29.4 C
Kocaeli
Pazartesi, Temmuz 27, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 891

Eğri

Geceyi koynuna koyduğumuz gündüzden, 
Aynalı beşikler yansır yüzüne.
Nerde, Uyvar’dan kalma ellerimiz? 
Nerde, yitirilmiş zamandaki mahşer?

Sükût, bir kara gömlek gibi, 
Mercan bakışlarını dikmiş duruyor.
Hani, güz yağmurlarını erteleyen zaman?
Hani, gürzün açtığı yaradan sızan kan?

Eğri, Uyvar’dan düşen gül çığlık.
Gönlümüzün takılıp kaldığı yerdir.
Isırdığımız ayvadaki buruk tad değil.
Şanlı rüyasını gördüğümüz zamandır.

Ahmet ÇÖREKÇİ Paşamız ve…..

Sevgili Ahmet ÇÖREKÇİ Paşamız ve bir grup Subay tutuklandı.  İsnat edilen, ya da yaptıkları düşünülen suç çok net değil.. Kimileri “Devlete Karşı” kimileri ise “Hükümete Karşı” diyorlar. Yorumları ve tahminleri bir yana bırakarak bazı şeyler söylemek istiyoruz.

ÇÖREKÇİ Paşamızı, yıllardır tanıyoruz. Çorum için Ülkemiz için çok sayıda tertemiz sosyal ve kültürel etkinliklerde beraber olduk. Sizler çoğunuz da tanıyorsunuz..Daha kısa bir süre önce ona her zaman söylediğimiz bir şeyi tekrarladık ve dedik ki: “Paşam, bakınız birçok asker, çeşitli nedenlerle suç işledikleri zehabıyla sorgulanıyor, yargılanıyor.. Devlete kastettikleri iddia ediliyor. Sizin bu tür bir durumunuzun olmamasına çok seviniyoruz ve sizinle gurur duyuyoruz.  (Bu duygularımızda bu gün de zerre kadar değişiklik yoktur.)

Onunla bütün Çorum gibi bizler de, bu gün de gerçekten gurur duyuyoruz. .Ve suçsuzluğuna inanıyoruz. Türk adaletine de güveniyoruz. Gerçek anlaşılacaktır. Anlaşılacaktır ama O tertemiz insan kahrolacağı günler yaşamış olacaktır.

Kendileriyle bu konularda birkaç konuştuk; söylediğimiz hep şuydu; ,

“Paşam bu konulara karışmamız olduğunuz için sizinle gurur duyuyoruz..” ve aldığımız cevap söyle olurdu; ,

“Doğan Bey, biliyorum bana kadar da gelecekler.. Ama şunu bilmenizi isterim; Devletimin zararına ve Kanunlara Hukuka aykırı hiçbir iş yapmadım ve yaptırmadım.”

Biz size inanıyoruz Paşam, ama bakın inanmadılar ve tutuklama kararı aldılar.. Biz yine de kesinlikle inanıyoruz ki gerçekler anlaşılacak ve onurlu yaşamınız kesintiye uğramayacaktır.

Bu konuyla ilgili olarak hemen olay günü Sayın Başbakanın özel sayfasına bunları aynen yazdım ve şunu talep ettim.

“Adalete kesinlikle güveniyoruz. Adaletin eninde sonun da doğru ecelli edeceğine inanıyoruz. Ama bu insanlara sahip çıkmak gerekir..Paşalık rütbesine gelmiş; yirmi-otuz yıl; yirmi-otuz değişlik insandan görüş ve sicil almış bir Türk Askeri, bir insan, bir paşa; bu Ülkenin zararına bir yapılanma içinde olamaz. Belki emir komuta zinciri içinde bazı yanlışlıklar yapılmış da olabilir. Ama ihanet ve hıyanet olamaz.. İşte bu nedenle diyoruz ki Adalet yürüsün ama ceza alsalar bile affedilsinler. Ve kesinlikle de tutuklu yargılanmasınlar.. Bunu siz yapabilirsiniz. MİT’e sahip çıktığınız gibi bu Ülkeye Paşa rütbesinde hizmet veren bu insanlara da sahip çıkabilirsiniz.  Sizin bunu yapabilme erkiniz var. Ve bunu yaparsanız sizi 2023’lere kadar da taşıyacak sevgi seli artacaktır. Ve yine iktidardasınız.” Biz bunu inanarak söylüyoruz.  Sizin de inançla yapacağınıza güveniyoruz.

Paşa rütbesi ve Paşalık derken bazı anılarımız da aktarmak istiyoruz. Görevlerimiz sırasında zaman, zaman Paşalarla birlikte olduk, kimileri ile dost olduk, kimiler ile seviyeli iş ilişkilerimiz oldu..Sizlerle bir kaçını paylaşmak istiyorum…

Üçüncü Ordu Komutanı Orgeneral Selahattin Demircioğlu Paşa ile Erzincan’da beraberdik. O Ordu Komutanıydı ben ise Akbank’ın Bölge Müdürü olarak görev yapıyordum. Göreve başladığım ilk günlerde Ordu Merkezindeki bir toplantı için davet edildik. Bu toplantıda Güvenlik Konusu görüşülüyordu. Paşamız görüşlerini dikte ediyordu. Özetle söyledikleri “Bankalarda Vezne Camlarının Kurşun Geçirmez olması ve böylece soygunların önlenmesi şeklindeki ilk ve zorunlu tedbir olmuştu.

Söz aldım ve bu tedbirin “Soygunları Önlemeye Yetmeyeceğini” söyledim.  Paşamız hiddetlendi.. Ben göreve başlayalı daha bir iki gün olmuştu, şöyle baktı tanıyamadı ve etrafına muhtemelen kim olduğumu sordu. Sonra da bana dönüp SEN KİMDEN YANASIN” Dedi.

Kendimi tanıttım ve ekledim; “Paşam şayet bir soyguncu, Banka Holüne girer de herhangi bir müşterimizin ya da memurumuzun başına silahı dayarsa biz ona istediği parayı hemen veririz.”  Paşa daha da hiddetlendi. Ve bana dönerek “Bu bir Emirdir YAPACAKSINIZ” dedi..Bu minval üzere güvenlik tedbirlerinin görüşüldüğü toplantı soğuk bir şekilde sona erdi.

Bir gün sonra beni Karargahtan arıyorlardı;  “Paşam Ziyaretinize gelecek” dediler. Ve sonra Paşamız geldiler.. Görüşülenleri ve ilave önerilerimizi enine boyuna konuştuk. Bana; “Sen haklısın ama işin ucunu gevşetirsek önünü alamayız dediler. Ben de kendilerine hak verdim. Paşamızla çok yakın dost olmuştuk İki yıl hemen her hafta beraber olduk, davetler yemekler toplantılar, hanımların toplantıları.. Hep beraberdik. .Ve bir gün biz Erzincan’dan ayrıldık..

Bursa’da göreve başlamıştım. Sonra oğlumuzun Nişan Töreni gündeme geldi. Paşamızı davet ettik. Doğan dedi, yüzükleri ben takacağım.. Bizim için şereftir Paşam dedik ve gün geldi. Nişan Töreni başladı. Saat 21’i geçtiğinde salonda sabırsızlıklar vardı, Vali Zekâi Gümüşdiş ve Belediye Başkanı Ekrem Barışık Beyler nişan yüzüğünü kimin takacağını resmen sordular.. Cevabımız; Selahattin Demircioğlu Paşamız.. Oldu.. Ama paşamız hala Bursa’da bile değillerdi.

Tam da umutların kesildiği bir anda, salona telaşla bir inzibat subayı geldi.. Beni buldu ve; “Efendim dedi, Paşamız Bursa’ya girdiler ve 10 dakikaya kadar burada salonda olacaklar… Teşekkür ettik ve haberi Vali Beylere ilettik. Sonuçta Paşamız geldiler ve yüzükleri taktılar. Kendilerini saygı ve rahmetle anıyorum. İlişkilerimiz hayatları boyunca bir baba-evlat ilişkisi gibi saygı ve sevgi ile devam etti.

Anılarımızda çok yer alan Paşamızın Erzincan ve Doğuda görünmeyen eserleri de vardır. Bu gün sizler Erzincan çıkışında yol kenarında kilometrelerce Ağaçlar görüyorsanız bunlar Paşamızın eserleridir. Ve yetişmiş Ülke yönetiminde söz sahibi olmuş askerler ve yöneticiler görüyorsanız, görmüşseniz, bunların da çoğu Paşamızın eseridir.

Onlardan biri O zaman Albay olan ve Orgeneralliği sırasında da ilişkilerimiz devam eden Necdet TİMUR paşadır. Çok değerli bir askerdir. Binbaşı rütbesi ile Paris Büyükelçiliğimizde Askeri Ateşe olarak görevli olduğu dönemde; Türkiye hakkında bazı emelleri tezgahlayan Fransız Gizli Haber Alma örgütünün korkulu rüyası olmuştur.

Ve Selahattin Paşamızın Kurmay Başkanı Mehmet Önder Paşa.. Sonradan İzmir’de NATO dışı ordumuz olan 4. Ordu Komutanlığına atanmıştır. Çok müşfik çok değerli bir askerdi. Son karşılaşmamızda torunu için bir alışveriş sırasında görmüştüm onu.. Kendilerinden “DUVAN” isimli kitabımızda da bahsettim. Bu kitapta Necdet Timur Paşanın Paris Macerasını da sembolik olarak anlattım.   

Ve bir paşamız da Bursa Garnizon Komutanı Sayın İbrahim Ethem ARAL Paşamız!. Kendileri çok şaşaalı bir görev yapmıyorlardı. Sessiz ve çok efendi bir halleri vardı. Ama insanlara işte bu yaramıyordu. O nedenle de bu paşamızın çok da kıymetlerinin bilindiğini sanmıyorum. Bilen biliyordu. Biz kendilerini fevkalade saygın bir asker olarak tanıdık belki de ona yakın olabildiğimiz için onun tanıyabildik.

Bir iki olay anlatacağım…Bursa’da değerli bir TRT sanatçısı resim sergisi açmıştı.. Sergi sonrası, TRT grubuna Orduevinde verdiğimiz yemeğe Paşamızı da davet etmiştik.Alkolsüz yemekten sonra Çay içmek üzere de Uludağ Yoluna çıktık. Oradan Bursa’yı seyrederken TRT sanatçılarının mırıldandığı Alafranga Şarkılara Paşamızın da iştirak ettiğini fark ettim ve diğerlerine işaret ettim sustular paşamız alafranga şarkıları tek başına söylüyordu. Hatırımda kalan TUNA DALGALARI’dır.. Oysa bu paşamızın Bursa’daki lakabı; -kendilerinden özür dilerim- “Takunyalı!.” idi. Keşke bütün takunyalılar onun gibi olsalardı.

Ve İbrahim  Ethem Aral Paşamızla ilgili asıl anımız dikkat ediniz şimdi geliyor..

Bir gün akşam mesai bitmiş ve Bankadan ayrılmak üzereyken telefon çaldı arayan, tanıdığımız bir Mali Müşavir idi.. Kısaca; kardeşinin ağır bir Beyin Ameliyatı geçirdiğini ve halen ameliyatın devam  ettiğini, çok acil olarak da kan lazım olduğunu ama bulamadıklarını söylüyor ve ağlamamak için kendini zor tutuyordu.. Doktorları önerisi ise bu saatte bu karda kan bağışının ancak ASKERİYE’den olabileceğini ve buna da tek bir kişinin karar verebileceğini söylüyorlar İbrahim Ethem ARAL Paşa’yı işaret ediyorlardı. Ama kimse bunu paşamıza söyleyemiyordu.. Öğrendiklerine göre ancak bu talebi Paşaya Doğan SOFARCIOĞLU iletebilirdi.. Başka kimseden gelen talebe Paşamız itibar etmezdi.. Ona böyle söylemişlerdi. Ve telefondaki kişinin bunları aktarırken ağladığını görüyordum.

Tereddüt etmeden Paşayı aradım. Durumu aktardım.. Aldığım cevap şöyle oldu.. “Doğan Bey, Askerin Kan vermesi Yasaktır. Ama siz istediniz ve ortada ölmek üzere olan bir de çaresiz insan var.. Hemen göndereceğim.

Ve yarım saat içinde Hastaneye 30 dan fazla asker gitmişti. Hasta kurtuldu.. 15 gün sonra da bana geldi… Frankeştayn’ın,  beyin ameliyatı izleri gibi, kafası boydan boya dikişli bir insan geldi.. Gülümsüyordu.. Teşekkür etti. Bana değil Paşaya teşekkür edin dedim ve gönderdim.  

İbrahim Ethem ARAL Paşamızın, haksızlığa uğrayan Suriyeli Tüccarlarla ilgili bir güzel hikayesi daha  var.. Ama buraya almıyorum. Kitaplarımızda bulacaksınız.

Ve Kore gazimiz Albay Müfit ATUK… O çok değerli, çok ince ruhlu bu asker de  paşa olamadan emekli oldu ama, o değerli asker bizim gönlümüzün paşasıydı. Onun  Kunuri kuşatmasını nasıl yardığını ve oradaki mucizeyi; Kurtboğan Hazretleri ile karşılaşmalarını da çok geniş olarak anlattık..

Bütün bunlardan şuraya gelmek istiyorum..

Öncelikle iyi ailelerin çocuklarından seçilmiş, 19 yıl iyi bir eğitim görmüş, 20 yıl 30 yıl değişik kişilerden komutanlardan sicil almış, en az 30 yıl, 40 yıl, kendini kanıtlamış ve sonunda Paşa olmuş, Orgeneral olmuş bir insan hata yapmış ise bunu biraz düşünmek lazım.

Düşünmek lazım zira Ya O Hata, Hata Değildir.  Ya da başka şartlar altında muhtemelen de istemeden yapılmıştır.  Bunun nedeni masum yanılgılar olabilir, emir konuta zinciri olabilir..

Yukarıdaki satırlarda gördünüz ne demiş Ankara ?

Bankaların Vezneleri Kurşun Geçirmez Cam olacak…

Ve asker emri uyguluyor.. Uyguluyor da; Biz “Paşam Vezneden vazgeçtik, O soyguncu bir müşterimizin başına silahı dayarsa biz o paraların hepsini veririz.”  Deyince de  şaşırıyor kızıyor..  Ama gerçeği görüyor.

Milletin Takunyalı dediği ince ruhlu adam, TRT Sanatçılarına eşlik ediyor ve size solo olarak da “TUNA DALGALARI” nı söylüyor.

Ve de Emre itaatsizlik ediyor ölmek üzere olan bir hastayı kurtarıyor.

Ve manevi değerleri sonucunda bir evliyanın arkasından koşarak Kunuri’deBir Tugay Türk Askerini Mutlak Ölümden kurtarıyor..

Sayın Başbakanımıza bu kadar geniş yazamadık.

Ama, ona şunları söyledik. Bu gün Orgeneral olmuş birisi kolay, kolay Ülke çıkarlarına aykırı bir icraatta bulunmaz. Bulunamaz.. Yargıya saygımız sonsuz.. Yargılansınlar. Sonuçta cezaları varsa onu da çeksinler ama yoksa bu tutuklanma zilletini onlara yaşatmakla ne kadar hata yaptığımız ortaya çıkacaktır. 

Sayın Başbakanımız, siz nasıl MİT’e sahip çıktınız, bir yasa ile gereksiz onur kırıcı durumları engellediniz ise aynı şeyi paşalarımız için de yapabilirsiniz. Ve işte o zaman 2023’e kadar iktidardasınız.. Bunu böylece yazdık kendilerine..

Bir Orgeneral,  bir Kuvvet Komutanı, bir Genel Kurmay Başkanı; o makamlara gelinceye kadar;  15, 16 yıl çeşitli öğretmenlerden, sicil ve takdir alıyorlar.. Sonra, 20 yıl çeşitli komutanlarından sicil ve takdir alıyorlar..  Yani onlara en az (30) kişi sicil veriyor. Takdir ediyor. Ve onların her biri; hem değer verdiğimiz insanlardır hem de bu kişilerin yollarını her an  kesebilecek durumdadırlar..

Şimdi onlar gerçekten ZOR bir yol kat ediyorlar.. Bütün bu süzgeçlerden geçiyor ve Orgeneral oluyorlar, Paşa, Komutan oluyorlar. Sonra da onları hüküm giymeden içeri alıyorlar. Peki ya! Ya beraat ederlerse!.. Ya da çok az şekli bir ceza alırlarsa bizler rahatsızlık duymayacak mıyız? 

İşte bunu niçin diyoruz ki, böyle belli makamlara gelmiş; bildiğince ÜLKESİNE VE MİLLETİNE HİZMET ETMİŞ İNSANLARI kolay, kolay töhmet altında bırakmayalım. Gerekirse yasal düzenlemeler de yapalım ve mutlaka yapalım.

Suçlular cezasını çeksin ama, suçsuzlar da rencide edilmesin. Siz de Sayın Başbakan bir şiir yüzünden haksızlığa uğramıştınız. Toplanan imza belgelerine bakınız lütfen; O zaman da sizin için “Bu büyük haksızlıktır, geleceğin Başbakanını yaratıyorsunuz” diye siz Başbakan olmadan yıllar önce yazdık ve imzaladık. O Belgeyi bulabilirsiniz.. O zaman sizin için yazmıştık, şimdi ÇÖREKÇİ Paşamız ve diğerleri için yazıyoruz. Sizin gibi inançlı insanlara “Bağışlamak” daha da yakışır.. Bağışlayın, bağışlatın. İnsanların onurlarıyla daha fazla oynanmasın. Siz buna muktedirsiniz. Ve en iyi anlayacak olan sizsiniz.   

Sayın Başbakanımıza ve bütün Çorum’a da selam sevgi ve saygılar sunuyorum.

 

23 Nisan

Büyük Millet Meclisi (B.M.M.), Ankara’da 23 Nisan 1920’de açıldı.  

B.M.M. 18 Mart 1920’de Misak-ı Millî kabul edilip İstanbul’da son toplantısını yapan Osmanlı Mebuslar Meclisi’nin, Ankara’ya gelebilen üyeleri ile yeni seçilen üyelerden oluşuyordu. 23 Nisan günü; 1921 yılında, Millî Hâkimiyet Bayramı, 27 Mayıs 1935 târihinde Millî Hâkimiyet ve Çocuk Bayramı olarak kabul edildi. 12 Eylül 1980 askerî harekâtından sonra ise yalnızca Çocuk Bayramı olarak kutlanması kararlaştırıldı. 20 Nisan 1983’te tekrar Millî Egemenlik ve Çocuk Bayramı şekline dönüldü.

TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ’NİN AÇILIŞI

İstanbul’un işgalinden üç gün sonra, Mustafa Kemal Paşa, 19 Mart 1920 tarihli bildiriyi yayınladı. Bildiride, “Olağanüstü yetkiler taşıyan bir Meclisin Ankara’da toplanacağı, Meclis’e katılacak üyelerin nasıl seçilecekleri, seçimlerin en geç on beş gün içinde yapılması gereği…” kesin ve kararlı ifadelerle yer alıyordu. 

Ayrıca, dağılan Meclis-i Mebusan’ın üyeleri de Ankara’daki Meclis’e katılabileceklerdi. 

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş temelleri Ankara’daki bu ilk târihi binada atıldı. Birinci Meclis Binası, Kurtuluş Savaşı’nın yönetim yeri olarak pek çok tartışma ve millî kararlara sahne oldu. Bu yapı bugün Kurtuluş Savaşı Müzesi olarak, ilk yılların hâtırâlarını sergiliyor.

İllerde seçilen temsilciler ve Meclis-i Mebusan’ın bir kısım üyeleri Ankara’ya geldiler. 

Ankara’nın o günkü şartları içinde Meclis’in toplanabileceği elverişli bir bina yok gibiydi. Sonunda, İkinci Meşrutiyet döneminde, İttihat ve Terakki Cemiyeti kulübü olarak yapılmış tek katlı bir bina uygun görüldü. Eksik kalmış yapı tamamlandı, okullardan toplanan ve halkın katkısıyla sağlanan eşyalarla donatıldı. 

Hazırlıklar tamamlanınca, Mustafa Kemal Paşa 21 Nisan’da yayınladığı ikinci bir bildiri ile, Meclis’in 23 Nisan günü toplanacağını ve açılış töreninin nasıl yapılacağını duyurdu.

23 Nisan 1920 Cuma sabahı erken saatlerde, Ankara’da bulunan herkes Meclis Binası çevresinde toplandı. Halk, kendi kaderine sahip çıkmanın heyecanı içindeydi. Hacı Bayram Camii’nde kılınan Cuma namazından sonra, Meclis binası girişinde gözleri yaşartan muhteşem bir tören yapıldı. Saat 13.45’de, Ankara’ya gelebilen 115 milletvekili Meclis salonunda toplandı. 

Parlamento geleneklerine göre, en yaşlı üye olan 1845 doğumlu Sinop Milletvekili Şerif Bey, Başkanlık kürsüsüne çıktı ve Meclis’in ilk toplantısını açtı. Şunları söyledi:

Burada Bulunan Saygıdeğer İnsanlar,

İstanbul’un geçici kaydıyla yabancı kuvvetler tarafından işgal olunduğu ve bütün temelleri ile halifelik makamının ve hükümet merkezinin bağımsızlığının yok edildiği hepimizce bilinmektedir. Bu duruma baş eğmek, milletimizin, teklif olunan yabancı köleliğini kabul etmesi demektir. Ancak tam bağımsızlık ile yaşamak için kesin olarak kararlı bulunan ve ezelden beri hür yaşamış olan milletimiz, kölelik durumunu kesinlikle reddetmiş ve hemen vekillerini toplamaya başlayarak Yüksek Meclisimizi meydana getirmiştir. 

Bu Yüksek Meclisin en yaşlı üyesi sıfatıyla ve Allah’ın yardımıyla milletimizin iç ve dış tam bağımsızlık içinde alın yazısının sorumluluğunu doğrudan doğruya yüklenip, kendi kendisini yönetmeye başladığını bütün dünyaya ilân ederek, Büyük Millet Meclisi’ni açıyorum. 

Bu açış konuşmasında, millî egemenliğe dayalı yeni Türk parlamentosunun adı da Büyük Millet Meclisi olarak konulmuştu. Bu ad herkesçe benimsedi. Daha sonra Mustafa Kemal Paşa’nın bütün konuşmalarında yer aldığı şekliyle ve ilk defa 8 Şubat 1921 tarihli Bakanlar Kurulu Kararnamesinde de yazılı olarak, Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) adı kalıcılık kazandı. 
TBMM, 24 Nisan 1920 günü yaptığı ikinci toplantısında Mustafa Kemal Paşa’yı başkanlığa seçti. Mustafa Kemal Paşa, kendi öncülüğünde kurulan TBMM’nin başkanlığına Cumhurbaşkanı seçildiği gün olan 29 Ekim 1923 tarihine kadar devam etti.

TBMM, açılışından iki gün sonra, sadece yasama değil, yürütme gücüne de sahip olacak hukukî ve siyasî yapısını düzenleme çalışmalarına başladı. Bu düzenlemeler, TBMM’nin tam bir güçler birliği ilkesini benimsediğini göstermişti. 

2 Mayıs 1920’de Bakanlar Kurulunun seçilmesi hakkındaki kanun çıkarıldı. 11 Bakandan oluşan Meclis Hükümeti, 5 Mayıs’ta TBMM Başkanı Mustafa Kemal Paşa’nın başkanlığında ilk toplantısını yaptı.

TBMM’nin açılışı ile birlikte, millî egemenliğe dayalı yeni Türk Devleti doğmuş oluyordu. Birinci TBMM’nin iki temel hedefi, kesin zaferi kazanmak ve yeni devletin otoritesini güçlendirmek, kalıcılığını gerçekleştirmekti. Öncelikle, ülke topraklarının yabancı işgalinden kurtarılması gerekiyordu.

23 Nisan 1921 tarihinde, 23 Nisan’ın millî bayram olarak kabul edilmesine dair kanun, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde kabul edildi. Olay şöyle gelişti:

Türk milletinin, işgalci devletlere karşı direnişinin simgesi olan TBMM, 23 Nisan 1920 târihinde açılmıştı. Meclis’in açılışının birinci yıldönümünde Saruhan (Manisa) milletvekili Refik Şevket (İnce) ve 11 arkadaşı, TBMM Başkanlığı’na tek maddelik bir kanun teklifi verdiler. Teklifte; ‘Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin ilk yevmi küşadı (yıldönümü) olan 23 Nisan, ayad-ı milliyedendir (millî bayramdır.’ Deniliyordu. Görüşmeler şu şekilde cereyan etti:

Yahya Galip Bey (Kırşehir): Bu öyle bir ulusal bayramdır ki, bunun üzerinde hiçbir bayram düşünülemez. Millet, kurtuluş ve mutluluk belgesini 23 Nisan 1920’de almıştır.

Celal (Bayar) Bey (Saruhan): Efendiler, biz esir olmayı reddediyoruz. Bağımsız olarak yaşadık ve yaşayacağız. Bu bizim hakkımızdır. Bu gün, İslâmiyet için de büyük bir gündür. 

Ali Şükrü Bey (Trabzon): Kurtuluş Savaşı’mızın daha başındayız. Esirlik halkasını atmak istiyoruz. Bu işi bütün millet yaptığı halde, başarı bize mi aittir? Meselâ bir ordunun başarısı bir kumandana mı ait olacak? Meclis’in kendi kendine, 23 Nisan’da burada toplandığım için bugünü bayram yapıyorum demesi uygun değildir.

Müfit Efendi (Kırşehir): Efendiler, bugünün bir millî bayram olması gereklidir.

Refik Şevket (İnce) Bey (Saruhan): Koca tarihi canlandırmak şerefini, koca bir tarihi yeniden yaşatma görevini üzerine alan Meclisimiz bu günü elbette değerlendirecek, ve bunu torunlarına yadigâr bırakacaktır. Buna inandığım içindir ki, yüksek kurulunuza bu önerinin oybirliği ile kabulünü teklif ediyorum.

Refik (Koraltan) Bey (Konya): Efendiler, 23 Nisan’dan önce düşmanlarımızın bizim için söylediği ‘Türk milleti bağımsızlığa layık değildir.’ Sözünü işte bu büyük güne ulaşmakla yalanlıyoruz. Bugünün millî bayramlarımızdan biri olmak üzere kabulünü rica ederim.

Başkan: ‘Efendim, kabul edenler lütfen el kaldırsın. Kabul edildi efendim. Şimdi kabul ettiğiniz kanun gereğince bugün resmî tatil olduğundan, pazartesi günü toplanmak üzere oturumu kapıyorum.”

Bu kanun teklifini Meclis’in açılışının l. yıldönümünde veren, 23 Nisan gününün millî bayram olmasını sağlayan Saruhan (Manisa) Milletvekili Refik Şevket İnce Selanik Hukuk Mektebi mezunudur. Yedek subay olarak katıldığı Balkan Savaşı’nda kolundan sakat kalmıştı. İlk Meclis’e milletvekili olarak geldi. 1920 yılında İstiklal Mahkemeleri kurulunca Meclis tarafından Kastamonu İstiklal Mahkemesi üyeliğine seçildi. Asker kaçaklarını, bozguncuları, vatan hainlerini yargıladı. 1921 yılında Adalet Bakanı olarak görev yaptı. 

İslam Birliği

 

İttihatı İslam yani İslam kardeşliği, İslam milletlerinin ortak hareket etmesi, ortak ekonomik, siyasi ve kültürel paydalar kurmayı hedefleyen fikri ve ameli bir ideolojidir. Bu fikir cereyanı, tarihte tek başına bir ideoloji olarak çıkmamış, bazı siyasi yöneticilerin uygulamaları neticesinde gelişmiştir. Fakat özellikle ll. Abdülhamit tarafından bilinçli bir eylem yolu olarak seçilmiş ve uygulanmıştır. Bu ideolojinin tarihi seyrini açıklamaya çalışalım.

İslamiyet’in dört halife devrinden sonraki  Emevi ve Abbasi dönemlerinde İslam, Hıristiyan dünya karşısında muazzam bir ilerleme, genişleme göstermiş ve neredeyse Avrupa kıtasının ortasına kadar gelmiştir. İslam ve İslam Medeniyeti Fransa sınırlarına kadar sokulmuştur. Hıristiyan Avrupa, Endülüs Emevi Devletini Avrupa dan çıkarmak için yıllarca uğraşmıştır. İslam’ın Arap hakimiyetindeki ilerlemesinden sonra ise Türkler İslam davası ile Viyana önlerine kadar ilerlemişlerdir. Avrupalı milletler ve devletler neredeyse bir avuç toprak içine hapsedilmişlerdir. Lakin Avrupalı devlet ve milletler, Osmanlı ile mücadelesini hiç bırakmamışlardır. Osmanlı, Yavuz ile Memluklerden Halifelik makamını alınca tamamen İslam’ın temsilcisi durumuna geçmiştir. Lakin, Osmanlı zaten İslam üzere bir devlet siyaseti takip ettiği için yükseliş dönemlerinde, Hilafet makamını bir siyaset malzemesi olarak kullanmamıştır. O, zaten Avrupa devletleri ile mücadele etmekte ve İslam’ın bayraktarlığını yapıyordu. Bu işi de gayet iyi beceriyordu.  Bu durum 18. yüzyıl sonuna kadar devam etti. Osmanlı, tüm İslam devletlerinin ve milletlerinin hamisi durumunda idi. (İran hariç) Gerçi doğu Müslümanları, Babür Devleti idaresi altında idi. Lakin 1860’larda bu devlet yıkılınca bütün Hintli ve Malezyalı Müslümanlar yönünü Osmanlıya çevirdiler. Osmanlı Devleti de bu Müslümanlara, İngilizler, Portekizliler ve Ruslarla olan mücadelelerinde imkanları ve mesafelerin müsaade ettiği oranda yardımcı olmaya çalıştı.
Emevi ve Osmanlıların hakim olduğu 15. yüzyılda, Avrupa devletleri dünyada ancak %10’luk bir kısma hakim iken, 19. yüzyılda ise dünyadaki, bağımsız Müslüman coğrafyası dünyanın %7’sine kadar düşmüştü. İslam milletleri kendi topraklarında, Avrupalı emperyalistlerin çizmeleri altında, ne kadar kanları varsa akıtıyorlardı. Tabi ki bu çöküşte Osmanlı devletinin yıkılması esas neden idi. Osmanlının koruyucu eli Afrika’dan, Orta Doğudan, Kuzey Karadeniz’den, Orta Asya’dan ve Hint kıtasından çekilince,  Avrupalı olup, dünya haritasında sinek pisliği kadar yer işgal etmeyen devletler, İslam coğrafyasına sırtlanlar gibi saldırdılar. Nihat Genç’in çok güzel ifade ettiği gibi ‘Avrupa da emperyalist olmayan millet, Ortadoğu da ise emperyalistlerle savaşmayan milletler, devlet olamaz’. Avrupalı milletler ve milletçikler, İslam coğrafyasını sömürgeleştirerek hem zenginleşip hem de el kadar topraklarda devletçikler kurdular.
Özellikle 20. yüzyılın başında, Avrupalı devletlerin planlarını ve yayılma stratejilerini çok iyi tahlil eden Abdülhamit, Osmanlının çöküşünü ve İslam milletlerinin bu saldırılar karşısında  uyanarak kendi kaderlerine sahip çıkmalarını amaçlamıştır. Ayrıca, Avrupalıların bu işgal planlarına karşı onları uyarmıştır. Bu işi yaparken de elinde daha önce hiçbir padişahın gücünü denemediği halifelik makamını kullanmıştır. Abdülhamit, Osmanlı yönetimi altında olsun veya olmasın yakın veya uzak bütün İslam milletlerinin sahip olduğu tarikat, tekke, dergah şeyhlerine, pirlerine, İslam büyüklerine , yazarlarına davetiyeler, bildiriler, mektuplar, devlet nişanları, küçük de olsa hediyeler vererek onlarla Osmanlı halifeliği vasıtasıyla bir ünsiyet teşkil etmiştir. Bu insanları İslam birliğine davet ederek Müslümanlar arasında İslam birliği ve beraberliği kurmayı amaçlamıştır. Ya da en azından böyle bir düşüncenin gönüllerde var olmasını sağlamıştır. Osmanlı, Müslüman milletlerin inim inim inlediği 20. yüzyılın başında, İslam birliği etrafında, bir gönül birliği kurmuştur. Bu birlikle saldırgan Haçlı Devletlerinin zulmünden ve işgallerine karşı güç birliği kurmayı denemiştir. Bu çabalar ne yazık ki Avrupalı devletleri durdurmaya yetmemiştir.
l. Dünya savaşı sonunda, İslam milletlerinin neredeyse tümü esaret altına girmişlerdir. Osmanlı  aydınları arasında da İslam birliğini hararetle savunan yazarlar düşünürler çıkmıştır. Lakin kurtuluş savaşı nedeniyle, Osmanlı aydınları, münevverleri ve askerleri kendi derdine düşmüşlerdir. Osmanlı son nefesle can derdine düşmüş ve Anadolu’yu kanlı boğuşmalar neticesinde kurtarmayı başarmıştır. Lakin Osmanlı’nın koruyucu şemsiyesinin ortadan kalkması neticesinde ise neredeyse bütün İslam coğrafyaları işgal edilmiştir.
1. Dünya savaşı sonunda, Hıristiyan medeniyeti, İslam medeniyeti karşısında çok büyük başarı kazanmıştır. Dünyada en uzun savaş olarak İngiltere ve Fransa arasındaki yüzyıl savaşları bilinir.  Lakin, esas en uzun olan savaş ise Müslüman medeniyeti ve Hıristiyan devletleri arasındaki savaştır. Neredeyse bu savaş 1000 yıldır devam ediyor. Şu anda Hıristiyanlar bu savaşı kazanmış görünüyorlar. Bu konuda Arslan Bulut  ‘Haçlı seferlerinin hedeflerinden birinin Müslüman Türkleri Anadolu’dan atmak olduğunu , 1. Dünya Savaşı dahil, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde Anadolu’ya yönelmiş bütün Haçlı saldırılarının Türklüğü tarihten de, coğrafyadan da silmek için yapıldığını ve bin yıldan beri bu savaşın sürdüğünü’ söylüyor. Osmanlı şahsında İslam Medeniyetine karşı Avrupa devletlerinin giriştiği savaşı Yusuf Akçura ise şöyle değerlendiriyor. ‘Tarih kitapları, 40 sene süren Med savaşlarından, 60 sene süren Pön savaşlarından, 100 sene süren İngiliz-Fransız harbinden bahsederler ve çoğumuz, Frenklere tabi olarak insanlık tarihinin en uzun süren harbi, bu ‘100 sene savaşı’ olduğunu zannederiz. Halbuki, insanlık tarihinin en uzun süren savaşı hâlâ devam eden İslam-Hıristiyanlık savaşıdır; bu, efendiler, bir ‘1000 sene savaşıdır. Hıristiyanlık, Arabistan’da bir İslam peygamberinin ortaya çıkıp, vaktiyle kendi idaresi altında bulunan araziye hakim, vaktiyle kendi akidelerine iman etmiş ahaliye mürşit olmasını bir türlü affetmedi. İslam’ı imhaya karar verdi ve o günden bugüne kadar bu maksadına ulaşmak için uğraşıp duruyor. Lakin, Allah’ın yaktığı çerağ, insan nefesiyle hiç söndürülebilir mi ? Bizzat Allahu Teala buyuruyor ki bu ateş asla ve asla söndürülemez. O halde hiç şüphe yok söndürülemez. Efendiler, bu bin sene savaşının beşinci asırdan yedinci asıra kadar devam eden iki asırlık bir devresi ‘Haçlı Savaşları’ namını alır; yine bu bin sene savaşının son üç dört asırlık safhasına ‘Şark Meselesi’ denilir. Bana kalırsa, bunun bütününü bir nam ile zikretmek, hepsine birden ‘Haçlı Savaşları’ demek ve Haçlı Savaşları’nın siyasi yönüne ‘Şark Meselesi’ adını vermek daha kısa, kestirme ve doğru olur; çünkü 1000 seneden beri hep aynı mesele hallolunmakta, aynı dava güdülmekte, aynı gaye takip edilmektedir; İslam dinini yeryüzünden kaldırmak, Müslümanları imha etmek!.. 
Haçlı Seferleri, mektep kitaplarımızda öğrendiğimiz gibi öyle sekizinci seferle son bulmuş değildir; hayır! Endülüs Emevilerini  İberya yarımadasından, Osmanlı Türklerini Balkan ve Anadolu yarımadalarından kovmak isteyen Hıristiyanlar, hep haç namına hareket ediyor ve bütün savaşlarını Haçlı Seferi sayıyordu; ve hâlâ da öyle sayarlar. Son cihan cenginde ve o cengin öncü savaşı seviyesinde olan Balkan Savaşında da yine o cengin artçı savaşı demek olan bugünkü Anadolu ve Arabistan savaşlarında görmedik mi ki düşmanlarımız kendilerine hep eski Haçlıların renk ve kisvesini veriyordu. 
İşte bunun için diyorum ki, Haçlı Savaşları, Hicri 7’nci asırda (Miladi 13’üncü asırda) son bulmuş değildir, bugün, Hicri 14’üncü (Miladi 20’nci) asırda da devam ediyor: Selahaddin Eyyubi, üçüncü Haçlı Savaşlarında İslam ordularının nasıl büyük bir kahramanı sayılıyorsa, Mustafa Kemal de bilmem kaçıncı Haçlı savaşında, Müslümanların öyle büyük bir kahramanı sayılacaktır.  Ve hiç şüphe etmiyorum ki, hakkın hamisi, zulmün yok edicisi olan ilahi adalet, o seferde olduğu gibi bu seferde de Müslümanların bütün gayesini temin edecektir.” Diyor. Ne kadarda  güncel, bizi ilgilendiren değerlendirme değil mi ? Lakin Avrupalıların tüm bu planlarını Türk milleti yırtmayı ve parçalamayı başardı. Ama bu savaş yukarıda belirtildiği gibi bitmedi devam ediyor.
Yine 11 Eylül saldırılarından sonra, Amerikan Başkanı George Bush, Afganistan ve Irak saldırılarını başlatırken aynen Yusuf Akçura’nın belirttiği gibi ‘bu bir haçlı savaşıdır’ diyerek bilinç altını ifşa etti. 
Bizim dışımızdaki süreç ise şöyle devam etti. 1. Dünya savaşından sonra işgale uğrayan tüm İslam devletleri, Avrupalı Devletlerine karşı kurtuluş mücadelesine giriştiler. Özellikle 2. Dünya Savaşında, Avrupa devletleri arasındaki mücadele neticesinde İslam milletleri bağımsızlıklarını kazandılar. Dünyadaki Müslüman devletlerin çağı başladı. Hemen hemen bütün İslam milletleri müstakil devlet haline geldi.
Mısırda, Hasan El Benna önderliğinde, Müslüman kardeşler(İhvanı Müslümin) cemiyeti kuruldu ve kısa sürede Mısır’da ve bütün Arap devletlerinde teşkilatlandılar. Fakat Arap devlet başkanları diktatör tarzında yönetim anlayışında olduğundan, bu cemiyet adeta yerle bir edildi. Mısırlı Nasır, Müslüman Kardeşler teşkilatını düşman ilan ederek, kökünü kazımaya girişti. Fakat bu teşkilat yer altına çekildi. Bütün İslam devletlerinde etkileri oldukça fazla oldu. Tüm ülkelerde İslam temelli politikalar geliştirilmeye  ve kamuoyu oluşturulmaya çalışıldı. İslam referansı ile yazarlar, şairler ve düşünürler yetiştiler ve toplumsal olaylarda etkin oldular. Özellikle batı medeniyeti ve Hıristiyan batı kültürüne karşı politikalar ve söylemler geliştirildi. Toplumların muhafazakar gençlerini ve eğitimli aydınlarını etkilediler. Batı devletlerinin ülkeleri ile ilgili yaptıkları her olumsuz davranış karşısında bu kitle ve fikir hareketi büyüdü ve gelişti. Bu batı karşıtı politikalar neticesinde, batı medeniyetine dair her şey sorgulandı. Batı karşısında İslam ortak pazarı, İslam ortak parası, İslam ordusu  gibi alternatif projeler toplumların önüne konuldu.
Tüm bu anlattığımız gelişmeler, Amerika’nın Büyük Orta Doğu projesi neticesinde değişmeye başladı. Önce Arap ülkelerinde şiddetli batı karşıtı olan Müslüman kardeşler teşkilatı Amerika ile anlaşarak tüm geçmişini adeta inkar etti. Bu anlaşma neticesinde, işgalci Amerikan ve Avrupalı askerleriyle, kendi ordularına, kendi askerlerine karşı kurşun sıktılar. Kendi kardeşlerini, demokrasi adına maalesef öldürdüler. Bu anlaşma, Büyük Ortadoğu projesi sınırları içerisindeki devletlerde oldu. Sanki, bu gizli anlaşmayı örtmenin adına; Arap Baharı adı verildi. Mazlum Arap milleti, yüzyıllardır bir kere daha emperyalist ülkelerin paylaşım merkezi oldu. Yine mazlum Arap çocukları ölmeye devam ettiler.
Türkiye de ise İslamcı ideoloji, uzun mücadeleler sonucunda iktidar mevkiine geldi. Uzun mücadelede başarılı oldular. Devleti yöneten zümrelerin hatalarını ve zaaflarını gayet iyi değerlendirdiler. Lakin ‘İslamcılık ideolojisi, kendi etnik aidiyetlerini gizleyen kişilerin ve zümrelerin taleplerini İslam adına dillendirdikleri bir sığınak oldu. Alenen söyleyemedikleri taleplerini, İslam adına  topluma karşı dile getirdiler’ diyor Erol Güngör İslam’ın Bu Günkü Meseleleri adlı  kitabında. Hakikaten, BDP içerisinde siyaset yapan siyasetçiler izlendiğinde bu gerçek daha iyi anlaşılır.
Bütün bunların dışında, Abdülhamit’in, Fazlurrahman’ın, Cemalettin Afgani’nin, Muhammet  Abduh’un, Mehmet Akif’in başlattığı İslam kardeşliği projesi, ne olursa olursun, batı devletleri ile olan ihtilaflarda, İslam devletlerinden yana tavır koymaya çalışan bir anlayışa sahipti. Günümüzde batının uydurduğu laik, demokrat, hümanist, etik, diktatör gibi sahte kavramlar adına, emperyalist işgalleri, Müslüman halka kabul ettirmeye çalışanlar ne yazık ki İslamcı gelenekten geliyor.
Bu ne yaman çelişki. Kurtlar sofrasındaki, mazlum Müslüman devletler senin insafına emanet yarabbi.

“Ey iman edenler! Yahudileri ve hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostudurlar. Sizden kim onları dost edinirse, şüphesiz o onlardan olur. Şüphesiz Allah, zalim kavmi doğru yola iletmez.” (Maide,51)

 

 

 

Şeyh Sait İsyanında Halkımız

 

Yıl 1976. Ergani’de bir öğlen üzeri, şehir çay bahçesinde oturmaktayım. Hemen yanımdaki masada, birkaç yaşlı zât çaylarını yudumlarken, tatlı tatlı sohbetediyorlardı. Bir ara içlerinden daha yaşlıca olanı, nereden icap ettiyse, Şeyh Sait isyanından bahsetmeye başladı. Gayri ihtiyarî kulak kabarttım. İşittiklerim halkın isyancılar karşısındaki hâleti ruhiyesini aksettirdiği için çok düşündürücü ve hayrete şayan hususlardı. Dayanamadım, müsaade isteyip aralarına katıldım. Anlattıklarını ibretle düşünürken, zihnen ta gerilere gittim ve tarihî bir olay canlandı gözümde:

XIII. asrın sonunda, Konya Selçuklu Devleti’nin çöküş zamanında Anadolu’nun kuzey batısında Kastamonu, Sinop ve çevresinde Şemseddin b. Yaman Candar tarafından müstakil / bağımsız bir devlet kurulmuştu (1292-1461). Daha sonra hanedanın en maruf Bey’inin adından dolayı Beyliğe İsfendiyar Oğulları denmiştir.

Bilindiği üzere Selçuklu Devleti çözülünce Anadolu’da birçok müstakil Türk Beylikleri ortaya çıktı. Batı’nın, bitmez tükenmez hırsı, yani Türkleri Anadolu’dan atma isteği karşısında, aralarına sokacakları fitne, fesat ve tefrika ile birbirine düşürecekleri Beylikler’in tek tek saf dışı olacaklarını idrâk eden Osmanlı Beyliği; bunun çaresini merkezî bir devlet olmakta görmüştü. Her vesileyle, bilhassa akrabalık yoluyla ve mecbur kalmadıkça savaşa meydan vermeden bunu sağlamaya çalıştı durdu.

Bunu yaparken, maksadının kimseyi Beyliği’nden etmek olmadığını, ancak devletin zaafa uğramaması için, o Bey’i nüfuzlu bölgesinden alıp, nüfuzu olmayan bir yere tayin etmekle mümkün olduğunu  gösteriyordu.

Osmanlı Devleti, yine biliyordu ki, daha önceki Türk Devletleri’nin batış sebeplerinin başında, devletin; hanedan mensuplarının müşterek malı sayılması geliyordu. Hakan ölünce çıkan kardeş kavgaları yüzünden devlet iyice zayıflamış oluyor ve bundan da dış güçler yararlanmasını biliyorlardı.

İşte Osmanlı Devleti merkezî devlet olma yolunda bir adım daha atar ve İsfendiyar memleketi üzerine yürür. İsmail Bey, kuvvetli bir ordunun üzerine geldiğini duyunca, meşhur Sinop kalesine çekilir. Vezir-i A’zam Mahmut Paşa İsmail Bey’e bir mektup gönderir.

Mektubunda, “Kara ve denizden, rehberi zafer olan asker tarafından sıkı bir şekilde kuşatıldığını, kurtuluş çaresinin tasavvur bile edilemeyeceğini, kendisine düşen en büyük görevin, hem kendi, hem de çoluk çocuğunun ırz ve namusunu koruması lâzım geldiğini, kaldı ki, ahalinin aslında İyalullah olduğunu, halkın atlı alayların ayakları altında ezilmeden, onlara merhamet ederek hürmet ve saygınlığını henüz kaybetmeden kal’ayı teslim etmesini. Bunu yaparsa, Padişahca memleketine karşılık başka bir memleket verileceği ve Osmanlı Devleti sayesinde hoş ve rahat bir hayat geçirmesi istendiği, aksi takdirde karşı koyamayacağı ordunun, savaş hali yüzünden istenmeyen ve önlenemeyen durumlar doğabileceği, ‘Ayak takımının elleri kadının ayaklarına ve halhaline ulaştığı zaman, hür kadınlar için masuniyetten bahsedilebilir mi?’ düşündürücü sualiyle dikkatini çeker ve ‘Perde açılmazdan ve bizden size hatâ gelmezden önce’ doğru bir cevap buyurasız, vesselâm,” (Tursun Bey, Tarih-i Ebu’l-Feth, Haz: Mertol Tulum, İstanbul-1977 s. 106-108) diyerek mektubuna son verir.

Burada durulması gereken nokta, Fatih’in ordusu dahi olsa, bütün ordu mensuplarının idealist olamayacağı, savaş  hâlinde kumandanlara rağmen, istenmeyen çok kötü, nahoş hâdiselerin önlenemeyeceği, mecbur kalınmadıkça yâni maslahat savaşı gerekdirmedikçe,

221

hele hele aynı milletin iki ayrı ordusunun karşı karşıya  getirilmesine fırsat verilmemesi

gerektiği vurgulanmakta, aksi halde “Essebebü ke’l-fâil.” / “Sebep olan yapan gibidir.” sırrınca, manen mes’ûl olacağı dikkat nazarlarına sunulmakta, nâhak yere müslüman kanı dökülmemesi gerektiği belirtilmektedir.

“Sinop gibi son derece müstahkem / sağlam bir mevkide dört yüz topu, iki bin topçusu, limandaki donanması içinde, o zamanki dünyanın 900 tonilatoluk en büyük harp gemileri ve on bin muntazam askeri bulunan İsmail  Bey gibi kuvvetli bir hükümdarın, karadan ve denizden her türlü müdafaa imkânına mâlik olduğu halde” (İsmail Hâmi Danişment, Osmanlı Tarihi Kronolojisi, c.1, İstanbul-1971  s. 291) yukarıda geçen mülâhaza sonucu, büyük bir feragat göstererek kal’ayı teslim etmesi, her türlü takdire şayan görülmüş. Nitekim İsfendiyar Oğulları Hükümeti’ne son verilmemiş, sadece Osmanlı tabiiyyeti altında bir Beylik hâline getirilmiş, kendisine de Yenişehir timar olarak verilmiştir. (Tursun Bey, Tarih-i Ebu’l-Feth, Haz: Mertol Tulum, İstanbul-1977 s. 108)

Şimdi bizi mâzi derelerinde dolaştırmaya sebep olan konuşmayı nakledelim. İhtiyar bir ara sustu. Gözlerini sâbit bir noktaya dikti ve daldı gitti. Hepimiz derin bir sessizliğe gömülmüştük. Durumumuz, çevre masadakilerin de dikkatini çekmiş olacak ki, onlar da yüzlerini bizim masaya doğru çevirdiler. Yaşlı zât yavaş yavaş başını kaldırdı, ağır ağır konuşmaya başladı:

“Henüz ondört onbeş yaşlarında körpecik bir gençtim. Ama aklım eriyordu. Olan biteni duyuyor ve bir huzursuzluk girdabına doğru çekildiğimizi seziyordum. Çünkü o yılın (1924) sonlarına doğru, şehir bir süredir bâzı söylentilerle çalkanıp duruyordu. Bir isyanın, bir ayaklanmanın ayak sesleri kulaklarımızı tırmalar olmuştu. Herkeste bir tedirginlik, tarifi imkansız bir şaşkınlık ve panik havası seziliyordu. Fısıltı gazetesi boş durmuyordu. Hükümetin çıkarttığı bazı kanunlar ve hükümetin bazı tutum ve davranışları, halkda soğuk bir duş tesiri yapmıştı. Millî Mücadele’nin başarıyla son bulmasından sonra, beklenenin tam aksine dinî inançlara ters düşülmesi. (1924 tarih ve 431 sayılı kanun ile) Hilafet’in kaldırılması gibi durumlar, bazı ileri gelen zâtları hicrete bile sevkettiği, kulaktan kulağa dolaşan söylentilerden bazılarıydı. Cumhuriyet’in ilanından sonraki olan bitenden rahatsız olan Şeyh Sait, o senenin (1924) son aylarında Şark Vilayetleri’nde dolaşarak çıkarılan kanunların ve hükümetin tutumunun dine aykırı olduğunu anlatarak, herkesin kendisine biat etmesini istiyormuş. Bunu yaparken de herhangi bir hâdiseye meydan verilmemesini sıkı sıkı tenbih ediyormuş. Gayesi hükümeti ikaz edip, inanca ters düşen kanunları kaldırtmakmış. Yoksa Ankara’ya itaat etmeyeceklermiş. İşte bütün bu şayialar, halkı tedirgin etmeye yetmiş, bir fırtına öncesi sessizliğine büründüklerini hissetmeye başlamışlardı. Endişeli bir bekleyişten sonra, nihayet nasıl olduysa olmuş isyan patlak vermişti. (10 Şubat 1925). Üstelik Ergani, isyanın başlarında Şeyh Sait kuvvetleri tarafından ele geçirilen şehirlerin başında geliyordu.”

Yorulmuştu, başını kaldırdı, parmaklarının arasında tükenme noktasına gelmiş olan sigarasından derin derin birkaç  nefes çekip verdikten sonra, hepimizi şöyle bir süzdü ve asıl can alıcı cümleyi sarf etti:

“Şeyh Sait kuvvetlerinin Ergani’ye yaklaştığı duyulunca  -inanır mısınız- büyüklerimiz bizlerin alelacele toparlanıp; evimizi barkımızı terkederek, Zülküfül dağına çoluk çocuk sığınmamızı istediler. Çokları da bizim gibi, sarp bir dağ olan Zülküfül dağının yolunu tutmuştu zaten. (Ergani, bu dağın güney doğu eteklerinde kurulmuştur.)”

Bizler: “Gelenler Kürt değil mi? Bu kaçış da neyin nesi?” der gibi bakışlarımızla durumun tuhaflığını belli edince:

222

“Haklısınız fakat mes’ele Kürt olup olmamak mes’elesi değildir. Hangi milletten olursa olsun, gayri nizamî bir kuvvetten zarar gelmesi kaçınılmazdır. Böyle durumlarda, baştakilerin kesin emirleri hilafına nahoş hadiseler, tarihte hep olagelmiştir. (-Nitekim- âsiler şehre-Elazığ’a- girer girmez önce Jandarma Dairesi’ni yağma ettiler. Hapishanedeki tutuklu ve hükümlüleri serbest bıraktılar. Adliye’deki evrakları yaktılar. Bu sırada hükümet binasına giren âsî Şeyh Şerif, ahaliyi toplayarak maksat ve gayesinin, Dini ve Kur’anı kurtarmak olduğunu, ahâliye kat’iyyen tecavüz niyetinde olmadığını söylüyordu. O, bu teminatı verirken, öte yandan avenesi; evleri ve mağazaları yağmaya başlamışlardı. 25 Şubatta âsiler münadiler vasıtasıyla ‘Malatya’ya gidiyoruz. Müslüman olan arkamızdan gelsin!’ haberini yaydılar. Bu arada Hanik köyü civarındaki Kürt köyleri halkı silahsız olarak Elazığ’a gidiyorlardı. Maksatları gelen âsilerle şeyhlerinin başarısını tebrik etmekti. Din propagandası öylesine etkili olmakta idi ki, halk ayaklanmanın bastırılmasında hükümete yardıma yanaşmıyordu. Âsilerin yağmaya başlamaları üzerinedir ki, Elazığ halkı aklını başına almış, karşılaştıkları felâketin büyüklüğünü görmüş ve âsiler karşısında cephe almıştı. -Faik Bulut, Türkiye’de Kürt İsyanları, İstanbul -1991, s. 32-)” satırları halkın niçin böyle davrandığını açık bir şekilde ortaya koymaktadır.

“İşte mâşerî  vicdan sahibi ebeveynlerimiz de maalesef ırz ve namus endişesine düşerek, çareyi oradan uzaklaşmakta bulmuşlardır. Ne zaman ki, TÜRK  ORDUSU  ELAZIĞ  TARAFINDAN  GÖRÜNDÜ,  ANCAK  O  ZAMAN  EVLERİMİZE  BARKLARIMIZA  RAHAT – I  KALPLE  DÖNEBİLDİK.” diyerek, bizim hâl diliyle sorduğumuz soruya, kaal diliyle güzel bir cevap vermiş oldu.

Pür dikkat kulak kesilmiş olmanın verdiği yorgunluk ile yaşlı zâta anlattıklarından ötürü teşekkürler etmeye başlamıştık ki:

“Çok üzücü bir hususu da belirtmeden edemeyeceğim!” deyince, ister istemez yeniden kulak kesildik. O devam ediyordu:

“Türk Ordusu duruma hâkim olunca, maalesef bir ihbar furyası başladı! Bazıları, husûmet besledikleri kimseleri, isyanla bir alâkası olmadıkları hâlde ‘İsyana katılmıştır.’ diye resmî makamlara ihbarlar yağdırarak, kurunun yanında yaşın da yanmasına sebebiyet vermişlerdir. O karışık ve nazik günlerde, tam bir tahkikatın yapılmasına zaman ve zeminin müsaadesizliği; birçok masumun; rakiplerinin iftirasına kurban gitmesine sebep olmuştur.”

Sustu. Daha fazla devam edemeyeceğini anlamıştık. Artık sesi titremeye başlamış, gözleri nemlenmişti. Dokunsak ağlayacaktı. Sessizce ayrıldım. Hem yürüyor, hem düşünüyordum.

Haklı olmak başka şey, Hak yolda olmak başka. İnsan, hem haklı olmalı, hem de Hak yolda bulunmalı. Dâva da Hak olmalı, dâvaya götürecek  yol / metot da. Çünkü inancımızda, gaye için her şey meşru ve mübah değil. Kaldı ki, samimi ve muhakemesiz kişilerin verdiği zararı, akıllı düşman veremez. Öyleyse Hak bir dâvada hem samimi ve içten, hem de mantıklı ve muhakemeli olmalı.

Unutmayalım ki, Hak bir dâva Bâtıl metodlarla, geçici olarak söner. Bâtıl bir dâva, Hak metotlarla -geçici de olsa-  parlar. Fakat sonuçta şüphesiz yine Hak galebe eder.

Demek ki Şeyh Sait belki haklıydı ama isyan etmekle haksız oldu. Yanlış hareket etti. Nice müslüman kanının dökülmesine sebep oldu.

Çünkü yurt içinde kıyam ve isyana inancımız izin vermiyor. İrşat ve ikaza evet, kavga ve dövüşe hayır diyor. Velhasıl Ahmet, Mehmet ve Ömerlerin yaptıklarından; Hüseyin, Halil ve Kadirler mes’ûl tutulamaz. Aksi takdirde zulüm olur.

Bugünlerde olup bitenlere de yukarıda geçen hadiseler perspektifinden, ibretle bakmamız ve ona göre vaziyet almamız gerekmiyor mu?

223 – 224

 

 

Diyanet ve Siyaset

 

Diyanet İşleri Başkanlığı; devletimizin, temel kurumlarından biridir.
Görevleri;
Yüce İslam dininin evrensel(cihanşümul)değerlerini ve emirlerini insanlara tebliğ etmek ve din hizmetlerini insanlara sunmaktır.
Bizzat; Mustafa Kemal Paşa’nın emirleriyle kurulmuş bir teşkilattır.
Kur’an-ı Kerim’in anlaşılmasını sağlamak üzere, kuran esaslarını millete anlaşılabilir biçimde sunabilmek onun yegâne görevleri arasında yer alır.
Ayrıca, meşrep ve mezhep meselelerinde, dini naslarla, meselelerin anlaşılabilmesini sağlamayı da görevleri arasında görmek gerekir.
Geçmişten günümüze gelene dek, dinde ihtilaf olan meselelerin tarafı olmadan, çözümüne bilimsel katkı sağlaması da görevleri arasındadır.
Farklı inanç gurupları, farklı dinlere mensup insanlarında inanma haklarını var sayıp, din ve vicdan hürriyetinin gelişmesini sağlamak konusunda görev ve yetkisi nedir bilemiyorum?
Ancak, bilinmelidir ki, ülkemizde farklı din ve farklı inanç guruplarının da inanma hürriyeti çerçevesinde, hizmeti kurumsal olarak karşılanmalıdır.
Yaklaşık doksan küsur senedir hizmetleri bazen eleştirildi, bazen takdir gördü, bazen de, tenkit edildi?
Ancak son seçimler sürecinde,
Diyanet İşleri Başkanlığı, siyaset gibi bir görevi de üstlenmiş olduğu görüldü?
Yine son dönemde, turizm seyahat hizmetleri şeklinde bir görevde ifa etmektedir?
Hac ve umre hizmetlerinde, konuyu ele aldığımız zaman, elimizde kalıyor.
Hükümet, seçimi kaybetme endişesiyle, kamu kurum ve kuruluşlarını, ülke sathına seferber ettikten sonra,
Diyanetinde devreye girmesini sağlamıştır.
Özellikle Cuma hutbelerinin konusu,
AKP?nin faziletli hizmetlerini aktarmak şeklinde olmuştur.
Bu durum, birçok kişiyi rahatsız etmiştir.
Camiye din hizmetlerinin yerine siyasi hizmet veren teşkilat, vatandaş nezdinde itibar kaybetmiştir.
Sahi, bu kadar dini tandanslı cemaat, diyanete rağmen neden endam gösterebilmektedir?
Yoksa diyanet, din hizmetlerinin dışına mı çıkmış?
O alanda bir boşluk mu var bu kadar cemaat var?
Üstelik daha etkili daha fonksiyonel?
Birde, diyanetin yan kuruluşları var; diyanetin ifade etmede kifayetsiz kaldığı noktalarda devreye girebilmektedir?
Anlayacağımız diyanet bundan böyle, siyaset alanında varlığını sürdürme kararında?
Diyanet-Sen yaptığı açıklamalara bakılırsa söylenecek pek bir şey de yoktur.
Diyanet-Sen Şube Başkanı Evsen: “Halkımız hükümete güvenoyu vermiş, çözüm sürecini desteklediğini, sürecin devam etmesi gerektiğini belirtmiştir”
Diyanet-Sen Şube Başkanı Ömer Evsen, halkın hükümete güvenoyu vererek, çözüm sürecini desteklediğini, sürecin devam etmesi gerektiğine vurgu yaptığını belirtti.
Evsen, yaptığı yazılı açıklamada, ülkenin çok önemli bir seçim yaşadığını kaydetti.

“Son dönemlerdeki özel hayata ait bilgilerin ortalığa yayıldığı, kaset ve tapelerin uçuştuğu bir seçimin sonunda halkın istikrara oy vererek tüm oyunlara dur dediğini” ifade eden Evsen, açıklamasında şu görüşlere yer verdi:
“Ülkemizin çeşitli badirelerden geçtiği 28 Şubatvari bir süreç sonunda yapılan seçimden çıkan sonuç umut vericidir. Halkımız hükümete güvenoyu vermiştir, sürmekte olan Kürt sorununa, çözüm sürecini desteklediğini, sürecin devam etmesi gerektiğini belirtmiştir, Kaset ve tapelerle hükümet düşürme çabalarına prim vermeyerek ‘dijital darbelere’de dur demiştir. Tüm taraflara sonuçlar açısından kendilerine çeki düzen verme emri vermiştir. Herkesin sandıklardan çıkan bu emirlere dikkat etmesi gerekmektedir.”
Kamu vicdanı adına iddialarımızı destekleyen ve kamuoyunda paylaşıma giren belgelerde net bir şekilde anlayabildiğimiz kadarıyla, diyanet teşkilatı, maksadını aşan bir seyir içinde görünmektedir. kamu paylaşımları bunu göstermektedir.
Diyanet İşleri Başkanlığı’nın resmi sitesinde hutbenin yayınlandığı yerde birçok sosyal medya sitesinin paylaşım linkinin bulunması dikkat çekti. Diyanet’in politik gelişmelere değinmesi özellikle sosyal medyada da tartışma konusu oldu. İşte o hutbenin sosyal paylaşım sitelerindeki yansımaları…
R. İhsan Eliaçık @ihsaneliacik 
Öldürmelere, hırsızlıklara ve yalanlara Diyanet ortaktır. Hatta onun suçu iki kat daha fazladır. 
Faik Tunay @FaikTUNAY 
Kimsenin günahını almak istemem, hemen tepki verip suçlamak asla mizacım değil! Ama bu cuma hutbesi üzgünüm ki derin siyasi mesaj içeriyordu!! 
Nesrin Nas @Nesrinnas
Lütfen okuyun bu hutbeyi. Özgürlüklere başıboşluk diyor yetmiyor insanları ayırıyor, damgalıyor.
Engin Bas @enginbas 
Diyanet işleri hangi dinin işine bakıyorsa çok acayip bir din olmalı; Yolsuzluk, rüşvet, müslüman öldürme serbest, “tape’ günah… 
Bahattin Yücel @bahattinyucel 
Diyanet İşleri Başkanı Dini siyasete alet etmeyi rutinleştirince, İktidar oyununda taraf oldu. Her halde böylesi gelmemiştir. 
Mehmet Baransu @mehmetbaransu 
Anlaşıldı. Bu Diyaneti de kapatma zamanı geldi. Cuma mı kılıyoruz, akp’nin seçim hutbesini mi dinliyoruz belli değil 
BulentKenes @bkenes 
TR’da rejimin yol açtığı sorunların önemli bir kısmı Diyanet kaynaklıdır. Dindarların bir kısmının nihayet bunu anlamış olması sevindirici.
Cemaat hükümet tartışmalarında, diyanetin resmi açıklaması da bu şekildedir.
Dini hizmetler görevini siyaset ile karıştırmış bir kurumdan ancak böyle bir açıklama beklenebilir?
“Ülkemiz, kalıcı sonuçlar doğurabilecek büyük bir fitne ve imtihandan geçmektedir. Bin yıldır bu topraklarda yaşayan farklı dil, ırk ve kültür özelliklerine sahip insanların muazzez bir medeniyet kurmasını sağlayan sahih (gerçek) İslam anlayışının, omurgasını, özünü ve ruhunu yok sayan nevzuhur (yeni ortaya çıkmış) oluşumlar, milletimizi kaygılandırmakta, manevi bütünlüğümüzü tehdit etmektedir.” 
Diyanet, bu tür tehditlerin dini duyguları rencide ettiğini vurguladı:
“Mevcut durum dikkatle değerlendirildiğinde gerçekte milletin huzur ve güvenini tehdit eden her projenin, toplumun ortak değer ve referansı olan din dili üzerinden varlığını sürdürme istidadında (eğiliminde) olduğu, bunun da sonuçta milletimizin dini duygularını ve maneviyatını açıkça rencide ettiği dikkatlerden kaçmamaktadır.”
Halbuki, bu açıklamalar yerine bu konuları, sempozyum, kongre, panel gibi akademik toplantılarda tarafların karşı düşüncelerini de ifade etmesine imkan sağlamak daha da doğru olmaz mı?

 

 

Türk Milletinin Öz Varlığı

 

Kendi kendime hep şu suali soruyorum; Biz kimiz? Nereden geldik, nereye gidiyoruz?

Millet olarak, Türk olarak, kendi öz varlığımız üzerinde durmak istiyorum;

Öteden beri, insanların bir türlü vazgeçemedikleri bir şey var; Bu da kök telakkisi, mazi fikri ve tarih şuurudur. Bir millet, kendisini ne kadar köklü ne kadar eski bilirse o kadar şerefli sayıyor. Biz Türkler, bu bakımdan da bahtiyar kişileriz. Varlığımızın tarih ve coğrafya içerisindeki yeri hiçbir milletle mukayese edilemeyecek kadar büyüktür. Tam 36 devlet kurmuş bir ırkın çocuklarıyız.

Bu devletlerden bizim en çok ilgilendiren şüphesiz Anadolu Selçuklu Devleti ve Osmanlı İmparatorluğu’dur. Medeniyetimiz ve Manevi varlığımız bu iki devletin kıymetleri, eserleri üzerinde yükseliyor. Onun için biz Türk Deyince aynı şuurla İslam diyoruz.

Türkçülüğümüz Taşkentleri, Buharaları, Semerkantları, İslam-Türk Merkezlerinde yükselen büyük medeniyetleri hatırlıyoruz.

1071 tarihinde Malazgirt Meydan Muharebesi ile Anadolu’ya ayak basan Alparslan, Diyar-ı Rum’un kapılarını Türk-İslam akınlarına açmış oldu. Bu akınlar, Anadolu’ya yeni bir ruh, yen, bir iman ve bu imanın telkin ettiği müesseseleştirdiği yepyeni bir nizam getirmiştir. Konya’da merkezileşen Anadolu Selçukluları, köhnemiş, bozulmuş eski medeniyetlerin enkazı üzerine yepyeni bir medeniyet kurmuşlardır.

Battalgazi gibi, idealist, hamleci, halk kahramanlarının hareketleri, Mevlana ve Yunus emre gibi büyük düşünürlerin geniş görüşleri kültür ve eserleri sayesinde Anadolu az zaman içerisinde İslamlaşmıştır. O zaman Anadolu birçok beyliklere ayrılmış bulunuyordu. Bu beylikler içinde Osmanlı beyliğinin yıldızı kısa zamanda parladı. Bizans’ı tehdit eden bir kuvvet haline gelmişlerdi.

Osmangaziler, Orhangaziler ve Sultan Muratlar artık tam manasıyla Türk-İslam karakterlerini taşıyan Osmanlı başbuğları olmuşlardı. Bunlar Bizanslılardan yeşil Bursa’yı aldılar ve orada yemyeşil bir medeniyet yarattılar. Bu akıncı Türkler, bu Allah’ın ve Resulünün emirlerini bütün dünyaya hakim kılmak isteyen imanlı cesur Müslümanlar Bursa ve Havalisi ile yetinmiyorlar, onların gözü çok ilerde. İstanbul ufuklarındaydı. Rumeli’nde ve Balkanlarda geniş ülkeler fethediyorlardı.

Fatih Sultan Mehmet 1453’te Peygamberimizin methettiği kumandan olarak İstanbul’u fethetmiş ve Fatih unvanını almıştır. Ortaçağı kapatıp yeniçağı açmıştır.

İşte bu millet Türk Milleti köklü bir tarihe sahip olmakla ne kadar gurur duyarsa hakkıdır. Beş bin yıllık bilinen tarihte hep var olmuş bundan sonra da var olacaktır. 

 

 

“Gençliğin İmanını Paralarla Çaldılar”

 

Emine Şenlikoğlu‘nun meşhur kitabıydı; “Gençliğin İmanını Sorularla Çaldılar“. İnançsızların sorularına cevap veremeyen ve sorgusuz – sualsiz dine bağlanmayı önererekten ilkokul mezunu seviyesine hitap eden, 30-40 baskı yapan bir çok satan / best seller kitaptı bir vakitler.

Sonra ver elini “İslamiyet” üzerinden siyasal iktidar mücadelesi. Devlet aygıtından pay alamadığı için İslam gibi sağlam referansla muhalif kesilen kesim kişi başına 9 pul alan elit oligarşinin cenderesinde ezilirkene 28 Şubat’ın o romantik, o sürrealist söylemleri geçer akçe idi.

Tam da o zaman Yavuz Ağıralioğlu;

“Harama uçkur çözmedim” diyenlere

“Denk getirememişsindir”,

“Boğazımdan haram lokma geçmedi” diyenlere

“Fırsat bulamamışsındır” diyerek müsabaka oynamadan maç kazananların aslında şikeci olduğunu beyan ediyordu ocak ocak.

Oysa bugün Diyanet İşleri Başkanı “Summun, bükmûn, Görmez ve çıkmaz bir yola girmiş haldedir.” (Bakara 18) Koskoca İslam Dünyasının hâl-i hazırda manevî önderi sayılan kurumun başı için “şeyime göre reis buldum” diyenleri yiye duya bu teşkilatın arkasında namaz kılmanın caiziyeti bile sorgulanır hale geldi.

“Ey Rabbim, benim halkım bu Kur’anı bir kenara attı.” (Furkan 30) Cenaze-mevlid taban fiyatları hariç kredi faizleri ve borsa değerleri kadar kıymet vermedi Kur’ana. Yüzdesi kalabalık bir kitlenin imanını kutularla çaldılar. Fırsat bulup da denk getirenler servet-şehvet-şöhret Şeytan Üçgeni‘ne sıfırların karesi ve küpü olarak daldılar.

“Size ne oluyor ki Allah umurunuzda bile değil!” (Nuh 13) Siz nasıl insanlarsınız ki nifak (gaflet), küfür (dalâlet) ve şirk (hıyanet) alametleri yörüngenizde günde 12 tur atıyor? Biriktirdikçe zulmü ve azgınlığı ölesiye – bitesiye takvim düzine koleksiyoncusu gibi biriktiriyorsunuz.

Yoksa Allah bize adaleti, size adaletsizliği; bize iyiliği ve yakındakilere vermeyi, size yolsuzluğu ve yandaşları zengin etmeyi mi emrediyor / Fuhşiyatı, kötülüğü ve zorbalığı bize yasak, size serbest mi ediyor?

“Yoksa sizin bir kitabınız var da ondan ders mi görüyorsunuz? ‘Canınız neyi istiyorsa o caizdir’ diye mi yazıyor o kitapta?” (Kalem 37-38)

İlk Müslümanlardan günümüze doğru mu sıralandığı yoksa an itibariyle mevcut çizelgesinde yer alanları mı kapsadığı tartışma konusu olan şu meşhur 72 / 73 fırkadan hangisi olarak yazılacaksınız İslam Tarihi’ne? O menkıbelerini sûre gibi anlattığınız sahabeler ve büyük zâtlar bugün karşınıza çıksaydı yediğiniz nanelerden ötürü yüzüne tükürür müydü, tükürmez miydi?

Hz.İsa’nın Protestan ahlâklı kilise kapitalistlerinden davacı olacağı gibi Hz.Muhammed’in de Serbest Piyasa ahlâklı abdestli kapitalistlerden hesap soracağı AYM ve AİHM’den de Üst ve Muazzam bir Mahkeme‘den haberiniz var da kaale mi almıyorsunuz? Yoksa siz de benzerleriniz gibi “With God On Our Side / Tanrı Bizim Yanımızda” havasında mısınız?

“Huzur İslam’da” mı daha belli değil ama kusur insanda.

 

 

Kanuni Sultan Süleyman’ın Vezir-i Azamı İbrahim Paşa’nın Viyana Komutanına Mektubu

 

Mohaç Savaşı’nda Macarların bozguna uğraması ve Macar kralı II. Lajos’un (II. Lui) bataklıkta askerleri ile boğulması üzerine, Macar soyluları tarafından önerilen YanoşZapolya, Kanuni Sultan tarafından kral seçildi. Bu Kral hırsı olmayan, Osmanlı İmparatorluğu için tehlikesi bulunmayan bir hükümdardı.

Macar tahtına YanoşZapolya’nın seçilmesi, Almanya İmparatoru Şarlken’in kardeşi olan Avusturya Arşidük’ü Ferdinand’ı harekete geçirdi. Osmanlı ordusunun geri dönmesini fırsat bilen Arşidük Ferdinand büyük bir ordu ile Budin üzerine yürüdü ve Zapolya’nın ordusunu Tokay’da yendi. Yenilerek kayınpederi olan Lehistan Kralının yanına sığınan Zapolya, yardım istemek üzere Kanuni Sultan Süleyman’a Laçki isminde bir elçi gönderdi.

Gelen elçiyi kabul eden Vezir Azam İbrahim Paşa güleryüz gösterip şunları söyledi:

“…Biz Kral Lui’yi öldürdük. Şatosunu aldık. Orada yemek yedik ve uyuduk. Onun krallığı bizimdir. Kralların taç ile kral olacaklarını sanmak deliliktir. Hüküm süren altın değildir, kıymetli taşlar da değildir. Fakat demirdir. Kılıç itaate zorlar, kılıç ile kazanılan şeyi kılıç ile korumak gerekir. Biliriz ki, Macaristan’ın parası, kaynakları kalmamıştır. Öyle ise, senin efendin Padişahı kendi efendisi gibi tanısın. Onun kudretli elinden yardım istesin. O zaman yardım eder. Sadece Ferdinand’ı değil, bütün dostlarını da yokeyler. Onların dağlarını atlarımızın ayakları ile ova yaparız… Gerekirse savaşa çıkmaya hazırız. Padişahın orduları kolaylıkla üstün gelecektir. Budin’i bir ikinci İstanbul yapacağız. Ben sana Türk usulüyle konuştum, yani oldukça kısa söyledim. Türkler az söylerler, çok yaparlar. Sen benim güldüğümü görüp te şaşırıyorsun. Kılıcımızın kuvveti ile fethettiğimiz yerleri istemeye geldiğin için gülüyorum. Bilsen ki, bizim, şahin pençesinden daha müthiş pençelerimiz vardır. Ellerimiz, bir kere koyduğumuz yerden çıkmaz. Sözlerimi hatırında tut. Çünkü gerçek budur…”(1)

Elçi Laçki, daha sonra 27 Ocak 1528’de Kanuni Sultan tarafından kabul olundu. Sultan elçiye şöyle dedi:

“…Metbuunun bağlılığını memnuniyetle kabul ederim. Hükümeti şimdiye kadar reel olarak hiçbir zaman onun olmamıştır. O ülke fetih ve kılıç hakkı ile benimdir. Ancak bana bağlılığının mükafatı olarak Macaristan’ı kendisine bıraktıktan başka Avusturya’nın Ferdinand’ına karşı onu tesirli bir surette himaye edeceğim… Metbuuna dostluğumuzu ispat için kullanacağımız vasıtaları bilirsin: Onun işleri benim işlerimdir. Bilirim ki, Hristiyan iktidarları, atalarımın ve Müslümanların üzerine tehdit bulutları yağdırmışlardır. Ancak bu bulutlardan yıldırım çıkmıyordu. Onlar sebep olmasaydılar insan kanı dökülmeyecekti. Fakat her vesile ile üzerimize yürüyenleri yoketmek mutlaka gerekli idi. Senin efendin, Hristiyan hükümetlerinin önemli ve önemsiz her durumundan bize daima bilgi versin. Aramızdaki ittifak günden güne daha derin kökler salacaktır. Metbuuna bir dost ve vefalı bir müttefik olmak isterim. Bütün kuvvetlerimle onun düşmanlarının üzerine yürüyeceğim. Allah’ın sevgilisi Hz. Muhammed’e ve kılıcıma yemin ederim.”(2)

Bu sırada Avusturya Arşidük’ü Ferdinand, Zapolya’ya karşı kazandığı zafer gururu ile Kanuni Sultan’a elçi göndererek, Macaristan’ın kendisine verilmesini istedi. Öfkelenen Sultan Süleyman elçiye:

“Sakın benden İstanbul’u da istemeyesiniz? Efendiniz bizimle fazla komşuluk ve dostluk ilişkisinde bulunmadı. Fakat yakında kuracaktır. Gidin O’na söyleyin yakında bütün ordularımla ziyaretine geleceğim, O’nu bulacağım. Ve istediğini ona kendim vereceğim. Böylece bizim ziyaretimize kendisini hazırlamasını ona söyleyiniz.”(3)

Kanuni Sultan Süleyman,YanoşZapolya’nın yardım isteğini yerine getirmek maksadıyla, 10 Mayıs 1529 yılında ikiyüz bin ordu, 300 top ile İstanbul’dan hareket etti. Osmanlı ordusu Mohaç’a erişince,Zapolya karşılamaya gelerek Sultan Süleyman’a bağlılığını bildirdi. Yeniden fethedilen Budin de, Padişah Zapolya’ya taç giydirdi. Budin’in fethinden sonra ordu, Avusturya Arşidük’ü Ferdinand’ı karşılamak, savaşmak niyetiyle Viyana’ya kadar ilerledi. Avusturya başkentine sayısız saldırılar yapıldı. Ancak başkentin kalın surları aşılamadı. 16 bin askerle korunan şehre yapılan büyük saldırıda cesaretle karşı konuluyor, her seferinde saldırı püskürtülüyordu. Bir taraftan da akıncılar Viyana çevresin de Avusturya topraklarında Ferdinand’ın peşine düşmüşlerdi. Avusturya Arşidükü ordusuyla ülkenin yukarı topraklarına çekilmiş, ortalarda görünmüyordu.

17 gün süren Viyana kuşatma ve saldırısında, Avusturyalıların daha uzun müddet dayanacakları anlaşılıyordu. Büyük topların getirilmemesi, erzak azlığı, kış mevsiminin yaklaşması, havaların soğuması dolayısıyla, Osmanlı ordusunun zorluk çekeceğini hesaplayan Kanuni Sultan, Viyana Kuşatması’nı kaldırmayı uygun buldu.

Kuşatmanın kaldırıldığı sırada Vezir Azam İbrahim Paşa Viyana kumandanına bir mektup göndererek gayelerinin şehri zaptedmek olmadığını bildirdi. İbrahim Paşa mektubunda şunları söylüyordu:

“Ben, İbrahim Paşa, Allah’ın inayeti ile, en büyük, en şanlı, en ziyade yenilmez olan Sultan Süleyman’ın Vezir-i Azam-ı mahrem ve müşaviriyim. Size asil ve yiğit subaylar söylüyorum. Ulağınızla gönderdiğiniz mektubun mealine muttali olduk. Bilesiniz ki, biz sizin şehrinizi almaya gelmedik; Arşidük’ünüzü yenmeye geldik. Kendisini bulamadığımız içindirki: Burada bukadar zaman kaybettik. Dün esirlerinizden üçünü salıverdik. Size tebliğ etmek üzere ulağınıza söylediğimiz gibi, sizin de bizim esirlerimiz hakkında öyle muamele yapmanız uygun olur. Elimizde bulunan esirlerinizi saymak üzere bize bir memur gönderebilirsiniz. Bu bakımdan doğruluğumuzdan hiç te endişe etmenize yer yoktur. Eğer Budin’de verilen söz tutulmamış ise, kabahat bizim değil, onlarındır.”(4)

1-2-3-4-Osmanlı Tarihi-Joseph vonHammer-Milli Eğt.Bak.Yay.-İst.1997-C.1-S.459-460-461-466

 

 

PKK Üzerine Bir Çift Laf!

 

Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Gülten Kışanak, Diyarbakır’dan çıkan petrolden pay isteyip ve bende Pazar günü İstanbul Beyoğlu’nun dünyaca ünlü caddesi İstiklal’de yürürken pkk’lıların zafer işareti ile halay çekişlerini ve etraflarına toplanan mahlukatın alkışlarını görünce ve nihayet İmralı Canisi’nin Nobel Ödülü’ne aday gösterilişi sebebiyle, pkk üzerine bir çift laf etmek istedim.

Pkk’ya ilişkin bu görüntüler, mualesef Akp’ye oy verenlerin ortaya çıkardığı bir tablodur.

Meşhur Çinli stratejist Sun Tzu binlerce yıl öteden bize sesleniyor “Savaş sanatı, bir devlet ve millet için hayatidir. Ölüm ve dirim arasında kalmaktır. Mutlaka iyi bilinmeli ve iyi yapılmalıdır. Hiçbir neden onun, ona iyi hazırlanılmamasına, iyi uygulanmamasına, bahane ve mazeret olamaz.”.

Ülkemizdeki pkk ile ilgili tablo biz Türklerin, böyle bir mücadeleye onlarca yıldır iyi hazırlanmadığımızı, politikalarımızın doğru olmadığını ve doğru olsa bile bu politikaların sürekli olarak geliştirilemediğini ve de bolca bahane ve mazeretlerimizin olduğunu gösteriyor.

Pkk’nın amacı, “millet” olarak kurgulamaya çalıştığı ve adına “kürt” dediği insan topluluklarının kurtarılması ve özgürleştirilmesidir. Pkk’nın programı, bir “milli devlet” oluşturma projesidir ve bu proje, iddia edenler için fertlerin hayatının üzerinde sembolik bir değer taşımaktadır.

Pkk için “Türkiye Kürdistanı” diye adlandırılan bir bölge, Türkiye Cumhuriyeti’nin bir sömürgesidir ve “kürt” denilen insan toplulukları, Türk devleti tarafından boyunduruk altında tutulmaktadır. Öyleyse bu boyunduruktan kurtulunmalıdır?

Pkk, Öcalan ve bu grubun içindekiler; amaçlarını ve hedeflerini çok net ortaya koymuş ve günümüze kadar bunlardan bir adım geri durmadıkları gibi Türkiye Cumhuriyeti’nde bir çok kazanım elde etmişlerdir.

Yine Çinli Sun Tzu‘ya dönecek olursak “Önerilerime kulak verip, ona göre hareket eden savaş önderi zafere ulaşacaktır. Onu takip edin. Önerilerimi dinlemeyen ya da uygulamayanları takip etmeyin. Kaderleri yenilgidir.” demektedir. Herhalde pkk ve Öcalan’ın Sun Tzu’dan çok önceden haberleri olduğu buradan da anlaşılmaktadır.

Pkk ile Türkiye Cumhuriyeti devleti ve dolayısıyla Türk Milleti düşman mıdır? Bana göre düşmandır. Bu düşmanlar arasındaki savaşı yönetenlerden, stratejiye bağlı kalıp taviz vermeyen pkk tarafıdır ve bu nedenle günümüzde Türk Milletinden birkaç adım öndedir.Gözüken o ki; Türk Milletine ilişkin taraf ortada bile kalmamıştır. Çünkü “demokratik çözü(lme)m”cü Akp, Türk adını ağzına bile almamaktadır.

Sun Tzu‘nun dediği gibi “Yenilgi savunma taktikleriyle önlenebilir, düşman ancak taarruzla yenilir. Savunmada kalmak güçsüzlüğün taarruz ise güçlü olmanın göstergesidir” açısından bakarsak, Türk Milleti; devleti eliyle teslim ettiği Akp iktidarı ile “çözüm” diyerek yani savunma yaparak yenilgiyi önlemeye çalışıyor. Türk Milletinin taarruz yaparak düşmanı yani pkk’yı yenme, yok etme stratejisi ve gücü bugün itibarı ile kalmamıştır.

Bugün Türkiye’de “Yeni” sözcüğü bir çok yerde kullanılıyor. Yeni Türkiye, Yeni Cumhuriyet, Yeni Demokrasi vs. gibi… Bu “yeni” sözcüğü, pkk’nın Türkiye yönetimini kısmende olsa ele geçireceği veya ortak olacağı bir dönemi  bizlere anlatıyor. Öcalan demiyor mu: “ben devletin üçüncü adamıyım” diye… Hangi devlet? Her halde Türk devletinin değil!

14 Nisan 2014 itibarı ile Irak’taki düşman Mesut Barzani; çözüm sürecinin sonuca ulaşması halinde Öcalan’ın serbest kalacağını söylüyor. Ben buna Türklerin strateji yokluğu nedeni ile Öcalan’ın, Türkiye’de başbakan veya cumhurbaşkanı olabileceğini de eklemek istiyorum. Bu Türk tarafının savaşı kaybettiğinin, sonucu olarak tecelli edecektir.

Türkiye’nin “yeni” oluşuna,Akp iktidarından çok önce karar verildiği hepimizin malumudur. Akp iktidarı, sadece bunun uygulayıcısıdır. Örneğin 1997 – 1998 yılları arasında Washington Orta Doğu Politikası Ensitütüsü’nde yapılan seminerlerde, Türkiye’nin gelecek persperktifi masaya yatırılırken, Andrew Mango; bizlere, Türkiye’nin “Türklerden ve Kürtlerden oluşan bir ülke olduğu şeklindeki formülasyona dönmenin” pkk ile oluşan savaşı bitirmenin bir çözümü olduğunu anlatıyordu. Ve “kürt realitesi”ne alışın diyordu. Ortada henüz demokratik çözümcü R.T.E ile Akp yoktu…

Şimdi ise adına seçimi de içeren “demokrasi”denilen sahte bir oyunla, fakir halk parayla ve şiddetle etkilenerek netice alınmaya çalışılıyor. Önümüzdeki süreçte yapılacak Cumhurbaşkanlığı ve Genel Seçimler, pkk’nın Türkiye’deki milliyetsizler eliyle yeni kazanımlar elde edeceği bir dönem olacak. Hem de ne yaptığını bilmez Türk Milletinin fertleri sayesinde…

Biliniz ki; Türk Milleti, Türkiye coğrafyası ile çekilmiş olduğu Türk yurtlarında üstü kapalı bir savaş halindedir. Pkk ve arkasındaki ülkeler bu savaşın tarafıdır. Eğer kaybetmek istemiyorsanız; tedbir almalı, amaç ve hedef koymalısınız. Bunun için öncelikle savaşta olduğunuzu bilmeniz gerekir.

Unutmayın,Sun Tzu “Savaşçı ve atak bir hükümet, ne önüne gelenle ittifak kurmak için uğraşır nede karşısındakilerin gücünü artırır. Planlarını hayata geçirerek, rakiplerin, hayranlık ve saygısını kazanır. Karşısındakileri alaşağı eder.”.

İşte pkk ve Kışanak’a verilecek cevap, Sun Tzu’nun bu strateji öğretisinde gizlidir. Daha savaşta bile olduğunun farkında değilsen, ne kendini, ne vatanını, ne devletini ne de bayrağını koruyabilirsin. Eğer farkında olup yüreğin korkudan güp güp atıyorsa, çekil yoldan da mücadele edeceklere engel olma… Başka ihsana da gerek yok! Türk Milletinin kavli kararı, kendisini yenmeye ahd etmiş düşmanın üstesinden gelmektir, bedeli ne olursa olsun!