23.2 C
Kocaeli
Pazartesi, Temmuz 27, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 887

Ramazan’a Nasıl Hazırlanmalıyız?

 

Yüce Rabbimizin bizlere ihsan buyurduğu çok feyizli ve bereketli mübarek üç aylar mevsiminde bulunuyoruz.  Bu mübarek zaman dilimi içerisinde biz Müslümanları bedenen, kalben ve ruhen Ramazan’a hazırlayan Recep ve Şaban aylarının ayrı bir önemi bulunmaktadır. Bu ayların feyiz ve bereketinden azami ölçüde istifade edebilmek ve Ramazan-ı Şerife gereği gibi hazırlanabilmek için bu ayların değerini bilmeli ve en iyi şekilde değerlendirmeliyiz. Öyleyse ne yapmalıyız ki, bu ayları ihyâ etmiş olabilelim?

Her konuda insanlığa en güzel örnek olan Hz. Peygamber (s.a.s)’in uygulamaları bize bu konuda ışık tutmaktadır. Peygamber Efendimiz (s.a.s.) üç ayları sevinçle karşılar, bu aylarda diğer zamanlardan daha fazla oruç tutar, nafile namazı kılar, çok tövbe eder, Kur’an okur ve daha çok infakta bulunurdu. Özellikle Ramazan ayında ibadetlerini yoğunlaştırır, Ramazan’ın sonlarına doğru kulluğun zirve noktasına çıkardı.Bizler de Peygamberimizin yaptığı gibi içtenlikle Yüce Allah’a yönelerek, ibadetlerimizi, hayır ve iyiliklerimizi artırarak manevî kazanç mevsimi olan bu aylarıen iyi şekilde değerlendirmeye çalışmalıyız.

Bunun için öncelikle yapmamız gereken şeylerden biri nefis muhasebesi yapmak, kulluğumuzu gözden geçirmek ve hatalarımızı düzeltmeye çalışmaktır. Hadisi şerifte; “Hesaba çekilmeden kendinizi hesaba çekiniz”(Tirmizî, Kıyamet, 14) buyrulduğu üzere kendimizi hesaba çekmeliyiz. Çünkü böyle kıymetli vakitler kendimizi hesaba çekmemiz, nefis terbiyesi yapmamız ve kulluk bilincimizi tazelememiz için önemli bir fırsattır. Mübarek gün ve gecelerde günahlarımızın affı için bol bol tövbe ve istiğfarda bulunmalıyız. Ayrıca kul haklarından kurtulmak için de üzerimizde hakkı bulunan kimselerle helalleşmenin yollarını aramalıyız.

Bu aylarda yapılabilecek ibadetlerin başında oruç gelir. Çünkü Recep ve Şaban aylarında oruç tutmak suretiyle Ramazan’a hazırlanmış oluruz.Peygamber Efendimiz (s.a.s.) de Receb ve Şaban aylarında oruç tutmaya büyük önem vermiş ve bu aylarda çokça oruç tutmuştur.(İbnHanbel, I, 27; Nesâî, Sıyâm, 70)Hz. Aişe (r.anha) Validemiz Peygamber Efendimizin bu mübarek aylara verdiği önemi şöyle haber veriyor: “Resûlullah’ın Şaban ayındaki kadar oruçlu olduğu bir ay görmedim.”(Müslim, Sıyam, 175)

Yine Hz. Aişe validemizin bildirdiğine göreHz. Peygamber (s.a.s.) Ramazan’dan başka hiçbir ayı tamamen oruçlu geçirmemiştir. (Nesâî, Sıyâm, 35) Bundan dolayı bu ayların tamamını oruçlu geçirmek yerine belirli günlerde oruç tutmak suretiyle Ramazan’a hazırlanılmalıdır. Mesela bu ayların başında ortasında ve sonunda veya her ayın Pazartesi ve Perşembe günleri oruç tutulabilir.

Bu mübarek aylar Kur’an’la daha fazla hemhal olmamız gereken zamanlardır. Yüce Kitabımız Kur’an-ı Kerim’in indirildiği rahmet ayı Ramazan’a hazırlanırken Kur’an’a hayatımızda daha çok yer vermeliyiz. Çokça Kur’an okumalı, hatimler indirmeli, okunan Kur’an’ları dinlemeli ve onun evrensel mesajlarını daha iyi anlamaya ve hayatımıza tatbik etmeye çalışmalıyız.

Yine namazlarımızı vaktinde ve camide cemaatle kılmaya gayret göstermeli, eğer kılamadığımız namazlar varsa bunları kaza etmeli, fırsat buldukça çokça nafile namaz kılmalıyız.

Duaların makbul olduğu kandil gecelerini içinde bulunduran Recep, Şaban aylarını dua ve niyazlarımızla ihya etmeye gayret göstermeli,kendimiz için olduğu kadar anne-babamız, aile fertlerimiz,ebediyete göçen yakınlarımız, devletimizin bekası, milletimizin ve tüm din kardeşlerimizin huzur ve mutluluğu için bol bol dua etmeliyiz. Bu mübarek vakitlerde Allahu Teâlâ’yı çokça zikretmeli, çok tövbe etmeli, Peygamber Efendimiz (s.a.s.)’e salavat getirmeliyiz.

Zekât ve sadaka-ı fıtırlarla fakirlerin sevindirildiği, Müslümanların birbirlerine iyilik ve ikramlarda bulunduğu hayır ayı Ramazan’a yaklaşırken hayır ve hasenatımızı artırmalı, cömertlik duygularımızı canlandırmalıyız.En yakınlarımızdan başlamak suretiyle çevremizdeki ihtiyaç sahiplerine imkanlarımız ölçüsünde yardım etmeli, bol bol sadaka vermeliyiz.

Bu mübarek aylarda yapılabilecek güzel davranışlardan biri de sevgi, saygı ve kardeşlik duygularımızı pekiştirmektir. Bunun için dargınları barıştırmalı; kin, nefret ve düşmanlıklara son vermeli; birlik-beraberliğimizi bozan, kardeşlik hukukumuza zarar veren yalan, dedi-kodu, sui zan, iftira ve haset gibi kötü davranışlardan son derece sakınmalıyız. Ayrıca anne-babalarımızı arayıp sormalı; akraba ve komşularımızla ilişkilerimizi düzeltmeye özen göstermeli; öksüz, yetim, kimsesiz,hasta ve yaşlılarla ilgilenmeliyiz.

Kısaca içinde nice ilâhî tecellilerle şereflendirilen mübarek Regaip,Mirac ve Berat gecelerinin bulunduğu Recep ve Şaban aylarını en güzel şekilde ihya ederek Ramazan-ı şerife hazırlanmalıyız.

 

 

Değerler Yanılgısında Debelenen Toplum

 

Milletler doğarlar, büyürler ve ölürler. Aynen insanlar gibi…

Bazı milletlerden başka milletler türer, bazısının ise nesli kesilir; başka milletlerin hegemonyasında tarihin tozlu sayfalarına doğru yelken açarlar.

Bugün için Türkiye’mizde yaşayan bizlerde de, bazı bazı ve çeşitli açılardan bu süreçler kısmi olarak gözlemleniyor.

Bu arızaların en başında da ‘inanç eksikliği’ göze çarpıyor.

‘İnanç’ derken, aklınıza namaz kılmak, oruç tutmak gelmesin!

Bunlar zaten Allah’ın emri olan, insanı mutlu eden şekilsel ibadetler…

Benim bahsettiğim ise ‘inanç’…

Bugün için genel olarak aziz milletimizin önemli bir bölümü görsel şartlara takılarak ‘öz’ü kaçırmış durumda.

Elimizi açıp Allah’a yalvarırken bile inanmadan dua ediyoruz çoğumuz.

Desinler, beni beğensinler diye bile ibadet edenlerimiz var, değil mi? Yok mu aramızda böyleleri? Yalan mı?

Özü ıskalayıp, şekle takılan, şekil şartlarını yerine getirdiğinde ‘cennetin tapusunu’ aldığını zannedenlerimiz yok mu?

‘Nefse hoş gelen’ şeyleri bir şekilde kitabına uydurup, uymayanları da ‘zaman icabı’ deyip hoş görüp; günümüzü gün etmiyor muyuz?

Dünyanın ömrüne tarih biçmeye çalışırken, kendi ölümümüzle birlikte kıyametimizin kopacağını bilmez gibi yaşamıyor muyuz, çoğumuz?

‘Afakî şeylere’ takılıp, hayali şeyleri saatlerce konuşurken, kendi gerçeğimiz olan gönül âlemimizden bir nebze olsun bahsedebiliyor muyuz? Bırakın bahsetmeyi, biliyor muyuz?

‘İnsan’ olmadan ‘İslâm’ olunamayacağını bildiğimiz halde, insanca yaşamaya gayret bile göstermiyoruz.

Manevi iklimlerden bahsedenleri “İşte konuşuyor yine…” deyip dinlemezlik etmiyor muyuz çoğumuz?

Komşumuzu, arkadaşımızı, din kardeşimizi eleştirirken mangalda kül bırakmazken; iş kendimize gelince, ‘sen benim kalbime bak’ riyakârlığına yatıp, zamanın arkasına saklanmıyor muyuz?

Velhasıl-ı kelâm, inanmıyoruz!

* * *

Devrin birinde müthiş bir kuraklık baş gösterir…

Dereler kurur, göllerde tek damla su kalmaz, kuyuların dibi görünür. Gök yüzünden tek damla yağmur düşmez. Hayvanlar susuzluktan, ekinler yağmursuzluktan kırılır…

Köylü toplanır, yağmur duasına çıkmaya karar verir.

Köyün camiinin imamı önde, cemaat arkada yola düşerler. Bir tepeye gelip; dualarını ederler, ederler…

Tabii, bırakın yağmuru, tek bir bulut bile görünmez.

Köylü perişan ve yılgın bir vaziyette geri dönerken, o bölgede mübarek zat olarak bilinen bir muhtereme rastlarlar.

–  Nereden gelirsiniz böyle ağalar, diye sorar o zat.

–  Efendim malum kuraklık var, yağmur yağsın diye duaya çıktık, derler köylüler.

O zat tekrar sorar:

–  Yağdı mı peki?

–  Yok efendim neredeee? En ufak bir bulut bile havada yok.

–  Ama siz zaten yağmur yağmasın diye dua etmişsiniz, deyince o zat; köylüler itiraz ederler.

–  Aman efendim hiç öyle şey olur mu? Bakın, ekinler de biz de kuruduk, neredeyse susuzluktan hepimiz öleceğiz. Hiç yağmur yağmasın diye dua eder miyiz? Diye söylenirler…

O zat da cevap verir:

–  Eğer gerçekten, yağmur duasına inanarak çıkmış olsaydınız, dönüşte ıslanmayasınız diye elinize ‘şemsiye’ alırdınız. Ama hiç birinizde şemsiye yok(?)

Çünkü her şey inanç ve kabullerde gizlidir…

 

 

Türk Dünyası ve Kazanlı Alimler

 

İstanbul’da önemli etkinlikler yapan Dersaadet Kültür Platformu Başkanı Mehmet Kamil Berse Eskişehir’deki Kazanlı Yenilikçi Alimler Uluslararası Sempozyumu’na davet etti. Geçtiğimiz yıl Eskişehir 2013 UNESCO Somut olmayan Kültürel Miras Başkenti ilan edilmişti. Şimdi bu marka Tataristan’ın Başkenti Kazan’a geçti. Vali Güngör Azim Tuna bu bayrağı daha sonra Kazan’a teslim etti. Söz konusu Kazanlı Yenilikçi Alimler Şehabettin Mercani, Rızaeddin Fahreddin ve Musa Carullah Toplantısı Eskişehir Valiliği’nin de desteği ile gerçekleştirildi.

Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş veNevzat Gökalp ile birlikte Eskişehir’den gönderilen bir araç ile yola yola çıktık. Otobanda ne kadar da şık lokantalar, dinlenme ve doğal ürünler merkezi açılmış. Sapanca Berceste’de soluklandık. İçerisi bir fuar alanı gibi. Sadece karnınız doymuyor, gözünüz de bundan nasibini alıyor. Kurutulmuş meyvalar, baharat çeşitleri, yiyecek sosları, marmelatlar, kuru yemişler, zeytin çeşitleri, et dahil yöresel ürünlerin hepsi birbirinden daha dikkat çekici. Çuvallar dolusu ürünlerin bir kısmı mahalli renkleri havi örtülerle süslenmiş. Dizayn müthiş.

TÜRK DÜNYASI’NIN BİR ORTAK MEDYASI OLMALI MI?

Turgut Özal ile ülkemize giren otobanlar her geçen gün daha tabanını genişletiyor. Hızlı tren çalışmaları da öyle. Yol boyunca muhteşem sanayi tesislerimizle gururlandım. Eskişehir’e 6 saattte ancak varabildik. Eskişehir kadimliğiyle kalsa iyiydi ya; yenişehir olmuş, bol bol AVM, gökdelenlere yakın apartımanlar, siteler, lüks lokantalar, oteller birbiriyle yarışıyor. Tarihi dokuya ne kadar sahip çıkılmış tartışılır Eskişehir’de. Radyo’dan Muhammed Kutup’un 95 yaşında Suudi Arabistan’da vefat ettiği haberini duyunca fatiha gönderdik. Muhammed Kutup, İhvan-ı Müslimin liderlerinden Seyyit Kutup’un kardeşiydi. Mısırda senelerce zindanlara mahkum edilmişti fikirleri yüzünden. Sonra Suudilere iltica etmişti. Orada yaşıyordu. Allah’a adanmış bir ömür ile verdiği eserleri bizim neslimiz üzerinde çok etkili olmuştu.

Yol boyunca  Eskişehir 2013 logolu Türk Dünyası Gazetesini karıştırıyorum, tek satır bu etkinlikten bahsetmiyor. Oysa amacı böylesine bilgiler aktarmak. Nafile, boş yere aradım. 2013 bitmesine rağmen, etkinlik 2014’de sürmüş, fakat bu konuda tek satır yok, haberler otoriteye “merhaba” ağırlıklı. Sayın Abdullah Gül’ün de desteklediği Konya’daki Uluslararası Necip Fazıl Kısakürek Sempozyumu da bu tür bir gelişmeden nasibini almıştı. Beceriksizlerin elinde hala sempozyum kitapçığı bile yayınlanmadı. Liyakat değil de münasiplik ve sadakat öne çıkıncı böyle oluyor.

GURMELİK VE DÜŞÜNCE SOFRASI

Sempozyum günü geldi çattı. Salon beklendiği gibi kalabalık değildi. Adından medyanın bahsettiği, çoğu kuruluşların yönetiminde olan profesörler isimleri yayınlanmasına ve kendilerinin olur vermesine rağmen yine gelmediler. Niçin ısrar edilir bu isimlerde anlamak kabil değil. Başkan Mehmet Kamil Berse’nin eleştirildiğini görünce çok üzüldüm. O görevini yapmıştı. Ancak vaadler yerine getirilmemişti. Oysa böylesine kültür, sanat ve medeniyet hareketleri fedakarlık ister, beklenti falan içine girilmez. Bu önemli toplantıdan çok istifade ettim. Keşke sadece akademisyenler değil, değişik sektör temsilcileri, sosyologlar, psikologlar, hakimler ve hekimler de takip edebilselerdi bu fikir ziyafetli etkinliği.

Gurme Fransızca bir kelime. Bizde iyi yemekten anlayan kimse manasına alınıyor. Oyca İsmail Hami Danişmend’in sözlüğünde obur, çok yiyen, doymayan ve yemek seçen anlamına geldiği anlatılıyor. Galiba bir haftanın birkaç günü böylesi toplantılara iştirak etmeme rağmen, yine de doymamışım. Bu toplantıda bulunmaktan dolayı kendimi şanslı hissettim.  Eskişehir Valisi Güngör Azim Tuna konuşmasında “Türk dünyasının bütün değerleri hangi çağda ve hangi coğrafyada yaşanmış olursa olsun bizleri aynı değerler dünyasına davet etmiştir. Dolayısıyla değerler dünyamızda kimi zikredersek edelim, Türk dünyası gönül ummanına ulaşırız”dedi. Daha sonra her idarecinin yaptığı gibi vedalaşarak ayrıldı!

KAZANLI ALİMLER BUGÜNÜN SORUNU GÖRMÜŞ VE ÇÖZÜM ÜRETMİŞLERDİ

Türk Dünyası için  küresel oyunlar her zaman oynanabiliyor. Bugün için de bu varittir. Türk Dünyası’ndan İstanbul’a gelenlere örnek verecek olursak Sadri Maksudi Arsal Tataristan’dan, Zeki Velidi Togan Başkurdistan’dan, İsa Yusuf Alptekin Türkistan’dan gelmesine karşılık isimleri Tatar, Başkurt, Uygur falan değil Türk oluyor. Doğrusu da bu. 300 Milyon Türk Dünyası böyle. Türkiye ayrıca dünya müslümanlarının da bir ilticagahıdır. En son Irak Cumhurbakanı Yardımcısı Ankara’ya sığındı. Suriye’den iltica edenler de öyle.

Toplantıda notlar aldım. Şöyleki: Kazanlı alimlerin yaşadığı sözkonusu dönemde şimdiki gibi İslam coğrafyası entelektüel bir kriz içindeydi. Ahmet Mithat Efendi’nin biyografisini de yazan Rızaeddin Fahrettin eserlerinde Tatar değil Türk olduklarına dikkat çekiyor. Yayınladığı dergide muhalif görüşlere de yer veriyor ayrıca. Doğu-batı alimlerinin düşüncelerinden istifade ediyor.Milli tarihi öne çıkarıyor. Değişik kesim ve topluluklarla birlikte yaşama arzusunu ortaya döküyor. Milleti kurtarma endişesi hep önde yer alıyor. Gelenekcilikte ve dinde aşırılığa karşı çıkıyor.Hep ahlak vurgusu yapıyor. Hükümlerin değişebileceğine inanıyor. Okumakla yaşamanın farklılığını hissediyor. Aklın kullanılmasını istiyor ve tecrübelerin önemini hatırlatıyor. Din ile dünya işlerini birbirine karıştırmamak gereği üzerinde duruyor. Kadınların mescide gidibileceğini anlatıyor.Tatar ismini İdil Ural Türklerine kaba anlamında Ruslar takıyor. İlk dönemlerde onlar bunu kabullenmiyor “Biz müslümanız” diyorlar. Hala da kimliklerine sahip çıkıyorlar.

Bütün Kazanlı alimler gibi Rızaeddin Fahrettin günümüzde örneği az bulunan araştırıp soruşturan, sorgulayan ve çok yönlü okuyan bir entelektüel. Biatı liyakatın önüne koymuyor. Eleştirilerinde gayretlilerin ilimden; ilim yapanlarda da gayretin yoksun olduğuna dikkat çekiyor. Meslek sahibi olmayı önemsiyor. Keşke bu kitaplar ve görüşler yardımcı ders kitabı olarak okutulabilse.

ORTAK BİR DİL: TÜRKİYE TÜRKÇESİ

Kazanlı alimlere göre İslam hayatlı bir din, hayatı yaşayan bir din. Güvenilir bile olsa beşer hata yapabiliyor. Keşke Çamlıca’da açılacak görkemli  cami gibi bir de İslami Araştırmalar Merkezi olsa, Türkiye diğer islam coğrafyasındaki gelişmelerden haberdar olabilse. Amerika’da 20 yıldır Memluklularla alakalı bir dergi yayınlanıyor!  Hilafet de siyasi bir kurumdur. Müslüman coğrafyasının da bir “kızıl elma”sı olmalıdır. Bugün islam coğrafyasında en büyük sorun ırkçılık ve mezhepçiliktir. Sapmalarda gelenekçilik ağır basıyor.

Musa Carullah yıllar önce “Türkiye  Almanya ile birlikte savaşa girmese acaba olmaz mıydı.” diye soruyor. İslam coğrafyasının bir lügati, kamusu olmalıdır. Malesef misyonerler hala etkin bir halde faaliyet gösteriyor. Usul ile uğraşmak bizi medeniyet hareketinden uzaklaştırır, terakkimizi de önler. Kazanlı alimler böyle bir uğraş içindelerdi.

Musa Carullah’ın 4 eserini Şeyhülislam Musa Kazım Efendi İstanbul’a sokmuyor ve yasaklıyor. Yasaklama burada cazibesini gösteriyor ve esereler gizli de olsa okunuyor, tartışılıyor. Gelişmenin adı Kazan’da yenicilik, İstanbul ise İslamcılık!”Bundan sonra yola nasıl devam edilecek?” alimler bunu tartışıyor. Şimdikilerin kulakları çınlasın. İslam coğrafyası aydınları problemlerini hem anlamak, hem de çözmek durumunda. Batı bugünkü haliyle hem bize düşmanlık yapıyor ve hemde insanlarımız onları taklid ediyor!”Bu münasebet nasıl sürecek?” alimler bunu değerlendirmeli, yeniden yorumlamalı. Türk Dünyasında ve islam coğrafyasında ortak bir dil olmalıdır. Buna en yakın da Türkçe’dir. Böyle bir görüş islam dünyasında müslümanların diğer dilleri öğrenmemesi anlamına gelmiyor. Farsca da ,Arapça da, Urduca da olsun.

İslam coğrafyası yeniden bir diriliş içinde olmalıdır. Suçlamak yerine düşünmek ve üretmek gerek! Aydınlar mayalayıcı görüşler içinde olmalılar. Çarlık Rusyasındaki zulüm ayyuka çıkınca İdil Ural Müslümanları için malesef 1917 devrimi bir umut oldu ve destek gördü.

KAFA KARIŞIKLIĞI İYİ MİDİR?

Kazan’da Şebahettin Mercani’nin talebeleri iki yıl dini açıdan eğitiliyor, daha sonrasında ise hukuk, tıp, biyoloji, tarım vs.uzmanlık öğretimi veriliyordu.  İslam coğrafyasında en acil sorun ortak dil sorunudur. Osmanlı Türkçesi bunu yaptı. Sıratımüstakim ve Sebilürreşad dergileri İstanbul ile aynı zamanda Kazan, Bakü ve Akmescit’te de okunuyordu. Türk Dünyası entelektüellerinin görüşlerinin aktarıldığı derginin Cağaloğlu’nda merkezi islam coğrafyası aydınlarının bir lokali gibiydi aynı zamanda.Sempozyumun en dikkat çekici tebliği yazar Ömer Hakan Özalp oldu.

İki gün yeni bilgiler edindik, kafamız karıştı, iyide oldu. Akşam yemeğini Eskişehir Devlet Hastanesi önündeki  “Kaşık Kaşık Anadolu Ayten Usta Gurme”nin Uluözler Parkı içinde yedik. Tutmaç(erişte) çorbası, kavurma (sahudi), kaşarlı bulgur pilavı, çömlekte kaşarlı patates, tahinli kabak musakkası, makarna, domates kurusu salatası yedik ayran ve çay içtik.

Türkiye’de üniversiteler yerini korumaya çalışıyor ve henüz yeterli bilim ve fikir üretemiyor. Cemaatler ise malesef büyük bölümü ile ekonominin ve siyasetin içindeler. Beslendikleri damarlar zarar görsün istemiyorlar. Oysa Türk Dünyası ve İslam Coğrafyasının en önemli sorunu insan endeksli politika üretememek, toplumumuza yatırım yapamamak. Aydınlarımıza böyle bir görev düşüyor. Dileğim bu tür toplantı ve sempozyumların artması. Akademik, edebi ve milli dille konuşulması. Fikri gurmelerimizin yol salık vermesi.

 

 

Türk Kültüründe H ı d r e l l e z

 

Kelimenin doğrusu:  Hızır İlyas’tır. Hızır, ölümsüz olduğuna inanılan bir peygamberin adıdır. Çâresiz kalan inançlı insanlar, rahatlamak için çözüm bulduklarında,“Hızır, imdadına yetişti !” denilir. Burada ismi geçen Hızır, ölümsüz hayata mazhar olan Hızır Aleyhisselâm’dır.

Hıdrellez; Rûmî takvime göre Nisan’ın 23. günü, milâdî takvime göre Mayıs’ın 6. günüdür. Bu güne Hıdrellez denmesinin sebebi şöyle açıklanır: Hızır Aleyhisselâm, kendisi gibi peygamber olan ve ölümsüz hayata sâhip bulunan İlyas Aleyhisselâm ile Hıdrellez günü buluşmuşlardır. Ve o gün, dertlilere devâ, hastalara şifâ dağıtmışlardır.

Musâhip-zâde Celâl, eski halk âdetlerini çok iyi bilen bir yazarımızdı. Eski İstanbul Yaşayışı isimli eserinde Hıdrellez’i, Hıristiyanların Noel babası’na benzetir. Musâhip-zâde şöyle anlatır:

“Bizim de, Hıristiyanların Noel Baba’sına benzetebileceğimiz bir babamız vardır. Adına Hızır Baba – Hızır İlyas deriz. Bir karşılaştırma yaparsak, benzer taraflarını da ayrı oldukları tarafları da görürüz. Noel, kışın kar yağarken gelir. Kırmızı mantosu, püsküllü külâhı, beyaz sakalı ile bacalardan odalara girer, çocuklara hediyeler getirir. Bizim İlyas babamız ise, baharın müjdecisidir. Pembeli, sarılı, allı – morlu bahar çiçeklerinden yapılmış cüppesi vardır. Al renkli külâhına sardığı baharın çimenleri gibi zümrüt yeşili pırıl pırıl parıldayan sarığının ucu, nurlu yüzünü ve ak sakalını okşar.

Halkımız;  içerisinde gümüş kuruşlar, çeyrek altınlar bulunan kırmızı kesecikleri geceden gül dallarına bağlardı. Hıdrellez’in veya eski deyimi ile Hızır İlyas’ın bereket getirmesi için keseleri bağlarken besmele çekilirdi. Açarken de besmeleyi ihmal etmezdi. Hızır İlyas, keseye para koymamışsa kimse üzülmezdi. Kesenin dolması için gelecek Hıdrellez gününe kadar beklenmesi gerektiğini bilirdi. Yine olmazsa, dilek tekrarlanır. Hızır İlyas, mutlaka imdada gelecektir.

Genç kızlar, gül fidanlarının dibine koydıkları toprak çömleklere kendilerine ait yüzük, küpe, düğme ve kolye gibi eşyalar koyarlar. Çömleğin ağzı bir yemeni ile bağlanır. Umulur ki Hıdrellez, kırmızı pabuçları ile bastığı yerlerde renk renk çiçekler açarak gelecek, elindeki değneğini dokundurduğu gül fidanlarında güller açacak, gül dibine konan çömleğe, dilek sahibinin kısmetini bırakacak. Sonra, bülbüllerin aşka gelip dem çekmeye başladığı saatlerde, geldiği gibi sessizce kayıp gidecek.

Ardında canlı bir bahar bırakarak…”

Eski İstanbul’un keyif ehli insanları, baharın Hıdrellez ile geldiğini düşünürlerdi. O gün çantasını – sepetini  ‘nevâle’ denilen pratik yiyeceklerle doldurur; Kâğıthâne, Çırpıcı, Veli efendi, Okmeydanı Çayırı’na, Çamlıca’ya, Fikirtepesi’ne veya Beykoz Çayırı’na giderdi. Zenginlerin sepetinde;  kuzu dolması, süt, yoğurt ve böreklerle helva bulunurdu.   Sevenlerin sarılışması dileğiyle sarmalar, ambarların dolması dileğiyle dolmalar yapılırdı. Renk renk boyalarla süslenmiş yumurtalar, zengin ve fakir…, herkesin vazgeçemediği nevâle idi.

Hıdrellez günü yeşermiş çayırlarda, önde davul – dümbelek, zilli maşa, keman ve ud çalan sâzendelerin bulunduğu kişiler olmak üzere beşer – onar kişilik ekipler, sabahtan akşama kadar yeşillikler arasında dolaşıp dururlardı.

Salıncaklarda çocuklar ve büyükler sıra ile sallanır, şarkılar ve türküler söylenir, oyunlar oynanırdı. Eski zamanlarda Hıdrellez, mutlaka kutlanması gereken önemli bir gündü. 6 Mayıs, binlerce yıldan beri Türkistan’dan Balkanlar’a, Orta Doğu’dan Kafkaslara kadar uzanan Türk Kültür coğrafyasında halkın bahar bayramı olarak kutlanmaktadır.

Büyük şehirlerin dışındaki bölgelerde Hıdrellez, eski günlerde olduğu gibi, neşe içerisinde, halk bayramı olarak kutlanıyor. Türkiye dışında; Balkanlarda, Kırım’da, Irak ve Suriye Türkleri de Hıdrellez’i bilirler ve kutlarlar.

Türkistan Coğrafyasının doğu kesiminde; Bağımsız Türk Cumhuriyetleri ile Çin’in işgali altında bulunan Doğu Türkistan’da Hıdrellez kutlamaları çok yaygın değildir. Denilebilir ki Türkler; Hıdrellez’i, Orta Doğu’ya ve Anadolu’ya geldikten, Balkanlara geçtikten sonra bir eğlence günü olarak değerlendirmeye başlamışlardır.

Bir söylentiye göre de Hıdrellez, Müslüman-Hıristiyan etkileşimi sonucunda gelişmiş ve yaygınlaşmıştır. Yine de Müslümanlarla Hıristiyanların 6 Mayıs’a verdikleri anlam ve bu günü kutlama şekilleri çok farklıdır.

Tabiatın âdeta yeniden dirilmesi demek olan baharın ve yazın gelişi, insan hayatında kısa bir dönem sürecek olan önemli ve olumlu değişikliklerin başlangıcıdır. Hıdrellezle gelen zaman dilimi içerisinde, insanlar daha sevecen, daha neşeli, daha canlı ve hareketli olurlar.

 

 

Kavram – Karmaşa Havuzundan Daneler

 

“İzm’ler idrakimize giydirilmiş deli gömlekleridir” diyordu Cemil Meriç. Temelde,

inandığı gibi yaşayamadığı için yaşadığı gibi inanma numarasıyla işi kurtaran kimselerin meşrulaşma talebidir izm’cilik oyunu. Bir ömür boyu insan bu maskeyle kendini gizleyebilir.

Kavramların karşılıkları sözlüklerde değil dünyadaki yokuşlar ve düzlüklerdedir. İnsanı yasak ağaçla kandırma sanatı Şeytan’dan bu yana sürüyor. Son asırlarda özellikle insan kabilelerinden biri Cennettekilerle Cehennemlikleri kavramlarla becayiş etmeye çalışıyor.

Daha da tehlikelisi şu: Batı’nın kavramlarını yine içini Batı’nın doldurduğu kelimelerle düşünüp değerlendiriyorsunuz Türkiye’de. Yani tiyatro; sahne – dekor yabancı, oyunu çeviren yabancı, seyirciler Türk. Sonra ver elini anlaşmazlık ve kargaşa..

Örneğin; Batı karşıtı bir İslâm-cı, milliyetçiliği nasyonalizm olarak gördüğü için Türk Milliyetçiliğine de karşıdır. Oysa dinî ve millî pratik bunun tam tersidir. Hatta İslâm-cı olabilmesi için milliyetçi olmak zorundadır. Bkz: Tarih..

İnançlara ve insanlığa hizmet eden ideallere saygıda kusur etmeden kendi kavram – karmaşa havuzumuzdan 33’lü bir tespihi cami avlusunda ortak kullanıma sunalım:

AKSİYOLOJİ : Toplumların formatlanması (Akıl tutulması)

DARVİNİZM : Evrimselcilik, tekâmülcülük (Maymunlar Cehennemi)

DEMOKRASİ : Halk hâkimiyeti (ABD Pazarı defolu ihraç ürünleri)

DEZENFORMASYON : Bilgi kirliliği (Enformatik necaset)

ELİTİZM : Seçkincilik (Sosyete ütopyası)

EMPERYALİZM : İstilâcılık, yayılmacılık (Temel İçgüdü)

ERDOĞANİZM : Türkiye’deki çoktan seçmeli ‘izm’ (Halkımız Böyle Buyurdu)

EVANGELİZM : Kıyamet savaşçılığı (Siyonist Hıristiyanlık)

FEODALİZM : Derebeylik, ağacılık (Küreselleşme faturası)

GANDİCİLİK : Sivil itaatsizlik, pasif direnişçilik (Bükemediğin bileği hiç olmazsa kemir)

GLOBALİZM : Küreselcilik, neo kolonyalizm (Sürüleştirme)

GREENPEACE : Yeşil Barış çevre örgütü (Büyük şirketlerin kürdanı)

HEDONİZM : Hazcılık, keyifperestlik (İşkembevîler)

HÜMANİZM : İnsancıllık, beşerperestlik (Avrupa’nın beslenme türü)

İDEALİZM : Mefkurecilik, ülküsellik (Gönüllü kerizlik)

İNKÜLTÜRİZASYON : Kültürsüzleştirme, câhilleştirme (Koyunluk güzellemesi)

KABBALİZM : Gizli Yahudi doktrinciliği, olağanüstü sırcılık (Hurafe Krallığı)

KAPİTALİZM : Sermayecilik, kârcılık (7 başlı ejderha)

KOMÜNİZM : Materyalist devlet ortakçılığı (Müşterek kaos)

LİBERALİZM : Özel teşebbüsçülük (‘Bırakınız yapsınlar’)

MAKYAVELİZM : Maksada erişmek için her şeyi kullanmacılık (Hizmet aşkı)

MANDACILIK : Kendini başkalarına yönettirme, sahip arama (Camışlık)

MATERYALİZM : Maddecilik, dünyacılık (Cennet’ten kovulanlar)

MAZOŞİZM : Kendine acı vermeden hoşlanan sapkınlık (Doğu Medeniyeti)

NEKROFİLİZM : Ölüsevicilik (Körleri ölüm sonrası badem gözlü sayma töreni)

OPORTUNİZM : Eyyamcı döneklik, idare-i maslahatçılık (Değişerek gelişmek)

ORYANTALİZM : Doğu araştırmacılığı, şarkiyatçılık (Aleni ajanlık)

PARLAMENTERİZM : Meclisli yönetimcilik (Çiğ köfte sanatı)

POPULİZM : Halk yalakalığı (‘Halkımız bunu istiyor’)

SADİZM : Acı çektirme ve eziyetçilik (Batı Medeniyeti)

SİYASAL İSLAM : Politik din söylemciliği (Muhterem müşteriler)

SOSYALİZM : Devlet üretimciliği, toplumsalcılık (Soslu hayalizm)

ULUSALCILIK : Sınırlı sorumlu milliyetçilik (‘Söz konusu vatansa..’)

 

 

Cumhurbaşkanlığı Seçimi 2014

 

Zirveden sonra ya orada tutunacaksınız

Yâ da inişe geçeceksiniz.

Bu birazda şartlara ve lidere bağlıdır.

Siyasette de her şeyin bir ömrü ve sonu vardır.

Sn Başbakanın popülaritesi ilânihaye devam eder mi?

Sn Cumhurbaşkanı aktif siyasete dönerse Ak Partiyi zirvede tutabilir mi?

Yani ikisi açısından da zor durum.

Ben değişimden yana olan bir insanım.

Fakat bu değişikliğin bu seferlik olması taraftarı değilim.

Ebedi dostluklar idealdir.

Her zaman reel değildir.

Sadece siyasette değil hayatın hiçbir yerinde

Çok kolayda başarılabilen bir iş değildir.

Değişim yani sirkülasyon

Yozlaşmayı önler.

Genç neslin önünü açar

Bunu yapabilenler

Siyasette, ticarette ve hayatın her alanında başarılı olurlar.

Cumhurbaşkanlığı seçimini de bu zaviyeden ele almak gerekir.

Doğru olan da budur.

Fakat bazı doğruların ülke menfaati için bir seferliğine ertelenmesinde ayrı bir doğrudur.

Cumhurbaşkanlığı sn Başbakanın hakkıdır.

Fakat bizim halkımız Tayyip beyi Başbakanlıkta sevdi.

Bir dönem daha başbakanlıkta kalmasını ülke ve millet açısından faydalı görenlerdenim.

Elbette ki bu işler ben dedim oldu mantığıyla olmaz.

Vatandaşın seçmenin istek ve düşüncelerini de önemsemek gerekir.

Sn Cumhurbaşkanımızın Tayyip Erdoğan’a rağmen tekrar aday olma ihtimali var mı?

Temenni etmem ama öyle bir ihtimal söz konusu olabilir

Ebedi dostluk idealdir.

Ama siyaset her türlü sürprize de açıktır.

Şayet aday olmazsa

Cumhurbaşkanlığı sonrası için sn Abdullah Gül’e konum aranması çokta gerekli bir durum da değildir.

Bayburt modeli vs hususları konuşmak boşa zaman harcamaktan ibarettir.

Sn Cumhurbaşkanının böyle bir şeye tevessül edeceğini zannetmiyorum.

Bu durum her şeyden önce partideki diğer insanlara saygısızlık olur.

Bu durumda yapılması gereken en doğru iş seçimlere ve büyük kongreye kadar istirahat buyurmasıdır.

Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı olması

Partide istenmeyen sıkıntıların doğmasına da sebep olabilir

Çankaya’dan partiyi idare etmek kolay bir iş değildir.

Sn Baykal istifa ettiğinde sevenleri evini ağlama duvarına çevirmişlerdi.

Sonra bir de baktık ki kimsecikler kalmamış.

Çankaya’ya çıkan hiçbir lider partisini kontrol edememiştir

Gerçi Ak parti Türkiye’de ilkleri başarmış bir partidir.

Bu konuda da bir ilk başarılabilir mi?

Zor olması imkânsız olması anlamına gelmez

Temenni ederim sıkıntılar ciddi noktaya ulaşmaz.

Ak Parti dışarıdan kolay kolay yıkılmaz

Yıkılırsa kendi içerisinden yıkılır.

Bu insanların egolarına kapılıp buna da zemin hazırlayacaklarını zannetmem

Haydi, bir ters köşe daha.

Görelim Mevla neyler

Neylerse güzel eyler.

 

 

Cennet ve Dünya

 

Cennet, bütün dini inançlara göre müminlerin ölümden veya kıyametin kopmasından sonra sonsuz mutluluk içinde yaşayacakları yer, cennet, bitki ve ağaçları ile toprağı örten bahçe manasına gelir. Ahret hayatında müminlerin ebedi saadet yurdu olan yerin bu şekilde adlandırılmasının sebebi, genel görünümüyle, dünya bahçelerine benzemesi veya eşsiz nimetlerini insan idrakinden gizlemiş olması şeklinde açıklanabilir.

Yüce Allah önce cenneti yarattı, o zaman dünya henüz yaratılmamıştı. Cennette, kulları sonsuz nimetlerle bezenmiş bir ölümsüz hayat yaşıyorlardı. Yüce Allah cennette, Âdem Peygamber daha peygamber olmadan kendisine bir ikazda bulundu; bir meyve ağacını göstererek; “Bu ağaca dokunmayın, bunun meyvesinden yemeyin!” bu ikaz anında, Havva anamız da yanındaydı. Bu ikazı duyunca şüphelendi. Âdem Peygambere “Acaba bu meyvede ne var? Neden Allah bu meyveyi yasakladı?” dedi. Âdem Peygamber izah etmeye çalıştı fakat bir türlü Havva anamızı ikna edemedi. Bu sefer merak Âdem Peygamberi de sardı. Bir tadına bakalım diyerek meyve ağacından bir adet koparıp yediler.

Yüce Allah ikazını dinlemeyen Âdem Peygamberi cennetten kovdu. O sırada Yüce Allah dünyayı yaratmış ve dünya da şekillenmeye başlamıştı. Cennetten kovulan Âdem Peygamber ile Havva anamız dünya üzerinde birbirlerinden ayrı yerlerde bulunuyorlardı. Hıra Dağının yamaçlarında birbirleri ile buluştular ve bir arada yaşamaya başladılar. Fakat Âdem Peygamber bu eyleminden dolayı çok pişman olmuştu. Allah’a devamlı yalvarıyor ve dua ediyordu. Yüce Allah da onları affederek Âdem Peygamberin dünya üzerinde Peygamber olduğunu kendisine bildirdi. İnsanları iyiliğe, doğruya, güzele davet etmek için görevlendirdi.

Âdem Peygamber Havva anamızla beraber oldu birçok çocukları oldu, bu çocuklarından Habil ve Kabil evlenme konusunda kavga ettiler. Kabil, Habil’i öldürdü. İlk öldürme olayı o zaman başladı.  ( Kadın yüzünden cinayet)

Daha sonra, dünya tam teşekkül etti. Taş Devri Başladı. İnsanlar biraz daha geliştiler. Yontma Taş Devri başladı. Biraz daha gelişme olunca da Cilalı Taş Devri başladı. İnsanlar geliştikçe yeni buluşlar yapmaya başladılar. Buluşların hepsi birbirlerine üstünlük kurma savaşı idi. İlk Çağ böyle bir dönemden geçti.

Orta Çağda biraz daha gelişme olunca bu sefer de ırk ve din savaşları başladı. İnsanların birbirine üstünlük sağlamak için yaptığı savaşlarda birçok insan öldürüldü.

Bu savaşlar devam ederken bir Türk Hükümdarı İstanbul’u Haçlı zihniyetinin elinden alarak fethetti ve Yeni Çağ’ın açılmasını sağladı. Buna rağmen savaşlar durmadı. Sadece şekil değiştirdi. Her geçen gün, yeni silahlar üretildi. İnsanlar birbirlerini öldürmek için teknolojiyi de iyi kullanarak birbirlerine üstünlük sağlama savaşı yine devam etti.

Sonra bilim ve teknoloji çağı başladı. Bilim adamları insanların daha uzun yaşamalarını temine çalışırken yine birbirlerini öldürdüler. Üstünlük savaşları devam etti.

Napolyon savaşı kazanmak için üç şart lazım demişti; (Para, Para, Para) İnsanlar da Napolyon’un bu sözünü dinlediler ve Para çağı başladı. Götüren götürene, bu savaş devam ediyor.

 

 

Vakıflar, Vakıfnameler ve Padişahların Vakıflarla İlgili Dua ve Bedduaları

 

Vakıflar, yüzyıllar boyunca din, dil, ırk farkı düşünmeden, hiçbir canlı ayrımı yapmaksızın herkese gönül veren, sevgi sunan, fertler arasında onurlu bir yardımlaşma ve dayanışma yoluyla hayrdan, hayrata, hayrattan hayata köprü olarak hizmet gayesiyle kurulmuş olan müesseselerdir.

Vakıf kelimesi İslami bir kelimedir, çoğulu efkaf ve vukuftur. Vakf yapana vakıf, vakf edilen şeye mevkuf denir. Vakıf kurumunun sözlük anlamı hapsetmek ve alıkoymak olan habs veya hubs gibi kelimelerden oluşmuştur. Vakıf bir malı veya ekonomik değeri olan bir şeyi özel mülkiyetten çıkararak, insanların kişisel veya toplumsal alanda ortaya çıkan muhtelif ihtiyaçlarının yerine getirilmesi için doğrudan veya dolaylı bir şekilde insanların faydalanmasına sunmak için, çeşitli alanlarda birçok hizmetlerin gerçekleştirilmesidir.

Vakıfların tarihi çok eskilere dayanır. Sürülerini satıp insanların istifadesi için vakfeden ilk insan da Hz. İbrahim’dir. Hz. Peygamberimiz de Medine’deki yedi parça mülkünü fakirlerin istifade etmesi için vakfetmiştir.(1) Hz. Ömer de arazisini satılmamak, bağışlamamak ve mirasla da geçmemek üzere fakirlere, hısımlarına, yolda kalmışlara, kölelere vakfetmiştir. Daha sonra imkanı olan çoğu Müslüman onlar gibi ellerindeki imkanlar ölçüsünde vakıflar kurmaya gayret göstermişlerdir.

İslam dini toplumsal kaynaşmayı, sosyal dayanışmayı sağlamaya yönelik hayır yapma, sadaka verme gibi prensiplere son derece önem vermiştir. Hayır yapma ve sadaka verme konusundaki emir ve tavsiyeler, teşvikler ve ahret inancı vakıfların kurulmasında gelişmesinde önemli bir durum olmuştur.

Kuran’ımız Ali İmran Sure 92.Ayette: “Sevdiğiniz şeylerden infak etmedikçe bire (iyiliğe, hayra) eremezsiniz” denilmektedir. Hadis-i Şerifte ise: İnsan öldüğü zaman ameli kesilir, amel defteri kapanır; ancak şu üç şey müstesnadır “Sadaka-ı cariye, Salih evlat ve insanların istifa ettiği ilim” denilmektedir. Kuran’ı Kerim’de ve hadis-i şeriflerde sadaka verme, hayır yapma, faydalı olma, insanların ihtiyaçlarını karşılama gibi konularda benzer birçok emir ve tavsiyeler bulunmaktadır. Kişinin ebedi hayat olarak ahrete, yanında sadece yaptığı iyilik ve hayırları götürebileceği şeklindeki inanç, insanları daha sağlıklarında ellerinde bulunan malları vakfederek toplumun hizmetine sunmaya çalışmışlardır. Bu anlayış kurumsal bir hüviyet kazanarak vakıf kurumunun temelini oluşturmuştur.

Bir başka Hadisi Şerifte ise:”Milletin efendisi Ona hizmet edendir” denilmektedir. Hz. Mevlana da “Öldüğünüzde sizi mezara kadar hayırlarınız, iyilikleriniz ve güzel dostlarınız takip eder” demektedir.

Vakıflar, İslam tarihi boyunca önemli gelişmeler kaydetmiş, Emeviler, Abbasiler, Memlüklüler, Karahanlılar, Danişmendliler, Gazneliler, Selçuklular dönemlerinde daha yaygın hale gelmiş, toplumsal yapıya ve ekonomik hayata büyük katkıları olmuştur.

Selçuklular memleketin her tarafını cami, medrese, kütüphane, tıp merkezi, hastane, tersane, köprü, çeşme, imaret, zaviye, han, kervansaraylarla doldurmuşlar, bunların geleceği, yaşatılması, kullanımı, onarılması için de vakıflar kurmuşlardır. Sultan Melikşah, II.Kılıç Arslan, I.Gıyaseddin Keyhüsrev, I. İzzettin Keykavus, Alaaddin Keykubat, Sencer, Baybars, Vezir Nizamül Mülk dönemlerinde de vakıf müessesi büyük gelişme sağlamıştır.

Selçuklu Sultanları, milletler arası ticaret yollarının önemini kavradıkları için fetih ve sefer politikalarını buna göre tanzim etmişlerdir. Şehirlerarası nakliye ve ticaretin sağlanması için pek çok yol, köprü ve kalelerin inşası ile önemli ticaret yolları üzerende kervansarayların kurulması vakıflar sayesinde olmuştur.

Özellikle Osmanlılar döneminde vakıf kurumuna ayrı bir önem verilmiş bu müesseseleri cemiyetin her katmanına yaymışlardır. Ekonomik, sağlıktan eğitime, bayındırlığa kadar kültürel, sosyal alanlarda ihtiyaç duyulan birçok hizmeti gerçekleştirmişlerdir. Padişahlar anneleri, eşleri, kızları, oğulları, gelinleri, sadrazamlar, vezirler, paşalar, şeyhülislamlar ve diğer devlet adamları, zenginlerden, mütevazi gelire sahip sıradan insanlara kadar kadını, erkeği hayırda yarışmışlar, çok ilginç vakıflar kurmuşlardır.  Mahalle ve köylerde dahi yaygın şekilde hizmet veren vakıflar kurulmuştur.

Hadisi Şerifte: “Veren el, alan elden hayırlıdır” demektedir. Bu anlayışla Allah’ın rızasını kazanmak ve insanlığa hizmet gayesi düşünülmektedir. Vakıflar serveti sosyalleştiren, hizmeti dönüştüren, insanların gönüllü yardımlarıyla oluşturulan bir kurumdur.  Vakfın idaresi için de bir idareci mütevelli tayin edilir, düzenlenen bir nizamname ile yürütülürdü. Kadıların ya da vakfiyede belirtilmiş olan görevlilerin, vakıf üzerinde nezaret yetkileri var idi.

Osmanlı padişahları toplumun ihtiyaç duyduğu farklı hizmetlere yönelik birçok yatırım gerçekleştirmiş, bu tesislerdeki hizmetlerin sürekliliğini sağlamak amacıyla da zengin vakıflar kurmuşlardı. İlk örneğini Orhan Gazi’nin kurduğu vakıflarda görmekteyiz. Daha sonra Fatih Sultan, II. Bayezıd, Yavuz Sultan ve Kanuni, İstanbul başta olmak üzere memleketin değişik bölgelerinde zengin vakıflar kurarak, halkın refahını sağlamaya çalışmışlardır.

Sonraki dönemlerde de aynı anlayış sürdürülmüş, Sultan Ahmet, IV. Mehmed, I. Abdülhamid, II. Mahmut, II. Abdülhamid gibi padişahların zamanlarında da önemli vakıflar kurulmuş, topluma faydalı olmayı istemişlerdir.

Osmanlılarda vakıflar son derece geliştirilmiş, şehirlerin kuruluş ve gelişmelerinde, şehirlerin altyapısının oluşturulmasında, imarında rol oynamıştır. Özellikle devletin kuruluş yıllarında fethedilen topraklarda Türklerin yerleşmesinin imkanları hazırlanmış, yeni köy, kasaba ve şehirlerin kurulmasında ve büyümelerinde etkili olmuştur. Anadolu’nun ve Balkanların Türkleşmesinde önemli rol oynamış, Çin hudutlarından Viyana kapılarına kadar ilim ve kültürü, bu sosyal yardım müesseseleri ile taşımışlardır. Vakıf eserleri, Türk vatanın tapu senetleridir. Milli hudutlarımızın dışındaki bu eserler hep Türk mührünü taşımaktadırlar.

İnsana hizmeti hedefleyen, toplumsal yardımlaşma ve dayanışmayı amaç edinen bu vakıfların vakıfnamelerinde, dünyanın ve dünyada elde edilen makam ve servetlerin geçiciliği vurgulanmakta, önemli olanın ebedi hayat için hazırlık yapmak olduğu belirtilmektedir.

Vakıfname; içtimai, ekonomik, sosyal, dini, ilmi sıhhi herhangi bir müessesenin idare şekli ile gelirlerini ve bu gelirlerin sarf edileceği yerleri gösteren bir talimatnamedir. Vakıflara varlık veren bu resmi belgelere Vakıfname adı verilir.

Fatih Sultan Mehmed’in vakıfnamesinde hasta, şehit, fukara insanların ihtiyacının karşılanmasını istemiştir.

“Ben ki İstanbul Fatihi abd-i (kul) aciz Fatih Sultan Mehmet, bizatihi alın terimle kazanmış olduğum akçelerimle satın aldığım İstanbul’un Taşlık mevkiinde kain ve malumu’l hudut olan 136 bap dükkanımı aşağıdaki şartlar muvacehesinde vakfı sahih eylerim.

Bu gayrımenkulatımdan elde olunacak nema’larla İstanbul’un her sokağına ikişer kişi tayin eyledim. Bunlar ki ellerindeki bir kap içinde kireç tozu ve kömür külü olduğu halde günün belirli saatlerinde bu sokakları gezeler. Bu sokaklara tükürenlerin, tükürükleri üzerine bu tozu dökeler ki, yevmiye 20 şer akçe alsınlar, ayrıca 10 cerrah, 10 tabip ve 3 de yara sarıcı tayin ve nasp eyledim.

Bunlar ki ayın belirli günlerinde İstanbul’a çıkalar, bilaistisna her kapuyu vuralar ve o evde hasta olup olmadığını soralar. Var ise şifası ya da mümkün ise şifayap olalar. Değilse kendilerinden hiçbir karşılık beklemeksizin Darülaceze’ye kaldırılarak orada salah bulduralar. Maazallah herhangi bir gıda maddesi burhanı da vaki olabilir. Böyle bir hal karşısında bırakmış olduğum 100 silah, ehli erbaba verile. Bunlar ki hayvanat-ı vahşiyenin yumurtada veya yavruda olmadığı sıralarda balkanlara çıkıp avlanalar ki zinhar hastalarımızı gıdasız bırakmayalar.

Ayrıca külliyemde bina ve inşa eylediğim imarathanede şehit ve şühedanın hainleri ve Medine-i İstanbul fukarası yemek yiyeler. Ancak yemek yemeye veya almaya bizatihi kendüleri gelmeyup yemeklerini güneşin loş bir karanlığında ve kimse görmeden kapalı kaplar içerisinde evlerine götürüle.

Fatih Sultan Mehmet“(2)

Osmanlı Devletinde sosyal hayatın birçok farklı alanlarında ihtiyaçları yerine getiren vakıflardan birkaç tanesi şunlardır:

İstanbul Rumeli Hisarı semtinde kurulmuş S Seyit Hacı Mustafa Vakıfnamesinde “… her gün taze ekmek alınacak ve sokak hayvanlarına yedirilecek” denilmektedir. Kuruluş hicri 1238, miladi 1778  (3)

Siirtli Hacı Hüseyin adlı bir hayırsever vatandaş vakıfnamesinde “amalara eğitim, mümkün olanlarının tedavisini, onlara her yönüyle hizmet etmek için” bu vakfın kurulduğunu belirtmiştir. H. 1321, M. 1903  (4)

İstanbul Bezmi Alem Valide Sultan Vakfı vakıfnemesinde “eğer garip ve hasta ise derhal gereken hizmet verile, bu vakıf hastanesinin çalışma sistemi böyledir” denilmektedir. H. 1263, M. 1847  (5)

Başka çok ilginç vakıflar da kurulmuş olup bunlar ise; Yetim öğrencileri giydiren, dara düşenlerin vergisini ödeyen, kızlara çeyiz hazırlayan, israfı önleyen,  tohum saklayan, fakirlere yakacak temin eden, fakir ve kimsesizlerin cenazelerini kaldıran, güvercinhane yaptıran, Leyleklere yiyecek veren, ağaç dikimi sağlayan, yoksul mahkumlara harçlık veren, tarihi eserleri koruyan, kaldırımları tamir eden, köprüleri tamir ettiren, Hıristiyan esirleri kurtarma vakfı gibi. (6)

Selçuklular ve Osmanlılar döneminde hakanlar ve padişahlar, vakıfları, vakıfnamelerdeki şartlara göre kullanılmasını ve korunmasını istemişler, vakıfları kuruluş amacına uygun olarak işletenlere özen gösterenlere dua etmişler, uygun şekilde işletmeyen, değiştiren ve kötü kullananlar için de beddua etmişlerdir.

Sultan II. Murad vakıf beddusında şöyle demektedir;

Allah’a peygamberin’e ve ahret gününe ima eden Sultan, Emir, Şevket sahibi, Kadı,… vakfı bozmak, eksiltmek, değiştirmek ihmal etmek,… helal olmaz. Kim onun değiştirilmesi için… kasd ederse … günahkar olmuş olur. … Kim Allh’ın kitabına ve peygabberin sünnetine aykırı davranır, kardeşinin vakfının bozulması, hayratının tahrip edilmesi, … için uğraşır ve çaba gösterirse, Allah’ın gazabına uğrasın. Yeri cehennem olsun. Hesabını Allah görsün. Zalimlere mazeretleri hiçbir fayda vermiyeceği kıyamet gününde, çeşitli azap ve ikap ile onu azap etsin. ”      Aralık 1456    (7)

Fatih Sultan Mehmet Ayasofya için bedduasında ise şöyle demektedir:

İşte bu benim Ayasofya Vakfiyem, dolayısıyla kim bu Ayasofya’yı camiye dönüştüren vakfiyemi değiştirirse, … camilikten çıkarırlarsa … en büyük haram işlemiş ve günahları kazanmış olurlar. Bu sebeple, bu vakfiyeyi kim değiştirirse; Allâh’ın, Peygamber’in, meleklerin, bütün yöneticilerin ve dahi bütün Müslümanların ebediyen LANETİ ONUN VE ONLARIN ÜZERİNE OLSUN, azapları hafiflemesin onların, haşr gününde yüzlerine bakılmasın. Kim bunları işittikten sonra hala bu değiştirme işine devam ederse, günahı onu değiştirene ait olacaktır. Allâh’ın azabı onlaradır. Allâh işitendir, bilendir.”

Fatih Sultan Mehmed Han / 1 Haziran 1453 (8)

Sultan II. Bayezıd vakıf duasında şunları söylemiştir;

” Her kim vakfın baki kalmasına çaba gösterirse, dünyada iyilerden sayılıp, ahrette güzel ecir ve bolca sevaba layık olur. Bu itibarla ebedi  devlet ve sonsuz mutluluk o kişinindir ki, hiçbir Müslüman’ın vakfının yıkılmasına … gücü yettiği kadar engel olsun ve haklarından gelsin; arzu ve isteği devamlı olarak vakfın baki kalması ve sebatı ile, ihtiyaç halinde onarımına ve gelirinin artırılmasına yönelik olsun…” 23 mart 1708 (9)

II. Bayezıd  vakıflarda değişiklik yapanlar ve kötüye kullananlar için bedduasında ise;

“Allah’a ve ahret gününe inanan, güzel ve temiz olan Hz. Peygamberi tasdik eden, Sultan, Emir, Bakan, küçük veya büyük herhangi bir kimseye bu vakfı değiştirmek, … helal olmaz. Kim… değiştirilmesi için uğraşırsa… günaha girmiş… olur. Böylece günahkarlar alınlarından tutularak cezalandırıldıkları gün Allah onların hesabını görsün. … cehennem nasibi olsun. Zira Allah’ın hesabı hızlıdır. Kim… değiştirirse onun günahı, değiştirenler üzerindedir. Kuşkusuz O, iyilik edenlerin ecrini zayi etmez…” demektedir.

Sultan II. Bayezıd’ın 1 Şubat 1495 tarihli vakfiyesinden (10)

Kanuni Sultan Süleyman da vakıflarla ilgili duasında ise:

“Her kimse ki; vakıflarımın bekasına özen ve gelirlerinin artırılmasına itina gösterirse, bağışlayıcı olan Allah-u Teala’nın huzurunda ameli güzel ve makbul olup, mükafatı sayılamayacak kadar çok olsun, dünya üzüntülerinden korunsun ve muhafaza edilsin…” demiştir.

Kanuni Sultan Süleyman vakfiyesinden H.950, M. 1543 (11)

Kanuni Sultan Süleyman vakıf bedduasında ise şöyle demektedir:

Her kim ki; Allah’tan korkmayıp, vakıflarıma zarar vermeye niyet eder veya değiştirirse; dünyada zalimler grubundan sayılsın, ahrette elleri boş, Allah’ın rahmetinden mahrum ve sonsuz azaplarla azap olunsun…”

Kanuni Sultan Vakfiyesinden (12)

Padişah II. Selim bedduasın da ise;

” Hazret-i Allah’a inana, kıyamet gününde sual, cevap, sırat,mizan, haşır ve hisaba iman eden her kimse, … Tahrif edilmesine, başka bir hale dönüştürülmesine … yardımcı olan kimse Allahın gazabına uğrasın. Yeri cehennem olsun ki, orası ne kötü bir dönüş yeridir. … Allahın rahmetinden uzak olsun ve mağfiretinden kovulsun. Kim onu işittikten sonra değiştirirse, onun günahı değiştirenler üzerindedir. Allah’ın Meleklerin ve bütün insanların lanetleri onu değiştirenin üzerine olsun.” demektedir. 28 Nisan 1579   (13)

Sultan II. Mahmud vakıf duasında da şöyle demektedir;

” Yüz binlerce Cemşit ve Feridun hazinesi, sade bir parçasına feda edilmeye layık olan binlerce hamdü sena incisi, Kibriya tahtının Padişahı, bakası sonsuz, ebedi mülk sahibi, insan ve cinlerin sırlarına vakıf olan Allah Teala Hazretleri’ne olsun …”   7 Ekim 1814  (14)

Kara Ahmet Paşa vakfındaki vakıfnamesinde ise şu sözler yazılıdır:

“Hayatın re’simalindir (sermayendir) bunu bil, Bunun da karı malındır ey akıl! Bunu sen sağ iken hayrata sarfet, Zaman yer re’simalin, olma gafil…!” (15)

KAYNAKLAR

1. Ahmet Akgündüz- Vakıf Müessesesi- Osmanlı Araştırmaları Vakfı-İst.1996- S.59

2. Ahmet Coşkun-Şah-ı Cihan- F. Sultan Mehmet- Babıali Kültür Yay.-İst.2008-S.175

3. 4.5.6. Tarihte İlginç Vakıflar-Vakıflar Gn.Md.Yay.-İst:2012- S.14-65-70

8. Vakıflar genel Müdürlüğü Yayınları- 575 Nolu Vakfiye Defteri

7.9.10.11.12.13.14. İbrahim Ateş-Vakfiyelerde Dua ve Beddualar- Vakıflar Dergisi Ank.1983-S.13.54.24.35.24.34.51.11.

15. Mehmet Şeker-Vakfiyelerin Türk Kültürü Bakımından Özellikleri

Prof.Dr. Osman Turan-Seçuklular Tarihi ve Türk İslam Med.-Boğaziçi Yay.İst.1966

 

 

 

Zan Etmek

 

Camiden çıkarken, bir anne vardı,
Islanmış taşlara, kerhen oturmuş.
Yanında bir çocuk, değsen ağlardı,
Gelene el açıp, mahcupça durmuş.

Yağmurda ıslanmış, elleri boş, mor,
Boynunu bükmüştü, para isterken.
Belli ki yalvarmak, gelmişti çok zor,
Çocuğum çok hasta, ne olur derken.

Komşusu aç iken, tok yatan bizden,
Değildir diyordu, hutbede hoş ses.
Eller hep boş çıktı, şiş cebimizden,
Sadaka atmadan, pas geçti her kes.

Halden anlamadık, kızdık giderken,
Yahut ta üç kuruş, ihsan zor geldi.
Suizan eyledik, “sahtekâr” derken,
Çünkü kör nefsimiz, hayra engeldi.

Ne hüsnü zan ettik, ne para verdik,
Karımız hiç beş şey, kazanmak oldu.
Görmezden gelerek, üstelik yerdik,
Hani ya mümindik, gönlümüz boldu.

Bu Cuma sınavdan, geçtik hepimiz,
Cümlemiz kaybetti, hem vebal aldı.
Desek de kalbimiz, su kadar temiz,
Merhamet gerçekten, sınıfta kaldı.

 

Osman Pamukoğlu Paşa Türkiye İçin Endişeli

 

Hak ve Eşitlik Partisi (HEPAR) Genel Başkanı Osman Pamukoğlu, 3 Mayıs Türkçüler Bayramı münasebetiyle, İzmit’te idi. Önce başkanı olduğum Kocaeli Aydınlar Ocağı‘nı ve daha sonra Türk Ocağı’nı ziyaret eden Pamukoğlu, akşam da partisinin organizasyonu ile kalabalık bir kitleye hitap etti.

Biz O’nu parti Genel Başkanlığı’ndan önce özellikle PKK ile yaptığı mücadeledeki kahramanlıkları ve başarıları ile biliyoruz.

1993-1995 yılları arasında Tuğgeneral rütbesiyle iki yıl süresince PKK terör örgütüne karşı mücadelede büyük başarılar kazandı. Çarpışmalara bizzat katıldığı için askerleri tarafından “Efsane Komutan” olarak anılan Pamukoğlu bu dönemde kahramanlıkları ve başarıları ile Türk Milletinin hafızasında unutulmaz izler bıraktı.

Osman Pamukoğlu 2002 yılında tümgeneral rütbesiyle emekli olmuştu. 2008 yılında da HEPAR’ı kurarak siyasete atıldı.

Osman Pamukoğlu, Kocaeli Aydınlar Ocağı‘mızı ziyaretinde yaptığı konuşmada, Türkiye için çok endişeli ve hatta karamsardı.

43 yıl askeri üniforma giymiş birinin alıştığımız politikacı tiplerine benzememesi normal. O hala bir asker ruhu taşıyor ve doğru bildiklerini siyasi hesap içinde olmaksızın içinden geldiği gibi konuşuyor.

Dağlarda kendisi ile birlikte mücadele eden, can veren kan veren kahramanların fedakârlıklarına rağmen, ülkemizin bir bölümünde egemenliğin terör örgütüne devredilmesinin derin kahrı ve kederiyle içimizi yakan sözler söylüyor:

“Türkiye bölünüyor. Geçen yıllarda Hakkâri kaybedilmiştir demiştim. Şimdi maalesef sadece Hakkâri değil, Güneydoğu ve Doğu Anadolu’muzun birçok şehri kaybedildi.”

Türkiye siyasi, sosyolojik, hatta etnik olarak fiilen bölünmüştür.”

“Sadece resmi kurumların binalarında Türk Bayrağının asılı olduğu bir bölgenin bizim olduğunu söyleyemeyiz. Hâkimiyetimizin sembolü bayrağımız bütün alanda olmalı.”

PKK’nın kaçırdığı iki uzman çavuşumuzu BDP/HDP milletvekillerinin PKK’dan teslim alması utanç vericidir. Bu milletvekillerinin bildiği yeri devlet bilmiyorsa ve gidip oradan askerimizi alamıyorsa kimse ‘ben bu devleti yönetiyorum’ demesin” dedi.

*****

BÖLÜNECEĞİZ AMA TÜRK MİLLETİ BUNU KALDIRAMAZ

Osman Pamukoğlu Paşa’nın karamsarlığı meselenin çözülemezliğinden değil, iktidar partisinin mevcut yanlış politikaları sebebi ile çözülmesinin mümkün olmayışından kaynaklanıyor.

Terörle mücadelede doğru metodun seçilmesi halinde PKK’nın etkisizleştirileceğini söyleyen Pamukoğlu, Hak ve Eşitlik Partisi programında, partisi iktidar olursa, dağlardaki eşkıya ve komitacıları 365 günde temizleyeceğini taahhüt etmekte.

Fakat siyasi mücadelede mevcut muhalefet partilerinin AKP ile rekabet edemediğini düşünüyor. Sadece üyelerinin aidatları ile yaşayan kendi partisinin de finans sıkıntıları sebebiyle gelişmesinin çok yavaş olduğunu ve olacağını da görmekte. “PKK ve yan kuruluşlarının şımardığı” bu ortamda yeterli vaktin kalmadığını düşünmekte.

Pamukoğlu, AKP iktidardan düşse, CHP ve MHP ister koalisyon olarak, isterse içlerinden biri tek başına iktidar olsa bile mevcut gidişatı tersine döndüremeyecekleri kanaatinde. Gerekçesi de teorik değil, pratik. “Her iki liderin biyografisine bakın. Bunların mevcut gidişi tersine döndüremeyeceğini anlarsınız” diyor.

Bu sebeple “bölüneceğiz“, “İmralı’daki mahkûmu da çok geçmeden serbest bırakacaklar” diyor.

Ancak “Türk Milleti bunu kaldıramaz. Lüzumsuz yere çok canlar yanacak” ifadesiyle ruhumuzda var olan yarayı tırnaklayarak kanatması yetmezmiş gibi, bir de yaramıza tuz döküyor.

Akşam konferansında halktan biri Paşa’yı karamsarlığa iten bu manzaraya isyan etti. “Ben PKK’lılara verilen bu tavizlere ve PKK yandaşlarının şımarıklığına tahammül edemiyorum. Ülkemiz bölünüyor ve bu iş belki de iç savaşa gidiyor. PKK taraftarlarını silahlandırıyor. Biz ne yapacağız? Siz bize yol gösterin” dedi. Pamukoğlu,  mealen “iş o hale gelirse biz üzerimize düşeni yaparız. Siz o hale gelmemesi için partimizin siyasi faaliyetlerine destek verin” telkininde bulundu.

*****

SEÇİMLER SON FIRSAT OLABİLİR

Bu manzara bana “analar ağlamasın” sloganı ile uyutulan Türk Milletinin patlamaya hazır bir volkan gibi enerji biriktirdiğini hissettirdi.

Önümüzdeki Cumhurbaşkanlığı seçimi ile gelecek sene yapılacak genel seçimlerde milletçe iktidara gereken uyarıyı yapamazsak, geriye sadece iki seçenek kalacak gibi.

1.    Ülkemizin bir bölümünün bizden çatışmasız bir şekilde koparılmasına ses çıkarmayan bir milletin mensubu olma utancı ile yaşamak.

2.    Çatışarak şerefimizi ve vatanımızın birliğini korumak.

Sadece iktidara uyarı yapmak hatta muhalefete düşürmek yetmez.

Muhalefetin iktidar olmaya hazırlanması, gidişatı tersine çevirme iradesini ortaya koyması ve “Kuvayı Milliye” ruhu ile bu alanda katkı sağlayabilecek Osman Pamukoğlu gibi yetişmiş insanlarımızı da içine alan birliktelikler teşekkül ettirilmesi lazım.

Çok şey mi istiyorum?

**********************************************

DİLİNİ, DİNİNİ, TARİHİNİ ÖĞRETEMEYEN DEVLET

Yazar Alev AlatlıTürk eğitim sistemi çocuklarımıza Türkçe’mizi de, İslam’ı da, tarihimizi öğretemiyor” diyor. Oysaki gelişmiş bütün ülkeler bu üç temel konuyu yani kendi dillerini ve edebiyatlarını, dinlerini ve tarihlerini iyi öğreten birer eğitim sistemine sahipler.

Prof. Dr. Mümtaz Turhan daha 1958’de yazdığı yazılarında “okuma yazma bilmeyen cahillere okuma yazma öğretirseniz, okuma yazma bilen cahiller yetiştirirsiniz” tezini savunuyordu.

2014 yılında durumumuz ne? İlk, orta ve hatta yükseköğretim mezunlarımız bile meramını düzgün bir Türkçe ile ifade edemiyor. Son derece kısıtlı bir kelime haznesi kullanıyor. Okuduğunu anlamak ve hele maksadını yazıyla anlatabilmek konusunda çok yetersizler.

Sadece bunlar mı? Fen bilimleri ve matematikte de durum aynı. Mesela 2014 YGS‘de 40 fen sorusunda doğru cevap Türkiye ortalaması 3,6 oldu. Bu ortalama 12 yıllık fen eğitiminin hiçbir şey öğretemediğinin göstergesi.

Zaten OECD araştırmalarına göre 15 yaşındaki öğrenciler arasında yapılan ölçme ve değerlendirmelerde Matematik ve anlamada Türk öğrenciler 34 ülke arasında en sonlarda çıkmakta.

Bu başarısızlık Türk öğrencilerin geri zekâlı olmasından değil, tamamen eğitim sistemimizin ürünü.

Tarihimizi öğretmesi gereken bir Prof. Dr. “tarihte Türk Milleti diye bir millet yok” diyor.

Dinimizi öğretmesi gerekenler de siyasetin kuyruğuna takılmış, rüşvet ve yolsuzluklara fetva yetiştirmekle meşgul.

Bizi 12 yıldır yönetenlerin ağzından düşürmediği laf ise “Türkiye büyük devlettir.”

Dilini, tarihini ve dinini öğrenmeyen ve öğretmeyenlerin sözüne sadece dilini, tarihini ve dinini bilmeyenler inanır.