16 C
Kocaeli
Pazartesi, Temmuz 27, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 883

Kaliteli Yaşamda “Deneme”nin Üstün Gücü

 

Denemek, yapmanın ve uygulamanın ilk başlangıç noktasıdır. Denemeden hiçbir eylemin yapılıp yapılamayacağına baştan karar verilemez. Öğrendiğimiz her eylem ve ustalığı, ilk denemeyle birlikte defalarca tekrarlayarak elde ederiz.

İnsanoğlunun yüksek kaliteli bir hayat yaşayabilmesi için, son nefesine kadar sürekli olarak yeni bir şeyler öğrenme zorunluluğu vardır. Belirli bir konudaki profesyonellik elbette önemlidir. Ancak hayatın her safhasında bizlere yeterli olmaz. Profesyonel olmasak dahi, yüksek kaliteli yaşayabilmek için, sürekli ve dinamik bir şekilde öğrenmeye ve yeni ustalıkları hayatımıza katmaya ihtiyacımız vardır.

Zira, neyin, ne zaman, ne şekilde insana lazım olacağı belli değildir. Bir şoför,  patlayan lastiğini hiç tamir etmemiş ise, onun arabasının lastiğinin hiç patlamayacağını düşünmek safdillik olur. Günün birinde ıssız bir yolda lastiği patlarsa, “ben lastik yapmasını bilmiyorum ki” demesi, sorunu çözmeyeceği gibi, katlayarak çoğaltacaktır.

Halbuki, kaliteli yaşayan insanların her hal ve şartta problem çözümünü de iyi şekilde bilmeleri ve uygulamaları esastır.

Peki insanların bilmediği eylemler nelerdir? Elbette ki hiç denemedikleridir. Bir insan en basit bir eylemi dahi, ilk denemesinde beceremeyebilir. Ancak denemelerine devam ederse, her denediğinden yeni dersler ve öğrenmeler çıkarmayı becerebilirse, yani öğreninceye ve başarıncaya kadar denemeye devam ederse, altından kalkamayacağı ve öğrenemeyeceği hiçbir mesele olmayacaktır.

En kötüsü de, girişilen eylemin gerektirdiği kadar denemeyi  yerine getirmeden yarı yolda “bu iş olmuyor” diyerek vazgeçmektir. Aynı anda umutsuzluğa düşmek, karamsarlık ve kararsızlığa bulaşmak, sebepsiz ertelemek, bahane bulmak, tamamen vazgeçmek de,  o işten korkup kaçmakla eş değerdir.

Her hangi bir branşta işini yüksek kaliteli bir şekilde yapan bir usta düşünelim. Mesela, usta bir terzi hem elindeki işini başarı ile işlerken, hem de yoldan geçenleri takip edebilir. Usta bir berber hem işini başarı ile yaparken, hem de müşterisi ile yüksek kaliteli bir sohbet yapabilir. Bir otobüs şoförü hem bütün kurallara uyarak otobüsünü ustalıkla sürer, hem de yanındaki yolcu ile sohbet edebilir. Mesleğinde usta olmuş, dikkatli ve kaliteli olan her türlü usta için bu böyledir. Zira ustalık, denene denene bilinçaltımızın otomatik pilotuna kaydedilmiş demektir.

Peki, ustalık nasıl oluyor? Buna bir bakalım. Ustalaşmanın ilk şartı sürekli denemek, yani tekrardır. Her önemli işin hakkıyla öğrenilmesi için, yeterince sayıda kaliteli tekrara, yani “denemeye” ihtiyacı vardır.

Bazı mesleklerden yarım yamalak ustalaşan veya hakkıyla ustalığa ulaşamayan kişiler çoktur. Bunların en büyük eksikliği, işin gerektirdiği kadar sayıda denemeyi, gerekli tahammül ve sabrı göstermeden yarıda kesmeleridir. “Bu işi sevmiyorum”, “ustam iyi değildi”, “İşyerim uzaktı”, “ben bu işi sevmemiştim”, “hakkımı yediler” babından mazeretler sebebiyle denemeyi sonlandırmak, akılcı ve kaliteli insanın işi olmamalıdır.

Her işin kendine göre bir zorluğu vardır. Bazı işler tek denemede başarılırken, bazı işler 5.000 denemeyi (Edison’un ampulü bulma deneyleri), bazıları da 28 denemeyi (Abraham Lincoln’un 28 seçim kaybettikten sonra ABD’ne başkan olması), gerekli kılar. Hele hele yeni bir buluş veya icada imza atmanın deneme sayısını tahmin etmek belki de imkansızdır.

İnsan sürekli denemeye devam ettiği bir eylemi mutlaka günün birinde başarır. Ancak, yaşamımızın her dakikasının ne kadar kıymetli ve zamana karşı mücadele içinde olduğumuzu düşündüğümüzde, “attığımız taşın ürküttüğümüz kurbağaya değmesi” oldukça önemlidir.

Padişahın birisi özel hünerleri olan insanlar arasında bir yarışma düzenler. Adamın birisine sıra gelince sorar: Senin ne hünerin var? Adam cevap verir: “Padişahım, iki metre mesafeden ipliği iğneye atarak geçirebiliyorum”. Göster bakalım der padişah. Adam gerçekten dediğini başarı ile yapar. Padişah gülümseyerek bu adama bir kese altın verin, 100 de değnek vurun der. Kurmay heyeti der ki, “padişahım affedersiniz, altını anladık da, değnek neyin nesidir?

Padişah cevap verir. “öyle zor bir işi sürekli deneyerek başardığı için altın, ancak hiç ipe sapa gelmez bir eyleme bu kadar zaman ayırdığı için, zamanı ve yeteneklerini israf ettiği için de değnek” der.

Gerçekten boşa harcayacak zamanımız yoktur. Bize bahşedilen günlük 24 saatin uzatılma imkanı, ancak onu verimli ve etkin kullanmakla mümkündür. Bu bakımdan zamanımızı, güç ve yeteneklerimizi asla ve asla astarı yüzünü geçen eylemlerle heba etmemeliyiz. Eğer böyle yaparsak,  aynı süreyi daha rasyonel ve verimli eylemleri denemede geçirenleri, hiçbir zaman geçmemiz mümkün olmaz.

Adamın birisi sürekli deneyerek ip cambazlığını en iyi şekilde icra ediyor olabilir. Bir diğeri okey oyununu hiç yenilmeden oynamayı sürekli deneyerek ve tekrarlayarak ustalık haline getirmiş olabilir. Bir öğrenci ders çalışmak yerine golf oynamayı ustalık haline getirmiş olabilir. Ancak onun süper golfü üniversite sınavını kazanmaya destek vermediği gibi köstek olacaktır. Neyi, ne zaman, nasıl, ne şekilde, hangi sürelerde deneyeceğimize baştan çok iyi karar vermemiz gerekmektedir.  Zira, her türlü eylemi denemeğe ne zamanınız, ne de ömrümüz yetecektir.

Bazı eylemleri körü körüne denemek insanı başarılı kılmaz. Özellik arz eden eylemleri denemeye başlamadan önce bir ustanın önünde diz çökmek gerekir. Saz çalmayı yarıda bırakan birçok tanıdığım var. Uğraştım olmadı diyorlar. Halbuki bir ustadan, öğrenme usul ve yöntemlerini öğrendikten sonra denemeye başlasalardı, mutlaka öğrenirlerdi.

Elbette, ustaya yanaşma, denemede israr etme, sabır ve rasyonalitenin yanında en önemli unsur, yapılan işi sevmedir. “gönülsüz sevişin kör oğlu olur” sözünü bilmeyenimiz yoktur sanırım. Sevgiyle yaklaşılmayan her iş yarım kalacaktır. “Ya işinizi seviniz, ya da sevdiğiniz iş de çalışınız” sözü bunu doğrulamaktadır.

UNUTMAYALIM; neyi, ne zaman, nasıl, hangi süreyle deneyeceğimize vereceğimiz karar, çok büyük önem arz etmektedir. Biz daha az kaliteliyi denemeyi tercih ettiğimizde, daha kaliteli işi denemeyi tercih edenler, bize fark atmış olacaklardır. İşin istediği kalitede bir deneme ve tekrarı tamamlamadan vazgeçtiğimiz takdirde, ustalığa ulaşamadığımız gibi, kaybettiğimiz zamana da yazık olacaktır. Hiç kimse, yapılacak işin olmadığından, zamanın olmadığından, denemeye değer eylemlerin olmadığından, şikayet etmemelidir. Yüksek kaliteli denemeye ve ustalaşmaya değer o kadar çok eylem vardır ki…

En iyiyi ve kaliteliyi deneyerek ustalaşmakla iş bitmiyor. İnsanlığa yarar sağlamak ve değer katmak için ustalığımızı çevremizle paylaşmamız gerekiyor. İlmimizin ve ustalığımızın zekatını hakkıyla vermemiz kaçınılmaz olmalıdır.  Aksi takdirde, yerin altında keşfedilmemiş altın cevherinden farkımız olmayacağını asla unutmamalıyız.

Gelecek nesillere yüksek kaliteli ve anlamlı miraslar bırakabilmek için, en kaliteli eylemleri sürekli deneyerek öğrenmeyi ve öğrendiklerimizin ve ustalıklarımızın çevremize dinamizm katmasını bir an olsun ihmal etmememiz gerekiyor.

Selam, sevgi ve dualarımla… Allah’a (cc) emanet olunuz…

 

 

 

Kitap

0

 

 

Ez-kaza kitap olmayan güzel bir sarayda olsam;

Gerçekten sıkılır canım

Kitap olan yer zindan bile olsa, hiç sıkılmadan geçer;

İnanın her ânım

 

Yanımda varken okunacak;

Nice değerli sayısız kitap

Değmeyin keyfime a dostlar;

Her içtiğim olur artık hoş-âb

 

Durduğum yerde aşarım;

Ufukları bir bir

İçinde bulunduğum âna;

Gerekmez tedbîr

 

Oturduğum yerden mâziye ve âtiye;

Açarım pupa yelken

Karışlarım asırları;

Milâd evveline âhirine derken

 

Ulaşırım zamansız mekânsız;

Huzur verici bir sonsuzluğa

Anlarım ki Kâinat karanlık olur;

Dayanamaz O’nsuzluğa

 

Olur mu derim hiç kâtipsiz;

Okunan her bir kitap

Kitap ediyor O’ndan bizlere,

Nice gizli hitap

 

Okudukça anlıyor ki insan;

Canlı cansız bin bir her şey kitap

İnsan Kitabı, Kâinat Kitabını okurken;

Düşüyor bîtap

 

Fakat insanın okumaktan aldığı;

O derin haz

Bırakmaz insanda kitaba karşı,

En ufak bir naz

 

 

 

 

Yazmaya, Konuşmaya ve Unutmaya Devam…

 

Türkiye Soma madenlerinde bir facia yaşadı. Olayın mahiyeti açısından ister bir kişi ölsün ister 300 kişi farketmez. Artık ölen ve ölenin yakınları için “kıyamet” kopmuştur. Ve her acı düştüğü yeri yakmaktadır.

Türkiye ve Türk Milleti, başına böyle felaketler gelince dövünmekte ve yas tutmaktadır. Uzmanlar ve siyasetçiler olay üzerinde uzun uzadıya konuşmakta ve iş küllenince de olay unutulmaya yüz çevirmektedir.

Neredeyse kalbimizi dağlayan her faciayı, üzerinde bir kaç defa yazıp konuştuktan sonra unutup gittik. Nedenleri ve çözümleri konusunda doğru düzgün durmadık bile!

Türkiye gelişmiş bir ülke değildir. Çünkü ülkemizde öncelikle hukuk ve adalet yoktur. Suç ve ceza arasındaki denge bozulmuştur.Devlet; haklının, emekçinin, üreticinin veya herhangi bir nedenle mağdurun yanında değildir. Ve bu yanında olmayışa dair makas, sıradan vatandaşın aleyhine gün be gün açılmıştır.

Küresel sömürücüler ve onların yerli işbirlikçileri için, vatandaşın canı değil ne kadar kanının emileceği önemlidir. Onun için vatandaşın hayatını korumak adına hiç bir alanda yeterli güvenlik önlemi alınmaz ve bunun için gerekli yatırımlar yapılmaz. Hep vatandaşın üzerinden daha fazla kazanma kuralı geçerlidir.

Bunu sadece Soma’da meydana gelen kazada kaybettiğimiz ve sayıları halen meçhul olan yüzlerce madenci şehitin ardından söylemiyorum. Günümüze kadar olan maden kazaları ve istatistikleri önümüzdedir. Bu olaya trafik kazalarını, depremleri, sel ve heyelanları, iş kazalarını, kadın cinayetlerini, çocuk kayıplarını, 1980 öncesi anarşik ortamı, bölücü teröre verdiğimiz şehitleride ekleyin.

Göz göre göre gelen hangi faciaya karşı “dur” diyebildik ve tedbir alabildik? Eğer Soma’daki işveren, işçi güvenliği için yeterli tedbiri alsa ve bunun için yatırım yapsa, işçi sendikası bir eksiklik varsa dünyayı ayağa kaldırsa, bürokrasi denetimlerle göz açtırmasa ve iktidar muhalefet tarafından verilen önergeleri dikkate alsa; bunlar yada facianın boyutu böyle olurmuydu?

Kanaatime göre silsile yolu ile bir görevi ihmal ve görevi kötüye kullanma vardır. Şimdi işveren dünyayı kazansa da, bu kadar can kaybının üzerine eğer üzerine düşeni yerine getirmemişse son nefesi alana kadar rahat edebilecek midir?

Dediğim gibi, şimdi Soma’da bu olay oldu diye, bu kaza eksenli olarak düşünmeyelim. Trafik kazalarında bir yılda binlerce insan kaybediyoruz. 1999 depremini ve ölen kardeşlerimizi unuttuk. Van’daki bile konuşulmaz oldu. Bölücü terörün katlettiği on binlerce vatandaş ve binlerce şehit, sönen ocaklar babasız kalan çocuklar unutuldu gitti ki; bölücübaşı ile pazarlık yapıyoruz! Felaketler karşısındaki bu tavırlarımız, Soma’da olduğu gibi bize yeni felaketler olarak dönüyor.Düşünüp bir türlü ibret almıyoruz…

Bu ülkenin ve aziz milletimizin başına gelen tüm facialar, çoğunluğu ne idüğü belirsiz insan tarafından bir müddet yazılır ve konuşulur sonra da unutturulur. Onlar böyle yapar ama Türk Milleti de unutur. Oysa ki;unutmamak, ders çıkarmak ve tedbir almak gerekir.

Faciaların başımıza gelmesinde, vatandaşımızın can ve mal emniyetinin korunmamasında ve de unutturulmasında en amil sebeb; işverenlerin, sendikaların, bürokrasinin ve siyasetin hakim kadrolarının “milli” olmamasıdır. Eğer milli olsalar gerekli tedbiri alır ve böyle bir sonucun ortaya çıkmasına müsade etmezlerdi.

Unutmasak; soysuzlukları, yolsuzlukları, tedbirsizlikleri, görevi ihmal ve görevi kötüye kullanmaları, ihaneti defalarca kabul eder ve hatta ödüllendirir miydik?

En üzüldüğüm ne biliyor musunuz? Soma’da veya Türk Milleti’nin başına gelen bütün facialarda ölen insanların hemen hepsinin fakir fukara zümresinden olmasıdır. Ezilmelerine ve sömürülmelerine rağmen büyük bir sessizlik içinde kendi mağduriyetlerini “kader”leştirmişlerdir.

Olmaz böyle şey! Mutlaka bu düzen yıkılacak. Milli devlet ve güçlü millet anlayışı bu topraklarda hakim olacak. Akıl, bilim, çalışkanlık ve dürüstlüğün geçer akçe olduğu bir sistem kurulacak. O zaman emek değer bulup vatandaşın canı üstün tutulacak.

Yapmanız ve yapmamız gereken şey, doğruluktan yana tavır almanız ve varsa aklınızı ve fikrinizi sarmış örümcek ağlarından kurtulmanız.

Allah maden şehitlerimize rahmet eylesin, ailelerine sabır versin, öksüz kalan çocuklara sahip çıkılsın ve böyle günleri ne bize ne de insanlık alemine göstersin… Ve bizlere de acıları unutturmasın ki; ders ve ibret alalım…

 

 

İsra ve Mirac

 

Üç ayların ilki olan Recep ayının 27. gecesi Hz. Peygamber (s.a.s.)’in en büyük mucizelerinden birisi olan “İsrâ ve Mirac” hadisesinin meydana geldiği Mirac Kandili’dir.

İsrâ; Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.)’in Mekke’deki Mescid-i Haram’dan Kudüs’teki Mescid-i Aksa’ya geceleyin götürülmesi olayının adıdır. Hz. Peygamber (s.a.s.)’in İsrâ olayının ardından semaya yükselişi ve Allah’ın yüce katına kabul edilişine de “Mirac” denilmektedir.

Mirac, hicretten yaklaşık bir buçuk yıl önce, İslam tarihine “Senetü’l-hazen” olarak geçen hüzün yılında meydana gelmiştir. O yıl Peygamberimiz kendisini himaye eden amcası Ebu Talip ve vefakâr hanımı Hz. Hatice’yi peş peşe kaybetmiş, ayrıca İslam’ı tebliğ için gittiği Taif’te müşriklerin kötü muamelelerine maruz kalmıştı.  Bütün bunlar Hz. Peygamber’i son derece üzmüştü. İşte böyle bir ortamda Hz. Peygamber (s.a.s.)’in üzüntüsünü ve sıkıntısını hafifletmek maksadıyla Allahu Teâlâ, O’nu yüce katına kabul etmiş, O’na çok büyük ikram ve ihsanlarda bulunmuştur. Hz. Peygamber (s.a.s.)’in Cenâb-ı Hakk’ın özel iltifatlarına mazhar olduğu mukaddes yolculuğundan kısaca bahsedelim.

Peygamber Efendimiz (s.a.s.) bir gece Kâbe’nin çevresinde uyku ile uyanıklık arasında bir haldeyken Cebrail (a.s.) geldi, göğsünü açarak kalbini zemzemle yıkadı. Sonra Resûl-i Ekrem’i mahiyeti bizce bilinmeyen Burak adlı bir binite bindirerek Kudüs’teki Mescid-i Aksâ’ya götürdü. Hz. Peygamber (s.a.s.) burada bütün peygamberlere imam oldu, onlarla birlikte namaz kıldı. Daha sonra Cebrâil(a.s.)O’nu göklere çıkardı, bütün semaları dolaştırarak peygamberlerle görüştürdü.

Daha sonra, “yaratılmışlarca bilinebilen şeylerin son noktası; akılları hayrete düşüren makam” şeklinde tarif edilen “Sidretü’l-Müntehâ”ya vardılar. Buraya kadar Hz. Peygamber’e kılavuzluk eden Cebrâil(a.s.) buradan öteye geçemeyeceğini söyledi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s.) refref denilen bir araçla yükselişini tek başına sürdürdü. Ve Rabbine yaklaşabileceği kadar yaklaştı. Burada kendisine ilâhi hakikatlerin sırları gösterildi. Rabbinin en büyük ayetlerini gördü. Dönüş yolculuğunda ise cennet ve cehennem gezdirildi, burada bulunacak insanların durumları gösterildi. Yine o gece Mekke’ye geri döndü.Hz. Peygamber (s.a.s.) gece olup bitenleri önce ailesine ve ashabına haber verdi. Onlar Peygamberimize hemen inandılar, miracını tebrik ettiler. Müşrikler ise Peygamberimizin bütün ikna çabalarına rağmen inanmamakta ısrar ettiler.

Peygamber Efendimizin en büyük mucizelerinden biri olan bu hadise İsrâ ve Mirac diye adlandırılan iki aşamada gerçeklemiştir. Kur’an-ı Kerim’de bu kutsal yolculuğun İsrâ kısmından şöyle bahsedilmektedir:“Kendisine ayetlerimizden bir kısmını gösterelim diye kulunu (Muhammed’i) Bir gece Mescid-i Haram’dan,  çevresini mübarek kıldığımız (bereketlendirdiğimiz) Mescid-i Aksâ’ya götüren Allah’ın şanı yücedir. Hiç şüphesiz O, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.”(İsrâ, 17/1)

İslam âlimlerine göre Necm suresi 5-18. ayetleri de Mescid-i Aksâ’dan sonraki aşama olan Mirac’tan bahsetmektedir. Bu ayetlerde ifade edilen hakikatleri şöyle özetleyebiliriz: “Resûlullah Rabbine öylesine yaklaştı ki aradaki vasıtalar kalktı ve Allah Teâlâ kuluna vahyini doğrudan doğruya verdi. O esnada orayı Allah’ın nuru kaplamıştı. Resûlullah gözlerin kamaşacağı, akıllara sığmayacak ve insanı hayretler içinde bırakacak şeyler gördüğü halde sağa-sola yönelmemiş, gördüğü olağan üstü şeylerin etkisiyle kendinden geçmemiş, edepte kusur etmemiş; aksine tam bir dikkatle müşahedelerde bulunmuş ve sağlıklı tespitler yapmıştı. (Bkz. Kur’an Yolu Meâl ve Tefsiri, C. 5, Necm, 53/5-18. ayetlerin tefsiri)

Allahu Teâlâ yüce makamında ağırladığı aziz misafirini eli boş göndermemiş, şanına yakışır hediyelerle O’na ikram ve ihsanlarda bulunmuştur. Hadis-i şeriflerde Peygamber Efendimize verildiği bildirilen Mirac hediyeleri şunlardır:1. Beş vakit namazın farz kılınması, 2. Allah’a ortak koşmayanların bağışlanacağı müjdesi, 3. Bakara sûresinin İslam dininin temel inanç esaslarını ihtivâ eden ve Müslümanların sorumluluklarını hafifleten “Âmene’r-resûlü…” diye başlayan son iki ayeti.

Bu gece tevbe-i istiğfar, dua ve ibadetlerle Yüce Rabbimize yönelmeli, Mirac hediyesi olan Bakara suresinin son iki ayeti ile İsrâ suresinin 23-39. ayetleri üzerinde tefekkür etmeli, kulluğumuzu gözden geçirmeliyiz. Özellikle mü’minin miracı sayılan namazın farz kılındığı bu mübarek gecede namazlarımızı gözden geçirmeli, çokça kaza ve nafile namazı kılmalı, Kur’an okumalı ve Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.)’e salavat getirmeliyiz.

Mübarek Mirac Kandili’ni inşallah 25 Mayıs Pazar gününü Pazartesiye bağlayan gece idrak edeceğiz. Bu kutlu gecenin birlik, beraberlik ve kardeşliğimizin pekişmesine vesile olmasını; ülkemize, İslam âlemine ve tüm insanlığa huzur ve barış getirmesini Yüce Mevlâmızdan niyaz ediyorum.

 

 

SOS!.Türk’e Oryantalist Kuşatma mı?

 

Sözkonusu genç akademisyen dostumu Burdur’da Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi’nin bir uluslararası sempozyumunda tanıdım. Alışılmışın dışında aynı Prof. Dr. İsmail Taş’ın “Ulus Devlet Anlayışı ve Avrupa Birliği Çerçevesinde  Mehmet Akif ve İstiklal Marşı “çalışması gibi aykırı bir tebliğ sunmuştu. Konusu; “Mehmet Akif’te Batı Emperyalizmine Karşı Tavır Alış” idi. Kürsüden iner inmez “ne şiş yansın ne kebap “demeyen her iki akademisyeni de kutladım ve tanıştım.  O günden beri de her ikisiyle olan dostluğum artarak sürüyor. Aziz kardeşim Prof. Taş, Şırnak Üniversitesi’nde rektör yardımcısı, Prof. Dr. Nurullah Çetin ise Ankara Üniversitesi DTCF Yeni Türk Edebiyatı Ana Bilim Dalı Başkanı.

Prof. Dr. Nurullah Çetin Simavlı. Henüz askeri darbeyi görmeden Kütahya’nın Kuşu Kasabası’nda doğmuş (1964) ve orta eğitimine burada tamamlamış. Liseyi Demirci’de, üniversiteyi Ankara’da bitirmiş(1985). Bir yıl sonra DTCF’ne intisap etmiş, hem Başkent kazançlı çıkmış, hem de kendisi. Londra’da üç yıl ders vermiş. Dokuz yıldır Türkiye’yi ve bütün evreni dolaşarak konferanslar veriyor, tebliğler sunuyor, yeniden bir Türk Dünyası için gayret sarfediyor, kitaplar yazıyor, araştırmalar yapıyor, öğrenciler yetiştiriyor, sivil toplum örgütlerinde sorumluluk üsleniyor. Yayınlanmış 35 kitabı var elli yaşına henüz girmiş bu önemli  akademisyenimizin.

200 DOST VE TALEBEYE İTHAF BİR KİTAP

Kendisiyle Novipazar’da, Priştina’da, Kahire’de, Saraybosna’da, İstanbul’da, Almatı’da birlikte olduk. Geçenlerde de Tataristan’da beraber Kazan’da idik. Bana “Türk’e Oryantalist Kuşatma” adlı eserini imzalayarak verdi. (Berikan Yayınevi 2014 e-mail:ncetin64@hotmail.com- 0 505 853 30 35) . Kitabın ön yüzünde Osmanlı Cihan Devleti’ni Ortadoğu da çözme ve çökertme görevi üslenmiş olan İngiliz Casusu Lavrance’nin resmi var, arka yüzünde ise  “Gece, bir çok fukara evlerinin lambaları/En sahih aynadan aksettiriyor Üsküdar’ı” diyen Yahya Kemal’in Hayal Şehir isimli şiiri.

Kazan’dan sabaha karşı İstanbul’a indik. Novipazar’a uçacak olan muhterem aile dostumuz, çevirmen Almira Suljeviç’le evimizde kahvaltı yaptık, ardından kendisini Sabiha Gökçen’den yolcu ettik. Evde ilk işim Türk’e Oryantalist Kuşatma’yı okumak oldu. Su gibi okudum, 190 sahife hemen bitti. Bir akademisyenin böyle akıcı bir Türkçe kullanması çok rastlanılan bir husus değil esasında. Prof. Dr. Nurullah Çetin’in bütün eserleri böyle. Başlayınca, tamamlayıp bitiriyorsun. Çalışmayı yaklaşık 200 kadar öğrenci ve dostlarına ithaf etmiş Nurullah Çetin aynı hassasiyet evrenini paylaştıkları için.

Türk’e Oryantalist Kuşatma dışardan ve içerden olmak üzere iki bölümden oluşuyor. Oryantalizm ne demek peki? Cevabını yazar şöyle veriyor “Batının kendisini merkeze alarak Doğuya dair bütün düşünce ve tasavvurlarının, tanım, tasnif, muhakeme ve mukayeselerinin toplamına oryantalizm deniyor. Shf 7” Oryantalistler “İslamın temel metinleri ve inanışları hakkında kuşkuya düşürücü, yanıltıcı, kandırıcı, şeytani bir takım fikirler, yaklaşımlar, analizler telkin edebiliyor, bağımlı ezik bir toplum olarak doğuyu yeniden şekillendirmeye çalışıyorlar. Shf 8”

BİR TUZAK: BİREYSELLEŞTİRİLEN TOPLUM

Yazara göre günümüzde dayatmalar tepki çekince oryantalistler taktik değiştirerek, bu defa içerdeki işbirlikçilerini devreye soktular. Değişik fonlarla besleyip semirttiği romancılar, yazarlar, sinemacılar, sanatçılar, politikacılar kendi insanlarını mankurtlaştırmaya başladılar. Yani yerli, milli, islami değerleri, dünya algısını, toplumu yapılandırma anlayışını bozmak ve değiştirmek için bombardıman ettiler, şehvet ve şiddet merkezleri oluşturdular. “Uyumlu, ahenkli, dayanışmacı bir millet olmak yerine otomize edilmiş, bireycileştirilmiş ve bencilleştirilmiş, bağımsız fertlerden meydana gelen toplumu kuru kalabalıklara dönüştürmeyi uygulamaya başladılar.Shf.13.”

Prof. Dr. Nurullah Çetin ilk örneğini tabuları yıkarak veriyor. Çoğumuzun evinde bulunan veyahut mutlaka okuduğumuz İngiliz Yazar Daniel Defoe’dan( 1660- 1731) “Emperyalist Oryantalizmin Kılavuzu Bir roman: Robinson Crusoe”den veriyor. Romandaki Robinson Avrupa Birliği ve Amerika’yı, esir alarak köleleştirdiği Cuma da bütün doğuluları, müslümanları temsil ediyor. “Emperyalist Batı, kendisini merkeze alarak kendi dışındaki insanları, eğitilmesi gereken cahiller sürüsü, medenileştirilmesi gereken ilkeller yığını, hıristiyanlaştırılması gereken sapıklar kitlesi, kendisine hizmet edecek köleler topluluğu ve sömürülecek ekonomik kaynak olarak görür. Shf 15” “Astığım astık, kestiğim kestiktir. Irak’a, Afganistan’a, Libya’ya bütün İslam ülkelerine girerim, asarım, keserim, istediğim bütün eşkıyalığı yaparım, kimse bana bir şey diyemez, ben dünyanın kabadayısıyım. Shf 19.” Aman Allahım demeden edemiyorum.

PİYET LOTİ’YE NE DİYECEKSİNİZ?

“Emperyalist batı kendisine köle edineceği milletleri önce zihinsel emperyalist projelerle aptallaştırıyor, embesil hale getiriyor, dinini, milliyetini yok ediyor, sonra her dediğini yapacak ve itiraz edemeyecek duruma getiriyor. Shf 20. Ben medeniyim, ileriyim, sen ilkelsin ve gerisin. Ben bilim, teknoloji, silah ve para sahibiyim, senin hiç bir şeyin yok. Ben kültür ve medeniyet sahibiyim, sen ise barbarsın. Shf 23.” Kaddafi’nin nasıl linç edildiği maalesef hala hafızalarda!

“Bir toplumu millet yapan milliyet ve dindir” diyen Yazar burada  emperyalist batının Çin ve Japonya ile kısmen Rusya ve Hind’i köle yapamadığını da hatırlatsa yeri olacaktı.

Prof. Dr. Nurullah Çetin ciddi araştırmasına ikinci bir örnek olarak “Tipik Bir Oryantalist Olan Piyer Loti’nin Gerçek Kimliği” bu yazarla devam ediyor. Doğu gizemini yansıtmaya çalışan Piyer Loti’nin( 1850- 1923) Türk dostu olup olmadığını tartışmaya açıyor. Yazara göre “Türk Dostu” değil. Oysa Türkiye’de çok yerde adı var. Eyüp Sultan’daki tepenin adı da Piyet Loti, Çemberlitaş’taki caddenin ismi de. Piyer Loti Cemiyeti’nin Başkanı da Abdülhak Hamit üstelik. Yazar, Erdoğan Alkan’ın araştırmalarından yola çıkarak Piyer Loti’nin savaş yıllarında bölgede  Fransız çıkarlarını korumakla görevli bir ajan olduğunu ileri sürüyor: Shf 95. Beceriksiz Fransız politikacalar yüzünden  Türkiye Fransız sömürgesi olamamış Piyer Loti’ye göre: Shf 96. Dünyayı yağmacı bir anlayışla algılayan Fransız yazar Türkleri Fransa’ya mecbur kılmak için Rusya Savaşını körüklemiş, isyanlarda Bulgaristan’a arka çıkmış.

Hayata nihilistçe bakan, Haçlı Seferleriyle tarihsel intikam dürtülü, pastoral eğilimli Piyer Loti’ye göre bütün Türk kadınları köledir. Can Çekişen Türkiye ve Aziyede romanı bir çirkinlik kitabıdır. Feminizm yaymaya çalışılmıştır. Batı oryantalizmi hakarete varan eleştiri ve iftiralarla doludur. Doğuyu şehvet ve şiddet(vahşet) ile özleştirir. Piyer Loti sadist ve küstah sömürgeci bir ruh halinin temsilcisidir. Donjuandır. Doğu medeni batının dinlenme, eğlenme, hava teneffüs etme, bir mesire, bir macera yeridir: 126. Loti kendisi gibi medeni doğulu da istemez. Medeniyet çatışmasını da Mutsuz Kadınlar romanıyla Türk Kadını üzerinden yapar.

HAÇLI SEFERLERİNDEN BERİ BATI HEP BATICI DÜŞÜNÜR

1921 yılı  sonlarında  TBMM yanında Claude Ferreere olan Piyer Loti’ye bir dostluk mesajı göndermeye karar verir: Shf 129. Osmanlı Cihan Devleti algısıyla,  yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti günün şartları içinde örtüşemeyince Piyer Loti’ye en ağır eleştiriyi Tevfik Fikret, “tifusun biti” diye nitelendirdiği Nazım Hikmet ve Yakup Kadri yapar. Frenk muharrilere itibar etmeyen Mustafa Kemal da bunun farkındadır: Shf:135.

Nurullah Çetin Mrs Mak Müllerin’in İstanbul Mektupları adlı kitabını da inceliyor bu çalışmasında. Müller’in ısrarla 1453’ten bu yana Türk şehri olan İstanbul’a Costantinople demesine, siyasi tavrına, Türk kadınını aşağılamasına karşı çıkıyor. Ancak Müller’in doğrularına da çalışmasında yer veriyor: Türklerin vatanseverlikleri, ketumlukları, kibar ve merhametli olmaları, içki içmemeleri, hırsızlık yapmamaları, dinlerine ve geleneklerine bağlı olmaları hatırlatılıyor.

Esasında  Türk’e Oryantalist Kuşatma çalışmasını değerlendirmek istersek aynı hacimde bir kitap olacağını bilmeliyiz. “Ömer Hayyamcılık ve Mevlanacılık ile kültür sanatta yapılan oryantalizm shf 31,Oryantalistlerin cami işgal eylemleri 36, Hazreti Muhammed’e hakaret kampanyaları 43, mezhep çatışma projeleri 49, oryantalist sinemayla Türk’e saldırılar 85, kendimizle yüzleşmek tuzakları 89,  Amerikadaki Türk yürüyüşlerinde insanımızı tanıtmak için dansöz oynatma ve fesliler çirkinliği 163” ayrı başlıklar halindeki bölümler.

BATININ KENDİ KABUSU

Nurullah Çetin Türk’e içerden oryantalist kuşatmaya örnek olarak da Ara Güler shf 170, Prof. Dr. Erol Göka’nın Göçebe Oryantalist Ruhu 176 ve Bir Yerli Oryantalist Örneği olarak da Çelik Gülersoy’u sahifelerine taşımış. Yazar bu çalışmadan şöyle bir neticeye varıyor ” Türk milleti olarak içimizden batının korktuğu 100 ya da 200 kişilik Kürşat cesaretinde öncü aydınlar ve liderler topluluğunu çıkarıp emperyalist batıyı kendi kabusuyla yüzyüze bırakmak tarihin bize yüklediği bir sorumluluktur: Shf 30″

Birkaç hususu hatırlatmak istiyorum; Londra 25, Paris 30 bin nüfusa sahip iken İstanbul’da 400 bin kişi yaşıyordu. Batının kabusu nüfusunun azalması, ailenin çözülmesi, genç evlilerin çocuk yapmaması, toplumun bireyleşmesi, ateizmin yaygınlaşması. Dolayısıyla emperyalist batı bunu henüz fark etti. İslamofobia’yı bu nedenle pazara sürdü. Batının duyguyu terk edip, sürekli aklı öne çıkarması, teknolojinin hızlı değişimi ile akıl tutulmasını da birlikte getirebilir. Bunu düşünmüyor. Sultan İkinci Mahmut da bu çalışmada da yanlış bir yaklaşımla hatırlatılıyor. Sözkonusu  yıllardaki adı ne olursa olsun yenilikler olmasa, Nizam-ı Cedid kurulmasaydı Osmanlı daha erken çözülebilirdi. Fes Fas’tan değil, Avusturya imalatı bir batılı serpuştur. Batılı bir yazarın İstanbul’un turistik güzelliklerinden bahsetmemesi de abartılmamalı.

İĞNE VE ÇUVALDIZ KİME BATIRILMALI?

Esas sorun ülkemizi yönetenlerin insan endeksli bir politika üretememeleri. Eleştiri ve tespitlerin tümüne yakını haklı ama, kabahati biraz da kendimizde aramalıyız derim. Önce insan, gökdelen ve AVM değil.

Prof. Nurullah Çetin böyle dikkat çeken eserler yayınladıkça bir yenisini talep etme hakkımız da kendiliğinden doğuyor. Kolay gelsin.

 

 

Mesele Kömür mü? Konu kömür mü?

 

Elbette değil, mesele ne kömür, ne de para kazanma!

Bütün mesele, artık, önü alınamaz hale gelmiş bulunan kutuplaşma meselesi!

İnanılmaz bir kutuplaşma, karşılıklı keskinleşme ve birbirini görmeme, duymama anlayışı tüm toplumu sarmalamış bir durumda.

Bakın, ülke ve insanımız artık, birbirine bilenmiş ve her an birbirine karşı patlamaya hazır hale gelmiş bir bomba gibi yaşamaktadır.

Bunun bir tek nedeni vardır; Recep Tayyip ERDOĞAN’ın uzun zamandan beri söyledikleri, yaptıkları ve tavırlarıdır.

Neden ve teşhis belli olunca elbette çözümde kolay olur. Yani, bu kutuplaşmanın önünü alacak olan da, müsebbibi olan Recep Tayyip ERDOĞAN’dır. Başka birilerinin bu keskinleşmeye çare olması mümkün değildir.

301 insanımızı kara toprağa vermişiz ve acısı unutulmayacak kadar içimizi yakmış, ama biz kayıkçı kavgalarından kurtulamıyoruz ve kim kime ne dedi, gazetelerde ve televizyonlarda kim ötekiler için ne söylediği takip etmek zorunda kalıyoruz.

301 Türk gencini toprağa vermişiz, bu kadar insanın ocağına ateş düşmüş ve bu ateş hepimizi sarması gerekirken tokatlar, tekmeler, yalan haberler, karşılıklı suçlamalar daha öne çıkmış bulunmaktadır.

301 yiğidimizin acısını paylaşmak yerine, iktidarın, hatta iktidarında değil, Recep Tayyip ERDOĞAN’ın zarar görüp görmeyeceğinin tartışmasını, hem de en nefretli bir biçimde yapıyoruz.

Bu durumda, bu ortamda bırakın kömürü, bırakın madenciyi, vicdan var mı, inanç var mı soruyorum…

Bırakın 301 Türk gencinin bu kadar açık ihmallerle şehit olmasını, daha yüzlerce gencimizi, insanımızı toprağa versek yine de tartışma konumuz, bir kişinin iktidarının zarar görüp görmeyeceğine düğümlenecek sanki.

Çünkü, bu aşamadan sonra, bu kutuplaşma ve bu keskinleşme durdurulması zor hale gelmiştir. Hatta, Recep Tayyip ERDOĞAN, keskinleşmenin artması kutuplaşmanın keskinleşmesi için her gün yeni, yeni icatlar bulmaya devam etmektedir. Bu nedenle, bu kutuplaşmanın önüne geçmek için, herkesin, her kesimin daha dikkatli bir dil kullanması, gerçekleri kabul etmesi ve taraftar olduğu anlayışında eksiklerinin olabileceğini kabul etmesi gerektir.

Hiçbir kimse hatadan münezzeh değildir. Herkes, hata yapabilir. Önemli olan, hata yapanın hata yapabileceğini kabul edebilmesidir. Hele, hata yapanların yakınları tarafından alkışla karşılanması, hata yapanların hatalarına devam etmesi anlamı taşır. Bu gerçekler ortada dururken, bu gerçeklere göre davranmamak, hepimizin zararına gelişmelere ve sonuçlara götürür.

 

 

Soma Faciası

 

Soma’da 13 Mayıs 2014 tarihinde yaşanan facia, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en büyük iş ve madencilik kazası olarak kayıtlara geçti. 301 işçi şehit oldu, çoğu ağır olmak üzere 80’den fazla işçi yaralandı. Birkaç gün sonra, 18 kişinin gözaltına alınması, bunlardan 5 kişinin tutuklanması, ‘yandaşları koruma‘ operasyonu olarak yorumlanıyor. Böyle bir uygulama, asıl facianın büyüklüğünü gölgede bırakan daha büyük bir faciadır.

Tartışmasız olarak kabul edilebilecek gerçek ise, Ağustos ayında ve gün ortasında görünen güneş gibi gözler önündedir: Kazanın sebebi ihmal ve kusur, ihmal ve kusurun sebebi ise denetimsizliktir. İhmal ve kusurları bulunanlarla birlikte denetim görevini yapmayanlar, yapılmasını engelleyenler ibret olacak tarzda cezalandırılmadığı sürece, maden ocakları başta olmak üzere, her alanda ölümcül kazalar için ‘fıtrat‘ denilip geçme teşebbüsünde bulunulur.

Fıtrat‘ insanın ve tabiatın yaratılışı sırasında var olan özelliklerdir. Bu özellikler, Cenab-ı Allah tarafından verilir. İslamî eğitim verilen okulların ilk yılında öğretilir ki; ‘Allah Teâlâ, hiçbir kulu için kötü bir kaderi önceden belirlemez.’

Soma faciası, insanın, tabiatın ve işin fıtratından değildir. Olsa olsa, ‘kaza‘ denilebilir.  Akl-ı selim sâhipleri,  onu bile söyleyemez. İhmaldir, sorumsuzluktur, aymazlıktır belki de taammüden toplu cinâyettir, her şeydir fakat asla ve kat’a fıtrat olamaz.

Bu hükme şuradan varılıyor: Türkiye’de madenciler, 2013 yılı sonunda ülkedeki tehlikeli çalışma şartlarını protesto etmişti. Protestonun kamuoyunu etkilemesi üzerine Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Başkanlığı’na verilen bir önerge ile soruşturma açılması istenildi. Soruşturma önergesi, 29 Nisan 2014 tarihinde yâni  facianın yaşanmasından yalnıza 15 gün önce reddedildi.

Bu durumda yapılması gereken ilk iş; önergeye red oyu verenleri sorgulamak, hangi sebeplerle ve kimlerden gelen ne türlü yönlendirmeler sebebiyle red oyu verdiklerini ortaya çıkarmak olmalıydı.

Bir ülkede sorumlu yöneticilerin görevi, ülke insanının; can ve mal güvenliğini sağlamak, neslinin devamına imkân verecek tedbirleri almak, yönetimindeki insanların hakkının, namusunun, aklının ve sağlığının korunmasını temin etmektir. Bu; İslamî, millî ve insanî bir görevdir. Ve her yönetici için farz-ı ayn‘dır.

Farz-ı ayn; İslamî anlamda, her mükellefin (kelime-i şahâdet, beş vakit namaz ve oruç gibi) bizzat yapması gereken ibâdetlerdir. İslamiyet, insan eksenli bir dindir. Müslüman, yalnızca Allah’a (cc) karşı değil, insanlara, tabiata ve bütün canlılara ve hattâ insana fayda sağlayan cansız varlıklara karşı da sorumludur. Yöneticiler ise herkesten daha fazla sorumludur. Yöneticilerin farz-ı aynları, herhangi bir Müslüman’ın sorumluluğundan daha kapsamlıdır.

İnsanla ilgili hiçbir sorumluluk, farz-ı kifâye kapsamında düşünülemez. Farz-ı kifâye; herhangi bir kişinin yapması ile diğer kişilerin sorumluluktan kurtulacakları görevlerdir.

Sâde vatandaşlar, kendilerinin ve aile fertlerinin geçimlerini sağlamak, ülke ekonomisine katkı sağlamak için canlarını tehlikeye atarak çalışırlarken, ülkeyi yönetenlerin, makam ve koltuklarından vazgeçmek gibi basit bir işlemi akıllarından bile geçirmemeleri ne hazindir.

Daha da hazini, yaralı olduğu halde, sedye örtüsünün kirlenmemesi için tedbir olarak çizmesini çıkarmayı düşünecek kadar sorumluluk ve hassasiyet sâhibi güzel insanların bulunduğu candan aziz vatanımızda; yöneticilerin insan hayatına, sedye örtüsü kadar bile değer vermemiş olmasıdır.

 

 

Kuman Balam, Kıpçak Balam, Ay Balam…

0

 

Kaç gecedir uyumuyordun. Kaç gecedir ateşlerde  yandın sabahlara kadar. Sana bir şey yapamadım. Nereye götürseydim? Kime gitseydim? Yandın sabahlara kadar, mavi gözlü balam. İlaç mı vardı, doktor mu vardı ? Sana vereceğim, sadece sevgim ve biraz sütüm vardı. O da, çalışmaktan neredeyse kesilmişti. Emmeye dermanın yoktu. Gözlerime, çaresiz baktın durdun. “Ahh yüreğimdeki, içerimdeki ateşi al” diye. Ah kuman balam, ah yavricuğum çaresizliği, ben sana bakarken, orda öğrendim.

Ertesi gün belleme mecimiz vardı. Kaç gündür andisalaylara gidiyordum. Kaç gündür çalışıyor, aklım hep sende kalıyordu. Seni, yaşlı Cefer Kızı Nene’ye emanet ediyordum. Ah, aklım hep arkada, hep sendeydi. Ama ne yapayım Kıpçak balam dünya bu, devretmem lazımdı, çalışmam lazımdı.

Dünyaya 5. bebeğim olarak gelmiştin. Doğduğunun ertesi günü, Erve Hala beni ziyarete gelmişti. Yanıma uzanmış, koca gövdesiyle, ufak tefek olan bana, sıkarcasına sarıldı. Benden epeyce büyük olmasına rağmen, ellerimden öptü. Gözlerinden yaşlar boşala boşala, gözlerimden öptü. ‘Kuciğazım, bobamun hanesini şenlendirdin, hayat verdin, can verdin. Allah senin iki cihanda yüzünü kara çıkarmasın’ dedi. Daha ne dualar, ne dualar… ‘Bizim hanede, erkekler, nedense çok yaşamadı. Yaşı, kırka çıkan, neredeyse hiç olmadı. Zaten bir çoğu da Sarıkamış Savaşına, Balkan Savaşına gidip bir daha dönemediler. Koca ailede iki erkek kalmıştı. Kızım; karşı köyden, hep ağlaya ağlaya bakardım evlerimize. Allah’ın kulu görünmezdi. Senden sonra, evlerin etrafında çocukları görüyorum. Karşılardan ağlaya ağlaya sana dualar ediyorum’. İşte sen yavriciğum, sanki bayram gibi gelmiştin. Adını Bayram koymuştuk. Fakirliğimize açan, manuşak çiçekleri gibi, demet demet bayram getirmiştin. Bayramın en güzelini yaşatmıştın. Dört tane uşaciğum olmuştu. Dört tane herif.

Kemal Paşa’nın askere, adama, herife ihtiyacı vardı. Devlete omuz vermek lazımdı. Sırtlanlara aman vermemek lazımdı. Kartal lazımdı, şahin lazımdı, Bozkurt  lazımdı. Anadolu’ma can, Anadolu’ma yiğit lazımdı. Beşik sallayan, dünyayı sallardı. Biz de, bu dünyada, en büyük, en güçlü devlet olacaktık. Karadeniz; büyük ruhlu olmaktı. Büyük hülyaları olan yiğit adamlara, omuz vermekti. Lakin garibanlığı, en iyi Karadeniz bilirdi. İşi çok, lakin adamları kırılmıştı. Cumhuriyet bizdik. Cumhuriyet kadınlardı. Kemal Paşa bizim oğlumuzdu.  Elbette oğlumuzu yalnız, öksüz bırakmayacaktık.

Bahar Karadeniz de iş demekti, çalışma demekti. Akşamları eve bir külçe gibi düşerdim. Kollarım, kanatlarım yorgunluktan titrerdi. Önce, tarlalar belenir, sonra bellenen tarlalar mısır ve fasülye ekilerek kazılırdı. Toprak melenk çamuru denilen, azıcık yağmur yiyince, taş gibi sertleşirdi. Tarla bellemek ve kazmak, tek başına yapılacak bir iş değildi. Her gün bir komşuda toplanıp, sırayla tarlalar bellenir sonra kazılırdı. Bu işler belki de bir ay sürerdi.

Mecisi olan, akşamdan buğday unundan, o da varsa, hamurunu yoğurur ve ekşitirdi. Yağını, mısır ununu, ekmeğini, turşusunu, patatesini hazırlardı. Çünkü meciler çok kalabalık olurdu. Tüm insanların doyurulması gerekirdi. Sabaha kadar uyumayan ben, bu işleri de yapacaktım. Hayalet gibi, seni nazlaya nazlaya bitirdim tüm bu işleri. Sabaha kadar göz kırpmadık, sen ağrıdan, ben hiçbir şey yapamamaktan. Çaresizlikten.

Sabahleyin erkenden mecimiz toplanmıştı. Yavricuğumun gözlerinde fer yoktu. Ağlamaya mecali kalmamıştı. Yalvaran gözleriyle benden adeta medet umar gibiydi. Sesi kesilmiş, boğazında belli belirsiz bir hırıltı, yapışıp kalmıştı. İstemeye istemeye tarlanın yolunu tuttum. Uşaciğumi Cefer Kızı Nene’ye emanet ettim. Lakin kulağım hep evde. Yılın en neşeli zamanları, belleme mecilerinde olurdu. Kimisi hikayeler, kimisi atma türkü atar, kemençeler çalar, herkes eğlenerek çalışırdı. Benim neşem kalmamıştı.

İki saat sonra nenemin sesi geldi. ‘Ah navay Hava’yı’ diye bağırdı. İçimde tufanlar koptu. Anladım, kötü bir şeyler olmuştu. Kazmayı, beli fırlatıp atarak eve koştum. Yavricuğum can çekişirken kocakari nenem ona su vermek istemiş, yere düşürmüş. Toprak aşanaya düşmüş ve orada cansız yatıyor.

Hey Kuman balam !.. Hey Kıpçak balam  !..

Çepni Balam, Ay Balam.

Ne çabuk bıktın dünyadan.

Ne çabuk gitmeye ant içtin.

Ne çabuk sıkıldın ve bıktın bizden.

Yavricuğum annenin  garipliklerini mi görmeye geldin ?

Anaciğuğun çaresizliklerini, göz yaşlarını, elleri koynunda kalmasını, geceler boyu sana yalvarmalarını, gitme uşaciğum, gitme, beni bırakma, günlerin Bayram’ı diye ağlamalarını mı ?

Yine mevsimler gelecek, yine baharlar gelecek, Kuman Balam. Sen kollarını açıp, bacaklarını kırpıştırarak, yorgunluktan ve sana kesen anacığının kollarına atılmayacaksın. Başını koynuma sokmayacaksın.

Yine yavrim, karlar, fındıklıkların kıyılarından erimeye başlayacak, güneşin toprakla buluştuğu yerlerde menekşeler, orman kenarlarında açacak. Sarı Balam, sen mimoza çiçeklerinin açtığı zamanlar terk ettin ya beni. Her sene mimoza çiçekleriyle avunacağım.

Selam söyle yavrim kardeşim Mehmet’e. De ki” Hava hala çalışıyor, uşaklarını sevmeye zaman bulamıyor”.

 

 

Rabia ya da Müslümanın Dört Vasfı (2)

0

 

2- Güvenilir olmak

Kaderi yanlış anladığımız müddetçe tedbir almayız.

Tedbir almadığımız müddetçe Somalar devam eder.

Zenginin parası bu kadar değerli,

Fakirin hayatı da bu kadar ucuz olmamalıdır.

Rabia’nın ikinci maddesi

Yani Müslüman’ın ikinci vasfı

Dürüst ve güvenilir olmaktır.

Peygamberimiz

Henüz peygamber olmadan önce

“Muhammedül Emin”di

Yani güvenilirdi

Sadece dürüst değil

Dürüstlüğün timsali idi

Kimseye yalan söylemiyor

Kimseyi aldatmıyor

Kimseyi kandırmıyordu.

Kimsenin emeğini sömürmüyor

Hayatını karartmıyordu

Kendisine duyulan güveni istismar etmiyordu

Mazlumun yanında

Zalimin karşısında oluyordu

Bu gün O’nun ümmeti olarak

Bizler sizler ve tüm Müslümanlar

“Emin” sıfatıyla vasıflanmak

Ve o sıfata uygun hareket etmek mecburiyetindeyiz

Yalan ile aranız nasıl

Vicdan ile cüzdan bir arada olsa hangisini tercih edersiniz

Çevrenizdekiler size ne kadar güveniyor?

Evladın babaya kardeşin kardeşe

Eşlerin bir birlerine

Sivil toplum örgütleri, Tarikatlar, cemaatler

Tüm İslam dünyası bir birlerine güvenmelidir

Eğitim politikanız iç ve dış siyasetiniz bu esasa göre yürütülmeli

Dürüstlük ve güven duygusu Müslümanların bir birleriyle kaynaşmasını ve kenetlenmesini sağlar.

Müslümanlar arasındaki vahdette böylece gerçekleşmiş olur.

İslam birliğine giden yol dürüst ve güvenilir olmaktan geçer.

Eşlerin, kardeşlerin, cami cemaatinin, en yakın dostların,

İnsani ilişkilerin ve dostlukların

Çıkar ilişkisine dayandığı bir ortanda hatanın bizden mi? Başkalarından mı?

Yâda nereden kaynaklandığını oturup bir düşünmemiz gerekir.

Sadece bizim değil yöneticilerinde düşünmesi gerekir.

Müslüman diğerlerinden farkı olan insandır.

Bu farkta sosyal hayatta kendisini göstermelidir.

İslam dünyasında bu güven duygusu sağlanabilse

İşte o zaman dünya yaşamaya değer olur.

Bundan sadece Müslümanlar ve İslam dünyası değil tüm insanlık istifade eder.

Maalesef günümüzde bu konuda Müslümanların durumu işler acısıdır.

Kaypak zemin üzerinde sağlam duruş gerçekleşemez.

Ama bu durunda böyle devam etmemeli.

Her Müslüman

Zihnini, kalbini, vicdanını ve cüzdanını

Her türlü maddi ve manevi virüslerden temizlemelidir temizlemelidir

Devam edecek

 

 

Soma

 

Türkiye olarak bizi; başında umutlu bir bekleyişe, ortasında kömür karası bir yasa ve sonrasında da tekme-tokat bir öfkeye boğan Soma Faciasında hayatını kaybeden üç yüzü aşkın madencimizin anısına merhum Tuncel Kurtiz”in seslendirdiği ağıtı şiirin yazarı Ümit İlter’den uyarlama özrüyle birlikte paylaşıyoruz:

Derine, hep derine kazıyoruz
Nerde, çağımızın o altın kalbi
Çağımızın altın kalbini arıyoruz
Üzerimizde ağır bir yeryüzü
Gökyüzünden uzakta
Çok uzakta…
Derine, hep derine kazıyoruz
Nerde, çağımızın o altın kalbi
Çağımızın, altın, kalbini arıyoruz

Madencileriz biz…
Devrimcileriz biz…
Patlarız… Volkan gibi..
Adımız meçhul
Yanar kavrulur bedenimiz
Sevdiklerimiz yanar kavrulur
Külümüz kalır geriye rüzgarda savrulur
Sözümüz kalır
Bir de öfkemiz… Bir de öfkemiz…
Kül savrulur, söz kalır, öfke büyür

Geçit yok, isyan var taşeronlaşmaya karşı
Katlettiğin yetti artık, yetti artık, yetti!…
Geçit yok, isyan var sömürüye karşı
Söndürdüğün ocaklar yetti artık, yetti, yetti!…
Sorulacak bir hesap var
Bu hesap vakti geldi
Toprak altında yakılan hayatların
Söyleyecekleri bitmedi daha
Bitmeyecek
Diri diri gömülen insanlarımız adına da
Haykırıyoruz bir kez daha
Katil kapital!

Soma yanan yürek çığlık çığlığa
Çığlık çaya, çay denize
Vurun dalgalar
Yükselin deryalar
Meydanları sel alsın
Boğulup gitsin bu pervasızlık, vicdansızlık
Ki feryadımız yanan yüreklerin acısı kadar büyük

Kim yaktı bizim insanımızı böyle?
Hangi alçak, hangi yüksek çıkarlar?!
Ve biliyoruz ki suç kesin
Suçlu malum
Gereği düşünüldü
“İyi halsiz” katillere adil olmaktır en büyük ceza
Madende yanan yüreklerin acısı kadar
Geride bekleyenlerin âhı kadar
Adaletli olacağız
Geçit yok artık!