17.8 C
Kocaeli
Pazartesi, Temmuz 27, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 886

Biz Neyi Kaybettik

Herkeste olan dört şeyden dört şey daha meydana gelir: 1-İnatçılıktan rüsvalık,                                                                  2-Öfkeden pişmanlık,                                                       3-Kibirden düşmanlık,                                                                     4-Tembellikten de düşkünlük. Feridüddin Attar

 

Yukarıda bu gün içinde güncelliğini koruyan bir vecizesini yazdığım meşhur lakabıyla Feridüddin Attar Hazretleri; baba mesleği hekimlik ve eczacılıkla da ilgilendiğinden Feridüddin Attar mahlasını kullanmış asıl adı Muhammed bin İbrahim el-Attar olan büyük bir Türk düşünürüdür.

Bu büyük düşünür, Harezmşah Hükümdarlarından Atsız Harezmşah‘ın hüküm sürdüğü ve tarihin en netameli bir döneminde 1136 yılında Ulu Türkistan’daki  Nişabur şehrinde doğmuştur. Celaleddin Harezmşah zamanında 1221 yılında Moğolların Ceyhun Nehri Havzasını (Harzem) İstilasında 85 yaşında iken bir Moğol askeri tarafından jılıç darbesiyle şehit edilmiştir.

Feridüddin Attar fikir ve eserleriyle kendisinden sonraki kuşakların fikri olgunluğa ulaşmasına vesile olmuş şair,  akıl ve tecrübe ilmi sahibi bir mutasavvıftır.

Bu günkü Afganistan‘da bulunan güney Pamir Dağlarından doğan  Tacikistan ve Afganistan’ın kuzeydoğusınırını oluşturduktan sonra geniş bir delta ile Aral gölüne ulaşan UluğTürkistan’ın 2.540 km. uzunluğundaki Ceyhun (Amuderya) nehri havzası Türk tarihinde önemli bir yeri olan coğrafya parçasıdır. Harezm de denilen Ceyhun Nehri Havzasının mümbit arazilere sahip olması, ticari ve askeri yönleri yanında Türk-İslam tarihinde büyük düşünürlerinde yetiştiği bir yer olmuştur.

Amuderya ismi bu günkü Türkmenabat şehrinin bulunduğu yerde kurulu bulunan Āmul kentine nispeten  bu aldığı bazı araştırmacılar tarafından belirtilmekte Eski Ahit‘te Gihon, Arap kaynaklarında ise Jayhoun ismiyle anılmıştır. Kırk bin kadar hadisi bünyesinde toplayan İmam Ahmed bin Hanbel’in Müsned adlı eserinde rivayet ettiği bir hadis de “Dört nehir cennetten fışkırmıştır; bunlar Fırat, Nil, Seyhun ve Ceyhun nehirleridir.” İfadelerine yer verilmiştir.

Divân-ı Lügati’t-Türk‘de Ceyhun: tanınmış ırmağın adı diye tanımlanmıştır.

Ceyhun cenk edilen yer anlamına da gelmektedir. Tarihte çoğu yerde karşımıza çıktığı gibi burada da coğrafyanın adı kurulan Türk Devletine isim olarak verilmiş ve Harezmşahlar olarak anılmışlardır.

1097 yılında Kutbeddin Muhammed Harezmşah tarafından kurulan ve gelişen bu büyük Türk Devleti 5.000.000 kilometre karelik bir alana yayılmış ve zamanının en büyük İmparatorluğu haline gelmiştir.

Fitne sonucunda Anadolu Selçuklu Hükümdarları ile arası açılan Harzemşahlar Devleti, Eyyübilerin desteğini alan Anadolu Selçuklu Devleti ile giriştiği Erzincan yakınlarındaki Yassıçemen Meydan Muharebesinde 1230 yılında yenilmeleri sonucunda düzenleri bozulmuş ve çok geçmeden bir yıl sonra Celaleddin Harezmşah‘ ın 1231 yılında vefatıyla yıkılıp tarih sahnesinden çekilmiştir.

Savaş kazanmasına karşılık Anadolu Selçuklu Devletinin bu tarihi hatası, Anadolu’nun Moğollar tarafından hızla istilasına zemin hazırlamışve büyük kıyımların oluşmasına  sebep olmuştur. Bu olayda bize gösteriyor ki tarih Devlet idaresinde hatayı asla affetmemekte ve daima anlayana ibret aynası  olmaktadır. İnsanın yaradılışı değişmediği sürece (yeni tabirle DNA’sı) dün böyleydi bu gün ve yarında aynı olacaktır. Devletler var oldukça bu döngü süre gelecektir.

Zamanının İslam dünyasının en güçlü askeri hukuki ve eğitim örgütlemesine sahip olan Harzemşahlar Devletinin arka planında ilim ve irfanın yattığını görmekteyiz.

Üçlü bir hukuk sisteminin uygulandığı Harzemşahlar Devletinde adalet örgütlenmesi şerî hukuka dayanmasının yanında, yerleşik alan dışında yaşayan Türk obalarına Türk örf ve adetleri uygulanırken, askeri hadiselerden kaynaklanan olaylarda da askerler has yasalar uygulanmıştır.

Harzemşahlar Devleti, yetiştirdiği fikir ve ilim adamlarıyla dönemin dikkatini üzerinde toplamıştır. Özellikle İslamiyet’le yeni tanışan göçebe Türklerin dalga, dalga şehirleşmesi yanında İslamiyet’i benimsemelerinde tarikat evli mutasavvıf bilginlerin büyük etkisi olmuştur. Türk boylarını en fazlada Yesevi Tarikatının kurucusu Piri Türkistan Şeyh Hace Ahmet Yesevi’nin büyük etkisi olmuştur. Bu büyük şeyh vaaz ve deyişlerini toplumun rahat anlayabileceği bir dil olan Türkçe söylemiş ve yazmıştır.

İslam âleminde özellikle Harun Reşit zamanında başlayan bilim ve sanat gelişmesi Bağdat’tan sonra, Harzemşahların Başkenti olan Cürcân, bilim ve sanat merkezi haline gelmiştir.

Türk Hükümdarlar, kendilerinden sora tahta çıkacak olan şehzadelerinin eğitimlerine çok önem vermişler,bunların maddî ve manevî ilimlerle donanımlarını sağlamışlardır. Haliyle bu yetişme tarzı onların ilim ve fen adamlarına karşı davranışlarını da etkilemiş bu nedenle iyi eğitim görmüş hükümdar ve şehzadeler, âlim ve sanatçıları himayelerine almışlar, bilim ve sanatın gelişmesine destek olmuşlardır.

Bu dönemde yetişen alimlerden en meşhurları; Zemahşerî, Fahrüddîn-i Râzî, ŞihâbeddinHivâkî, Şemsüddin Muhammed el-Zabî, Feridüddin Attar, Ebü’l-FazlKirmânî, Ebu Mansur, Hüseyin Ersbendî, Ebu Muhammed Harekî, Muhammed bin Keysbu dönemde yetişmişlerdir.  Bu alimler kendilerinden sonra takipçilerine ışık olmuş, yol göstermiştir. Bu kandillerden biri de Feridüddin Attar’dır.

Türkistan’ın kandilleri olan bu büyük insanlar, kendilerinden sonraki alimleri, fizik, kimya, matematik, astronomi, din bilimlerinde etkilemiştir. Mevlana, Hacı Bektaşı Veli, Yunus Emre ve diğerleri bunlardan bir kaçıdır.

Biz neyi kaybettik.

İşte biz bunları “anlamayı” kaybettik. Anlama yerine kolaycılığa kaçarak hep anlaşılmaya çalıştık. Türk ve İslam âleminin perişan vaziyeti bundandır.

Önemli bir Not:1-İnatçılık, 2-Öfke, 3-Kibir, 4-Tembellik hastalıklarından Allah bizleri korusun, bizleri idrakten mahrum bırakamasın. Saygılarımla.

 

 

Twitter

Çok hoş, çok sempatik mini mini bir kuş amblemi var. İsmini de onun cıvıltısından esinlenerek almışlar. Çağımızın önemli bilgi ve teknoloji ürünü. Tüm dünyaya hızla yayıldı. Milyonlarca kullanıcısı var.

Aslında oluşturulan bu harika ortam, herkesin duygu, düşünce ve değerlendirmelerini özgürce sergileyebileceği bir alan. Gene karşı görüş ve eleştirilerin de serbestçe yer alabileceği bir meydan.

Bu sosyal ve sanal medya ortamı gerçekte uygar koşullarda kullanıldığında, çağdaş iletişimin en kolay ve  en hızlısı olması yanı sıra, ayrıca bilinen en ucuz maliyetli olan bir sahadır.

Ancak ne var ki, yaşayarak ve olanı biteni izleyerek gördük ki bu sosyal alan bazı kötü niyetli, sadist, ruh hastası, sorumsuz, tehlikeli, ahlaksız, hain, tahrikçi kullanıcıların elinde tam bir silaha dönüşmekte, kabulü zor karmaşa ve kaos ortamlarına neden olmaktadır.

Oysa eleştirmek, sorgulamak, bilgi istemek, sunulan önerileri tümüyle  ret etmek saygılı bir üslup içinde mümkündür. Tartışma ortamının uygar şeklide budur.

Ama, beğenmediği kişilerin düşünce ve fikirlerine, karşıt görüş ve değerlendirmelerle yanıt vereceklerine ağza alınmayacak kadar galiz sözlerle, küfürlerle hücum etmelerini anlamak mümkün olmuyor.

Bu şuursuz ve dengesiz karakterlerin ağır hakaretlerinden bazı kişilerin anaları, babaları, ailelerinin tüm fertleri de nasibini alıyor.

Peki bütün ülkelerde böyle mi oluyor? Hayır. Gene basından ve ilgili kişilerden öğrendiğimize göre bu tür şirketlerin faaliyet gösterip, gelir elde ettikleri diğer devletlerde örneğin Amerika Birleşik Devletleri, Almanya, Fransa ve Birleşik Krallık v.s. gibi ülkelerde Twitter şirketinin yetkilileri, bulundukları ülkelerin yasalarına sonuna kadar saygılı oluyorlar ve mahkeme kararlarını uyguluyorlar.

Geçtiğimiz günlerde Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı (TİB), T.C. Mahkemelerinin şikayet sahipleri lehine verdiği kararları uygulamamaktaki ısrarları  nedeniyle, Twitter’a erişimi engellemiştir.

Bu işlem sonucu Twitter yetkili ve temsilcileri ülkemize gelerek, T.C. devleti kanunlarının öngördüğü düzenlemeler içinde faaliyete özen göstermeyi kabul ettiklerini bildirdiler.

Bu arada Anayasa Mahkemesi (AYM)’nin Twitter lehine aldığı karar ise kamuoyunda pek anlaşılamadı. Pek çok soru, en başta da şikayetçilerin mağduriyetlerinin nasıl giderileceği halen cevap beklemektedir.

Aklı başında olan, çağdaş yeniliklere önem veren hiç kimse Twitter’in durup dururken kapatılmasını istemez. Ancak onun şemsiyesi altına sığınarak yasalara, Türk gelenek, anane, töre ve âdetlerini hiçe sayarak, küfürlerle, iftiralarla, insanlara ve ülke bütünlüğüne kast edenlere, ahlak yoksunu küfürbazlara da onay vermez.

Aynı konuda faaliyet gösteren Facebook ise Twitter’in örnek alması gereken bir konumdadır. T.C. yasalarına saygılı olarak hizmet vermektedir.

Google, Facebook, Microsoft gibi teknoloji devleri faaliyetlerini gerçekleştirirken en az parasal çıkarları kadar bulundukları ülkenin yasalarına, insanlarının haysiyetlerine, kişiliklerine saygılı olmalıdırlar.

Dünya liderliğine soyunan çağımızın büyük teknoloji devlerinin, ürünlerini pazarladıkları tüm dünya devletlerine ve onların halklarına gerekli sevgi, saygı ve hassasiyeti göstermeleri başlıca ödevleridir.

 

 

AKP’deki Oy Erozyonunun Yönü MHP’ye Doğru

0

 

Yüksek Seçim Kurulu 30 Mart 2014 Mahalli Seçimlerinin kesin sonuçlarını açıkladı. Bu sonuçlara göre; seçimlerde yüzde 89,48 gibi son seçimlerde pek görülmeyen yüksek bir  katılım oranına ulaşılmıştır. Seçimlerde seçmen sayısı 48 milyon 843 bin 157; oy kullanan seçmen sayısı 43 milyon 543 bin 717’dir.

Belediye Meclisi Üyeliği seçimlerinde; AK Parti  yüzde 42,87;  CHP yüzde 26,34; MHP  yüzde 17,82; BDP yüzde 4,16 oranında oy almıştır.

51 ilde İl Genel Meclisi Üyeliği seçimlerinde;  AK Parti yüzde 45,43; CHP yüzde 16,87; MHP yüzde 20,21; BDP yüzde 7,73 oranında oy almıştır.

Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimlerinde; AK Parti; yüzde 45,54 CHP; yüzde 31,04 MHP; yüzde 13,65 BDP; yüzde 3,09 oranında oy almıştır.

Belediye Başkanlığı seçimlerinde; AK Parti  yüzde 43,13; CHP yüzde 26,45; MHP  yüzde 17,76 BDP  yüzde 4,18 oranında oy almıştır.

Bu sonuçların hangi anlama geldiğini yorumladığımızda şu sonuçlara ulaşırız:

  • Seçim sonuçlarına göre; İktidar partisi AK Parti yüzde 43,13; muhalefet partileri olan CHP yüzde 26,45 ve MHP yüzde 17,76 oranında oy almışlardır. İki büyük muhalefet partisinin oyu toplam yüzde 44,21’dir. Bu durumda CHP ve MHP’nin toplam oyu, AKP’nin oyundan yüzde 1 puan fazladır.
  • Belediye Meclisi Üyeliği seçimlerine göre; CHP ve MHP’nin toplam oyu, AKP’nin oyundan yüzde 1,3 puan fazladır.
  • 51 ilde İl Genel Meclisi Üyeliği seçimlerine göre; Ana Muhalefet Partisi , MHP’dir. MHP’nin oyu CHP’den yüzde 3,4 puan fazladır. 51 ilin üçte biri Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinin illeridir. MHP’nin oyu bu illerde oldukça düşüktür. Diğer üçte ikisi ise Marmara, Karadeniz ve Orta Anadolu illeridir. MHP, eğer bu bölgelerdeki çalışmalarını biraz daha arttırır, Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde de yeni bir politika ile teşkilatlarını yeniden yapılandırırsa alacağı oylarla kesin olarak Ana Muhalefet Partisi olur.
  • Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimlerine göre; CHP’nin oy oranı, MHP’den yüzde 17,4 daha fazladır. MHP, yüzde 13,65 oy oranıyla Büyükşehirlerde kırsala göre daha zayıftır. Bunun için MHP’nin kentli nüfusa rahat rahat ulaşacak yol ve yöntemleri bulması ve uygulamaya sokması gerekmektedir.
  • Belediye Başkanlığı seçimlerine göre; AK Parti yüzde 43,13; CHP yüzde 26,45; MHP yüzde 17,76 BDP yüzde 4,18, diğer muhalefet partileri ise yüzde 8,48 oranında oy almıştır.
  • Oy olarak da AKP, 2011 seçim sonuçlarına göre 2,2 milyon oy kaybetmiştir. MHP ise 2011 seçimlerine göre oyunu 2,3 milyon arttırmıştır.

İktidar; devlet imkanları, ekonomik güç ve medyadaki yüzde 80’i aşan ağırlığı ile muhalefet partilerine ciddi fark oluşturmaktadır. Fakat bunlara rağmen muhalefet partilerinin; politikalarını yenileyerek, yeni projeler oluşturarak, halka daha kolay ve en uygun yöntemlerle ulaşma yollarını      geliştirerek ve çalıştırmalarını hızlandırarak oylarını arttırmalıdırlar.

Çünkü iktidar cephesinde oy erozyonu başlamıştır. Erozyonun yönü AKP’den MHP’ye doğrudur. Bu erozyonu hızlandırmak MHP’nin performansına bağlıdır. Genel seçimlere kadar önümüzde bir yılı aşkın bir süre var. Unutmayalım, sadece iktidarı eleştirerek netice almak mümkün değil,  yeni politikalar ve yeni projelerle halka gitmek gerekiyor.

 

 

Gündemi Değerlendirirken!

 

Eğitim çok önemli. Bilgi ve bilişim çağının hızlı değiştiği, bilgi ve bilişimin saniyede değiştiği ortamda yaşıyoruz. Üniversiteler bu değişime ayak uydurmalı. Kocaeli Üniversitesi 70 bine yakın öğrencisiyle Türkiye’nin önemli üniversitelerinden birisi. Ancak gerek Kocaeli ve gerekse Gebze’yle uyum sağlayamadı. Toplumla içli dışlı değil. Oysa ki toplumla içli dışlı olursa üniversiteler başarılı olur. Erhan Afyoncu ile Sezer Komsuoğlu arasında ki tartışma bir gerçeği gün yüzüne çıkardı. İnanıyoruz ki bu tartışma devam edecek ve Kocaeli Üniversitesi her yönüyle tartışılacak. Başarısı nedir, neler yapmalı, nerede başarılı, nerede başarısız bu ciddi şekilde gündeme gelmeli. Bugüne kadar maalesef Kocaeli Üniversitesi gündeme gelmedi, tartışılmadı. Hatta bu tartışmanın Türkiye gündemine geleceğine de inanıyorum. Milletvekilleri, bakanlar bu konuyu tartışacaktır.

CUMHURBAŞKANLIĞI SEÇİMLERİ

Türkiye gündemi ise cumhurbaşkanlığı seçimlerine kilitlendi. Cumhurbaşkanı kim olacak? Abdullah Gül mü? Tayyip Erdoğan mı? CHP aday çıkaracak mı? Herkes bunları konuşuyor, Haşim Kılıç’ın sözleri tartışılıyor. MHP’den Meral Akşener’in ismi gündeme geldi ama Meral hanım maalesef senin ismin nasıl öne çıkarak denilerek eleştirilmiyor. Oysa ki Meral hanımın ben heyecan uyandıracağına inanıyorum. Cumhurbaşkanlığı seçimlerine heyecan katacağına, oldukça aksiyon katacağına inanıyorum.

DÜNYA GÜNDEMİ’NDE SURİYE VE UKRAYNA

Dünya gündeminde ise maalesef Suriye ve hemen kuzeyimizde ki Ukrayna var. Bugüne kadar ateş hep İslam dünyasını yakıyordu. Batılı ve İsrail destekli dünya basını İslam coğrafyasında yaşanılan olaylarla ilgilenmiyordu. Ancak bir gerçekle dünya karşı karşıya. Hıristiyan Ortodoks mezhebinin öncülerinden Ukrayna’da yaşananlar dünya gündemini hareketlendirdi. Ukrayna’da patlak verecek bir savaşın üçüncü Dünya savaşına yol açabilme ihtimali var.

Suriye’de insanların ölmesine göz yuman, kimyasal silah ve bombaların atılmasına göz yuman ABD, söz konusu Ortodoks ve Hıristiyanlık olunca hemen hareketlendi. Dünya soğuk savaştan sonra en önemli gerginlikle karşı karşıya. Ukrayna’yı yakından bilen ve bir kaç kez buraya giden bir gazeteci olarak şunu söylemek istiyorum ki Ukrayna’da yaşananlar gerçekten endişe verici durumda. İnşallah kan akmaz ve Ukrayna’da akıl galip gelir, kan olmadan barış meydana gelir. Çünkü çıkacak bir savaş dünyayı yakından etkileyecek ve Türkiye’ye de sıçraması olacak. Temenni ediyoruz ki savaşlar bitsin.

 

 

 

Firavun ve Hiç’lik

0

 

İnsanları en çok cezbeden ve değerlerinin çürümesine yol açan unsurlardan biri haset ve güçtür. Toplumsal hukukun olmadığı, ya da suiistimal edildiği, kimin güçlüyse haklı gösterilmeye çalışıldığı toplumlarda güç turnusol etkisi yapar; zavallı bir hiç kim’liğini  firavuna özgü bir güç kim’liğine dönüştürür.

Güce giden çeşitli yollar vardır; bir kısmı miras kalır, bir kısmı kazanılır. Kraliyet vb. güç unsurları birinci; para, saygınlık ve bazı makamlar ise ikinci sınıfa girer. İki grup arasında her zaman örtüşmeler olabilir.

Güç bazen paradır, bazen makamdır, bazen da birilerini arkaya almak suretiyle kendini gösterir. Gücün edinilmesinde etken unsurlar-birinci grup hariç-insanın sahip olduğu organlardır. Kimi bedenini kullanır, kimi kafasını. Bazen de her ikisi uyumlu bir çalışma içinde olabilir. Bu organların kullanımıdır ki amaca yönelik olarak güce erişimi sağlar.

İnsanlar güce kavuşmak için nadiren beyinlerini, ama ekseriya kıvrak dillerini ve bedenlerini kullanırlar. Beynini kullananlardan haysiyetli bilim adamı ve mütefekkir, sadece dilini kullananlardan politikacı, işportacı, tezgâhtar, sahtekâr vs. olur. Bedenlerini kullananlardan işçi olur.

Bunlardan bazıları “yatarak” para kazanır, bazıları karınca gibi ayakta çalışarak. Nihai olarak kullanılan organ farkıdır, farkı ortaya çıkaran, fakat kültürel geleneklerimiz bazı organlarımızın kullanımı-ya da suiistimalini– meşru bazılarını memnu kılmıştır.

Ama bunun bir adım ötesi, kullanılan organın şekli veya türü değil, kullanım şeklidir. Veya kültürel geleneklerimiz öyle algılanmalarına neden olmuştur. Bunların nihai sonuçları paradır, şöhrettir, makam veya mevkidir, ama hepsi de bir güç odaklaşmasına yol açarlar.

Dil, beyin ve yürekten akan seslere tercüman olursa, insan şair veya yazar olur: ideal ve haysiyet abidesi ortaya çıkarır. Bel aşağısı ve mideden gelen kakofoniye alet olursa, insan meddah, karaktersiz ve fakat kurnaz menfaatperest olur. Kazanır da.

Kendini bilmeyenler ister kendilerinden, ister yakınlarından kaynaklansın güç ile meftun olmaya adeta doğuştan meyyaldirler. Bu anlamda güç insanların gerçek tabiatlarını ortaya çıkarmak gayesiyle içe tutulabilecek en mükemmel aynadır.

Fakirken, acizken, güçsüzken, sağlıksızken vaat edilen şeyler, kişi zenginlik, kuvvet ve sağlığa kavuştuğunda devam ediyorsa, o insan içi, dışı bir olan dürüst insandır. “Ah! Şimdi 20 yaş genç olaydım dım” vb. gibi laflar bu bağlamda kişinin önce kendine karşı dürüst olmadığının, sonra akılsızlığının bir müşahhas delilidir. Çünkü-her ne kadar yaşına rağmen aynı herzelerini devam ettiren insanlar olsa da-aklı başa getiren, süzülmüş tecrübesini yumağına dönüştürebilmiş yaştır.

Fakat heyhat ne ömür miras kalır, ne de tecrübe!

Ve yakınıp dilekte bulunan kimse, yaşına rağmen aklı başına gelmemiş kişidir. Aklı yaşta değil başta olanlar yanılıyorlar mı peki! Akıl başta ise güzel, yaşta ise kötüdür. Hele hele başta olanların akıllarının başta değil, başta olması tehlikelidir. Başın “yaş”a nüfuz edemeyişi, başta, başta olup başsız olanı rezil eder. Başsız toplumların akıbeti de bellidir. Yaşamın önemi başla mukimdir.

İşte bu anlamda güç insan tabiatının en iyi yansıtıcısıdır. İyi ve dirayetli insanların elinde olan güç, iyi güçtür! Dirayetsiz veya sapık iradeli insanın elindeki güç, hem o insanın hem de nüfuz alanının başını yer. Kendisi kısa boylu olduğu için yanındaki korumalarını hep uzun boylu goril tiplilerden seçen Hitler, güç vasıtasıyla hem boyunun kısalığını-bir eksiklik olarak görüp-telafi etmeye çalışmış hem de sapık dirayetinin sonucu hem kendini hem ülkesini bir felakete sürüklemiştir.

Ailesinden sevgi görmeden büyümüş, kardeşiyle bile gördüğü sevgi farklılığı yüzünden rekabet etmek zorunda kalmış ve bir yerlere-kapasitesizliği yüzünden-yıllarca sonra, hem de birilerinin tavassutuyla gelebilmiş sevgi açlığı olan insanların kısa zaman içinde şu veya bu şekilde kendisini-hak etmese de-bir güç odağı ve yağdanlıkların sahte iltifat ve teveccüh halesi içinde bulan insancıkların elinde güç, hem başkalarını manipüle etme hem de yediği kudret helvası, hem de suyla karıştırarak nektar niyetine içtiği viskinin etkisiyle sarhoş olup manipüle edilme gibi bir tehlikeyi de beraberinde getirir.

Güç odaklarında ve katmanlarında sevgi değil birinin aleyhine olsun diye diğerinin lehine olmak üzere işletilen, gülücüklerle kamufle edilmeye çalışılan ve sonunda sırıtmayla noktalanan, sık sık-istemese de-diş göstermek zorunda kalıp adeta tik haline gelen, bir yayvanlaşıp bir birleşen dudaklar ve sık sık gerilip sonra kullanılan malum malzemelere rağmen kırışan ve aynayı içine çevirip “nefs muhakemesi” yapamadığı için ancak karşısına geçip yüz hatlarını incelemekle vakit geçirip sonra da aynaya düşman olan ve o gün kimden acaba hangi menfaate müteallik olarak kendisine yağdırılan iltifatı, acaba niçin kendini en azından vaktiyle gerçekten seven, ama yeterince teveccüh görmediği kişileri aklından geçiren ve sonra iyi olmayan sıfatlarla o kişileri aklından savuşturmaya çalışan, kapris, kompleks ve “birilerinin burnunu sürtmeyi” adeta bir muvaffakiyet manzumesi hâlinde başına kondurmaya bir takınçlı paranoya halinde histerik tepkiler vererek çalışan, bunu başarmak için her türlü yolu, bühtan ve iftirayı, yolsuzluğu mubah sayanlar ve fakat yine de kendilerine gelemeyenlerin aslında başlarındaki en büyük bela kendileridir.

Bunu aslında çevresindekiler de bilmekte ve fakat adalet değil çok ventrilokrasi ve kapıkulu geleneğinin mümessilleri oldukları için doğruyu olduğu gibi değil, istendiği gibi ve istendiği kadar anlatmaya mezundurlar. Dost odur ki eleştirisini-hele hele menfaat ilişkisi varsa-insanın yüzüne, takdirini de onun gıyabında başkalarına yapar. Dost odur ki, “dostum” dediğine kendi menfaatinin suflörlüğünü yapmaz. Bilir ki güç-Tevfik Fikret’in İstanbul için kullandığı tabirin değişik haliyle-bir fettan aşüftedir. Muvakkat olarak bir insanın koynuna girer, ama bir başkasının kollarına atlar ve sizin can düşmanınız olur. Burada aklıma bir Fransız yazarın vecizesi geldi: “Bir mütebessim yüz çoğu zaman bir alçağın kafasından ve kalbinden geçenleri gizlenmiş eden bir maskedir.”

Ne mutlu hissettiği için ve samimi olarak gülüp ağlayabilenlere! Ağlamak da insancadır, gülmek de insana mahsustur. Firavun öldü ancak firavunluk hayattadır.

Hiçliğini görebilen insan kimliğini bilen insandır.

 

 

Öğrencileri Fatih Salgar ve Mehmet Güntekin, Prof. Dr. Nevzad Atlığ’ı Anlatıyorlar

Kültür ve Turizm Bakanlığı Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü Cumhurbaşkanlığı Klasik Türk Müziği Devlet Korosu’nun Şefi Fatih Salgar: ‘Bir sanatkârda olması gereken bilgi birikimi, çalışkanlık, inanç ve hepsinin üstünde de sanat ahlakına sâhiptir.’

 

Oğuz Çetinoğlu: Nevzat Bey’i, tek başına ‘Mûsikî Akademisi’ gibi görev yapan Prof. Dr. Nevzad Atlığ yapan özellikler nelerdir?

Fatih Salgar: Bir sanatkârın sahip olması gereken bilgi, birikim çalışkanlık, inanç ve hepsinin üstünde sanat ahlakına sahip oluşu olarak değerlendiriyorum. Yine döneminde çok iyi müzisyenler ile çalışmış olması da mutlaka önemlidir.

Çetinoğlu: Prof. Dr. Nevzad Atlığ’ın Türk musikisine kazandırdıklarından söz eder misiniz?

Salgar: Hocamızın musikimize kazandırdıklarını şöylece sıralanabilir:

Klasik Musikimizin medeniyetimizdeki yerinin ne kadar önemli olduğunu ilgili her kesimin dikkatine sunmuştur.  Musikimizin üvey evlat muamelesi gördüğü bir dönemde yılmadan hizmetler vermiş, uzun mücadeleler sonucunda İstanbul Devlet Klasik Türk Müziği Korosu’nu kurarak, klasik musikimizin sayısı 1500 ü bulan eserlerini icra ederek bu alanda o güne kadar yapılmamış bir sanat olayına vesile olmuştur.  Radyo, televizyon programları, yine 40 civarında plak-cd yaparak klasik musikimizi tespit etmiştir. Eğitimci yönü ile ve hocaların hocası olarak belki 10 nesle hocalık yapmış, sonuç itibarıyla da musikimizi layık olduğu seviyeye çıkararak halkımızın gönlünde taht kurmuştur.

Çetinoğlu: 1970’li yıllarda Klasik Türk müziği Korosu’nda; Afife Ediboğlu, Ayla Büyükataman, İnci Çayırlı, Mefharet Yıldırım, Ekrem Kongar, Muzaffer Birtan, Rahmi Sönmezocak, Recep Birgit ve Vedat Çetinkaya gibi popüler isimler bulunuyordu. Bugün de koro, şüphesiz çok değerli sanatkârlardan oluşuyor. Fakat içlerinde müzikseverlerin çoğunluğu tarafından tanınan kişilerin sayısı son derecede sınırlı kalıyor. Bu konudaki düşüncelerinizi lütfeder misiniz?

Salgar: Koromuzdaki sanatkârlarımız, isimlerini verdiğiniz sanatkârlarla hiç şüphe yok ki aynı değerledirler. Ne var ki zamanın ve şartların ortaya çıkardığı sebeplerle isimleri bilinmemektedir.

Günümüzde; ‘Radyo Dergisi’ gibi dergiler yok. Radyo ve televizyon kanallarının yayın politikaları, eski günlerin konumunda değil. Radyolardan hiçbirinde klasik Türk müziği korosu yoktur. Uygulanmakta olan yayın politikaları gereğince; radyo ve televizyonlarda, koromuzun elemanlarının geniş kütleler tarafından tanınmasını sağlayacak şekilde programlar yapılmamaktadır. Ayrıca magazin basını da ‘pop yıldızı‘ olarak anılan kişilerle ilgilenmekten koromuzun elemanlarına sayfalarında yer veremiyorlar. Koromuzun elemanları, sansasyonel olaylarla isimlerini duyurmak gibi hafifliklere tenezzül etmezler. ‘seviyeli birliktelikler (?!)’ yaşamazlar. Örf ve âdetlerimize uygun mazbut aile hayatları vardır, ‘gecelere akmazlar’. Bu sebeplerle isimleri-resimleri basın dünyasında yer almıyor. Almayınca da tanınmıyorlar.

Tespitiniz yerindedir:  Koromuz, şüphesiz çok değerli sanatkârlardan oluşmaktadır. Onlar hakkında belirttiğiniz düşünceleriniz için sanatkâr arkadaşlarım adına teşekkür ederim.

Çetinoğlu: Müziğimizin hayranları ve uzmanları, Nevzad Atlığ’ın ‘Temiz müzik’ yaptığını yazıp söylerler. ‘Temiz müzik’ kavramını açıklar mısınız?

Salgar: Temiz müzik; ‘Klasik musikimizi üslubuna – tavrına, sâhip olduğu yüksek sanat anlayışına ve asaletine uygun olarak gürültüsüz-patırtısız icra etmektir‘ diye düşünüyorum.

Çetinoğlu: Nevzat Atlığ’ın musikimizin ufuklarına getirdiği haz iklimini O’nun hayırlı halefi olarak devam ettiriyorsunuz. Uzun ve yorucu mücâdelelerden sonra 24 Şubat 1977 tarihinde Dr. Nevzad Atlığ yönetimindeki Devlet Klasik Türk Mûsikîsi Korosu, Devlet konser Salonu’nda bir konser vermişti.

Günümüzde, yönettiğiniz koronun isminin başına bir de ‘Cumhurbaşkanlığı’ kelimesi eklendi. Böylece, Ankara’daki Konser Salonu’na her zamankinden daha fazla yakın ve layıksınız.

Uzatmayayım… Ne demek istediğimi anladınız. Müjdeli haberlerinizi okuyucularımızla paylaşır mısınız?

Salgar: Geçmişte yaşanan bazı problemlerin bu gün için fazla önemli olmadığını düşünüyorum. Bu ülkenin ortak sorunu ‘kalite’ ile ilgili olmalıdır. Dolayısıyla bazı suni değer yargıları bu gün için çok da önemli görünmüyor. Gerek batı müziği müntesipleri gerekse klasik Türk müziği mensupları bu gün için farklı ve ortak sorunlarla karşı karşıyalar. Bu mekânda bir konser istenir ise, herhangi bir problem olmayacaktır.

6-Bu söyleşimizde, sorularla sınırlı kalmış olmanız sebebiyle veremediğiniz bir mesajınız var ise, lütfeder misiniz?

Salgar: Yüzlerce yıl bu topraklarda Müslüman’ı, Musevi’si, Ermeni’si, Rum’u bir arada yaşadı. Bunları belki de yeryüzünde eşine az rastlanan bir san’at kolu bir arada tutarak aynı duyguları, elemleri, sevinçleri, hazları yaşattı. Halkımız hiçbir ayrımcılık yapmadan bu sanatkârları bağrına bastı, saygı duydu, nesilden nesle aktardı. İşte o ortak nokta ‘Türk musikisi’ idi.

 

FATİH SALGAR

22 Şubat 1954 tarihinde Adana’da doğdu. 1972 yılında başladığı İstanbul Belediye Konservatuarı’ndan, Nevzad Atlığ, Süheylâ Altmışdört, İsmail Hakkı Özkan ve Muazzam Sepetçioğlu gibi hocalardan eğitim görerek mezun oldu.

Nevzad Atlığ’ın düzenlediği koro çalışmalarına katılarak repertuarını geliştirdi. 1978 yılında mezun olduğu İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’ndeki yüksek öğrenimi sırasında, 1973’ten itibaren Üniversite Korosu’nun çalışmalarına katıldı ve 1976-1988 arasında şef yardımcısı olarak yüzlerce üniversiteli gence Türk Musikisi klasiklerini öğretti.

1976’da kurulan Devlet Korosu’nun ilk kadrosunda ses sanatçısı olarak yer aldı. Belediye Konservatuarı’nda, 1978-2005 yılları arasında usûl öğretmenliği yaptı. Bir süre İstanbul Teknik Üniversitesi Türk Musikisi Devlet Konservatuarı’nda da öğretim görevlisi olarak çalıştı.

Nevzad Atlığ ile birlikte Türk Musikisi Klasikleri nota yayınını Bakırköy Musiki Vakfı Konservatuarı kanalıyla yayınlamaya  devam etmektedir. Yesârî Âsım Arsoy ve İsmail Hakkı Özkan ile birlikte ayrıntılı musiki çalışmalarında bulundu. İstanbul Ânsiklopedisi’nin yanı sıra çeşitli dergilerde ve gazetelerde araştırmaları ve yazıları yayınlandı. Dede Efendi, Sultan Üçüncü Selim Han, Türk Musikisi’nde 50 Bestekâr ve Mevlevî Âyinleri adlı kitapları Ötüken Yayınları tarafından yayımladı.

Halen, kurucuları arasında yer aldığı Bakırköy Musiki Vakfı Konservatuvarı Türk Musikisi Bölümü’nün başkanlığını yürüten Salgar, 1998’de, Sanat Kurulu üyesi olduğu İstanbul Devlet Korosu’nun şef yardımcılığına, Ağustos 2006’da ise şefliğine tâyin edildi. Koro ses sanatçılarından Berna Salgar ile evli olan Fatih Salgar iki kız çocuk babasıdır.

 

Önce öğrencisi, sonra da meslektaşı ve halefi olan

Müzik tarihçisi, program yapımcısı ses sanatkârı ve koro şefi

MEHMET GÜNTEKİN

Millî Mûsıkîmizin Yaşayan Efsânesi

Prof. Dr. NEVZAD ATLIĞ‘ı konuştuk.

Nevzad Atlığ, Türk Mûsıkîsini yükselen değer hâline getirmeyi başarmıştır.’

Oğuz Çetinoğlu: Konunun uzmanları, Dr. Nevzad Atlığ’ın, Sultan Üçüncü Selim Han’dan sonra, klasik Türk mûsikîsine yeniden altın devrini yaşattığını belirtiyorlar. Mûsikî tarihçisi Mehmet Güntekin’in konu ile ilgili yorumunu alabilir miyim?

Mehmet Güntekin: Bu yaklaşımı ilk kez duyduğumu ifade etmeliyim ve bana doğru bir mukayese tarzı gibi görünmüyor. Çünkü Üçüncü Selim, imkânları neredeyse sınırsız diyebileceğimiz bir cihan hükümdardır. Nevzad Atlığ ise öyle çok geniş imkânlara sahip olmamış, ancak mücadele ederek imkân sahaları ortaya çıkarmış bir müzisyendir. Keşke Üçüncü Selim’in imkânlarına sahip olsaydı… Nevzad Atlığ’ın musiki tarihimiz açısından önemi ve değeri, içinde bulunduğu imkânsızlıkları, çabalarıyla ve duruşuyla değiştirmeye muvaffak olması ve yönetim çevreleri tarafından dışlandığı dönemlerde Türk Musikisi’ni yükselen değer haline getirmeyi başarmasıdır.

Çetinoğlu: Sizi, Merhum Yılmaz Öztuna’nın isimlendirmesi ile ‘Nevzad Atlığ’ın neslinden bir müzisyen‘ olarak kabul etmek mümkün. Konumunuzun sizde oluşturduğu duyguları okuyucularımızla paylaşır mısınız?

Güntekin: “Nevzad Atlığ’ın neslinden bir müzisyen olmak”tan kasıt, Nevzad Atlığ’ın etki dairesi içindeki alanlardan geçmiş olmaksa, doğrudur, ben de o nesilden bir müzisyen sayılabilirim. Hatta bu sorunuzla, hayat çizgilerimizde benzerlikler olduğunu da fark ediyorum: Nevzad Atlığ gibi taşradan üniversite öğrenimi için İstanbul’a geldim. 40 yıl kadar arayla, onun da içinde yer aldığı Üniversite Korosu’nun sıralarından geçtim. Hocamız Üniversite Korosu’nda önce kemanî, sonra şef olmuştu; ben ise önce hânende, sonra şef yardımcısı olarak konserler yönettim. Kurduğu Devlet Korosu’nun kadrosuna, kuruluşundan 11 yıl sonra dahil oldum ve uzun yıllar hoca-talebe ilişkisi içinde kendisinden istifade etme şansım oldu. Kurup yönettiği ve bugünkü adıyla Cumhurbaşkanlığı Korosu’nu, şef yardımcısı sıfatıyla yönettim. Bunlar benim için elbette ki anlamlı ve önemli duyguları ifade ediyor.

Çetinoğlu: Prof. Dr. Nevzad Atlığ’ın, ‘Mûsikîmizde muhafazakâr görüş‘ olarak adlandırılan bir çizgide olduğu söylenir. Kavram hakkında bilgi lütfeder misiniz? ‘Mûsikîmizde muhafazakâr görüş‘ nedir?

Güntekin: Nevzad Atlığ, kendisini ve hayatını musikimizin klasik olan kısmına ait görmüş ve öyle yaşamış, bu tavrında örneği az görülür bir tutarlılıkla, 70 yıl gibi çok uzun bir sanat hayatı boyunca tavizsiz şekilde ısrar etmiştir. Muhafazakârlık, koruyucu tavır demekse, Nevzad Bey’in klasik musikimizi korumak misyonunu hayatı boyunca taşıdığını söyleyebiliriz. Muhafazakârlığı, daha çok repertuar anlayışıyla kendisini gösterir. Kronolojik olarak belli bir dönemden sonrasına ait eserler, sanat açısından birçoğunu değerli görmesine rağmen, onun repertuarında yer almaz. Kendisini, klasik alanda sanat icra etmeye görevli olarak konumlandırır. Daha yeni dönemlere ait eserleri dışlamaz, hatta eserlerini konserlerinde hiçbir zaman seslendirmediği birçok bestekârdan sitayişle bahseder; ancak kendisini o alanda yetkili görmez, o alanı uzmanlarına bırakır. İhtisas alanını daha eski olandan yana belirlemiştir. Diğer bir muhafazakâr yaklaşımı ise icra anlayışındadır. İcrada doğal akustikten yanadır, yani elektronik ses sistemlerini kullanmaktan yana değildir. Konser verdiği salonlarda uzun yıllar mikrofon kullanmayı tercih etmemiş, mesleğinin son yıllarına doğru, çok gelişen tekniklerle sesi değiştirip bozmadan volümünü artırabilen sistemler ortaya çıkınca kullanmaya ancak razı olmuştur.

Çetinoğlu: Merhum Yılmaz Öztuna bir yazısında; Nevzad Atlığ’n Türk musikisi için uzun süre meydan savaşı mesâbesinde mücâdele ettiğini belirtiyor. Kendi ülkemizde, kendi öz değerimiz olan müziğimizi korumak ve değerini ispat etmek durumunda kalınmasını nasıl yorumluyorsunuz?

Güntekin: Yaşanan gerçek maalesef bu. 1826’dan beri ülkenin gerçeği böyle. Şikâyet etmemek lâzım, olması gereken buymuş demek ki. ‘Olanda hayır vardır’ denir. Merhum Öztuna, aynı mücadelede Nevzad Bey’in en yakın omuzdaşı olduğu için bahsettiği konuyu aslında en iyi bilenlerdendi. O zor dönemler yaşanmayıp her şey sütliman olsaydı, bugünkü sıfatıyla Nevzad Atlığ adında biri olur muydu? Zor dönemler, o zor dönemleri yöneten adamlarını da içlerinden çıkarıyor.

Çetinoğlu:  Klasik Türk mûsikîsini haz duyarak dinleyebilmek için belli bir kültür seviyesine ulaşmanın gerekli olduğu kanaatinin varlığı hissediliyor. Siz de aynı görüşte iseniz, bu kültürün daha geniş kütlelere neden ulaştırılamayışının sebepleri ve çâreleri hakkında ne düşünüyorsunuz?

Güntekin: Klasik musikimizi algılayabilmek ve ondan zevk alabilmek için belli bir kültürel altyapı gerektiği doğrudur. Daha geniş kesimlere ulaşması için, iyi örneklerin iyi icralarla topluma sunulabilmesi de önemlidir. Toplumun kültürel altyapısı gelişirken iyi icra örnekleri de artarsa, bu karşılıklı süreçler birbirini olumlu etkiler ve pozitif bir ivme yakalanır.

MEHMET GÜNTEKİN

1963 yılında Bafra’da doğdu. İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde öğrenim gördü. Üniversite Korosu’nda Süheyla Altmışdört ile Fatih Salgar’ın öğrencisi oldu ve şef yardımcılığı görevinde bulundu. Çeşitli ansiklopedi, dergi ve gazetelerde yazıları yayınlandı. TV programları hazırlayıp sundu. Yurtiçinde ve yurtdışında konserler verdi. 80 kadar CD yayınladı. Çeşitli basın, kültür ve sanat kuruluşlarında editörlük, yazarlık ve proje yönetmenliği yaptı. Sempozyumlara katıldı ve seminerler verdi. Müzik tarihi, repertuar, arşiv ve biyografi konularında yararlandığı Murat Bardakçı ile ortak yayın çalışmalarında bulundu. Hürriyet Tarih’te yazar, danışma kurulu üyesi ve redaktör olarak çalıştı. Habertürk Tarih’te yazılar yazdı.

Expo-2005 Dünya Fuarı’nda, Japonya’da Türkiye’yi resmen temsil eden Rose and Tulip adlı dans ve müzik gösterisinin orkestra ve koro şefliğini yaptı. İslâm Bilim ve Teknoloji Müzesi müzik danışmanlığında bulundu. Türk Musikisi Vakfı, Kültür Konseyi, Heybeliada İlm-i Musiki Derneği ve Türkiye Turing ve Otomobil Kurumu gibi Sivil Toplum Kuruluşlarının yönetim kurullarında ve üyeliklerinde bulundu.

1986’dan beri görev yaptığı İstanbul Devlet Klasik Türk Müziği Korosu’nun müdürlüğüne ve sanat kurulu üyeliğine 2006’da, şef yardımcılığına 2012’de tâyin edildi. 2009-2011 arasında İstanbul 2010 Avupa Kültür Başkenti Ajansı müzik yönetmenliğine getirildi ve 20’nin üzerinde projeyi yönetti.

Kitap hâlinde yayınlanmış eserleri:

1- Şerif Muhiddin Targan – Peygamber Torununun Müziği. 2- Bekir Sıdkı Sezgin. 3- Kâni Karaca. 4- Üniversite Korosu Kitabı. 5- İstanbul’un 100 Musikişinası. 6- İstanbul’un 100 Şarkısı. 7- Tanıklarıyla Türkiye’de Musikinin Yakın Tarihi-1 Nevzad Atlığ’ın Tanıklığında. 8- Malatyalı Musikişinaslar. 9- Mühendishane’de Musiki.

 

 

Nasıl Bir Cumhurbaşkanı?

 

Köşk hesaplarının gizli toplantılarla sürdüğü bir ortamda Güneydoğu’yu devletsizleştirme oyunları kimin içine sinebilir? İhanetin ve ülkenin toprak bütünlüğüne saldırının olduğu yerde barış olabilir mi? Bölgesel özerklik, şehir devletleri ve ayrı bayrakların tartışıldığı bir ortamda, terör yok; kan akmıyor denebilir mi? Milli iradeyi temsil edenlerin gaflet örnekleri ırkçı ve bölücü terörü gizleyip Türk Milletini iknaya yarayabilir mi?

Almanya Cumhurbaşkanı’nın ziyareti geride kaldı. Kendisinin misafir olduğu ülkeyi suçlaması tabii ki yadırgandı. Sayın Başbakan’ın üslûbu da diplomatik nezakete uymadı.

Almanya ülkesindeki yabancı kaynaklı nüfusa çeşitli saldırıların, yabancı düşmanlığının, ırkçılığın ve İslami fobinin görüldüğü bir ülkedir. Türk çocuklarının velâyetinin Alman ailelere verilmesi de ayrı bir sorundur.  Nasyonel Sosyalist ve ırkçı bir çete olan NSU davası sürmektedir. Bu örgüt tarafından 10 kişi öldürülmüş olup bunların 8’i de Türk’tür.

Berlin’de Talat Paşa’nın bir Ermeni militan tarafından şehit edildiği olayda da bu ülke kötü not almıştı. Mahkeme süreci Alman yargısı için yüz karası olmuştu. Katil ceza bile almamıştı.

Cumhurbaşkanlığı seçimi yaklaşıyor. Türk Devletine yakışan bir Cumhurbaşkanı nasıl olabilir sorusu zihinleri meşgul ediyor. Biz seçilecek Cumhurbaşkanında aşağıdaki özellikleri arıyoruz:

–         Kendisini Türk olarak hisseden, Türk Milletini birleştiren, kaynaştıran, birbirine ötekileştirilmesine imkân vermeyen,

–         Bizzat sorun yaratmayan sorun çözücü olabilen,yıpranmamış,

–         Farklılıkları kutsallaştırmayıp milli birlik ve bütünlük konusunda hassas olan,

–         Etnik ırkçılığa tavizi demokratikleşme diye değerlendirmeyen,

–         Bölücü ırkçı terörle hukuk içinde mücadeleyi esas alan ve bu yoldaki politikaları destekleyen, özgürlüklerle güvenlik arasında anlamlı dengeyi kurabilen,

–         Milli egemenlik ve milli bağımsızlık konularında hassas olan, egemenliğin devrine ve paylaştırılmasına imkan sağlamayan,

–         Türkiye’nin Ankara’dan yönetilmesini esas alan,

–         Küresel rüzgarların esiri olmayan, küreselleştirmeye karşı yükselen milliyetçiliği farkedebilen, değişimi görebilen,

–         Yer altı ve yer üstü ekonomik kaynaklarımızın ona buna peşkeş çekilmesine ortam sağlamayan,

–         Belirli bir ümmete ve millete mensubiyeti birbirine rakip görmeyen,

–         Türk tarihine bir bütün olarak bakabilen,

–         Laikliği yanlış yorumlamayan, halka rağmen seçkinci tavır sergilemeyen,

–         Yanlış beyan ve politikalar ile Milli Mücadelede Anadolu’dan kovduklarımıza davetiye çıkarılmasına imkan sağlamayan,

–         Cumhuriyete, milli ve üniter devlete sadakatla bağlı olan ve Türkiye Cumhuriyetini, Türkiye Cumhuriyeti yapan değer ve ilkeleri koruyabilen,

–         Türk Millletinin milli ve manevi değerlerini benimseyen,

–         Türk Milleti dışında hayali milletler arayışına çıkmayan, çıkılmasına da karşı olan,

–         Hayali projelerle ve sonu hüsran olan açılım maceraları ile uğraşan iktidarlara karşı teminat olabilen ve güven verebilen,

–         Demokrasiyi bütün kurum ve kuralları ile benimseyen,

–         Hukukun üstünlüğünü ve kuvvetler ayrılığı prensibini koruyan ve yıpratılmasına müsaade etmeyen,

–         Hukuk devletinin parti devletine dönüştürülmesine fırsat vermeyen, Anayasal rejimi koruyan ve kollayan,

–         Demokrasiye kan kaybettiren otoriter ve totaliter eğilimlerden uzak duran,

–         Anayasanın temel giriş maddeleri ile kavgalı olmayan,

–         Ortadoğu’nun barış ve istikrar bölgesi olmasına katkıda bulunabilen, ülkeyi yalnızlaştırmayan, geleneksel dış politika ile çelişmeyen,

–         İsmi üzerinde geniş mutabakat sağlanabilen.

 

 

 

Güneşe Yükledim Umutlarımı

 

Güneşe yükledim umutlarımı
Her sabah yeniden doğsunlar diye
Bulutlara yazdım sevdalarımı
Yağmur olup yere yağsınlar diye

Pervaneler koydum gönül ufkuma
Kalbimden sisleri kovsunlar diye
Güllerle süsledim hayallerimi
Rüyamı sevince boğsunlar diye

Sevgilerden ilaç yaptım yarama
Mutsuzlukla duvar koydum arama
Acıların saldırısı var ama
Sevinçler çağırdım savsınlar diye

 

Popülizme Yenik Düşmek!..

 

Türk Milletinin popülizme yenik düştüğünü çok rahatlıkla görüyoruz ve bende bunu devamlı söylüyorum.

Yani toplumu oluşturan fertler; duygu, düşünce ve karakterlerini bir kenara bırakıp, kişisel tatmin için belirlediği hedeflere ulaşabilmek maksadıyla kısa süreli şöhretin, köşe kapmanın, avantanın peşinde koşuyor.

Siyaset bunu keşfettiği için, halkın ne istediği varsa; halka bir şey katmadan onları halkın önüne sunuyor.

Türk toplumunda; ehliyet ve liyakat, emek, çalışkanlık, gayret, ustalık, tecrübe gibi değerler pek itibar görmemektedir. Bunun en önemli sebeblerinden biri, popülizmdir.

İnsanlarımız kendi üretmekten, başarmaktan, yapmaktan ziyade yapanların, üretenlerin ve başaranların yanında görüntü vermeyi daha çok sevmektedir. Çünkü bu hiç bir emek gerektirmemektedir.

Oysa ki,popüler kültür ve popülizm; insanı kullanılabilen standart köleler haline getirmeyi amaçlayan, içi hava dolu büyük bir balondan ibarettir.

Halkımızı etkileyen popüler düşünce ve yaşam tarzı, geleceğimizi ipotek altına almaktadır.

Dizi oyuncuları ve futbolcularla fotoğraf çektirmek, ulaşılmaz olduğu düşünülen siyasetçi ile el sıkışmak, reklamlarla şişirilmiş yazarın kitabını okumak, yemeklerin lezzetinden emin olmadığı bir lokantada pahalı yemek yemek, propaganda ile güçlendirilmiş siyasete oy vermek, şampiyon olan takımı tutmak, marka bir arabaya binmek, lüks bir semtte oturmak, bir evi ve arabayı kast ederek “iki anahtar” diyen politikacıyı tercih etmek ve daima doğrudan değil güçlüden yana olmak; hep popülizm örnekleridir.

Hatırlayın! Türk Milleti bir dönem birbirinin ardına takılarak, medya eliyle meşhurlaştırılmış bankerlerin peşinde, onca servetini kaybetmişti.

Aslında popüler kültür, somut olarak varlığı ispat edilemese de hayatımıza yön veren ve inkar edilemeyecek bir gerçektir. Kültür ve eğitim seviyesi düşük toplumlara, çok daha kolay ve yaygın olarak empoze edilebilmektedir.

Örneğin belediyecilik hizmetini, Çanakkale ve İstanbul Boğazı gezisi yada altın ve erzak dağıtılan toplantılar olarak algılayan kadınlar, doğrudan popülizme yenik düşmüş olmaktadır.

Türkiye’de ayırt etmeden milliyetçi, sosyal demokrat, liberal, İslamcı, muhafazakar, bölücü vs.diyebileceğimiz  kim varsa etkin bir şekilde kendilerine dayatılan popülizmden yoğun bir şekilde etkilenmişlerdir. Fikri mücadele yerini her kesimde ucuz sloganlar atmaya bırakmıştır.

Bunun en bariz örneğini, bir şekilde şöhrete ulaşmış olanlarla çektirilmeye çalışılan, fotoğraf yarışlarında görürsünüz. Belki o kişi, vücudunun en müstehcen yerini göstererek şöhret olmuştur. Ama bu kimin umurunda olur? Her halde hepimizin, böyle bir fotoğraf çektirme çabası olmuştur!..

Türkiye’yi bulunduğu badirelerden kurtarmak için, ilk önce neyin popülizm olup olmadığını anlamak ve popülizmden uzak durmak gerekmektedir.

Onun için televizyonlarda çok görülen, gazete sayfalarında yer bulan, yüksek koltukları işgal eden ve türlü vaatlerde bulunanlara hep ihtiyatla yaklaşmak gerekir.

Yoksa popülizmin size batırdığı çuvaldızı çıkarmak, bir kaç neslin uğraşacağı bir iş haline gelir. Onun için gelin popülizm hastalığından uzak duralım ve böyle bir hastalığımız varsa hemen kurtulalım.

 

 

Cumhurun Seçimi

0

Türkiye’de hırsızlık ve yolsuzluklar adli olarak aklanmadan,milletin vicdanında adaletsizlikler temizlenmeden, millet iradesi sürekli karartılırken, ülke yeni bir seçime doğru hızla gidiyor.

Anayasanın 104′ncü maddesi Cumhurbaşkanının görev yetkilerini belirliyor. Buna göre Cumhurbaşkanı devletin başıdır. Bu sıfatla Türkiye Cumhuriyetini ve Türk milletinin birliğini temsil eder; Anayasanın uygulanmasını, devlet organlarının düzenli ve uyumlu çalışmasını gözetir. Maddenin diğer fıkraları da Anayasanın ilgili maddelerinde gösterilen şartlara uyarak yapacağı görev ve kullanacağı yetkileri sıralıyor.
Şu an görünen ve yaşadıklarımıza bakılırsa;
Kendi fikirlerinden başka hiç kimsenin fikirlerine tahammülü olmayan, kendi doğrusundan başka hiçbir şeye itibar etmeyen, kendi gibi düşünmeyen herkesi aşağılayan birini Cumhurbaşkanı olarak görmek istemem. Türkiye Cumhuriyeti ile sorunlu, Türk milletinin birliğini 36 etniğe ayrıştıran, Anayasanın uygulanmasını kendi menfaatleriyle sınırlayan, devlet organlarının düzenli ve uyumlu çalışmasını kendi partisinin çalışması olarak niteleyen, devlet kadrolarında kendi fikriyatının haricinde düşünen insanları görmek istemeyen, o insanlara öteki diye bakan şahıslardan Cumhurbaşkanı olamaz, olmamalıdır.
Cumhurbaşkanı seçilen kişi kürsüde yemin edip göreve başlayacaktır. Yapılacak yeminde, Atatürk ilke ve inkılaplarına ve Laik Cumhuriyet ilkesine bağlı kalınacağına, insan haklarından ve temel hürriyetlerden yararlanması ülküsüne, görevi tarafsızlıkla yerine getirmeye söz veriliyor. Atatürk’le, Cumhuriyet’le, Türk kelimesi ile insan hakları ve temel hürriyetlerle kavgalı olan kim olursa olsun Türkiye Cumhurbaşkanı olmamalıdır. Tarafsızlığı beceremeyen, kendi partilisi olmayan herkesi sürekli dışlayan, onlara bağıran, çağıran, kızan, aşağılayan isimler Cumhurun başı olmamalıdır.
AK Partinin tabanı Erdoğan aday olduğunda, eğer şuan ki Cumhurbaşkanı gibi aynı yetkide olacaksa biz oy vermeyiz diyebilirler.

Partililer, partinin başında kalıp, Başbakanlığına devam etsin isteğinde olabilirler.
Yok ama ‘başkanlık sistemi’ şeklinde olacak ve Cumhur’un yetkileri çoğalacaksa “Hay hay” başbakan aday olsun deniliyor.

Aslında şunu da açıkça söylüyorlar;
Ne acıdır ki Erdoğan olmasa Başbakanlık yapacak maalesef kimse yok.
Taban Erdoğan’ın hiçbir yere gitmesini istemiyor.
Başbakanlık yapacak kimse yok konusunda haklılık payları da var aslında.
Ak Parti içerisinde de, Muhalefet içerisinde de Ülkeyi yönetme konusunda ciddi sıkıntı olduğu doğrudur. Asında iradeli bir bayan aday Cumhurbaşkanı olsa Türkiye’de çok daha iyi olur,düşüncesini dillendirenler oldukça fazla.
Siyasete kendi çıkarları için,kanunları da kendilerini korumak için sürekli şekilden şekile sokan iktidar partisi, Erdoğan’dan sonra neler olurun hesabındalar. İktidar partisindeki iç çatışmalar aslında çok fazla,ancak tek kişi tarafından sevk ve idare edildiğinden, yani demokrasi kuralları yok denecek kadar az olduğundan çalkantılar dışarı yansımıyor. Belediye başkanlığını kazanamayanların çoğu vekil olmak için Erdoğan’ın gözüne girmede yarış halindeler.
Muhalefette iç çatışmaların ardı arkası kesilmiyor.
Öyle ki mahalli idareler seçimlerini basamak yaparak, önümüzdeki milletvekilliği seçimleri için, yaşadığımız ilde milletvekilliği adaylığı hesapları içerisine girenleri biliyorum.
Yerel seçimlerde seçilmez ise, Milletvekili adayı olurum düşüncesinde olanlar oldukça çok fazla. Malumunuz devir idealistlerin değil, çıkarcıların devridir.
Fırat’ta bir koyun kaybolsa hesabı Hz. Ömer’den sorulurdu. Türk Devleti bilinçsiz insanların verdikleri oylarla,yıllarca soyuluyor, adım adım bölünmeye doğru gidiliyor.

Soyanları ve bölenleri görmemezlikten gelmeyen, bu ülkede yaşayan herkese adil ve eşit yaklaşan, hakkı haklıya teslim edecek, sadece kendi partilisini değil, diğerlerini de eşit bir biçimde Ömer olup kucaklayacak, kısaca Hz. Ömer adaletini uygulayacak, evladı suç işlese bile suçlu ve güçlünün değil, haklının yanında yer alabilecek bir adaya oy verilmesi lazımdır…