25.5 C
Kocaeli
Pazartesi, Temmuz 27, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 889

Bosna’da Olanlar Türkiye’de Olur mu?

 

Bosna’ya gittiniz mi bilmiyorum ama gitmedi iseniz en kısa zamanda gidiniz. Ben bu “23 Nisan” vesilesi ile bir kez daha gittim. İyide oluyor. Çünkü her gidişim bana farklı şeyler düşündürttürüyor. Ancak gittiğinizde, sadece Osmanlı – Türk İmparatorluğu’nun tarihi ve kültürel mirası olan camileri, medreseleri, han, hamam, kervansaray, saat kulesi, köprü ve kabristanlar gibi yerleri görmek isteyişiniz kadar Bosna’yı ve Müslüman Boşnakları da anlamaya çalışınız. Çünkü daha 20 yıl önce Boşnakların yaşadıklarını, bizler yani Türk Milleti olarak yakın veya orta vadede yaşayabiliriz!

Müslüman Boşnaklar, Batı halen kabul etmek de zorlansa da, 1992 – 1995 yılları arasında bir soykırıma uğradı. Tıpkı Türklerin, 1821 – 1922 arasında yaşadıkları gibi… 200.000 civarında Boşnak, çoluk çocuk demeden Sırp ve Hırvatlar tarafından acımasızca katledildi. Hatta Srebrenica’da, Hollandalı askerlerin gözetiminde, birkaç saat içinde binlerce insan öldürüldü.

Bosna’yı gezdikçe görüyorsunuz ki; Boşnakların yaşadığı her sokak neredeyse çatışma alanı olmuş. Evlerin bir çoğu halen delik deşik… Bazı binalar ise, ibretlik numune olarak bırakılmış durumda. Çatışmalar göğüs göğüse sürerken, sivil halkta “sniper” denilen usta nişancıların hedefi olmuş. Nereden bakarsanız bakın Müslüman Boşnaklar için tam bir felaket…

Anladığım kadarı ile Müslüman Boşnakların aklına; bunların olabileceği, Sırp ve Hırvat komşularının kendilerine saldırabileceği, kadın ve kızlarına tecavüz edebileceği, çocuklarını öldüreceği hiç gelmemiş.Tedbirsiz olduklarından, savaşın acı gerçeği ile hemen yüzyüze kalıp, acıları önlemede çok geç hareket etmişler. Akıl başa gelince de savaşmışlar ama bilanço 200.000 civarında can kaybı ve ağır hasarlı bir ülke olmuş. Onu da; ne yapalım bir bayrağa, devlete ve toprağa sahip olmanın bedeli diyerek sineye çekiyorlar. Ama ne acı bedel, değil mi?

Müslüman Boşnaklar, günü boş öldürüp vakit geçirirken, aynı toprakları paylaştıkları Sırplar ve Hırvatlar, onlardan kurtulmak için her türlü planı yapmışlar ve ırkçı milislerini silahlandırarak, eğitmişler. Yani Boşnak uyumuş! Tıpkı şimdi Türk’ün uyuduğu gibi… Delil derseniz, Oslo tutanakları önümüzde duruyor.

Aslında, Sırplar ve Hırvatlar tarafından daima “Türk” olarak görülen Boşnaklar çok iyi insanlar. Kimseyle kavgaları yok. Komşuları ile hep kendilerinden fedakarlık yaparak iyi geçinmişler. Osmanlı – Türk Devleti’nden ayrılmak zorunda kaldıkları 1878 tarihinden bu yana hem Türklüklerini hem Boşnaklıklarını hem de İslamiyeti korumuş ve yaşatmışlar. Balkanlarda bu kadar korunmuş bir Osmanlı – Türk mirasını, başka hiç bir yerde görmedim. Hem de Balkan Savaşı, I. ve II. Dünya Savaşları ve son dönem çatışmalarına rağmen. Hatırlayın, Hırvat topçusunun Mostar’daki Türk köprüsünü hedef alışını!..

Bu kadar yoğun bir hıristiyan varlığının içinde, kendini korumayı başarmış bir toplum olan Müslüman Boşnaklar, nasıl oldu da bağıra bağıra gelen olayları göremedi, tedbir alamadı ve hazırlık yapamadı? İşte Bosna’ya gidilince veya bu satırları okuyunca kendi kendimize soracağımız soru bu olmalı diye düşünüyorum.

Şimdi Bosna’dan dönüp Türkiye’ye gelelim. Ermenilerden özür dileyen ve milliyetsizmiş gibi gözüken ama aslında Türk’e düşman olan bir anlayış, silahlanan pkk ırkçıları, Türkle hesap görmeye hazırlanan etnikçiler ve tüm gayr-ı Türkler dimdik ayakta duruyor. Türk Ordusu; Ergenekon, Balyoz, Casusluk davaları ile sarsılmış, Kozmik Odalar dağıtılmış, yargı darmaduman edilmiş ve buna karşılık ise Müslüman Türk Milleti derin bir uyku halinde yaşıyor. Bir yandan pkk’lı diğer yandan Ermeni, öbür yandan Rum toprak isteyip duruyor. Askerler kaçırılıyor, karakol inşaatları basılıyor, teröristler tarafından yol kesilip kimlik kontrolü yapılıyor, bayrak ve özerklik hikayeleri anlatılıyor ve buna karşılık Türk Milleti sus pus!..

Milliyetsizliği empoze eden ama Türk’e düşmanlığını da saklamayan bir adamın peşinde koşmak, işin anlaşılmaz tarafı olarak önümüzde duruyor. Tıpkı Boşnakların, başına gelmiş olanlardan önceki hali gibi… Böyle olunca; Müslüman Boşnakların, başlarına gelecekleri görememesi ile Türk Milletinin içinde bulunduğu halin mukayesesini ve benzetmesini niye yapmayayım?

Türk Milleti ile sıkıntısı olan ama türlü oyunlar ile Türk’ün başında tutulan zatı; Kayseri’de karşılayanlar arasında ellerinde Gök Bayrağı taşıyan Doğu Türkistanlı kardeşlerimde vardı. Sen git, Doğu Türkistan’da Türk olduğu için soykırıma uğra, gel Türkiye’de Türkle hesabı olan bir adamı Gök Bayrak sallayarak ağırla… Bir Türk olarak, bana bunun izahatını yapacak adam var mı?

Hem Türklüğe düşman olacaksın hem de Türk’ün devleti Türkiye Cumhuriyeti adına, tıpkı pkk gibi Türkleri ve vatandaşı olduğu devleti sırtından vurarak ihanet eden Ermenilerin gönlünü alacaksın ve sen de Türk Milleti olarak, bunu aval aval seyredeceksin!

İşte bunun için Bosna’yı ve Müslüman Boşnakları anlamak, başına gelenleri görmek ve Türk Milletinin günümüzde bulunduğu halin, başına inanılmaz facialar gelmiş Boşnaklarla benzerliği var mı, yok mu bunları ortaya çıkarıp, insanlarımıza anlatmak lazım.

Yoksa bu aymazlıkla, vurdumduymazlıkla demokratik haklarını yanlış kullanmakla, menfaat azgınlığıyla ve akıl gözünün görmezliğiyle Türk Milletinin başına gelecekler; Müslüman Boşnakların başına gelenlerden daha ağır olacaktır. Bu sebeple, Allah; Türk Milletine ivedi olarak, akıl ve fikir versin. Yoksa acının ve bedelin büyüklüğü inanılmaz olur. Bunun için Bosna’yı ve Boşnakların yaşadıklarını bilmek bize yeterde artar…

 

 

Kesintisiz Sevap Kapısı: Vakıf

 

Sözlükte “durmak, durdurmak, ayağa kalkmak, alıkoymak” gibi manalara gelen vakıf, dinî bir kavram olarak, “bir malın sahibi tarafından Allah rızası için dinî, sosyal ve hayrî hizmetler için tahsis edilmesi” demektir.

Bir vakfın caiz olması için, vakıfta bulunan kişinin akıllı ve buluğ çağına erişmiş olması ve vakfın ebedî olması gerekir. Devamlı olmaksızın belirli bir süre için vakıf caiz değildir. Bunun dışında vakfedilen malın gayrimenkul ve değişikliğe uğramayan mal olması gerekir. Ancak menkul olan mal, gayrimenkule bağlı olarak vakfedilebilir veya bunun vakfedilmesinde örf bulunması gerekir. Meselâ, arazi ile birlikte ekip biçmeye yarayan alet ve gereçler vakfedilebilir. Aynı şekilde, vakfedilmesinde örf bulunan, savaş silahı ve eğitim gereçleri ile nakil vasıtaları ve otomobil vakfedilebilir. (Dini Kavramlar Sözlüğü, DİB. Yay. Sh. 680-681)

Kur’an’da doğrudan vakıftan bahseden bir ifade yer almamaktadır. Ancak Allah yolunda harcamayı, iyilik ve yardımlaşmayı, ihtiyaç sahiplerine infakta bulunmayı, hayırda yarışmayı teşvik eden pek çok ayet bulunmaktadır. Ayrıca Hz. Peygamber’in de vakıfların oluşumuna ışık tutan söz ve uygulamaları mevcuttur.

Kur’an-ı Kerim’de geçen “Mallarınızı Allah yolunda harcayın”(Bakara, 2/195); “Haydi, hep hayırlara koşun, yarışın!”(Bakara, 2/148); “Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda harcamadıkça gerçek iyiliğe ulaşamazsınız”(Âl-i İmrân, 3/92); “İyilik ve takva (Allah’a karşı gelmekten sakınma) üzere yardımlaşın”(Mâide, 5/2) mealindeki pek çok ayet ile Hz. Peygamber (s.a.s.)’in sadaka-i câriye hadisi, İslam’daki vakıf anlayışının temelini oluşturmuştur.

Hz. Peygamber (s.a.s.), “İnsan öldüğünde şu üç şey dışında amellerinin sevabı kesilir: Sadaka-i câriye (faydası devam eden sadaka), faydalanılan ilim, kendisine dua eden hayırlı bir evlat” buyurmuştur. (Müslim, Vasiyye, 14) Hadiste geçen “sadaka-i câriye” yani kesintisiz devam eden sadakanın kapsamı oldukça geniştir. Cami, mescid, okul, hastane, aşevi, kütüphane, çeşme, yol, köprü yaptırmak, ağaç dikmek gibi.

İslam’da vakıf müessesesinin ilk örneğini Hz. Peygamber (s.a.s.) ortaya koymuştur. Peygamber Efendimiz (s.a.s.) önce Medine’deki yedi adet hurmalığını, daha sonra da Fedek ve Hayber ganimetlerinden kendi hissesine düşen hurmalıkları Allah yolunda vakfetmiştir. Hz. Peygamber (s.a.s.)’i örnek alan ashab-ı kiram da sahip oldukları mallarını ve mülklerini Allah yolunda vakfetmişlerdir.

Hz. Ömer (r.a.) Hayber’de ganimetten payına düşen çok değerli hurma bahçesini Peygamber Efendimizin, “Aslını alıkoy, gelirini tasadduk et” şeklindeki tavsiyesi üzerine satılmamak, hibe edilmemek, miras kalmamak ve ancak meyvesinden infak etmek şartıyla ihtiyaç sahipleri yararına vakfetmiştir. (Buharî, Vesâyâ, 22) Hz. Osman (r.a.) Peygamber Efendimizin teşvikiyle Medine’deki Rûme kuyusunu satın alıp Müslümanların istifadesine tahsis etmiştir. Hz. Ali (r.a.) de bir arazisini ve bir su kaynağını vakfetmiştir.

İslam toplumunda sadaka-i cariye ile başlayan bu vakıf geleneği, zamanla Allah rızasını gözeten hayırseverlerin ortaya koydukları eser ve hizmetler ile bir vakıf medeniyeti haline gelmiştir. Camiler, köprüler, okullar, üniversiteler açılmış, Müslüman olsun veya olmasın tüm insanların ihtiyaçları giderilmiş, açlar doyurulmuş, evsizler başlarını sokacak bir yer bulmuş, hayvanlar için bile özel vakıflar kurulmuştur. Böylece vakıflar, İslam kültürünün sosyal hayattaki simgesi haline gelmiştir. (Hadislerle İslam, DİB. Yay. c. 7, sh. 410-411)

İslam tarihinin ileriki dönemlerinde Müslümanların vakıf hizmetleri artarak devam etmiştir. Vakıflar en büyük gelişmeyi ise Osmanlılar döneminde yaşamıştır. Hz. Peygamber (s.a.s.) ve O’nun ashabını kendilerine rehber edinen ecdadımız dinî, iktisadî, sosyal, kültürel vb. birçok alanda kurmuş oldukları vakıflar vasıtasıyla sayısız kalıcı eser meydana getirmişlerdir. Şükürler olsun ki, bu ruh bugün de vakfetmeye devam etmektedir.

Yaratandan ötürü yaratılanlara sevgi, şefkat ve merhametin kurumsallaşmış şekli olan vakıflar, Hz. Peygamber döneminden bugüne kadar toplum hayatında önemli roller üstlenmiş ve toplumun ihtiyaç duyduğu her konuda hizmet sunmuşlardır.

Bugün bizlere düşen görev; vakıf mallarını vakfedilme maksatlarına uygun olarak kullanmak, ecdadımızdan emanet ve hatıra kalan vakıf müesseselerini koruyup yaşatmak, bununla beraber günün ihtiyaçlarına göre yeni vakıflar tesis ederek Peygamberimizin ve ecdadımızın yolunda hayır hizmetlerini devam ettirmeliyiz.

Ne mutlu vakfederek Allah yolunda olanlara, ne mutlu vakıflarıyla ölümsüzleşenlere!

 

 

İntikam

 

Geçenlerde bir köşe yazısında okudum:

“AKP Merkez Yürütme Kurulu üyesi Prof. Dr. Mazhar BAĞLI, Twitter’den mesaj atıyor: Bu saatten sonra milletin öfkesini asla kavga kesmez. İntikam istiyor millet, kan kusturanlara kan kusturulsun istiyor.”

Buyurun bakalım!

Böyle bir anlayışın koskoca ülkeyi nereye götüreceğini düşünebiliyor musunuz?

Bu konu, bugüne kadar özellikle üstünde durduğumuz bir konu.

Kim, kimden intikam istiyor?

Kim, kime kan kusturmuş ve kim kime kan kusturmak istiyor?

Hangi millet artık kavga kesmiyor?

Kavga kesmeyen milletin adı ve özelliği ne?

Bu kadar ağır bir düşünceyi bu zat, kimden aldığı bilgilerle elde etmiş?

Varsayalım ki, böyle düşünen sade vatandaşlar var. Peki, bu zata, bunu söylemek ve toplumu kışkırtmak, tahrik etmek yakışır mı?

Tayyip ERDOĞAN’ın taktiğinin tamamen, kışkırtmak, kavga etmek, öfkelenmek, düşmanlaştırmak, kutuplaştırmak üzerine olduğu bir ortamda, belki de bu zatın düşüncelerini böyle ifade etmesini normal görmek gerekir.

Bakın, bu gidiş, bu anlayış çok tehlikeli ve sonu çok ağır olacak bir gidiştir.

Bir kere, bu zatın kastettiği intikamın kimler arasında olduğunu kestirebiliyoruz.

Aklınca, din istismarı yaparak, dini kullanarak, Allah’la aldattıkları insanların düşüncelerini aktarma görüntüsü vererek zulümlerini devam ettirme gayreti ile hareket ediyor.

Daha önce yapılmış bir takım hatalar var ise, bu hataların düzeltilmesi için toplumda yenilikler istemek ve bu hataların üzerine gitmek başka şey, bu hataları düşmanlığa çevirip, kan, intikam gibi ölümcül çözümler aramak ve bu çözümlerden medet ummak başka bir şeydir.

Bakın, bütün düğüm noktası neresi biliyor musunuz?

Bu aşamadan sonra, ülke yönetiminde el değiştirme gerçekleşirse, yeni gelenlerin de bugünkü intikamcılardan, kan kusturanlardan intikam almak ve bunlara kan kusturmak duygusu ile hareket ettiğini görürsek, yeni gelenleri eleştirmek hakkımızı da kaybediyoruz.

İntikam, intikamı, kan, kanı sürdürür.

Bir toplumu, bir ülkeyi yönetme iddiasında olan kadrolar, kin gibi, düşmanlık gibi, kan gibi duyguları rahatça orta yere sermemelidirler. Çünkü, bu duygulara halim olamayanlar, karşısındakileri de aynı duygulara iterler. Millet olarak, ülke olarak, toplum olarak maalesef bu örnekleri yaşadık, biliyoruz.

Yönetimler, mutlak değildir. Eninde sonunda değişirler. Bugünkü iktidar ne kadar sürerse sürsün bir sonu olacaktır. İşte o son geldiğinde, kin ve intikam duygusu ile devredilmemelidir.

Ancak, ne yazık ki, bugünkü yönetim ve kadrosu, büyük oranda kin ve intikam duygusunu kendinden olmayanlarda körükleyerek yönetimlerini sürdürmektedirler. Bu nedenle, bu anlayışı bir an evvel terk etmelidirler. Çünkü böyle bir anlayışın kimseye yararı olmaz. Neticede, aynı ülkede ve aynı toplum içerisinde yaşıyoruz.

 

 

 

 

 

 

Mübarek Üç Aylar ve Regaib Kandili

 

Aziz ve muhterem okuyucularım,

Bugün, Hicrî takvime göre Receb ayının birinci günüdür. Bir başka ifâde ile mübârek üç aylara girmiş bulunuyoruz. 1 Mayıs Perşembe gününü Cuma gününe bağlayan gece ise, Regaib Gecesi’dir. Recep ve Şaban ayları Ramazana, Oruç günlerine, mübârek gecelere ve 1000 aydan daha hayırlı olduğu ifâde edilen Kadir Gecesi’ne hazırlık aylarıdır. Ramazan ayında Müslümanlar, İslamiyet’i daha derin ve huzurlu bir şekilde yaşarlar.

Ramazana hazırlıktan kasıt, idrak edeceğimiz gün ve gecelerin anlamını bilmektir. Bilenler, gerekli hassasiyetleri gösterirler ve kendileri kazançlı çıktıkları gibi, mensubu bulundukları topluma da çok şey kazandırırlar.

Bu ayların Müslümanlarca değerli addedilmesinin sebeplerinden birisi de Peygamberimizin bu aylar hakkında verdiği haberlerdir. Rasûlullah Efendimiz; ‘Recep Allah’ın ayı, Şaban benim ayım ve Ramazan ümmetimin ayıdır.’ buyurmuştur.

Üç aylara kutsiyet kazandıran diğer bir önemli özellik beş mübarek geceden dördünün bu aylar içerisinde olmasıdır.

Kandil Gecelerini kısaca hatırlarsak: Üç ayların birincisi olan Recep Ayı’nın ilk Cuma gecesi Regaip Gecesi, yine Recep Ayı’nın 27’nci gecesi Miraç Gecesi’dir. Ondan sonra gelen Şaban Ayı’nın 15’inci gecesi Berat Gecesi ve Ramazan Ayı’nın 27’inci gecesi, Kadir Gecesi’dir.

Üç ayların diğerlerinden farklı olup daha üstün olmalarında, Kandil Geceleri’nin bu aylarda bulunması da önemli sebeplerden biridir.

Regaib Gecesi:

Receb ayının ilk cuma gecesi Regâib kandilidir. İslâm âlimleri, Peygamberimizin bu gecede Yüce Allah’ın manevî ikramlarına eriştiğini, bu sebeple şükür için namaz kıldığını bildirmektedirler.

Regâib, Arapça bir kelimedir ve ‘reğa-be‘ kökünden gelmektedir. ‘Reğa-be‘, kelime olarak, herhangi bir şeyi istemek, arzulamak, ona karşı meyletmek ve onu elde etmek için çaba sarf etmek demektir. ‘Reğîb‘ kelimesi ise, kendisine rağbet edilen, arzulanan, taleb edilen şey demektir. Çoğulu ‘reğâib‘dir. Bu geceye ‘Regaib gecesi‘ ismini melekler vermişlerdir. Her Cuma gecesi kıymetlidir. Bu iki kıymetli gece bir araya gelince, daha kıymetli oluyor. Allahü teâlâ, bu gecede, müminlere; ihsanlar ve ikramlarda bulunur. Bu geceye hürmet edenleri affeder. Bu gece yapılan dua kabul olur, namaz, oruç, sadaka gibi ibadetlere, sayısız sevaplar verilir. Regaib gecesini veya  gecenin bir bölümünü ibadetle geçirmeli, kazası olan, hiç değilse bir günlük kaza namazı kılmalı! Kazası olmayan da nafile namaz kılar, Kur’an-ı Kerim okur, tesbih çeker, tövbe istiğfar eder. Perşembe günü oruç tutup, gecesini de ihya etmek çok sevaptır.

Receb ayının yirmi yedinci gecesi İslâm dünyasında ‘Miraç Kandili‘ olarak kutlanır. Beş vakit namaz bu gecede farz kılınmıştır. Bu gece nâzil olan Bakara sûresinin son âyetleri ile Müslümanların sıkıntılarının sona ereceği ve ümmet-i Muhammed’e Allah’a ortak koşmadıkları, tevhidden ayrılmadıkları takdirde Cennet’e girecekleri müjdelenmiştir. Ayrıca İsrâ suresinin bir bölümünde İslâmî emir ve yasakları özet olarak içeren âyetler de bu gecede indirilmiştir. Receb ayı için ayrıca; ‘tevbe ayıdır‘ denilir. Receb ayında tevbe edenler, Ramazan ayına günahlardan arınmış, temizlenmiş olarak girerler.

Şaban ayı, ibadetlere devam etme ayıdır.

Şaban ayında İslam tarihinde; Mescid-i Aksâ’dan Mescid-i Haram’a çevrilmesi ve Ramazan orucunun farz kılınması gibi önemli olduğu kabul edilen olaylar gerçekleşmiştir.

Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: Şaban’ın 15. gecesini ibadetle, gündüzünü de oruçla geçirin! O gece Allahü teâlâ buyurur ki:Af isteyen yok mu, affedeyim. Rızk isteyen yok mu, rızk vereyim. Dertli yok mu, sıhhat, afiyet vereyim. Ne isteyen varsa, istesin vereyim.’

Şaban ayının en önemli hususiyetlerinden birisi, Berat Gecesi‘nin bu ayın on beşinci gecesine tesadüf etmesidir.

Berat Gecesi:

Ramazan ayının habercisi mübarek Berat Kandili, Yüce Allah’ın sınırsız af, merhamet, yardım ve bereketine vesile olan bir gecedir. Müslümanların, Yüce Allah’ın bağışlamasıyla günahlardan kurtulacağı umularak bu geceye ‘Berat gecesi’ denilmiştir.

Berat Gecesi, kendimizi yenilemek, geçmişimizi sorgulamak, geleceğimizi planlamak ve ümitlerimizi tazelemek için büyük bir fırsattır.

Peygamber Efendimiz; ‘Sizden biriniz kendisi için sevip arzu ettiği şeyi din kardeşi için de sevip arzu etmedikçe gerçek anlamda iman etmiş olamaz‘ buyurarak, sağlıklı bir toplumun oluşmasında sevgiyi, nimeti ve güzellikleri diğerleriyle paylaşmanın ve çevreyle bütünleşmenin ne kadar önemli olduğuna dikkatlerimizi çekmiştir.

Berat gecesi; meleklerin inmesi, duaların geri çevrilmeyip kabul olunması gibi daha birçok hususiyete haiz olduğu için, içerisinde bulunduğu Şaban ayını da değerli kılmıştır.

Ramazan

Ramazan ayı, maneviyat ve feyz ikliminin en bereketli mevsimi; birlik, beraberlik, sosyal yardımlaşma ve dayanışmanın toplum hayatında yoğunluk kazandığı bir aydır. Kur’an-ı Kerim’in ifadesiyle; bin aydan daha hayırlı olan Kadir Gecesi’nin içinde bulunduğu, Peygamberimiz Hz.Muhammed’in, cennet kapılarının açılıp cehennem kapılarının kapandığını ve şeytanın zincire vurulduğunu haber verdiği bu ayın, diğer ay ve zaman dilimlerine oranla dini ve sosyal hayatımızda çok büyük önemi ve değeri vardır.

İnsanlığın ufuklarını karartmış olan bilgisizlik, dalalet, zulüm ve vahşet bulutlarının her tarafı kapladığı bir dönemde; Sevgili Peygamberimizin şahsında bütün beşeriyete hidayet rehberi olarak gönderilen Kur’an-ı Kerim, bu ayda nazil olmaya başlamıştır. Kur’an-ı Kerim’de, Bakara Sûresi 185. Âyette  şöyle buyurulmaktadır:

Ramazan ayı, insanlara yol gösterici, doğrunun ve doğruyu eğriden ayırmanın açık delilleri olarak Kur’an’m indirildiği aydır.’

Bu ayda diğer zamanlara göre daha fazla okunan; hatim ve Kur’an-ı Kerim’in mealleri ile takip edilen mukabeleler, insana düşünce berraklığı ve gönül huzuru sağlar. Allah’ın rızasını kazanmak ümidiyle tutulan oruçlar, fakirlere verilen zekât ve sadaka-i fıtırlar ile cami ve mescitlerde topluca kılınan teravihlerin meydana getirdiği maneviyat iklimi; mü’minin diriliş ve uyanışı, gelişip olgunlaşması için mükemmel bir fırsat sunar.

Ahlâkî ve insanî değerlerin gelişip güçlenmesi için, mlletimizin dinî-millî şuurunun kuvvetlendiği, İslam kültür ve medeniyetinin yeni bir ruh ve ilgi ile toplum gündemine geldiği bu kutlu zaman diliminin her zamankinden daha kuvvetli bir heyecan ve sevgi ortamı içinde ihya edenler umulur ki ‘cennetle müjdelenen’dendirler.

Oruç, sadece bir ay boyu aç kalma hadisesi değildir. Onda köklü bir irade melekesi kazanma; insanı oruç münasebetiyle kötü alışkanlıklardan arındırma ve güzel huylar edinme ahlâkı yatar. Hz. Peygamberimiz; ‘Her kim yalan söylemeyi ve yalanla iş görmeyi bırakmazsa Allah onun yemesini, içmesini bırakmasına kıymet vermez.’ buyurarak, orucun ahlâkî yönünü göstermiştir.

Orucun manevî faydaları yanında biyolojik faydaları da mevcuttur. Bir hadislerinde Peygamberimiz; ‘Oruç tutunuz, sıhhat bulursunuz.’ diye buyurur. Orucun, insan bedenine ne kadar faydalı olduğu artık tıbbın da kabul ettiği bir vakıadır.

Beden, fizikî yönden dinlenir. Çeşitli vesilelerle insan vücuduna giren zararlı maddeler, zehirler, toksinler atılır. Bu ameliye, bünyenin de dinlenmesine, dinç olmasına faydalar sağlar. Zaten Allah (c.c.) madden ve manen insana faydası olmayan bir işi asla emretmez. Çünkü O, kullarına asla zulmetmez…

Oruç ayı Ramazan geldiğinde, Müslüman’ın kişiliğinde bazı değişiklikler hissedilir. Bu hissediş, insanların iç dünyalarına âdeta bir kapı açar. Ramazanın getirdiği temiz duygularla coşan hayırlı iş ve iyilik yapma istekleri ve uygulamaları, diğer oruç tutan Müslümanlar tarafından da açıkça fark edilir.

Mübarek üç ayların gelişiyle bütün müminlerde Allah’a itaat ve ibâdet hususunda gayret belirmektedir. Bizler de bunu fırsat bilerek tembelleşen nefislerimizi Allah’a ve Rasûlüne itaat yarışına sevk etmeli, nefis muhasebesi yapmalı ve itaat hususundaki eksiklerimizi telafi edebilmek için bu mübârek ayları vesile bilmeliyiz. Müslümanlar olarak bu ayları kulluk şuûru içerisinde, itaat ve ibadetle değerlendirebilirsek Cenâb-ı Hakk’ın ve Rasûlullah Efendimiz’in sevgi ve rızasını kazanmaya yol bulabiliriz.

Bütün okuyucularımın Mübârek Üç aylarını idrak etmekte olduğumuz Regaib Gecesini ve idrak edeceğimiz diğer gün ve gecelerini tebrik ederim.

 

 

Üç Aylar ve Regaib Kandili Mesajı

 

Yüce Rabbimizin, kullarına olan rahmetinin bir göstergesi olarak bizlere ihsan buyurduğu mübarek “üç aylar” mevsimine bir kere daha kavuşmuş bulunuyoruz. 30 Nisan Çarşamba günü mübarek üç ayların birincisi olan Recep ayının ilk günü, 1 Mayıs Perşembe’yi Cuma’ya bağlayan gece de mübarek Regaib Kandili‘dir.

Recep, Şaban ve Ramazan aylarından oluşan ve dini kültürümüzde özel bir yeri bulunan üç aylar, Yüce Mevlamızın rahmetinin sağanak sağanak yağdığı rahmet ve bereket mevsimidir. Üç aylar, her biri ilahî tecellilerle, ihsan ve ikramlarla dopdolu olan Regaip, Mirac, Berat ve Kadir geceleri ile süslenmiş maneviyat iklimidir.

Üç aylar, kalplerimizi tevbe-i istiğfarlarla günah kirlerinden arındırmak,  ruhlarımızı dua ve ibadetlerle ferahlatmak, kulluk şuurumuzu tazelemek ve Cenab-ı Hakk’ın rızasını kazanmak için fırsatlarla dolu bir zaman dilimidir.

Üç aylar, yapılan iyiliklere kat kat mükâfat verildiği, yapılan duaların dalga dalga Allah’a ulaştığı, feyizli ve bereketli kazanç mevsimidir.

Peygamber Efendimiz (s.a.s.) üç ayları sevinçle karşılamış ve Recep ayı girdiğinde “Allah’ım! Recep ve Şaban’ı hakkımızda mübarek eyle ve bizi Ramazan’a ulaştır” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/259)diye dua etmiştir.

Bugün de dünyanın her yanında bulunan Müslümanlar, bu kutlu üç aylar mevsimini büyük bir sevinç ve coşkuyla karşılamaktadır. Gölgesi üzerimize düşen on bir ayın sultanı Ramazan-ı Şerif’in heyecanı mü’min gönülleri sarıp sarmalamaktadır.

Müslümanlar olarak; bu mübarek ayları ve içerisinde bulunan kandil gecelerini tövbe, ibadet ve hayır hasenatla ihya etmenin ve en güzel şekilde değerlendirmenin gayreti içinde olmalıyız.Kendimiz için, ailemiz için, ülkemiz, milletimiz ve bütün din kardeşlerimiz için bol bol dua etmeliyiz.

Bu duygu ve düşüncelerle başta Kocaelili hemşerilerimizin, din görevlilerimizin, milletimizin ve bütün Müslüman kardeşlerimizin mübarek üç aylarını ve Regaib Kandili’ni tebrik ediyor; bu kutlu zaman diliminin ülkemizin ve tüm İslam âleminin birlik ve beraberliğine, barış ve huzuruna vesile olmasını Yüce Allah’tan niyaz ediyorum.

 

 

 

Sevemem

 

Türk’e düşman olan hırsıza inat,
Türk İslam Ülküsü deyip giderim.
Cahili kullanan, şu yüzlere bak,
Hakkı tutup kaldıranı severim.

Türk yoktur diyen bu, satılmışa bak!
Bu yurt Türk yurdudur, bunu söylerim.
Çıkar için bizi,satana inat,
Mutluyum, özüme bağlıyım derim.

Bayrağımı yakan haine inat,
Ecdadıma laf edene dur derim.
Haklıyı,güçlüye boğduramam ben,
Ömer olup, hakkı üstün tutarım.

Güzeli severim, çirkine inat,
Haksızı, zalimi siler geçerim.
Cahile,eğriye pirim veremem,
Yunus gibi hep doğruyu seçerim.

Birileri,bizi görüyor hakir,
Neme lazım deyip, gülüp geçemem.
Zengin daha zengin, fakirse fakir,
Kabullenip,bir kenarda susamam.

Ben bir Türk’üm,dinim ceddim uludur,
Bu milleti bölenleri sevemem.
Haksızlığa alkış tutan çok olur,
Uysal koyun olup,taviz veremem.

Gerçek insan adam gibi dik durur,
Çıkar için daldan dala konamam.
Bizi soyanların hatırı için,
Türk’e düşman olanları sevemem.

 

 

 

Alçak!

 

“Alçak!” deyince bir ıslak el, bir ıslak yanağa tokat aşk etmiş gibi olmalı. Ağız kendisini namlu, kelime kendisini kurşun bilmeli ki alçağın tadı çıksın ve bir mantar tabancası değil, bir sahici tabanca patlamış olmalı.

Harfleri öyle çatlat ki şimşek çaktı sansınlar. Hareket tepeden inme bir yumruk halinde öylesine inmeli ki alçak daha alçalsın!

“Alçak!” derken kayalara dalga çarpar gibi kayalarla dalgalar “Şıraak!” diye ses vermeli. Ses haykırınca alçağın kulağının zarı patlamalı…

“Alçak!” arkadan söylendiyse hasım, sırtına yumruk yemiş gibi yere kapanmalı. Sana atılırken kendisine “Alçak!” dediğin mıhlanmış gibi zank diye durmalı.

Bir gece toplantısında, “Alçak!” dersen ampül patlamalı, ışık sönmeli ve alçağın kalbi durmalı. “Alçak!” deyince alçağın yüzüne tükürülmüş gibi olmalı.

Kahpelerin ellerinde çalgıcılar “Alçak, Alçak, Alçak” şıkırdarken aşka gelip oyuna kalkanların parmak şıkırtıları da “Alçak, Alçak, Alçak” demeli.

Bir daha “Alçak!” dediğin zaman kelimeyi öyle çatlat ki yeryüzünün bütün alçakları ayaklanıp el pençe divan dursunlar ve hep bir ağızdan “Emret Sultanım” desinler.

Milli şairimiz Arif Nihat Asya “Alçak”ı böyle tarif ediyor.

Büyük Düşünür Necip Fazıl Kısakürek de muarızına seslenirken “Sana alçak diyemem, alçakta da bir seviye vardır. Sen çukursun” diye hitap etmiştir.

Yüce Allah Alçakların şerrinden insanları muhafaza etsin…

 

 

“Ne Kasetler Sevdim, Zaten Çoktular”

 

Padişahın biri “Bir ok attım kebap oldu” deyivermiş; dalkavuklar ve soytarılar lafı nasıl tevil edeceklerini şaşırmışlar ama çözüm bulmuşlar ve işi kıvırmışlar: “Hani en son ava gittiğinizde kimsenin vuramadığı bir ceylanı tek atışta yere serdiniz ya, saray aşçısı onu kebap yaptı da afiyetle yediniz.

Ortada Cumhurbaşkanlığı seçimi ve iki aday var. Bir de Başbakan‘a göre kendisi dâhil herkesin kasedi var. 3 ay sonra yapılacak seçime ülke olarak kilitlendiğimize göre T.C. Başbakanlık makamınca Ermenilere taziye sunumu da neyin nesi?

1-) Konumuz ne; Türkiye’nin seçimi mi, Ermenistan’ın seçimi mi? Konuyu niye dağıtıyorsunuz?

2-) Kasetler kimin elinde; Paralel Yapı’nın mı, Amerika’nın mı?

3-) Kasetlerde ne var; Başbakan olmayı zora sokan şeyler mi, Cumhura Başkan olmayı zorlaştıran şeyler mi?

4-) Bayram değil, seyran değil; Ermenilerden niye özür dilendi? Kasetten canlı yayın mı?

5-) Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılışı Ağustos öncesine yetişir mi?

6-) Süryanîlere ve Keldanîlere yerleşme izni de kasete çekilmiş mi?

7-) Yunanistan’ın karasularını adaları ekseninde 12 mile çıkarmasını ve Kuzeydeki devletimizi yok eden bir Birleşik Kıbrıs’ı tanıma da kasette mi?

😎 Cihan Harbi’ndeki Tehcir’i ve İstiklâl Harbi sonrasındaki Mübadele’yi hukuken iptal etmek sırada mı?

9-) Kırım’a çöken Rusya’ya karşı Montrö Boğazlar Anlaşması’nı ABD açısından gevşetmek de dosya olarak kasete atılmış mı?

10-) Sonraki adımda yurtdışından gelecek Ermenilere çifte vatandaşlık ve ikamet hakkı AKP’li belediyelerin mücavir alanından başlatılacak, BDP’li belediyelerden mi?

11-) Tanıma’dan sonra Toprak ve Tazminat hususları, Cumhurbaşkanlığı Seçimi mi yoksa sonraki Genel Seçimler öncesinde mi kasetten masaya konacak?

12-) Bu ne kasetmiş kardeşim; Edip Cansever’ın “Masa” şiiri yanında çerez kalıyor. Ne yaptınız da o kadar doldurdunuz şu kaseti? Veyahut bir kişiye kaç kaset düşüyor?

Gündeme yetişeceğiz diye helak olmanın âlemi yok. Mevzu Ermeni Meselesine geldi diye üzerime alınmıyorum bile. Yerelin de yereli olan 600 sayfalık Bahçecik Tarihi‘nin ilk 350 sayfasına bakmak yeterli. Resim ve arşiv vesikası paylaşarak defans yapmak da tarzımıza yakışmaz.

 

Bizden biri veya birileri “Hepimiz Ermeniyiz” dedi diye tüm Ermenileri tarihten silecek yada Gregoryen Kıpçakların izini sürmeyi bırakacak değiliz. Onu tarihçiler olarak ilmî mahfillerde, panel ve sempozyumlarda, bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmuşların olmadığı tartışma ortamlarında yaparız / yapıyoruz zaten.

 

Buradan siyasîlere çağrı yapmak istiyorum. Hani Başbakan herkese sesleniyor ya “Üniformanı çıkar da gel, siyaset yap bakalım; çapını görelim“, “Cübbeni çıkar da gel“, “Parti kur da gel“, “Formanı bırak da gel” diye. Tarihi tarihçilere bırakmadınız ki kardeşim. Bırakın siyaseti de gelin Başbakanlık Osmanlı Arşivlerine hesaplaşalım.

İlk olarak da dayı tarafından Güneysu’lu hemşerimi bekliyorum. Ağustos‘ta mutlaka görüşelim.

 

 

Kanuni Sultan Süleyman’ın Alman İmparatoru Şarlken’e Mektubu

 

Viyana Seferi ile Hıristiyanlar, yirmi bin kadar ölü ve esir verdi. Osmanlı ordusunun kaybı da, bu sayıya yakın olmuştu. Ancak Viyana Kuşatması ve Orta Avrupa içlerine yapılan Türk akınları, Avrupa’da büyük bir korku ve telaş yaratmıştı.

Kanuni Sultan’ın İstanbul’a dönmesi akabinde, Avusturya, tekrar Macaristan üzerinde hak iddia etmeye başladı. Macaristan da yeniden bazı olaylar cereyan etti. Bazı kentler Zapolya’ya karşı baş kaldırdı. Macaristan meselesi halledilememişti. Arşidük Ferdinand, kuvvetleri ile Budin’e saldırıp, kuşatmış, ayrıca Osmanlı himayesindeki topraklara tecavüzde bulunuyordu. Bütün bu olayların arkasında Alman İmparatoru Şarlken’in olması nedeniyle, Kanuni Sultan Süleyman, Almanlara karşı sefere karar verdi. Padişah bu üçüncü seferini Ferdinand’a değil, esas kendisine hasım gördüğü Şarlken’le vuruşmak istiyordu. Kanuni’nin bu seferine Alman seferi denilmiştir.

25 Nisan 1532 yılında, yüzbin kişiyi aşan bir orduyla sefere çıkan Sultan Süleyman, bütün Avusturya’yı ordusu ve akıncıları ile işgal etti. Niş’e yaklaştığı sırada, Avusturya elçilik heyeti geldi. Macaristan’ın Ferdinand’a verilmesi karşılığında, her yıl vergi vermeyi teklif ettiler. Bu teklifi kabul etmeyen Kanuni Sultan, Avusturya topraklarında ilerlemeye devam etti. Bölgedeki pek çok şehir, kasaba ve kale zaptedildi. Erşak, Siklos, Babocca, Belovar, Kanije, Guns, Kösek gibi şehir ve kaleler ele geçirildi. Güney Almanya içlerine kadar, akıncıların dolaşmadıkları yer kalmadı. Ortalıkta ne Ferdinand, ne de Şarlken görünüyordu. Kanuni Sultan’ın bu güçlü saldırıları ve fetihleri karşısında, cesaret edip karşısına çıkamıyorlardı. Osmanlı ordusu, aylarca Avusturya ve Almanya topraklarında dolaştığı halde, her iki hükümdar savaşmaktan kaçınıyordu. Bunun üzerine Kanuni Sultan, Şarlken’i savaş alanına çekebilmek için, onu ve Ferdinand’ı tahrik edip karşısına çıkarmak maksadıyla, bir mektup gönderdi. Kanuni mektubunda Şarlken’e şöyle sesleniyordu.

“Bu kadar zamandır erlik davasın eder, merdi meydanım dersin. Şimdiye değin kaç keredir ki üzerine geliyorum ve mülküne dilediğim gibi tasarruf ediyorum. Ne sende, ne karındaşında nam ve nişan yok. Size saltanat ve erlik davası haramdır. Askerlerinden, belki avradından da utanmazmısın ki, belki avratta gayret var sende yoktur. Er isen meydana gelesin. Hak Teala Hazretlerinin takdiri ne ise o olur. Senin ile saltanatı Beç (Viyana) kapılarında görüşelim. Reaya fukarası dahi asude olsun. Yoksa meydanı aslanlardan boş buldukça tilki gibi fırsatla avlanmayı erlik sayma. Bu kere meydana gelmezsen kadınlar gibi yün ve çıkrık alıp padişahlık tacını almaya kalkmayasın. Erlik adını diline getirmeyesin.”(1)

Kanuni’nin bu mektubuna rağmen, ne Ferdinand, ne de Şarlken büyük kuvvetler topladıkları halde karşısına çıkamadı. Viyana’ya askerler yığıp, kendileri Viyana’nın batısındaki Linz kentinde beklediler. Osmanlı ordusu, yine ileri hareketine devam etti. Geçtikleri yerlerde birçok şehir ve kaleler işgal edildi, ganimetler, esirler ele geçirildi. Mevsimin geçmiş olmasından dolayı ordu geri döndü. Şarlken ve Ferdinand’ın Kanuni ile anlaşmaktan başka çaresi kalmadı. Avusturya Arşidük’ü, Macaristan üzerinde hak iddia etmeyerek, Osmanlı’ya bağlı kalacak ve yıllık vergi verecekti.

1-Osmanlı-Çadırdan Saraya- Saraydan Sürgüne-Nazım Tektaş-Yeni Şafak Yay.S.200-201

1-Yeryüzünde Türk Mührü-İhsan Ilgar-Yağmur Yay.-İst.2000-S64

 

 

 

Türkçülük Davası Bitti mi?

 

07 Eylül 1944’te başlayan ve 29 Mart 1945’e kadar süren ve halk arasında “Türkçülük Davası” olarak bilinen davanın, yaşayan son sanığı Mustafa Zeki Sofuoğlu‘da rahmete kavuştu.

Böylece tarihe “Türkçülük Davası” olarak geçen dava, M. Zeki Sofuoğlu’nun ölümü ile sona ermiş mi oldu?

Ben rahmetli Sofuoğlu’nu hiç görmedim ve tanımadım. Belki bir araya gelip konuşmuşuzdur. Ancak hatırlamıyorum. Buna karşılık arkadaşları ile verdikleri mücadeleyi ve bana miras olarak bıraktıkları “Türkçülük Davası”nı çok iyi bildiğimi zannediyorum!

Kendisini de iyi bir Türkçü olarak tanıdığım İbrahim Metin ağabey, M. Zeki Sofuoğlu’nun vefat ettiğini ve cenazesinin Zincirlikuyu Camii’nden kaldırılacağını bir mesajla bildirince, o gün bütün yapacağım işleri iptal ederek, Sofuoğlu’nun cenazesi için yola çıktım.

Bu cenaze, Sofuoğlu’nun cenazesi olmaktan öte benim içinçok farklı anlamlar ifade ediyordu… Cenazeye giderken attığım her adımda Nihal Atsız’ı, Alparslan Türkeş’i, Necdet Sancar’ı, Zeki Velidi Togan’ı, Fethi Tevetoğlu’nu, Osman Yüksel Serdengeçti’yi ve benim için her biri bir Türk kahramanı olan insanları düşünüyordum. M. Zeki Sofuoğlu ise bu önderlerin son yaşayanı ve ölümü ile ebedi aleme uğurlanılanıydı.

Yaptıkları hizmet unutulmaz. Bugün biz bu topraklarda “Türküz” diyebiliyorsak; onlar ve onlardan Türklük mirasını devralmış ve bu mirası yaşatmaya çalışan insanlar sayesindedir.

Daima söylüyor ve yazıyorum; Cenab-ı Allah vefasız olanları sevmez diy!Biz camiye giderken attığımız her adımda “Türkçülük Davası”ndatabutluklarda yatmış, tırnakları sökülmüş ama ülkülerinden zerrece taviz vermemiş adamlar ve onların dava mirasçıları için dua ederken, birde ne görelim? Türkler sayıları 25 – 30’u geçmeyen bir cemaat topluluğu ile Türkçü Sofuoğlu’nu uğurlamaya gelmiş!..

Bunların arasında, MHP’den yönetici olarak ben ve Erdem Karakoç, İstanbul Ülkü Ocakları Başkanı Ahmet Yiğit Yıldırım ve bir kaç ocaklı genç,  İstanbul Türk Ocağı Başkanı Cezmi Bayram ve Bakırköy Türk Ocağı Başkanı Arif Akdeniz, İbrahim Metin ile Türkçülük konusunda tanıdığım üç beş ihlaslı adam… Hepsi bu kadar!

Arkadaşlar; bugün iç ve dış düşmanlar, bu abide insanlar bize Türklük şuuru vermese idi, bizi bir lokmada yutuverirdi. Hadi Sofuoğlu’na, bir manevi borcunuz yoktu; Türkeş’e, Atsız’a, Togan’a, Tevetoğlu’na, Serdengeçti ve diğerlerine onlarıda bırakın Atatürk’e, Gökalp’e, Enver Paşa’yadamı hiç vefanız yoktu da, Sofuoğlu’nun tabutunun arkasında yüzbinlerce insan olarak durup, dosta ve düşmana bir mesaj vermediniz?

Sesinizi duyar gibi oluyorum; haberimiz yoktu, duyurulmadı, bilseydik gelirdik gibi! Yok arkadaşlar; Sofuoğlu’ndan yaşarken haberiniz olacaktı, arayıp soracaktınız, ölüncede duyuracak ve yüzbinler sel olup cenazesine akacaktınız. Ve bunları Sofuoğlu için değil Türklük için yapacaktınız. Ama hiç biri olmadı, olmuyor… Bende yapamadığımı görüyorum.

Türk’ün ricadı yani geri çekilişindeki nedenleri, bu cenaze ve bu cenaze üzerinden “Türklük Davası”na karşı negatif manada oluşan durumumuzu da düşünerek, tefekküre dayalı bir değerlendirme yapalım ve Türk’ün içinde bulunduğu hali, gelin bir sorgulayalım…

Şimdi önümüze bir 3 Mayıs daha geliyor. Yani “Türkçülük Bayramı”. Bu 3 Mayıs’ta,fırsatı değerlendirerek hep beraber Türklük gurur ve şuuruna uygun bir şekilde, duruşlar sergileyelim.

Ülkü Ocakları Genel Merkezi, bu anlamlı günde, Ankara’da “II. Türk Gençlik Kurultayı”düzenliyor. Eğer ben Türk’üm ama Türklüğü MHP ve Ülkücü Gençlikten ibaret görmüyorum diyorsanız, o zaman sizlerde bu 3 Mayıs’ta Ülkücülerin yaptığı gibi Türklüğün şanına yakışır etkinlikler yapınız.

Bunu Atatürk’ün, Ziya Gökalp’in, Fevzi Çakmak’ın, Alparslan Türkeş’in, Zeki Velidi Togan’ın, Nihal Atsız’ın, Seyit Ahmet Arvasi’nin, Mehmet Feyzi Efendi’nin ve nice ölümsüz Türk’ün anısı için gerçekleştiriniz.

Yapamıyorsanız, o zaman Türklüğün kalesi, MHP’nin ve Ülkücü Gençliğin etkinliklerinde yer alınız. Bu yazdıklarıma karşılık bir şey yapmayacaksanız, bir Türk olarak boş bahaneler ve mazeretler uydurmayınız.

Bende inşallah 3 Mayıs’ta Makedonya’nın doğusundaAtatürk’ün baba memleketinde, Türklüklerini büyük bir azimle koruyan, Doğu Makedonya Yörükleri ile beraber olacak, 4 – 5 – 6 Mayıs’ta Asya’dan Balkanlara taşıdığımız “Hıdrellez Şenlikleri”ne katılacağım.

Bu vesile ile yalnızcaM. Zeki Sofuoğlu’na değil”Türkçülük Davasının” sanıkları olsalarda aslen “Türkçülük Davası’nın Kahramanları” olan bütün büyüklerimize Allah’tan rahmet diliyor, anıları ve hizmetleri önünde saygıyla eğiliyorum. Yaşayan bütün Türkleri de düşünmeye davet ediyorum.