25.5 C
Kocaeli
Pazartesi, Temmuz 27, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 890

Post Alırım Dost Satarım

 

Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç‘ın gündeme damgasını vuran konuşması üzerine yapılan yorumlar ibret verici. Özellikle daha düne kadar O’nu yere göğe koyamayan AKP’liler ve yandaşların tavrı ürpertici.

Siyaset adına kişilikler yerle bir edilebiliyor. Bir kişiyi savunmak uğruna değerlerin böylesine çiğnenebildiğini görmek üzücü.

Haşim Kılıç hepimizin bildiği gibi muhafazakâr yapıda bir insan ve eşi başörtülü. Eskişehir İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi mezunu. 1990 yılında Turgut Özal tarafından Anayasa Mahkemesi (AYM) üyeliği görevine getirildi.

Refah ve Fazilet Partilerinin kapatılması davaları, Üniversitelerde başörtüsü yasağı ile AKP’nin kapatılması davası kararlarında ret oyu kullanmıştı. Yazdığı muhalefet şerhleri, “askeri vesayete karşı dik duruşunu” yansıtan kararları, “kişi hak ve özgürlüklerine vurgu yapan tavırları” ile AKP tarafından her zaman takdir edilmiş bir hukukçu idi.

Ne var ki son dönemde AYM‘nin HSYK Kanunu’nun bazı maddelerini iptali ile Twitter yasağını kaldıran kararları sonrası Başbakan Tayyip Erdoğan’ın hışmına uğradı.

Erdoğan “AYM kararına saygı duymadığını, kararın milli olmadığını” sert bir üslupla ifade etti.

AYM Başkanı Haşim Kılıç Mahkemenin yıldönümü törenlerinde yaptığı konuşmasının içinde, Başbakanın itham ettiği konuları açıkladığı ve  “gömlek değiştirme” metaforunu kullandığı için Başbakan’a cevap niteliğinde ve siyasi olmakla itham edildi.

*****

Konuşmanın Muhtevası

Taha Akyol‘un aynen katıldığım değerlendirmesiyle, Haşim Kılıç’ın konuşması “temel hak ve hürriyetler konusunda bir hukuk manifestosu niteliğinde” idi.

“Bireylerin her türlü endişe ve korkudan arındırılmış güvenli bir alanda hayat sürmelerinin en temel insan hakkı olarak” tanımlandığı evrensel insan hakları ile “her türlü eylem ve işlemin yargı denetimine tabi olduğu, hukukun üstünlüğünün egemen olduğu” hukuk devletine vurgu yapılmıştı.

“Kamu gücüne sahip olanların topluma sunduğu hak ve özgürlükleri lütuf ya da bağış olarak değerlendirilmesi düşünülemez” denilmişti.

Esasen Türkiye’nin taraf olduğu “Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi” gibi uluslararası sözleşmeler ile Anayasamızın evrensel hukukun üstünlüğünü benimsediği 90. Maddesi gereğince evrensel standartları” uygulamak AYM’nin görevidir.

Evrensel ilkeleri uyguladı diye milli menfaatlere aykırı karar vermekle suçlanan AYM Başkanı, anlayana bir hukuk dersi niteliğindeki konuşmasını yaptı.

Yandaş Star Gazetesi yazarı Fehmi Koru bile, “Haşim Kılıç’ın konuşmasının içeriğinin yüzde 99 doğru olduğunu ama üslubunun sert olduğunu” söyledi. Koru, “bu üslubu siyasetçiler kullanabilir ama yargıçlar kullanmamalı” dedi.

Hükümet mensupları, yandaş medya ve yorumcular  “siyasi aktör/ muhalefet yapıyor/ yakışıksız ve sığ/ mehdiliğe soyundu/ paralel/ O artık tarihin çöplüğünde/  iktisatçıdan hukukçu bu kadar olurgibi sözlerle Kılıç’ı eleştirdiler.

*****

DOST SATMA PSİKOLOJİSİ

AKP cenahı bu eski dostun konuşmasının içeriği, hukuki değeri hakkında tek kelam etmiyor. Cemaat olayında olduğu gibi, daha düne kadar Haşim Kılıç hakkında ettikleri övücü sözleri unutup, “ustayı” kızdırmasına duydukları öfkeyle, O’nu itibarsızlaştırmak için seviyesiz bir saldırı başlatıyorlar.

Olayın diğer yönlerini bir yana bırakalım. Ben özellikle kendisini dindar- muhafazakâr olarak tanımlayan kesimlerde yaşanan bu “dost satma” psikolojisini anlamakta güçlük çekiyorum. Anlayamıyorum çünkü bu kesimin değerlerinin “post alırım/ dost satarım” anlayışına izin vermediğini biliyorum.

Hükümet- Cemaat savaşında gördüğümüz, tarafların karalama ve alçaltma maksatlı, ağır ve hatta iğrenç üslubunun bir benzerini Haşim Kılıç olayında da görmek benim açımdan çok üzücü.

Başbakan’ın istediği hâkim ve savcıyı “kahraman“, istemediklerini “hain, haşhaşi” diye etiketlemesini mazur göreceksiniz… Siyasetçi olarak en üst yargı organlarından birine karşı en sert ifadelerle saldırmasına ses çıkarmayacaksınız.

Fakat kendi kurumunu ve hukukun üstünlüğü ilkesini savunmak zorunda bırakılan AYM Başkanının, içeriği itibariyle tamamen doğru olan, konuşmasını acımasızca eleştireceksiniz.

“Hâkimler siyaset konuşmaz, cübbesini çıkarsın da konuşsun” diyeceksiniz.

“Hangi demokratik ülkede hangi Başbakan yüksek yargı organlarına bu üslupla saldırmıştır? Bunun örneği yok. Demokratik ülkelerde siyasetçilerin de yargıya karşı böyle sert bir üslup kullanma hakları olamaz” diyemeyeceksiniz.

Diyanet İşleri Başkanı işinize gelen siyasi açıklamalar yapınca “sarığını çıkar da gel” demeyeceksiniz…

28 Şubat sürecinde yere göğe sığdıramadığınız AYM Başkanının Hukuk Fakültesi mezunu olmadığını 24 sene sonra keşfedeceksiniz ve bugüne kadar verdiği hukuki mütalaaları ve kararları yok farz edeceksiniz…

Yazık… Siyasetin (özellikle dindar- muhafazakâr kesimlerde) vicdanları kör ediyor olması benim içimi yakıyor.

*****

ARKADAŞLIK, DOSTLUK, VEFA

Eski Türklerde askerler savaşırken arkadan gelecek herhangi bir saldırıyı kontrol edebilmek için sırtlarını bir ağaca, kaya veya taşa vererek (arka-taş) ok atarlarmış. Sırt dayayacak başka nesne olmadığında iki kişi sırt sırta verir ve saldırılara cevap verirlermiş. Arkadaş, işte böyle çeşitli cephelerden tehlikelere maruz kalındığında, sırtını dayayabildiğin, güvenilir insanlara denir.

Dost ise arkadaş kavramından da derin bir yakınlığı, sadakati ve bağlılığı ifade eder.

Arkadaş ve dost, arkadaşı veya dostunun arkasından konuşmaz. Hile, desise veya kulis yaparak aleyhine çalışmaz. Hele hele itibarsızlaştırma gayretine hiç girmez. Kusurları varsa örtmeye, hatalarını düzeltmeye çalışır. Bu aynı zamanda yılların ortak duygularına ve hizmetlerine bir vefanın gereğidir.

Vefa“, bizim toplumumuz için çok önemli addedilmiş bir değerdir. “Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı vardır” ifadesine başka bir kültürde rastladınız mı? (Banu Gürer’in “Vefa da Neymiş?” başlıklı yazısından)

Dost satma eylemcilerinin Türk-İslam kültüründen, arkadaşlıktan, dostluktan ve vefa duygusundan ne kadar uzak olduğu anlaşılıyor.

Bu tür insanları arkadaş ve hele dost edinmekten Allah muhafaza etsin.

 

 

 

Suriye Muammasının İzlenimleri

0

 

Suriye’nin Dar’a kenti halkı, Temmuz 2011’de Baas rejimine karşı gösterilerini yoğunlaştırdığı günlerde, olup biteni yerinde görmek için, Ürdün’den Suriye’ye geçmiştim. Yermuk Üniversitesi’nde misafir öğretim üyesi olarak bulunduğum bu sıcak ve kavurucu yaz günlerinde Mısır’da Mübarek’in devrilmesiyle sonuçlanan halk devriminin Suriye’ye sıçradığı ve peşinde Ürdün’de  de varlık göstereceği konuşuluyordu.

Dar’a kentinden her gün çok sayıda Suriye vatandaşı Ürdün’e geliyordu. Olup bitenleri Ramsa ve İrbit’teki akrabalarına anlatıyordu. Zira belirtmek gerekir ki, Ürdün ve Suriye sınırını oluşturan hat tamamen yapaydı. Coğrafik, kültürel, ekonomik ve etnik bir sınır mevcut değildi. Bu üç kentin arasında bugün her ne kadar Suriye ve Ürdün sınırı yer alıyorsa da, 90 sene önce burası Havran livası olarak biliniyordu. Bundan dolayı siyasi ve askeri sınırlar Osmanlı’nın Havran ovasındaki halkları bir birinden ayırmaya kâfi gelmemişti. Bu durum Suriye’ye ve Dar’a kentine günü birlik gidip gelmem için iyi bir fırsatı bana sunuyordu. Rejim karşıtı gösterileri yerinde gözlemek, benim için önemli bir fırsat oluyordu. Dar’a bu günlerde “Devrimin beşiği” ünvanını da aldı.

Bölge halkı Suriye’de devrimin olacağına inanmakla birlikte, Ramazan El-Buti gibi âlimlerin Suriye rejimine destek olmalarına anlam vermiyordu. Bunun doğru olamayacağına dair rivayetleri aktarmaya çalışıyordu. İran, Şia ve Hizbullah güçlerinin bir halk devriminin Suriye’de gerçekleşmesine engel olabilecek kadar güçlü olduğunu tahmin edenler vardı.

İsrail’in işgali altında bulunan Golan tepelerinin, Eset ailesi tarafından İsrail’e ikram edildiğini bölge halkı iddia ediyordu. Bu ikramdan dolayı Havran bölgesi halkı, İsrail ile Esed rejimi arasında gizli bir ittifakın mevcut bulunduğunu bana anlatıyorlardı. Bundan dolayı Suriye rejiminin İsrail tarafından dolaylı olarak gizli yöntemlerle korunacağını belirtiyorlardı.

Golan tepeleri, terihi Filistin ve Ürdün topraklarının su kaynaklarının denetimi, Şam ve Havran ovalarının askeri olarak gözetimi açısından çok stratejik bir mevkide bulunmaktadır. Bu tepelerin hakim noktalarında İsrail’in askeri üsleri ve radarları bulunmaktadır. Bu radarlarla, rejim muhalifi gösterilerin başladığı Dar’a kentinin caddelerinde olup biteni yakından gözlemek ve kayıt altına almak mümkündür. Bölge halkı, Suriye’deki mevcut Baas ve Esed rejiminin İsrail ordusuna tek bir kurşun sıkmadan Golan tepelerinin teslim edildiği kanaatindedir. Bundan dolayı İsrail’in Esed yönetimini ve iktidarını çaktırmadan destekleyeceğini ifade etmekteydi.

Suriye sınırında yaşayan Ürdün halkının, henüz iç savaşın başlamadığı ve gösterilerin devam ettiği Suriye konusunu, İran’la birlikte düşünmelerine o günlerde anlam verememiştim. Çünkü o günkü kanaatime göre Suriye Baas Rejimi ile yönetilen laik bir ülkedir. Şii şeriatıyla idare edildiğini resmileştiren İran yönetiminin her ne kadar Şiilikle bağları olsa da böyle bir rejimden yana olamayacağını düşünmüştüm.

Havran halkı sınırın her iki tarafında açıkça İran’ın büyük bir güç olduğunu konuşuyordu. Bölgede geleneksel Siyonizm korkusuna bir de İran korkusu eklenmişti. Irak’taki Maliki yönetimi, Suriye’nin Esed rejimi ve Lübnan’ın Hizbullah’ı ortak bir güç olarak tanımlanmaktaydı. Bundan dolayı Suriye’de Mısır’daki gibi bir halk devriminin kolay kolay gerçekleşmeyeceğini söylüyorlardı.

İşte böyle bir ortamda Dar’a kentindeki gösterileri izlemeye gitmiştim. Göstericiler oldukça coşkulu sloganlar atıyordu. Bir meydanı boşaltıp diğer meydanı dolduruyordu. Caddeler göstericilerin hâkimiyetine girmişti. Esnaf göstericileri alkışlıyordu. Dar’a kentindeki gösteriler mahalle aralarına yayıldığı zamanlarda ise, kim tarafından gönderildiği belli olmayan kurşunlarla, her gün birkaç kişi keskin nişancılar tarafından öldürülüyordu. Her cinayet yeni bir gösteriye ve halk buluşmasına dönüşüyordu. Göstericiler ve rejim muhalifleri bu aylarda henüz silah kullanmıyordu. Ama birileri buna rağmen göstericilerden her gün birkaç tanesini hesap yaparcasına öldürüyordu.

Dar’a kentinin meydanlarında bunlar olurken, Suriye’nin diğer kentlerine de gösteriler hızlı bir şekilde yayılmaktaydı. Suriye, Arap baharının kurşunlarla ısınan atmosferine birkaç ay içinde kendini tamamen kaptırdı. Konu kısa süre sonra Suriye’nin iç meselesi olmaktan çıktı. Bölgesel ve küresel bir şekle dönüştü. Suriye konusu, Birleşmiş Milletler Teşkilatının ve küresel hegemonik mahfillerin gündemine bu günlerde oturmaya başladı. Libya operasyonuna benzer bir Nato saldırısının Suriye’de devreye konması, küresel aktörler tarafından gündeme getirildi. Küresel aktörlerin girişimleri ve söylemleri göstericileri coşturuyordu. Libya gibi olmasada Tunus ve Mısır’daki gibi kısa sürede halk devriminin gerçekleşeceğine inanıyorlardı.

Türkiye, o günlerde, rejim muhalifi gösterilerin üzerinden beş ay geçtiği halde, henüz Esed yönetimiyle ipleri koparmamıştı. Batılı müttefiklerin Libya’da olduğu gibi Suriye’ye askeri bir müdahale yapmaması için girişimlerde bulunuyordu. Başbakan Erdoğan’ın Batılı müttefiklere, “Bana 15 gün verin, Suriye sorununu barışçı yöntemlerle çözerim” ifadesi Arap basınında en çok tartışılan ve konuşulan bir açıklama olmuştu. Türkiye hayranı Araplar, Erdoğan’ın kendilerini hayal kırıklığına uğrattığını köşelerinde yazıyordu. Türkiye’nin Batılı müdahaleye karşı gelmesini pragmatik bir tutum ve Esed yanlısı bir siyaset olarak yorumluyorlardı. Türkiye özentisiyle başlayan devrimci girişim, Başbakan sayın Erdoğan’ın bu tutumu ile yerini karamsarlığa bırakıyordu.

Başbakan Erdoğan’ın Batılı müttefiklerden 15 gün istemesi, Dar’a kentindeki muhalif gösterilere ve cenaze törenlerine de yansımıştı. Çok iyi hatırlıyorum. Göstericilerin birçoğunun elinde Türkiye başbakanının bu isteğini kınayan pankartlar vardı. Türkiye’den kimsenin inanamayacağı bu durum bir gerçekti. Çünkü rejim muhalifi göstericiler; bir an evvel Libya’da olduğu gibi Batılı müttefiklerin uçaklarıyla ordularıyla gelip Esed ordusunu dağıtmalarını ve Suriye halkını Baas rejiminden kurtarmasını istiyordu. Bu pankartların birinde aynen şunlar yazılmıştı: “Sayın Erdoğan: Günde 100 kişi öldürülürse 15 günde 1500 kişi eder”

Suriye yavaş yavaş iç savaşa sürüklenirken, bir taraftan meydanlarda olup biteni, bir taraftan küresel camiada konuşulan projeleri, bir taraftan sosyal medyada dolaşıma konulan dijital fitneyi diğer yandan Dar’a kentini de kapsamına alan Havran bölgesi halkıyla, konuyu konuşarak izliyordum. Dar’a meydanlarının gösterime koyduğu söyleme ve küresel camianın o günlerdeki kışkırtıcı projelerine yukarıda değindim.

Konunun sosyal medyadaki yansımaları ise oldukça keskin ve katıydı. O günlerde Suriye muhalefeti ve Suriye rejimi adına sosyal medyada dolaşıma sokulan ilginç söylemler vardı. Birçok dijital grup oluşturulmuştu. Bu grupların bir kısmı tarihsel metinleri dolaşıma sokarak Sünni ve Şii karşıtlığını körüklüyordu. Bir kısmı öldürme sanatlarını korkunç cinayetlerle anlatıyordu. Acımasızlık duygusunu canlandırıyordu. İnsanları kurşuna dizmeyi bir kahramanlık ve yiğitlik göstergesi olarak görselleştiren yapay sahneler dolaştırılıyordu.

Amerikan gangster filmlerindeki sahneleri aratmayan bombalı saldırılar, kurşuna dizmeler, fedakarlık örnekleri sanki Suriye’de yeniden sahnelenecekmiş gibi bir hava estiriyordu. Şiddeti sembolize eden fragmanlar, Afganistan, Çeçenistan, Pakistan, Irak ve İran’dan seçilen saldırı ve şiddet görüntüleriyle sahneleniyordu. Ellerine kalaşnikof verilen terörist militanların eğitim sahnelerinin birisinde, militanların eşekleri kurşuna dizmesi sahnelenmişti. Acımasızlık, gözü karalık ve katliam yapma duygusunun benimsetilmesi ve içselleştirilmesi zavallı eşeklerin denek olarak seçilmesiyle uygulamaya konuyordu.

İran devrim muhafızlarının Sünni muhalefeti bastırmak ve devrimi engellemek üzere Suriye’ye yerleştiğini anlatan birçok sözüm ona Sünni dijital grup sosyal medyada oluşturulmuştu. Gösterilerin Selefi-Vahabi çizgideki Suudi organizatörler tarafından yapay bir şekilde inşa edildiğini savunan birçok Şii ve İran yanlısı dijital sosyal medya grubu devreye girmişti. Rejim yandaşı dijital gruplar Selefi-Vahabi grupların sanal katliamlarını, Türklerin Osmanlı zihniyetiyle Alevileri ve Şiileri öldüreceklerini ve ezeceklerini anlatıyordu. Şiilerden nefret etmeyi amaç edinen çok sayıda sosyal medya grubu vardı ve bu amaçla hazırlanmış slaytlara ve haberlere yüzlerce yorum yapılıyordu. İnsanlar sanki yeniden bir Sıffin savaşına hazırlanıyormuş gibi bir izlenim oluşturuluyordu.

Bu arada şunu da belirteyim ki, sınırın her iki tarafında konuşulanlara bakılırsa ilginç bir Türk ve Türkiye imajı oluşmuştu. Mavi Marmara katliamına gösterdiği yiğitlikten dolayı ve Davos konferansında Sayın Başbakan Erdoğan’ın İsrail’e gösterdiği tepki, O’nu kahramanlaştırmıştı. Erdoğan, Davutoğlu ve Abdullah Gül, Araplar için İslam dünyasının yeni önderleri ve liderleri konumuna yükselmişti. Türkiye’nin demokrasisi, ekonomik gücü, özgürlükçü siyaseti ve Siyonizm karşıtı politikası Batıcı fanatik Arap milliyetçileri hariç, diğer bütün Arap halkları tarafından alkışlanıyordu.

Türkiye bir yönüyle inşa ettiği bu siyasi imajla bilinirken, diğer yandan televizyon dizileri, iş adamları, sanatçıları ve film kahramanlarıyla da bölgeye girmişti. Polat Alemdar imajı Arap gençleri için yeni bir kahraman olarak dolaşıma girmişti. Kurtlar vadisi dizisi ve filmi her tarafta izleniyordu.

Bu yeni imajlar ve tarihten kalma hatıralar bölgede bana ayrı bir fırsat sunuyordu. İnsanlar, benimle kahve içmeyi çok arzu ediyordu. Dar’a kentinde, İrbit’de ve Ramsa’da parkta, camide, dükkanda veya bir taşıtta kendisiyle tanıştığım herkes beni evine davet ediyordu. Erdoğan Türkiye’sinin kendilerine yeni bir umut olduğunu hayranlıkla anlatıyorlardı. Yani Türkiye’nin siyasi duruşu, iş adamlarımızın üretim ve ticaret konusundaki başarılı faaliyetleri ve Polat Alemdar’ın kahramanlık öyküleri Araplar’ı Türkiye’ye hayran bırakmıştı.

Bu Türk hayranlığını; atalarından kalma bir kaç Osmanlıca vesikayla bana anlatmaya çalışıyorlardı. Dedelerinin Osmanlı Devleti’nden kalma tapu senetlerini bir gurur abidesi gibi bana gösteriyorlardı. Osmanlı-Türk aidetiyle yeni bir kimlik arayışına giren bu kardeşlerimiz, ülkelerindeki siyasal düzenlerin ve siyasi sınırların kendileri için hiçbir şey ifade etmediğini belirtiyorlardı. Filistinli Yasir Boşnak, Batı Amman’ın lüks semtindeki evinde, Şam yerlisi Arap eşinin yanında bana sarılarak dakikalarca ağlamıştı. “Ben bir Türk askerinin bu topraklardaki yetimiyim. Ne olursunuz bizi anlayın” demişti.

Nereden bakarsanız bakınız, Havran Livası’nın halkında, sınırın her iki tarafında yaşayanlar dahil, tahayyül edilemeyecek bir Türk hayranlığı vardı. Hem tarihi döküman, hem modern Türkiye’nin son on yıllık imajı hem de Türk filmleri bu insanlara aynı şeyi anlatıyordu. Türkiye’deki akrabalarını seksen yıl sonra bulanlar bile vardı.

İşte bu ortamda Arap baharının bombalarla şiddete dönüşen yüzü, Suriye’ye yansımıştı. Ürdün’de yer yer küçük çaplı gösteriler yapılıyordu. Suriye baharının nasıl bir sürece dönüşeceği neredeyse bir muammaya dönüşüyordu. Bu şartlarda Suriye ile ilgili merakım gittikçe arttı.

Sosyal hareketlerin sonuçlarını ve yönlerini önceden tahmin etmek, mevcut muharrik değişkenlere göre mümkün olsa da konu Suriye olunca durum biraz daha karmaşıklaşıyordu. O günlerde Tunus’daki devrimin domino etkisi yaparak bütün Arap ülkelerine yayılacağını, kamuoyunda bilinen bütün sosyal bilimciler, stratejistler ve fütüristler anlatıyordu, Arap baharının devrimci bir halk hareketi olarak bütün Arap ülkelerinde varlık göstereceğini köşelerinde yazıyorlardı.

Libya ve Suriye olaylarını o günlerde birlikte düşünmeye başladım. Daha önce ABD işgalinden sonra iki defa Bağdat’a gitmiştim. Irak’ın nasıl terörize edildiğine dair gözlemler yapmıştım. ABD’nin bölge halklarının geleceği konusundaki post-modern çatıştırma ve istikrarsızlaştırma politikaları hakkında makaleler yazmıştım. Gizli örgütlerin ve kurumsallaşmış olan terör gruplarının halkın iradesini çalabileceklerine dair şüphelerim artmaya başlamıştı.

Duygusallıklarını aşırı mantıkçı ve akılcı davranışlarla kapatan Arapların bu yeni stratejiden nasıl etkileneceği benim için merak konusu olmuştu. Üretim, çalışma, yönetme ve yönetilme kültürünün yeterince gelişmediği bir toplumda halk devrimleri süreçlerinin Batı’daki devrimlere benzemeyeceğini düşünmeye başlamıştım.

Patrimonyal kültürün canlı olduğu ama buna karşın, patrimonyal araçların, güçlerin ve ağların etkisiz kaldığı bir sosyal ortamda, patrimonyal duyguların neye dönüşeceği belirsizdir. Bu belirsizliği profesyonel istihbarat örgütleri, terör grupları ve küresel emperyal güçler ustaca yönetebilir. Arap toplumları tamda böyle istikrarsız bir kültürel değişme içindedirler. Kabile kültürü var, ama kabileyi yönetecek ağalar dağılmış bulunmaktadır. Çalışarak alın teri dökerek bir varlığa veya makama sahip olma yok denecek kadar az, ama buna karşılık, ticaretten ve petrol gelirlerinden elde edilen yüksek gelirler ve makamlar çok.

Suriye’de çatışma ve iç savaş aktörlüğüne sosyal medyadaki dijital kimliklerle katılanların söylemlerini daha dikkatli okumaya başladım. Suriye hakkında yazı yazanları dikkatle izlemeye koyuldum. Çünkü Suriye’nin ve Arap baharının nasıl bir akibete dönüştürülebileceğini Suriye’de faaliyet gösteren aktörler üzerinden izlemek mümkündü. Bu izlenimlerimi o günlerde yazmıştım. Üzerinde üç yılın geçtiği Suriye iç savaşının bir muamma olarak kalacağını tahmin etmiştim. O günlerde yaptığım tahminler şunlardı:

1-Suriye’de devrimin gerçekleşmesi ve Mısır’daki gibi tamamlanması, Ürdün ve Suudi Arabistan’da da devrim sürecinin devreye girmesi demekti. Zaten o günlerde Ürdün’de kendileriyle konuştuğum devrimci üniversite öğrencileri, Suriye’den sonra Ürdün’ün dayanamayacağını ve Ürdün’de kısa sürede halk devriminin gerçekleşeceğini söylüyorlardı. Suudi Arabistan’ın kendi güvenliği için Ürdün’e mali fonlar akıttığını gazeteler yazıyordu. Tarihi ilişkilere bakıldığında Ürdün krallarının Suudi ailesiyle düşmanlığı var. Hatırlanacağı gibi Saddam Hüseyin, Suudi Arabistan’a ve Kuveyt’e saldırdığı zaman, Ürdün krallığı Saddam’ı destekledi.,

Bu düşmanlığa rağmen Suudi Arabistan Arap baharı tehlikesine karşı, Ürdün’e yardım etmeye başlamıştı. Suud’un ve Ürdün’ün bu beklenmedik ittifakı, onların Suriye’de bir halk devrimini istemedikleri anlamına geliyordu. Türkiye’de ve küresel camiada herkes Suudların rejim muhaliflerini desteklediğini söylüyorsada, bu destek sanıldığı gibi devrim için değildi. Suriye’de Suud’lara bağlı Selefi-Vahhabi şiddet grupları oluşturmak içindi. Ve sonuç da böyle oldu. Suud desteğiyle örgütlenen radikal gruplar, Özgür Suriye Ordusu’nun gücünü zaman içinde kırdı. Birleşik bir halk hareketinin gerçekleşmesini engelledi. Bu durum, Arap baharının Ürdün ve Suudi Arabistan’a sıçramasını engellediği gibi, Suud ülkesindeki İslami muhalefetin gücünü Suriye’de tüketmesiyle de sonuçlandı.

2-ABD’nin başını çektiği küresel ittifak açısından konuya yaklaşıldığında, Arap baharının bütün ülkelerde bağımsız ve özgürlükçü bir halk devrimiyle sonuçlanması istenmeyen bir durumdur. Halk devrimine rızalık göstermek 1917′deki, Sovyet devriminde olduğu gibi, yeni ve etkili bir düşmanın Batıya karşı varoluşunu gerçekleştirmesi anlamına gelir.

Dolayısyla sokağa dökülmüş İslam gücünü ve Arapları, ustaca bir iç savaşa yönlendirmek küresel aktörler için en iyi seçenektir. Kabul etmek gerekir ki, Arapların yukarıda kısmen değindiğim bilinç altına itilmiş olan duygusallığı, dağılmış etkileşim ağlarına rağmen var olan patrimonyal kültürü ve çalışmadan emek sarf etmeden edinilen zenginlikleri ve statüleri, onları baştan çıkartmak için, yeterli bir sosyal psikolojik zemin oluşturmaktadır.

Suriye’de devreye konacak bir iç çatışmanın mezhep söylemiyle organize edilmesi, uzun vadede savaşı bölgeye yaymak için de önemli bir fırsattır. Hatta Batılı medya Suriye’deki iç savaşı ısrarla mezhep çatışması, yani Şii-Sünni çatışması dikotamisi üzerinden söylemlemleştirmektedir. Buna karşılık Suriye’de çatışan taraflar, kendilerini ısrarla Sünni ve Şii kuvvetler olarak tanımlamıyorlar. Esed yönetimi sünnilerin de kendisini desteklediğini ve kendi ordusunda muhaliflere karşı savaştığını söylerken, Özgür Suriye Ordusu da Şiilerin kendisiyle birlikte Esed rejimine karşı savaştığını belirtmektedir.

Ama kabul etmek gerekir ki, Suriye iç savaşını mezhep çatışması üzerinden okuyan çevreler, Türkiye ile İran’ı önce Suriye’de çatıştırmayı, ardındanda Irak ve Lübnan’ı da kapsayacak daha geniş bir bölgesel savaşın gerçekleşmesini amaçlamaktadır. Böyle bir savaş, hem Türkiye, hem İran hem de bütün İslam coğrafyası için büyük bir felaket olur. Türkiye’nin zamanla değişen Suriye politikası, gözlemlendiği gibi Türkiye ile İran’ı hem Irak’ta hem de Suriye’de karşı karşıya getirdi. Türkiye’nin İran için Batı ittifakına karşı gösterdiği direncin kısa zamanda unutulmasına neden oldu.

3-İran açısından Suriye olayları okunduğunda durum tamda ABD politikalarına hizmet edecek şekilde ortaya çıkmaktadır. İran bir din devleti olmaktan ziyade bir mezhep devleti olma görüntüsünü daha çok vermeye başladı.Bu politikalarını hem Irak’ta hem de Suriye’de açıkça devreye koydu. İran’ın Suriye ve Irak’taki mezhepçi politikaları, ABD’nin stratejisine uygun düşmektedir. Buna karşın Türkiye’yi zorlamaktadır. Kendisine karşı bir düşmana dönüştürmeyi amaçlamaktadır. İran yönetiminin müslümanların mezhep esaslı bir iç savaşa girmesini kışkırtıcı politikalarla sürdürmesi, Onu körfezde Suudlarla karşı karşıya getirirken kuzeyde de Türkiye ile karşı karşıya getirmektedir.

İran’ın Şiilik politikası Suriye iç savaşının şiddetini arttırıyor, bir halk devriminin gerçekleşmesini engelliyor ve aynı zamanda bütün İslam dünyasını bir mezhep çatışması riski ile karşı karşıya bırakıyor.

Bugün Suriye iç savaşı üzerinden üç yıl geçmek üzere. 120 bini aşkın insan öldürüldü. Üç milyonu aşkın Suriye vatandaşı ülke dışına mülteci olarak kaçtı. Suriye’nin bütün kentleri bizzat Suriye hava kuvvetleri tarafından durmadan bombalanıyor. Ülkeye daha önce sığınmış olan Filistinli mülteciler açlık tehlikesiyle karşı karşıyalar. Ve her gün birçok insan açlıktan ölmektedir. Suriye iç savaşının bölgesel bir mezhep çatışmasına dönüşme potansiyeli hala mevcuttur. Arap baharı ise yerini tamamen kaosa bırakmış bulunmaktadır. Ama Ürdün, Suudi Arabistan ve birkaç Körfez ülkesi henüz bu kaostan etkilenmemiş görünüyor.

O tarihlerde daha sonra Ürdün’den Şam’a oradan da Beyrut’a geçmiştim. Yol boyu askeri konvoylar vardı ve denetimler devam ediyordu. Taksimizin sürücüsü BBC arapça radyosunu dinliyordu. İç savaş korkusundan dolayı beş kişinin birlikte seyahat ettiği takside kimse kimseyle konuşmuyordu. Sadece BBC konuşuyordu. Hepimiz onu dinliyorduk. BBC, Dar’a kentinde ve Suriye’nin diğer kentlerindeki gösterileri heyecanla anlatıyordu.

Sonra bunlardan kaç kişinin öldürüldüğünü tek tek sayıyordu. Suriye haberleri bitince bu sefer, Sina’daki çatışmaları, peşinde Libya, Yemen ve diğer Arap ülkelerindeki şiddet eylemlerini, ölümleri ve bombalamaları bir muzaffer edasıyla anlatıyordu. Şiddet içerikli haberlerden sonra, ilginç bir kültür sanat haberini her yarım saatte bir tekrarlıyordu. Haberde Beyrut’taki Amerikan Üniversitesi’nde çalışan bilim adamlarının, mevcut Arapça alfabenin yerine, bütün Arap ülkelerinde kullanılabilecek bir Latince alfabenin Arapçaya uyarlandığını, anlatıyordu.

Bu haberden Arap baharının neye dönüştürülmek istendiğini de anlamıştım. Uzun süre bütün Arap dünyasını sarsacak bir iç savaş. Bu savaşa duydukları nefretten dolayı kültürlerinden ve dinlerinden utanç duyacak kitlelerin oluşturulması ve Arapların bilinçlerini ve kültürel hafızalarını tamamen unutması. Bu yolculukta 2011 yılının Ağustos ayında bunları düşünmüştüm. Bu düşüncelerin üzerinden üç yıl geçti. Sanki korkularım gerçeğe dönüşüyor.

 

 

Şehit Öğretmenlerimizin Hatırlattıkları

Terör örgütünün 1987’de Şırnak’ta Aydınlı öğretmen Şenol Akar’ı katletmesi ile başlattığı öğretmen katliamı, Diyarbakır’ın Hantepe Köyü’nde dördünü daha kurşuna dizmesiyle (Türkiye, 2 Ekim 1996), o güne kadar şehit öğretmen sayısının 152’ye yükselmesi (Öğretmen Namlunun Ucunda, İsmail Zelvi, Türkiye  5 Ekim 1996, s. 4), hepimizi derin üzüntülere gargetmiş / boğmuştu.

Bütün bunlar öğretmenlerimizin kutsal görevlerinin azametini ve bunda katettikleri mesafenin nekadar büyük olduğunu ortaya koymuş. Bu husus bana, bazı müşahade ve gözlemlerimi de tekrar hatırlatmıştı:

X

Hatıra 1: Bu olaylardan iki yıl kadar evvel, Van’ın şehir parkı denmeye seza, Beşyol mevkiindeki güzel çay bahçesinde oturuyordum. Her hâlinden ilkokul 4. veya 5. sınıf öğrencisi olduğu anlaşılan durgun çehreli, temiz bakışlı, zayıfça bir çocuk; açık, duru ve canlı zarif bir Türkçe ile:

“-Hocam ayakkabılarınızı boyatmaz mısınız?” deyince, davetkâr teklifine hayır diyemedim. Başladı büyük bir özenle fırçalamaya. Sormadan edemedim:

“-Neden boyacılık yapıyorsun?”

“-Evin geçimini sağlamak zorundayım!” Yine merakımı yenemeyerek:

“-Niçin sen?” diye sorunca:

“-Hakkari civarında bir köydeniz. Teröristler köyümüzü bastı. Üç yaşındaki mâsum kız kardeşimi vurdular. Baktık olacak gibi değil. Hayatımız tehlikede. Her şeyimizi satıp savdık, yollara düştük. Van’ın Bostaniçi semtinde satın aldığımız, iki odacık küçük bir eve yerleştik.  Babam üç tekerlekli arabayla taşıyıcılık, ben de ayakkabı boyacılığı yaparak, kalabalık ailemizi geçindirmeye çalışıyoruz.”

Küçük yaşına rağmen, sanki çok yaşamışlığın olgunluğunu sergileyen, bu altın kalpli, hayat dolu vatan evlâdını, bu şekilde imrenilecek, güzel bir Türkçeyle konuşturan; şüphesiz, manevî mücahit hükmünde olan öğretmenlerimizden biriydi. Zaten bu güzel netice değil miydi, öğretmenlerimizi hedef tahtası hâline getiren?

X

Hatıra 2:  Yine öğretmenlerimize musallat olunan yılların bir  yaz mevsiminde; bâzan yaptığım gibi, bir Pazar sabahı bisikletime binmiş, Van şehirlerarası oto yoluna çıkmıştım. Şehir bitti levhasını geride bırakmış, Gürpınar ilçesine doğru ilerlemiştim. Televizyon vericisi eteklerinde yol yokuş olduğu için, bisikleti yedeklemiş, yavaş yavaş yürüyordum. Epey sonra biraz dinlenmek üzereyolun kenarına oturmuştum. Yolun sol tarafının üst yamaçlarında yeşillikler içine kurulmuş, sırtını doğusundaki Erek dağına yaslamış, Van gölüne nâzır bir köy vardı. Çevresinde ise yayılan hayvanlar ve tek tük oynaşan çocuklar görünüyordu.

Oturduğumu gören ve ilkokul talebesi olduğu, her hâlinden belli olan bir çocuk, bana doğru yaklaştı ve:

“-Merhaba hocam!” diyerek selam verdi. (Van’da kılığı kıyafeti düzgün, kravatlı kimselere halk; tanısın tanımasın, umumiyetle ‘Hocam!’ diye hitap eder.)  Şaşırtıcı, güzelim Türkçesiyle beni evlerine çaya davet etti. Teşekkür ederek nâzikçe reddettim.

Bu arada epey konuştuk. Ne yalan söyleyeyim, sanki İstanbul’da okuyan ve yaşayan bir

öğrenci karşısındaydım. Herkesin şehre gitmeye can attığı bir zamanda, köyünü ve yaşantısını

230

seven, yaşama sevinci gözlerinden okunan ve gerçekten Türkçe’yi tertemiz konuşan bir vatan evlâdıyla daha karşı karşıyaydım. Bunun gibi nice talebelerin bir örneği olan bu yavrumuz da, terörün hedefleri olan sayısız öğretmenlerimizden birinin yüzlerce eserinden sadece biriydi.

X

Hatıra 3: Yine yıllarca önce 100. Yıl Üniversitesi Kampüsü’nün, Misafirhanesi  önündeki çayhanenin bahçesinde, bir öğle vaktiydi. Baktım, çay servisini ilkokul talebesi seviyesinde bir çocuk  yapıyordu. O da diğer örneklerde belirttiğim gibi, şirin mi şirin, güzel mi güzel, efendi bir çocuktu. Âdeta gözlerinin içi gülüyordu. Sorularıma bir bir cevap vermişti.

Meğer çocuk; terör belâsı yüzünden, köylerini terkeden bir kısım göçmenlerimizden bir aileye mensupmuş. 100. Yıl Kampüsü’nde eski öğrenci yurdu barakalarında barındırılmakta, aynı zamanda çocuklara eğitim ve öğretim de verilmekteymiş. Çocuk boş vakitlerinde çayhaneye geliyor, çay ocağına yardım ediyor, bu suretle harçlık olarak bir miktar para da kazanıyormuş.

Bunun da konuşması, diğer arkadaşları gibi nezih, su gibi akıcı, billûr gibi parlak, kıvrak, hoş bir Türkçe idi. Evet Türkiye Cumhuriyeti Devleti, eğitimde üzerine düşen görevi büyük çapta yapmış ve hâlen de yapmakta. Çok kıymetli öğretmenleri, yurdun en ücra köşelerine kadar göndererek, vatan evlâtlarına Türkçe’yi  en iyi şekilde öğretmekte. Türkçe’yi en güzel şekilde konuşmak ve yazmak imkânına onları kavuşturmaktadır.

X

Kurt dumanlı havayı sever. İşte çocuklarımızın üstünden cehalet dumanını gideren öğretmenlerimizin boy hedefi olmasında yatan asıl sebep; Cumhuriyet Öğretmenlerinin bu parlak başarıları olmuştur.

Bediüzzaman’ın: “Sizin cehliniz, başınızdakini size müstebit (diktatör) kılar!” dediği gibi, çocuklarımız, câhil kalmalılar ki, aldatılmaları ve yabancı emeller uğrunda güdülmeleri mümkün olabilsin. Fakat bu gayelerini gerçekleştiremeyecekler.

Millî şâirimiz Yahya Kemâl Beyatlı; Türkçe’yi en güzel şekilde kullanmasının, Türkçe’yi en hoş bir sadâ ile okumasının gerekçesini: “Bu dil ağzımda annemin sütüdür.” Veciz ifadesiyle dile getirdiği gibi, Cumhuriyet Öğretmenleri de, vatan çocuklarına Türkçe’yi, ağızlarında annelerinin sütü gibi sunmasını, tattırmasını ve sevdirmesini bilmişlerdir.

Ne mutlu Cumhuriyetimizin mânevî  mimarları olan öğretmenlerimize.

 

231

 

 

Kaliteli Yaşamda Yaşlılarımızla İletişim Sanatı

 

Hepimizin çok iyi bildiği hayati bir gerçek vardır. Bütün canlılar doğar, büyür, gelişir, olgunlaşır ve mutlaka bir gün ölürler. Orta yaştaki insanların günün birinde anne-babalarının veya nine-dedelerinin yaşlılıkları ve ölümleriyle karşılaşmaları mukadderdir. Uzunca bir ömür sürenlerin, ölüm öncesi yaşlılık süreçlerinde onların çocuklarına, yakınlarına veya diğer bütün daha genç olanlara düşen çok önemli görevler bulunmaktadır.

İnsanlar belirli bir yaştan sonra gençliklerini yavaş yavaş kaybederek, yaşlılık emareleri göstermeye başlarlar. Hele hele gençliğini yüksek kaliteli yaşayamayanların yaşlılık sürecine daha erken yakalanmaları doğaldır.

Yaşlanan insanların akıl ve bedenlerinin güç ve melekeleri sürekli azalma eğilimindedir. Bu süreç kişinin kaliteli yaşam hırsızlarıyla kucak kucağa yaşaması halinde daha da hızlanması kaçınılmazdır.

Yaşlılarımızın bedensel ve ruhsal yaşlanması sonucu kulakları az duymaya, hareketleri zayıflamaya, bildiklerini unutmaya ve daha da hassaslaşmaya başlarlar.

Bilerek veya bilmeyerek hatalar yaparlar. Kendileriyle yeteri kadar ilgilenilmediği hissine kapılırlar. Yüksek tecrübe ve donanımlarından daha fazla ve hakkıyla yararlanılmadığını zannederler. Evhamlanarak çeşit çeşit hastalıklar üretebilirler. Hastalandıkları zaman kendileriyle daha çok ilgilenileceğini varsayarak, sürekli nazlanabilirler.

Torunların kuşak farklılıklarından dolayı, yaptıkları normal eylemler, yaşlılara uçuk, gereksiz veya şımarık gelebilir. Torunların ebeveynleri tarafından yeterince terbiye edilemediği, terbiye konusunda kendilerine fazlaca yetki verilmediği evhamına kapılabilirler.

Gençlerin herhangi bir büyük karar verirken, büyüklere danışmaya gerek duymadıkları hallerde, büyükler kendilerinin saf dışı bırakıldığı duygusuna kapılabilirler.

Yaşlıların ruhsal ve bedensel yetenek ve melekelerinin gerilemesi sonucu yaptıkları hatalar, çocukları tarafından kasıtlı yapıldığı şeklinde yorumlanarak, büyüğe tartışma cephesi açma ile sonuçlanabilir.

Yaşlılar, kendilerinin tecrübeli olduğunun bilincinde olarak önemli kararların kendilerinin vermesi gerektiği konusunda iddiacı olurken; gençlerin, artık karar mekanizmasının kendilerine geçtiği, yaşlıların yeni gelişme ve ilerlemeler karşısında yetersiz kaldıkları varsayımı ile hareket etmeleri, çatışmaların en büyük kaynağını oluşturur.

Yaşlıların yetenekleri ve melekelerinin zayıflaması, sona doğru yaklaşılması, günahların çokluğunun hesabının yaklaşması, yatağa düşüldüğü zaman çocukların bakmayacağı endişesi, onların üzülmelerine, duygulanmalarına, endişelenmelerine, telaş ve panik yapmalarına sebep olabileceği için, hata yapma ihtimalleri daha da artabilecektir.

Kulaklarının az duymasından dolayı çocukların veya gençlerin seslerini duyurabilmeleri için daha yüksek sesle bağırmalarını yaşlılar azarlanma olarak algılayabileceklerdir. Kulakları duymasa dahi gözleri görüyorsa, muhatabın beden dilinin olumsuzluğunu rahatlıkla okuyabileceklerdir. Bu durum karşısında aşağılandıkları, azarlandıkları, değersizleştirildikleri, eleştirildikleri, en kötüsü de iteklendikleri hislerine kapılmaları kaçınılmaz alacaktır.

O HALDE NE YAPMALIYIZ?

Öncelikle bizlerin de yaşlanacağını asla unutmamalıyız. Kişinin ne ekerse onu biçeceği mukadder olduğu için, yaşlılıkta kalbimizin kırılmamasını istiyorsak, asla hiçbir yaşlının kalbini (sebep ne olursa olsun) kırmamalıyız.

Onlara karşı olabildiğince kibar, nazik, nezaketli, tatlı dilli, güler yüzlü, tebessümlü ve değer verici bir şekilde iletişim kurmalıyız.

Onların bize anlamsız ve tutarsız gelen davranışları karşısında dahi, olağanüstü sabırlı, sükunetli, iyi niyetli ve hakkıyla empati yaparak anlayışlı davranmamız gerekmektedir.

Onlara anlatılanları veya tarif edilenleri hemen anlayamayacakları varsayılarak, sabırla tekrar tekrar anlatmalıyız. Zira onlar bizim üzüleceğimizi veya kızacağımızı varsayarak anlamadan anladım diyebileceklerini asla unutmamalıyız.

Onların yaşlanması, kulağının az duyması, hareketlerinin kısıtlı olması sebebiyle, hassas ve duygusal olduklarını unutmadan, aynı bir bebek gibi duyarlı, hassas, sabırlı, güleryüzlü, nezaketli, naif bir şekilde iletişim kurma zorunluluğumuz olmalıdır.

Özellikle hareket kabiliyetleri olmadığı zamanlarda, akli melekelerini kullanamadığı zamanlarda, onların bir büyük ve deneyim küpü olduğu unutulmaları ve her zamankinden daha fazla değer vererek, üzerlerine titrememiz gerekmektedir. Özellikle bir koltuk ve divana oturtularak saatlerce iletişimi kesip yalnız bırakmak, onları öteleştirmekten ve kendimize karşı kinleştirmekten başka bir işe yaramaz.

Alacağımız her türlü önemli kararlarımızda onların görüşüne de başvurarak, onların tecrübe ve donanımlarından faydalanmalıyız. Bu davranış onlara değer verdiğimizi ve ilgilendiğimizi göstereceği için büyükleri mutlu edecektir.

Onların yanında asla ve asla karı-koca tartışması veya Allah korusun kavgası yapılmamalıdır. (Esasında onların yanında değil, hiçbir yerde kavga yapılmamalıdır).

Onlara karşı sevgi ve saygı sunumu açıktan, sürekli, dokunarak, samimi, istikrarlı ve devamlı yapılmalıdır. Maddi ve manevi bir destek verdiği zaman önünde kırk takla atıp, veremediği zaman surat asmak, onlara yapılabilecek en büyük zulümdür.

Bakıma muhtaç hale geldikleri zaman, sen bak ben bak, gibi tartışmalarla onlar pinpon topuna döndürülmemelidir. Paranı kime yedirdiysen o baksın, bugüne kadar kim ile ilgilendiysen yine o seninle ilgilensin gibi, güya haklı olduğumuzu varsaydığımız uygulamalara asla yer verilmemelidir.

Her kardeşte 1 ay duracak diye, sırası gelen kardeşin özel durumu ve imkanları incelenmeden ayın 30 unda kapısının önünde yaşlıyı bırakmak, onu sağ iken öldürmekle eşdeğerdir.

Onların yaptığı sözde kaprisler, olumsuz beden dilleri, ses yükseltmeleri, darılmaları, hislenmeleri, duygusallaşmaları, konuşma hataları, döküp saçmaları, yanlış uygulamaları, bizleri çileden çıkaracak sorunlar olmamalıdır. Aksine bu yaşlılık ürünlerinden kendimize sayısız ders ve tecrübeler çıkarabilmeyi alışkanlıklarımız içine sokmamız gerekmektedir.

Onların akıllarına gelemeyecek ama mutlu olmalarını sağlayacak düşünce ve eylemleri bizler uygulamaya koyarak, onları mutlu etmenin yollarını üretmemiz gerekmektedir. Onlar bize yük oluruz varsayımı ile en sevdiği eylemleri dahi istemekten çekinebilirler.

Bize hoş gelen onlara boş ve anlamsız gelebilir. Bu konuda çok iyi empati yapmalı veya onlara alternatifler sunarak kararlarını kolaylaştırmalıyız.

Onlara asla ve asla; “sizlerin dönemi bitti”, “siz ne anlarsınız”, “devir değişti”, “artık bizi dinlemelisiniz”, “sen anlamazsın” vb. gibi, bilgiçlik taslayan, aşağılayan, küçük düşüren, adam yerine koymayan, değersizleştiren ve ukalalık örneği olan yaklaşımları yapanlar, yaşlanınca başına gelen olumsuzluklardan asal şikayet etme hakları olmayacaktır.

Seksen yaşını geçtikleri anda bir sabi çocuk olacakları asla unutulmamalı, bir bebeğe nasıl sabır ediliyorsa, onlara daha fazlasıyla sabır edilmelidir.

Onların yüzde yüz kabul olacak olan dualarını samimiyetle, ihlasla ve duyarlılıkla alabilmek için, aynı anda da yaratıcımızın rızasını hakkıyla kazanabilmek için, karşılıksız olarak her türlü bilgi, donanım ve hünerimizi onlara saygı ve sevgi ile sunmamızın bir evlatlık vazifesi olduğunu asla unutmamalıyız.

Aniden aramızdan kayboluvereceğini hiçbir zaman unutmadan, keşke ve eyvahlara muhtaç olmadan zamanında sorumluluk ve görevlerimizin bilincinde olarak gereklerin yapılmasını sağlamalıyız. Zira onlar giderse bir daha bize şans vermek üzere geri dönme imkanları yok…

Selam, sevgi ve dualarımla… Allah’a (CC) emanet olunuz.

 

 

 

23 Nisan ve Şehit Binbaşı Hüseyin Avni Alparslan

 

23 Nisan Bayramı’nı çoşkuyla kutladık. TBMM’nin açılışı ve düşmanın Anadolu’dan çıkarılışa giden Kurtuluş Savaşı’nın en önemli kilometre taşıydı. 23 Nisan Bayramında Bursa’da düzenlenen Şehit Binbaşı Hüseyin Avni Alparslan konulu konferansa konuşmacı olarak katıldım.

Hüseyin Avni Alparslan Kurtuluş Savaşı’nda Haymana’da Sakarya Meydan Muhaberesi cephesinde şehit olmuştu. Bugün mezarı bile bilinmiyor. Önce sizlere 23 Nisan bayramı ve tarih bilinci ardından Hüseyin Avni Alparslan ile ilgili konferans konusunda bilgi vermek istiyorum.

23 NİSAN BAYRAMI VE TARİH BİLİNCİ

Bugün, TBMM’nin açılışının 94. yıldönümü ve aynı zamanda  Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı. Bugün  Türkiye Cumhuriyeti’nin  kuruluşuna giden yolun temel taşı. Bugün milletin Ankara’da temsil edildiği Büyük Millet Meclisi’nin  açıldığı tarihi  gün. Düşmanın Anadolu’dan atılması ve Türkiye Cumhuriyeti Devletinin kuruluşuna giden yolun başlangıcı ve en önemli kilometre taşı olan Büyük Millet Meclisi’nin açıldığı tarih olan 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk bayramını yine coşku içerisinde kutladık.

23  Nisan 1920’den 23 Nisan 2014’e 94 yıllık Türkiye tarihini çok iyi yorumlayıp değerlendirmek gerekiyor. Türkiye devleti bu günlere kolay gelmedi. Bugün Türkiye’de yaşananları anlayabilmek için çok iyi tarih bilincine sahip olmak gerekiyor.

Bugün Düşmanı Anadolu’dan  temizleyen Kuva-i Milliye kadrolarının  başkomutan  Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde 23 Nisan 1920’de Ankara’da Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılması ile  tarihin dönüm noktasıdır.

ÇOCUKLUĞUMDA 23 NİSAN BAYRAMI

Her şeyi bir kenara bırakıp, çocukluk yıllarımızı hatırlayalım.  İlkokul sıralarında 23 Nisan bayramını coşku ile  kutladığımız yıllara geri gidelim. Aylar öncesinden bayram için yaptığımız hazırlıklar.  Bayram sabahı yeni elbiselerimizi giyerek  heyecanla geldiğimiz okulumuzda kır çiçekleri ile süslediğimiz  sınıflarımızı düşünelim.

Bugün nerelerde olduğunu bilemediğimiz, bazıları çoktan ebedi hayata giden öğretmenlerimiz , acı tatlı  bir  çok hatıralarımız olan  ilk okul arkadaşlarımız, hep birlikte  coşku ile  kutladığımız  23 Nisan bayramlarını  birer anı ve hatıra olarak içimizde  yeniden  yaşatalım.

HÜSEYİN AVNİ ALPASLAN’A VEFA

Giresun’un tarihi şahsiyetlerin ve Kurtuluş savaşı komutanların Şehit Binbaşı Hüseyin Avni Alpaslan Bursa’da düzenlenen etkinlikte anıldı. Bursa’da faaliyet gösteren Bursa  Tirebolu Kültür ve Dayanışma Derneğimizin öncülüğünde Bursa Espiyeliler ve Espiye Seydiköyü-Gümüşdere köyü derneğinin katkılarıyla    Hüseyin Avni Alpaslan anısına düzenlenen futbol turnuvasının ödül töreni önceki gece Bursa’nın Osmangazi İlçesi Emek Çok amaçlı Kültür Merkezi’nde gerçekleşti. Sunuculuğunu Boncuk Çukur Derneği Başkanı, Devr-i Alem Programı Bursa Temsilcisi ve Radyocu Yakup Çukur’un yaptığı Programa Giresun’un önde gelen simalarından Vakıf Gayrimenkul İstanbul Bölge Yöneticisi Abdurrahman Tığ, Giresun’a yıllardır sahip çıkan ve gelişmesi için çalışmalar yapan Av. Murat Toker, işadamı, siyasetçi ve dernek başkanları ile çok sayıda davetli katıldı.

KONFERANS VERDİK

derneklerin daveti üzerine gittiğimiz Bursa Emek Köy’de yaklaşık 200 kişiye Şehit Binbaşı Hüseyin Avni Alpaslan’ı anlattık. Slayt eşliğinde Alpaslan’ın hayatını davetlilere aktararak, Tirebolu’da doğan ve Espiye’nin Kurugeriş Köyü’nde yaşayan Hüseyin Avni Alpaslan’ın, Ankara Haymana’da şehit olduğunu açıkladık. Hüseyin Avni Alpaslan’ın torunları olarak bizlere büyük görev düştüğünü ifade ederek büyük komutan anısına futbol turnuvası düzenleyen ve isminin gelecek kuşaklara aktarılması için önemli bir görev yerine getiren dernek başkanlarına teşekkür ettim.

1076 ŞEHİDİN İSİMLERİ AÇIKLANDI

Programda Giresunlu 1076 şehidin isim listesini ilk kez açıkladık. Genel Kurmay kayıtlarına göre Kurtuluş, Balkan, Çanakkale ve diğer savaşlarda şehit düşen 1076 şehidin ilçe ilçe isimlerini salondakilerle paylaşıp,  Giresunlu şehitlerin isimlerinin, Giresun adına kurulacak hatıra ormanına dikilecek fidanlıklarda yaşatılması gerektiğini belirterek, dernek başkanlarını bu konuda büyük görev düştüğünü söyledim.

Tirebolu Dernek Başkanı Bülent Akça yaptığı konuşmada, Aslen Tirebolu’lu olan Hüseyin Avni Alpaslan adına 1.sini düzenlediklerin turnuvayla, Giresun’un tarihi değerini ‘Bursalı hemşerilerimize öğretmeye çalıştıklarını belirterek, Şehit binbaşı hakkında bilinmeyen bilgileri aktaran ve gün yüzüne çıkaran Devr-i Alem Program yapımcısı İsmail Kahraman’a teşekkür etti.

Bursa Giresun Dernekler Federasyonu Başkanı Hüseyin Güvendi  ise, Giresun’un önemli değerini Bursa’da yaşatmaya ve gelecek kuşaklara aktarmak için çalıştıklarını belirterek, Giresun Federasyonu olarak şehitlerin isminin yaşatılması için üzerlerine düşen görevi yerine getirmeye hazır olduklarını belirterek, bizlere teşekkür etti.

 

 

Çözüm/ Çözülme Süreci

 

Bir an düşünelim…

Kendi ülkendeki vatandaşınla “çözümsüzlüğe” girmişsiniz…

Çözümsüzlüğü, siyasi bir proje immişçesine takdim ediyorsun.

Çözüm için onu muhatap almıyor, onun yerine;

Tehdit, terör ve tedhişle o bölgeye egemen olmuş “terör örgütünü” muhatap alıyorsunuz.

Bunu da bir sürece bağlıyorsunuz…

Peki, sormazlar mı, çözümsüzlük noktasının evvelinde ne yaptınız?

Son on iki sene, devletin yasama ve yürütme erki senin elinde değil miydi?

Hâlbuki on iki senede insan “reşit” olur…

Siz, bu sürede çözemediyseniz nasıl çözeceğinizi izah edebilir misiniz?

Kapalı kapılar ardında ve gizli mahfillerde, terör örgütü ile birbirinizle anlaşıyor, hikmetli bir iş gibi sır kabilinden saklıyorsunuz…

“Habur rezaletini gördük…”

Terör örgütü motive olarak çıktı… Mevzilerini daha da genişletti.

Hatta bir belediye başkanı;

“Meşe ağacının dallarını” oraya buraya yerleştirecek kadar haddi ve hududu aştı.

Şimdi önünüzde stratejik seçimler var.

Ve terör örgütüne ihtiyacınız var.

“Oslo” da yapılan gizli müzakerenizdeki kabul ettiğiniz iddia edilen esasları, bir süreç içinde işletecek misiniz?

Kim bilir! “Mehmetçiği” öldüren teröristleri kadrolu köy korucusu yapabilirsiniz…

Meşrebiniz ve yapınız buna uygundur.

Terörist başını bir süreç içinde salıp, bu yapılanmanın eş başkanı yapabilirsiniz.

Nasılsa, “millî sınırlarımız içinde” özel bir bölge oluşturttunuz, özerk bir bölgede yapabilirsiniz.

Bu sizin çözüm anlayışınız…

Lakin bu bizim için devletin çözülmesidir…

Daha ne rezaletler sayılabilir…

……..

Ülkeniz içinde vatandaşlarınızla barışacaksanız; temel insan hakkı bağlamında ihtiyaçlarını karşılayabilecek hizmetler götürün.

Devletin dışında hiçbir aracı kullanmadan…

Can ve mal güvenliğini sağlayın…

Adaleti egemen kılın…

Onu, insan ve vatandaş olarak, şerefli bir yere taşıyın…

İşi, aşı, insani ihtiyaçlarının kaygısından kurtarın…

……

Gelinen nokta itibari ile çözüm arasanız,

Muhatap alacağınız kurumsal yapı kim olacak?

İleriye süreceğiniz şartlar neler olacak?

Bu anlaşma tarafları olarak, kimi garantör kabul edeceksiniz?

Kamuoyuna bunun izahı gerekir…

Fiili durum şöyledir;

Mahalli güvenlik birimi oluştu, mahalli idare oluştu, entellektül bir yapı oluştu…

Kısmen beldelere giriş çıkış kontrol edilmekte…

Dağda caydırıcı, tehdit unsuru olan bir militarist güç var…

Vergi toplanmakta…

Korku ve tedhişle tesis etmiş oldukları;

Siyasal yapı sağlıklı bir şekilde işlemekte…

Sen nasıl bir alternatif ile çözüme gidebileceksin. Onun eli senden güçlü…

En azından bölgeye hâkim… Sen hâkimiyeti kaybetmişsin…

Hangi temelde çözüm aramaktasın, kamuoyu bunu bilmek hakkına sahip değil mi?

 

 

Maneviyat Mevsimi Üç Aylar ve Regaib Kandili

 

Büyük bir coşku ve heyecanla kutladığımız Kutlu Doğum Haftası’ndan sonra bir manevîyat mevsimine daha girmek üzereyiz. İnşaallah 30 Nisan Çarşamba günü mübarek üç ayları idrak etmiş olacağız. Peygamber Efendimiz (s.a..s.)’in dünyaya teşriflerinin 1443. yıldönümü anısına tertiplenen Kutlu Doğum Haftası boyunca Yüce Allah’a karşı kulluğumuzu samimiyet testinden geçirdik.Yüce Kitabımız Kur’an’a karşı samimiyetimizi yeniledik.  Hafta vesilesiyle Peygamber Efendimiz (s.a.s.)’e olan sevgimizi tazeledik, O’na olan bağlılığımızı daha da güçlendirdik.

Şimdi inananlara engin bir rahmet, mağfiret ve arınma fırsatı sunan, kutsal zaman dilimi üç aylar mevsimine kavuşmanın sevinç ve mutluluğunu yaşıyoruz. Bizleri bugünlere ulaştıran Yüce Mevlamıza sayısız hamdü senalar olsun.

Bilindiği üzere maneviyat mevsimi üç aylar; birbiri ardınca gelen Recep, Şaban ve Ramazan aylarından oluşmaktadır. Kur’an ve hadis-i şeriflerde üç ayların faziletinden bahsedilmiş olması dinî kültürümüzde bu aylara ayrı bir önem verilmesine sebep olmuştur. Nitekim üç ayların ilki olan Recep ayı Kur’an ve sünnetteki ifadesiyle eşhuru’l-haram yani kan dökmenin ve savaşmanın yasak olduğuharam aylardandır. (Tevbe, 9/36; Buharî, Ehâdî, 5, Tevhid, 24) Recep ayı, Arapların İslam öncesinde de hürmet gösterdikleri ve aralarındaki savaşa son verdikleri bir aydır.

Yine Kur’an’da, kendisinde Kur’an’ın indirildiği bir ay olduğu bildirilerek Ramazan ayının şerefi yükseltilmiştir. Hz. Peygamber (s.a.s.) de, “Allah’ım! Recep ve Şaban’ı hakkımızda mübarek eyle ve bizi Ramazan’a ulaştır” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/259) diye dua ederek, bu ayların dinî hayatımız için önemini belirtmiştir. Ayrıca Peygamber Efendimiz (s.a.s.)’in Recep ve Şaban aylarında çokça oruç tuttuğuna ve bu aylarda oruç tutulmasını tavsiye ettiğine dair rivayetler bulunmaktadır.(Mesela bkz. Tirmizi, Zekât, 28; Müslim, Sıyam, 177; İbniMâce, Savm, 4)

Dini kültürümüzde üç aylara bu kadar çok değer verilmesinin sebeplerinden birisi de bu aylar içinde bulunan kandil geceleridir. Recep ayının ilk Cuma gecesi Regaib, yirmi yedinci gecesi de Miraç Kandili’dir. Şaban ayının on beşinci gecesi Berat Kandili ve Ramazan-ı Şerif ayının yirmi yedinci gecesi de Kadir Gecesi’dir.

Bu faziletlerinden dolayı Müslümanlar üç aylara hemen her dönemde apayrıbir önem vermişler,bu mübarek zaman dilimini ibadetlerle özellikle de nafile ve kaza oruçlarıyla, hayır hasenatla değerlendirmeye büyük gayretgöstermişlerdir. Bu ayları fırsat bilerek tevbe istiğfarlarla günahlarından arınmaya çalışmışlardır.

İlahî rahmet ve bereket mevsimi üç ayların ilki olan Recep ayı, ilâhî tecellilerle dolu olan mübarek Regaip ve Mirac geceleri ile şereflendirilen çok değerli ve şerefli bir aydır.

Recep ayının ilk Cuma gecesi Regaib Kandili’dir. Üç aylar içindeki kandiller geçidinin ilki olan Regaip gecesi;Yüce Allah’ın katında duaların makbul olduğu ve Allahu Teâlâ’nın ihsan ve ikramının kullarına bol bol verildiğibir bağışlanma gecesidir.

Regaib, kelime olarak “çokça rağbet edilen, kıymetli, değerli, ihsan” manalarına gelmektedir. Regaip Kandili, adından da anlaşılacağı gibi, Allahu Teâlâ’nın kullarına birçok lütuf ve ihsanlarda bulunduğu, az ibadetlerine karşılık çok ecir ve mükâfat verdiği, rağbet edilmesi gereken kıymeti ve değeri büyük bir gecedir.

Bu kutlu geceyi Kur’an’da,“Rağbetiniz sadece Rabbinize olsun”(İnşirâh, 94/7) buyrulduğu üzere gafletten ve faydasız boş işlerden uzaklaşarak, Yüce Rabbimizin rağbet ettiği ve değer verdiği şeylerle meşgul olarak dünya ve ahiretimiz için yararlı işlerle değerlendirmeliyiz.

Bu duygu ve düşüncelerle; tüm okuyucularımızınmübarek üç aylarını ve 1 Mayıs Perşembe’yi Cuma’ya bağlayan gece idrak edeceğimiz Regaib Kandili’ni tebrik eder; ülkemiz, İslam âlemi ve tüm insanlık için hayırlara, barış ve huzura vesile olmasını Yüce Allah’tan niyaz ederim.

 

 

Egemenlik ve Egemenlik Kaybı

 

Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramınızı kutlarım. Milli bayramlarda iyi bir durum değerlendirmesi yapabilmeliyiz. Son yıllarda bazı devlet adamı diye ortada dolaşanları gördükçe; Milli Mücadelenin muzaffer komutanı ve Devletimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ü daha iyi anlıyor ve takdir ediyoruz. O büyük insan, ABD’de uygulanmakta olan başkanlık sistemini uygun görmemiş ve milletin üstünde hiçbir gücü kabul etmemiştir. Kurtuluş Savaşını da Gazi Meclis TBMM yürütmüştür.

Milli ve dini bayramlarımızı gerektiği gibi anlamak, değerlendirmek ve geçmişten ders almak durumundayız. Milletin egemenliğinin kalbi TBMM’dir. Onun üstünde bir kuvvet yoktur ve egemenlik kayıtsız şartsız milletindir diyen Atatürk, milletin egemenliğine işaret etmiştir. Amasya Tamimi’nde yer alan “milletin istiklâlini yine milletin azim ve kararlılığı kurtaracaktır” ifadesi Türk Milletine olan güveni belirtir. Milliyetçilik, milli egemenlik ve yükselen demokrasi yeni Türk Devletinin kilometre taşları olmuştur.

Egemenlik kavramı,hakimiyet sözcüğü ile eş anlamlıdır. Egemenlik; hükmeden, buyuran, buyruğunu yürütebilen üstün bir gücü ifade eder. Kendisinden daha üstün bir başka gücün varlığını kabul etmemek, egemenliğin özünde vardır. Egemen bir güç kendi yetki alanında herhangi bir üst otoriteye bağlı ve bağımlı olmayan güç demektir. Egemenlik milli bağımsızlıkla sürdürülebilir. Egemenlik içeride ve dışarıda birileriyle paylaşılamaz ve hayali AB üyeliği uğruna devredilemez. Bayrak, devletin dili, eğitim dili, vergi toplama, yargı yetkisi ve ordu besleme egemenliğin işaretleridir.

Bugün görüldüğü gibi, egemenliğe ortak aramak demokratikleşme kabul edilemez. TBMM’nin bizzat yürüttüğü Milli Mücadele,Türk Milleti dışında başka millet ve devletler yaratmak için yapılmamış; kimsenin ön izni ile de gerçekleştirilmemiştir. Sosyal yapı bakımından Türkiye Cumhuriyeti bir kavimler ittifakı değildir. Milli Mücadele ve onun tacı olan Cumhuriyet, Türkler ve milli kimlik olarak kendilerini Türk olarak hisseden ve Türk Milletine mensup sayanlarca gerçekleştirilmiştir. O bir sınıf veya zümre hareketi değil, şerefli bir Milli Hareket olarak emperyalizme karşı bir mücadeledir.

Günümüzde ülkemizde milli egemenliği, ona buna paylaştırmaya, milli ve üniter devlet anlayışından uzaklaşmaya demokratikleşme diye bakan, etnik taassup ve ırkçılığa, ufalanmaya bütünleşme olarak anlayan çarpık bir zihniyet vardır. Adem-i merkeziyet örtüsü altında 1923 Türkiyesini tasfiye amacı taşıyan “yeni Türkiye” hayalleri, buna uygun olarak milli kimliği etnisite kapsamında gören, Türkiye’yi Türkiye yapan değer ve ilkeleri dışlayan gayretler vardır.

Terörle bir yere varılamaz diyenler, terörle mücadele yerine müzakereyi tercih etmişler, terörle mücadele edenlerle mücadele çelişkisi doğmuştur. Ülkeyi yönetenler paralel devletçikler doğurmuş, egemenlik alanları yaratılmış ve sonra da bundan şikayetçi olunmuştur.

Türkiye Cumhuriyetini federalleştirici, eyaletleştirici, başkanlık sistemine götürücü, anayasasını buna göre bozucu çabalar milli egemenlik ile taban tabana zıttır. Milli egemenliğe ters olan bir şey, geniş anlamda milli irade ile uzlaşamaz. Milli irade sadece iktidarları değil, muhalefeti de kapsar.

Egemenliği devretmeye kalkarsanız; Güneydoğu’da olduğu gibi önce özerklik, daha sonra da diğer ülke parçalarıyla birleşilerek devlet olmak istenir.

Türkçenin ve Milli Kimliğin yıpratılması, Türkçe dışı eğitim, yer adlarında Türkçe dışı yanlışlar egemenlik kaybını doğurur. Böyle bir ortamda Anadolu’dan kovduğunuz işgalci güçlere yeniden davetiye çıkarılmış olur. Milli değer ve kurumlara karşı kumpaslar kurulmasına, itibar ve güç kaybetmelerine sebep olunur. Yabancı istihbarat örgütlerine de serbest alanlar açılır.

Açılım adı altında sonu hüsranla bitecek tavizci bakışlar, herkesi Anadolu’dan pay kapmaya itebilir. Bugün Ermenistan ve diasporanın faaliyetlerini arttırması bundan dolayıdır.

 

 

Ermeni Meselemizi Anlamadık…

 

Türklerin memleketi Türkiye’de ve diğer Türk yurtlarında, Türk Milletinin karşı karşıya olduğu önemli meseleleri vardır. Bunlar hem sayıca çok hem de büyük yoğunluklarda olduğu için başımızı kaldırıp nefes almamız pek mümkün değildir. Zaten öyle olması da istenilmektedir…

Bu önemli meseleler, Atatürk’ün 1919’da dediklerinden anladığımız üzere; zamanın kapitalist, emperyalistleri ile günümüz küreselcilerinin, isteği ve ısrarı üzerine, devamlı olarak önümüze getirilmektedir. Bunlardan biri de; Ermenilerle yaratılmış olan sorundur.

Ancak bu meselelerin, Türk Milletine karşı bir koz olarak kullanılmasının en önemli sebebi, Türk topraklarına el konulmak istenmesidir. Bu nedenle, sorunlar önümüze, Kürt, Ermeni, Süryani, Rum vs. gibi adlandırılan meselelerle getirilmektedir.

Küresel güçlerin arkasındaki Haçlı zihniyetinin, Türklere karşı hristiyan ve müslüman olsa da etnik azınlıkları kullanma arzusu, yüzyıllardır hep ete kemiğe bürünmüştür.

Ermeniler, Türklerin zaafiyete dönüşmüş olan güven duygusu hakkında, şu kanaate sahiptirler: “Türklerin güven ve iyiniyetini bir kez bile kazanacak olursan, onlar sana tüm varlığıyla bağlanır. Çünkü onlarda değer verme gücü vardır.”

Aslında bu güzel değer; günümüzdeki gelişmelere de bakacak olursak, Türk Milleti aleyhine ağır sonuçlar doğurmaya devam etmektedir.

Türk yurdunda yaşayan Ermeniler, ülkeye bağlılıklarını yaptıkları işlerle gösterip ve kendilerine verilen işleri başarı ile bitirince, Osmanlı – Türk Devleti bu sadık vatandaşlarını sevmiş ve onları diğer tebasından daha çok kayırmıştır. Ermenilerde bu güveni Türklerin aleyhine kullanmıştır.

Tarihte yaşanmış bir çok olay, bir Türk devleti olan Osmanlı’nın ve hatta Türkiye Cumhuriyeti’nin; meselenin önemini kavrayamadığını bize gösteriyor. Böyle olunca, sıradan vatandaşında meseleyi anlaması ve tedbir alması imkansızlaşmış oluyor.

Rahmetli büyükelçi Gündüz Aktan”Açık Kriptolar” adlı kitabında, 1973 yılında ABD’nin Los Angeles şehrinde, Asala Ermeni Terör Örgütü’nün eylemleri başlayıncaya ve bu olayda, Dışişleri Bakanlığından oda arkadaşı Bahadır Demir şehit oluncaya kadar, Mülkiye mezunu olmasına ve on yıllık bakanlık tecrübesine rağmen, Ermeni meselesinden haberdar olmadığını ifade eder. Keza bu konuda çalışan Prof. Dr. Nurşen Mazıcı’da “Bu tarihe değin, Türkiye’nin Ermeni Sorunu’na ilişkin ne kapsamlı bir bilgisi, ne de buna bağlı bir çalışması vardır.” demektedir. Bu durum aslında, Türk tarafının içinde bulunduğu durumun bir özetidir!..

Türkiye’de bugün, bütün rahatsızlıklara rağmen nispi bir huzur ve güven ortamı varsa, bu yakın geçmişte taraflara bedeli acı ile ödetilmiş tehcir ve göçler nedeni iledir.

Açık konuşalım; bugün pkk terörünün arkasında bile Ermeniliğini korumuş ve kendini gizlemişlerin yoğun bir desteği vardır. Suriye ve Irak’ta yaşayan Ermenilerin, pkk saflarında Türkiye’ye ve Türk Milletine karşı adına “terör” dediğimiz bir intikam savaşı yürüttüğü aşikardır. Buna Rusların desteği ve ABD, İngiltere, AB’nin suskunluğu ile gerçekleşen Azerbaycan’ın Dağlık Karabağ bölgesinin işgali ve Hocalı Soykırımı’nı da ekleyebiliriz.

Gelişmelere Türk Milleti açısından bakarsak, Osmanlı – Türk Devleti; ülkesine ihanet eden ve küresel güçlerce kullanılan Ermenileri tehcir etmede, vatandaşlarının can, mal ve namus güvenliği ile devletinin bekasını korumak açısından son derece haklıdır. Bir devlet niçin böyle bir tedbir aldı diye suçlanamaz… Anlaşılan o durki; Ermenilerin ve destekçilerinin yaptıklarından sonra elde kalan tek çare,“tehcir” olmuştur.

Ama bugün bu tehcir kararı ve tehcir sırasında meydana gelen olaylar, küresel güçler ve onların yerli işbirlikçileri tarafından gündeme oturtulup bir “soykırım yalanı” anlatılırken, nedense Ermeni vatandaşların ihanetinden ve Türk Milletinin başına gelenlerden zerrece bahsedilmemektedir.

2015’te, 100. yılı gelen “Ermeni Tehciri” diğer tarihsel olaylar bilinmeden ve anlaşılmadan tek başına değerlendirilemez. 1915 yılından önce “93 Harbi” denilen Osmanlı – Rus Savaşı’nda Müslüman Türklerin başına gelenler, Girit’teki katliamlar, 1912 Balkan Savaşı’nın Türk soykırımı ve sürgün niteliğindeki göçleri ve de diğerleri hep bir bütünün parçalarıdır.

Günümüze de yansıyan “Ermeni Meselesi”1915’ten önce, 1878 Berlin Kongresi’nde de vardır. Buradan da anlıyoruz ki; bu sorun Osmanlı – Türk İmparatorluğu içindeki diğer ayrılıkçı eylemlerle, aynı özelliği taşıyan ve her aşamada çeşitli kimliklere bürünen dönemsel olaylar bütününün bir parçasıdır. Hatırlayalım ki; 1915 Ermeni Tehciri’nden sonra, İngiliz ve ABD desteğiyle başlayan Yunan İşgali ile Rum tebanın ihaneti ve “Mübadele” ile sonuçlanan bir süreç daha vardır. Mübadele de en az tehcir kadar taraflara acı ve gözyaşı getirmiştir. Ama her nedense daha iş bir “Rum Meselesi” noktasına getirilememiştir. Her halde onunda Türk devletine ve Türk Milletine karşı bir kullanım zamanı vardır!

Türk Milletinin, pek fazla haberdar olmadığı ve halen yeterince önemsemediği bu “Ermeni Meselemiz”; daha 19. yüzyılda ABD, İngiltere, Fransa ve Rusya gibi ülkelerin gündemindedir. Ermeni Meselemiz, batının gündemine girdiği dönemde, günümüz Ortadoğu’suna ve kısmende Güney Kafkasya’ya resmen egemen olan Osmanlı – Türk İmparatorluğu topraklarında, bir pazar aranmasının ön yatırımı olarak nitelenmelidir. Halen Türkiye Cumhuriyeti toprakları, bu ülkeler için değişik nedenlerle çok değerlidir ve öyleyse “Ermeni Sorunu” sürdürülmelidir… Yapılanda bundan ibarettir.

Günümüzde “Ermeni Meselemiz”; uluslararası kamuoyu ile siyasal hesaplar güden ABD ve AB’li odaklarca, Türkiye’yi aşağılamak ve milli gururumuzu rencide etmek üzere kullanılmaktadır.

Bunun için değişik ülkelerin meclislerinde “sözde Ermeni soykırımını tanıyan yasa”lar kabul edilmekte ve bunları inkar edenleri hapis etmek gibi hukuki komiklikler icat edilmektedir.

Bizim Türk Milleti olarak bilmemiz icap eden şey şudur: Ermeni Meselemiz, pkk terörü ve bölücülükten, Kıbrıs Sorunundan, Türk – Yunan tartışmalarından, Lazca ve Çerkezce eğitimden, Süryanilerin şikayetleri ile bunlara benzer şeylerden ayrı düşünülemez. Ve bu konular sadece müsvedde aydınların insafına bırakılamaz. Türk Milletinin her bir ferdi bunları bilmeli ve anlamalıdır. Çünkü Türkiye’de yürütülen ve kara propaganda ile desteklenen zihin ve algı operasyonlarının, bu meselelerle derin ilişkileri vardır. Türk Milleti; 1915 – 2015 denilerek bir yüzyıl kavşağında, önüne getirilecek yapay bir sıkıntıya, şimdiden hazırlanmalı ve tedbir almalıdır.

 

 

Mutsuz Ülkeler ve Türkiye!

0

Müslüman ülkeler ile diğer inanışlardaki ülkeleri karşılaştırdığımızda çarpıcı sonuçlar ortaya çıkıyor. Müslüman olmayan ülkelerde yaşayan Türkler(Avrupa, ABD vs)mutlular,kan revan içinde değiller. Oysa İslam’daki gerçek adalet,yani İslam nizamı insanlığa güneş gibi doğan,insanların mutlu olmasını sağlayan yegane ve bozulmamış tek ilahi nizamdır. İslam ülkeleri,İslam’daki adalet sisteminin değerini çözümleyerek anlamalılar.Müslüman ülkelerde yaşayan insanlar aslında çok daha mutlu olmalı idiler,diye düşünüyoruz.
Ülkelere bir göz atarsak;Filistin,Afganistan,Libya,Irak,Yemen,Suriye kan revan içinde.Bu ülkelerde hergün insanlık dramı yaşanıyor. Müslümanların hali,iç ve dış düşmanların buralarda çıkardığı katliamlarla, yürekler acısıdır.
Mısır,Fas,Tunus,Cezayir,İran, Pakistan, Özbekistan,Türkmenistan,Azerbaycan,Türkistan,Lübnan,Suudi Arabistan ve daha sayabileceğim bazı ülkelerde Müslümanlar huzurlu değiller,perişandırlar.Sefillikler içinde yaşayan binlerce insan bu ülkelerde mutsuz bir biçimde hayatlarını idame etmektedirler. Yani İslam’daki sosyal adaletin uygulanacağı bu beldelerde maalesef ki İslam’ın asıl kurallarını bulmak, İslam’daki adil dağılımı,adaleti bulmak çok zor. Her gün televizyonu açtığınızda bu ülkelerdeki şiddet,ölümler,açlık,adaletsizlikler insanın ruhunda fırtınalar yaratıyor. 
Cumhuriyet kurulalıdan beri,demokrasi ile yaşayan ülkemiz tüm bu İslam ülkelerinde en iyi bir model ve İslam’ın da en güzel yaşandığı bir ülkedir. Türkiye’de sosyal adalet ilkeleri zaman zaman kesintilere uğramasına rağmen,insanlarımız bu yukarıda saydığım ülkelerle kıyaslanamayacak kadar modern ve refah içinde yaşamaktadır. Müslüman Dünyada Türkiye’nin ayrı bir yeri vardır. Çok zengin olduğundan mıdır? Hayır.Örneğin;Türkiye’nin petrolü,doğal gazı yoktur. Tüm bunlar o kan revan ve mutsuzluk içinde yaşayan ülkelerdedir. Bir kısmı ABD’nin,bir kısmı Rusya’nın,bir kısmı Yahudilerin düzenbazlıkları ve sömürmeleri ile cehaletinde getirdiği zaafiyetlerle insanlar maalesef mutlu ve müreffeh toplumlar olamıyorlar.Üretim araçlarının dengesiz dağılımları, kara kapitalizmin,teokrasi ve tek kişilik idarelerin zulmü altında Müslümanlar inim inim inlemektedirler.
Türkiye, şimdi birilerinin beğenmediği,Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet sayesinde, Cumhuriyetin kazanımları sayesinde, akıl ve bilime, eğitime,endüstri ve diğer gelişmelere verdiği önemlerle, bu yukarıdaki saydığımız ülkelerden çok farklı olarak bugünlere geldi.Ancak bazı dönemlerde şahsi davranışlar yüzünden yapılan yanlışları ve sistemdeki bazı aksaklıkları Atatürk’e mal edenler,dış aktörlerin de etkisi ile Türkiye’de özellikle önceki yıllarda kapalı,son yıllarda da açıkça Atatürk ve Cumhuriyet düşmanlığı üst seviyelere taşınmaktadır. Atatürk’e düşmanlığı bir dinmiş gibi sananlar,sistemler,yönetim biçimlerinden haberi olmayan cahil,çıkarcı insanları da yanlarına alarak Cumhuriyetin kazanımlarını ve Türk Demokrasisinin altını oymaya başladılar.Özellikle Avrupa ülkeleri ve ABD,İsrail gibi ülkelerin bu gidişe destek verdiği,birliktelikler yapıldığı gözden kaçmamaktadır.
Türkiye son yıllarda kutuplaştırılarak bölünmeye doğru giderken ve Cumhuriyetin tehlikeye girmesi ile İslam Ülkeleri arasındaki istisnai durumunu maalesef kaybetmektedir.Demokrasi gitgide herşeyin tek kişide toplandığı bir acaip sisteme doğru gitmektedir. Şimdi yine dar bölge sisteminden bahsedilmektedir,o zaman büyük tek bir partiye merhaba derken,ülkede demokrasi iptal edilecek gibi.Ülke gerilirken,mutsuz insanların sayısı da aşırı derecede artmaktadır.Türkiye, tüm alanlarda adalet sağlanmaz ise,mutsuz ve perişan ülkeler konumuna düşme tehlikesi ile karşı karşıyadır…