Kuman Balam, Kıpçak Balam, Ay Balam…

45

 

Kaç gecedir uyumuyordun. Kaç gecedir ateşlerde  yandın sabahlara kadar. Sana bir şey yapamadım. Nereye götürseydim? Kime gitseydim? Yandın sabahlara kadar, mavi gözlü balam. İlaç mı vardı, doktor mu vardı ? Sana vereceğim, sadece sevgim ve biraz sütüm vardı. O da, çalışmaktan neredeyse kesilmişti. Emmeye dermanın yoktu. Gözlerime, çaresiz baktın durdun. “Ahh yüreğimdeki, içerimdeki ateşi al” diye. Ah kuman balam, ah yavricuğum çaresizliği, ben sana bakarken, orda öğrendim.

Ertesi gün belleme mecimiz vardı. Kaç gündür andisalaylara gidiyordum. Kaç gündür çalışıyor, aklım hep sende kalıyordu. Seni, yaşlı Cefer Kızı Nene’ye emanet ediyordum. Ah, aklım hep arkada, hep sendeydi. Ama ne yapayım Kıpçak balam dünya bu, devretmem lazımdı, çalışmam lazımdı.

Dünyaya 5. bebeğim olarak gelmiştin. Doğduğunun ertesi günü, Erve Hala beni ziyarete gelmişti. Yanıma uzanmış, koca gövdesiyle, ufak tefek olan bana, sıkarcasına sarıldı. Benden epeyce büyük olmasına rağmen, ellerimden öptü. Gözlerinden yaşlar boşala boşala, gözlerimden öptü. ‘Kuciğazım, bobamun hanesini şenlendirdin, hayat verdin, can verdin. Allah senin iki cihanda yüzünü kara çıkarmasın’ dedi. Daha ne dualar, ne dualar… ‘Bizim hanede, erkekler, nedense çok yaşamadı. Yaşı, kırka çıkan, neredeyse hiç olmadı. Zaten bir çoğu da Sarıkamış Savaşına, Balkan Savaşına gidip bir daha dönemediler. Koca ailede iki erkek kalmıştı. Kızım; karşı köyden, hep ağlaya ağlaya bakardım evlerimize. Allah’ın kulu görünmezdi. Senden sonra, evlerin etrafında çocukları görüyorum. Karşılardan ağlaya ağlaya sana dualar ediyorum’. İşte sen yavriciğum, sanki bayram gibi gelmiştin. Adını Bayram koymuştuk. Fakirliğimize açan, manuşak çiçekleri gibi, demet demet bayram getirmiştin. Bayramın en güzelini yaşatmıştın. Dört tane uşaciğum olmuştu. Dört tane herif.

Kemal Paşa’nın askere, adama, herife ihtiyacı vardı. Devlete omuz vermek lazımdı. Sırtlanlara aman vermemek lazımdı. Kartal lazımdı, şahin lazımdı, Bozkurt  lazımdı. Anadolu’ma can, Anadolu’ma yiğit lazımdı. Beşik sallayan, dünyayı sallardı. Biz de, bu dünyada, en büyük, en güçlü devlet olacaktık. Karadeniz; büyük ruhlu olmaktı. Büyük hülyaları olan yiğit adamlara, omuz vermekti. Lakin garibanlığı, en iyi Karadeniz bilirdi. İşi çok, lakin adamları kırılmıştı. Cumhuriyet bizdik. Cumhuriyet kadınlardı. Kemal Paşa bizim oğlumuzdu.  Elbette oğlumuzu yalnız, öksüz bırakmayacaktık.

Bahar Karadeniz de iş demekti, çalışma demekti. Akşamları eve bir külçe gibi düşerdim. Kollarım, kanatlarım yorgunluktan titrerdi. Önce, tarlalar belenir, sonra bellenen tarlalar mısır ve fasülye ekilerek kazılırdı. Toprak melenk çamuru denilen, azıcık yağmur yiyince, taş gibi sertleşirdi. Tarla bellemek ve kazmak, tek başına yapılacak bir iş değildi. Her gün bir komşuda toplanıp, sırayla tarlalar bellenir sonra kazılırdı. Bu işler belki de bir ay sürerdi.

Mecisi olan, akşamdan buğday unundan, o da varsa, hamurunu yoğurur ve ekşitirdi. Yağını, mısır ununu, ekmeğini, turşusunu, patatesini hazırlardı. Çünkü meciler çok kalabalık olurdu. Tüm insanların doyurulması gerekirdi. Sabaha kadar uyumayan ben, bu işleri de yapacaktım. Hayalet gibi, seni nazlaya nazlaya bitirdim tüm bu işleri. Sabaha kadar göz kırpmadık, sen ağrıdan, ben hiçbir şey yapamamaktan. Çaresizlikten.

Sabahleyin erkenden mecimiz toplanmıştı. Yavricuğumun gözlerinde fer yoktu. Ağlamaya mecali kalmamıştı. Yalvaran gözleriyle benden adeta medet umar gibiydi. Sesi kesilmiş, boğazında belli belirsiz bir hırıltı, yapışıp kalmıştı. İstemeye istemeye tarlanın yolunu tuttum. Uşaciğumi Cefer Kızı Nene’ye emanet ettim. Lakin kulağım hep evde. Yılın en neşeli zamanları, belleme mecilerinde olurdu. Kimisi hikayeler, kimisi atma türkü atar, kemençeler çalar, herkes eğlenerek çalışırdı. Benim neşem kalmamıştı.

İki saat sonra nenemin sesi geldi. ‘Ah navay Hava’yı’ diye bağırdı. İçimde tufanlar koptu. Anladım, kötü bir şeyler olmuştu. Kazmayı, beli fırlatıp atarak eve koştum. Yavricuğum can çekişirken kocakari nenem ona su vermek istemiş, yere düşürmüş. Toprak aşanaya düşmüş ve orada cansız yatıyor.

Hey Kuman balam !.. Hey Kıpçak balam  !..

Çepni Balam, Ay Balam.

Ne çabuk bıktın dünyadan.

Ne çabuk gitmeye ant içtin.

Ne çabuk sıkıldın ve bıktın bizden.

Yavricuğum annenin  garipliklerini mi görmeye geldin ?

Anaciğuğun çaresizliklerini, göz yaşlarını, elleri koynunda kalmasını, geceler boyu sana yalvarmalarını, gitme uşaciğum, gitme, beni bırakma, günlerin Bayram’ı diye ağlamalarını mı ?

Yine mevsimler gelecek, yine baharlar gelecek, Kuman Balam. Sen kollarını açıp, bacaklarını kırpıştırarak, yorgunluktan ve sana kesen anacığının kollarına atılmayacaksın. Başını koynuma sokmayacaksın.

Yine yavrim, karlar, fındıklıkların kıyılarından erimeye başlayacak, güneşin toprakla buluştuğu yerlerde menekşeler, orman kenarlarında açacak. Sarı Balam, sen mimoza çiçeklerinin açtığı zamanlar terk ettin ya beni. Her sene mimoza çiçekleriyle avunacağım.

Selam söyle yavrim kardeşim Mehmet’e. De ki” Hava hala çalışıyor, uşaklarını sevmeye zaman bulamıyor”.