23.2 C
Kocaeli
Pazartesi, Temmuz 27, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 888

Bahar Mevsimi

 

Uykudan uyanır, kuru topraklar
Dağlar yeşillenir,açar yapraklar 
Yeşil elbiseler giyer ağaçlar 
Dallar aşka gelir bahar mevsimi

Kervanlar düzülür,ovaya dağa
Koşuşur insanlar, bahçeye,bağa
Sanki varmak ister, daha uzağa 
Yollar aşka gelir bahar mevsimi

Şenlenir gönüller, şad olur kalpler
Al yeşil görünür gözlere her yer 
Bir başka güzeldir her yeni seher 
Diller aşka gelir bahar mevsimi

Uykular huzurlu,rüyalar tatlı
Dört nala geliyor beklenen atlı
Türküler dillenir neşeli, mutlu 
Teller aşka gelir bahar mevsimi

Emsali bulunmaz o hoş sesiyle
Bülbülün mest eden her şarkısıyla
Kışı unutur da tüm anısıyla
Güller aşka gelir bahar mevsimi

Seven haber bekler seher yelinden
Hasret türküleri düşmez dilinden 
Tutmak ister her gün yârin elinden 
Eller aşka gelir bahar mevsimi

 

 

Akçakoca Gazi Sempozyumuna Büyük İlgi

 

Kocaeli Büyükşehir Belediyesince düzenlenen “Uluslararası Gazi Akça Koca ve Kocaeli Tarihi Sempozyumu” sona erdi.  55 üniversite ve kuruluştan 114 akademisyen ve bilim adamının katıldığı sempozyumda 102 bildiri sunuldu.

Kocaeli´ye adını veren Gazi Akça Koca anısına düzenlenen uluslararası sempozyum, törenle  tamamlandı. Kocaeli Büyükşehir Belediyesi, Kocaeli ve Sakarya üniversitelerince organize edilen “Uluslararası Gazi Akça Koca ve Kocaeli Tarihi” konulu sempozyumun açılış töreni, Başiskele ilçesinde bir otelde yapıldı. Büyükşehir Belediye Başkanı İbrahim Karaosmanoğlu, törende, Osmanlı´nın, gittiği yerlere sadece köprü, okul, medrese, han, hamam, çeşme götürmediğini, tohumları sadece toprağa değil, gönüllere de serptiğini söyledi.

BAŞKAN GAZİ’Yİ ANLATTI

Gazi Akça Koca´nın, Osman Gazi´nin silah arkadaşlarından olduğunu hatırlatan Karaosmanoğlu, “Gazi Akça Koca, Orhan Gazi´ye lala olmuş, Kocaeli´nin manevi sahibi, büyük bir komutandır. Beylikten imparatorluğa yolun ilk adımları Kocaeli´de atılmıştır. Tarihimizle yeniden barışmak ve milli hafızamızı tazelemek amacıyla düzenlediğimiz bu çalışmalarımızı, Karamürsel Alp, Konuralp, Turgutalp, Samsa Çavuş, Kurtuluş Savaşımızın destanlaşan kahramanları Yahya Kaptan´a, Kara Fatma´ya ve diğerlerine kadar sürdüreceğiz” dedi.

KÜLTÜRDE EKSİKLİKLER VAR

Moderatörlüğünü Bilecik Şeyh Edebali Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Azmi Özcan´ın yaptığı panelde konuşan Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Yönetim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Erhan Afyoncu ise Türkiye´nin son 30 yılda pek çok alanda ilerlediğini ancak kültürde çok büyük eksiklikler olduğunu savundu. Kültürün, ulaşım ve diğer alanlar gibi ilerlemediğini dile getiren Afyoncu, şunları kaydetti: “Osmanlı Devleti´ni sadece tek başına bir hanedan kurmamıştır. Bir de kurucu aileler vardır. Onlardan bazıları Akça Koca, Karamürsel, Evrenos Gazi ve Köse Mihal gibi Osman Gazi´nin silah arkadaşlarıdır. Fatih Sultan Mehmed dönemine kadar bu kurucu aileler, devletin yönetimlerinde önemli derecede söz sahibidir fakat Fatih zamanında merkezi hükümetin kuvvetlenmesiyle bu kurucu aileler yavaş yavaş devlet yönetiminden uzaklaştırılmış ancak varlıklarını günümüze kadar devam ettirmiştir. Bu ailelerin isimleri de yerel olarak birçok yerde kalmıştır; Kocaeli´de, Karamürsel´de olduğu gibi.”

GEÇMİŞE DEĞİL, GELECEĞEDE HİZMET EDİYORUZ

Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Mustafa İsen, Başiskele ilçesindeki otelde düzenlenen sempozyumun kapanış töreninde, geçmişte Kocaeli´nin Kandıra ilçesine bağlı Kaynarca bölgesinde 1953´te dünyaya geldiğini belirterek, kentin kurucuları sayılan Akça Koca ve Karamürsel Alp´in anıt mezarlarında düzenleme yapılacağını öğrendiği için sevindiğini söyledi. “Akça Koca, Karamürsel Alp, Konur Alp gibi Kocaeli’nin kurucu babalarının gelecek nesillere tanıtılması gerekiyor” diyen İsen, bölgenin ortak tarih üzerine inşa edildiğini, bu nedenle üç şahsiyetin de birlikte değerlendirilmesi gerektiğini anlattı.

Kentin kurucuları için sadece tiyatro oyunu değil, roman yazılmasını ve filmler çekilmesine isteyen İsen, “Gelişmiş ya da gelişmemiş kültür yoktur. İşlenmiş ya da işlenmemiş kültür vardır. Bunu burada bırakmamak lazım. Bu sempozyum, yarın televizyonlarda yayınlandığı zaman bu bölgeden yetişmiş çocuk, tarihiyle gurur duyacak. 800 yıllık bu mirası gelecek nesillere aktarma gayreti gösterecek. Sadece geçmişimize değil, geleceğimize de hizmet ediyoruz” şeklinde konuştu.

KAHRAMAN KONUŞMA YAPTI

Sempozyumun üçüncü gününde Gebze ile ilgili sunum yapan Gazetemiz kurucusu İsmail Kahraman, “Tarihi seyir içinde adı bir kaç kez Gelbize ‘den adını alan Gebze, Marmara Bölgesi’nin doğusunda İzmit Körfezi’nin kuzey kesiminde yer alan, zengin bir tarihi geçmişe sahip, ekonomisi, sanayi ve ticaret dayalı, Türkiye’nin hızla gelişen ve büyüyen bir ilçesidir. Kara, deniz, hava ve demiryollarının birbirleriyle kesiştiği önemli bir kavşak noktasında bulunmaktadır. Gebze tarih boyunca İstanbul’un Anadolu ile bağlantısını sağlayan yol üzerinde önemli bir konaklama merkezi olmuştur. Günümüze kadar gelen pek çok tarihi kalıntı, Gebze’nin çağlar boyunca önemli bir yerleşim merkezi olduğunu doğrulamaktadır. Gebze’den bir çok ünlü gelip geçti. Kimler mi?  Kartacalı komutan Anibal , Malkoçoğlu Mehmet Bey , Balçıklı Ethem , Zenbilli Ali Efendi , Şair Mehmet Nergisi , vezirler, paşalar ve daha niceleri. Her gelen ölümsüz bir miras bırakıp gitti. Mezarları da yok oldu gitti. Sadece mezar taşları var. Çünkü Gebze’nin asırlık selvi ağaçları ile süslü tarihi mezarlığı 1935 yılında sökülüp yerine park yapıldı . Bugün bu parkta sadece Malkoçoğlu Mehmet Bey türbesi kalmıştır. Parkta oturup çaylarını içenlerin bir çoğu burada tarihi bir mezarlık olduğunu bile bilmiyor. Sökülüp rastgele atılan mezar taşları Gebze sevdalısı insanların çalışmaları sonucunda girişimi ile koruma altına alınarak yeni mezarlıkta sergilenmiştir.” Dedi.

 

 

Bu Güzel Şehrimiz Kocaeli Susuz Kalacak mı?

2013 yılının çok kurak geçmesi ve 2014 yılında da bunun devam etmesi ile ilgili gazete ve televizyonlardaki haberler  ‘su sorunu yaşayacağımız’ endişesini artırmaktadır. Bu endişeleri gidermek ancak konu hakkında doğru ve yeterli bilgi sahibi olmakla mümkündür. Kocaeli Kent Konseyi Başkanı ve İSU yönetim kurulu üyesi olmam sebebi ile bu konuda toplumun doğru bilgilendirilmesi gerekliliği  ilgililerle paylaşılarak İSU Genel Müdürlüğünce bir eğitim çalışması başlatılmıştır.

İSU Genel Müdürlüğümüz   40-45 kişilik gruplar halinde gelen misafirlerimize İzmit Sular İdaresinin(İSU) Kocaeli ‘nin su yönetimini ve son durumla  ilgili yapılan çalışmalar hakkında bilgiler vermektedir. İSU Genel Müdürümüz Sn.İlhan Bayramdan aldığımız bu bilgilere göre 2014 yılında alınan tedbirler ve yapılan çalışmalar sayesinde şehrimiz su sıkıntısı yaşamayacak ve su kesintisi uygulanmayacaktır.Yuvacık barajımız dolmamıştır.Baraj suyumuz, 2013 e göre yarısı miktarında olduğu için, şehrimizin su ihtiyacı Sapanca Gölü suyu destekli olarak temin edilmekte ve bu sayede barajdaki su miktarı arttırılmıştır. Bu su şehrimizin yaz ihtiyacı için kullanılacaktır.

SAPANCA gölümüz gerek yağışların yetersizliği gerekse kendisinden su alındığı için daha fazla geri çekilmiştir. Ama bu göl  bölgemizin ihtiyacı olan kullanılabilir su bakımından hala yeterli  bir temiz su kaynağıdır. Gölün geri çekilmesinde gölden su alınması kadar  kuraklık sebebi ile gölün yeterli miktarda su alamaması da etkilidir. Gölün geri çekilmesinde yalnız  Kocaeli’ yi suçlu imiş gibi göstermek doğru değildir. Bu suyun kullanılmasında Sakarya ilimiz yöneticilerinin de daha titiz ve koruyucu olmak sorumluluğu vardır. Gölü besleyen su hatları üzerindeki  içme suyu dolum tesislerinin tamamı  Sakarya ruhsatlı ve bu komşu ilimizin sınırları içindedir. Şehrimize bu gölden tahsis edilen su miktarını da şimdiye kadar hiç aşmadığımızı bu bilgilendirmelerde  öğrenmiş olduk.

Yeni yapılan ve 2013 de su tutmaya başlayan Namazgah Barajı Kandıra bölgemizin su ihtiyacını karşılayacaktır. Ayrıca bu barajın suyu Derince ve Körfez ilçelerimizin kuzeyindeki köylerimizin de su ihtiyacını karşılayacaktır. Son gelişmeler üzerine bu suyumuzdan İlimtepe hattıyla Körfez ilçemizin de istifade etmesini sağlayacak bir çalışma haziran 2014 de tamamlanacaktır.

İSU ayrıca su temini ve imkanları çoğaltmak bakımından GRİSU yatırımlarını da hızlandırmıştır. Gebze atık su arıtma tesisi,Kandıra ve Cebeci atık su arıtma tesislerinde yapılan ileri arıtma tesisleri sayesinde, bu tesislerden elde edilen suların bir kısmı çevre sulamada  kullanılabilmektedir. Ayrıca yeni yapılacak çalışmalarla Plaj yolu atık su arıtma suyunun  bir kısmı da çevre sulamada kullanılabilecek hale getirilecektir. Kullar ve kırkikievler  arıtma tesislerine yapılan ek yatırımlarla buradan çıkan atık sularımızın bir kısmının da ileri arıtılması sağlanıp bazı sanayi kuruluşlarımızın  su ihtiyacı karşılanacaktır. Körfez ilçemizdeki atık su tesisinin çıkış suyu da bölgedeki sanayi kuruluşlarımız tarafından değerlendirilmesi planlanmıştır. Bütün bu çalışmalar  Yuvacık ve Sapanca gölü su kaynağımızın sularının daha verimli kullanılmasını sağlayacaktır.

Ayrıca Kent Konseyi çevre komisyonumuzda evsel gri su üzerinde  benzeri bir çalışmayı  sürdürmektedir. Kocaeli Kent Konutla yapılan bu ortak çalışma ile evlerdeki su verimliliği arttırılacaktır. Yapılan bu çalışma ile yerel yöneticilerimiz bilgilendirilecek ve konutlarda ki gri su ve yağmur suyundan istifade yollarına gidilmeye çalışılacaktır .

Başvurulacak diğer bir su kaynağı da derin yer altı sularımızdır. Derince ve Gölcük teki eski kuyuların bakımı yapılmış ve yeniden kullanılmaya hazır hale getirilmiştir. Suadiye-Arslanbey ve Maşukiye bölgelerinde açılan ve açılacak olan su kuyularımızdan elde edilecek sular önemli miktarda su teminini  karşılayacaktır. Buralardan elde edilecek sular arıtma tesislerimizden geçirilerek şehrin ihtiyacına sunulacaktır. Bunların yanında Gölcük, Kartepe, Gebze ilçelerimiz başta olmak üzere debisi uygun diğer yüzeysel su kaynaklarımızda da gerekli çalışmalar yapılarak su ihtiyacımızda bir aksamaya meydan verilmeyecektir.

Bu bilgilere göre gerek yer altı sularımıza gerek diğer su kaynaklarımıza,  gerekse atık su arıtma tesislerine yapılan ek yatırımlarla şehrimizin ihtiyacı olan suyun  karşılanacağı ve bu sene içinde herhangi bir su sıkıntısı yaşanılmayacağı anlaşılmaktadır.

Bu eğitimlerde ayrıca suyun tasarruflu kullanılması noktasında da bilgilendirmeler yapılmaktadır. Ayrıca İSU Genel  Müdürlüğümüz suyun doğru kullanılması alışkanlığını geliştirmek amacıyla okullar üzerinden çocuklarımıza da görsel destekli eğitim çalışmaları yapmaktadır.

Yöneticilerimizin bu çalışmaları sayesinde susuz kalmayacağımız görülmektedir. Ama imkanların doğru kullanılması, israf edilmemesi, bizden istenen koruyucu tedbirlerin uygulanması yaşadığımız şehre karşı bir vatandaşlık borcumuzdur. Doğal imkanlarımızın sınırsız harcanması ve israf edilmesi yaşama şartlarımızı bozacak ve yaşanılan yerleri yaşanmaz hale getirebilecektir. Bugünlerde yaşadığımız şartlar bize imkanlarımızın ve coğrafyamızın doğru ve yerinde kullanma alışkanlığını geliştirmek mecburiyetinde olduğumuzu bir daha göstermektedir.

Yapılan çalışmalar ve alınan tedbirler sebebi ile başta Büyükşehir Belediye Başkanımız İbrahim Karaosmanoğlu ve İSU Genel Müdürü İlhan Bayram ve çalışma arkadaşlarımızı takdir ve tebrik ederim. Allah dan şehrimizi, ülkemizi ve dünyamızı Doğal Afetlerden koruması, bizlere de bilgili ve bilinçli olma imkanı vermesi dua ve temennilerimle saygılar sunarım.

 

 

;”>  İSU-Kandıra Akçaova-Körfez Elmacık hattı

 

İSU-Kandıra Akçaova-Körfez Elmacık hattı

 Kandıra Dudutepe Babadağ arası

Kandıra Dudutepe Babadağ arası

 Kandıra Dudutepe Babadağ arası

Kandıra Dudutepe Babadağ arası

 Kandıra Dudutepe Babadağ arası

Kandıra Dudutepe Babadağ arası

 Kandıra Dudutepe Babadağ arası

Kandıra Dudutepe Babadağ arası

 Namazgah Barajı

Namazgah Barajı

 Namazgah Barajı

Namazgah Barajı

 Körfez Kalburcu Köyü içi 400 mm hat

Körfez Kalburcu Köyü içi 400 mm hat

“>  Sapanca Gölü

 

Sapanca Gölü

 Sapanca Gölü-Yuvacık Hattı

Sapanca Gölü-Yuvacık Hattı

 Yuvacık Barajı

Yuvacık Barajı

 Yuvacık Barajı

Yuvacık Barajı

Veremez miydin

 

Neden çekip gittin vurdun kapımı
Hala sevdiğimi göremez miydin
Viran eyledin şu gönül yapımı
Bir veda busesi veremez miydin

Uzaktasın şimdi hasretim sana
Bir selam yollasan gurbetten bana
Şu dünyadan geçtim sevdan bir yana
Vuslatın yayını geremez miydin

Coşkuner özledi aşkın hazını
Bir kez daha görsem o gül yüzünü
Çekmeye razıyım çilen-nazını
Kalbimi açtım ya giremez miydin

 

70. Yılında 3 Mayıs 1944 Türkçülük Şahlanışı

0

 

Tanzimatla dil, edebiyat ve tarih alanlarında başlayan ilmî Türkçülük, 20. Yüzyılın başlarında yayınları ve teşkilatları ile toplum hayatımızda örgütlü ve etkili bir konuma gelmiştir. Devlet yönetiminin benimsediği siyasi akımlardan önce Osmanlıcılık ve ardından İslamcılığın meydana gelen gelişmeler sonucu iflas etmesi üzerine Türkçülük akımı Türk aydınının önünde en önemli seçenek haline gelmişti.

Millî Edebiyat’ın oluşumu, Türkçenin sadeleşmesi, millî ruh ve heyecanın doğması, Çanakkale mucizesi ve sonunda Kuvva-yı Millîye ruhunun doğması, 2. Meşrutiyet’le Mütareke dönemi arasındaki(1908-1918) milliyetçilik alanındaki çalışmaların ve siyasi gelişmelerin bir sonucudur. Mustafa Kemal ve arkadaşlarını, “Ya istiklâl, ya ölüm!” parolasıyla vatanın kurtarılması azim ve kararlılığıyla 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkaran moral gücün kaynağı da oluşan bu millî ortamdır.

Askeri Lise yıllarında Namık Kemal’in “vatan ve hürriyet” ülküsüyle yazdığı şiirlerden vatan sevgisini besleyen Mustafa Kemal, ardından Tevfik Fikret’in ve Mehmet Âkif’in “Batı’nın ilmini ve fennini alarak muasır medeniyetler düzeyine ulaşma” düşüncesinden etkilenmiştir. Düşünce dünyasının son yapı taşları ise Ömer Seyfettin ve Ziya Gökalp’in Türk dili, edebiyatı ve Türkçü millet yapılanması üzerindeki düşünceleridir. Böylece Mustafa Kemal’i “Atatürk”  yapan; “bağımsız bir vatan üzerinde her türlü hak ve hürriyetine sahip medenî bir millet ve üniter yapıda millî bir devlet” kurma düşüncesi oluşmuştur. 29 Ekim 1923’te kurulan Türkiye Cumhuriyeti devletinin kuruluş felsefesi, bu düşünce temeline oturmaktadır.

“Göktürkler”den sonra Türk adını taşıyan ikinci Türk devletini kuran Atatürk, Cumhurbaşkanlığı yaptığı 1923-1938 döneminde özellikle Türk dili, edebiyatı,  tarihi ve kültürü ile ilgili ilmî çalışmalara öncülük ederek Türk kimliğinin ortaya çıkmasına ve oluşumuna büyük katkıda bulunmuştur.Yalnız Atatürk’ün sağlığının iyice bozulduğu son yıllarında komünizm düşüncesini benimseyen bazı aydınlar ve bürokratlar, sessiz ve derinden devlet kadrolarına sızmaya başladılar. Bu dönemde dünyada da büyük siyasi gelişmeler oldu. Almanya’da Hitler’in Nasyonal Sosyalist hareketi, İtalya’da Mussolini’nin  Faşist hareketi iktidara gelmişti. Bu arada 10 Kasım 1938’de Atatürk vefat etti ve İsmet İnönü Cumhurbaşkanı oldu.

Hitler’in, üstün cermen ırkını dünyaya egemen kılma hayali, 2. Dünya Harbi’ni tetikledi. Almanya-İtalya ve Japonya’nın oluşturduğu mihver devletler, bu harbin öncüsü oldular. Özellikle Alman orduları Polonya’dan başlayarak bütün orta ve doğu Avrupa ülkelerini işgal etmeye başladı. Bunun üzerine önce İngiltere ve Fransa, sonra Amerika ve Almanların saldırı üzerine Rusya’nın da katılımıyla mihver devletlerinin karşısında bir ittifak bloku oluştu. İkinci Dünya Harbi, bütün dünyayı sardı.

Alman orduları son olarak Yunanistan’ı da işgal ederek Türkiye sınırlarına dayandılar. Bu durumda Almanlara şirin görünmek için Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanı Şükrü Saraçoğlu 5 Ağustos 1942’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde yaptığı konuşmada : “Biz Türküz, Türkçüyüz ve daima Türkçü kalacağız! Bizim için Türkçülük bir kan meselesi olduğu kadar,  aynı zamanda bir vicdan ve kültür meselesidir” dedi.

Bu arada komünistler Türkiye’deki faaliyetlerini arttırmışlardı. Rusya, müttefik devletler safında oldukça güçlenmişti. Türkiye üzerindeki geleneksel emelleri olan Kars ve Ardahan’ı almak Boğazlar üzerinde egemen olmak istiyorlardı. Almanlar yavaş yavaş her cephede kaybetmeye başlamışlardı.  Bu yüzden Türk hükümeti, bu defa da Ruslara şirin gözükmek için komünistlerin devlet içindeki kadrolaşmalarına ve faaliyetlerine göz yumuyorlardı. Milliyetçilere ise hayat hakkı tanımıyorlardı.

O dönemde komünistlerin karşısına tek başına çıkma cesaretini Atsız gösterdi. Atsız çıkardığı Orhun dergisinin 1944 Martında yayınlanan 15. Sayısında Başbakan  Şükrü Saraçoğlu’na “Sayın Başvekil, hem Türkçü, hem de Başvekil olduğunuz için bu açık mektubu yazıyorum” diye başlayan bir mektup yazdı. Saraçoğlu’na yaptığı konuşmayı hatırlatan Atsız, mektubunda “Fakat aradan bir buçuk yılı aşan bir zaman geçtiği halde biz, bu Türkçülüğün iş alanına geçmediğini görmekten doğan bir sıkıntı içindeyiz. Fikirler iş haline geldiği zaman mânalanır, buna Ülkü deriz. İş haline gelmeyecek fikirler ise ham hayalden başka bir şey değildir. Yetmiş yıldan beri işlene işlene bugünkü durumuna erişen kuvvetli Türkçülüğün artık tatbikat alanında da kendisini göstermesi zamanı elbette gelmiştir” diyordu.

Atsız açık mektubunda daha sonra “Esefle söylemeye mecburum ki, Türkçülük nazariyat safhasında kalmaya devam ederken, bu milletin ve bu ülkenin düşmanı olan solcu fikirler bazen sinsi, bazen açık yürüyerek propagandasını yapmaya devam ediyor”  dedikten sonra komünistlerin çeşitli eylemlerinden örnekler veriyordu.  Bu açık mektup, memlekette bir bomba etkisi yaptı. Herkes Orhun dergisinin kapatılmasını bekliyordu, fakat dergi kapatılmadı.

Bunun üzerine Atsız, Orhun dergisinin 1944 Nisanında yayınlanan 16. sayısında Başbakan Şükrü Saraçoğlu’na ikinci açık mektubu yazdı. Atsız bu mektupta “Bizim Anayasamıza göre komünizm Türkiye’de yasaktır. Ve devletimiz milliyetçi bir devlettir. Türk ırkının hususi yapısına, ahlakî ve millî temayüllerine aykırı olan komünizmi Türkiye’ye sokmak isteyenler millet bakımından soysuz ve namert oldukları gibi, kanun nazarında da haindirler. Hiçbir millet kendi yapısına düşman saydığı fikirleri kendi ülkesinde yaşatmaz” diyordu.

Mektubun devamında ise başta Maarif Vekaleti olmak üzere Türkiye’de çeşitli devlet kadrolarında istihdam edilen komünistler ve bunların faaliyetleri hakkında bilgiler veriliyordu. Özellikle de 1931 yılında Konya’da Atatürk ve ismet Paşaya hakaret eden bir yazısından dolayı 14 ay hapse mahkum edilen ve buna rağmen Maarif Vekaletine bağlı Türk Dil Kurumu üyeliğine ve Devlet Konservatuvarı Öğretim Üyeliğine atanan Sabahattin Ali üzerinde duruluyordu. Ayrıca Perev Naili Boratav, Sadrettin Celal gibi öğretim üyelerinin ve Ahmet Cevat gibi bir milletvekilinin, bazı okullardaki bazı öğretmenlerin komünizmi destekleyici faaliyetleri belirtiliyordu.

Bu ikinci açık mektuptan sonra  milliyetçi kamuoyu, komünizmi ve komünistleri protesto eden gösteriler yapmaya ve devlet yöneticilerine protesto mektup ve telgrafları göndermeye başladı. Bu gelişmeler iktidarın tedirgin olmasına ve CHP’de Maarif Vekili Hasan Ali Yücel’in bakanlığındaki sol faaliyetler nedeniyle eleştirilmesine yol açtı. Önce Atsız Boğaziçi Lisesi’ndeki Edebiyat Öğretmenliği görevinden alındı. Sonra Sabahattin Ali, çevresinin de teşvikiyle ikinci açık mektupta yer alan “vatan haini” ifadesinden dolayı Atsız’ı mahkemeye verdi.

Atsız, aleyhine açılan hakaret davasının duruşmalarına katılmak üzere Ankara’da gitti. Daha Ankara Garında milliyetçi gençlerin nümayişiyle karşılandı.”Sabahattin Ali- Nihal Atsız davası”nın ilk duruşması 26 Nisan 1944 günü yapıldı. Milliyetçi gençler Adliye binasını ve duruşma salonunu doldurmuşlardı. Mahkeme heyeti duruşma salonuna pencereden girmek zorunda kaldı. Duruşma 3 Mayıs 1944 tarihine ertelendi.

Bu duruşmaya milliyetçi gençler alınmadı. Fakat çok sıkı  emniyet tedbirleri alınan Adliye binası milliyetçi gençler tarafından doldurulmuştu.  Gençlik Atsız’ı büyük bir coşkunlukla alkışlıyor, lehinde tezahürat yapıyordu. Kısa bir süre sonra bu heyecan fırtınası bütün Ankara sokaklarını sardı. “Sabahattin Ali- Nihal Atsız davası” artık basit bir dava olmaktan çıkmış, millî bir dava haline gelmişti.

Bu olaylarda başta Osman Yüksel Serdengeçti olmak üzere bir çok milliyetçi genç gözaltına alındı ve feci şekilde dövüldü. Nihal Atsız tevkif edildi. “Sabahattin Ali- Nihal Atsız davası”nın 9 Mayıs 1944’te yapılan karar duruşmasında Atsız, Sahattin Ali’ye hakaretten 6 ay hapse mahkum oldu. Fakat “millî tahrik” bulunduğu gerekçesiyle ceza 4 aya indirildi ve tecil edildi.

14 Mayıs 1944 tarihinden sonra  Atsız’la mektuplaşan, konuşan ve Orhun dergisini okuyan Nejdet Sançar(Atsız’ın kardeşi), Zeki Velidi Togan, Hamza Sadi Özbek, Nurullah Barıman, Orhan Şaik Gökyay, Fethi Tevetoğlu ve Fazıl Hisarcıklı gibi milliyetçi öğretmen, doktor, subay ve ilim adamlarının evleri arandı. 18 Mayıs 1944 günü yayınlanan resmi bir tebliğle Atsız ve arkadaşları, “Irkçılık ve Turancılık” gayesi gütmek, kurulu nizamı yıkmaya matuf gizli teşkilat kurmak ve anlaşmalar yapmakla suçlandılar.

19 Mayıs 1944 günü yapılan Gençlik Bayramı töreninde bir konuşma yapan Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, Atsız ve arkadaşlarını çok ağır dille suçladı. Bu nutkun ardından yurt sathında bir milliyetçi avı başladı. Birçok milliyetçi üniversite genci gözaltına alındı ve çok ağır işkencelere maruz bırakıldılar. Bunların çoğu üniversiteden atıldı. Birçok milliyetçi, öğretmen, doktor, mühendis,  subay, memur ve ilim adamı tevkif edildi. Bunların çoğu “Tabutluk” adı verilen bir insanın ancak ayakta durabileceği genişlikteki ve tepesinde 1500-2000 mumluk ampullerin bulunduğu hücrelerde insanlık dışı işkencelere maruz bırakıldılar.

İşte bu muamemelere maruz kalan, fakat fikirlerinden ve ülkülerinden bir adım geriye atmayan  “Irkçılık ve Turancılık davası”nda yargılanan 23 onurlu Türk milliyetçisi şunlardır:

Nihal Atsız, Nejdet Sançar(Atsız’ın kardeşi), Alparslan Türkeş, Zeki Velidi Togan, Hüseyin Namık Orkun, Hasan Ferit Cansever, Reha Oğuz Türkkan, Fethi Tevetoğlu, İsmet RasinTümtürk(Cenap Şahabettin’in oğlu), CihadSavaşfer, Zeki Sofuoğlu, Muzaffer Eriş, Hikmet Tanyu, Said Bilgiç, Cemal Oğuz Öcal, Cebbar Şenel, Hamza Sadi Özbek, Nurullah Barıman, Fehiman Altan, Fazıl Hisarcıklı, Saim Bayrak, Yusuf Kadıgil, Heybetullah İdil.

Bunların dışında tutuklanıp çeşitli işkencelere tabi tutulduktan sonra serbest bırakılan Türk milliyetçileri ise şunlardır:Osman Yüksel Serdengeçti, İlhan Egemen Darendelioğlu, Said Sadi Danişmendgazioğlu, Şevki Ersoy, Ziya Özkaynak, Mehmet Külahlıoğlu ve Necdet Özgelen.

Atsız ve 22 arkadaşı hakkında açılan “Irkçılık ve Turancılık davası”nın ilk duruşması 2 Eylül 1944 tarihinde yapıldı. Haftada üç gün olmak üzere 65 oturum devam eden bu davada Atsız ve arkadaşları, İstanbul 1 Numaralı Sıkıyönetim Savcısı Kâzım Alöç’ün ağır ithamlarına karşı, asla taviz vermeden fikirlerini savundular. Bu davanın duruşmaları 29 Mart 1945 tarihinde tamamlandı.  Nihal Atsız, 6,5 yıl hapse mahkum oldu, fakat mücadeleyi bırakmadı, kararı temyiz etti.  Askeri Yargıtay da kararı esastan bozdu.

Sonuç olarak diyebiliriz ki, nasıl Çanakkale Zaferi olmasaydı, Mustafa Kemal, o olmasaydı 9 Eylül 1922’de başarıyla sonuçlanan Kurtuluş Savaşı kazanılamazdı. 3 Mayıs 1944’teki Türkçülük şahlanışı olmasaydı, bugün Türk milliyetçiliği fikri bölücü vatan haini güçlerin önünde sarsılmaz bir kale gibi duramazdı. 3 Mayıs 1944, bütün zor günlerde Türk milliyetçilerinin nasıl hareket etmesi gerektiğini gösteren bir yol haritasıdır. Bugün hiçbiri hayatta bulunmayan 3 Mayıs 1944’ün kahramanları Nihal Atsız, Alparslan Türkeş ve arkadaşlarını rahmet, minnet ve şükranla anıyoruz.

 

 

Ahlat’ın Düşündürdükleri

 

Doğu Anadolu Bölgesi’nde Bitlis iline bağlı olan Ahlat, Van Gölü’nün kuzey-batı kıyısındaki sırtlardan birine yaslanmış, eski bir yerleşim merkezidir. İlçenin kuzey-doğusunda Süphan, batısında Nemrut dağları yer alır.

Bitlis ilinin başlıca düzlüklerinden biri olan Ahlat  ovası ve ilçesi, bu dağlarla Van Gölü arasında uzanmaktadır.

Ahlat, Ortaçağ’ın en büyük, en kalabalık ve en müstahkem şehirlerinden biriydi.

Kıyıdan 2 km. içerdeki Harapşehir denilen eski Ahlat şehrinin yıkıntıları hâlâ ayakta.

Ortaçağ’ın önemli bilim ve sanat merkezlerinden olan Ahlat’ta; çeşitli dönemlerden kalma eserler sayısızdır. Nitekim XII. ve XIII. asırlarda yaşamış Ahlatlı âlimlerin mevcudiyeti, Anadolu’daki bazı mimarî eserlerin Ahlatlı mimar ve sanatkârlar tarafından yapılmış olması bunu gösterir.

Ahlat, Ortaçağ’ın “Kubbetü’l-İslâm” adıyla anılan üç büyük şehrinden (Belh, Buhara, Ahlat) biridir. Tarihi çok eskilere uzanır.

Bugün eski Ahlat şehri tamamiyle terkedilmiş durumdadır. İki kilometre doğuda kurulan yeni şehir, gölün kıyılarına kadar uzanmaktadır. Eski Ahlat ile yeni Ahlat arasında ise kümbetler ve geniş mezarlıklar bulunmaktadır. Mezar taşları, kabartma ve süsleriyle ayrı bir özellik gösterir.

Selçuklu taş işçiliğinin en güzel örneklerini barındıran mezarlar, günümüzde bir açık hava müzesi hâlindedir.

Günümüzdeki özelliğini ise XI. asırda İslâm-Türk hâkimiyetiyle kazanmaya başlayan Ahlat; Alparslan devrinden itibaren (1063) Anadolu’ya yapılan akın ve fetih hareketlerinde bir üs olarak kullanılmıştır.

Yine Ahlat, bugün dünyanın sitayişle bahsettiği ve yokluğunu her an hissedip dile getirdiği Dünya Devleti Osmanlılar’ın ecdadına ve bunlara  riyaset  / başkanlık eden Kayı Ulusu’nun bir oymağına  vatan vazifesini görmekle bahtiyar olmuş. Velhasıl gün görmüş, kutlu bir şehirdir.

Ahlat, sekiz mahalleden oluşur. Mahalleler, birbirinden kopuk, yerleşim kümeleri hâlindedir. En gelişkin ve en yoğun yerleşim alanı kıyı ve iskele çevresidir.

Kıyıdan 2 km. içeride doğal mağaraların bulunduğu yerde ise, eski Ahlat şehrinin kalıntıları vardır. Günümüzde Ahlat; bağlık bahçelik, şirin bir ilçe merkezi vaziyetindedir.

X

Ahlat, Harapşehir sırtlarındaki 1224 depreminde yıkılan Urartular’ın Eskikale’siyle, hele Selçuklu ve Beylikler dönemi mezar taşlarındaki harikulâde çeşitlilik ve her biri mahza / sırf birer sanat şaheseri olan (XII. –  XIV. asırlara ait) binlerce mezar taşlarıyla.

Türk Sanat Tarihi’ne merkez olan ve Kültür Tarihi bakımından önemi bulunan altı tarihî mezarlığıyla.

XIII. –  XV. asırlarda yaşamış meşhur kişilerin türbeleri olan kümbetleriyle.

Ahlat’ın yarım milyonluk bir şehre yetecek genişlikte tarihî mezarlıklarıyla.

Yazıtlarıyla ve bezemeleriyle, Selçuklu taş işçiliğinin en güzel örneklerinin sergilendiği mezar taşlarıyla, ki bu mezar taşları, Ahlat’ın bir dönemin parlak bilim ve sanat merkezlerinden biri olduğunu kanıtlamaktadır.

Ayrıca saray, köşk kalıntıları, cami ve köprüleriyle.

232

İran seferi dönüşünde (1554) Ahlat’ta konaklayan Kanunî Sultan Süleyman tarafından yapımı Mimar Sinan’a buyurulan ve II. Selim zamanında (1568) tamamlanan Van Gölü kıyısındaki Yenikale ve o zamanki yeni Ahlat’ıyla.

Kale içindeki, Kanunî Sultan Süleyman’ın vezirlerinden İskender Paşa’ca 1564 – 1565’te yaptırılan İskender Paşa ve Kadı Mahmut tarafından 1584 tarihinde inşa edilen camileriyle.

Ayrıca XVI. –  XVII. asırlara ait bazı Osmanlı mezar taşlarıyla.

Osmanlı devrine ait camileriyle.

Kesme taştan yapılmış olup “Tümülüs tarzında eski Türk mezarları” şeklinde tanımlanan ve Ahlatlılarca AKIT denen toprak seviyesindeki hafif tümsekli mezarlarıyla.

Ahlat, Ortaçağ Türk Mimarisi mezar şekillerinin topluca incelenebileceği, eşi bulunmayan bir açık hava müzesi manzarası arzeder.

X

Şimdiye kadar çok tarihî eserler, kalıntılar gördüm. Hiçbiri beni  Ahlat’ınki kadar heyecanlandırmadı. Çünkü “Essebebü ke’l-fâil” yani  “Sebep olan yapan gibidir.”  hükmünden hareketle, Ahlat’ı; bin yıllık şanlı tarihimizin başlangıç noktası bildim.

Aslında Türkiyemiz, bir uçtan bir uca Açık Hava Müzesi. Ahlat ise bunun somut bir minyatürü.

Önce ağaç dikip sonra ev yapmak, önce bahçeyi hazırlayıp  sonra ortaya evi kondurmak, çok büyük bir medeniyet geleneği olup; Ahlat’ın tapusuna has bir âlâmet-i fârika olsa gerek.

Ahlat’ta, Türk Tarihi’nin cereyan tarzını gösteren bir filmi seyreder gibi oluyor insan.

Ahlat, Anadolu’nun baş tapusu hükmünde tam bir açık hava müzesi.

Bir ayna ne kadar yükseğe konursa, sağını solunu o kadar çok gösterir. Ahlat Tarihine kadar geriye giderse o nispette  -ayna misâl-  geçmişi ve geleceği içine alan (bilhassa şimdiki siyasîlerimiz için) geniş bir görüntü verir. Geçmişin ibretli ve şanlı sahîfeleri, geleceğin güzel Türkiyesi gözler önüne serilir.

Ahlat’ta selef-halef kucak kucağa. Arapların selef, Türklerin onlara hayrü’l-halef yani iyi ve hayırlı bir halef olmaları canlılığını hâlen koruyor. Bunun bir misali Müslüman-Arap mücahidi Abdurrahman Gazi’ye  gösterilen ve gittikçe artan ilgi ve alâkadır.

X

Bizim tarihimizin bir vechi de, vatan tapusunu savaş meydanlarında, zaman zaman tescil ve tevsîk ettirmekle, yeniden sağlama almakla geçmiş olmasıdır.

Bugün mevcut tapuları, tarih mahkemesine başvurarak, ilmen ve mânen yeniden tescîl ettirmek zorundayız. Çünkü tapularımızı, içeride – dışarıda geçersiz saydırmak isteyenler var!

X

Koç heykelleri Ahlat’ı Anadolu’nun diğer yerlerine irtibatlıyor ve oranın sahibi, buranın da sahibidir diyerek, yanlış kanaatları düzeltiyor. Çünkü tarla kimin ise, tohum onundur. Tohum kimin ise tarla onundur.

Haksız olup, haksızcasına hak iddia edenler, gelsinler Ahlat’ı gezsinler. Müşahhas ve somut mühürleri görsünler, iddialarının ne kadar yersiz olduğunu anlasınlar. Çünkü bu mübarek topraklar, bu aziz milletin kılıç hakkıdır. Kimlerden aldığı ve kaça mal olduğu bellidir. Bu kutsal vatan kadar bahası ağır ödenen bir başka ülke bilmiyorum.

Ahlat kalıntılarında dünün müşahhas / somut hâlini, insanında ise dünkü ecdadın asîl çehresini, aydın yüzünü, güzel ahlâkını görmüş gibi heyecan duyuyor insan. Bu bakımdan ne kadar iftihar edilse azdır.

Ama şarta bağlı. Geçmişi unutmamak şartına. Çünkü nereye gideceğini bilenler; nereden geldiğini bilenlerdir.

233

Ağacın yükselişi; köklerin derinlere doğru süzülmesine bağlıdır. Siz de ne kadar maziye eğilirseniz, o nispette aydınlık yarınlara, alnınız açık, yüzünüz ak olarak koşarsınız.

İnsan; Ahlat’ın sadece taşında, duvarında değil; giyinişinde ve kuşanışında, sesinde ve sazında; güzel, mübarek ve asîl insanlarının  ışıldayan derin gözlerinde  dünü görüyor, geçmişi okuyor, yarını tahmin edebiliyor.

Bu şehrin asıl sahipleri ve şu anda bile bekçileri olan şanlı ervahınyani ecdâdın azîz rûhları bana:  “Bizi asıl idare edenler; dirilerden ziyade ölülerdir.” Hükmünün  gerçekliğini bir kere daha hatırlatmakta.

Çünkü bu topraklar altında bir ve aynı ruhu taşıyan milyonlarca şehit bedeni yatıyor. Şunu iyi bilelim ki, zaman ve mekânın perde olamadığı;Doğu’da, Batı’da, Kuzey’de, Güney’de, Dünya’da ve hattâ Berzah’ta bulunsak bile, onlarla mânen aynı mecliste sayabiliriz kendimizi. ZiraEcdadın mânevî yardımları  devam ediyor.

X

Ahlat’ı anlamakta, Doğu Gerçeği’ni yanlış anlamalara son verecek tılsım var.

Ahlat’ı anlamakta, bugünün sun’î  mes’elelerinin mesnetsizliğini anlamak var.

Ahlat’ı anlamakta, Anadolu’nun bahtını aydınlatacak ışık var.

Bin seneden beri İslâm Âlemi’ni kahramanlığı ile memnun eden, İslâm Birliği’ni muhafaza eden ve insanlığın mutlak inançsızlıktan, şanlı bir şekilde kurtulmasına büyük bir vesile olan Türk Milleti ve Türkleşmiş olanların ey bugünkü torunları! Eğer şimdi, eski zaman gibi kahramancasına, aynı inanç ve ruha sahip çıkmazsanız, size kesin olarak söylüyorum ki, daha önce kazanmış olduğunuz İslam Âlemi’nin sevgi ve kardeşliğini kaybedersiniz. İslâm Âlemi’nin kahraman kardeşi ve kumandanı olan Türk Milleti’ne karşı onların bir soğukluk duymasına sebep olursunuz. Yine İslâm Dünyası’nı mutlak inançsızlık altındaki anarşiliğe mağlup düşürerek, İslâm Âlemi’nin kal’ası ve şanlı ordusu olan bu Türk Milleti’nin  -Allah göstermesin-  parça parça olmasına sebebiyet verirsiniz.

Fakat bütün bunlara karşı, İslâmiyet hakikatiyle kaynaşmış ve birleşmiş ve bütün mazideki şerefini İslâmiyette bulmuş bir millet olarak, sadece sizler dayanabilirsiniz.

Ey bu milletin hamiyet-perver ve milliyet-perverleri olan Ahlatlılar! Her şeyden evvel bu, İslâm’la aynîleşmiş milliyetinizin can damarı hükmünde olan inançlarınızı esas tutmak ve onlara sarılmakla ancak, hem kendinizin hem de başkalarının yanlış gidişatını durdurabilirsiniz.

X

Velhasıl, Türkiye’ye kefen biçenler, Türkiye’yi mozaiklerle parselleyip, farklı kimlik peşinde koşanlar, gelsinler Ahlat’a.

Türkiye’ye hayalî ve sahte tapu çıkartmak isteyenler, gelsinler Ahlat’a.

Ve kimin malını kime peşkeş çekmek istediklerini görmek isteyenler gelsinler Ahlat’a diyor ve Ahlat’ı taşıyla, toprağıyla ve bütün ahalisiyle mübarek gördüğümden, Ahlatlılar’ı ve onların şahsında bu memleketi tebrik ediyorum.

 

 

 

234 – 235

 

 

Necmeddin Sefercioğlu,3 Mayıs 1944’ün 70. Yıldönünümünde O Günlerin Objektif Değerlendirmesini Yapıyor.

 

3 Mayıs 1944 tarihi; Türk milliyetçiliği için dönüm noktası olarak kabul ediliyor. Öncesinde milliyetçilik, yalnızca fikir çemberi içerisinde ele alınıyordu. Sonrasında fikirler, eylem ve hareketle desteklenmeye başladı. Bu eylemin temelindeki sebepler ve eylemin yol açtığı gelişmelerle ilgili soruları öteleyerek, işe eskilerden başlayalım:

Oğuz Çetinoğlu: Genel kabul görmüş bilgiye göre tarihteki ilk Türk Devleti, Hun İmparatorluğu’dur. Hun İmparatoru Mete Han; ‘Bir savaşçının kaderinde, atının üzerinde savaşırken ölmek olmalı. Bizler ve bizden sonra gelenler, bu şekilde ölmeye devam edersek, milletimiz diğer milletleri yönetir. Böylece kahraman ve üstün millet olduğumuzu dünyaya kabul ettiririz.’ Demişti. Bu sözler O’na, ‘İlk Türk milliyetçisi’ sıfatını kazandırır mı?

Prof. Dr. Necmeddin Sefercioğlu: Elbette. Mete Han Türk birliğini kuran ilk Türk büyüklerinden biridir.

Çetinoğlu: Türk milliyetçiliği kavramı; statik değil, dinamik bir yapıya sâhiptir. Dolayısıyla kavramın kapsamında değişiklikler yaşanmıştır. Bu değişiklikleri ana hatlarıyla özetlemek mümkün mü?

Sefercioğlu: Türk milliyetçiği üzerine kafa yoran Ziya Gökalp, Hüseyin Nihal Atsız, Erol Güngör gibi birçok düşünürler, temelde aynı fakat ayrıntıda farklı görünen görüşler ortaya koymuşlardır. Bunları büyük değişiklikler olarak değil, ideolojinin gelişim sürecinin tabii belirtileri olarak değerlendirmek yerinde olur.

Çetinoğlu: Atatürk’ten sonra Türk milliyetçiliği anlayışında köklü değişiklikler oldu. Bu değişiklikler, dünya şartlarının gereği miydi, ülkeyi yönetenlerin şahsî tercihleri mi?

Sefercioğlu: Atatürk sonrası Türk milliyetçiliği anlayışındaki değişiklikleri hem dünya şartlarındaki değişiklikler, hem de hümanist bir anlayışa ağırlık veren İsmet İnönü yönetimi ve 1950’den sonraki demokratik eğilimler ve gerçekleşen askerî darbeler etkilemiştir diye düşünüyorum.

Çetinoğlu: Türk milliyetçiliği, Türk milletini temel kabul eder. Bu durumda ‘Türk milleti’ kavramını da tanımlamak gerekir. Neler söylemek istersiniz?

Sefercioğlu: Millet, aynı soydan gelen, bir ülkede birlikte yaşayan, aynı tarihi, dili, dini, kültürü paylaşan insanların toplumsal birliği olarak tanımlanabilir. Aynı soydan gelenler yanında başka bir soydan olmakla birlikte yaşayışları,  aynı dili konuşmaları, aynı dine ve kültüre bağlılıkları sebebiyle  içinde yaşadıkları toplumla kaynaşmış olanlar da o milletten sayılmalıdır. Bu genel tanımı Türk milleti bakımından ele alırsak, aynı Türkiye’de yaşayan, Türkçe konuşan, Türk soyundan gelen veya Türkleşmiş olan, büyük çokluğu İslâm dinine ve Türk kültürüne bağlı bulunan insanların toplumsal birliği olarak kabul edebiliriz. Türk milliyetçiği ise, bu topluluğu yükseltmeyi, öteki milletlerle aynı düzeye çıkarmayı amaçlayan ortak ülkünün adıdır.

Çetinoğlu: 3 Mayıs 1944 ve Türkçülük Dâvâsı‘ isimli eserinizde 3 Mayıs 1944’ü, devlet terörü döneminin başlangıcı olarak nitelendiriyorsunuz.  O gün başlayan devlet terörü günümüzde devam ediyor mu?

Sefercioğlu: 1944’den sonraki yıllarda da devlet terörü‘ne benzer başka bazı uygulamalar olmuştur. 1953 yılında Türk Milliyetçiler Derneği’nin kapatılması; 1960’daki askerî darbeden sonra gelişen olaylar, 1980 yılındaki “M.H.P. ve Ülkücü Kuruluşlar Dâvâsı” dolayısıyla Türk milliyetçilerine uygulanan işkence ve zulümler, ve benzerleri de bu kapsamda görülebilir. İki yıldır süren ve yazık ki “Ergenekon” gibi  saygın bir kavramın âlet edildiği süreç de böyle değerlendirilebilir.

Fakat 03 Mayıs 1944 gösteri ve yürüyüşünden sonraki olup bitenleri, diğerlerinden ayıran bir özellik var: O olaya doğrudan devlet başkanının müdahil olması; 19 Mayıs 1944 günü Gençlik ve Spor Bayramı dolayısıyla stadyumu dolduran yurttaşlara hitabında Türkçüleri peşin olarak suçlaması! Kendisine “Millî Şef” dedirten İsmet İnönü, o söylevi sırasında, haklarında bir dâvâ bile açılmamış aydın gençleri “vatan haini” ve “fesatçı” olarak suçlamış, en ağır şekilde cezalandırılacaklarını söylemiş; böylece açılacak dâvânın yargıçlarına direktif vermişti. Nitekim, daha sonra açılan dâvâ, onun direktiflerine uygun bir seyir izlemiş, iddialar ve kararlar onlara dayandırılmıştı. Ancak, dâvânın temyiz evresinde Askerî Yargıtay Türkçülere yöneltilen iddia ve ithamları yerinde görmemiş; cezaevindeki bütün Türkçülerin hemen salıverilmesini sağlamış ve daha sonra da hepsini beraat ettirmiştir. Böylece, “Türkiye’de yargıçlar var!” özdeyişinin güzel bir örneği de verilmiştir. Fakat yargılamalar beraatle sonuçlanmasına rağmen, Türkçülere uygulanan işkence ve zulümlerin uygulayıcılarından biri olan zamanın Millî Eğitim Bakanı, bakanlığının elemanları olup beraat eden Türkçülere zulmetmeyi, onları  yıllarca açıkta bırakmak, olmaları gerekenin çok altındaki ve/veya uzak yerlerdeki görevlere göndermek suretiyle zulüm yapmayı sürdürmüştü. Yani hukukun ceza vermediği bir düşünceyi bir devlet yönetim birimi görmezden gelmişti.

03 Mayıs 1944 olaylarına “Devlet terörü” sıfatını kazandıran bir başka uygulama da, Cumhurbaşkanı’nın, Başbakan’ın ve Millî Eğitim Bakanı’nın  19 Mayıs 1944 söylevlerini, İnönü’nün 19 Mayıs söylevinin her derece ve türdeki bütün okullarda öğrencilere okunup açıklanmasını emreden M.E.B. genelgesini, Türkçüler ve Türkçülük aleyhine yazdırılan gazete yazılarını bir araya getiren Irkçılık-Turancılık adlı  bir kitabı, devlet bütçesinden aktarılan paralarla yayınlayıp bedava dağıtmasıdır.

Çetinoğlu: 3 Mayıs 1944’te Türk milliyetçilerini eyleme yönlendiren sebepler nelerdi?

Sefercioğlu: O yıllarda komünizmin gemi azıya almış olması ve komünistlerin devlet kurumların etkili yerlere getirilmiş olmaları idi. Komünistlerin en belirgin biçimde himaye gördüğü yer de o zamanlar Maarif Vekilliği denilen Millî Eğitim Bakanlığı idi. Başında Hasan-Âli Yücelin bulunduğu bu Bakanlık bir yandan kadrosunda veya bağlı kurumlarında tanınmış komünist veya aşırı solcu kişilere yer verirken bir yandan da 1940 yılında, ‘köylünün eğitilmesi, kalkınması ve toprağa bağlanması‘ amacıyla şehir dışında kurulmuş olan köy enstitülerinde komünist öğretmenler yetiştirmeğe çalışıyordu. O yıllarda Orhun adlı bir Türkçü dergi yayımlamakta olan H. Nihal Atsız, dergisinin 15 ve 16’ncı sayılarında “Başvekil Saracoğlu Şükrü’ye” hitaben iki açık mektup yayımladı ve Millî Eğitim Bakanlığı’ndaki komünistleri, adları ve etkinliklerini belirterek açıkladı. Atsız’ın bu açık mektupları bütün yurtta ve özellikle gençlik arasında çok ilgi görmüş, coşku uyandırmıştı 2. ‘mektup‘ta adı verilen, “komünist” ve “vatan haini” olduğu belirtilen Sabahattin Ali, Bakanın teşviki ile Atsız aleyhine “hakaret” dâvâsı açtı. Atsız aleyhine açılan bu dâvâ da aynı ilgi ve coşku ile karşılandı.

Dâvânın  03 Mayıs 1944 günü yapılan  2. duruşmasında Atsız’a destek veren gençler Komünizmi lânetleyen yürüyüş yaptıkları için çok kötü muameleye mâruz kaldılar, gözaltına alındılar, işkence gördüler.

Çetinoğlu: Duruşmaların sonuçları hakkında rakama dayalı bilgiler verdikten sonra 3 Mayıs Türkçülük Dâvâsı’nın yol açtığı gelişmeleri ve gelişmelerin günümüze yansımalarını yorumlar mısınız?

Sefercioğlu: Gözaltına alınan yüzü aşkın gencin  ifadesi işkenceli-tehditli uygulamalar ile alındıktan sonra verilen ‘ilk soruşturma kararı‘ ile dâvâ süreci başlatıldı. İkisi yurt dışında olduğu, biri de adresinde bulunamadığından dolayı dosyaları ayırılan 3 kişi dışına kalan 23 kişi için İstanbul 1. Sıkıyönetim Mahkemesinde dâvâ açıldı. Suçları; ‘Hükûmeti devirmeye teşebbüs etmek, Turancı bir yönetim kurmak, fesatçılık ve vatan hainliği…’ olarak belirlenmişti. Aylarca süren duruşmalardan sonra sanıkların 10’una, on yıla kadar uzanan farklı hapis ve sürgün cezaları verildi. Ötekiler beraat ettiler. Tabii ki, sonuçlar Askerî Yargıtay’a götürüldü. Yüksek Mahkeme ilk incelemesinden sonra bütün sanıkların tahliye edilmesine karar verdi ve son incelemesinden sonra da bütün sanıkların beraatını kararlaştırdı Böylece, Türkçüler aleyhine açılmış olan haksız ve hukuksuz dâvâ aklama ile son buldu. Fakat Türkçülerin çektiği sıkıntılar 3 yıllık dâvâ süreci ile kapanmadı. Çekilen çileler daha yıllarca sürdü.

Çetinoğlu: Konuyu; akademisyenlikten kaynaklanan ilmî ve titiz bir tarzda, derinlemesine inceleyen bir kişi olarak; Türkçülük Dâvâsı’nın, çoğunluk tarafından bilinmediğini ve/veya yanlış bilindiğini, karanlıkta kaldığını… düşündüğünüz yönleri hakkındaki bilgilerinizi okuyucularımızla paylaşır mısınız?

Sefercioğlu: Türkçülük dâvâsının başlangıç ve sonuçlanış sürecinde oluşturulan korku ortamı ile okullara kadar yaygınlaştırılan olumsuz yorum ve propagandalar ve tek parti diktatörlüğünün gereği olan tek yanlı yayınlar, olup bitenlerin anlatıldığı ayrıntılı ve doğru bilgilerin yayılmasını önlemiştir. Dâvâ sonunda aklananların çıkardığı tirajı çok düşük ve yeterince dağıtılamayan dergiler de konunun yeterli olarak öğrenilmesinin engeli olarak değerlendirilebilir.

Çetinoğlu: Dâvânın açılmasında dış etkenler veya birilerinin dostluğunu kazanma amacı var mıydı? Var idiyse kimlerdi?

Sefercioğlu: Dâvâ 2. Dünya Harbi’nin sonuna yakın yıllarda açıldı ve sürdürüldü. O yıl, Almanya gerileme sürecine girmiş, Rusya Avrupa içlerine akmağa başlamıştı. O zamana kadar Almanya yanlısı bir siyaset güden Türkiye,  rota değiştirmek ve Rusya’ya göz kırpmak ihtiyacını duyuyordu. 03 Mayıs 1944 yürüyüş ve gösterisi bunu sağlamanın bir bahanesi olarak düşünüldü. Basit ve masum bir gençlik eylemi bahane edilerek, konu bir rejim dâvâsının gerekçesi durumuna dönüştürüldü. Yani, 03 Mayıs 1944 birilerine (Sovyet Rusya’ya ve komünistlere) yaranma aracı olarak kullanıldı.

Çetinoğlu: Tek parti zihniyetine karşı çıkanların sindirilmesi söz konusu muydu?

Sefercioğlu: Elbette! Ancak tek parti anlayışına karşı olanlar,o zamanki dünya şartlarının gereği olarak 1945’de çok partili hayata geçilmesi üzerine çabuk toparlandılar ve iktidarla olan mücadelelerinde 03 Mayıs olayını sömürürcesine kullandılar.

Çetinoğlu: Dâvâ, Türk milliyetçiliği fikriyatını ne yönde etkiledi?

Sefercioğlu: O zamana kadar Türk milliyetçiliği, dergi veya gazete yazıları ile yayılmağa çalışılan, bu yüzden de etkisi hiç derecesinde idi. Dâvâ sonunda serbest kalan Türkçüler, öteki dâvâ arkadaşları ile birlikte, düşüncelerini çıkarmaya başladıkları dergilerle yaymağa çalıştılar. Art arda Toprak, Özleyiş, Kür-Şad,  Altınşık, Tanrıdağ gibi dergiler çıkarıldı. Fakat onlar kısa ömürlü, dağıtım imkânları yetersiz dergilerdi. 1945-1950 arasında kurulan, Ankara’daki Türk Kültür Derneği, İstanbul’daki Genç Türkler Cemiyeti, Türk Kültür Çalışmaları Derneği, Türk Kültür Ocağı ve Türk Gençlik Teşkilâtı adlı kuruluşlar da kıt imkânlarla Türkçülük fikriyatını yayma çabasında oldular. Ama bunlar dâvânın benimsetilmesi bakımından yetersiz çabalardı. Fakat o talihsiz olayların Türk milliyetçiliğine büyük bir ivme, etkili bir hareket ve yaygınlık kazandırdığı kesindir, diye düşünüyorum. 

Çetinoğlu: 3 Mayıs 1944 mağdurlarının ortak özelliği, Türk milliyetçisi olmaları idi.  Buradan ‘milliyetçilik kavramı‘na geçmek istiyorum. Milliyetçilik kavramını, efrâdını câmi-ağyarını mâni cümlelerle nasıl tanımlarsınız?

Sefercioğlu: Milliyetçilik, bir millete ve ülkesine yürekten bağlı olmak, onların çıkarlarını maddî ve manevî açılardan her şeyin üstünde tutmak, milletinin yükselmesi, ilerlemesi, dünyanın öteki toplumları arasında seçkin bir yer edinmesi için fedakârlıkla ve feragatla çalışma, gerektiğinde kendini milleti ve yurdu için feda edebilme  ülküsü olarak tanımlanabilir.

Çetinoğlu: Genç Türk milliyetçileri kendilerini hangi beşerî zaaflardan arındırmak, hangi hasletlerle donanımlı hâle getirmek mecburiyetindedirler?

Sefercioğlu: Günümüz gençlerinin en büyük zaafı okumayı sevmemeleri, dersleri ile ilgili yayınları bile zorla okumalarıdır. Günümüzün teknolojisi bu alışkanlığı ortadan kaldırmakta veya böyle  bir alışkanlığın oluşumunu önlemektedir. Oysa ülkemizde yayılanmış, onları beşerî zaaflardan arındıracak pek çok kitap ve dergi yazıları vardır. Onlar okunabilse, sorun büyük ölçüde çözümlenir. Onların okuma alışkanlığı kazanmasında ailelerin, okulları ve çevrenin de önemli rolü olmalıdır. Okumayana buradan hitap etmenin hiçbir anlamı olamaz.

Çetinoğlu: Genç Türk milliyetçilerinin önemli bir kısmı, din ile ilişkilerini asgarî seviyede  tutuyor. Konu ile ilgili değerlendirmelerinizi alabilir miyim?

Sefercioğlu: Genç Türkçülerin (yani Türk milliyetçilerinin) dinle olan ilişkilerinin asgarî düzeyde oluşu da eğitim ile ilgili bir husustur. Aileler bu konuda yeterince bilinçli değildir. Okullardaki din eğitimi de âdet yerini bulsun kabilindendir. Bu durum bütün gençler gibi genç Türkçüleri de etkilemektedir. Bunun için gençlerimize sistemli, softalığa yöneltmeyen bir din eğitimi sağlanmalıdır. Tabiî, bu devlete düşen bir görevdir.

Çetinoğlu: Türk milliyetçiliği, kültür temeline dayalıdır. Türk milliyetçilerinin  benimseyeceği kültür anlayışından söz eder misiniz?

Sefercioğlu: Türk milliyetçileri kültürümüzün her dalıyla ilgilenmeli onların gelişimine katkısı olacak her alanda, özellikle de sanatın her dalında yer ve rol almalıdır. Kültürümüzün gelişmesi, gençlerin bu alana ilgi göstermesi sağlanabilir.

Çetinoğlu: Türk milliyetçilerinin aksakalı‘ olarak genç milliyetçilere mesajlarınızı iletmek ister misiniz?

Sefercioğlu: Bu soru ile ilgili mesajların, önceki üç soruya vermeğe çalıştığım cevaplarda yer aldığını sanıyorum.

Teşekkürlerimi sunarım.

Prof. Dr. NECMEDDİN SEFERCİOĞLU’nun biyografisi

Nevşehir’in köklü bir ailesinin oğlu olarak 29 Haziran 1931 tarihinde Nevşehir’de dünyaya geldi. Babasının memuriyeti sebebiyle 7 yaşında iken Ankara’ya geldiğinden ilkokulu Ankara’da, ortaokulu  Nevşehir’de, Lise’yi Adana’da, yüksek tahsilini Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Kütüphânecilik Bölümü’nde tamamladı.

1962 yılında mezun olduğu bölümde asistan olarak göreve başladı. 1965 yılında ABD’ye gidip meslekî eğitim gördü. 1968’de doktor, 1982’de yardımcı doçent, 1986’da doçent, 1990’da profesör unvanını aldı. 1998 yılında Gazi Üniversitesi Basın yayın Yüksek Okulu Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Bölümü Başkanı iken, yaş haddinden emekli oldu.

Lise sıralarında başladığı cemiyet çalışmaları sırasında; Sağlık Eski Bakanı Mehmet Aydın, Prof. Dr. Osman Turan, Prof. Dr. Remzi Oğuz Arık, Prof. Dr. Emin Bilgiçz, Adnan Ötüken ve Nejdet Sançar gibi Türk milliyetçiliğine unutulmaz hizmetler veren pek çok kişi ile; Türkiye Milliyetçiler Derneği’nde, Türk Ocakları’nda, Ankara Aydınlar Ocağı’nda, Türkiye Yazarlar Birliği’nde, Türk Kütüphâneciler Derneği’nde berâber oldu.

İlk yazısını, Bayrak şairi Ârif Nihat Asya’nın Adana’dan, milliyetçi fikirlere sâhip oluşu sebebiyle Edirne’ye sürgün edilmesinden kaynaklanan üzüntüyle kaleme aldı. Bu şekilde başlayan yazı hayatı, günümüze kadar aralıksız devam etti. Kalem, Ürün, Demokrat Nevşehir, Mefkûre, Gurbet, Okumak, Ark, Sanat Yolu, Kütüphânecilik, Ocak, Kitaplar Âlemi, Yeni Yayınlar, Türk Kültürü, Orkun, Sizin Gazete, Kamu Hizmeti, Tercüman, Gazi’nin Sesi, Orta Doğu, Türk Diplomatik, Milliyetçi Yorum isimli dergi ve gazetelerde makaleleri yayınlandı. Radyo ve televizyonlarda konuşmalar yaptı. Hâlen Türk Ocakları Genel Merkezi tarafından Ankara’da yayınlanan Türk Yurdu Dergisi’nin Yazı İşleri Müdürüdür.

Prof. Dr. Necmeddin Sefercioğlu; 3 erkek, 1 kız evlat babasıdır. 2’si erkek, 6’sı kız olmak üzere 8 torunu vardır.

 

 

 

 

3 Mayıs Türkçülerin Bayramı

 

Yıl 1944, 3 Mayıs, yine böyle bir bahar sabahı, milli mücadelenin kara bağrında Ankara’da bir kıyamet koptu. Bu kıyamet, hayra alametti ama şer gibi gösterildi.

Türkçü yazarımız, Atsız’ın Orhun Dergisi’nde devrim başbakanını, komünizmin gelişmesi karşısında ikaz etmek için yazdığı açık mektup, büyük hadiselerin başlangıç noktası oldu.

Böyle bir bahar sabahı, bu topraklar için toprağa düşenlerin çocukları vatansızlara, imansızlara karşı dik durdular. Yeni nesilleri ilkokuldan başlayarak üniversiteye kadar, Allahsız, ahlaksız, ruhsuz bir felsefe ile yetiştirmek isteyenleri bu görüşün temsilcilerini protesto ettiler.

3 Mayıs 1944 bir bahar sabahı, milli destanların söylendiği, meçhul şehidin yükseldiği, meydanları kendi maksatları için kullanarak, iman kalelerini devirmek, ulus meydanını kızıl meydana çevirmek isteyenlere karşı geldiler.

Senelerdir, milli mücadeleyi yapan ruh, Kuvay-ı Milliye ruhu, bu meydanlarda yok edilmiş, Mehmetçiğin ve adsız kahramanların hakkı, yüksek makam, bol harcırah milliyetçileri tarafından “Biz yaptık, biz yarattık, etrafında sımsıkıyız” gibi beylik nutuklarla bu meydanları gasp etmişlerdi.

3 Mayıs 1944, bir bahar sabahı, genç Kuvay-ı Milliyeciler, ezilenlere hakkını vermek, ezenlere haddini bildirmek için harekete geçtiler. Bu harekete karşı, kendi menfaatlerinden başka, bir şey düşünmeyenler, vatanları oturdukları sandalye kadar dar olan Türklüğe değil, Türk olmayanlara yar olanlar bu yerli ve milli hareketi hazmedemediler. O tarihte Türkçüyüm, türküm demek bile suç sayılıyordu.

Çankaya ile Emniyet Müdürlüğü arasında mekik dokuyan yüksek isimler, alçak seciyeliler, karayı ak, akı kara gösteren hokkabazlar kendilerine karşı yapılan bu hareketi, devletin, kanun hatta vatanın aleyhine bir hareketmiş gibi gösterdiler. İlhamlarını Allah-Millet-Vatan sevgisinden alan bu insanlara çamur attılar. Faşist dediler. Kendilerine karşı yapılan bu hareketi vatana ihanet gibi gösterdiler.

Türk Milliyetçilerini, devlete, kanuna karşı gelmekle suçlayan bu adamlar bizzat kendileri kanuna aykırı konuşarak mahkemelerden evvel hüküm vererek kanunları vicdansızca çiğnediler. Bu adamlar bununla da kalmadılar, yabancı deyince tüyleri diken diken olan Türk milliyetçilerini “Yabancı Parmağı” ile harekete geçen insanlar olarak gösterdiler. Vatan Hainliği ile suçladılar.

Okul sıralarında iken komünizme karşı kendini helak edercesine vatan için, millet için mücadele eden gençleri, fakültelerden anarşist diye kovdular. Adaleti politikanın kendi eline teslim ettiler. Vatanın kara sevdalılarını yalın kılıç, meydana atılan Türk Milliyetçilerini zincirlere vurdular. Divan-ı harbe verdiler. Zindanlara attılar, tabutluklara koydular. 1500 mumluk ampullerin altında ecel terleri döktürdüler.

1944’den sonra Türk diline yeni bir kelime girdi. TABUTLUK! Milliyetçiliğe gösterilen düşmanlığı Milliyetçilere yapılan engizisyon işkencelerini ve bunların kapsadığı geniş ve derin manaları anlayıp ve ifade eden bir kelime o devrin sembolü olmuştur. Tarih boyunca onların bahsi geçtikçe tabutluk anıldıkça onlar hatırlanacaklardır.

Türkeş ve arkadaşları için yerel mahkemenin verdiği mahkûmiyet kararını askeri Yargıtay bozdu. Bozma kararında sonra Türkeş ve arkadaşları beraat ettiler. Ancak bu işkenceleri yapanlardan hiçbir zaman hesap sorulmadı.

Bu dava ile ilgili olarak rahmetli başbuğumdan dinlediğim bir anıyı sizlerle paylaşmak istiyorum;

Başbuğ Türkeş, bu dava sebebiyle Tophane Cezaevinde tutukluydu. Yargılama esnasında rahatsızlanır ve Haydarpaşa GATA’ya kaldırılır. GATA’da yanında iki asker ile muayene sırasını beklerken Prof. Dr. Tuğgeneral kendisini görür ve sorar; “Suçunuz nedir?” Türkeş cevap verir; “Ben üsteğmenim, Türkçülük yaptığım iddiasıyla tutuklandım. Hastalanınca beni buraya gönderdiler.”

Komutan doktor, askerlere odasını gösterir ve “bunu benim odama götürün, siz dışarıda bekleyin” der. Askerler, Türkeş’i komutanın odasına alırlar. Bir müddet sonra komutan odaya girer, Türkeş ayağa kalkar, komutanın karşısında hazır ol vaziyetine geçer. Komutan elini Türkeş’in omzuna koyarak; “Otur evladım” der ve kendisine “Hiç üzülme, senin çocuklarına bırakacağın en önemli miras budur, Türk Milliyetçiliğidir” der.

Türkeş’e “Seni burada tedavi edeceğim, bir daha cezaevine göndermeyeceğim, sadece duruşmalara gidip tekrar buraya geleceksin” der. Türkeş komutana teşekkür ederek şöyle der; “Komutanım, beni tedavi edin ve tekrar cezaevine gönderin, çünkü benimle beraber olan arkadaşlarıma ihanet etmiş olurum, onlar da “Türkeş bizi sattı” diye düşünürler. Komutan Türkeş’i alnından öperek; “İşte beklediğim cevap buydu, sen gerçek bir Türk Milliyetçisisin” der.

3 Mayıs bunun için çok önemlidir ve Türkçülerin bayramıdır.

Türkçülerin 3 Mayıs Bayramı Kutlu Olsun.

 

 

Taziye Özrün Merdivenidir

“…Nadir şekilde de olsa üzüntüyle işitiyoruz ki, milletin tarihini okumamış veya milli duygudan yoksun kalmış oldukları anlaşılan bazı şahıslar, yabancıların aleyhimizde ileri sürdükleri suçlamaları reddetmedikten başka, vatanlarını kabahatli göstermekten çekinmiyorlar.”

Son yıllarda milli birlik ve bütünlüğümüzü zedeleyici örnekler sergileyen, milli kimliği dışlayan, asılsız bir soykırım için Türk milletini iknaya çalışan  bazı siyasileri ve devlet adamı örneklerini gördükçe; değerini daha iyi anladığımız Mustafa Kemal Atatürk‘ün yukarıdaki konuşmasında işaret ettiği gerçekler, düne ve bugüne ışık tutuyor.

Dün İstanbul’da Mütareke basınının işgalcilere yaranmak için alçakça yürüttükleri faaliyetler bugün tekrarlanıyor. Bazı yazarları gördükçe; Türkiye düşmanı lobileri artık dışarıda aramaya gerek yok. Bir kısmı menfaat karşılığı, kimileri de etnik ırkçılığın etkisiyle Türk ve Türk tarihi ile hesaplaşacaklarını zannederek toplumu geriyor ve tahrik ediyorlar. Türkiye’nin yeni yüzünü temsil ediyorlarmış. Bu yüz yeni de değildir. Biz bu yüze alışığız. İhanet edeni bol bir ülkeyiz.

Türkiye artık tehlike algılamasında ve ülke yararı konusunda birbiriyle hiç de mutabık olmayan, kemikleşmiş ayrışma ve kamplaşmaları yaşıyor. Sistemin ve rejimin ortak stratejik düşünme ve tavır alma mekanizması zayıflıyor ve kan kaybediyor. Milli birlik ve bütünlüğü tahrip eden bu olumsuz süreç, bazılarına göre bütünleşmedir. Milli devlet ve üniter yapının zedelenmesi, özerk bölgeler ve klasik feodal yapılar bazılarına göre,yeni Türkiye‘nin resmidir. Etnik ırkçılık ile demokrasinin bağdaşabileceği sahtekârlığı işin bir başka boyutudur. Yeni Türkiyeci bu sahtekâr güruhta; soldan, sağdan, liberalden ve İslamcıdan isimler var. Acaba bu neden böyle? İşin özü, artık sağ-sol kutuplaşmasıdeğil; Türkiye’den yana olanlarla, Türk ve Cumhuriyet düşmanlarının ayrışmasıdır.

Tarihini bilmeyen, önemsemeyen, kendisine öğretilmeyenlerin çoğunlukta olduğu, kendi kendini suçlama hastalığına sahip, iç kısır siyasi çekişmelerin yaygın olduğu bir toplumda milli davalara sahip çıkılamaz. Mutabakatlar da gelişemez.

I.Dünya Savaşındaki ölümler üzüntü vericidir. Ancak bu herkes için geçerlidir. Sadece Ermeniler bundan zararlı çıkmamıştır. Buna rağmen,taziyenin merkezine Ermenileri oturtmak büyük bir yanlıştır. Başbakanın taziyesi ispat edilemeyen sözde soykırım iddialarının ön kabulü olmuş, tarihi çarpıtma çabalarına malzeme teşkil etmiştir. Mütareke ve işgal yıllarında Osmanlı Arşivi İngilizlerin elindeydi. Eğer soykırım gerçek olsaydı; ortaya konurdu. Malta sürgünlerinde de yargılananlara bu suçu yükleyemediler.

Harp halinde Osmanlıyı arkadan hançerleyen Ermeni terör örgütleri ve yandaşları, Ermeni oldukları için değil; devletleriyle savaştıkları için öldüler. Kaldı ki; bu tarihe kadar Ermeniler arasında paşalar, dışişleri mensupları, altın ticareti ile uğraşan üst gelir gurupları vardı. Ermeniler nasıl kullanıldılar ki, birden devletlerine isyan edip, devlet adamlarına – Sultan II. Abdülhamit örneğinde olduğu gibi- suikastlar düzenlediler, isyanlar çıkardılar, Talat, Cemal ve Sait Halim Paşaları, dışişleri mensuplarımızı şehit ettiler.

518.000 şehit verdik. Toplu mezarlar ortada. Ermenilerin mezarları nerede? Bize kimse taziyede bulundu mu? Bu işgüzarlık ve sözde bir adım öne çıkma merakı nedir? Bizim Ermeni vatandaşlarımızla bir sorunumuz da olmadı. Diaspora, ABD ve Fransa başta olmak üzere yabancılarla evlenen Ermenilerin neden ana dillerini ve kimliklerini unuttuklarını çözebilmelidir. ABD’de ayinler, Ermenice yerine İngilizce yapılıyor. Selçuklu öncesi Anadolu’da Ermenileri katleden Bizans‘ın varisleri kimlerse, isyancı Ermenileronlardan özür beklesinler. Türk Milletini özre alıştırmayalım.

Soykırım bir milleti, bir gurubu son mensubuna kadar sistemli ve sürekli olarak, fiziki ve kültürel anlamda tarihten silmektir. Osmanlı ile savaşanlarla savaşmak soykırım mı? Bir dönem sadık taba olup imtiyazlı kılınacaksınız, daha sonra soykırıma uğradık diyeceksiniz. Bunu ancak tarih bilmeyen toy politikacılar yutar.

Türk Ermenileri, Rumları ve Yahudileri Türk Milletinin birer parçasıdırlar. Yurt dışında çoğu kere dışlanırlar. Milli kimlikleri Türk’tür. Milletleşme ayrıştırmayan, kaynaştıran kültürel bir olgudur. Boy, kabile, aşiret, mezhep ve etnik taassubun aşılmasıdır. Ne farklılıkları kutsallaştırma; ne de farklılıkları reddetmedir. Etnik kapalılığın ve ırkçılığın reddedilmesidir.

 

 

 

Kim Ne Der?

 

Bizi bu havalar mahvetti!

Bu havalarda istifa ve istifade ettik demokrasiden.

Bu havalarda bulandı sular birden. Sağlı sollu oltalar dudaklarımıza saplandı.

“Şah mat!” deme sevdası var. Lakin oyun bitince, şah da piyon da aynı torbaya giriyor.

“Bizim çocuklar” 12 Eylül’ü gündeme getirdi ve getiriyor.

Kim neden “evet”, kim neden “hayır” der, ayrı tartışma konusu.

-Mesele nedir diye sormayın. Evet mi hayır mı?

-Yahu kardeşim, bir dakika, anlayalım mevzuu?

“Aslında toplumu böldü bu referandum” diyenler var, ama doğru değil.

Çünkü bu referandum toplumun yüzde doksanını bir açıdan birleştirdi: Neden ve neye oy vereceğini bilemeden “evet” ya da “hayır” demek noktası! Mevcut iktidarın ve muhalefetin beraberce başardıkları bir şey bu. Alkışın büyüğü iktidara, küçüğü muhalefete.

Kaç defa önerdim aslında, dinleyen olmadı!

Dedim ki, bunca masraf ve heyecana gerek kalmadan AKP ve koalisyon ortağı bu işi kendi başlarına halletsinler. Milleti üzmesinler, dedim. Dinlemediler. Olsun!

Şu işi internetten yapalım, olsun bitsin, dedim.

Nasılsa AKP’de hücceten “evet” oyları beklentisi var.

Cemaat de, internet oylamalarında epey bir tecrübe sahibi.

Mesela isteseler, ibadet vecdi ve cennet hayaliyle referandumda “evet” hanesini internetten,  Amerikan ATT’den servis alır ve tıklarlardı sabah akşam ailecek.

Hem bu şekilde insanlar vakitlerini ve enerjilerini boşa harcamak yerine, ibadete verirlerdi. Sonrasında zahmetsiz bir şekilde her şeyi sonuçlandırır ve sonuçları Washington’a hemen bildirirlerdoğrudan cennete giderlerdi. Cennetlik “Evren” gibi dünyada iken cennetle müjdelenme durumları olurdu.

“Küresel” bakmak lazım her meseleye. Seçimin de küresel bir oy’un olduğunu unutmadan.

Hadi sayalım bakalım ne çıkacak?

Kevin Kostner evet diyor; Al Pacino, hayır. Hatta Robin Williams iki kere hayır diyecekmiş. Vietnam sendromunu atlatamadı adamcağız. Ölü Şairler Derneğine üye olmuş.

Ama bir dakika! Yaşayanları hallettik, ya ölüler?

Ama onun da çaresi var: 1946’dan beri ahrete irtihal edenleri kayıtlardan çıkarıp sonra üçte ikisini “evet” hanesine kaydetmek yeterli olurdu. Kabir azabı çekenler de bu şekilde sadaka-i cariye edinmiş olurdu.

Fetvası zaten geldi.

Geriye kaldı uygulaması…