16 C
Kocaeli
Pazartesi, Temmuz 27, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 884

Kanuni’nin Floransa Dukası Cosımodemedıcıs’e Yazdığı Mektup

 

Floransa Dukalığı, İtalya’da merkezi Floransa olan ve çevresinde birkaç eyaleti de içine alan bir hükümetti. Ticaret hayatları gelişmiş olup, İtalya’daki hükümetler arasında en güçlüsü idi.

Floransa, yalnız İtalya’nın değil bütün Avrupa’nın en gelişmiş şehirlerindendi. Şehrin güzel sanat eserleriyle süslenmesinde, Dukalık makamında oturan Medici ailelerinin büyük rolü vardı. Floransa Dukalığının başında bu aileden Cosimo de Medicis bulunmaktaydı. Bu Duka alim ve sanatkarları koruduğu kadar, siyasi başarıları ile tanınmış bir kişiydi.

Ticaret bakımından zengin olan Floransalılar, Osmanlı Devleti ile iyi münasebet kurmuşlar, belirli zamanlarda gönderdikleri elçilerle ticaret antlaşması yaparak, Osmanlı Devletinde iyi izlenim bırakmışlardı. Kanuni Sultan zamanında da, Osmanlılara karşı güleryüzlü davranışlarını sürdürmüşler, ticari faaliyetlerinde daha rahat hareket etmeye dikkat etmişlerdi. Floranda Dukası Cosimo de Medicis, Kanuni Sultan Süleyman’a 1541 yılında, elçisi ile bir mektup gönderip, Venediklilere tanınan ticari hakların kendilerine de verilmesini istemişti.

Kanuni de Duka’ya yazmış olduğu mektubunda şunları söylemişti:

“…Nice diyarların sultanı Sultan Süleyman Han ibn-i Sultan Selim Han’ım… şimdiki halde Flordin beyleri Gütrokerda nam yapar ve mutemed adamların südde-i seniyye-i alempenaha… elçi gönderip merhum ceddim Sultan Bayezıd Han ve merhum babam Sultan Selim Han… ile olan sulh ve salah mucibince tecdid-i ahd olunmasını ve talep ettikleri ecildenmukkarer ve musaddak tutup işbu ahidname-i şerifimi verdim ve buyurdum ki; Flordin beyleri baylos (baylos-elçi) göndereler ki gelip maslahatların göre ve gümrüğü Venedik nice verirse onlar dahi öyle vereler, eğer anlardan bir kimesne borçlu olursa deyni talep oluna, anın borcu içün anar tutulmaya ve ahardan talep olunmaya ve bir kimesne fevt oldukta rızkın kime vasıyyet ederse ol ala; eğer vasıyetsiz ölürse baylasları ala; beytülmal emini dahl etmeye ve Flordin halkı memalik-ı mahrusemde ne yerde isterse anda yürüye; kimesne mani olmaya ve üşündürmeye ve gemileri Karadeniz’e vara; bey-i şira ve ticaret ne ise şorki mukarrer rusum-ı adiyedir, verdiklerinden kimesne anlara mani olmaya…”(1)

Floransalılarla Osmanlılar arasındaki iyi ilişkiler, Kanuni Sultan’ın saltanatının sonuna kadar devam etti.

1-Mufassal Osmanlı Tarihi-Heyet-İskit Yay.1958-C.2-S.1073

 

 

Acıyı Paylaşmayı Bile Beceremedik

 

Soma’da yaşanan maden faciasında resmi rakamlara göre 301 canımızı kaybettik. Ülkemizin yaşadığı en büyük “iş kazası” sonrası 3 günlük milli yas ilan edildi. Ama yaşanan dramın yasını tutacağımıza bir kısım insanımızda günlük siyasi kaygılar öne çıktı.

Ahmet Hakan‘ın ifadesiyle devletliler, hükümet yetkilileri hiçbir kusur kabul etmediler. Hiçbir yanlışı üzerlerine almadılar. “Açıklamalarında ‘insan’ yoktu, ‘vicdan’ yoktu, ‘mahcubiyet’ yoktu, ‘mantık’ yoktu, ‘tutarlılık’ yoktu. Bir tek şey vardı: ‘Biz bu işten nasıl daha az zarar görürüz’ endişesi.”

Daha ilk günden itibaren Başbakan Tayyip Erdoğan, “Bu mesleğin fıtratında ölüm var” dedi. Başka ülkelerde de oluyor diye 1860’larda İngiltere’de, 1940’larda Japonya’da yaşanan kazalardan örnekler verdi.

Fransa’daki kömür ocaklarında 50 yıl, İtalya’da 30 yıldır ölümlü kaza olmadığını, maden kazalarında Türkiye’nin Avrupa ülkeleri arasında birinci, dünyada ise üçüncü sırada olduğunu ve bunun sebeplerini anlatmadı.

Başbakan ve bakanlar baştan beri maden işletmecisi firmaya toz kondurmamaya çalıştı. Firma yetkilileri 4 gün ortada görünmedi. Sonrasında yaptıkları basın toplantısında çelişkili ifadelerle “bu adamların yönettiği işyerinde yaşanan facianın sürpriz olmadığı” kanaati verdi.

*****

SOMALİ’YE ŞEFKAT, SOMALIYA YUMRUK VE TEKME

Bir kısım Soma’lı vatandaş ile muhalif ve eylemci, hükümetin “Gezi eylemleri” korkusunu depreştiren, protestolar yapmaya çalıştılar. Yaşanan olaylar Başbakan’ın ve yakın çevresinin asabını bozdu. Eylemler çok şiddetli bir şekilde bastırıldı.

Daha bir ay önce gemi battı diye Güney Kore’de Başbakan istifa etti. Bir AVM’nin çatısı çöktü diye Letonya Başbakan’ı kendisinin siyasi sorumluluğu olduğunu belirterek istifa etti.

Oysaki Türkiye “ileri demokrasi“ye geçmişti. Bizde bu kurallar işlemezdi.

Nerede yaşadığının farkında olmayan protestoculara da önce polis ve jandarma gerekli(!) müdahaleyi yaptı. Yetmedi Başbakanlık Müşaviri Yusuf Yerkel iki özel harekât polisinin yerde derdest ettiği Soma’lı vatandaşı defalarca tekmeledi.

Başbakan’ın Başdanışmanı Yalçın Akdoğan “Sükûnetimi muhafaza edemediğimden dolayı üzgünüm” diyerek olayı kabul eden Yusuf Yerkel’e arka çıktı. Akdoğan “Yusuf Yerkel’in kendini savunduğunu” iddia etti. Yeni Akit gazetesi Genel Yayın Koordinatörü Hasan Karakaya da, Başbakanlık Müşavirini, yerde yatan vatandaşa attığı tekmeler nedeniyle, tebrik etti. Yusuf’un ‘tekme’lerine sağlık!..” dedi.

Başbakan’ın asla özür dilemeyen ve alttan almayan üslubu yakınları ve yandaşlarca da anlaşılan iyice özümsenmiş.

Bu utanç verici sahnelerin video ve fotoğrafları da yetmedi. Bizzat Başbakan Erdoğan’ın bir vatandaşa yumruk vurduğu görüntüler ortaya çıktı. Bu görüntülerde Başbakan’ın söylediği iddia edilen ”nereye kaçıyorsun ulan İsrail dölü” hakareti duyulmakta.

Geçen hafta da Türkiye Barolar Birliği Başkanı Feyzioğlu’na, (Cumhurbaşkanı’nın olduğu bir ortamda) bizzat yerinden kalkarak hakaret cümleleriyle müdahalesi de hatırlanınca Başbakan’ın psikolojik durumu tartışma konusu olmakta.

Üniversiteden Hocam olan Prof. Dr. Burhan Kuzu da asabına hâkim olamayanlardan. Protestocular ve bunları yansıtan basına ‘ölü soyucular’, ‘kazmalar’, ‘alçaklar’ ve ‘vampirler’ diyerek attığı tivitleri eleştiren kullanıcılara cevabı da “H…. S….” oldu. Bu kısaltmanın açıkça küfür olduğu malum.

İktidardaki bu öfke ve kontrolsüzlük endişe verici.

Afrika’da açlıkla mücadele eden Somali’ye bile şefkati ulaşan hükümetimizin Somalıya bu şiddetinin sebebi anlaşılamadı. SOMALİ’YE ŞEFKAT, SOMALIYA YUMRUK VE TEKME çelişkisinin anlaşılabilmesi için ciddi sosyolojik ve psikolojik analizlere ihtiyaç olsa gerek.

*****

“DEVLET SOMA’DA İDİ” PROPAGANDASI ÇÖKTÜ

AKP yandaşı ve sosyal medyadaki uzantıları (troller) felaketi iktidar lehine kullanabilmek için “devlet Soma’da, eskiden böyle olmazdı” propagandası yapmaya çalıştı.

Yaşanan tekme-tokat olayları ve tomalı müdahaleler neredeyse “keşke siyasiler gelmeselerdi” dedirtti.

Nitekim MHP Kocaeli Milletvekili Lütfü Türkkan bir hicivle durumu özetledi: “Müşavir tekme ile Başbakan yumruk ile vatandaşları döve döve Soma programını bitirdiler hamdolsun. Soma halkı dört gözle bekleyecek sizleri.”

*****

FACİANIN ANA SEBEBİ

İş kazaları önlenebilir olaylardır. Nitekim Fransa, Almanya, İtalya gibi ülkelerde onlarca yıldır madenlerde ölümlü kaza olmaması bu sözün teorik değil, uygulanabilir bir durumu ifade ettiğini göstermekte.

301 işçinin hayatını kaybettiği kazanın teknik sebepleri müfettiş raporlarıyla ayrıntılı olarak ortaya çıkacak. Ancak ana sebepler kanaatimce şunlardır:

1- En az maliyet, en fazla kâr anlayışının hâkim olması. Çalışan güvenliğinin ve memnuniyetinin önemsenmemesi. (Taşeron sistemi) Firmanın daha fazla sensor, ahşap yerine metal kalas kullanmaması; kaçış/yaşam odası yapmaması; işçilere yemek vermemesi, 1200 TL aylık ücret alabilmek için bu ağır işte tatilsiz 30 gün çalıştırılması ana hedef olan birim maliyeti düşürmek amaçlıdır. Nitekim şirket maliyetleri yedide bir oranına düşürmekle övünmektedir.

2-    İş güvenliği ve işçi sağlığı mevzuatı konusunda eksiklikler ve iş hayatını ilgilendiren uluslararası sözleşmelerin imzalanmamış olması.

3- Var olan kuralların adamına göre uygulanma(ma)sı.

*****

SİSTEM NASIL ÇALIŞIYOR?

Prof. Dr. Şükrü Kızılot‘un tespit ettiği gibi, bu temel meseleleri çözmek yerine, ağaçlarla uğraşırken ormanı göremeyen bir devletimiz var.

“Berberler, tavuk, horoz ve ördek yetiştirenler, hamamcılar, kavun-karpuz yetiştirenler gibi yüzlerce iş kolunda, iş yeri hekimi, iş güvenliği uzmanı ve hemşire çalıştırma veya bunları istihdam edenlerden, hizmet alma mecburiyeti getirildi. Buna uymayanlara da ‘her ay için 14 bin lira idari para cezası’ kesiliyor. Mesela bir sene bu yükümlülüğünü yerine getirmeyen berbere 168 bin lira ceza kesilecek!”

“Bu devlet yüzlerce insanın hayatına mal olan cinayet gibi kazalara sessiz kalmakta; berber, hamamcı gibi yerlerin ‘tehlikeli iş yeri‘ diye üzerlerine gidip, sermayelerinin 3-4 katı cezalar kesmekte.”

Buna karşılık Soma’daki facianın yaşandığı şirkette “13-18 Mart tarihlerinde yapılan teftişlerde herhangi bir noksanlığın olmadığı, iş yerinde bizzat yapılan teftişlerle tespit edilmiş.”

Patronlarının bakanlarla, Başbakanla hemhal olduğu büyük şirketlerde denetim yapan müfettişlerin eksik bulması demek ki kolay olmuyor.

Bu arada Soma yası sırasında açıklandı, gözümüz aydın(!) Rıza Sarraf‘ın yurtdışı çıkış yasağı kalktı.

Sistem örümcek ağı gibi. Küçük sinekler yakalanıyor, büyükler delip geçiyor.

 

 

Edep ve Saygı

 

Danıştayımızın kuruluş yıldönümü töreninin davetiyesi kendilerine ulaşınca, toplantının yeri ve saati belli olmuştu. Savunma Örgütünün Başkanı hemen toplantıda yapmak istediği  konuşmayı kağıda dökmüş, her satırını her cümlesini tekrar tekrar okuyarak, konuşmasının ön hazırlığını tamamlamış (kendi tv açıklamaları böyle).

Törende konuşmak için de, Danıştay  Başkanına rica etmiş. Sayın Başkandan yirmi dakikalık bir süre için onay almış (Yüksek Mahkeme Başkanının açıklaması böyle).

Törende, Danıştay Başkanı yaptığı konuşmada dengeli ve müeddep bir üslupla, başında bulunduğu kurumun sorunlarını izah ederek, Yüksek Mahkeme Başkanına yakışan nefis, olgun ve içerikli konuşmasını sonlandırıyor.

Konuşma sırası Savunma Örgütünün başkanına gelince, adam bir büyüklük, üstünlük edasıyla ve tavrıyla konuşmaya başlıyor. Kısa bir süre sonra, sözlerine ses tonunu ve vücut dilini de uydurarak, bitmez tükenmez eleştirilerini peş peşe sıralıyor. Kronik bir muhalefet sözcüsüne dönüşüyor.

Karşısında oturan Başbakana bir yığın eleştirilerini yöneltiyor.

Arada bir de Ana Muhalefet Partisi Başkanına gözlerini dikerek bakıyor, ona da “bak muhalefet işte böyle yapılır” demek istiyor.

Uzattıkça uzattığı konuşmasında giderek artan mesnetsiz, yersiz bir sürü iddialarına (Uludere, Sıvas, Güney Doğu) peşpeşe devam ediyor. Fakat gerçek görevi olan hukuki konulardan, yasalarımızın çağımızın koşullarına uygun olup olmadığından veya eksikliklerinden hiç bahis etmediği gibi meslektaşlarıyla ilgili sorunlardan da söz etmiyor.

Davet sahibi Yüksek Mahkeme Başkanı ve büyük bir bölüm misafirleri de rahatsız eden, törenle hiç bir alakası olmayan, zaman ve zemine uymayan bu söylem bir saat sürüyor.

Konuşmacı bir de Van Depremi ile ilgili gerçek dışı iddialarını, tiyatral tavırlarla  sıralarken,  Başbakanın sert tepkisiyle karşılaşıyor. “Edepsizlik ediyorsun! Yalan söylüyorsun!”

Başbakan ayağa kalkıp salonu terk ediyor. Protokol da. CHP Genel Başkanı da onları takip ediyor.

Törene yazık oluyor. Belli ki Savunma Örgütü Başkanı politikayı seviyor. Güzel. Belki de dedesine özeniyor.

Rahmetli dedeleri politikaya, o dönemin iktidarının uygulamalarına yaptığı eleştiriyle, şöhret kazanarak girmişti. Ancak eleştiriyi, dekanı olduğu fakültenin amfisinde yapmıştı. Başkalarının toplantılarında, misafirleri rahatsız ederek değil.

Merhum dedesi, beyefendi kişiliğiyle her yerde saygı gören bir devlet adamıydı. Çok kısa sürelerle de olsa, beraber çalışmalarımız olmuştu. Kentimizde de önemli dostları vardı.

Hukuka, yargıya, savunmaya ve adalete hepimiz saygılı olacağız. Demokratik kurallar içinde kalarak, düşünce ve ifade özgürlüğüne taraf olacağız.

Ancak hukukun üstünlüğü, hukukçunun diğer insanlardan daha üstün olduğu demek değildir ve  olmamalıdır.

Misafir olduğunuz bir kurumda diğer misafirleri eleştirme ve yersiz sözlerle öfkelendirme doğru bir siyaset değildir. En azından ülkemizde doğru değildir.

Ancak, Savunma Örgütü Başkanının konuşması Başbakanı sinirlendirmeye yönelik bir düşünce ürünü olarak amaçlanmışsa gene yanılgı içinde olmuştur. Çünkü sayın Başbakanın haksız ve yalan iddialara karşı bu tip çıkışlarının, halkın büyük bir kısmında haklı görülerek onaylandığı bilinmektedir.

 

 

Liselerden “Anadolu” Adı Kaldırılmalı

0

 

Milli Eğitim Bakanı Nabi Avcı  illere gönderdiği genelgede, “mesleki ve teknik ortaöğretimde okul çeşitliliğinin azaltılması” amacıyla  22 farklı meslek lisesinin statüsü “Anadolu Lisesi” olarak değiştirileceğini bildirdi. Önümüzdeki yıldan itibaren bu liseler “Mesleki ve Teknik Anadolu lisesi” olacak. Okul tabela değişiklikleri 2014 LYS ve KPSS’nin yapılmasının ardından 14 Temmuz’da başlayacak.

2014-2015 öğretim yılından itibaren kademeli  olarak  Bakanlığa bağlı Endüstri, Ticaret, Kız Meslek, Otelcilik ve Turizm, Sağlık gibi 22 farklı  Meslek  Lisesi türü “Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi” olacak.  Bu liseler arasında genel lise müfredatı veren çok programlı liseler de olacak. Onların da adı “Çok Programlı Anadolu Lisesi” olarak değiştirilecek. İmam-Hatip Liseleri de bu bağlamda “Anadolu İmam Hatip Lisesi” adını alacak.

Ayrıca dönüşecek okulun karma veya yalnızca kız öğrencilerin öğrenim görebileceği okul olup olmamasına valilikler karar verecek. Bakanlık valiliklerden gelecek teklife göre karma veya yalnızca kız öğrencilerin öğrenim görebileceği okullara karar verecek.Ancak bu durum “kız” veya “erkek” diye okul adlarına yansıtılmayacak. Bu durumdaki okullar da yine”Anadolu Lisesi” veya “Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi” olarak adlandırılacak.

Özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde bir kısım halk, çocuklarını karma eğitim yapan okullara göndermek istemiyor. Aslında gençliğin ruhsal gelişimi ve sosyalleşmesi yönünden karma eğitimin daha yararlı olduğu pedagojik bir gerçekse de, bu bölgelerde daha fazla kız öğrencinin eğitim imkanından yararlanabilmesi açısından bu uygulama olumlu karşılanabilir.

Anadolu Liseleri, 1950’li yılların ortalarında kurulan Maarif Kolejlerinden sonra, devletin 1970’li yılların başında kurduğu ikinci yabancı dil ağırlıklı devlet okulu türüdür. 1980’li yılların başından itibaren yurt sathında yaygınlaşan bu okullar, 2010 yılına gelindiğinde 500 civarındaydı. 2013-2014 öğretim yılına gelindiğinde liselerin yüzde 80’i Anadolu lisesine dönüştürüldü. Dönüştürülmeyen genel liseler, Çok Programlı Liselerin bünyesinde bırakıldı. Şimdi bu okullar da “Çok Programlı Anadolu Lisesi” adını alacağına göre, lise adlarında yer alan “Anadolu” kelimesi önemini kaybetmiş bulunuyor.

Bu durumda, bir lisenin “yabancı dil ağırlıklı lise” statüsünde bir okul olduğunu vurgulamak için isimlere eklenen “Anadolu” kelimesi, okulların tamamının aynı statüye dönüştürülmesi nedeniyle özel bir isim olmaktan çıkmıştır. Bence “yabancı dil ağırlıklı lise” statüsündeki okullara “Anadolu Lisesi” denilmesi, kullanılmaya başlanılmasından beri yanlıştı. Çünkü yabancı dil öğrenme ile “Anadolu”nun bir ilgisi yoktu. Bunun için artık bu yanlış kullanımdan vazgeçilip, liselerden “Anadolu” adı kaldırılmalıdır.

Not: Bu yazıyı tamamlarken Soma’da meydana gelen ve 200’den fazla maden işçisinin ocakta trafo patlamasından dolayı feci bir şekilde can verdiğini, Başbakanlığın 13 Mayıs’tan başlamak üzere 3 günlük milli yas ilan ettiğini öğrendim. Bu milli faciadan dolayı bütün milletimize vegörev şehitlerimizin kederli ailelerine başsağlığı, bu faciada hayatını kaybeden işçilerimize de Allahtan rahmet diler, mekanlarının cennet olmasını temenni ederiz. Allah milletimize bir daha böyle büyük bir acı yaşatmasın.

 

 

Abhazya’nın Türkiye’den beklentisi büyük

Türkiye Gazeteciler Federasyonu’nun 44. Başkanlar Konseyi toplantısı için  Abhazya’ya giden İsmail Kahraman, Abhazya Cumhuriyeti Devletinin Türk Gazeteciler heyeti için düzenledikleri programları da yakından izledi.

ZAFE ANITINA ÇELENK

Abhazya gezisi çeşitli temas ve etkinliklere devam etti. 20 yıl önce sınır komşusu Gürcistan’la 413 gün savaşan Abhaz halkı için büyük anlam ve önem ifade eden Başkent Sohum’da  bulunan zafer anıtına çelenk konulmasıyla başladı. Programda Abhazya devlet yetkilileri ile Türkiye Gazeteciler Federasyonu heyeti zafer anıtına çelenk sundular. Devlet yetkililerin Türk heyeti için resmi  protokol uygulaması dikkatlerden kaçmadı. Gazeteciler  heyeti daha sonra burada çektirdikleri toplu hatıra fotoğrafından sonra Dışişleri Bakanlığı Konferans Salonu’nda Türkiye Gazeteciler Federasyonu ile Abhazya Gazeteciler Federasyonu ile ortak basın toplantısına düzenlediler.

Türkiye Gazeteciler Federasyonu Başkanı Atilla Sertel ve Abhazya Gazeteciler Birliği Başkanı V.N. Kapba birer konuşma yaptı. İlk konuşmayı yapan Kapba, Türkiyeli meslektaşlarını Abhazya’da ağırlamaktan duydukları mutluluğu dile getirdiği konuşmasında, Türkiye’den istek ve beklentilerini dile getirerek destek istedi.

ABHAZ GAZETECİLERİ DESTEK İSTEDİ

Gazeteciler özgür ve bağımsız olduğunu ifade ederek konuşmasına başlayan Türkiye Gazeteciler Federasyonu Başkanı Atilla Sertel ise tüm baskı ve engelleme girişimlerine rağmen Abhazya’ya geldiklerini ve Abhaz halkının özgürlük ve bağımsızlık mücadelesini desteklediklerini söyledi. Abhaz halkının haklı mücadelesinin yanında olacaklarını ifade eden Sertel, Abhazya’yı tanımayan devletlerin bir gün bu ülkeli tanıdığında çok geç olacağını sözlerine ekledi. Buradaki toplantı iki birlik arasında imzalanan anlaşma ise son buldu.

ABHAZ HALKI ÇOK MİSİFAFİRPERVER

Türkiye Gazeteciler Federasyonu heyeti daha sonra Sohum’dan 40 km uzaklıktaki Kutol Köyü’ne geçti. Bu köyün muhtarı tarafından gazeteciler heyetine özel ziyafet verildi. Abhaz kültür ve geleneklerinin hakim olduğu akşam yemeğinde büyük bir misafirperverlik gösteren Abhaz’lara, Türk heyeti hayran kaldı. Gazetecilere Abhaz yemeklerinin her çeşidi tattıran Abhazlar, yöresel oyun ve müzikleriyle de unutulmaz bir gece yaşattılar.

 

‘Balkan Birleşik Devletleri’ Olabilir mi?

 

Balkanlar Türk idaresinden çıktığından beri kargaşası dinmeyen çetin bir coğrafya. Çeşitli milletlerin, alt grupların ve inançların küçük sayılabilecek bir alanda iç içe yaşadıkları bu yarımadada istikrar ve huzuru sağlamak oldukça zor.
Söz konusu karışık bölgede huzur ve güven, ya şimdiye kadar olduğu gibi dışarıdan gelen egemen bir gücün varlığı ile sağlanmaya devam edebilir (bu durumda tarih şahittir ki, söz konusu egemen güç zayıfladığı anda, kan ve vahşet Balkanlara bütün şiddetiyle geri dönüyor) ya da bölgede yaşayan milletler bir arada yaşamayı öğreneceklerdir…
Evet, bu zor ama imkânsız bir çözüm değildir!
Balkanlarda tarih boyunca Romalılar, Hun Türkleri, Peçenek Türkleri, Bizans, Osmanlı Türkleri, SSCB (Rusya) ve son olarak da ABD; bölgede bir nevi istikrarı sağlamış ve sağlamaya devam ediyor. Ancak NATO’nun yani ABD’nin bugünkü gücünün ortalama on yıl içinde Balkanlardan çekildiği anda; ne olabileceğini kimse düşünmek bile istemez öyle değil mi? Gerçi ABD’nin varlığı sayesinde bölgede kan akması durmuştur. Doğru.
Fakat diğer yandan Balkanlar’da müthiş bir asimilasyon politikası başlatılmıştır. Kültür emperyalizminin en alası bölgede uygulanırken diğer yandan da coğrafi yapının kontrol altında tutulabilmesi için böl – yönet politikası uygulanmaktadır. Bu kapsamda mikro milliyetçilik ve etnik, dinsel, mezhepsel ve lehçe farklılıkları körüklenmektedir. Misyonerlik faaliyetleri ise sıradanlaşmıştır. ABD, bölgede güçler dengesi politikasıyla ‘şimdilik’ vahşeti durdurmuştur. Ama bu güç dengesi bozulduğu anda neler olabileceğini ve dostların bir anda nasıl düşmana dönüşebileceğini tarih göstermektedir. ABD yönetimleri, Saddam Hüseyin ile İran’a karşı müttefik iken on yıl sonra idam etmiş; Usame bir Ladin’i SSCB’ye karşı kullandıktan sonra öldürmek için fellik fellik aramış ve katletmiştir.
Bugün için Kosova’yı destekleyen ABD; yarın Almanya veya Rusya ile antlaşıp bölgeyi Sırpların insafına terk edebilir. Bu durumda bölge insanının yine tek umudu Türkiye olacaktır.
Diğer yandan şu andaki can güvenliği ortamının NATO yani ABD bölgeden çekildikten sonra ise tamamen ortadan kalkacağı malumdur.
Gelecek de, bir gün gelecektir!

Öyleyse, geleceğe karşı hazırlıklı olmak gerekir.
Balkan yarımadasında kimler yoktur ki?
Ana unsur olarak aslında bölgede 4 millet yaşıyor. Bölgede adlandırılan diğer millet ve devletler ise bu ana milletlerin alt unsurları. Üstelik bu alt unsurlar da hızla daha alt unsurlara ayrılmaya devam ediyorlar…
Bölgede yaşayan alt etnik unsurlarla ilgili konular o kadar girift bir hal almış ki; din, mezhep, dil ve antropolojik ırk kavramları hepsi birbirine girmiş. Bu nedenle alt unsur olan milletler en kısa sürede üst kimliklerinde bir araya gelmek zorundadırlar. Aksi durumda ABD’nin önümüzdeki on yıl içinde Rusya karşısında geri adım atıp kendi kıtasına çekildiğinde ya da Rusya ile antlaştığında yarım adada yeniden yaşanması muhtemel katliamları ve soykırımları ‘Türkiye hariç’ hiçbir güç engelleyemez.
Türkler, Slavlar, Latinler, Germen (Alman) soylular ana unsurlar olarak Balkanlara dağılmış vaziyettedir.
Bölgenin en eskisi olanlar ise Türkler ve Latinlerdir.
Slavlar, Hun Türklerinin önünden kaçarak bölgeye gelmişler. Almanlar ise esas olarak Osmanlı’nın yıkılma döneminde kuzeyden güneye sarkmışlardır.

Ancak buna rağmen Balkanlar etnik unsurlar müzesi gibidir…
Bakın sadece bölgedeki (kabul etseler de etmeseler de) Türk soylu unsurları kısaca listelediğimizde ne demek istediğimizi çok daha iyi anlayabileceksiniz:
1.Osmanlı döneminde bölgeye yerleşen çoğu Konyalı Oğuz Türkleri,
2.Kırım Hanlığı yıkılınca kaçıp gelen Tatar Türkleri,
3.Peçenek Türkleri’nin devamı olan Pomaklar,
4.Oğuz soylu olmalarına rağmen Türkçe’yi konuşamayan Torbeşler
5.Oğuz soylu olmalarına rağmen Hıristiyanlaşmış ama Türk olduğunun henüz bilincinde olan Gökoğuzlar (Gagauzlar)
6.Türk soylu olmalarına rağmen dinleri ve dillerini yitirmiş, Türklükle alakası kalmayıp Slavlaşmış ve Germenleşmiş Macarlar. (Ancak şu anda Macaristan’da yoğun bir öze dönüş hareketi olduğunu da vurgulamak lazım)
7.Türk soylu olmalarına rağmen dinleri ve dillerini yitirmiş, Türklükle alakası kalmayıp Slavlaşmış Bulgarlar.
8.Cumhuriyet döneminde mübadele ile orta Anadolu’da yaşarken Yunanistan’a gönderilen Hıristiyanlaşmış ama dillerini kaybetmemiş Karamanlar (Selçuklulardan önce Anadolu’ya gelip yerleşen ve Bizans baskısı ile Hıristiyanlaştırılan Oğuz Türkleri)
9.Kıpçak ve Kuman Türklerinin Avrupa’ya akınları ile gelip bölgeye yerleşmiş, Bogomil adını almış, zamanla Slavlaşmış ama Osmanlı döneminde İslamiyet’i yeniden kabul ederek Avrupalılar tarafından ‘Türk oldu’ diye nitelendirilen Boşnaklar.
10.Hunlarla birlikte bölgeye yerleşen Latinler ve Slavlarla karışarak dil özelliklerini kaybeden, Osmanlı döneminde yeniden İslamiyet’le tanışarak ¾’ü Müslüman olan Arnavutlar.
Ve daha adını şurada sayamadığımız niceleri…
Düşünün ki bunlar sadece antropolojik olarak Türk soylu olan Balkanlardaki etnik unsurlar.

Bir de Latin, Slav ve Germen soylu milletlerin alt unsurları var.
Tahmin edebileceğiniz gibi liste uzar durur…
Ve hatta kültür mühendislerince halen Balkanlarda yeni alt etnik unsurlar adeta yaratılıyor da zaten…
Şu anda bölgede ABD’nin askeri gücü sayesinde geçici bir istikrar sağlanmıştır. En azından kan dökülmesi azalmıştır. Balkanlara konuşlanmış bulunan NATO kuvvetleri (ki Türk Ordusu da bölgede çok önemli bir güç olarak görev yapmaktadır) şu an istikrarın teminatıdır.
Ancak Putin Rusya’sının Balkanlar’a yönelik derinden gelen hareketleri ve ABD’nin buna karşı yetersiz kalışı ile Afganistan ve Irak’ta saplandığı bataklıktan geri çekilişi ve askeri yönden yıpranması, NATO’nun ana gücünü oluşturan Amerikan askerlerinin bölgede daha uzun müddet dengeyi sağlaması ihtimalini hızla zayıflatmaktadır.
NATO güçlerinin ki buna Türkiye de dâhildir. Bölgeden çekilmesi ise Slav unsurların Rusya’nın desteği ile birlikte özellikle Türk ve Müslüman soylu milletlerin üzerine yeni bir soykırım politikası ile gelmesini sağlayacaktır.
Böylesi bir durumda Türkiye’nin soydaşı ve dindaşı olan milletlere karşı sistemli bir soykırım yürütülmesine karşı sessiz kalması düşünülemez. Aynı zamanda AB’yi hegemonyasına almış bir Almanya’nın da Hırvatlar ve Slovenler gibi akraba topluluklarına karşı bir soykırıma sessiz kalması da mümkün değildir.
Bölgedeki üç büyük güç olan Rusya, Türkiye ve Almanya’nın karşı karşıya gelmesi ise büyük bir ‘Dünya Savaşı’nın temelini oluşturur.
Bu nedenle Türkiye, o döneme kadar kesinlikle kendi askeri gücünü dış bağımlılıktan kurtarmak zorundadır. Kendi tank, uçak ve savaş gemilerini, denizatlılarını dünya standartlarının çok üstünde bir başarı ile üretmek zorundadır. Aksi halde Balkanlardaki dost ve akrabalarımızın varlığı orta vadede ciddi bir tehdit altındadır.
Ama bunun yanı sıra; bölgedeki Türk orijinli ve Müslüman halkların da en kısa sürede bir federasyon çatısı altında tek devlet haline gelmeleri gerekmektedir.
Bugün ABD’nin desteği ile kurulmuş bulunan Kosova, Karadağ, hatta Bosna-Hersek ve Makedonya’nın NATO askerleri bölgeden çekildiğinin ertesi günü bağımsızlıklarının tehlikeye gireceği aşikârdır… (Bunları ne yazık ki; ‘Dost acı söyler’ atasözümüze sığınarak söylüyorum. Sizler de lütfen öyle dinleyin…)
NATO çekildikten sonra Türk askerinin bölgede kalması ise oldukça güçtür. Bunun yukarıda bahsettiğim gibi tek yolu, kendi silah teknolojimize sahip olmamızdır. Ki bu da; Rusya ile her an bir çatışmaya girmeyi göze almak demektir.
Öyleyse çözüm şudur:
Arnavutluk, Makedonya, Kosova, Sancak, Karadağ, Bosna-Hersek ve hatta Bulgaristan’ın da dahil olacağı bir Balkan Birleşik Devletleri Federasyonu’nun kurulmasıdır. Yunanistan’ın bile Güney Makedonya (Selanik bölgesi) konusunda teminat verilerek bu oluşum için desteği sağlanabilecektir. Sancak bölgesi ise Kosova benzeri bir yöntem ile kansız bir biçimde bu birlikteliğe katılmak zorundadır.
Böylesi bir federasyonun iç işlerinde bağımsız, dış ilişkilerinde ve güvenlik konularında ortak hareket etmesi yaşama şansını artıracaktır. İç işlerinde bağımsız olması yerel ayrılıkların ve mikro etnik ırkçılığın önüne geçilmesini sağlarken, güvenlik ve dış politika konularında ise ‘akıl yollu düşüncenin’ galip gelmesi bütün toplumun çıkarlarının korunmasını sağlayacaktır.
Bahsettiğimiz ülkelerin birlikteliği sonucu Karadeniz’e ve Akdeniz’e (Tiran Denizi vasıtasıyla) aynı anda çıkışı olan büyük bir bölgesel güç doğacaktır. Halkın nüfusunun yüzde 60’ı Müslüman olan ülkede diğer inanç Ortodoks Hıristiyanlar olacaktır. Bu ise bölgede yaşayan Müslüman unsurların yaklaşık 600 yıldır alışık olduğu bir durumdur. Aynı şey Hıristiyan azınlık için de geçerlidir.
Türkiye ile sınırdaş olunması ise Müslüman unsurlar için ayrı bir güvence teşkil edecektir. Türkiye, bölge ülkelerine göç edecek vatandaşlarına çifte vatandaşlık hakkı vererek ve düşük faizli kredi açarak sınırlı bir teşvik programı uygulayabilir. Bu durumda Balkan ülkelerinde dengeleyici bir güç olan Türk nüfus artmış olur.
Bu öneri, şu an için ütopya gibi gelebilir. Lakin ütopyaların gerçekleşmesi, plânlanırsa imkânsız değildir!
Unutulmamalıdır ki, Kurtuluş Savaşı’nın hemen ardından Atatürk’ün önderliğinde Balkan Paktı kurularak 15-20 yıl önce birbirini boğazlamış Balkan milletleri bir araya gelebilmiş. Anadolu’yu işgal edip soykırım yapan Yunanistan ile Türkiye bile, bir amaç etrafında el sıkışmıştır. Yeter ki durumun vahameti, başta Bulgaristan olmak üzere, Balkanlarda yaşayan söz konusu milletlere iyi anlatılabilsin. ATAKA bu konuda büyük bir şanstır…
Ayrıca şu an için ABD ile ortak hareket edilebilir olması ise büyük bir avantajdır. Bugünden bu oluşumun temelleri atılarak, Rusya’nın Kırım tarzı muhtemel provokasyonlarının önüne geçilebilir.

Çünkü geçen her an, bu konuda kaybedilmiş fırsattır.

Not: Kocaeli 6’ncı Kitap Fuarı’nda 19 Mayıs Pazartesi günü saat 13’te C Salonu’nda “Yeni Stratejik Konsept” konulu konferansım vardır, hepinizi beklerim efendim… A.C.

 

 

Kıbrıs’ta Yabancıları Tahrik Etmeyelim

Manisa’nın Soma ilçesindeki maden faciası dolayısıyla hayatlarını kaybeden kardeşlerimize Allah’tan rahmet, ailelerine ve Türk Milletine baş sağlığı diliyoruz.

Kömürün insan varlığına tercih edildiği bir anlayış asla kabul edilemez. Kapitalist zihniyete hiç de açık olmayan bir sosyal yapıda 19.yüzyılın köhnemiş kapitalistine bazı işverenler ve bazı siyasiler hiç de özenmemelidirler. Yabancı basında Türkiye iş kazalarının devamlı adresi olarak gösterilmektedir. 2000’li yıllarda 300’e yakın işçinin kaybı olağan değil; olağanüstü bir durumdur. Sayın Başbakana göre de bu durum olağanüstü kabul edilebilmelidir.  Kârı ençoklaştırmaktan başka bir şey düşünmeyen bir anlayış daima tedbirde kusur eder. Bu faciayı kaderle örtmeye çalışmayalım. Dört yılda sekiz kere denetlenen bu ocak için, rapor üzerine rapor yazılmış. MHP Manisa Milletvekili Sayın Erkan Akçay ve CHP Manisa Milletvekili Sayın Özgür Özel sorunun takipçisi olmuşlardır. TBMM’ne önerge verilmesine ve muhalefete rağmen, iktidar partisince önerge reddedilmiştir. Adı geçen milletvekillerimizi takdir etmemek mümkün değildir.

*  * *

Kıbrıs sorunu milli bir sorundur; bazı iktidar mensupları kabul etmese de… Milli davalarda ikili oynanmaz. Tavizci ve anlaşılmaz barış gösterileri ile kimseye yaranamazsınız. Gerçekler, hayal ve pembe rüyalardan çok farklıdır. Son 60 senedir Rum’un şövenizmini ve ırkçılığını hala tanıyamayanlar, dün Annan Planına sarılmışlardı. Bu plan KKTC’de oylanıp kabul edilmesine rağmen, Rum tarafında reddedilmişti. Kabul edilmiş olsaydı KKTC’nin varlığı ortadan kalkacaktı. Bir ara kurduğumuz devleti, KKTC’yi hayali AB sürecinde engel olarak bile gördük. Kıbrıs’ın stratejik önemini yitirdiği yalanı bize ezberlettirilmeye çalışıldı. Talat isimli bir Cumhurbaşkanı bile Cumhurbaşkanı olduğu devleti inkâr eder beyanlarda bulundu.  Ada üzerinde başta Yunanistan ve Rum Kesimi olmak üzere, emelleri olanları hep gıdıkladık ve tahrik ettik. Kıbrıs’ta dik durmaz, tavize yatkın ve niyetli olursanız; size yardımcı olmak! üzere bazı düşünce kulüpleri ve milletlerarası bazı kuruluşlar yardımcı olmak üzere hemen harekete geçerler ve sizi tavize zorlarlar. KKTC Futbol Federasyonunun birleşik Kıbrıs oyununa uyarak Rum kesimindeki futbol federasyonuna bağlanması taviz değil de ne idi? Loizudu örneğinde olduğu gibi, ödemememiz gereken tazminatları ödeyerek yeni tazminatlara yol açtık. Son barış görüşmelerinde tanımadığınız Güney Kıbrıs Rum yönetimi temsilcisini Ankara’da taraf kabul edip görüştük. Sırada limanlarımızı Rum bandrollü gemi ve uçaklara açmak var.

AİHM Türkiye’yi 90 milyon € tazminata mahkum etti. Gerekçe olarak 1974 Barış Harekatı ve sonrasında kaybolan Rumları ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin farklı maddelerinin ihlal edildiğini ileri sürdü. Böyle bir hüküm verilmiş ama tazminat ileri bir tarihe ertelenmişti. Rumlar 2011’de yeniden mahkemeye başvurdular.

Türkiye milletlerarası anlaşmalara bağlı kalarak garantör bir devlet olarak Kıbrıs’a müdahale etmiştir. Birleşik Kıbrıs Cumhuriyetini yıkarak adayı Yunanistan’a bağlama gayretleri içindeki Yunan cuntası zaten Makarios’un başında olduğu devleti bitirmiş ve darbe yapmıştı.  Türkiye’nin müdahalesi milletlerarası anlaşmaları koruma amacı da taşımıştır. Avrupa Konseyi’nin Türk müdahalesini haklı bulan kararları vardır. 1955’lerden beri EOKA terörü Türk kanı dökmüş, Türklerin her türlü insan hakkı ortadan kaldırılmıştı. Toplu mezarlar hala duruyor. Binlerce Kıbrıs’lı Türk canları pahasına Güney Rum kesiminden Kuzey’e göç etmek zorunda kalmıştı. Bu insanların Rum kesiminde kalan malları,Türk vakıflarının hakları acaba ne olmuştur? 1974 Barış Harekatından önce ve sonra Türkler yerlerinden edilmediler mi? Barış harekatından sonra konan ambargolar Batının yüz karası değil mi?

Mevcut iktidar işbaşına geldiğinde ülke çıkarları ile ters düşen temas ve girişimler gündeme getirildi. Rahmetli Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş her vesileyle karalandı ve Rum ağzıyla barışın önündeki engel olarak gösterildi. “40 senedir bu sorunu çözemedik, çözümsüzlük çözüm değildir” diye acemice ortaya atılırsanız sorunu değil; ama sizi çözecekler de bulunur. Siz çözüldüğünüzün farkında olmasanız da… Milliyetçiliği aşırılık olarak görürseniz hiçbir milli sorunu çözemezsiniz; hep taviz verirsiniz.

 

 

Ulusal Yas Neye Yarar?

0

 

Çizmelerimi çıkarayım mı? Sedye kirlenmesin! Diyen asil adam .

Sen sedyeyi düşünürken, onlar seni düşünmedi,bak inan.

Hamuduyla semirdiler,sömürdüler her zaman…

Şimdi de üç günlük yas, olay bitmiştir, tamam….

 

Siz, Soma için verilen önergeye hayır diyenler;

 

Ulusal Yas nedir ki, ne işe yarar şimdi!

Yerin yüzlerce metre dibinde can verenler için”Onlar öldüler ama cesetleri yanmadı. Güzel öldüler!” sözünü bağışlar mı?

 

Ulusal Yas nedir ki, ne işe yarar şimdi!

23 Ekim tarihinde, 60 vekilin imzasıyla “Somada ki patlamaların ve ölümlerin incelenmesi” üzerine verilen önergeye,daha 15 gün önce “Hayır” diyenleri bağışlar mı?

 

Ulusal Yas nedir ki, ne işe yarar şimdi!

Muhalefeti “eften püften” önerge vermekle suçlayıp “Araştırma önergelerinin temel hedefi Meclis’i tıkamak.” ile suçlayan iktidar vekilini bağışlar mı?

 

Ulusal Yas nedir ki, ne işe yarar şimdi!

Kapkara cehennemde can veren,18 yaşındaki Ana kuzusunun katillerini bağışlar mı?

 

Ulusal Yas nedir ki, ne işe yarar şimdi!

200 ü aşkın ölüm 500 ü aşkın akibeti bilinmez maden işçisi sorulduğunda, “İçerde sadece çalışanlar yoktu, rakam veremeyiz “demekle yetinen Madenci şapkası giyip oy devşiren bakanları bağışlar mı?

 

Ulusal Yas nedir ki, ne işe yarar şimdi!

 

*Varlığını, miting meydanlarında kendisini selamlaması şartıyla baretini elinden alıp,ertesi güne iade eden Maden işçisine borçlu olanları Ulusal yas bağışlar mı? Herkese bağırıp,  olur bağışlanmasa ne olur? Ulusal Yas, ilan edilse ne olur, edilmese ne olur!!! Siz  yola  devam edin, tribünlere oynayın,medyayı iyi kullanın, İşçiler ölmüş  önemli  mi sanki, diyenler olursa tek kelime ile yazıklar olsun, demekten başka ne yapılabilinir ki! Ölenle ölünmez, hayat devam ediyor da dedikten sonra, olay bitmiş oluyor  öyle mi? Ateş te düştüğü yeri yakıyor, gerisi hikaye…

Yıllarca  bu maden ocaklarında  çok insan  öldü. Hala  ilgililer ne  yapıyor? Nasıl önlem alıyorlar da, bu kadar  insan  göz göre göre  ölüyor? Muhalefet  ve iktidar  ne iş yaparlar? İktidar  güçlü diye  her verilen önergeyi ret etmekle,yanlış üstüne yanlış yapmaz mı?İnsan hayatı bu kadar mı ucuz? Bunca  işçimizin ölmesinin hesabını kim verecek?

Saygılarımla…

 

 

 

Cumhur’a Reis Seçmek…

Türkiye uzun dönemdir ki; bu döneme AKP iktidarı da dahildir teslim alınmaya çalışılıyor.Tabii, işin yüz yıllara dayanan bir geçmişi var.

Türk Milleti tam yok edilirken daha sonra “Atatürk” olarak kabul edilecek ve anılacak olan Mustafa Kemal diye bir adam ortaya çıkmış ve Türkiye denilen topraklar üzerinde “cumhuriyet” rejimi ile yönetilecek bir devlet kurmuştu.

Bu, dönemin şartları düşünüldüğünde, Mustafa Kemal’in bir çok mücadele arkadaşı tarafından dahi kabul edilebilecek bir şey değildi.

Batı ise hepten şaşkındı. Mustafa Kemal hem savaşı kazanmış hem de Türklerin yeni devletini kuruyordu. Tarihçi Toynbee bunu ilginç bir şekilde “Cumhuriyeti kurdukları ve inkilaplara başladıkları andan itibaren Türklerin zaferi aslında bir mağlubiyete dönüştü…” diye anlatıyor.

Cumhuriyete kimler karşı çıkmıştır? Cumhuriyetin ilanı ile hangi zümreler çıkarlarını kaybetmiştir? Hangi gruplar dün olduğu gibi bugünde cumhuriyete karşıdır? Bunların aileden, atadan veya fikirden yaşayan temsilcileri kimlerdir? Bunları bilmek gereklidir.

Kanaatimce Toynbee’nin dediği gibi cumhuriyetin ilanı ile Türklerin zaferi bir mağlubiyete dönüşmemiştir ama mağlubiyete dönüştürme çabaları planlı bir şekilde günümüze kadar ulaşmıştır.

Halbuki Atatürk;1914 yılında Bulgaristan’da Askeri Ateşe olarak yaşadığı günlerde şahit olduğu bir olay neticesinde köylüye dayalı bir toplum yapısı olan Türk Milleti’nin, bireysel olarak varlığını ortaya çıkartabileceği günleri arzu ettiğini söylüyordu. Olayımızda kaba saba bir köylü Sofya’nın şık kafelerinden birine gelir ve garsonların suratı asılır, oralı bile olmazlar. Köylüye mekanı terk etmesini söylerler. Ancak köylü kızar, bağırır çağırır ve diretir: “Bulgaristan benim ekip biçtiğimi yiyor, benim silahımla korunuyor. Parasını verdikten sonra istediğim yerde otururum ve bana hizmet edersiniz.” diyordu. Köylü diretti ve başardı. Atatürk yanındaki arkadaşına dönerek “…günün birinde bizim köylülerimizi de böyle görmek isterim. Kendilerinden emin olmalı ve haklarını istemesini bilmelidirler” dedi. İşte bunlar ilan edildiği güne kadar kimsenin kolay kolay ağzına bile almaya cesaret edemediği cumhuriyet rejimine doğru döşenen taşlardı.

Atatürk ve silah arkadaşları, Türk insanını ve Türk topraklarını her türlü emperyalist oyunla sömürmeye alışmış olanlar ile onların yerli işbirlikçilerine karşı halkın rejimi demek olan “cumhuriyet”i kurmayı başardı. Ancak kendilerine rağmen kurulmuş olan cumhuriyeti  bir türlü hazmedemeyenler, cumhuriyetle ve cumhuriyetin sahibi cumhurla günümüzde de uğraşmaya devam ediyorlar.

Türkiye Cumhuriyeti devleti; maalesef biz Türklerce yeterince korunamamıştır. Siyasetimiz Atatürk’ün ölümünden itibaren ki; ben öldürüldüğüne inanıyorum, cumhuriyet karşıtlarının etkisine girmiştir. Devlet hayatında cumhuriyetçilerin etkisi her gün azalmış ve bugün minimize olmuştur.

Onun için kimin cumhurbaşkanı olacağı, hem emperyalizmin günümüzdeki temsilcisi olan küreselciler ve onların işbirlikçileri hem de Türk Milleti’nin oluşturduğu “cumhur” açısından çok önemlidir. Birileri sömürü ve yok etme düzenini devam ettirmek diğerleri de kendi öz yurdunun efendisi olmak peşindedir.

Uzun zamandır  ekonomik tercihler, Ergenekon ve Balyoz başta olmak üzere kamuoyunu hassaslaştıran davalarla devam eden ve 17 Aralık süreci ile de zirveye çıkan ve de “edepsizlik” suçlaması ile yeni bir mecraya sokulmak istenen kavganın esası budur…

Türk Milleti Ağustos ayında sadece bir cumhurbaşkanı seçmeyecektir. Ülkesinin idari olarak en yüksek tepesi olan Çankaya’ya, küresel efendilerin emrinde olan birini mi yoksa halkın içinden gelen ve milli değerlerin vücut bulduğu  birini mi seçecektir? İşte bizden cevap vermemiz istenilen soru budur… Yoksa kimin cumhurbaşkanı olacağını değil.

Atatürk topraklarımıza cumhuriyetin 134 yıl gecikmeli olarak geldiğini ima eder.. Bu kadar geç gelen cumhuriyeti bu kadar erken, kan emici küreselcilere ve onların işbirlikçilerine teslim etmeyelim… Devlet Bahçeli’nin dediği gibi “çatı aday” olarak, ülkemizde birliği, beraberliği ve bağımsızlığı koruyacak bir Türk çocuğunu önümüze koyarak, Atatürk’ün mirasını yaşatalım.

 

 

Korku ile Ümit Arasında Bir Hayat

 

Yüce dinimiz İslam, Müslümanların korku ve ümit arasında dengeli bir hayat sürmesini emretmiştir. Buna “beyne’l-havfive’r-recâ” denilmektedir. Konunun daha iyi anlaşılması bakımından bu iki terimi biraz izah edelim.

Sözlükte havf (korkmak); bilinen veya hissedilen bir tehlike karşısında endişelenmek, insanın gelecekte hoşlanmadığı bir şeyle karşılaşma düşüncesiyle üzüntüye kapılması olarak tarif edilmiştir.Recâ ise; kelime olarak “ümit etmek, arzu etmek, iyi bir beklenti içinde olmak” anlamına gelmektedir. Dinî bir terim olarak da, insanın, dünya ve ahirette Allah’ın rızasını, rahmetini, af ve mağfiretini umması; azabından, lanet ve cezasından kurtulmayı arzu etmesi demektir.

İnsan için dünyevî, uhrevî pek çok korku çeşidi vardır. İnsanın yararına olan makbul korku ise, Allah’ın rızasına uygun olan korkudur. Bunun anlamı şudur: Ancak Allah’tan, Allah’ın azabından, dinin emirlerini yerine getirememekten, ahiret hesabından korkmak insana dünya ve ahirette fayda verecektir. İşte bu korku, mü’mini Allah’ın hoşnutluğundan ümitsizliğe düşürmediği gibi günahlara dalmasına da engel olur.

Kur’an-ı Kerim’in pek çok yerinde Allah’tan ve O’nun azabından korkulması emredilmiştir:“Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten nasıl sakınmanız gerekiyorsa, öylece sakının…”﴾Âl-i İmrân, 3/102﴿; “…eğer mü’min iseniz, benden korkun.”(Âl-i İmrân, 3/175﴿; “Onlar için üstlerinde ateşten katmanlar, altlarında (ateşten) katmanlar vardır. İşte Allah kullarını bununla korkutur. Ey kullarım bana karşı gelmekten sakının.”﴾Zümer, 39/16﴿ Görüldüğü gibiKur’an’da, insanların Allah’tan ve O’nun azabından korkup sakınmaları ısrarla vurgulanmıştır. Böylece insanın küfür ve şirk bataklığına düşmekten, günaha, haksızlık ve ahlâksızlığa dalmaktan korunması hedeflenmiştir.

İnsanoğlu bir yandan ayağının kayıp hak yoldan ayrılmaması, dünya ve ahirette zarara uğrayanlardan olmaması için azap ve ceza ile korkutulup uyarılırken, diğer taraftan ilahî rahmetten ümidini tamamen kesmekten de sakındırılmıştır. Kur’an’da,“Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin”﴾Zümer, 39/53﴿ ayetiyle Allah’tan ümit kesmek kesin olarak yasaklanmıştır. Allah’ın rahmetini ümit etmenin olgun mü’minlerin özellikleri olduğu bildirilirken (Bakara, 2/218; Zümer, 39/9), Allah’ın rahmetinden ancak inkarcı ve sapık kimselerin ümit kestikleri haber verilmiştir. (Yûsuf, 12/87; Hicr, 15/56; Ankebût, 29/23)

Mü’min her hâlükârda bir yandan Allah’ın rahmetini ümit etmeli, bir yandan da halini düzeltmeye, hata ve günahlarından kurtulmaya ve kulluk görevlerini yerine getirmeye gayret etmelidir. Zira dinimizde mü’minlere korku ile birlikte ümit telkin edilerek hayatını dengeli bir şekilde sürdürmesi istenmiştir.

Allah kendisini hem rahmet ve mağfiret sahibi hem de azap edici olarak tanıtmıştır: “…Şüphesiz Rabb’in insanların zulümlerine karşı mağfiret sahibidir, fakat Rabb’inin azabı da çok şiddetlidir.” (Ra’d, 13/6);“İyi biliniz ki Allah’ın cezası çok şiddetlidir ve gerçekten Allah, çok bağışlayan, çok merhametli olandır.” (Mâide, 5/98);“Ahirette şiddetli azap, Allah’tan mağfiret ve rıza vardır.”(Hadîd, 57/20)Bu ayetler insanın korku ile ümit arasında olmasını ön görmektedir. İnsan Allah’ın azabından korkacak ama rahmetini de umacak, ümitsiz olmayacak fakat ilâhî azaptan da tamamen güven içinde bulunmayacaktır. İkisi arasında dengeli olacaktır. [Bkz. DİB.Dini Kavramlar Sözlüğü, Sh. 69]

Hz. Peygamber(s.a.s.) de, “Eğer mü’min, Allah katındaki azabı bilseydi cennet ümidine kapılmazdı. Kâfir de Allah’ın rahmetini bilseydi cennetinden asla ümit kesmezdi”(Müslim, Tevbe, 23) buyurmuştur. Bu bakımdan insan, Allah’ın rahmetine güvenerek azabından asla emin olmamalı; O’nun rahmetinden ümit keserek O’na yönelmekten de geri durmamalıdır. Hz. Ömer (r.a.)’e ait olduğu rivayet edilen şu söz Müslümanın bu konudaki tavrını en güzel şekilde ifade etmektedir: “Kıyamet günü sadece bir kişinin cennete gireceği bildirilse, o kişinin ben olacağımı ümit ederim. Yine yalnız bir kişinin cehenneme gireceği söylense, bu defa o kişinin benim olmamdan korkarım.”

Netice olarak; ahiret hayatında insanları iki sonuç beklemektedir: Ya mükâfat ya ceza, ya cennet ya da cehennem. Kur’an ve hadislerde çeşitli vesilelerle insanı bekleyen bu akıbet haber verilmiş, insan için ümit ve korkunun gereği belirtilmiştir. O halde Müslüman, ne aşırı bir ümitsizlik ve korku, ne de sınırsız bir ümit içinde olmalı; korku ve ümit arasında dengeli bir hayat sürmelidir.

Not: Manisa’nın Soma İlçesi’nde meydana gelen maden kazasında 280’den fazla vatandaşımız hayatını kaybetmiştir. Milletimizin başı sağolsun. Tüm Türkiye’yi yasa boğan bu büyük felaketin yaralarının bir an önce sarılacağını ümit ediyor, bir daha böyle acıların yaşanmaması dilek ve dualarımla elim kazada hayatını kaybeden vatandaşlarımıza Yüce Allah’tan rahmet, yakınlarına sabırlar, yaralı olanlara da acil şifalar diliyorum.