battı ama gitmedi, yerine yeni bâtıl inançların tohumunu serpti. Postmodernizm ve küreselleşme, eskimiş hurafelerin yeni çocukları olarak doğdu. Bu durumda batıperest aydınlar yeni bâtıl inançların mahkûmu olmaktan kurtulamadılar. Diğer taraftan Batıya, Batıdan karşı duranlar, suret-i Hak’tan görünen karşıt bâtıla saplandılar. Sıla-ı Rahimde doğum sancısı çekenlerin feryadını ise, akraba evliliğinin sakat çocukları olacağı vehmiyle, boğazını sıkarak susturmaya çalıştılar. Kendinden olanı ‘geri’ye atarken, Batıyı hep ileride tuttular. İlerledikçe kendilerinden uzaklaşırken, ulaşmaya çalıştıkları Batı güzergâhında ancak bir arpa boyu yol gidip, menzilden hep geri kaldılar. Ziya dolu kelimelerde dile geldiği üzere:

Milliyeti nisyan ederek her işimizde

Efkâr-ı Frengetebaiyyet yeni çıktı

Bâtıl inancı kutsayan kelime: ilerleme. Hayata ilerlemeci bakış, her eski olanı seviyece düşük ve ilkel olarak görür ve bugünü zirve olarak değerlendirir. Hâlbuki aynı mantığı kullanarak, bugünün de aslında ilkellerden en sonuncusu olduğu düşünülebilir. Zamanda akış devam ettiği sürece, akışın yönü hep ileri olarak görüldüğü takdirde sadece geçmiş -eski değil aynı zamanda bugün- değil, yeni de ilkel olarak görülmelidir. Üstelik akışın artan hızı bugünü daha çabuk eskitecek ve ilkelleştirecektir. Bu kurguyu biraz daha ‘ilerlettiğimizde’ görürüz ki, aslında gelecekte de bizi yeni ilkellikler ve düşük seviyeler beklemektedir. Yoksa modern olanı zamandan muaf tutan bir güç mü vardı? Vardı diyoruz, çünkü modern, en çok güvendiği, ‘çağ’ın hışmına uğramış bulunuyor. Gelecek geldi, gidiyor bile!

Geçiciliğin ve günübirliğin gelenek değilse de gidenek haline geldiği günümüzde, geçici olanın içinde ebedî olanı nasıl yakalayacağız?

Güçsüzlüklerini kelimelerin arkasına gizlenerek saklayanlar, iktidarlarını kelimelerle inşa ettiler. Güçsüz olduklarına inananlar, kelimelere boyun eğdiler. Gün geldi ilişki tersine döndü. Kelimelerin arkasında ordular kuruldu, hareket onlar vasıtasıyla gerçekleşti. Sonra, yine zırhlı kelimeler arkasında zayıf gövdeler yer aldı. Kitleler bu zayıfları dışbükey kelimeler aynasından baktı, kendisini içbükey kelimelerde seyretti. Hâlâ insanın kaderi kelimelerin kaderi ile yazılıp bozuluyor.

İbrahim’i ateşe veren,

Musa’yı buzağıya değişen,

İsa’yı çarmıha geren,

Kerbelayı Allah’ın Sevgilisinin Balasına

Bela eden,

Şeytanla sevişen kelimeler.

Veled-i zinasını yüreğimize saldı,

İçimizde derin bir “ah” kaldı.

Pervasızca dilimize daldı,

Geride bir “vah” kaldı.

“Ah”ı da “vah”ı da zail eden

Ne kaldıysa

Kadim zamanlardan kaldı.

Kalemlerin gerçek mürekkebi kelimeler. Hâfıza kaybına uğramış kelimeler suskun. Onu tutan eller felç olmuş. Orhan Veli “Bilmezdim şarkıların bu kadar güzel/ Kelimelerin kifayetsiz olduğunu” derken, kaybedilmiş kelimeleri arıyordu. Lâkin merhum Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu’nun dediği gibi kelimeler çoktan “sallara bindirilip, sellere gönderilmişti” bile.

Gönül telinden çıkan kelimeleri zaman da mekân da aşındıramıyor; keder için onlar, sevinç için yine onlar tercih ediliyor. Farklı zamanlardan, farklı mekânlardan fikri bir gönlü bir insanlar, kelimelerin hanesinde yüz yüze geliyor. Manâ biliniyor, aynı tele bağlı gönüller, aynı şeyi terennüm ediyor. Göz göze, diz dize muhabbet, şimdilerde efsaneleşiyor. İnsanlar teknolojinin soğuk mekanikliğinde, uçuşan kelimeleri yakalamaya çalışırken, makineler insanları esarete sürüklüyor. Sanal âlemin, sanal çocukları sanarak yaşıyor! Avni Bey’in kelimeleri halâ bizi anlatıyor:

Kimse idrâk etmedi ma’nâsınıda’vâmızın

Biz dahi hayrânıyızda’vâ-yıbi-ma’nâmızın

Yitik kelimeler! Hâfızasını yitirmiş neslin, kaybettiği değerlerin, itibarlı taşıyıcılarıydı. Komşu ve komşuluk, yitirip kendimizi yalnızlığa sevkettiğimiz yâran kelimelerdi, darda bizi soran, genişte her yanımızı saran kelimelerdi. Bir zamanlar külümüze dahi muhtaç idik, “öf”lerimiz küle rüzgâr oldu, belâ yeli oldu savurdu; içimizde âh-u zâr odu! Yangın yüreğimi yalarken, uçuşur zihnimde soğuk küller.

Komşuda pişer bize de düşer idi, komşu olunca muhabbetten düçar; önce gözden, sonra gönülden düşer. Pencere duvar, kapı kale; pişen aşın kokusu bile düşmez oldu. Ve şair, komşunun vereceği bir yudum sudan dahi umudunu kesmiş; Kemalettin Kamu, meğer bizim derdimizi, bize söylemiş:

Gözlerimde parıltısı bakır bir tasın,
Kulaklarım komşuların ayak sesinde;
Varsın yine bir yudum su veren olmasın,
Baş ucumda biri bana ‘su yok’ desin de!”

Bizi millet yapan o değerlerle tanışmanın zamanıdır artık. Öyle ki “Bir zamanlar biz de millet, hem nasıl milletmişiz:Gelmişiz dünyaya milliyet nedir öğretmişiz!” dedirten değerler.

Ecdadımız kelimeleri muhabbet için kullanıyordu, biz kavga için. Gönüllere dolmuş bulunan muhabbetin taşmasından çıkan nağmelerdi kelimeler. Şimdi kalpleri karartan kinin dile gelmesi. Kalpler nağme üretmiyor. Kalpleri saracak ecdat nağmeleri, konuşması çoktan unutturulmuş neslin dudaklarında dile gelemiyor. Dudaklar soğuk ve solgun; kalpler gibi.Bülbüller susmuş, baykuşlar çığlık atıyor, Hasibe Maide Hanımın kaleminden şikâyet damlıyor:

Şimdi işimiz bir niçe har-gûşlara kaldı

Meydan-ı muhabbet dahi serhoşlara kaldı

Şimdengerügülşendetarâvet mi ararsın

Bülbüller uçup meskeni baykuşlara kaldı.

Ruhunu ihmal etmiş neslin kelimeleri, gülmekten ve ağlamaktan bihaber. Ruhsuz, hissiyatsız sade bir kalıp, sert ve keskin.

Ecdat hakikati buldu ve kelimelerin içine sakladı. Arabi’nin ifadesiyle “kelimeler harflerden, harfler havadan, hava ise Rahman’ın nefesinden meydana gelir“. O halde güzellik sûretin kendisi değil, onun içinde gizli olandır. Sûret bu gizli olanın âşikârlığa taşmasıdır. İşte bu sebepledir ki, gizli olan âşikârdan daha güzeldir. Güzeli gizlide aramak gerekiyor.  Bunun için ipucunu ise sûret takdim ediyor. Yeni nesil bunu aramak ya da bununla oynamakla meşgul. Lâkin eskide değil yenide aranıyor. Hakikati donmuş kalıpların içinde bulmak ne mümkün! Olmayan iç güzellik nasıl âşikâr olur? Güle kavurucu al rengini veren içindeki yangın. Bülbülü figana getirip, nağmeler dizdiren yine o. Son günlerde esen bela yeli, gülleri yer ile yekzan etti. Elbet tohumlar yerinde duruyor. Onları yeşertecek sevda yeli bekleniyor.Bu hususta ümitvar olmak gerekiyor. Zira Yahya Kemal şöyle sesleniyor:

“Eslaf kapıldıkça güzelden güzele

Fer vermiş o neşveyle gazelden gazele

Sönmez seher-i haşre kadar şi’r-i kadim

Bir meş’aledir devredilir elden ele.”

Yine, Arif Nihat Asya’nın dediği gibi;”Dilimiz bir devâmdır …kopmaz: Dili millet yapar, kurum yapmaz!”Ancak bunun için hakikate müptela bir nesil bekleniyor. Öyle ki, Neşatî’nin bir beyitindeki gibi:“Bednâm-ı aşk oldum ölürsem belâ budur/ Mahşerde dahi diyeler ol müptela budur” denilecek bir nesil.

Nesil eline kalem tutuşturacak aydınlar bekliyor. Kelimeler saf saf dizilmiş, âşikâr olma hasretini zikrediyor. “Heyhât, gök yüksek” olsa da, avuçlar açık; yeşerecek tohumlar iştiyâkla, Rahmet bekliyor.

 

 

Sevgi Karanlığa Mum

 

Defterimde yazmazdı, okşamak yetim saçı,
Islanmazdı gözlerim, bihaberdim hüzünden,
İçim yosun tutmuştu, sevgisizlik yüzünden.
Merhameti bilmezdim, insaf çoktan gitmişti,
Robot gibi hissizdim, güzel huyum bitmişti.
Yaşayınca fark ettim, ekmeğe muhtaç açı.

Nadide kelebekler, müşfik kalpte yaşarmış,
Dilimde tatlı kelam, gönlümde şefkat yoktu,
Sözlerim batan iğne, kusurlarım pek çoktu.
Bahtıma kar yağmıştı, bahar pek çok ıraktı,
Kibir gurur yüzünden, herkes yalnız bıraktı.
Çiçek açmayan yere, asla konmaz kaçarmış.

Pasta börek yiyenler, yokluk nedir bilmezler,
Düştüğümde anladım, meğer acı da varmış,
Gül derince parmağa, elbet diken batarmış.
Çaresizlik çekmeyen, hüzün keder anlamaz,
Duygu yoksa bedende, gülümseyip ağlamaz.
Yoksullardan bihaber, ıslanan göz silmezler.

Evren hikmet cümbüşü, ahenkli bir biçimde,
Söğütte nar olur mu? Gül açmaz kavak dalı,
Sirke küpünden asla, sızmazmış Anzer balı.
Karga hasret çöplüğe, bülbül konarmış hara,
Şükür büyük zenginlik, cehli gidermez para.
İnsana kıymet katan, her şey kendi içinde.

Kıran üzen huyumla, hayat budur sanmıştım,
Bin yıllık gaflet uykum, sarmış iken ufkumu,
Feryat edip uyandım, dedim yaşamak bu mu?
Şimdi kendime döndüm, içim huzurla dolmuş,
Yüreğim uçmak ister, kanat çırpan kuş olmuş.
Bencil beni beğenmiş, boş masala kanmıştım.

Gönül yapmak maharet, girebilmek daha hoş,
Paylaşmayı öğrendim, kıskançlığım gitti yok,
Önce doymazdı nefsim, şükredince şimdi tok.
Dünya yalnız şer değil, gördüm iyi doluymuş,
Sevgi karanlığa mum, mutluluğun yoluymuş.
Çünkü narin kristal, almak gerek kırmak boş.

 

 

Üç Maymunlar – Mi-Zaru; Kika-Zaru; İwa-Zaru

 

Onların küçük heykelciklerine pek çok yerde rastlarız. Madenden, mermerden, camdan üretilmişlerdir. Ahşaptan, yontma ve oyma işçiliği ile yapılanları da vardır. Fotoğrafları da yaygındır.

Yan yana oturmuş üç maymundan bahis etmek istiyorum. Elleriyle biri gözlerini, diğeri kulaklarını, öteki de ağzını kapatmıştır. Görüntüleri böyledir.

Sanki çevreleriyle ilişkilerini kesmişler, etraflarındaki olayların dışında kalmak istiyorlar  gibi bir halleri vardır.

Etraflarındakilere, ‘ne sorununuz varsa, bizi karıştırmadan çözün, halledin’ mesajını verir gibidirler.

İsimleri de var; Mi-Zaru (görmeyen), Kika-Zaru (işitmeyen), İwa-Zaru (konuşmayan). Kelimelere eklenen “zaru”‘nun Japon dilinde, olumsuz anlam verme eki olduğu görülüyor.

Ancak “zaru” kelimesinin, aynı dilde ki bir başka anlamı da, maymun anlamına geliyormuş. Yani görmeyen-duymayan-konuşmayan maymunlar.

Uzmanlara göre hikâye aslında, Hint kültüründe 8. yy.’da ki Vadjra felsefesine aitmiş.

Vadjra, ten rengi mavi olan çok çirkin, korkunç bir yaratık. Üç gözü, bir çok kolu ve eli varmış. Onu kim görse, huzursuzluk, fenalık ve tarifsiz acılarla karşılaşırmış. Neredeyse Şeytan’dan daha aşağılık bir varlık.

Bir gün üç maymun ormanda gezerlerken, onu  görmüşler. Korkudan bir ağacın kavuğuna saklanmışlar. Bir süre sonra, ondan hiç kimseye bahis etmeyeceklerine söz vermişler  ve gözlerini, kulaklarını, ağızlarını kapatmışlar.

Bu hikaye Budist rahipler aracılığı ile Çin’e ve Japonya’ya kadar yayılmış. Söz konusu Üç Maymunların öyküsü böyle. Çağımızda bu heykelcikler, bazı sekreter hanımların masalarını  süslerler  ve sekreterlik görevinin sembolü olarak kabul edilirler.

Orjinali Fransızca’da  “secrétaire” diye yazılan ve iki kelimenin birleşmesiyle meydana gelen bu sözcüğün anlamı,  “sécret” (sır/gizli) ve “taire” (susmak)’tır.

Böylece  bu üç maymun figürüyle, sekreterler görevlerini yaparken “Biz gördüklerimizi, duyduklarımızı,  bildiğimiz sırları ve gizli konuları hiç kimseyle paylaşmayız ve hiç kimseye söylemeyiz. Biz güvenli kişileriz”  imajını sembolleştiriyorlar.

Maymunlar, Uzak Doğu halklarının çok eski zamanlardan beri önem verdiği, hayvanlardan biridir. Halen  pek  çok yerleşim birimlerinde insanlarla bir arada yaşamaktadırlar.

Dünyanın en eski astroloji kurgusu olan Çin Takvimi’nde yer alan, on iki hayvan burcundan biri de Maymun Burcu’dur.

Bu burçta doğan insanların belli başlı özellikleri  pratik zekalı, yaratıcı, zeki, becerikli, çok yönlü, ikna edici ve esprili olmalarıdır.

 

 

Kendi Ellerimizle Ürettiğimiz Problemlerin Farkında mıyız?

 

İnsan hayatı bir bakıma problem çözme sürecidir. Doğumumuzdan ölümümüze kadar, öğrenmek, bilgilenmek, gelişmek, ilerlemek, öğretmek, değiştirmek, dönüştürmek, üretmek ve uygulamak zorunluluğumuz vardır. Bu süreçleri yaşarken, irili ufaklı sayısız problemlerle boğuşmak zorunda kalırız.

On aylık bir çocuk için, apalama ve yürümeye başlama eylemleri başlı başına aşılması gereken problemler bütünüdür.

Pilot olmak isteyen bir kimsenin pilotluk eğitimine başlaması ve başarı ile sertifikasını alması, aşılması gereken bir problemler bütünüdür.

Yeni bir mesleğe çırak olarak giren bir gencin mesleği öğrenme sürecinin tamamı sorunları çözmeye dayalıdır.

Yeni evlenen çiftlerin mutlu bir yuva kurmaları ve mutluluklarını başarı ile sürdürebilmeleri, aşılması ve başarılması gereken sayısız problemlerle yüklüdür.

Sürücü belgesi almak isteyen bir gencin önündeki kurslar, dersler ve eğitimler başlı başına  aşılması gereken problemler topluluğudur.

Örnekleri çoğaltabiliriz. Eğer, söz konusu vazifeler gerektiği sabırla, kararlılık ve istikrarla, ustalara ve hocalara itaat ve saygı ile, bilgi, güç ve yeteneklerimizi hakkıyla kullanarak yapılırsa; ustalaşma yolundaki problemler başarı ile çözülür ve hak edilen diploma veya sertifikalar alınır. Bu süreçler olumlu anlamda devam ederse, kişinin ömür boyu gelişme, ilerleme, ustalaşma ve sorun çözme güç ve yeteneği de o ölçüde gelişir.

Halbuki, günlük yaşantımızda bırakalım büyük başarıları, yaşamamız için zorunlu olan en küçük bir eylemle dahi baş edemeyen insanları görebiliriz. Bunlar hayatın her aşamasında başarısızdırlar. Kendilerine göre başarısızlıkların  güya kaliteli bahaneler üreterek örtmeye çalışırlar.

Neden başaramadıkları sorulduğu zaman bahaneleri hazırdır: Sistem bozuktur, hoca notunu kırmıştır, cihazlar iyi değildir, hükümet istikrarsızdır, vakit yoktur, fırsat verilmemiştir, hakkı yenmiştir. Bu tür bahaneler kendisinin ürettiği başarı engelleyici eylemlerdir. Bir de kendisinin farkında olmadığı veya kabullenmediği, tembellik, isteksizlik, çabuk cayma, kararsızlık, istikrarsızlık, işe eğilmeme, sürekli erteleme, suçlu arama, suçlama, kıskançlık, inatçılık, ben bilirimcilik vb. gibi kaliteli yaşam hırsızları vardır.

Bizim için asıl problem, kendi ellerimizle üretip, besleyip, semizleştirerek sonra da hakkından gelmenin oldukça zor olduğu, hatta bazen de hakkından gelme vakti geçtiği için, sağlığımıza ve kaliteli yaşamımıza mal olan problemlerdir.

ŞÖYLE Kİ:

–  Tembellik yaparak günlük yapmamız gereken rutin ve basit işlerin zamanında yapılmaması, ilerleyen zamanlarda korkunç bir sorunlar yumağı olarak karşımıza çıkar. Dişlerimizin her gün dişi ipi ve fırçalama yöntemiyle bakımının yapılmaması ile, diş çürüklerine, diş kayıplarına ve 24 saat mideye ve diğer iç organlara mikrop nakliyle akla hayale gelmeyen sorunları kendi ellerimizle üretmiş oluruz. Katlanılamayan ağız kokusu ve etrafımızdan kaçan insanların bizim hakkımızdaki olumsuz düşünceleri de işin cabası…

– Yarın yaparım yaklaşımı ile sürekli ertelenen ve ötelenen en basit işler dahi, biriktirilme sonucu altından kalkılamaz bir sorunlar yumağı haline gelir. Hele bir de mevcut günün beklenmeyen aksilik ve olumsuzlukları da üstüne eklendiği zaman, problem azgın bir yırtıcı hayvana dönüşür.

– Trafik kurallarına uyulmayarak, başarı ile bitirilmesi gereken bir yolculuğu riske atıp, heyecan ve gençlik iksiri fışkırması nedeniyle kazaya dönüştürülmesi, aksi veya kör şeytanın işi falan değil, kişinin kendi problem üretici yeteneği sonucudur.

– Terörist gıdalarla beslenerek, spor ve egzersiz yapmayarak, sigara, alkol ve madde kullanarak, sürekli kaliteli yaşam hırsızları ile kucak kucağa yaşayarak, kaliteli yaşamını kendi elleriyle riske atan kişilerin irili ufaklı sağlık problemleriyle karşılaşmaları  sürpriz olmasa gerektir. Burada, haşa Allah’ın veya kaderin asla kusuru yoktur. Kendim ettim kendim buldum şarkısı boşuna üretilmemiş olsa gerektir.

– Kibarlık, nezaket, hoşgörü, tatlı dil, affetme, iyilik yapma, destek olma, paylaşma, önemseme, değer verme, onure etme vb. gibi yüksek vasıflı kaliteli yaşam unsurlarını süresiz izine gönderip; bunların düşmanları olan öfke, sinir, stres, ses yükseltme, azarlama, had bildirme, inatlaşma, acımasızca eleştirme, kibir, egoizm, aşağılama, küçük düşürme, rencide etme, hak yeme, şüphecilik, evhamcılık, parazitçilik, sömürme vb. gibi azılı kaliteli yaşam hırsızları ile sürekli düşüp kalkanların durumu çok vahimdir. Bırakalım hayatın kendisinin yaşanması için çözülmesi gereken sorunlara eğilmelerini; kendi elleri ile üretip, besleyip, semizleştirdikleri sorunların altında ezilmeleri mukadderdir.

– “Battı balık yan gider”, “atın ölümü arpadan olsun”, “rakı içen öldü de, su içen ölmedi mi”, “acı patlıcanı kırağı çalmaz”, “Kötülere bir şey olmaz, iyileri de Allah korur” vb. gibi olumsuz replikleri öğretmen addedenlerin, kendilerinin ürettikleri sorunlarla baş etmeyeceklerinin kendileri tarafından ifade edilmesidir.

-Günümüz modern şartlarda her türlü imkan varken, bahane ve mazeretler üreterek, soruna odaklanıp çözümü tıkayanlar; sürekli ama ve fakat diye sözlerine başlayarak çözümü sık boğaz edenlerin, tarihe çok iyi bakmaları gerekir. Milattan önce 300’lü yıllarda Sokrates’ler hangi başarılara imza atmışlar? Hz. Muhammed, üzerine yığınla gelen problemleri nasıl başarı ile çözmüş? Atatürk, istiklal harbini nasıl kazanmış?

O HALDE NE YAPMALIYIZ?

Kaliteli yaşamımız şansa, dalgaya, birilerinin dikkatine ve özenine, kadere ve gizil güçlere havale edilemeyecek kadar önemlidir. Kaliteli yaşamın direksiyonu öncelikle kişinin kendisinde olmalıdır. Her türlü sorumluluğumuzun gerekleri zamanında ve yerli yerine getirilmelidir.

Tembellik, biriktirme, sebepsiz erteleme, duyarsızlık, önemsememe, zaman öldürme, zamanı israf etme, bahane üretme, sorun üretme, soruna odaklanma, kavga ve gürültü çıkarma, inatçılık yapma, egoizmin girdabında boğulma, önyargılı olma gibi azılı hırsızlara teslim olmamalıyız.

Kişisel ve çevresel kaliteli yaşamımız için gerekli olan her türlü çalışma, eylem ve hareketliliği zamanında etkin ve rasyonel bir şekilde yerine getirmeliyiz.

UNUTMAYALIM, kişinin kendi elleriyle besleyip büyüterek semizleştirdiği problemler bazen kendi katili dahi olabilir. Emniyet kemerini takmayarak aşırı hız yapıp kaza yaparak ölen kişinin durumu, öfkesine yenik düşüp ön kapıdan inme diyen otobüs şoförünü bıçaklayarak öldüren kişinin durumu, sağlığı ve kalitesine dikkat etmeyerek sevimsiz hastalıklara yakalananların durumu böyledir.

Selam, sevgi ve dualarımla… Allah’a (cc) emanet olunuz…

 

 

Devlet Çevre Şikayetine El Koydu

Gazetemizin dün bu köşede yer alan ve internette de Çevre Bakanlığı’nın dikkatine başlığıyla yayınlanan haberimiz büyük ses getirdi. Bölgemize rastgele dökülen sanayi atıkları, hafriyat ve ağaçların kurumasıyla ilgili makalemiz üzerine Ankara harekete geçti. Kocaeli’de ki devlet yetkilileri bölgemizde ciddi bir inceleme ve araştırma yaptılar.

Edindiğim bilgiye göre haberimiz üzerine bizzat Ankara’da ki Bakanlık yetkilileri olayı mercek altına alarak Kocaeli Valiliği, Büyükşehir belediyesi, Çevre İl Müdürlüğü ve diğer yetkililer Balçık Köyü çevresi, Gaziler dağı ve diğer bölgelerde inceleme ve araştırmalarını tamamlayarak Ankara’yı bilgilendirecekler. Yapılan araştırmalar kamuoyu ile de paylaşılmalıdır.

Çevre konusunda özellikle Çevre Bakanlığımız harekete geçmeli, çevre bilinci oluşturup cezadan daha çok çevreyi koruma noktasında ilgilileri uyarmalıdır. Ceza yazmak, yaptırım uygulamak en son iş olmalıdır. Daha önce ki Çevre ve Şehircilik bakanı döneminde yazılan cezalar açıklanıyordu. Yeni Bakanımızdan cezalardan daha çok çevreyi koruma noktasında yapılan çalışmalar kamuoyunu bilgilendirilmelidir.

ÇEVRE BAKANIMIZ SAYIN GÜLLÜCE’NİN DİKKATİNE

Çevre Bakanı Sayın İdris Güllüce, ismi gibi güler yüzlü, çalışkan Tuzla Belediye Başkanlığında başladığı yöneticiliği Çevre Bakanlığı ile taçlandıran önemli bir siyaset ve devlet adamı. Kendisini 20 yıldan beri tanıyan bir gazeteci ve belgeselci olarak, Çevre ve Şehircilik bakanı olarak çok önemli ve başarılı hizmetler yapacağına inanıyorum.

Çevre ve Şehircilik Bakanı sayın İdris Güllüce’ye hayırlı olsun ziyaretinde bulunduğumuzda Devr-i Alem programlarını yakından takip ettiğini, belgeselleri Beğeni ile izlediğini söyleyince mutlu olmuştum. Kendisi bakan olduktan sonra ilk söyleyişi de Devr-i Alem kamerasına yapmıştı. Sayın bakan ile yaptığımız söyleşi ve yaptığımız yazıyı www.gebzegazetesi.com ve sosyal medyamızdaki linklerimizden takip edebilirsiniz.

Türkiye’nin en önemli sorunu çevre ve şehircilik. AK Parti hükümeti ve Sayın Erdoğan’ın bu bakanlığı ihdas edip, kurması Türkiye’de Çevre ve şehirciliğe de verilen değeri gösteriyor. Eski Bakan Erdoğan Bayraktar döneminde bu bakanlık daha çok TOKİ, devasa binalar ve rantları ile gündeme geldi. İnşallah İdris Bey döneminde çevre ve şehirciliğe verilen önemle anılır.

Türkiye’de çok büyük çevre katliamları yaşanıyor. Çevre vahşice kirletiliyor. Çevre katilleri rant uğruna insan hayatını hiçe sayıyor. Bugün sanayi bölgesi olan Marmara, Kocaeli ve Gebze’de büyük çevre cinayetleri işleniyor. Gebze üzerinde korkunç bir bulut, hayatı zehir ediyor. Su kaynaklarımız kirletiliyor. Ormanlarımız kuruyor, bunun en bariz örneği Gebze ormanlarında yaşanıyor.

Çevre konusu gerçekten önemli. Eğitim kurumlarına ders olarak konup, cami kürsülerinden çevre bilinci konusunda vaazlar edilmeli, çevre bilinci, çevre kültürü geliştirilmelidir.

KOCAELİ GEBZE TV’NİN ÖNEMLİ KONUKLARI

Kocaeli ve Gebze Bölgesi’nin sesini dünyaya duyuran www.kocaeligebze.tv test yayınına başlayalı kısa bir süre olmasına rağmen büyük ilgi uyandırmaya devam ediyor. Kocaeli ve Gebze’nin sesini dünyaya duyurmaya çalışıyoruz.

Dün, Kocaeli Aydınlar Ocağı İlim İstişare Kurulu Başkan Vekili Ahsen Okyar Başkanlığında Aydınlar Ocağı heyetini ağırlayarak canlı yayında konuğumuz oldular ve önemli bilgiler verdiler.

Marmara Yörük Türkmen Federasyonu Başkanı Mehmet Özer bey Gebze Yörük Derneği Başkanı Cemil bey, Sığırlık merası Yörükleriyle ilgili tarihi açıklamalar yaptılar.

Kocaeli Tabip Odası Başkanı ve Kocaelispor Kulübü’nün yeni Başkanı Nebi Uzun canlı yayın konuğu olarak Kocaeli Gebze TV aracılığı ile mesajlarını kamuoyu ile paylaştılar.

Devri Alem programının bir çok belgeseli Kocaeli Gebze TV aracılığı ile izleyiciler buluşuyor. Kocaeli Gebze TV’nin ilimizin markası olarak Kocaeli’nin sesini dünyaya duyurmaya devam edecek.

 

 

Sosyal Barış Nasıl Bozuldu

0

 

T.C. Anayasası Madde 24:  Herkes, vicdan dinî inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir. 14. madde hükümlerine aykırı olmamak şartıyla ibadet, dinî âyin ve törenler serbesttir. Kimse, ibadete, dinî  âyin ve törenlere katılmaya, dinî inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz, dinî inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz ve suçlanamaz.

1990’lı yıllardan itibaren “Örtünme” probleminin(!) kamuoyunu büyük ölçüde meşgul ettiğini görüyoruz. Örtünme nedir?  Niçin örtünülür? Örtünme hakkı ve kararı kime aittir. İslâm dini neyi emrediyor? Başörtüsü, ya da türban bir simge midir? Lâik, Sosyal, Hukuk Devleti için bir tehlikemidir? Kamusal alan, hizmet alan ya da hizmet verenler kavramları ne anlama geliyor? Yıl 2013, hâlâ bu konular tartışılıyor, toplumsal barışı bozan bu konuya, her kesim, siyasî eğilimine göre çözüm ya da çözümsüzlük getiriyor.

Bilinen bir gerçek var ki insanoğlu yaradılışından itibaren cinsiyeti ne olursa olsun örtünme gereği duymuştur. Türk toplumunda, ailede kadının yeri son derece önemlidir. Eski Türklerde kadının adı katun’dur. Orta Asya steplerinde yaşayan Türk boylarında, topluluklarında katun kişilerin başlarını örttüklerini biliyoruz. Türk boylarında, ailede, boyların ve toplulukların idaresinde katunların görüşüne önem verildiğini ve gerek duyulduğunu da belirtmemiz gerekir.

Batıya başlayan göçler, Türk boylarını İslâm inancıyla tanıştırmış ve Türkler hayat tarzlarına ve inançlarına İslâm dininin uygun olduğunu görerek savaşmadan kabul etmişlerdir. Tarihin bu döneminde Türk topluluklarında kadınların ve belli yaşa gelen kızların başlarını inançları gereği örttüklerini, bu örtünme şeklinde yöresel farklılıkların olduğunu da biliyoruz. Türklerin 1071 Malazgirt Muharebesi ile birlikte Anadolu’yu yurt edinmelerine müteakip bir kısım boyların göçebe yaşam tarzını, bir kısmının da yerleşik yaşam tarzını (köy, kasaba, şehir) benimsediklerini görüyoruz. Bu yaşam tarzının her evresinde de Türk kadınının ve belli yaşa gelmiş genç kızlarımızın başlarında örtü vardır. İnançları gereği başlarını örtme gereği duymuşlardır. Kurtuluş Savaşı’nda cephede, cephe gerisinde başı örtülü kadınlarımızı görüyoruz. Mehmetçik’e mühimmat taşıyor, yarasını sarıyor.

Türkiye Radyo Televizyon Kurumunun ve bazı Özel Televizyon kanallarının hazırlamış oldukları belgesellerde Anadolu adım adım geziliyor. Köylüsüyle, esnafıyla, kentlisiyle, bürokratı ile röportajlar yapılıyor, yöresel gelenekler, düğünler, yemekler, eğlenceler, tarihî zenginlikler, kıyafetler çok güzel bir şekilde dile getiriliyor. Bu programlarda Anadolu’nun her yöresinde başlarında örtü olan kadınlarımızı, kızlarımızı, başı açık kadınlarımızı, kızlarımızı iyi komşuluk ilişkileri içerisinde birbirlerini muhabbetle kucakladıklarını, hayatı güzelliklerle şekillendirdiklerini ekranda gördüğümüz gibi içinde de yaşıyoruz.

Gidin Balıkesir’in Gönen ilçesine, Bolu’nun Mudurnu ilçesine, Ankara’nın Beypazarı ilçesine, Denizli’ye Nazilli’ye, Gümüşhane’ye, Erzurum’a, Ardahan’a el emeği göz nuru ile hazırlanmış gelinlik kızlarımızın çeyizlerinde masa örtülerini, nevresim takımlarını, başörtülerini, yazmaları, namaz örtülerini vs. görürsünüz. Türk ailesinde kadına ne kadar önem verildiğini bu yörelerde gelinlik kızlarımız için hazırlanan çeyizlerdeki el emeğinde göz nurunda görürsünüz. Bunların bir kısmı da düğün sonrası konu komşuya dağıtılır, hediye edilir.

Şu gerçeği herkes kabul etmek zorundadır. Türk aile yapısında ister başını örtsün, ister örtmesin her kadının, kızın sandığında mutlaka başörtüsü, yazma, iğne oyalı ya da boncuklu mevcuttur. Her evde Türk Bayrağı ve kutsal kitabımız Kur’an-ı Kerim vardır. Bazıları biliyorsa Kur’an-ı Kerim’in Arapçasını ve mealini okur; Arapçasını bilmiyor ise mealini okur. Bazıları da hiç okumazlar ama mutlaka evinde bulundurur.

Yerleşik düzen, şehirli olma, kentli olma hayat tarzını etkilemiştir. Kız çocuklarının okumasına yeteri kadar önem vermeyen toplum, gelişen ve değişen şartlarda bunun çok yanlış olduğunu görerek kız çocuklarının okutulması gerektiğini benimsemiştir. Hatta çocuğun yetişmesinde en önemli rolü anne üstlendiğinden kız çocuklarının mutlaka eğitim alması kaçınılmaz olmuştur. Yıllar önce kız çocukları belli yaşa geldiğinde hemen baş-göz edilmesi yani evlendirilip evinin hanımı çocuğunun annesi olması düşünülürdü.

Cumhuriyet döneminde yapılan düzenlemeler, İlköğretimin mecburî olması, eğitim/öğretim faaliyetlerinin insan hayatının çok önemli bir unsuru haline gelmesi Anadolu insanını uyandırdı. Artık İlköğretim, – Ortaöğretim ve Yüksek Öğretim Kurumlarında kız çocuklarının sayısı artmaya başladı. Ülke geleceği açısından bu olumlu bir gelişmeydi. Geleceğin mühendisleri, doktorları, öğretmenleri, hukukçuları, askerleri içerisinde kızlarımız da olacak ve ülkesinin kalkınmasında, yönetiminde rol alacaklardı. Bu, atıl beyin gücünün Türk toplumunun hizmetine sunulmasıdır. Genç nüfus oranı oldukça yüksek olan ülkemizde, bu son derece önemli bir gelişmedir.
1990’lı yıllara kadar bazı ortaöğretim kurumlarına (İmam Hatip Liseleri) ve Yüksek Öğretim Kurumlarına kız öğrencilerin bir kısmı başörtüleri ile bazıları da başları açık olarak devam ettiler. Ne olduysa birdenbire başörtülü olanlar okullara alınmamaya başladı. Sıkı bir denetim Ortaöğretim Kurumlarında karma eğitim mecburiyeti derken “Kamusal Alan” yutturmacası ve tanımlaması ile kelimenin tam anlamıyla “Başörtüsü yasağı” uygulamaya konuldu. Şu gerçeği ortaya koyarak önemli bir hususa vurgu yapmak istiyorum.

Ben 1969-1970 Trabzon Lisesi mezunuyum. 1970-1975 yılları arasında Ankara Hacettepe Üniversitesi’nde askerî öğrenci olarak öğrenim gördüm. Öğrencilik yıllarım öğrenci olaylarının en yoğun olduğu yıllardı. Doğu devrimci Kültür Ocaklarının üniversitelerdeki eğitim-öğretim faaliyetlerini sarstığını herkes biliyor. PKK’nın tohumları biraz daha eskiye dayanabilir. Ancak filizlenmeye başladığı yıllar 1970’li yıllardır. Bu dönemdeki eylemleri masum öğrenci istekleri olarak gören ve değerlendiren yönetimler yüzünden Türk milleti 30 bin evladını şehit vererek bedel ödemiştir. Hâlâ ülkenin üniter yapısı için bu örgütün faaliyetleri tehlike olmaya devam etmektedir.

Geçmiş döneme ait bu hatırlatmayı neden yaptım sorusu akla gelebilir. 1970-2013 yılları arasında bir çok öğrenci göz altına alınmıştır, yargılanmıştır, hüküm giymiştir. Ben bunların içinde başı örtülü bir kız öğrenci hatırlamıyorum. Hâl böyle olunca bu öğrencilere reva görülen bu uygulama neden? Meseleye bir başka gözlükle bakalım. “İrtica” bu ülke için tehlike olsun. Anadolu’dan gelmiş inancı gereği başını örtmüş, tek arzusu okumak olan kızlarımızın suçu ne? Bazı gruplar, dernekler, örgütler, siyasî partiler diyelim ki bu kızlarımıza ekonomik imkânlar sunarak onları emellerine alet etmek istediler. Devlet olarak bunun çözümü okullarımızın kapılarını bu genç kızlarımızın yüzüne kapatarak onları sokağa atmak, derneklerin, örgütlerin, tarikatların, siyasî partilerin kucağına itmek mi olmalıydı? Sosyal devlet, Hukuk devleti ilkeleri ile bu uygulama nasıl bağdaştırıldı?

Anayasa Madde 42: Kimse, eğitim ve öğretim haklarından yoksun bırakılamaz…….

Özel sohbetlerde şu konuşmaları çok duyuyoruz:  “Canım bizim zamanımızda da üniversitelerde başları örtülü kız öğrenciler vardı, sayıları azdı. Şimdi sayıları bir hayli arttı, çok da güzel giyiniyorlar. Tek tip örtü kullanıyorlar. Bunları birileri yönlendiriyor. Cumhuriyetin okulları böyle mi olacaktı?”

Bu beyler şu önemli gerçeği ya bilerek görmek istemiyorlar ya da belli bir ideolojinin peşine takılmış gidiyorlar. Kırk milyonluk Türkiye, genç nüfus oranı yüksek, 70 milyonluk bir ülke olmuş. Cumhuriyetle birlikte değişim yaşayan Türk toplumunun düşünce sisteminde önemli değişmeler olmuş; kızlar için evinin hanımı-çocuğunun annesi olsun anlayışı yerine kızlar da erkekler gibi okusunlar mühendis, doktor, öğretmen, asker, … olsunlar, aynı zamanda annelik görevini de yapsınlar anlayışı gelişmiştir. Bunun tabiî sonucu Ortaöğretim Kurumlarında, Yüksek Öğrenim Kurumlarında kız öğrencilerin sayısı artmıştır. Bu paralelde başları örtülü öğrenciler de artmıştır. Ama bunlar Cumhuriyet için bir tehlikedir, aydın geçinenlerin düşüncesi bu. Şimdi sizlere Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bir vatandaşı olarak Anayasa’nın ilgili maddesini hatırlatıyor ve elinizi şakağınıza koyarak düşünmeye davet ediyorum:

Anayasa Madde 42: Eğitim ve öğretim, Atatürk ilkeleri ve inkılâpları doğrultusunda, çağdaş bilim ve eğitim esaslarına göre, devletin gözetim ve denetimi altında yapılır. Bu esaslara aykırı eğitim ve öğretim yerleri açılamaz. Devlet, maddî imkanlardan yoksun başarılı öğrencilerin öğrenimlerini sürdürebilmeleri amacı ile burslar ve başka yollarla gerekli yardımları yapar… Eğitim ve öğretim kurumlarında sadece eğitim, öğretim, araştırma ve inceleme ile ilgili faaliyetler yürütülür. Bu faaliyetler her ne suretle olursa olsun engellenemez.

Türkçeden başka hiç bir dil, eğitim ve öğretim kurumlarında Türk vatandaşlarına ana dilleri olarak okutulamaz ve öğretilemez. Eğitim ve öğretim kurumlarında okutulacak yabancı diller ile yabancı dille eğitim ve öğretim yapan okulların tabi olacağı esaslar kanunla düzenlenir. Milletlerarası antlaşma hükümleri saklıdır.

Vatandaş getiriyor çocuğunu, ey devlet, diyor buyur okut. Vatana millete faydalı yurttaş olarak yetiştir. Devletin gücünü arkasına alan kurum yetkilileri ne yapıyor?. “Burada okuman için hiçbir engel yok. Ancak başörtüsünü çıkaracaksın, baş açık fotoğraf çektireceksin, derslere başın açık gireceksin.” Hanım kızımız cevap veriyor:  “Ben müslümanım, inancım gereği başımı örtüyorum ve okumak istiyorum.”  “Kızım ben de müslümanım, benim annemin de başı kapalı, başları açık kızlarımız müslüman değil mi? Yasalar böyle ben emir kuluyum,  burası kamusal alan, ancak başını açarsan seni içeri alabiliriz.” Karşınızda inancı gereği başını örten genç bir kız, okumak arzusunda olan bir kız, hiçbir ideolojik saplantısı olmayan bir kız, demir kapı suratına kapanıyor.

Bu fırsatı birilerinin değerlendirmesi gerekiyor elbetteki. Devlet eliyle ikrâm diye buna denir. Örgütlere, tarikatlara elaman işte böyle kazandırılır. Bütün bu olumsuzluklara rağmen 1970’li yıllardan 2006’lı yıllara kadar birçok eylem türüne hedef olan ülkemizde, polise, askere taş atan saldıran devletin kurumlarını tahrip eyleminde bulunan, bankaların camlarını indiren, otobüs duraklarını tahrip eden, Türk Bayrağını yırtma girişiminde bulunan, belediye otobüslerini yakan başı örtülü militan bir kızımızı ya da kadını gördünüz mü? Ama teröristler tarafından haince şehit edilen oğlunun tabutuna sarılarak  göz yaşlarını içine akıtan “Vatan sağ olsun” diyen başörtülü anneleri, başörtülü bacıları çok gördük, görmeye de devam edeceğiz. Bayramlarda hatırlayıp şehit mezarlıklarına giderseniz bu gerçekle daha iyi yüzleşirsiniz. Buradan şu anlam da çıkmasın başı açık eli öpülecek analarımız ve bacılarımızın da bağırları yanmıştır. Onlar da çocuklarını bu ülke için şehit vermişlerdir. Allah hepsine sabırlar versin. Hepsi bu ülke için görevlerini en üst seviyede yapmışlardır.

Şu “Kamusal Alan” ne anlama geliyor? Uygulamadaki tezatlar nelerdir? Kısaca değinmek istiyorum. Eğitim kurumları, bazı sosyal eğitim merkezleri “kamusal alan” kabul ediliyor ve “Başı örtülü” öğrenciler, başı örtülü anneler veliler alınmıyor. Bazıları, hayır biz başörtülüleri alıyoruz, türbanlıları almıyoruz, diyorlar. Çünkü türban siyasî bir simge, gibi mesnetsiz bir düşünce ile kişisel haklara, öğrenim özgürlüğüne karşı yapılan bu uygulamayı savunmaktadırlar. Şimdi bu zat-ı muhteremlere soruyorum.

Taksim’deki otobüs durağı, Haydarpaşa Tren istasyonu- İstanbul-Ankara arası çalışan Fatih, Boğaziçi Ekspresleri, Türk Hava Yolları’nın uçakları, hastaneler, hatta hatta yüzlerce insanın kullandıkları caddeler , Marmara Üniversitesinin mezuniyet törenini yaptığı Burhan Felek Kapalı Spor Salonu kamusal alan değil mi? İşgüzar bir belediye başkanı çıksa zabıtasını otobüs durağına gönderip “Ey başörtülüler, türbanlılar burada duramazsınız, derhal buradan çıkın burası kamusal alandır,” dese ortalık karışsa, bunu da Cumhuriyeti korumak adına yaptığını  söylese, ne diyeceksiniz?

Herkesin bakışlarından kalbinden geçeni okur gibiyim. Böyle deli saçması bir şey olur mu? İlk çağlarda dahi böyle bir uygulama olmamıştır. Bu uygulamanın öncelikle başlatıldığı yer üniversitelerimiz olmuştur. 1980 öncesi bu bilim yuvalarının içerisine düştüğü durumu değerlendiren yetkililer, YÖK’ü kurdular. Amaç bu güzide kurumların bilimsel çalışmalarına,  eğitim-öğretim  faaliyetlerine  etkinlik ve uluslar arası bir standart kazandırmaktı. Bizde kurumlar, üzülerek ifade ediyorum, genelde kurumun başında bulunanların düşünce ve anlayışına göre şekilleniyor. Bu son derece üzücü bir durumdur.

YÖK’ün başında iki dönem görev yapan Sayın Kemal Gürüz’ün ağzından çıkanları sizlere hatırlatarak, başı örtülü kızlarımıza üniversite kapılarını kapatanların zihniyetlerine ışık tutmak istiyorum. “Türkçe ilim dili olamaz.” Kim diyor bunu? Kemal Gürüz. Kim bu Kemal Gürüz? YÖK başkanı, varın gerisini siz düşünün. Aradan yıllar geçiyor ATV’deki bir programa eski Cumhurbaşkanlarımızdan Sayın Süleyman Demirel konuk ediliyor. Kendisi bu ülkenin kaderine yarım asır hükmetmiştir. Kendisine yöneltilen bir soruya karşı herkesin anlayacağı bir dille sayın Cumhurbaşkanımızın bu yönü takdire şayandır, nerede konuşursa konuşsun, toplumun her kesimi onun kullandığı kelimeleri mutlaka anlar. İmam Hatip okulları için övgüler yağdırdıktan sonra. “Dindar mühendis, dindar doktor olmaz mı?” diyerek cevap vermiştir. Kanım donuyor, sabırsızlanıyorum, yerimden “Kameraman, kameraman göster şu sayını,” derken iki dönem YÖK başkanlığı yapan Sayın Kemal Gürüz:  “Dün dündür, bu gün bugün” sözlerinin sahibine de bu yakışırdı.

Sayın Süleyman Demirel başlarını örtenler için Arabistan’ı tavsiye ediyor. Güzel hem hacı olurlar hem de Peygamber Efendimizin yaşadığı kutsal yerleri görme imkânına sahip olurlar. Sayın Demirel biz size nereyi tavsiye edelim, doğrusu henüz size uygun bir yer bulabildiğimi söyleyemiyorum. Başı örtülüleri  ” salaklıkla” itham eden bir köşe yazarından ilham alan üst düzey bir yetkili de “Râhibe” benzetmesi ile ortalığı toz duman ediyor. Müteakip günlerde de “Biz başörtüsüne karşı olsaydık, başörtüsü imal eden fabrikaları kapatırdık” diyerek çağdışı bir zihniyeti toplumun tanımasına ve anlamasına imkân vermiştir, bir teşekkürü de hak etmiştir. Bu gibiler bir ara siyasete soyundular, mensubu oldukları toplumun fikirleri ile düşünceleri örtüştüğü için gittikleri her yerde kabul gördüler.

Bütün bunlar yetmiyormuşçasına sermayenin sesi olan bir kısım basınımızın köşe yazarları yaklaşan Cumhurbaşkanlığı seçimleri ile ilgili olarak toplumu germek, sosyal barışı bozma pahasına “Köşke çıkacak kişinin eşi başörtülü olamaz.” yaygarasını koparmaya başladılar. Bunu Cumhuriyetin bekçileri olarak, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nı koruma adına yaptıklarını söylediler. Tıpkı “Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Rektörüne sahip çıkmak, Cumhuriyete sahip çıkmaktır.” diyen YÖK başkanı Erdoğan Teziç gibi.  Lâik Türkiye Cumhuriyeti bunu kaldıramazmış. Büyük Önder Mustafa Kemal ATATÜRK ve arkadaşlarının Kurtuluş Savaşı vererek kurduğu bu Cumhuriyet: Panislamizmi, Pantürkizmi tehlike sayan sayın KORUTÜRK’ü, hiçbir sıfatı olmayan iki kişiye kırmızı pasaport vererek milletlerarası faaliyetlerine meşru zemin hazırlayan, federasyon da düşünülebilir diyen sayın ÖZAL’ı, Nato’dan çıkan Yunanistan’ın tekrar Nato’ya alınmasına olur veren, “Zaten Kıbrıs’ta biz Maraş’ı pazarlık payı olsun diye aldık,” diyen sayın EVREN’i  taşıdı.

Anayasa Madde 101: Cumhurbaşkanı, Türkiye Büyük Millet meclisince kırk yaşını doldurmuş ve Yükseköğretim yapmış kendi üyeleri ve bu niteliklere ve seçilme yeterliliğine sahip Türk vatandaşları arasından yedi yıllık bir süre için seçilir. Cumhurbaşkanlığına Türkiye Büyük Millet Meclisi dışından aday gösterilebilmesi, meclis üye tamsayısının en az beşte birinin yazılı önerileriyle mümkündür.

Anayasa Madde 102 : Cumhurbaşkanı, Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tamsayısının  üçte iki çoğunluğu ile ve gizli oyla seçilir. Türkiye Büyük Millet Meclisi toplantı hâlinde değil ise hemen toplantıya çağrılır. Cumhurbaşkanının görev süresinin dolmasından otuz gün önce veya Cumhurbaşkanlığı makamının boşalmasından on gün sonra Cumhurbaşkanlığı seçimine başlanır.
T.C Anayasası (1995 değişiklikleriyle) kitapçığını okurken eşime gözlüğümü vermesini söylüyorum. “İyi göremiyor muyum? Yoksa okuduğumu mu anlamıyorum?,  diyorum kendi kendime. Yoksa bizim bilmediğimiz sayınların bildiği ve holding odalarında hazırlanan yazılı olmayan bir başka anayasa mı var?
Aydınlarımıza sesleniyorum: Mensubu olduğunuz toplumu iyi tanımak zorundasınız! Fikirleriniz toplumun inançları, gelenekleri ve tarihi,  kültürü ile uyumlu olduğu zaman kabul görür. Aksi takdirde sisteme tepki olarak yansır. Birilerinin ekmeğine tereyağı, bal sürme sevdasından vazgeçin! Anayasaya ve kanunlara saygılı olun!
Sonuç olarak; 1990’lı yıllardan itibaren başlatılan bu dayatmacı uygulamayı toplumun belli bir kesimine karşı belli ideolojik görüşe sahip kişilerin kişisel uygulamaları olarak değerlendiriyorum. Bu uygulamaları asla kurumlara mal etmek istemiyorum, mağdurların da bu şekilde olaylara yaklaşmalarını ülkemizin birliği ve dirliği açısından tavsiye ediyorum.

Kurumların yıpratılması, toplumun güvenini kaybetmesi ülkemiz için felaket olur. Bu kurumlar kolay kolay bu günlere gelmemiştir. Tüm kurumların harcında Malazgirt’te, Niboğlu’da, Mohaç’ta, Allahuekber dağlarında, Çanakkale’de, Sakarya’da şehitlerimizin kanları mevcuttur.
Gençlerimizin önüne demir kapıları koymayalım. Millî ve manevî değerlerimizi, dinî bilgileri devletin kurumları kanalıyla işin ehli olanlar tarafından öğretelim.  Eğer bunu yapmazsak, önüne engeller koyarsak, bu gençler bu bilgileri başka yerlerden öğrenmeye kalkarlar. Bir söz vardır:  “Yarım doktor candan eder, yarım hoca dinden eder.” Buna hakkımız yoktur bu gençleri heder etmeyelim.

Bu ülke üzerinde emelleri olan terör örgülerinin, rejim ihraç etmek isteyen ülkelerin, emperyalist devletlerin arayıp da bulamadığı ortamı kendi ellerimizle oluşturmayalım. Tarih boyunca kurulmuş Türk devletlerini cephede mağlup edemeyenler hep ayrılık tohumları seçerek emellerine ulaşmışlardır.
Enerjimizi :

“Gazilik ve şehitlik kalksın. Türk Silahlı Kuvvetlerinin başındaki Türk kelimesi kalksın”,

“PKK bir terör örgütü değildir. Yöre halkının demokratik hak ve özgürlüklerini dile getiren bir örgüttür”,

“Türk değilim, Türkiyeli  Kürdüm”,
Diyarbakır’da PKK tarafından organize edilen gösterilere katılanlara “Sizleri isteklerinizden ve cesaretinizden ötürü tebrik ediyorum,” diyenlere;
Türk Silahlı Kuvvetlerinin bölgeye kuvvet kaydırmasından rahatsızlık duyanlara,

Roj TV’nin  Türkiye’nin üniter  yapısını bozucu yayınlarını sürdürmesini isteyen belediye başkanlarına,
Misyonerlik faaliyetlerine karşı kullanalım;
Devlete, vatana, millete, millî ve manevî  değerlere, orduya, bayrağa, ezana, İstiklâl Marşı’na, dil birliğine, millî birliğe, yarınlara hazırlanmaya,  gerçek mânâda Türk Gençleri yetiştirmeye, sosyal barışı korumaya harcayalım. Ne Mutlu Türküm Diyene.

 

 

Prof. Dr. Cahid Baltacı ile Peygamberimiz Hazret-i Muhammed (SAV) Efendimiz hakkında yazılan kitaplar üzerine konuştuk.

GİRİŞ:

İki dünya serveri’nin cihanı teşrifleri, gerçekten feyizli bir zaman dilimidir. İnsanlık için yepyeni bir dönem, aydınlık bir hayat başlamıştı. O’nun doğumu, Allah’ın biz insanlara bahşettiği en büyük nimet ve lütuflarından biridir.

O, 1443 yıl önce bu hafta geldi ve İslam’ı tebliğ etti. O’nun tebliğ ettiği gerçeklerden her birini, yeni bir günün başlangıcında öğrenenler ve uygulayanlar, her gün yeniden doğarak, Kutlu Doğum’u her gün kutluyorlar demektir. Onlar  mutlu insanlardır.

O’nun gelişindeki büyüklük hikmet ve rahmeti anlayabilmek için o çağda olup bitenleri öğrenmemiz gereklidir.

O karanlık çağ, ışığa düşman yarasaların kan emme düşünceleriyle sağda solda sürüler halinde dolaştığı bir çağdı. Her köşe başı devrin zâlimleri tarafından parsellenmiş, insan ve insanlık inim inim inliyordu.

 

Karanlığın en son noktası şafağın sökme vaktine en yakın olduğu andır. İşte böyle bir karanlığın tam ortasında bütün ihtişamıyla bir güneş doğdu… Karanlık bir çırpıda Nur’a dönüştü. Gelen, Efendimiz Hazret-i Muhammed (sav) idi. Bütün insanlığı mutlak kurtuluşa götürecek zât idi.

Geldi ve gösterdiği yoldan gidenlere mutluluk ve huzur getirdi. Getirdiği mutluluk ve huzur, 1443yıldır eksilmedi, bitmedi, arttı. Artarak devam ediyor. Çünkü O, Allah’ın sevgili kuludur. Allah da kâinatı, O’nu sevdiği için yaratmıştır.

O, insandı. İnsana değer veren bir insan. O’nunla ilgili olarak şöyle bir olay anlatılır:

Bir Musevi’nin cenâzesi geçerken, saygı göstermek için ayağa kalktı. Kendisine, cenâzenin bir Musevi’ye ait olduğu söylenince; ‘O, bir insandır. İnsana saygı göstermek gerekir.’ Demiştir.

***

Hz. Muhammed’in hayatını anlatan eserlere ‘siyer’ deniliyor. Bu günkü röportajımızda Muhterem Hocamız Câhid Baltacı ile bu konuyu konuştuk.

 

Hz. Muhammed’in siretini öğrenmek her Müslüman için görevdir. Kuran-ı Kerimin nasıl okunacağını, nasıl anlaşılacağını ve İslam’ın nasıl yaşanılacağım en güzel anlatan, şüphesiz Hz. Muhammed’dir. Hz. Muhammed’i öteleyerek İslam’ı sağlıklı anlamak mümkün değildir. Bu sebeple İslam’ın ilk nesli olan sahabeler Hz. Muhammed’in bütün davranışlarını adım adım takip etmiş ve daha sonra gelen nesle aktarmışlardır.

İyi okumalar.

OĞUZ ÇETİNOĞLU

 

Oğuz Çetinoğlu: Hocam, ilk siyer kitabı ne zaman ve kim tarafından yazıldı?

Prof. Dr. Câhid Baltacı: Bu sahânın ilk müellifleri olan Urve b. Zubeyr Miladî 713, Âmir eş-Şa’bi 721, Eban b. Osman 724 ve Âsım b. Ömer Katade 737 yılında vefat etmiştir. Bu eserlere ‘Kitabu’Megazi‘ adı verilmiştir.

İslam târih yazıcalığının ilk örnekleri olan siyer ve megazi kitaplarında Hz. Muhammed’in yaşadığı hayat anlatılmaktadır. İslam tarihinde bu gelenek, daha sonra da devam etmiştir. Endülüs’te İbn Hazm (vefatı: 1064) Camiu’s-Sire’siyle bu geleneği devam ettirirken, Anadolu’da bu geleneğin değişik formlarıyla mensur ve manzumlarla devam etmekte olduğuna şâhit olmaktayız.

Çetinoğlu: Osmanlı’da siyer yazımları konusunda durum nasıldı?

Baltacı: Türk-İslam edebiyatının güzel örneklerini oluşturan birer manzum siyer olan eserler, daha çok Hz. Muhammed’i övmek için yazılan mensur ve manzum na’tlar, ki 17. asrın sonu ile 18. asrın başında Nâzım Divanı’nda na’tlara mensur örnek olan Sinan Paşa’nın ‘Tazarrurnâme‘si, Hz. Muhammed’in vasıfları ve güzelliklerini anlatan hilyeler, 16. asır şâirlerinden Hakanî’nin hikâyesi meşhurdur. Hz. Muhammed’in miraca çıkışını anlatan Miraciyeler, 17. asır şâirlerinden Gazi-Zâde Nadirî’nin kaside şeklindeki miraciyesi, Aksaraylı İsa’nın ‘Miracnâme‘si, Abdülyâsi Çelebi’nin ‘Mirac-nâme-i Seyyidü’l Beşer Hazret-i Resulullah Aleyhi Efdalu’s-Salavat‘ adlı eseri, 15. yüzyılda Ârif’in ‘Miracu’n-Nebi‘ adlı eseri, Şeyh İsmail Hakkı Bursevî’nin 478 beyitlik ‘Miraciye‘ adlı eseri zikredilmeye değerdir.

Çetinoğlu: Mevlid alanında neler yapmışız?

Baltacı: 15. Asır Divan Edebiyatı’nın en güçlü ve şöhretli eseri süphesiz Süleyman Çelebi’nin Bursa’da tamamladığı Mevlid manzumesidir. Türk edebiyatında pek çok Mevlid yazılmıştır. Edebiyatçılar 200 kadar olduğunu söylerler. Hasibe Mazıoğlu bunlardan 12’sini tanıtmış ve 59’unun da isimlerini vermiştir. Merhum Doç. Dr. Necla Pekolcay, Türkçe Mevlid metinleri üzerinde 1950’de doktora tezi hazırlamıştır. Eserin birçok yazmaları bulunmaktadır.

Yazmalarının tesbit edilmiş olduğu diğer mevlidler arasında Kerimi’nin 1459’da yazdığı Mevlid, Beyazıd Devlet ve Süleymaniye kütüphânelerindedir.  Hacı Selim Ağa’nın1478’de yazdığı eseri Süleymaniye Kütüphânesi’nde, Hocaoğlu’nun 1478’de yazdığı Mevlid, İstanbul Üniversitesi’nde, Sinanoğlu’nun 1479’da yazdığı eser Süleymaniye Kütüphânesinde bulunmaktadır. Diğer mevlidler arasında; Kasideci-zâde Süleyman Sırrı’nnın, Ebu’l-Hayr İpsalah’ın 1492’de yazdığı, Hamdullah Hamdi Akşemseddin-zâde’nin 1494-1495’de yazdığı eserler ve daha pek çok ismin yazdığı eserler vardır.

Bunlardan başka müllifi belli olduğu halde yazma nüshasına ulaşılamayan, müellifi belli olmayan veya telif tarihleri belli olmayan mevlidler de vardır.

Çetinoğlu: Bir deMuhammediyeolarak anılan siyerler var

Baltacı: Manzum siyerlerin rağbet görmesi üzerine, 1451 yılında vefat eden Yazıcı-zâde Mehmed, Arapça olarak telif ettiği ‘Meğaribu’z-Zaman‘ adlı mensur eserini nazma çevirerek adını ‘Muhammediye‘ koydu. Muhammediye; ‘Yaratılış‘, ‘Hz. Muhammed’in peygamberliği‘ ve ‘Kıyamet‘ olmak üzere 3 ana bölüm üzerine yazılmış bir siyerdir. 8765 beyitlik Muhammediye’nin birçak yazma nüshası bulunmaktadır. Müellif hattı harekeli nüshası Vakıflar Genel Müdürlüğü Arşivi ve Neşriyat Kütüphânesi’ndedir. İstanbul’da 3’ü Süleymaniye Kütüphânesi’nde olmak üzere 58 tam, 7 eksik nüsha tesbit edilmiştir. Bunlardan başka Anadolu kütüphânelerinde 30’dan fazla; Kahire, Londra ve Vatikan kütüphânelerinde 10’u aşkın yazması bulunmaktadır. Yine eski alfabe ile 20’den fazla baskısı yapılmıştır.

Osmanlı döneminde zamanla Muhammediyhanlık ortaya çıkmış ve ‘Muhammediye‘ gibi  ‘Ahmediye‘ ve ‘Mahmudiye‘ adıyla eserler telif edilmiştir.

Çetinoğlu: Siyer-i Veysî’den söz ediliyor. Onun hakkında da bilgi lütfeder misiniz?

Baltacı: Yazarı Alaşehirli Uvevs b. Mehmet 1561’de Alaşehirde doğmuştur. Anadolu, Mısır ve Rumeli’de kadılıklarda bulunmuş, 1627-1628’de Üsküp’te vefat etmiş ve orada defnedilmiştir. 11 eseri içinde en meşhuru ‘Dürret’t-Tac fi sireti Sahibi’l- Mirac‘ kısaca ‘Siyer-i Veysi‘dir. Eser Mekke ve Medine olmak üzere ikiye ayrılmış ve Mekke dönemi tamamlanmış ve Medine dönemini Bedir Savaşı’na kadar yazılabilmiştir. Daha sonra Şair Nabi ve Mazmi-zâde Mustafa zeyiller yazarak eseri tamamlamışlardır, Eser Hicrî 1286’da İstanbul’da 261 sahife olarak basılmıştır.

Eserin Türkiye kütüphanelerinde tesbit edilmiş 53 yazma nüshası bulunmaktadır.

Çetinoğlu: Abdulaziz Kara Çelebizâde’nin siyer çalışmalarından da söz eder misiniz Hocam?

Baltacı: Birçok ulema yetiştiren Kara Çelebi ailesinden olup 1000/1591’de İstanbul’da doğmuştur.

Şeyhülislamlığa kadar yükselmiş ve birçok hâdiselere karışarak fırtınalı bir hayat yaşayan Abdülaziz Efendi, Osmanlı’da ilk defa resmen Şeyhülislam olmadan yazdığı ve Sultan İbrahim’e takdim ettiği ‘Ravzatu’l ebrar‘ adlı tarihiyle ‘Şeyhülislam‘ unvanını almış ve daha sonra da Şeyhülislam olmuştur.

Mensur ve manzum eserleri olan Kara Çelebi-zade, nesirde daha güçlüdür. Eserleri; tarih, siyer, fıkıha aittir. Tercümeleri de vardır.

Çetinoğlu: Yalnız Hz. Muhammed’in değil, bütün peygamberlerin değilse bile çok sayıda peygamberin hayatını anlatan eserler de bulunuyor

Baltacı: Bunlara ‘Kısas-ı Enbiya‘ deniliyor.  İlk peygamberden son peygambere kadar Kur’an’da adı geçen Peygamberler ve Hz, Muhammed’in doğumundan vefatına kadar hayatını anlatır. En çok bilineni; ‘Mir’atu’s-Safa fi Ahvali’l-Enbiya‘dır. Gayr-ı matbu olan bu eserin bugün Türkiye kütüphanelerinde tespit edilmiş 8 yazma nüshası bulunmaktadır.

Çetinoğlu: Ravzatu’l-Ebrar hakkında da bilgi lütfeder misiniz?

Baltacı: Bu kitap da Hz. Âdem’den 1064 yılına kadar gelen umumî bir tarih olmakla berâber kitabın 2. faslında Hz. Muhammed’in hayatından ve savaşlarından bahsetmektedir.

Hicrî 1248 tarihînde Bulak’da basılmış olan eserin Türkiye dışında bulunan kütüphanelerdeki yazmaların ve Türkiye’deki bir kısmının listesi Fransız Babinger tarafından hazırlanmıştır.

‘Osmanlı Tarih Yazarları ve Eserleri’ isimli kitapta yer alan bilgilere göre Türkiye kütüphânelerindeki yazmalar sayısı 23’tür.

Çetinoğlu:Güzel Kokuluolarak anılan bir eserden söz ediliyor

Baltacı: Onun asıl adı ‘Fevaihu’n-Nebevıyye fi’s-Sîyeri’l-Musiafavîyye‘dir.

Çetinoğlu:Güzel Kokuluismi nereden geliyor?

Baltacı: Kitabın her bölümü, fayiha (güzel koku) diye isimlendirildiğinden güzel kokular anlamına ‘fevaiha‘ denilmiştir. Eser, Hayber Muharebesi’ne kadar Hz. Muhammed’in hayatından bahsetmektedir.

Gayr-i matbu olan eserin Türkiye kütüphanelerinde tespit edilmiş 5 yazması vardır.

Siyer-i Kazaruni Tercümesi, Kazarunlu Saiduddin Muhammed b. Mesud (ö. 758/1356-1357) tarafından Arapça ‘el-Muntakâ fi Siyeri’n Nebevî adlı eserinin tercümesidir. Eser, 4 bölüm ve bir hatimeden ibârettir. Abdulaziz Efendi bu eseri, Ağabeyi ve Hocası Kara Çelebi-zâde Mehmed’in isteğiyle tercüme etmiş ve Sultan Dördüncü.Murad Han’a ithaf etmiştir.

Gayr-i matbu olan eserin kütüphânelerimizde tespit edilmiş 8 nüshası vardır.

Çetinoğlu:Mir’atü’l- ahlak‘ isimli bir siyer kitabı var mı?

Baltacı: Var. Bostan-zâde Yahya isimli zat tarafından yazılmıştır. Tireli Şeyhülislam Mehmed Efendi’nin oğludur. Tahsilden sonra İstanbul kadılığına kadar yükselmiş ve 1049/1639-1640 tarihinde vefat etmiştir. Sultan Birinci Ahmed Han’a takdim ettiği ‘Mir’atü’i-Ahlak‘ isimli eserinden başka ‘Gül-i Sadberk‘ adında bir siyer kitabı daha vardır. Siyer, Hz. Muhammed’in 100 mucizesini ihtiva etmektedir. Eserin tespit edilmiş 2 adet yazma nüshası bulunmaktadır. Biri Ayasofya Kütüphânesinde 3390.161, diğeri  Selim Ağa Kütüphânesi’nde 842.180 numarada kayıtlıdır.

Çetinoğlu: Müellifi bilinmeyen siyer yazmalarından söz etmiştiniz

Baltacı: Bunların belli başlıları 6 adettir:

1- Muhtasar Siyer-i âl-i Beyt: Süleymaniye Kütüphânesi’nde 4509 numarada kayıtlıdır.

2- Siyer-i Ebu Nasr Tercemesi: Süleymaniye Kütüphânesi’nde 4566 numarada kayıtlıdır.

3- Siyeru’n-Nebi (Manzum): Hafız Ahmed Paşa Kütühpânesi’nde 234 numarada kayıtlıdır.

4- Siyer-i Enbiya: Süleymaniye Kütüphânesi’nde 4338 numarada kayıtlıdır.

5- Veladet ve Mucizaîün-Nabi: Süleymaniye Kütüphânesi 4407 numarada kayıtlıdır.

6- Siyerden Bir Parça: Süleymaniye Kütüphânesi’nde. 1547 numarada kayıtlıdır.

Prof. Dr. CÂHİD BALTACI:

1943 yılında Hatay’ın Erzin kazasının Gökdere köyünde doğdu. İmam-Hatip Okulu’nun birinci ve ikinci devresini Adana’da bitirdi. 1967-1968 yıllarında İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsü’nden mezun oldu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yeniçağ Tarihi Kürsüsü’nde  ‘15 – 16. Asırlarda Osmanlı Medreseleri‘ mevzuunda doktora çalışmalarına başladı. 1975 yılında doktor unvanını aldı. Bu arada çeşitli camilerde imam-hatiplik görevini de yürütüyordu. 1976 yılında İstanbul Atatürk Eğitim Enstitüsü tarih öğretmenliğine tâyin edildi.

1978’de Şer’iyye Sicilleri Arşiv uzmanlığına, 15.11.980 yılında ise, Fatih Müftülüğü’ne vekâleten tâyin edildi. 1981 yılında İstanbul Yüksek İslâm Ensitütüsü öğretim üyeliği görevine getirildi. Halen emekli olmakla birlikte, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde İslâm Tarihi derslerini okutmaktadır.

Prof. Dr. CAHİT BALTACI’NIN ÇEŞİTLİ KONULARDA ESERLERİNDEN BÂZILARI:

Tasavvuf Lügati: Tasavvufun, kültür ve medeniyetimiz içinde ayrı bir yeri vardır. Hz. Muhammed Sallallahu Aleyhi Vesellem ve ashabının yaşadığı zühdü takvayı yaşamayı gaye edinen ilk sûfiler, hicri ikinci asrın ortalarından itibaren bunu bir meslek hâline getirmişler ve daha sonra bu meslek içinde muhtelif tarikatlar zuhur ederek bütün İslâm dünyasına yaymışlar ve günümüze kadar gelmiştir.

Zamanla İslâmi ilimler arasında müstakil bir ilim hüviyeti kazanan tasavvufun, kâinat ve hâdisâta kendine has bir bakış tarzı ve bu tarzı ifâde eden rumuz ve ıstılâhâtı vardır. Bu rumuz ve ıstılâhât, sadece tasavvuf sahasında kalmayarak dışarıya da taşmış ve kültürümüz içinde geniş ölçüde yayılmıştır. Bu yüzden, bugün sadece tasavvufî eserleri değil, kültürümüzün çeflitli sahalarında yazılmış olan eserleri de iyi anlayabilmek için tasavvufun kültürümüze hediye ettiği kelime ve ıstılâhâtı bilmeye ihtiyaç vardır. Kitap bu ihtiyacı karşılamaktadır.

İslam Medeniyeti Tarihi: İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayını. İstanbul 2010.

İslam Medeniyeti konusunda gerek Müslümanlar gerekse müsteşriklerin yazdıkları birçok eser vardır. Ancak bu çalışmalar, istisnalar bir yana genelde bütünü kavrayıcı bir bakışla kaleme alınmamıştır. Bunların birçoğu, İslam Medeniyeti’nin bir veya birkaç yönünü işlemekle iktifa etmişlerdir. Bunlar arasında özelikle müsteşriklerin peşin hükümlü yaklaşımları da göz önüne alındığında İslam Medeniyeti konusunda objektif, bütüncül ve müdellel bir tarihe olan ihtiyaç daha da öne çıkmaktadır.

Belirtilen bu üç prensibe sadık kalarak hazırlanan eserde İslam Medeniyeti’nin birçok konusu üzerinde durulmak suretiyle bir medeniyet tarihi şablonu ortaya konulmaya çalışılmış, İslam Medeniyeti hakkında toplu bir bilgi verilmiş ve eserde yer alan her bir konunun bir ihtisası gerektirdiğinin bilinci ile konular miktar-ı kâfide yazıya dökülmüştür.

15. ve 16. Yüzyılda Osmanlı Medreseleri: İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayını. İstanbul, 2005 (İkinci Baskı)

Bilindiği gibi Osmanlı dönemindeki eğitim ve öğretimi tetkik edebilmek için oluşturulmuş bir ilmiye kataloğu bulunmamaktadır. Bu sebeple konu üzerinde araştırma yapacak olanların hangi kaynaklara başvuracakları ilk mesele olarak karşılarına çıkacaktır. Eser, bu boşluğu doldurmak maksadıyla hazırlanmıştır. Eserde, Osmanlı’da askeriyeden tıbbiyeye, rasathâneden denizciliğe kadar her alandaki eğitim ve öğretim sistemleri ve bu kurumlarda görev yapan hocalar  hakkında bilgi verilmekte ve 400’e yakın medresenin tarihi ve özellikleri anlatılmaktadır.

Prf. Dr. Câhid Baltacı’nın kitapları dışında çok sayıda makaleleri ve ilmî bildirileri bulunmaktadır.

 

 

 

Seçimler Gerçekleri mi Örtüyor?

 

Atatürk’ün teklifiyle TBMM tarafından milli şehit ilan edilen Boğazlayan Kaymakamı Kemal Bey‘i, Ermeni katillerce şehit edilen Dışişleri mensuplarımızı, şehit Talat, Cemal ve Sait Halim Paşaları rahmet ve saygı ile anıyoruz.

Rahmetli Kemal Bey, her sene idam edildiği tarih olan 10 Nisan’da kabri başında anılmaktadır. Bu senede milliyetçi ve milli hassasiyete, Türkiye’yi Türkiye yapan değerlere sahip kuruluşlar anma toplantısına katıldılar ve vefa örneği verdiler.

Ermenilere kötü muamele yapılmasını engelleyemediği gerekçesiyle, daha önce beraat etmiş olan Kaymakam Kemal Bey dış baskılarla bazı asker ve bürokratlar ile birlikte idam edilmiştir. Yerli işbirlikçiler ve Sadrazam Damat Ferit, Osmanlı’ya ihanetlerine bir yenisini daha katmışlardır. Her dönemde Damat Feritler görülmektedir. İhanet ve yabancılarla işbirliği dün de bugün de pirim yapmaktadır. Bugün de “Ermenileri öldürdük” diye beyanat veren bir yazarımıza Nobel ödülü verilmiştir.

1780’lerden beri Ermeniler terör örgütleri vasıtasıyla Osmanlıya karşı Ruslar ve İngilizler tarafından kışkırtılmışlardır. Oysa Ermeniler sadık teba sayıldığından devletin üst kademelerine kadar yükselebilmişlerdi. Ermeni sorunu, Ermenilerin sorunu değil; dün Osmanlıya, bugün de Cumhuriyet Türkiye’sini hedef alan ülkelerin sorunudur. Savaş halinde olan Osmanlıya ihanet eden, Ruslara destek sağlayan Ermeni terör örgütü mensupları, Ermeni oldukları için değil; Osmanlıya karşı savaştıkları için ölmüşlerdir. Her devlet ne yapıyorsa Osmanlı da onu yapmıştır.

***

Türkiye seçimler dönemine girdi. Önce kanlı, kavgalı ve toplumu geren mahalli seçimleri geride bıraktık. Bu sene Cumhurbaşkanlığı seçimi var. Aslında bu bir seçim değil… Sayın Cumhurbaşkanı ve Sayın Başbakan gizli bir oturumda anlaşacaklar ve vatandaş da ister istemez bunu tasdik edecek. Anti demokratik sözde bir seçim gündemde… Bu seçimin 12 Eylül olağanüstü dönem sonrası tek aday olan Kenan Evren’in seçilmesinden acaba ne farkı var? 12 Eylül bir askeri darbe sonrası olağanüstü bir durumdu. Bugün de Devlet geleneğini ve işleyişini bozan müdahalelerle ve sivil darbelerle yaşıyoruz. Sanki yeni bir devlet kuruluyor.

Türkiye’nin birleştirici, uzlaştırıcı, yıpranmamış, bilgili, tecrübeli, Cumhuriyete, Milli ve Üniter Devlete ve Anayasaya sadakatle bağlı, milli kimlikle kavgalı olmayan,hukuk devletini koruyan ve kuvvetler ayrılığı prensibini zedeletmeyen, sonu hüsran olan açılımlarla uğraşmayan, uğraşılmasına da karşı çıkabilen, bizzat sorun yaratmayan, milli iradeyi paralel devletlerle paylaşmayan, egemenliğe ortak aramayan bir Cumhurbaşkanına ihtiyacı var.Ülke ancak böyle bir Cumhurbaşkanı ile barış, istikrar ve huzur bulabilir. Bir taraftan parlamenter sistem, diğer taraftan başkanlık veya yarı başkanlık sistemi bir arada yürütülemez. Başkanlık sistemi eyalet ve federal yapıların bulunduğu yerlerde geçerli olabilir. Türkiye’de adem-i merkeziyet geliştirilebilir. Ancak bu devlet içinde devlet yaratmak veya feodal egemenlik alanları doğurmak, petrolü ve yer altı madenlerini, milli eğitimi ve yargıyı paylaşma şeklinde olamaz.

İktidar ve cemaat çekişmeleri ve seçimlerin dışında bizi biraz da Türkiye’ye ait Ege Adalarında hangi bayrağın dalgalandığı, Ermenilerin tanıma, toprak ve tazminat talepleri, iflas eden Suriye, Mısır ve Libya politikalarımız, Kırım örneği ve KKTC‘de neler olabileceği, köy korucularının hazin durumu ilgilendirmelidir. Seçimler ve kısır tartışmalar gerçekleri örtmemelidir. Vatandaşın talebi, araştırmalara göre, ne federasyon, ne başkanlık sistemi, ne de özerkliktir. Bunlar çözüm diye dış destekli olarak ortaya konan dayatmalardır.

 

 

 

Zaman ve Hal Karışık!

 

Umutlar küllenirken,gelmeyecektir bahar,
Zaman her şeye gebe,dün artık olmayacak.
Bülbül ise gülüne eder hergün intizar,
Bu yakarışların da,sonu hiç gelmeyecek!

Mutluluk bu millete, hep uzak mı kalacak,
Sevinçler uzaklardan,çıkıp gelecek şükret.
Çıkıp gelsinler artık,sabrımız tükenecek,
O gülüşler bir umut,olacak bize elbet.

Hayatın gerçekleri bizi hep kaplayacak ,
Yeni bir gün başlarken,bak neler yaşanacak.
Etrafımız kaplanmış, sahte birçok yüzlerle,
Güvenmek mi, o güven her zaman aranacak.

Ve bunca iki yüzlü, yalancılar,hainler,
İnsanları kandırıp hep ülkemi soydular…
Sokaklar insan dolu, koşuşturan çocuklar,
Bunca insan nerede, nasıl yaşayacaklar?

Bunca yüzsüzlüklerle nasıl, nereye kadar?
Güvenilen insanlar,şurda burda olsa da,
İş çıkara gelince, onlarda yalpalarlar!
Biliyorum hainler, baştacı da oldular.