17.8 C
Kocaeli
Pazartesi, Temmuz 27, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 885

Kaza değil Cinayet

0

 

Yıl: 2014 teknoloji akılların alamayacağı kadar ilerledi; dağlar makinalarla delindi tüneller açıldı. İstanbul Boğazı altına tüp geçit yapıldı, (Marmaray) Duble yollar yapıldı.

Teknoloji bu kadar tavan yapmışken imkanlar varken neden maden ocakları için bu teknolojiler kullanılmaz?

Neden mi?

Buyrun!!!

“Yıllarca kamu eliyle üretimin yapıldığı bu sahalar özel sektöre devredildikten sonra iş kazalarında patlama yaşanmıştır. Bu özelleştirme ve acımasız taşeron sisteminin devletin politikası haline gelmesinin bir ürünüdür. İşçi Sağlığı İş Güvenliği önlemlerinin bir maliyet unsuru olarak görülmesi ve aşırı üretim zorlaması sonucudur.

Çok sık iş kazalarının yaşandığı ve kazaların adeta seri iş cinayetlerine dönüştüğü, 12 bin maden işçisinin çalıştığı Soma’da bu tür iş kazalarından kurtarılan işçilerin tedavisine dönük devlet tarafından yapılmış özel bir sağlık birimi bulunmamaktadır. Yanık Ünitesi de bulunmayanlar arasında yer almaktadır.

Linyit ocaklarında enerji ihtiyacını karşılayan trafoların günün teknolojisine uygun hale getirilmemesi, periyodik bakımlarının yapılmaması bu tür kazalara davetiye çıkarmaktadır.

“Daha kaç işçi ölmeli? Kaç çocuk babasız kalmalı? Kaç kadın eşini genç yaşta kaybetmeli? Kaç ana evladının genç bedenini toprağa verip ağlamalı?

Doymadınız mı yetmedi mi? Görmezden geldiğiniz? Önlem almak için tüm maden işçilerinin ölmesi mi gerek? Yoksa madenci kardeşlerimiz ve ailelerinin “ÇIĞLIK “atmayı mı? Öğrenmesi mi gerek..!!

 

 

 

Kitabiyat: Son Şehit Cengiz Akyıldız

 

Bilgeoğuz Yayınları – Oğuzhan Cengiz tarafından şehit ülkü eri ‘Cengiz Akyıldız’ın Aziz Hâtırasına Fâtihalarımızla‘ ithafı ile yayınladığı Son Şehit Cengiz Akyıldız isimli kitap, aynı zamanda samîmî bir dua olarak gönüllerden yücelere yükselen bir niyazın ifâdesidir.

Kitabın ilk sayfalarında; Cengiz Akyıldız’ın, geleceğinden haberdarmış gibi, mutlulukla hüzün karışımı bir ifâde ile tebessüm eden fotoğrafıyla başlıyor. Resmin hemen altında, manifesto gibi ve vasiyetnâme türünde dört satır var:
‘Benim cenâzem sessiz olacak, tek dileğim üç hilal ile defnedilmek.  Beni kimse hatırlamasın!
Hatırlamak isteyenler bana oturdukları yerden bir dua (fâtiha) yollasın ama o destanlaşan Ülkücü şehitlerimi kabir başlarında ansınlar. Bu bana yeter.’

Kitapta; Cengiz Akyıldız için Dr. Devlet Bahçeli’nin cenâze töreni sırasında gazetecilere söylediği birkaç cümle, sonraki sayfada Şehidimiz Cengiz Akyıldız’ın Dr. Sinan Beyhan tarafından çizilen karikatürü yer alıyor.

Kitabı yayına hazırlayan Oğuzhan Cengiz, ‘Önsöz‘ başlıkla yazısına, Şehit Akyıldız’ın bir dörtlüğü ile başlıyor:
Cengiz arzu eder yaşamayı
Huzura imanla göçüp gitmeyi
Hak nasip ederse şehit olmayı
Ülküdaşım yürü sen Allah yolunda.

Oğuzhan Cengiz, şehit Akyıldız’ın; ‘…çok kahırlandığı zamanlar olmakla birlikte, hiçbir zaman ümitsizliğe düşmeyen bir dâvâ adamı‘; ‘ileriye, ileriye…’ deyip, ‘hep ümit içerisinde yaşayan bir insan‘ olduğunu, Ülkücülükten geçinenlere çok kızdığını, makam ve çıkar peşinde koşanlara hiçbir zaman yakın durmadığını belirtiyor ve sözlerini şöyle bitiriyor: ‘O bir Yusufiyeli idi.  Öylesine ki adı, ‘Yusufiye’ kelimesi ile özdeşleşmişti. 12 Eylül sonrasında Ülkücü bütün gençler, ‘Yusufiyeli’ olmakla birlikte onlar, ‘Yusufiyeli Erkan’, ‘Yusufiyeli Cemil’  gibi, isim ve sıfatlarıyla anılırken, yalnızca ‘Yusufiyeli’ denildiğinde Cengiz Akyıldız akla gelirdi.’

Aziz şehidimiz; ‘Koyma!’ başlıklı şiirinin altına yerleştirdiği not ile vasiyetini çok önceden yazmıştı:

Sevgili Ülküdaşlarım! Berat kandilinizi kutlar, hayırlara vesile olmasını dilerim. Ayrıca yazılarımı ve şiirlerimi muhafaza ediniz. Biz bu dünyadan göçüp gittiğimizde de gelecek nesillere aktarmanızı ve çalınmamasını siz gardaşlarımdan rica ederim.’

Ülküdaşı Oğuzhan Cengiz, bu vasiyetin yerine getirilmesi maksadıyla büyük bir kadirşinaslık göstererek SON ŞEHİT CENGİZ AKYILDIZ isimli kitabı hazırlayıp O’nu sevenlerin ve tanımak isteyenlerin istifadesine sunmuş.

***

5 bölümden oluşan kitabın ‘Kahpe Kurşun‘ başlıklı ilk bölümünde Cengiz Akyıldız’ın şehit edilmesi olayı fotoğraflar eşliğinde detaylı olarak anlatılıyor:

Cengiz Akyıldız, 30 Mart 2014 tarihinde yapılacak olan mahallî seçimleri için Milliyetçi Hareket Partisi (MHP)’nin İstanbul’un Esenyurt semtindeki seçim bürosunun açılışı yapılmakta iken, bölücü-provokatör bir güruhun çıkardığı karışıklığı görüntülemeye çalışıyordu. Fotoğraf makinesinin deklanşörüne henüz basmıştı ki provokatörlerden birinin tabancasından çıkan ve kalbine isâbet eden kurşunla şehit olmuştur.

Hakkında söylenenler / yazılanlar başlıklı 2. Bölümde; MHP Genel Başkanı Dr. Devlet Bahçeli’nin basın açıklaması ve TBMM MHP Grup Toplantısı’nda yaptığı konuşmanın Cengiz Akyıldız ile ilgili bölümü, MHP Milletvekili Şefkat Çetin’in ‘Temiz Kalabilmiş Tek Parti Olan MHP’ye Sıkılan Kurşun Mânidar‘ başlıklı bildirisi, Ülkü Ocakları Genel Başkanı Olcay Kılavuz’un açıklaması bulunuyor.

Bu bölümün en hissî, en anlamlı mesajı, Şehidimizin kızı Neslihan Akyıldız’a ait: ‘Lütfen babam için üzülmeyin. Çünkü ben O’nu Allah’a emânet ettim. Bu çirkin dünyadan göç etti, daha güzel bir yerde. Allah, babamı çok seviyordu ki, babamın ömrünü kıstı. Evet, ağlayıp üzülelim ama böyle yapınca babacığım yerinde rahat yatamayacak. Bunun için sâdece rûhuna el Fâtiha diyelim. Babam ölmedi, kalbimizde.’

Eşi Özlem Akyıldız ise; ‘Bir 18 Yıl Daha Hayallerimiz Vardı‘ başlıklı yazısında şehit eşinin kendisine; ‘Sen hayata ve verirsen, hayat sana daha mükemmelini verirmiş. Ben hayata ne verdim bilmiyorum. Bana ummadığım kadar değerli olan seni verdi…’ Dediğini belirtiyor.

Bir başka duygu yüklü yazı ise diğer kızı Aslıhan Akyıldız imzasını taşıyor: ‘Babamla olmak hayatımdaki en büyük güzellikti.’ Diyor.

Diğer sayfalarda; Melih Âşık’ın Milliyet, Ahmet Hakan’ın Hürriyet, Rauf Tamer’in Posta, Orhan Karataş, Neval Kavcar ve İsmail Özdemir’in Ortadoğu, Yener Dönmez’in Yeni Akit, Selcan Taşçı, Yavuz Selim Demirağ, Servet Avcı ve Arslan Tekin’in Yeniçağ gazetesinde yayınlanan makaleleri, Yasi Yanar, Selim Çoraklı, Mesut Kılıçlıoğlu ve Emine Arslan’ın sosyal medyada yer alan yazıları, M. Fetullah Gülen’in gazetede yayınlanan tâziye mesajı, Orhan Kılıçoğlu, Selçuk Düzgün, Murat Gedik, Hilmi Özden, Hasan Karaca, Uğur Tarhan, Prof. Dr. Ayşe İlker, Kadir Durak, Fatih Akkaya, Oğuzhan Cengiz, Murat Kotra, İbrahim Kılınç, Selahattin Ay, Harun Taşkın, Burak Kılıçarslan, Abdullah Kılıç, Gökhan Zor, Burak Keskinkılıç ve Orhan Kilit’in Şehit Ülkücü Akyıldız için kaleme aldıkları ve değişik yayın organlarında yayınlanan yazıları bulunuyor.

3.Bölüm; Son Şehit Cengiz Akyıldız‘ın kaleme aldığı 80 adet seçilmiş makalesine ayrılmış. Makalelerde buram buram millet ve vatan sevgisi, burcu burcu bayrak aşkının terennüm edildiği, fikrî yönü ağır basan bir usta kalem erbabının imbikten süzülmüş üslubuna şâhit oluyoruz.

4. Bölümde cezaevi hâtıraları, 5. Bölümde ise şehidimizin 10 adet seçilmiş şiiri bulunuyor.

13,5 X 21 santim ölçülerinde, 400 sayfalık kitap, 2014 yılı Mayıs ayında yayınlandı.

BİLGEOĞUZ YAYINLARI:

Alemdar Mahallesi Molla Fenarî Sokağı Nu: 35/B Cağaloğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-527 33 65

Belgegeçer: 0.212-527 33 64  e-posta: bilgi@bilgeoguz.com.tr www.bilgeoguz.com.tr

CENGİZ AKYILDIZ:

Rize’de 1961 yılında doğdu. Kısa bir süre Bursa’da bulundu. İstanbul’un Fatih İlçesi’ne bağlı Fındıkzâde semtindeki Vatan Lisesi’nden mezun oldu.

Cengiz Akyıldız gerçek hayatı ile değil, 12 Eylül 1980 Askerî Harekâtı’nın işkence-hâneleri olan ve  ‘Yusufiye ‘ veya ‘Taş Medrese ‘ olarak anılan zindanlardaki metâneti, sabrı, asil duruşu ve dâvâsına perçinli irâdesi ile efsâneleşen bir destan kahramanı olarak bilinir. Ülkücü hareketin içerisinde büyük bir mücâdele adamı olarak tanındı ve sevildi.

12 Eylül 1980 yönetiminin peşin yargılarla başlattığı Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) ve Ülkücü Kuruluşlar Dâvâsı’nda hapse mahkûm edildi. Cezâsını çektikten sonra çeşitli yayın organlarında çalıştı. 100’den fazla makalesi yayınlandı.

MHP İstanbul İl Yönetimi Basın Danışmanı olarak görevli iken; 17, 18 ve 19 Ocak 2014 günlerinde, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin İstanbul’daki seçim çalışmalarını adım adım tâkip etti ve fotoğrafladı.

30 Mart 2014 tarihinde yapılacak olan Mahallî İdareler Seçimi için, 26 Ocak 2014 Pazar günü, İstanbul’un Esenyurt Semti’ndeki seçim bürosundaydı. MHP’nin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan Adayı geldiğinde seçim bürosu PKK yandaşları olan taşlı-sopalı ve silahlı kişilerin saldırısına uğradı. Dışarıdaki kavgayı görüntülemek isterken, kalbine isâbet eden kurşun sebebiyle kaldırıldığı hastânede ebedî âleme göçtü. Cenâze namazı büyük bir kalabalığın katılımı ile kılındı.

OĞUZHAN CENGİZ:

Yazar ve yayıncı Oğuzhan Cengiz, Artvin’den gelip İstanbul’da yerleşen bir ailenin evladı olarak 19 Mayıs 1959 tarihinde İstanbul’da doğdu. İlk ve orta öğrenimini İstanbul’da gördü. Üniversite yıllarında, 12 Eylül 1980 Darbesi öncesi, siyasî mücâdelelerde aktif olarak yer aldı; İstanbul Ülkü Ocakları Yönetim Kurulu üyeliğinde bulundu. 1978 yılında girdiği hapisten 1990’da çıktı. Serbest kalınca Sakarya’da Serdivan Anadolu Lisesi’nin kantinini işletti.

Bir süre ticaretle meşgul oldu. Çin Halk Cumhuriyeti’ne iş gezisine çıktı. Çin’den havaî fişek ithaline başladı. İşini ortağına devrettikten sonra, 2002’de, haftalık Türk Haber Gazetesi’ni çıkardı. 25. sayısından itibaren gazetenin genel yayın müdürlüğünü üstlendi. 56. sayıda gazete kapandıktan sonra Bilgeoğuz Yayınları’nı kurdu.Bilgeoğuz Yayınları çatısı altında Fosil ve Bilgecan adlarıyla da kitaplar yayınlamaya başladı.

Hapishanede yazdığı  günlüklerini yayınladı, biyografik çalışmalar yaptı.

Yayınlanmış serleri: Yanıkkale: (2001, ilaveli 7. baskı 2005), Kapıalt: (2004 ilaveli 13. baskı 2005), Sürgündeki Derviş (Özbekistan Erk Partisi lideri Muhammed Salih hakkında, 2005), Bir Yıldız Kaydı (12 Eylül öncesi olaylarında öldürülen kardeşi Erhan Cengiz hakkında, 2005), Teşkilât Ercan (Ülkücü işçi Derneği İstanbul Şube Başkanı Ercan Poyraz hakkında)  Yavuz Selim Demirağ ile, 2006), Okul ve Aile Etkinlikleri Antolojisi (2008), Arşiv Belgelerinde Gün Sazak (20O8), Başkan Recep Haşatlı: (2009)

 

 

 Cengiz AKYILDIZ

Cengiz AKYILDIZ

“>  Oğuzhan CENGİZ

 

 

Oğuzhan CENGİZ

 Son Şehit

Son Şehit

Siyasi Gözlükleri Çıkarmamız Gerek

 

Kent Konseyi Başkanı Halil İbrahim Kahraman / Mevlüt Soysal – Röportaj

Kent Konseyi Başkanı Halil İbrahim Kahraman, son yıllardaki siyasal kutuplaşmaya değinerek, “İnsanların hizmet gayretlerinden ziyade siyasi kimliklerine bakılarak bu iktidar yanlısı bendendir mutlaka desteklenmelidir; veya bu iktidar karşıtı mutlaka yanlış iş yapıyordur mantığının doğru olmadığına inanıyorum” dedi.

Mevlüt Soysal

1982 yılından beri ilimizde tıp doktorluğu görevini başarıyla yapan Halil İbrahim Kahraman, kentteki sivil toplum hayatının etkili isimlerinden…

Bir dönem görev yaptığı Aydınlar Ocağı’nda önemli başarılara imza atan Kahraman, birçok vakıf ve dernekte de aktif olarak görev yaptı.

Kurucu üyeliğini yaptığı AK Parti’de il başkan yardımcılığı görevine kadar yükselen Kahraman, ani bir kararla siyasi hayatını sonlandırdı.

Geçtiğimiz yıllarda Kent Konseyi Başkanlığı görevini Ali Ufuk Yaşar’dan devralan Kahraman, göreve gelir gelmez kurumun çıtasını yükseltti. Kahraman, bu zamana kadar yapılan çalışmaları, Konseyin hedeflerini ve kent yönetimine bakışını Pazartesi Buluşmalarında gazetemiz Yazı İşleri Müdürü Mevlüt Soysal’a anlattı.

Kent Konseyi’nin öncelikle tanımı nedir? Ne tür faaliyetler içerisindedir?

Kent Konseyleri resmiyette 2005 yılında kuruldu. Şehrin dinamikleri ile şehri yönetenleri buluşturmayı hedeflemiş. Yani sivil yönetim anlayışını, yönetişim anlayışını yöneticilerimize taşımaya yönelik bir fikri altyapısı var. Şöyle ki Kent Konseylerinin amacı; tüzüğünde diyor ki ‘kent vizyonunun geliştirilmesi, hemşerilik bilincinin geliştirilmesi, sürdürülebilir bir kalkınma modelinin uygulanması, çevreye duyarlılık, saydamlık, şeffaflık, katılım, yönetişim gibi kavramların uygulanmasına yönelik bir maksatla şekillenmiştir’ deniyor. Bu şekillenme sebebiyle de Kent Konseylerinin icra kurulunda bir merkezi yönetim temsilcisi var, bir vali muavini adına yahut da özel idare sekreteri, bir büyükşehir üst bürokratı var. Meslek odalarının temsilcisi var mesela, baro başkanı icra kurulumuzda üyemiz. Biz sendika temsilcisi var Petrol-İş Kocaeli temsilcisi üyemiz. Üniversiteden bir temsilci var, hemşeri derneklerinden bir temsilci var, muhtarlardan temsilci var, partilerden temsilci var, yani şehrin kendi dinamiklerini bir çatı altında toplayıp, bunların çeşitli çalışma grupları ve komisyonlar halinde şehrin sorunlarını gerek belediye başkanlarına; gerekse kaymakamlıklara veya valilere bu sorunları birinci elden taşımaya yönelik hedeflenmiş kuruluşlar. Çok yeni olduğu için bu kuruluşlar henüz toplum yöneticileri ve halk tarafından yeterince bilinmiyor.

Çalışmalarınız kamuoyunda yeteri kadar yer almıyor.

Kent Konseylerinin kendisi dinamik kurumlar değil, mesela ben Kent Konseyi Başkanı olarak bir konuda bir temsilciyim. Yani proje üreten bir insan değilim ama Kent Konseyinin mesela bir kadın meclisi var; başkanımız Emel Ceylan Balcıoğlu, onun kurduğu bir heyet var. Çalışan kadınlara yönelik sorunların, çalışan kadın sayısının artırılmasına yönelik çalışmaların veyahut da Kocaeli’deki kadın sorunları ile ilgili sorunların, gerek bilinmesi gerek çözülmesi noktasında çeşitli projeler yapması lazım. Bunların bir kısmı yapılabiliyor, bir kısmı yapılamıyor. Mesela bizim bir engelli meclisimiz var, engelli meclisimizde engelli derneklerinin temsilcilerinin oluşturduğu bir heyet tarafından bir başkan seçiliyor, bunlar kendileri ile ilgili sorunları komisyonlar halinde değerlendiriyorlar ve bunları projelendirebildiğimiz oranda yöneticilerimize aktarabiliyoruz. Şöyle söyleyeyim, mesela bizim engelli meclisimizin bir çalışması, bu işitme engelli vatandaşların kamu kurumlarındaki zorluklarını gördüğümüz için, dedik ki, bir çalışma yapalım, bu çalışma ile her resmi kurumdan üç beş kişiyi isteyelim ve bunlara işitme dilini öğretelim. Zannedersem 240-250 kişilik bir gruba Tüpraş’ın da desteği ile kurduğumuz bir çalışma grubuyla işitme dilini öğrettik. Mesela engelli meclisimizin bir çalışması bu. Yine engelli meclisimizin bir diğer çalışması beyaz baston. Görme engelli vatandaşlarımıza yönelik, beyaz baston kullanabilmeye yönelik bir eğitim çalışması. Yani Kent Konseyleri icra kurulundan ziyade komisyonlar veyahut da çalışma gruplarının yaptığı projeleri yukarıya taşımaya yönelik bir çalışma.

Kent Konseylerinin bir yaptırım gücü var mı?

Kent Konseyleri tavsiye edici kuruluşlar olarak düşünülmüş, yani Kent Konseyi meclislerinden ve çalışma gruplarından gelen dosyaları biz başkanlara veya valiliğe sunuyoruz. Özellikle belediye meclislerinin bizim sunduğumuz bu dosyaları öncelikli olarak görüşme mecburiyetleri var, yani gündem dışına atamıyorlar ama bir yaptırım özelliği yok. Mesela kültür komisyonumuz Türk dilindeki özellikle son dönemlerdeki yaşanan yozlaşma sebebiyle yer isimlerinin, insan isimlerinin, işyeri isimlerinin çok gelişigüzel konduğunu düşünerek, güzel Türkçemizi koruyalım, Türkçe’yi doğru kullanma noktasında teşvik edici olalım diye bir dil komisyonu kurduk, bu dil komisyonu bir çalışma yaptı, bu çalışma mecliste görüşüldü ve tavsiye kararı alındı ve dendi ki işyerleri isimlerinin Türkçe konulması noktasında daha hassas davranılsın.

Kent Konseyi yeni bir kuruluş dediniz ama eski değil mi?

Bu Yerel Gündem 21 diye başlamış 90’lı yıllarda ama Kent Konseyleri hukuki prosedürü 2005’te şekillenmiş.

Fark ne?

Aşağı yukarı bunlar birbirini tamamlayan kuruluşlar.

Peki şöyle bir eleştiri var: Kent Konseyi siyasi bir kuruluş. Yani iktidar AKP, belediyeler AKP, herkes AKP’li…

Şöyle söyleyeyim, Büyükşehir Belediye Başkanı veya ilçe belediye başkanı kendisine verilen 3 isimden birisini genel sekreter olarak atar.

3 ismi kim verir?

Bu kuruluşlar, mesela Kent Konseyi Başkanı da 250’ye yakın muhtarlar, siyasi partiler, odalar, sivil toplum kuruluşlarından oluşan bir seçici kurulu var. Siyaseten hangi siyasi parti ağırlıklı ise o bölgede, bunun başkanının da genel sekreterinin de o siyasi görüşe yakın olması veyahut da o siyasi görüşten olması başkanın biraz olaya yaklaşımına bakarak değişir. Örneğin İbrahim Bey bana, “Senin siyasi kimliğin var ama siyasi fanatizmin yok, siyasi geçmişin de AK Parti var ama daha önceki çalışmalarında daha merkezde bir isimsin, dolayısıyla Kent Konseyi’ni temsil noktasında daha başarılı olacağını düşündüğümüz için, Kent Konseyi hizmetlerini daha yukarıya taşıyacağını düşündüğümüz için teklif ediyoruz” ifadelerini kullandı.

Türkiye’de çok kutuplaşmış bir ortam var? Kent Konseyleri siyasi eleştirilerine nasıl bakıyorsunuz?

Eleştiriler normal, tabi her Türk aydınının rahatsızlık duyması gereken bir olay. Yani insanların hizmet gayretlerinden ziyade siyasi kimliklerine bakılarak bu iktidar yanlısı bendendir mutlaka desteklenmelidir; veya bu iktidar karşıtı mutlaka yanlış iş yapıyordur mantığının doğru olmadığına inanıyorum. Nitekim biz kent bayramlaşmalarıyla Kocaeli’mizde hiç olmazsa siyasi partiler ve diğer sivil toplum kuruluşları ile bir kaynaşma gayretine girdik ve bu noktada başarılı olduk mu? Başarılı olduk ama çok başarılı olduk mu, olamadık. Sebebi de bazı siyasi partilerimiz ve bazı sivil toplum kuruluşları bizim siyasi mensubiyetimizi öne alarak burası bir siyasi bir bayramlaşmaya dönüşüyor dolayısıyla bir böyle bir fotoğrafa girmek istemiyoruz gibi kendilerince -haklı da olabilirler- tenkitleri ile bu olmuştur. Ama Türkiye’nin sosyal hayatındaki canlılığın biraz daha hoşgörülü olmak, biraz daha anlayışlı olmak, daha ziyade projeye yönelik sosyal çalışmaları daha hızlandırmakla mümkün. Yani konuya bir ideolojik çerçevede yaklaşıp da birbirimizi ötekileştiren bir çalışma şekli, sosyal hayat şekli, maalesef ayrışmayı daha da derinleştirir diye düşünüyorum. Dolayısıyla bizim insanlarımızın sivil toplum kuruluşları yöneticilerimizin, partilerin de dikkat etmesi gereken şey, senden benden ziyade, toplumun meseleleri ön planda tutmak.

Siz bir dönem AK Parti’de çok önemli görevler yaptınız. Biraz daha hırslı olsaydınız belki şu anda milletvekiliydiniz. Organik bağınız mutlaka sürüyordur ama partiden daha uzaktasınız. Baktığınızda kente ve ülkeye, keşke şunu şöyle demeseler benim partimde olmasa da, şu şöyle yapılmasa diyor musunuz?

Burada bizim çalışmalarımızdan ziyade biraz önce bahsettim. Bu konuda sivil toplum kuruluşlarının biraz daha yapıcı olması lazım. Ankara ile ilgili bir sıkıntı varsa iktidarda veya muhalefette, bu sıkıntının gerekçelerini bilim adamlarının söylemleri ile sorgulamak lazım. Bilim adamları nedir? Bugün Türkiye üniversiteler ülkesi oldu. Şöyle veya böyle Akçakoca vesilesi ile üç gün önce Kocaeli’de yapılan toplantılarda gördük ki 100’den fazla ilim adamı geldi. Bir Akçakoca sempozyumu vesilesi ile bir yığın konu tartışıldı. Biz sorunlarımızı siyaset penceresinden değil de ilmi pencereden bakan kurumlarımızı artırmamız lazım çünkü siyaset kurumu her şeye rağmen kendi doğrularını öne çıkaracak, kendi yanlışlarını kapatmaya çalışacaktır.

İki tarafı da suçlu buluyor musunuz?

Bu kadar zıtlaşma olduğuna göre bazı şeyler yanlış demek ki. Yani zıtlaşmanın, restleşmenin bu kadar olduğu yerde bir şeylerin doğru gitmediğini de kabul etmemiz lazım. Ben Taha Akyol’u çok severim. Olaya sosyolojik ve psikolojik çerçeveden bakmak lazım. Bakarken de kendi sosyolojimizi ve kendi psikolojimizi göz önüne aldığımız kadar empati yaparak karşı tarafın da psikolojisini görmemiz lazım. Yani dün başörtüsü yasağıyla bazı insanların mağdur edilmesi ne kadar yanlış idiyse ve bu mağduriyet AK Parti siyaseti için bir hak ve özgürlükler söylemini doğurduysa; benzeri bir söylemi, benzeri bir tavrı bugün AK Parti kurmaylarının, AK Parti siyasetçilerinin fırsat vermemeleri gerek. Yani yeni mağdurların oluşturulmaması gerek.

Çok önemsediğiniz Kent Konseyi çalışmaları nedir?

Engelli meclisimizin çalışmaları var, kadın meclisimizin çalışmaları var. Mesela kadınların iş istihdamına yönelik çalışmalarımız var. Kentlik bilincini geliştirmek için kültür komisyonumuzun fotoğrafçılık, sergiler, resimlerle ilgili çalışmaları var. Mesela bizim son dönemde yaptığımız su yönetimi bilgilendirme toplantıları var. Neden? Düşünün ki Sapanca Gölü geri çekiliyor. Sapanca Gölü’nün geri çekilmesi sanki Kocaelililerin tek başına sebep olduğu bir hava yaratılmaya çalışılıyor. Halbuki Sapanca Gölü’nün suyunu en çok biliyorsunuz Adapazarı kullanıyor. Sapanca Gölü’nü besleyen dereler üzerinde en çok Sakarya ilimizin müsaade ettiği, ruhsat verdiği su doldurma tesisleri var. Biz Sapanca suyundan bize tahsis edilen suyu bile bugüne kadar tam miktarı ile bugüne kadar almış değiliz. Sanayi kuruluşlarımızın aldığı su dün de o miktarda idi. Artmış bir su miktarı yok ama ciddi bir kuraklık yaşıyoruz. Bu ciddi kuraklık sebebiyle barajlarımız, göllerimiz, göletlerimiz yeterli su almak için geri çekildi ama sanki bu geri çekilme Kocaeli’deki fabrikaların veya Kocaeli’nin çektiği suya bağlıymış gibi bir hava yaratılmaya çalışılıyor. Bizim Kent Konseyi olarak vazifemiz nedir? Şehir halkımızı bilgilendirmek, şehir su yönetimi ne gibi tedbirler alıyor, bu tedbirler yeterli midir, bu tedbirlere ilave neler olmalıdır, su yönetimi dünden bugüne nereden nereye gelmiş noktasındaki bir çalışmayı sürdürmekteyiz ve sürdüreceğiz de. Gelen tepkilerden çok da faydalı olduğun görüyoruz. Burada görüyoruz ki hakikaten Kocaeli su yönetimiyle, yerel yönetimiyle bu konuda gerekli tedbirleri almış ve susuzluk tehlikesi olmadığı gibi Sapanca Gölü’ndeki geri çekilme de ciddi bir çevre tehlikesi yaratacak boyutta değildir. Dolayısıyla halkımızı telaşa vermenin engellenmesi gerektiği inancıyla böyle bir çalışma yaptık.

Kent Konseyi bir toplantısında hiç tramvayı, ulaşımı tartışır mı, tartışmış mıdır?

Bizim geçen seferki icra kurulumuzda Aykut Bozkurt vardı. Aynı zamanda İnşaat Mühendisleri Odası Başkanı’ydı. Kendisinden rica ettim ulaşımla ilgili herhangi bir çalışma yapabilir miyiz diye ama o noktada bir heyet kurup da Kocaeli’nin ulaşım sorunlarına ne gibi alternatifler üretilebilir, onu bulamadık.

Tramvay konusunda fikriniz nedir?

Türkiye Cumhuriyeti kurulduğunda bir köy toplumuydu yani şehir nüfusu yüzde 15-20’lerden başladı ama bugün Türkiye artık bir şehir toplumu. Düşünün ki ilimiz Kocaeli, 1960’larda belki 100 bin nüfusu olmayan bir şehirdi ama 1960’lardan sonraki sanayileşme bu bölgeyi bir sanayi merkezi haline getirdi. Sanayi gelince bunun çevre kirliliği, sanayinin getirdiği nüfus fazlalığı, nüfusun getirdiği su ihtiyacının fazlalığı, ulaşım sorunları gibi bir yığın sorunlar peyderpey yüklendi. Düşünün ki Orhan Mahallesi’ne doğru o bahçeli iki katlı evlerin fotoğrafı gıpta ettiğimiz bir fotoğraf ama o fotoğrafı geri getirebilmek mümkün mü, değil. Dolayısıyla bir kordon şehri, bir kıyı şehri olan Kocaeli’nin gerek ulaşım sorunu gerek nüfus sorununu buradaki göç sebebiyle görmemezlikten gelemeyiz ama bunu çok çabuk da gidermenin mümkün olmadığını düşünüyorum. İki katlı evleri yıkmışız, yerine 5-7 katlı evler yapmışız ama yollarımız aynı kalmış. Halbuki biliyoruz ki gelişmiş Avrupa ülkelerinde, Amerika’da şehrin ana dokusu yani old şehir, eski şehir denen kısmı mümkün mertebe muhafaza edilmiş, şehir yeni merkezlerde şekillendirilmeye çalışılmış. O zaman bu planlama baştan doğru yapılandırıldığı için de daha az sorun yaşamışlar ama biliyoruz ki o ülkelerde de bugün bizdeki yaşadığımız sorunlar benzeri şekliyle yaşanmış ama onlar bizden daha önce tedbir almaya başlamışlar ve çözmüşler. Yani bence bilgiyi doğru kullanmak kaydıyla, yöneticilerimizin şehir insanının kanaatini almakla beraber planlamalarında, projelendirmelerinde ilim adamlarından ve teknisyenlerden gerekli planlama çalışmalarını katmaları kaydıyla bu sorunları aşacağını düşünüyorum. Bunu en güzel Körfez’in temizlenmesinden biliyoruz. Ben İzmit’e 1982’de geldim. O zaman Seka Hastanesi’ndeydim doktor olarak, İzmit’e gelişimiz denizin kokusunu Uzunçiftlik civarında almakla başlar ve rahatsızlığımız o noktada başlardı ama 1995-2000’li yıllarda başlayan çalışmalarla bugün kollektör hattının tamamlanması, arıtma tesislerinin çalışır hale gelmesi, bu arıtma tesislerinden ortaya çıkan çamurun doğru bertaraf edilmesiyle hem Körfez temizlendi hem İzmit’in hafızalarımızdaki o kötü hatırası unutuldu bile. Ulaşımla ilgili doğru, şehirlerde modern ulaşım hususi araba ulaşımı değil, toplu ulaşım. Toplu ulaşımda da modern dolmuş ulaşımı değil tramvay ve metro ulaşımı. Şehrin büyüklüğüne göre daha çok insan taşıyabilen ulaşım araçlarının kullanılmasıyla mümkün. Dolayısıyla eksiğini hissettiğimiz o toplu ulaşımın önümüzdeki 2025’e doğru 2,5 milyona vuracağını düşündüğümüz İzmit nüfusu için mutlaka lüzumlu olduğuna inanıyoruz ve tenkit etmekle beraber bunun yapılmasını teşvik edip yöneticilerimizden bunu istemek mecburiyetinde olduğumuzu düşünüyorum.

SİYASETE DÖNMEYECEĞİM

Son olarak şunu sormak istiyorum. Halil İbrahim Kahraman yeniden bir siyasi parti çatısı altında aktif siyasete dönecek mi?

-Ben tıp doktoruyum. Tıp doktoru olarak mesleğimi seven bir insanım, siyasete de hizmet etmek için girdik, kendi alanımızda siyasete hizmet üretelim diye ve bu noktada da çeşitli projelere katkı vererek faydalı olduğumu düşünüyorum. Dolayısıyla ben aktif siyasi dönemimi projelerimle arkadaşlarıma yardımcı olarak tamamladığıma inanıyorum. Bizim bundan sonraki vazifemiz Kent Konseyi gibi farklı sivil toplum kuruluşlarında şehrin dinamiklerine bilgimizle, becerimizle, kültürümüzle faydalı olmaktan geçtiğine inanıyorum. Siyaseti bizim daha genç arkadaşlara bırakmak, daha genç arkadaşların iktidarıyla ve muhalefetiyle siyaset kurumlarında vazife almasını yönlendirmek şeklinde bir vazifemiz olduğunu düşünüyorum.

İZMİT KENT MÜZESİ KURULACAK

Kent Konseyi ile ilgili bahsetmek istediğiniz başka bir konu var mı? Şunu çok önemsiyorum gibi.

Kent Konseyinde düşündüğümüz, kadın meclisi başkanımızın bize getirdiği bir proje var. Valimiz de sağ olsun yardımcı oldu. İzmit Kent Müzesi. Bunun yanında bir İzmit Sahaflar Çarşısı. Gerek Vali Bey’in gerek Nevzat Bey’in gerekse Büyükşehir Belediye Başkanımızın bu konuda sözü var. Yani İzmitli gençler, insanlar (İzmit’in merkezinde bir yer mesela bu lise olabilir taşındığında), gidip orada kahvesini yudumlayabilmeli, çayını içebilmeli, içerken de yerel gazeteleri veya istediği mecmuayı veyahut da internetten istifadeyi bulabilmeli. Eski kitaplar elinde varsa bir kitapçıya götürüp bunun değerlendirilmesi noktasında yardım isteyebilmeli. Yani diyeceğim bizim kültür hayatımızı canlandırmak noktasında merkezde kitapçıların, sahafların olduğu, kültür hayatının canlı yaşandığı ve yerine göre bir Yahya Kaptan’ın hayatını anlatan resimlerin, bir Kurtuluş Savaşı döneminde bu Demiryolu Caddesi’nde olan olayların hatıralarının, resimlerinin acı-tatlıdan tutalım da Akçakoca Bey’in kim olduğu, Orhan Gazi’nin kim olduğu, Süleyman Paşa’nın kim olduğuna kadar giden tarihi zinciri; ondan sonra Nikomedya neymiş, Astakoz neymiş, Astakoz neden Nikomedya’ya dönüşmüş noktasında İzmit’e gelen insanlarımızı bilgilendirecek daha çok merkeze ve kaynağa ihtiyaç var. Ben bunun çok faydalı olduğuna inanıyorum.

http://www.mansetkocaeli.com/foto/20140511113638siyasi.jpg

 

 

Düzen

 

Vatan evlatlarının boynunu sıkan düzen,
Güçlünün kırbacıyla, haklıyı ezersin sen.
Devşirme dervişlere tekke oldun eyy düzen,
Bir gün sap ile keser, döner bunu bilirsen!

Vatan hainlerini hep yedirip içiren, 
Kınalı kuzuları topraklara koydun sen.
Hain ve hırsızları baş tacı yapan düzen,
Bir gün sap ile keser, döner bunu bilirsen!

Vatanımda hak hukuk,tanımıyorsun ki sen,
Haksızlıklar diz boyu, vazgeçmem adaletten.
Ülkemi çakallara peşkeş çektin ey düzen,
Bir gün sap ile keser, döner bunu bilirsen!

Nerde çıkarcı varsa, başa getirdin düzen,
Hukuku da katledip,yargıyı da bölen sen.
Tüm Türk düşmanlarıyla,kol kolasın ey düzen,
Bir gün sap ile keser, döner bunu bilirsen!

Nice vatanseverin canın aldın eyy düzen,
Onların emeğini soysuzlara verdin sen.
Türk -İslam Ülküsüne, düşman oldun be düşman,
Bir gün sap ile keser, döner bunu bilirsen!

Mücadelem vurguncu düzenedir dedim ben,
Bu düzene yağ çeken ne yamuklar gördüm ben.
Devleti,şu düzene karıştırıp küsme sen,
Bir gün sap ile keser, döner bunu bilirsen!

 

 

Rabia ya da Müslümanın Dört Vasfı – 1

0

 

Soma’da maden ocağında ölenlere Allah’tan rahmet

Yakınlarına sabrı cemil diliyorum.

Ülkemizin başı sağ olsun.

Zenginin parası bu kadar değerli,

Fakirin hayatı bu kadar ucuz olmamalı

Sorumlular mutlaka cezalandırılmalıdır.

Dönelim konumuza

1 – Mazlumun yanında ve zalimin karşısında olmak

2 – Güvenilir olmak.

3 – Ahlaklı olmak

4 – Bilgili olmak

Müslüman omurgalı insandır.

Zulme aracı olmadığı gibi

Zalime destekte olmaz.

Maalesef günümüz Müslümanları

Birçok konuda olduğu gibi bu konuda da hassasiyetini kaybediyor.

Hz Ali (ra) “Zalimin en büyük destekçisi mazlumlardır.” buyuruyor.

Mazlumlar şöyle bir kafasını kaldırıp kaşlarını çatıp suratını ekşitse zalimlerin de çok rahat zulmetme imkânı olmayacaktır.

Peygamberimiz, henüz çocuk denilecek yaşta “Hilful fudul” cemiyetine üye olmuştu.

Zulme, başıbozukluğa ve yağmacılığa sessiz kalmamıştı.

Ebu Cehil’in yakasından tutup sarsarak talan ettiği malları sahibine iade etmesini sağlamıştı.

Zulüm sadece Mısır’da değil,

İslam dünyasının her yerinde mevcut.

Uysal, medeni, merhametli insan olmak ayrıdır.

Gerektiğinde Firavun’ların karşısında Musa olmakta ayrıdır.

Zalimi alkışlamamak

Zulme duyarsız kalmamak

Firavunların karşısında Musa olmaya çalışmak

Her Müslüman’ın en tabi görevidir.

Peygamberimiz (sav) bir hadisinde bu konuyla ilgili olarak şöyle buyurmuştur

Bir yerde bir haksızlık gördüğünüz zaman ona elinizle mani (engel) olunuz.

Eğer elinizle mani olamasanız dilinizle mani olunuz.

Dilinizle de engel olamazsanız kalbinizle buğzediniz.

Bu imanın en zayıf derecesidir.

Muhaddisler bu hadisi şerh ederken

El ile mani olmak ümeranın

Dil ile engel olmak ülemanın

Kalb ile buğzetmek halkın görevidir

Çoğu zaman kalb ile buğzetmek yetmez

Zaman zaman meydanları doldurmakta gereklidir

Çünkü Firavunlar nasihatten ve buğuzdan anlamazlar.

Omurgalı olmanın temeli de önce zulmetmemektir

Siz Mısır da Sisi’nin zulmüne karşı çıkarken

Çalıştırdığınız işçinin emeğini ve alın terini sömürüyorsanız

Siz de küçük bir sisisiniz demektir.

Omurgalı olmak sıfırların önündeki bir gibidir.

Sakın ola sıfırların önündeki biri kaldırmayınız.

Devam edecek

 

 

Esti Yine Yokluğun

 

Seni anlatmak için illa kafiyeli cümleler kurmak zorunda değilim

Devrik olan cümlelerimle de seviyorum ben seni

————————————————————————

Bazı insanlar gitse bile kalırlar

Çünkü giderken yapılan eylem

İki taraf için de ortak bir elemdir

————————————————————————

Kurduğum hayallerin en büyük senaristi olman

Hayatımın filmine figüran girmeme engel değil

————————————————————————-

Seninle orada göz göze gelmişliğimiz

İlk günahım olarak girmiştir kayıtlara

————————————————————————-

Hayatta hiç veremediğim dersimdi sevgi

Gelip anlatmamıştın ki..

————————————————————————-

Oruca niyet eder gibi niyet ettim seni sevmeye

Nasıl susasam dahi su içemiyorsam

Başkasına da bakamıyorum sen değil diye

————————————————————————-

Her kelimemi yazacak değilim ya sana

Satırların bitiremediği

Sabrımın gönlüme güç yetiremediği

Bir sır’sın artık sen bende

————————————————————————-

Gittiğinden beri yazıyorum ben sana

Takvime bakıyorum

Meğer bebekliğimden beri beklediğimsin

————————————————————————-

Ne kadar çekersen çek yelkovanı

Zaman dizginsiz akmak ister, tutamazsın.

————————————————————————-

Sessizliğimin anahtarının yerini bir ben bilirim

Ve tüm sessizliklerimi Allah’ım

————————————————————————-

Yatacak yerim yok yokluğunda

Hayallerimi yutabilirim ama seni asla

————————————————————————–

Bendeki imla kurallarında

Gizli özne sensin

Senin olmadığın her cümle düşüktür

————————————————————————–

Benim yüzlerce sayfa cümleyle anlatamadığımı

Sen tek celsede anlatırsın sevginle

————————————————————————–

Yol var gidilir

Hep aynı yere varılır

Sana ya da sensizliğe

 

 

 

Nasıl Bir Türkiye!

 

Yazıma bir benzetme ile başlamak istiyorum, sağlıklı yaşam şartlarını hepimiz biliriz ama kendi organlarımızın kendi bünyemizin bu sağlıklı yaşam şartları içinde nerede olduğunu, organlarımızın ne durumda olduğunu inceleme gereği duymayız. Biz de Türk insanı olarak biraz öyleyiz. Çevremizi, dünyayı iyi inceleriz ama kendimizi yeterince incelemeyiz.

İki yaklaşımımız var, biz ya mükemmeliz ya da adam olmayız şeklinde. Bunların ikisi de yanlış. Önce kendimizi doğru anlamak, doğru tanımak, ondan sonra çevremizdeki tehditleri görebilmek, değerlendirmek lazım. Takriben doksan bir yıldır çağdaş uygarlığın peşinde koşuyoruz ama yakalayamadık, acaba neden yakalayamadık? O mu kaçıyor, biz mi kovaladığımızı zannediyoruz? Ama kovalayamıyoruz. Buna iyi bakmak lazım. Doksan bir yıl az bir zaman değil. Asırların ihmallerini ortadan kaldırmak da mümkün değil. Politika, kartları doğru oynamayı gerektirir. Ülkenin coğrafyası değişmez. Ülkenin doğal kaynakları doğru kullanılmalıdır. Batılı emperyalist güçler coğrafyayı değiştirme ve doğal kaynaklarımızı elimizden alma gayreti içerisindedirler.

Zekâ bir Allah vergisidir ama doğru beslenme ile iyi eğitim ile zekâ akıla dönüşür. İyi insanlar yetiştirir ve zamanı, coğrafyayı doğal kaynakları doğru kullanmasını insanlarımıza öğretirsek kalkınır ve milli devleti kurarız.

Yeteri kadar iyi yetişmiş insanı olmayan mevcut yetişmiş insanlarını da harcayan bir ülkenin dışarıda düşman aramasına gerek yoktur.

Çağdaş uygarlık demek yüksek ekonomik refah, ileri teknoloji, çağdaş hukuk normları, çağdaş güvenlik şemsiyesi, çağdaş siyaset yöntemleridir.

Bunları ne doğuda ne batıda arayama gerek vardır. Türk tarihi bunun örnekleri ile doludur. Atatürk Türk Milleti için büyük bir şanstır ama onu iyi anlayamadık. Bu ülkede belli bir azınlık Atatürk’ün karşısında olabilir. Bu bir tehlike değildir. Çünkü açık tehlikenin her zaman önlemi alınabilir. Alınamıyorsa kabahat tehlikede değil önlem almayanlardadır. Fakat asıl tehlike Atatürkçüyüm deyip birden fazla Atatürk yaratanlardadır. AB’ye girmeyelim diyen de girelim diyen de Atatürk’ü referans gösteriyor.

Uluslararası Tahkim Yasası’nı beğenen de beğenmeyen de Atatürk’ü referans gösteriyor. Atatürk bir şablon değildir. Atatürk akılcıdır, gerçekçidir. İçinde bulunduğu şartlara göre karar veren bir liderdir.

Tarih beceriksiz yöneticilerin elinde olan milletlerin yazgısındaki tekerrürü yeniden gösterecektir. Milletlerin siyasetinde ancak menfaatleri vardır. Kimsenin kimseye dost olmayacağını bilmemiz gerekir.

Olaylar Türk Milleti’ne iki önemli kuralı yeniden hatırlatıyor; Yurdumuzu ve haklarımızı müdafaa edecek kuvvette olmalıyız.

Geçmişi bilmeden geleceği şekillendirmek mümkün olmadığı için geçmişin üzerine yoğunlaşarak geleceğin profilini çıkarmak gerekir.

Gelir dağılımının bu kadar bozuk olduğu bir ülke dirlik ve birlik aramanın ve bunları konuşmanın bir anlamı yoktur.

Türkiye’de siyasi partilerin nerede, nasıl kökler saldığını, kimlerle nasıl ilişkiler içerisinde olarak ortaya çıktıklarını da iyi tahlil etmemiz gerekir. Sağ ve sol diyoruz, bu da bize yetiyor.

Bu düşünce ışığı altında bazı sorular ortaya atalım, hepsine tek bir cevap verelim; Evet veya Hayır.

-Türkiye mevzuatıyla, yöneticisiyle, doğasıyla, komşularıyla barışık mı?

-Türkiye saygı duyulan, saygı duyan, seven, sevilen, güvenilen vatandaşlardan oluşan bir ülke mi?

-Türkiye eşit bilgiye, eşit emeğe, eşit tecrübeye, eşit zamanın verildiği bir ülke mi?

-İşin veya görevin ehline verildiği bir ülke mi?

-Dürüst, bilgili ve tecrübeli insanların siyasete egemen olduğu bir ülke mi?

-Adaletin zamanında ve hukuk kurallarına göre dağıtıldığı bir ülke mi?

-Seçilenin vatandaşa gerçekten vekil olduğu bir ülke mi?

-Hizmetin diyetinin vatandaşa ödetilmediği bir ülke mi?
-İnancın, dini duyguların siyaset aracı yapılmadan yaşandığı bir ülke mi?

-Hukukun üstünlüğünün tartışılmadığı, yasal olmayan suç, yargılama ve infazın olmadığı bir ülke mi?

-Temel konularda ortak bilincin, ortak sorumluluğun ait olduğu konularda saygının, sevginin hoşgörünün egemen olduğu bir ülke mi?

-Vazgeçilmez ve özgür bir kurum olması gereken medyanın, kamuoyunun yansıttığı ikinci derecede kamuoyu oluşturduğu politikacılara eşit mesafede olduğu bir ülke mi?

-En sade vatandaşından en sofistike vatandaşına kadar, herkesin veya en azından sağduyulu çoğunluğun hakkının, yetkisinin ve sorumluluğunun farkında olduğu bir ülke mi?

-Yasa yapanların herkesten daha fazla yasalara uyduğu bir ülke mi?

Bizce bütün bu soruların tek bir cevabı var; Kesinlikle Hayır. Sizce de öyle mi acaba?

 

 

Sempozyum Kadar Güzel, Köprü Kadar Çirkin

 

Mayıs başından beri Kocaeli’nde tarih ziyafeti var. İlk olarak 2-3-4 Mayıs tarihlerinde Uluslararası Gazi Akça Koca ve Kocaeli Tarihi Sempozyumu gerçekleştirildi. Kocaeli Büyükşehir Belediyesi’nden beklemediğim kadar güzel bu çalışmaya yurt içinden ve dışından katılan bütün oturumculara, bir de işin mutfağındakilere tebriklerimi sunarım.

VII. Oturum’un (Köse Mihal Salonu’ndaki) 4. Konuşmacısı ve Hollanda Leiden Araştırma Enstitüsü öğretim görevlilerinden Gerşom Qıbrıscı‘nın “Karaim of Nicomedia” adlı sunumuyla bir yaşımıza daha girdik. Kendisi de Musevî Türkü olan Qıbrıscı, Kabbalizme net olarak karşı çıkan Karay mezhebinin İslam’daki Mutezile mezhebiyle olan bağ ve benzerliklerini anlattı. Ve de 14.yy ortalarında İzmit civarına yerleştiklerini..

Sempozyum tebliğlerinin kısa özetlerinin yer aldığı kitap meraklılarının iştahını kabarttı. Muhtemelen 1-2 ciltlik ansiklopedi boyutunda tüm tebliğlerin detayları kitabîleştirilecektir diye bekliyoruz. Daha çok ‘Tarihin Arka Odası‘ programında tanınan ve bizim de İstanbul 1 Nolu Şubede Yrd. Doç. Dr. M. Hanefi Bostan‘la teşrik-i mesaisinden bildiğimiz Prof. Dr. Erhan Afyoncu‘nun Kocaeli Üniversitesi Tarih Bölümü ile ilgili tespitleri bir zamanların “Acı Gerçekler” şarkısı gibiydi.

Sanal reklam sayılmasın ama sempozyumun gerçekleştirildiği Başiskele sahilindeki Welborn Otel‘in dibinde MÖ 10-12 yüzyıllara uzandığı tespit edilen kalıntılar yansıdı gazetelere neden sonra. 1999’daki meşhur 17 Ağustos Depremini otelin az ilersinde ve fay hattının 20 metre yakınında geçiren birinin 2 kattan fazla inşaat ruhsatının verilmediği Seymen sahilinde 10 katlı devasa bir otele nasıl izin verildiği ayrı bir araştırma tebliği konusu. Lakin otelin yanında çıkan tarihî Astakoz şehri kalıntılarının otelin kapladığı geniş alanda çıkıp çıkmadığı, çıktıysa ne olduğu tarih ve müze dedektiflerinin işi.

Üstüne üstlük yine Başiskele’nin Serdar Mahallesi girişinde yapılan kazılarla Astakoz ve Olbia antik kentleri adına tescillenen alana da Başiskele Belediyesi, Kaymakamlığı vs. devlet kurumlarının binaları yapılıyor. Bu kadar “yaman çelişki” merhumun şarkılarında bile yoktu. MÖ 8.yy’a ait Astakoz parasının varlığının kesin olarak bilindiği ve karşı yakada Nikomedia şehrinin kuruluşuna değin en eski İzmit‘in – ki İstanbul’un kuruluşundan da eskidir – Başiskele’de yüzyıllarca yaşayıp gitmiş olması herhalde sempozyumu düzenleyen Belediyeye bir anlam ifade etmiyor. Ticarî olarak Efes – Milet gibi antik şehirlerin daha köklüsünün Kocaeli’ne ve Türkiye’ye kazandıracağı artıları bile hesaplıyamıyor olmalılar.

Aslında İzmit’in içinden geçenler 3 tane demir yığını köprünün / üst geçidin farkına varırlar varmasına da en ortadaki heyulanın adının Mimar Sinan Köprüsü olduğunu bilirler mi bilmem. İzmit’in Mimar Sinan tarafından yapıldığı için meşhur külliyesi Pertev Mehmet Paşa yada şimdiki adıyla Yenicuma Camii‘nin dibinde, camiden daha yüksek ve onun siluetini kapatan, hantal mı hantal – kaba mı kaba ışıklandırmalı bir metal yığınına onun eserine kazık çakma seanslarıyla gerekli zararları verdikten sonra Mimar Sinan adı verilmesi ne menem bir şeydir? Timsahın avı yedikten sonraki gözyaşı sahnesindeki “Rahmetli ne de iyi insandı, ne leziz eti vardı” replikleri midir yoksa?

Ast‘ların yani Osetler olarak da bilinen ve Asya‘ya ismini veren As‘ların kurduğu şehrin üzerinde oturuyoruz. Megara‘lılardan bir kol olarak bildiğimiz As’lar / Ast’lar belki de kendilerine Magyar, ülkelerine de Magyara diyen bizim Macarlardan. Bilemiyoruz; belki de önümüzdeki senenin tebliğ konularından biri olur. Ve bir de kısa belgesel: Mimar Sinan’ın Lâneti.

 

 

Kanuni Sultan Süleyman’ın Boğdan Voyvodası Petru Raşe’ye Mektubu

 

Boğdan, II.Bayezıd zamanında Osmanlılara bağlı bir bölgeydi. Osmanlılara bağlılığı ise, vergi vermek ve padişahı tanımak şeklinde idi. Kanuni, Macaristan seferi sırasında,Boğdan Voyvodası PetruRareş’e bir berat göndererek, buranın idaresinin kendisine ait olduğunu bildirmişti. Ancak Voyvoda, gizlice Osmanlı Devleti aleyhine çalışmaya başladı. Avusturya Arşidükü Ferdinand’la temasa geçmiş, kendisinden istenen bin süvariyi  göndermeyip, yıllık vergisini de ödememişti. Ayrıca, Padişahın koruduğu Aloiso Giritli isimli kişiyi öldürmüş, daha da ileri giderek Erdel’e saldırmaya başlamıştı.

Kanuni Sultan 1538 yılı Mayıs ayında,Boğdan üzerine sefer yapmaya karar verdi. Ancak kararını herkesten gizledi. 26 Temmuz 1538 yılında hazırlıklarını bitirip, Boğdan istikametine Edirne’den hareket etti. Ordu Sultan Çayırı denilen yere geldiğinde, Voyvoda Rareş bir elçisini Kanuni Sultan’a göndererek, bağlılığını bildirdi. Osmanlı ordusunun, ne tarafa sefere gideceğini öğrenmek istemişti. Kanuni de,Boğdan Voyvoda’sına bir mektup göndererek, gelip itaat etmesi halinde, affedeceğini bildirdi. Kanuni Sultan Süleyman mektubunda şöyle diyordu:

“Hallerinizde pek azgınlık ve hırçınlık olduğu için Boğdan seferini açtım. Yaptıklarınıza tövbeler etmek ve bir daha böyle bir harekette bulunmayacağınıza dair söz vermek ve gelip eşiğime yüz sürmek şartlarını kabul ederseniz belki o vakit kendinizi affettirmek için benden merhamet görebilirsiniz.”(1)

Gönderilen mektuba rağmen, gelip itaatini bildirmeyen Voyvoda PetruRareş’in, samimi olmadığı anlaşılmıştı. Kanuni Sultan ordunun ilerlemesini emretti. Osmanlı ordusunun ilerlemesi karşısında telaşa düşen Voyvoda, topladığı ordusuyla Transilvanya içlerine doğru çekilmeye başladı. Türk ordusunun karşısına çıkacak kudret ve cesareti gösteremiyordu. 16 Eylül 1538’de Osmanlı ordusu, Yaş şehrini işgal etti ve Voyvodanın esas şehir merkezi olan Suceva şehrini savaşsız ele geçirdi. Kanuni Sultan Süleyman daha sonra, Voyvodalığa, PetruRareş’in kardeşi olan Stefan Lacusta’yı tayin etti. Osmanlı ordusu, Prut Nehri ile Dinyester arasında kalan arazileri, hep ele geçirdi. Buraların her biri, Boğdan’dan ayrılarak Türk sancağı haline getirildi. Boğdan meselesini bu şekilde halleden Kanuni Sultan, Voyvoda PetruRareş’in karşısına çıkmaması üzerine, Boğdan seferine son verip, İstanbul’a döndü.

1-Mufassal Osmanlı Tarihi-Heyet İskit Yay.1958-C.2-S.910

 

 

Cübbeli Siyaset

 

“Yürütmespor’un” kaptanı, Yargıspor’un sağdan ve ortadan ataklarından sonra bu defa da sol kanattan gelen atağı karşısında bunaldı.

Başbakan Erdoğan, Türkiye Barolar Birliği Başkanı Metin Feyzioğlu‘na kızdı. Danıştay’ın kuruluş yıldönümünde yaptığı konuşmasına çok öfkelenen Erdoğan, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile birlikte oturduğu yerden “edepsizlik yapma” diye çıkıştı.

“Yalan söylüyorsun” dediği Feyzioğlu’nun konuşmasının bitmesini beklemeden salonu terk etti. İlginç olan Cumhurbaşkanı’nın Başbakanı teskin etme çabalarının netice vermemesi üzerine Başbakan önde, Cumhurbaşkanı arkada salonu terk ettiler.

“Tamamen siyasi bir konuşma yapılıyor ya böyle bir şey olabilir mi?” diye çıkıştığı konuşmanın içeriğinin Başbakan’ı kızdırması sürpriz değil. Çünkü daha iki hafta önce Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç‘ın AYM 52. Kuruluş yıldönümü törenlerinde yaptığı “hukuk manifestosu” niteliğindeki konuşmaya da çok kızmış ve konuşma biter bitmez salonu terk etmişti.

Başbakan Haşim Kılıç’a da, Metin Feyzioğlu’na da “çıkar cübbeni sen de, siyaseti çok seviyorsan, çık bu siyaset meydanına” çağrısı yapıyor.

Aynı çağrıyı Fethullah Gülen’e de yaptığını hatırlıyoruz.

Demek ki Başbakan Erdoğan’ın siyaset yapmasından rahatsız olmadığı tek cübbe giyen üst düzey kamu görevlisi kaldı, Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez.

Tabii Diyanet İşlerinde görevli çok sayıda müftü, imam ve müezzinin cübbelerini çıkarmadıkları halde AKP görevlisi gibi çalışmasından da rahatsız olmadığını söyleyebiliriz.

*****

HUKUK DEVLETİ TALEBİ SİYASET MİDİR?

AYM Başkanı Haşim Kılıç‘ın, Başbakan tarafından “siyaset yapıyor” diye eleştirilen konuşmasında dile getirilen hususlar hukukun üstünlüğü, kişi hak ve özgürlüklerinin geliştirilmesi gibi hususlardı. AYM’nin bu ölçütlerde verdiği HSYK’yı Adalet Bakanı’na bağlayan bazı maddelerin değiştirilmesinin ve Twitter yasağının Anayasaya aykırı bulunmasına karşı AKP cenahından yapılan sert eleştirilere verdiği cevaptı.

“Bir eylemin işlemin, siyasi bir belge olan anayasaya göre denetlenmesi nedeniyle ortaya çıkan AYM kararının siyasi sonuçlar doğurması doğaldır. Anayasa Mahkemesi’nin siyasi amaçlarla hareket olduğunu söylemek ya da milli olmamakla suçlamak sığ eleştirilerdir.”

***

Bu arada Haşim Kılıç gibi AKP cenahının çok itibar ettiği Eski Yargıtay Başkanı Sami Selçuk‘un Başbakan’a yazdığı açık mektupları ve hukuk devleti içinde çözümün nasıl olacağına dair uyarıları basında yer aldı:

“Özel konuşmaları dinlemek elbette hem suçtur, hem de ahlaksızlıktır. Bunun için o denli bağırıp çağırmaya hiç gerek yok. Bunu önlemenin biricik yolu yargıya başvurmaktır. Başarırsanız, hukuku arkanıza alır, daha da güçlü olursunuz.” “Ama yargıdan kaçarsanız, hakkınızdaki iddiaları yaşam boyu sırtınızda bir kambur gibi taşır; tarihe de öyle geçersiniz.”

“Cübbeyi giyen yargıçlar, yargılarken inançlarını, dünya görüşlerini duruşma salonunun dışında tutarlar. Bu yüzden hiçbir makama, özellikle de yargı organlarına size yakın olanları seçmeyi hiç denemeyin.”

Tutacağınız yol bellidir: Yansızlıklarından kuşkulandığınız yargıçları, somut kanıtlar göstererek reddetmek. (CMK m. 24 vd) Ama ‘bunlar paralel yapı bağımlıları’ vb. gibi varsayımlara, gülünüp geçilesi yollara lütfen tenezzül etmeyin. Hukukta olaylar, varsayılmaz, kanıtlanır. Hukuk, varsayımlar, zanlar, masallar üzerine hüküm kurmaz, kuramaz. Hukuk, olaylara dayanır.” “Sayın Başbakan, ‘paralel yapı’ şeytanını taşlayarak hiçbir yere varamazsınız.”

***

Ba­ro­lar Bir­li­ği Baş­ka­nı Feyzioğlu’nun, “ge­zi olay­la­rın­da po­li­sin oran­tı­sız güç kul­lan­dı­ğı­na, olay­lar­da ölen genç­le­re, kum­pa­sa, rüş­vet ve yol­suz­luk so­ruş­tur­ma­la­rı­na, po­lis teş­ki­la­tı­nın hal­laç pa­mu­ğu gi­bi atıl­ma­sı­na, sav­cı ve yar­gıç­la­rın gö­rev­den alın­ma­sı­na, Hâkimler ve Sav­cı­lar Yük­sek Ku­ru­lu­’n­da ya­pı­lan de­ği­şik­lik­le­re, ba­sın öz­gür­lü­ğü­ne, sos­yal med­ya­ya ge­ti­ri­len kı­sıt­la­ma­la­ra ve ni­ha­yet Van dep­rem­ze­de­le­ri­nin du­ru­mu­na iliş­kin eleş­ti­ri­le­ri” bardağı taşıran damla oldu.

*****

PROTOKOL KURALLARINA AYKIRILIKLAR

  • TBB Başkanının kendisine ayrılan süreyi aşması sadece Başbakan Erdoğan değil, CHP kanadından da saygısızlık olarak değerlendirildi. CHP Genel Başkan Yardımcısı Faruk Loğoğlu “Böyle ortamlarda size ne kadar zaman verildiyse o kadar süre konuşup o sınıra saygı göstermek zorundasınız. Bunu az değil çok ama çok aşarak saygısızlık etti” dedi. Oysa Feyzioğlu “sürenin 45 dakika olduğunu, bunu 5 dakika aştığını ve bunun normal olduğunu” ifade ediyor.
  • Cumhurbaşkanı’nın olduğu ortamda, Başbakan dâhil herhangi bir kişinin konuşmacıya müdahale etmesi de protokol kurallarına uyan bir durum değil.
  • Cumhurbaşkanı’nın Başbakan’ın arkasından gitmesi de protokol kurallarına aykırıdır.

*****

VELEV Kİ SİYASET YAPMIŞ OLSUN

Başbakan işine gelmeyince hukukçuların bu uyarılarına karşı “Siyaset yapmak sizin hakkınız değil, milli iradeyi ben temsil ediyorum” anlayışı ile “cübbe ile siyaset yapılmaz,” “siz kimsiniz ki siyasetçilere ayar vermeye çalışıyorsunuz?” demeye başladı.

Bundan sonra da “bunlara yıldönümü vb toplantılarda konuşma hakkı verilmemesi için gerekeni yapacaklarını” ifade etti.

Türkiye Barolar Birliği Başkanı sayıları yüz bine yaklaşan avukatları temsil eden ve seçimle işbaşına gelen biridir. Hâkim ve savcılar gibi karar verme mercii değil, karar verme sürecinde savunma ayağını temsil eden avukatların temsilcisidir. “Barolar ve Türkiye Barolar Birliği, meslek odaları değildir; devletin üç erkinden biri olan yargı erkinin içinde kurucu unsur olan avukatların örgütlü gücüdür.”

  • Avukatlar da, barolar da siyasi ve hukuki sonuçları olan her türlü memleket meseleleri ile ilgilenmek ve düşüncelerini ifade etmek hakkına sahiptir. Başbakan bu hakkı engellemek değil, hakkın kullanılmasını sağlamakla görevlidir.
  • TBB Başkanının konuşması hakaret ve aşağılamanın olmadığı bir üslup içinde yapıldı. Bir “ayar verme” havası da yoktu.
  • Kaldı ki, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne göre, politikacılara karşısert, kırıcı, rahatsız eden, şaşırtan veya gücendiren eleştiriler” de ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmektedir.
  • Her gün herkese ayar veren, en sert ifadelerle, istediği sıfatlarla eleştiren Başbakan’ın kendisine yapılan eleştirilere biraz daha tahammüllü olması beklenirdi.

*****

BAŞBAKAN BİR DE PKK/BDP/HDP’LİLERE ÖFKELENSE

İmralı’da Öcalan’la görüşme heyetinde yer alan HDP’li Pervin Buldan, ‘Bölgesel Özerk Yönetim Yasası’ ve ‘Demokratik Sivil Toplum Yasası’ konusunda hükümetle uzlaşmaya varıldığını açıkladı.

Milliyet’e değerlendirme yapan Pervin Buldan, Öcalan’ın devlet heyetiyle yaptığı görüşmelerde mutabakatın sağlandığını söyledi. Öcalan’ı hiç bu kadar morali yüksek görmemiştim. Bu iki yasa çıkarsa Kürt sorunu bu çerçevede çözüme kavuşacak” dedi.

Bu haber kesinlikle yalandır(!) Başbakan’a ve hükümetimize ayar vermek için bu açıklamalar yapılmıştır.

Herhalde “PKK’nın son 6 ayda 331 çocuğu dağa kaldırdığı” haberleri de yalandır.

Ümit ederim Başbakanımız bu densizlere çok kısa zamanda haddini bildirecektir.

Yoksa Başbakanın kızması için İmralı’daki mahkûm ile HDP’lilere cübbe mi giydirsek?