17.4 C
Kocaeli
Pazartesi, Temmuz 27, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 882

29 Mayıs: Fetih Günü

 

İstanbul, Asya ile Avrupa kıtaları arasında yer alan tabiat güzellikleriyle bilinen bir şehirdir. Tarihi M.Ö. yedinci yüzyıla kadar uzanır. Şehir, M.Ö. 657 yılında Megaralılar tarafından kurulmuştur. Devletin Byzans adlı komutanının adından dolayı şehre, Byzantion adı verildi. M.Ö. altıncı yüzyılda Perslerin eline geçen Byzantion için, Atinalılar ve Ispartalılar da savaşmış. M.Ö. 4. yüzyılda İskender tarafından fethedilen şehir M.Ö. üçüncü yüzyılda Roma İmparatorluğu tarafından alınmış. M.Ö. 330 yılında İmparatorluğun başşehri olan Byzantion’a, bu defa da Konstantinapolis adı verilmiştir M.Ö. 395 yılında Roma İmparatorluğu ikiye ayrılınca Konstantinapolis, Doğu Roma İmparatorluğu’nun başşehri oldu.

Stratejik önemi ve tabiî güzellikleriyle herkesin dikkatini çeken şehir, Gotlar, Ostrogotlar ve Bulgarlar tarafından defalarca kuşatıldı, fakat alınamadı. Bu saldırılar üzerine, İmparator Anastasiyanus, Silivri’den başlayarak Karadeniz’e kadar uzayan surları yaptırdı. Buna rağmen saldırılar devam etti. M.S. 7. ve 8. yüzyıllarda Araplar tarafından da kuşatıldı. Fakat bu kuşatmalar da sonuçsuz kaldı.

1203 yılında Haçlı orduları tarafından zapt edilerek 1261 yılına kadar Haçlıların elinde kaldı. Bu tarihten sonra tekrar Bizanslıların eline geçti.

1299 yılında kurulan Osmanlı Devleti, yavaş yavaş büyüyerek gelişti. Anadolu ve Rumeli’de genişlemeye devam etti. Anadolu ve Rumeli’deki topraklarımızın arasında kalan Bizans, mutlaka alınmalıydı. Bu maksatla şehir, Osmanlılar tarafından birkaç defa kuşatıldı. Fakat alınamadı.

1453 yılında, Osmanlı Padişahı İkinci Mehmed Han, hocası Akşemsettin’in de teşvikiyle İstanbul’a yeni bir hücum düzenlemeye karar verdi. Önce, Yıldırım Beyazıt tarafından yaptırılan Anadolu Hisarı’nın karşısına Rumelihisarı’nı yaptırdı. Edirne’de döktürdüğü ‘balyemez‘ adı verilen büyük toplarla savaşa hazırlandı. 6 Nisan 1453 günü, Osmanlı ordusu Bizans surları önüne geldi. Bizans İmparatoru Konstantin, Haliç’i zincirle kapatarak Osmanlı Ordusu’nun şehre denizden girmesini önledi. 11 Nisan günü kuşatma tamamlandı ve top ateşi başladı. Yirmi gün süren top ateşinden kesin bir sonuç alınamadı. Şehrin denizden de kuşatılması gerektiğini düşünen İkinci Mehmed Han, bir gece yetmiş parça gemiyi karadan yürüterek Haliç’e indirdi.

Bizanslılar, sabahleyin Osmanlı Donanması’nı Haliç’te görünce büyük bir korkuya ve paniğe kapıldılar. Haliç’ten ve karadan yapılan top atışlarıyla surlarda gedikler açıldı. Bunun üzerine, 29 Mayıs günü bir genel hücum düzenlenmesine karar verildi. Hocası Akşemsettin İkinci Mehmed Han’a cesaret veriyor; Hz. Peygamberin, ‘Konstantin elbet fethedilecektir. Onu fetheden komutan ne iyi komutan ve onun askerleri ne güzel askerlerdir.’ sözüyle müjdelenen komutanın kendisi olduğunu söylüyordu. Bu inançla 29 Mayıs günü son taarruz başladı. Çok kanlı ve zorlu bir savaştan sonra birçok şehit verildi. Bu şehitler arasında, Bizans surlarına Türk bayrağını diken Ulubatlı Hasan da vardı. Nihayet, 29 Mayıs 1453 Salı günü, İstanbul fethedildi.

İstanbul’un fethi, hem Türk tarihi için önemli bir olaydır. İstanbul’un fethiyle, Osmanlıların, Balkanlardaki ilerlemelerine engel olacak hiçbir gücün kalmamasıdır.

Avrupa’da ilerleyişine devam Osmanlı Devleti, büyük bir imparatorluk hâline gelmiştir.

İstanbul, 29 Mayıs 1453 tarihinden 23 Nisan 1920 tarihine kadar Osmanlı Devleti’nin başşehri olmuştur. Bu sebeple Türk ve dünya tarihini etkileyen bu önemli fethi, her yılın 29 Mayıs günü, aynı coşku ve sevinçle kutluyoruz.

Doç. Dr. DİLAVER CEBECİ

Dinlediğimizde millî duygularımızı kabartan ‘Türkiye’m’ başlıklı türkünün sözlerini yazan Dilâver Cebeci’yi, 29 Mayıs 2008 tarihinde, 65 yaşında iken ebedî âleme yolcu ettik.  Doğumu: Gümüşhane’ye bağlı Kelkit ilçesinin Dayısı Köyü, 1943

Dilâver Cebeci, millî ve tarihi motiflerle bezeli lirik şiirleriyle tanınır. Edebiyatımıza ‘Seyyah-ı Fakir Evliya Çelebi‘ mizahî tipini kazandırdı. Seyyah-ı Fakir Evliya Çelebi imzasıyla yazdığı yazılarında Türk sosyal hayatına bir 16. yüzyıl Osmanlı vatandaşı gibi bakarak, bu hayatın Türk kültürüne yabancı yönlerini latif bir üslupla hicvetti. Edebiyatımızda uzun ve hikâyemsi mensure türünü denedi ve bu denemelerinde millî romantizmi vermeye çalıştı.

Yayınlanmış kitapları: A- Şiir kitapları. Hun Aşkı: (1972, ikinci baskısında mensurelerini ekledi, 1984), Şafağa Çekilenler: (1984), Ve Sığınırım İçime: (1992), Kandahar Dağlarında Sabah Namazı: (Kendi sesinden kaset, 1992). Mensureler: Mavi Türkü: (1983). Mizahî yazıları: Devranname:  (Seyyah-ı Fakir Evliya Çelebi imzasıyla, 1984). Oyunu: Büyü (1984).

Yayınlanmış Şiir Kitapları: Hun Aşkı: (1972, ikinci baskısında mensurelerini ekledi, 1984),  Sitare: (İstanbul, 1997), Şafağa Çekilenler: (1984), Ve Sığınırım İçime: (1992), Kandahar Dağlarında Sabah Namazı: (Kendi sesinden kaset, 1992), Bütün Şiirleri:  (İstanbul, 2007),  Basılmış Mensureler: Mavi Türkü: (1983). Mizahî yazıları: Devranname: (Seyyah-ı Fakir Evliya Çelebi imzasıyla, 1984). Tiyatro Eseri: Büyü: (1984). Diğer kitapları. Türk Şiirinde Kadın: (İstanbul, 1980), Türk’e Dair: (İstanbul, 2001), Ben Kazanga Baremen: (İstanbul, 1999).  Azak’ın Denizatlıları: (İstanbul, 1998), Bahadır Giray’ın Mektubu: (İstanbul, 2000), Kur’an Gerçekleri: (İstanbul, 1996).

Şiirlerinden bir örmek:

 

SİTARE

 

“Çeşmek Be-zen Sitare

Ezmen Mekon Kanare”

Nerden çıktın karşıma böyle Sitare

Efsaneler dökülüyor gülüşlerinde

Kirpiklerin yüreğime batıyor

Telaşlı bir kalabalığın ortasında

Ayaküstü konuşuyoruz

Nedimin nigehban nergisleri gibi

Üstümüzde bütün nazarlar

Çok utanıyorum Sitare

Dün oturup hesap ettim

Sen doğduğun zaman

Ben bir askeri mektepte talebeymişim

Sen bilmezsin Sitare

Burada gündüzler çekip durduğumuz bir mercan tespih

Geceler içinde uyuduğumuz birer siyah buluttu

Her akşam dokuzda yat borusu çalardı

Yat borusu baştan aşağı hüzün çalardı

Bir derin uykuya atardım kendimi

Siyah benli bir kız düşlerime kaçardı

Bende onu alır anamın düşlerine kaçardım

Bu azgın kalabalıkta seni tam duyamıyorum

Gözlerin mi daha sıcak gülüyor

Yoksa dudakların mı anlayamıyorum

Seninle konuşurken Sitare

Aklıma yıldızlar dökülüyor

Bir çaresiz Zühre oluyorsun Babil caddelerinde

Ateş gözlü kahinler koşuyorlar arkandan

Binlerce meşalenin ışığı kımıldıyor saçlarında

Gökyüzü salkım salkım

Zigguratlar tıklım tıklım

Dönüp dolaşıp dudaklarına takılıyor aklım

Ah benim bu akıldan sıyrılmış aklım

Kimi gün boşlukta konacak yer bulamayan

Kimi gün inatçı yosunlar gibi kepez diplerine yapışan aklım

Gözlerine baktığım zaman Sitare

Bütün çöllere ay doğuyor

Yoldaş ediyorum kendime İmrül Kays’ı Antere’yi A’şa’yı

En kuytu vahaları dolaşıyorum

Hangi vahaya gitsem çadırlar sökülmüş Sitare

Çadırla su arasında bir cılga var

O cılgada narin ayak izlerin var

Durgun suya düşüp kalmış gözlerin var

Bu azgın kalabalıkta seni tam duyamıyorum

Gözlerin mi daha sıcak gülüyor

Yoksa dudakların mı anlayamıyorum

Bazan sapsarı bir benizle geliyorsun

Yorgun çizgileri alnında uykusuzluğun

Biliyorum içinde bir sızı var

Bıçak ağzı gibi bir sızı var

Bu sızıdır işte seni verimsiz kılan

Züheyr’in Suad’ı gibi keremsiz kılan

Kuzeyden güneye

Güneyden kuzeye

Heyy! Gidip geliyorum bu çöllerde

Kureyş’in heybetli ve inatçı develeri

Hiç aldırmadan benim esmer sevdama

Geviş getiriyorlar ufka bakarak

Ben kaçıp Yesrib’e sığınıyorum

Yesrib bahane, bir kitaba sığınıyorum

Dağda, ovada, badiyede okuduğum hep elif

Elif diyorum Sitare, sineme elif çekiyorum

“Ah minel aşk-ı ve halatihi..”

Çok eski bir gerçektir bu biliyorum

Bu azgın kalabalıkta seni tam duyamıyorum

Gözlerin mi daha sıcak gülüyor

Yoksa dudakların mı anlayamıyorum

Sinsi bir yağmur altında beraber yürüyoruz

Ve ikimizde ıslanıyoruz

Ben ne yağmurlar gördüm Sitare

Ben kaç kez iliklerime kadar ıslandım

Bilmiyorum sen kaç yaşındaydın

Ben göğü hep bir kurşun gibi ağır

O şehirde sırılsıklam gezerdim

Bölük bölük insanlar boşanırdı tapınaklardan

Tapınaklar insanları safra gibi atardı

Sonra hepsi bir yere toplanıp bana bakarlardı

Bir gün bu şehrin kirli yağmurları alıp götürdü beni

Gidip bir Uygur çadırında göğü dinledim

Kara bulutlar kükrerken bir Kaşkar sabahında

Oturup Aprunçur Tigin ile seni konuştuk

Bakışlarımı sunuyorum, tereddütsüz alıyorsun

Gizli bir tebessümle çağırıyorum, geliyorsun

Kaşı karam, gözü karam, saçı karam

Umay gibi yumuşak huylum

Nerden çıktın karşıma böyle

Sesin ılık bir bahar güneşi gibi ığıl ığıl akıyor içime

Asya’nın bozkırlarında ordular düşüyor peşime

Yığılıp kalmışım bu Anadolu toprağına Sitare

Adam akıllı yorulmuşum

Ellerin böyle olmamalıydı

Ellerine acıyorum

Ve kim bilir kaç zamandan beridir kalbimi öğütlüyorum

Durup durup ıssız yerlerde

“güçlü ol ey kalbim, güçlü ol

Daha çok işimiz var” diyorum

Bu azgın kalabalıkta seni tam duyamıyorum

Gözlerin mi daha sıcak gülüyor

Yoksa dudakların mı anlayamıyorum

 

 

Şehirde Tükenen Kelimeler

0

 

Şehir kaç tepe? Yedi, üç, bir, her biri bedesten. Kapıda karşılayan doymak bilmez bezirgân.Pazarda satılan ise bizatihi insan.Çeşitli renklerle donanmış tenlerdir sergilenen.Nesneler tükendi, ürünler kalmadı; şimdi raflarda ümitler, tezgâhta hayaller, kasada sevgiler, bezirgânın dilinde kelimeler!

Yusuf; u kaybettim Kenan ilinde

Yusuf bulunur, Kenan bulunmaz

Bu aklı fikr ile Leyla bulunmaz

Bu ne yaredir ki çare bulunmaz

Aşkın pazarında canlar satılır

Satarım canımı alan bulunmaz

Yunus öldü deyuselan verirler

Ölen beden imiş, âşıklar ölmez

Her şeyi tüketen insan, ömrünü bitiriyor, ömre bedel kelimeleri de tüketiyor.Hüsnütabirler, artık küskün tabirler. Geçicilik, hayatın tamamına sirayet etmekte, her şey kullanılıp atılan bir nesne haline dönüşmekte. Kullanılıp atılan ürünler, madde ile insan arasındaki duygu dolu bağı koparıp, insanı da maddeler dünyasında soğuk bir demir haline getiriyor:

Kullan-at pet şişeyi yaptı,

Şişede karalar köpürtülerek aklandı,

Hayatın tadı diye, baloncuklar yutturuldu,

Çağ onu yuttu, hayattan hatıra kalmaz.

Kınalı eller yoğurdu,

Ocakta yanan ateş pişirdi,

Yâr için açılan goncalar,

Yârdan evvel onun dudaklarıyla buluştu.

Lâkin kırıldı testi,

Döküldü ab-ı hayat,

Çatlayan toprakta kökler salmaz.

İnsan, gönlü gibi suları da kirletti,

Dargın ırmaklar dara çekildi,

Kırıldı çağlayan yataklar,

Denizi seraba çevirdi.

Suyun olmadığı yerde testinin manası kalmaz.

“Susuzam bir kez bu sahrâdamenüm’çün ara su” sesi,

Su bulunsa şimdi,

Gönül suya kansa bil ki,

Kendisi gibi topraktan olma testi,

Fuzuli olmaz.

Kültür, insanın kendi eliyle yaptığı her şey. Bilginin ve iradenin maddeyi şekillendirme gücü; kültürün özü. İnsan, ‘yapmak’ kadar ‘yıkmak’ özünü de taşıyor. Her yaptığını yıkmaya veya yok etmeye yönelen bir varlık; insan. Var ediş ile yok ediş arasında yaşayan beşer, kendi ölümsüzlüğünü maddede görmek isterken, kendisinin ölümüne müteakip, ayakta durmaya devam eden madde karşısında da tahammülsüz. Beşerden insana geçiş, sadece yaşamak değil, yaşatmak. Ölmeden önce ölmeyi bilmek; hakikati yaşamak. Lakin tüketim, bütün yaptıklarını yok etmek; ruhu ve bedeni için gıda haline getirip, öğütmek. Ve kendini yok ederek var olan kültür; popüler kültür.

Günümüz üretim ve tüketimi bir ‘kardan adam’ hikâyesi. Elleri üşüyerek ve ayağını sürüyerek ürettiğini, kendi eliyle yıkmak ya da güneşin merhametine terk edip, erimesini seyretmek. Karla birlikte eriyen: emek. Elde edilen kâr: öldürülen zaman.Aslında insanın bizatihi kendisi kardan adam.

Kültürün her sahasına yönelik olarak ortaya çıkan tüketicilik, kendisini sanatta da gösteriyor. Sanat hemen her dalı ile tüketime dayalı olarak ortaya çıkmaktadır. Ruhun gıdası olarak tarif edilen müzik, tüketicilikten payını almakta, yeni çıkan şarkılar, henüz daha bebeklik aşamasında iken öldürülmektedir. Bazıları doğuştan özürlü bulunan parçalar ise, özrü ile parlamakta, para kazandırmakta ama yok olmaktan kurtulamamaktadır. Geleneğin gücü ve birikimi ile oluşmuş olan parçalar ise yıllara değil yüzyıllara damgasını vurmaktadır. Nitekim Karacaoğlan’ın zülfü perişanı, hala melûlmelûl kalmaktadır. Bunu dinleyenler ise asırlardır O’nu, kerem edip hatırından çıkarmamışlardır.

Tüketime yönelik olarak bir şeyler yapma çabasında, aranan ya da oluşturulmaya çalışılan bir pazar söz konusudur. Bu pazarda yer kapma yarışı oldukça şiddetli cereyan ettiğinden, yer sahipleri kısa sürelerde mevkîlerini başkalarına terk etmek mecburiyetinde kalmaktadırlar. Dolayısıyla hızlı bir dönüşüm gözlenir. Bu dönüşüme katılan her yeni, bir diğerinin yok olmasına sebep olur. Ya da bizatihi onu yok ederek koltuğuna oturur. Dolayısıyla, bu süreçte yapıcılıktan ziyade gözlenen yıkıcılıktır. Bütün bunlara karşılık, ölümsüz aşk, maddede can bulur; Taç Mahal olur.

Tüketime yönelik çabada pazar bulma kadar önemli olan husus “pazarlama”dır. Pazarlama faaliyeti de büyük bir nisbette geçicilik içerisindedir. Yine çoğunlukla göz boyama ve kısa dönemde geçici dahi olsa vurgun yapma gayesi taşınmaktadır. Akabinde ise kovulmaya ramak kala, pürtelaş bir kaçış vardır. Ölümü müteakip cesedin solgun yüzü yeniden boyanacak, ölüm kokusunu giderici kokular sürülecek ve canlıların canını alacaktır.

Bir ‘görünmez el’dir dolaşıp durur piyasada. Efendilik yapmak ister kıyasıya. Kimin eli kimin cebinde bilinir de, görünmezlik efsanesiyle ilahlaştırılan görmezden gelinir. Göze allı pullu kaftan giydirilse de görülür ki; kral çıplak. Tacı yok, ak değilse de akçesi çok!

 

***

Eskiden beri dünya “üç günlük” ise de bu insanın sonu değildi. İnsan sonu gelmeyecek dördüncü güne hazırlık yapıyordu. Öbür dünyaya ilişkin ebedilik hissiyatı da yok olunca ya da en azından azalınca bütün bağlardan kopuk “şimdi”nin dışında her şey anlamsızlaşıyor. “Ölüm Allah’ın emri, ayrılık olmasaydı” sözünde ifadesini bulan, ayrılığın tahammül mülkünü yıkıcı etkisi, ölümden kaçan insanın sanal âlemde ayrılığı tercih etmesiyle tersine dönüyor. “Her bir dertten ala yaman ayrılığı”, “benzetmek azdır ölüme” ve “ayrılık ateşten bir ok”tur. Lakin birlikteliğin olmadığı yerde ayrılık da olmuyor. Selvi boylu yardan ayrılan aşığın gönlü gamla, yasla dolarken, unutkanlıkla hayat sürenler için bir anlam ifade etmiyor:

Ne üzülür ne sıkılır

Sadece birazcık düşünür

Hemen yeni bir âşık bulunur

Yerin çok çabuk doldurulur

Sevgilimi koluma takarım

Bebekte üç beş tur atarım

Olmadı bi de sinema yaparım

Gördüğün gibi çok unutkanım

Kalıcılığı dolayısıyla, içerisinde hatıraların gizli olduğu eşyalar kalıcılığını yitirdiğinden beri insan, hatırasını kaybediyor. Gelinliğin kiraya düşmesi, o mutlu günün tekrar yaşanmasını ortadan kaldırıyor. Büyük annelerimiz, hâlâ çeyiz sandıklarından çıkardıkları gelinlikle, o mutlu günü hüzünlü ya da buruk bir gülümseme ile anarken, yeni nesil bu duygudan mahrum kalmakta.

Bir zamanlar oyalı mendillerin oynamış olduğu rol, kullanılıp atılan kâğıt mendiller dolayısıyla bugün sahipsiz kalmış. Madde bir zamanlar insanı maziye bağlarken, şimdi esiri haline getirdiği insanın elini kolunu bağlıyor. Önceleri madde insanı takip ederken, şimdi insan maddeyi takip eder hale gelmiş, sürükleniyor. Aşk, ten kafesinde seyirlik nesneye dönüşüyor. Bir yanda bedende aşkı yok edenler, öte yanda aşkta yok olanlar, hayâ perdesini yırtmadan, Fuzuli misali sırları inletenler:

Ol zahm eseri görindi mende

Biz bir ruhuz iki bedende

Bizde ikilik nişanı yohdur

Her bir tenin özge cânıyohdur

Sagınma ki oldur menem men

Bir cân ile zindedür iki ten

Mende olan âşikâr sensen

Men hodyohem ol ki var sensen

Dâim sana mendedür tecelli

Men gayrden olmuşum teselli

Ger men men isem nesen sen ey yâr

V’er sen sen isen neyem men-i zâr.

Davetin ancak birbirinden ayrı olanlar için mümkün, sevenlerin ise zaten bir olduğu anlayışıyla, kendisini yârinde yok edenlere karşı; daveti, ruha değil bedene yaparken, onuru yatakta ateşe verenler, çılgınca feryat ederler:

Bak yüreğime bak

Ateşimi gör, içimi hisset

Hadi hazırım yeter ki

Onursuz olmasın aşk

Gel sokağıma gel

Penceremi aç yatağıma gel

Hadi hazırım yeter ki

Onursuz olmasın aşk

Her şeyin nesneleştiği ve maddî hale geldiği bir dünyada, en derin hislerin anlatılmaz efsunu olan aşk yeniden tanımlanırken, gönülden gönle gizli olan yol, aşikâr kılınmak istenir. Artık gönül dağının yağmuru diner, ne kirpiğin oku ne sinedeki yara kalır; önemli olan dokunmak ve okşanmaktır:

Aşk dokunmak ister gülüm

Sevilmek, okşanmak ister

Aşk sevdiğini yanında ister

Kimi zaman dile gelip aşk

Dudaktan kalbe akmak ister

İnsan bedbaht olmayı eliyle, diliyle, beliyle bizatihi kendisi ister!

***

Madde âleminde yaşanan yok edicilik, manevî sahanın tamamında gözleniyor. İnsanın en kıymetli hazineleri, mirasyedi nesil tarafından pervasızca tüketilmekte, basitleştirilmekte ya da geçiciliğe mahkûm edilmekte. Ölümüne sevdalar ve ülküler gündelik ve bazen de anlık değişimlerin akıbetine uğramakta, tıpkı kullanılıp atılan bir mendil gibi, bir kenara def edilmekte:

Bu sene iyi geçmedi söylemem lazım

Kader beni seçmedi ama görmemem lazım

Belki birden bire yeniden başlamam gerek

Eskiden taptığımı bugün taşlamam gerek

Yeni bir aşk yeni bir iş

Yine gülecek bir neden lazım

Yeni bir haber yeni bir kader

Bunlar için bana şans lazım

Yeni bir duruş yeni dokunuş

Tek tek keşfetmem lazım

Yeni bir hayat gerisi bayat

Kendime yeni bir ben lazım

Günler güzel geçmedi unutmam lazım

Asıp yüzümü kalmışım azcık kırtmam lazım

Hep içime atmışım anlatmam gerek

Hepsini bir kazana atıp toptan kaynatmam gerek

Dostluk kavramı içerisinde bâkî olmayı barındırırken, yenilik peşinde koşan insan, eskinin her şeyinden sıkıldığı için dostluğu da eskimişliğe mahkûm ederek yeni arkadaşlıklar arama sevdasıyla büyük bir güvensizlik ortamında, anlık ilişkiler kuruyor. Küçük meselelerde, kullanıp atmaya alıştığı bütün diğer şeyler gibi, arkadaşını da atabiliyor. Zamanın icaplarına uyayım endişesiyle asırlık çınarları devirmekten bir lahza çekinmeyip, yerine iklimi belli olmayan körpecik fidanlar dikiyor, lâkin onun da gelişip serpilmesine sabredemeden kökünden söküp atıyor. Reklamlarda ifadesini bulan şekliyle hâlâ annesinin margarinini kullanmaktan utanıyor, her seferinde  -aslında çok eski bir kelime olmasına rağmen- başına yeni bir “yeni” eklenen ürünlere yöneliyor. Mümkün olsa sadece annenin margarini değil bizatihi annenin kendisi de değiştirilecek. Öyle ya siz hala eski annenizi mi kucaklıyorsunuz! Ve çocukluk yıllarımda duyduğum o ses: “Eskimiş çoraplarınızı atın jil geliyor”.

Şimdi radyodan bir ses geliyor kulağıma “at gitsin at gitsin, eskimişse at gitsin”. Bu atılan kim diye merak ediyorum ve anlıyorum ki atılan güya sevilen, âşık olunan kişi. Yine anlıyorum ki, esasında atılan kişi değil, bizatihi sevginin kendisi. Sevgi âdeta eskicinin seyyar arabasına düşüyor. Yakında dışarıdan şöyle bir ses gelirse hayret etmemek gerekir: “Sevgiler alırım, sevgiler satarım, hayda eskici geldi, eskiciii!”.

Önemli olan ne derdiyle yaşamak ne de ona derman aramaktır. “Lokman Hekim gelse yaram azdırır” diyen sanatçı ona yabancıdır. Zira unutmayı yol edinmiş bireyin “nazlı yârin hayali karşımda durur” sözüyle yüklenebileceği hiçbir anlam yoktur. Onun için önemli olan boşvermek ve unutmaktır:

Her gece her gece dağıtıyorum

Aşkları acıları dertleri tasaları

Boşverdim önüme bakıyorum

Çıkarıp üzerimdeki sıkıntıları

Bir birkirliye atıyorum.

Özel bir ifadeyle:

şehrin insanı, şehrin insanı, şehrin

bozuk paraların insanı, sivilcelerin.

Bir de dedemin anlattığı hikâye geliyor aklıma ve derin bir âh çekiyorum. Yoksa güle âşık olan bülbülün figanı da mı eskidi? Artık güle nâğme dizecek bülbüller de mi kalmayacak? İşte gül aşkının kanlı hikâyesi: Hocası talebesinden bir sarı gül ister. Talebe gül bahçesine gider, lakin bakar ki hiç sarı gül yok. Güllerin hepsi beyaz. Oracığa oturup, kara kara ne yapacağını düşünürken, bir bülbül gelir ve derdini sorar. Derdi dinleyen bülbül, çocuğa arkasını dönmesini söyler. Ben susunca gülünü al git der ve ötmeye başlar. Bir müddet sonra bülbül susar. Çocuk döner bakar ki gül sararmıştır. Gülü alır götürür hocasına. Hocası memnun olur, lâkin bir de pembe gül ister. Talebesi yine bahçeye gider, yine bülbül gelir ve derdi dinleyen bülbül, yine arkanı dön der. Uzun uzun öter. Ak gül pembeleşir, talebe pembe gülü alır, hocasına götürür. Hocası, pembe gülü getiren kırmızıyı da getirir der. Çocuk yine bahçeye gider, bülbüle derdini söyler. Bülbül derin bir âh çeker. Çocuk yine arkasını döner. Bülbül öyle bir figana başlar ki, çocuğun gözleri yaşa boğulur. Bülbülün feryadı bitmez de bitmez. En nihayet ses kesilir. Çocuk döner, bakar ki gül kan gibidir. Ancak bülbül yerdedir. Görür ki bülbül tırnağını bağrına takmış, bağrını yarıp güle kanını akıtmıştır. Yoksa şimdi bu gök kubbede bu sâdâyı aramak bir hâyâl midir?

Ağlayan biz miyiz, yoksa bülbüller mi? Matem gözyaşları, Akif’in kaleminden damlar tek tek! Feryat Akif’in mi bizim mi?

“-Eşin var, âşiyanın var, baharın var, ki beklerdin;

Kıyâmetler koparmak neydi, ey bülbül, nedir derdin?

0 zümrüd tahta kondun, bir semâvî saltanat kurdun;

Cihânın yurdu hep çiğnense, çiğnenmez senin yurdun”

Ötme bülbül ötme şen değil bağım.

***

Sevgili mi, en sevgili mi? Yoksa zaten sevgili en sevgili mi? Dile düşen sevgili, dildedir; göze düşen, gözde; gönle düşen, gönülde. Dile düşen dilden düşer: sözdedir; göze düşen gözden düşer: gözdedir; gönle düşen, gönül tahtının sahibidir, gönüldedir. Gönlü O yapar, gönül O’ndan gelir, gönül O’nun ateşi ve ışığıdır. Beşerî güzelliklerin âbideleri elbette dile düşer, uslanmaz deli gönlün Hakikati aramasının çığlığı olur, dinmek bilmez feryadı olur, ta ki gönül “olunca”ya kadar. “Ol” emrine mahzar olan gönül hakikatin dilsiz, hâl lisanıdır. Lisan-ı hâlden anlayanlar hemhal olanlardır. Sevgiliyi diline dolayan onun hamalı, sevgilisini gönlüne saran onun hemhali; hamallar sevgilinin mahkûmu, hemhaller ise yegâne Sevgili’nin meftunu.

Ol emrinin muhatabı Mevlana, bir meftun; nasihati, hemhaller için:

“Oraya gitme demedim mi sana,

Seni yalnız ben tanırım demedim mi?

Demedim mi bu yokluk yurdunda hayat çeşmesi ben’im?

Bir gün kızsan bana,

Alsan başını,

Yüz bin yıllık yere gitsen,

Dönüp kavuşacağın yer ben’im demedim mi?

Âşık, kalpten seslenir sevgiliye; kalpteki ayrılık ateşi, kelimelerden müteşekkil nadide zarflarla ulaşır sevgiliye. En güzel kelimeler, en güzel için seçilir, en güzel sıralama ile sunulur, Sevilen; Sevgilidir, O’nun olmadığı ülke sürgünler mekânıdır; sürgünden kurtuluş için Sezai Karakoç’un kelimeleri sevgilinin ayaklarına kapanır:

“Senin kalbinden sürgün oldum ilkin
Bütün sürgünlüklerim bir bakıma bu sürgünün bir süreği
Bütün törenlerin şölenlerin ayinlerin yortuların dışında
Sana geldim ayaklarına kapanmaya geldim
Af dilemeye geldim affa layık olmasam da
Uzatma dünya sürgünümü benim…
Sevgili
En sevgili
Ey sevgili”

Neredesin ey güzel,

Güzele benzeyen değil,

Kendisi güzel.

O güzele, Âşık Sefil Selimî için bütün gidişler güzel:

“Yar senin yoluna mayın dizseler,

Üstüne, aşkımla basar gelirim.

Parçalayıp yüzüm yüzüm yüzseler,

Derimi duvara asar gelirim.”

Ey şehri bedestene çevirip, beden pullayan bezirgânbaşı,

Her dem yeniden doğarız

Bizden kim usanası

Gülü gül ile tartıp,

Gülümse ey medeniyet.

Bülbülüm allar seni.

 

 

Kıbrıs’ta Çözüm mü, Çözülme mi?

 

Çoğumuzun ilgi ile takip ettiği, bilgi sahibi olduğu “Kim Milyoner Olmak İster” programı ilgi ile izleniyor. Sayın Kenan Işık’ın rahatsızlığına rağmen bazı sanatçı dostlarının yönetiminde yayın devam ediyor.

Geçenlerde yayınlanan ve yarışmacılara sorulan soruların cevap şıklarından birinde “Azerice” diye bir dil yer aldı. Programın asıl sahibi ve yöneticisi olmayınca bazı aksaklıkların ortaya çıkıyor. Azerice diye bir dil yok. Bakü’den bizi arayan dostlarımızın da, bu yanlış dikkatlerini çekmiş. Azeri Türkçesi ve Kırım Tatar Türklerinin Türkçeleri en kolay iletişim kurabildiğimiz örneklerdir. Eğer Azerice Türkçe dışında bir dil ise; bizler ve programda yer alan yöneticiler bu yabancı dili nasıl anlıyoruz?

Türki Cumhuriyetler sözü de yanlıştır. Türki Cumhuriyetler Türk gibi anlamına gelir ve soydaşlarımızı bir bakıma Türklükten dışlamadır. Soydaşlarımız da haklı olarak “biz Türk gibiyiz de, Türk sadece Anadolu’da mı yaşamış ve yaşıyor?” diye sorarlar.

Ayrı bir husus da, son programlarda cevap şıkları arasında bir çok kere Nazım Hikmet‘in ve Kazım Koyuncu‘nun isimlerinin geçmesidir. Türk Edebiyatında cevap şıkları arasına girebilecek başka hiç önemli edebiyatçı ve yazar kalmadı mı? Türk Edebiyatı eşittir Nazım Hikmet mi? Diğer isme gelince; küresel rüzgarların ve emperyalizmin yeni silahı olan, ideolojik kavganın yerini alan etnik tuzağın gereğine uygun olarak, bilerek veya bilmeden etnik müzik yapan Koyuncu’nun tabutunun üstüne örtülen siyah-kırmızı bayrak veya flama hala merak konusudur.

***

ABD başkan yardımcısı Biden Kıbrıs’ta hem Güney Rum Kesimini, hem de KKTC’yi ziyaret etti. Yaptığı açıklamada çözüm teklifi getirmediğini, sadece çözüme katkı yapmak istediğini söylüyor. Bu ne biçim katkıdır ki, Adada Rumları tek meşru hükümet kabul ediyor. Rumları memnun edebilmek için KKTC bayrağının olmadığı bir binada, KKTC Cumhurbaşkanı Sayın Eroğlu ile görüşme yapılıyor.

Kıbrıs’ta Türk varlığını kabul etmeyen bir anlayış, barışa ve çözüme katkı yapamaz. Eğer sorunun çözümünü sözde dost ve müttefik ABD’ye havale ettiysek işimiz çok zor… Soma faciası ve kısır iç siyasi çekişmeler, Kıbrıs’taki tehlikeyi adeta örtüyor. Sayın Başbakan Köln’deki mitingde! bu milli meseleye temas edip etmeyeceğini bilemiyoruz. Ancak onun bu ara tek ilgi alanı Cumhurbaşkanlığı seçimidir.

Kıbrıs’tan askerini ve antlaşmalara rağmen siyasi ağırlığını çeken Türkiye, Anadolu’da zor durumda kalır. Kıbrıs’tan çekilen Anadolu’dan da çekilir! Acaba hem Kıbrıs hem de Anadolu, böyle mi demokratikleşecek?

21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü Balkanlar ve Kıbrıs Araştırmaları Merkezi güzel hizmetler veriyor. 1974 Barış Harekâtından sonra garantör bir devlet olarak Türkiye’nin Adaya müdahalesi Atina’nın yargı kararlarına göre haklı bulunuyor. Maraş topraklarının %90’ının Türk Mülhak Vakfı’nın malı olduğu belgeliyken Maraş açık artırmaya çıkarılmamalıdır. Barış harekatından önce ve sonra hunharca öldürülen, mal ve mülklerine el konulan soydaşlarımızın hesabı sorulmalıdır. Bu hesabı bugüne kadar soramayanlar sorumludur. Sorunun tartışmasını AB zeminine taşınmasını seyretmek daha büyük bir yanlışlıktır. Sayın Hüseyin Macit’in de belirttiği gibi, BM Güvenlik Konseyi Daimi Üyesi Rusya ve Çinde soruna burunlarını sokmak için hazır beklemektedirler.

Kıbrıs’ta barış ve çözüm bahane edilerek ABD milli menfaatleri yolunda gaz ve petrolden aslan payını almaya çalışmaktadır. Adalet, insan hakları ve egemenliğe saygı önem taşımıyor.

Biden siyasi geçmişi ile her konuda Türk düşmanlığı ile öne çıkmış bir siyasetçidir. Kendisinden fazla bir şey beklemek aşırı iyimserliktir. Milli meseleler devlet politikası gerektirir. Her iktidara gelen kendi kafasına göre hareket edemez. En azından son 200 senelik yakın tarihi inceleyelim ve ders alalım.

 

 

Rabia ya da Müslümanın Dört Vasfı (3)

0

İlim sahibi olmak

Kur’an-i Kerimin ilk vahyi

“Yaradan Rabbinin adıyla oku”

Peygamberimiz başka bir hadisinde

“İlim Çin de dahi olsa öğreniniz” buyuruyor

Müslüman’a cehalet yakışmaz.

Bu asır artık teknoloji asrıdır.

Teknolojide ilimle olur.

Müslüman teknolojiyi sadece tüketen değil

aynı zamanda üreten olmalıdır

Pazar olmadan çıkıp, patron olmalıdır

Kur’an vahiy mahsulü bir kitaptır.

Bilim ilerleyip teknoloji geliştikçe

İslam’ın anlaşılması da anlatılması da kolaylaşıyor

Vahiy, ses ve harften uzak olmakla beraber

Peygamberimizin kalbinde harfe, dilinde sese dönüşür.

Cep telefonundan mesaj göndermek; yâda almak gibi.

İlk vahiy miladi 610 yılında Ramazan ayının

Kadir Gecesinde Hira Dağı’nın Nur Mağarasında nazil olmuştur.

İlk vahiy Alak Suresi’nin ilk beş ayetidir.

“Yaradan rabbinin adıyla oku” diye başlamaktadır.

İlk vahyin bu şekilde başlamasında dört tane önemli husus bulunmaktadır.

1 – İslam dininin eğitim ve bilime verdiği önemi gösterir.

2 – Cinsiyet ayrımı yapmadan kadın erkek herkesime hitap eder.

3 – Dini ve dünyevi bilgi ayrımı yapmadan bütün ilimleri kapsar.

4 – Ne okursan oku; Allah (cc)ı unutmadan oku ki öğrendiklerinle insanlara faydalı olasın.

Allah (cc)ı unutarak okursan dinamiti bulursun ama baraj yapmak için değil balık tutmak için kullanırsın.

Kur-an’ı ibadet için değil para kazanmak için okursun,

Doktorluğu sağlık hizmeti için değil ticaret için yaparsın,

Hukuku adalet için değil menfaat için kullanırsın,

Okumazsan cahil kalır istismara açık olursun,

Altını madeni bilmez teknolojiden anlamaz

bir gemi altını bir gemi patatesle takas edersin,

Sömürülürsün.

Hayatın yokluk, kıtlık ve açlık ve sefalet içerisinde geçer.

Bugün gelişmemiş yâda az gelişmiş ülkelerin sıkıntısı budur.

Sonra Allah neden onlara çok bize az veriyor diye sızlanır durursun.

İlim cehaleti yok etmek suretiyle her türlü bataklığın kökünü kurutur.

Her türlü istismar ve sömürüyü önler.

Gelişmeyi ve güçlü olmayı sağlar.

Devam edecek

 

 

Damarları 19.yy’da Donmuş Adamlar

 

Geçmiş zamanın şan – şöhret hikâyeleriyle gevişlemek günden ve gelecekten nasipsizlenmeye delalet eder. Osmanlı’nın Kuruluşunu, Rumeli’ye çıkışını ve Timur sonrası toparlanışını es geçenlerin gözünde İstanbul’un Fethinin neyi sembolize ettiğini anlamaya çalışır dururum. Öyle ya İznik dinî açıdan daha önemli bir şehirdi ve 1331’lerde fetholundu. Yavuz’un Mısır Seferiyle alınan Antakya da Hıristiyanlık için İstanbul’dan geri değildi. Ya Kudüs? Niçin Kudüs’ün Fethinin 497.Yıldönümünü kutlamıyoruz mesela? 3 yıl sonra 500’lenecekken hazır.

Sonra bu İstanbul’un düşüşü var (13 Kasım 1918) ve Millî Mücadeleyle birlikte Mustafa Kemal’le tekrar kurtuluşu (6 Ekim 1923) var; neden kutlanmaz? Aslında İstanbul bahanedir, siyasal İslam sembolizmi şahanedir; damarları 19.yy’da donmuş adamların bu halde 21.yy’a hitap edebileceklerini zannetmeleridir temel mesele.

Osmanlı devlet ve millet ruhunun pörsüdüğü; bu yüzden Osmanlıcılık gibi, Mehteran gibi, Fetih Kutlamaları gibi şeklî sembolizme can simidi gibi sığınılan yüzyıldır 19. yüzyıl. Dinin Direklerarası’nda ortaoyunu haline geldiğinden bahsetmiyorum bile.  İlber Ortaylı İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı derken Manas Destanı gibi günümüzde de devam edegeldiğini mi ironilemişti acaba?

Toplumsal yozlaşma, sistematik torpil ve rüşvet, bürokratik ihanet, acıtan / sancıtan dünya gerçeklerinden kaçmak için dinî teşekküllerin manevî tütsülü toplu nefis seanslarına hicret, efsun ve esarettir 19’uncu yy. Ve 20.yy’a geçişimizi sağladığı için sevmezler Atatürk’ü, okumazlar Mehmet Akif ile Muhammed İkbal’i. Dinin şeklinin özünün yerini aldığı ve zamanla özü temsil edenlerin şekli put haline getirenlerce tekfir edildiği bir demdir o bitmeyen asır. Siyasî – dinî ritüeller karnınızı, evrâd u ezkâr maneviyanızı doyurur / doldurur gider; siz de “ol”dum (big bang) dersiniz. Eeeee, şimdi n’oldi?

Sizin bakkal dükkânınız var; köhnemiş. Bir zamanlar iyi iş yapmış ve dedenizin dedesinin zamanında iyi iş yapan bir yerdeymiş. Fakat marketçilik çoktan almış yürümüş; yazar kasasıyla, barkodlamasıyla, vitrinleriyle, soğutmasıyla, ışıklandırmasıyla vesair. Hatta süper market gibi rüyanızda bile rekabet edemeyeceğiniz süper ticarethaneler varmış. Neymiş iddianız; bakkaliyenin bereketinin mübarekliği, Allah’ın inayeti, Peygamberin yada evliyaullahın himmeti ile süpermarketin önüne geçmek. Çözüm / Çıkış nedir peki?

1-) Dinî şekilciliğin kitle hipnozundan çıkacaksınız.

2-) Hastalığınızı kabul ederek seküler doktorlara / sosyologlara görüneceksiniz.

3-) Takvim ve saatlerinizi güncelleyerek 19.yy’ın kafa karışıklığını ve kitabî kılıflı işret alışkanlığını bırakacaksınız.

4-) Realist makinalarla dünyanın fotoğrafını çekeceksiniz.

5-) Ve işe sıfırdan başlayacaksınız: “Oku! Yaradan Rabbinin adıyla oku!” O insanı neyden yaratmıştı?

Ki Süper Güç olabilesiniz.

 

 

1299’dan 1919’a

 

Öyle bir zamana geldik
Küfrün adı iman oldu
Doğru dürüst gider iken
Hakkın yolu duman oldu

Aşık Mahzuni Şerif 

Öyle bir zamana kaldık ki, hayat bir değirmen taşı “fikir” ise öğütülen bir zerre. Kavramların içi boşaltılmış, geride kalan kabuğuna cila üstüne cila yapmaktayız. Boş tenekeleri yaldızlayarak buna değer atfetmeye çalışmaktayız. Bu yetmezmiş gibi bilimsel yorumlar getirmek suretiyle ortaya bir değer koymaya çalışmaktayız.

Zaman, zaman bende kendimi bundan alamıyorum. Bundan insanın kendisini kurtarması pekte kolay gözükmemektedir. Zira insanın yaşadığı toplumu bir akvaryuma benzetirsek, içindeki suyun özelliğinden kendimizi arındıramıyoruz. Her şeyi kirlettik, değer yargılarımızı yozlaştırdık. Bu gidişata kıyamet alameti dersek haddi aşmış mı oluruz bilemiyorum. Bu yalnız ülkemizin değil bütün insanlığın ortak problemi.

Hangi temel meseleyi ele alırsak alalım hepsinde aynı durum. Din, adalet ve merhamet sonucunda oluşan vicdanı doğruyu anlamadır. Kur’an okuyoruz. Genelde anladığımızı zannediyoruz. Amma aslında merhamet ve adaletten doğmayan kararmış vicdanın esir’i oluyoruz. Boko Haramı,  Talibanı ve El Kaideyi İslam’ın neresine yerleştirebiliriz.

Bu halin yalnız Müslümanlara ait bir hastalık olduğunu söylemek Müslümanlara yapılacak en büyük haksızlıktır. Din adına ahkâm kesenler, Hıristiyan’ı, Budist’i, Musevi’si vesaire sonuçta hepsinde bu hastalık mevcut. Siyonizm,Tüccar Papalık, Myanmar’da Budistler tarafından yapılan zulümleri unutmak mümkün mü.

Siz adalet ve merhameti bir kenara bırakırsanız ben vicdan sahibiyim diyemezsiniz. Doğru vicdan olmayan yerde en büyük insanî değer olan ilimden ve ahlaktan bahsedilemez.İt izi ile At izi birbirine karıştı sözü her halde bunun içindir.

1299 ruhunu anlamadan, 1919 ruhunu anlamamız mümkün değildir. Kayı boyu bizimde devletimiz olsun diye Ulu Osmanlı Devletini kurmadı. Devlet olmak külfet ister. Nimetlerin paylaşıldığı yer değildir.

19 Mayıs 1919 Türk’ün var oluş tarihidir. Can ve namus uğruna varlık ve yokluk mücadelesinin başlangıcıdır. Her ne kadar adına BAYRAM da dense 19 Mayıs’ı böyle anlamak fikri hatadır. 19 Mayıs bir ruhtur. Yeni yetişen nesle anlatmamız gereken budur. Bu kahramanlıkları, yalın olarak ele almak geleceğimize yapılacak en büyük kötülüktür. Çekilen sıkıntıları, fedakârlıkları, içte ve dıştaki ihanetleri unutmaktır.

Bosna Hersek’te Ayşe RASTO isimli Goralı bir Türk’ün dedesinin bana sorduğu soru karşısında göz yaşım boğazıma düğümlenmişti. Yaşlı Goralı’nın bana sorduğu “Biz burada niçin yalnız bıraktınız” sözü beni derinden yaraladı. Bana ikram edilen Türk kahvesi fincanını önümdeki tablaya koyarken bir an daldım ve gerilere gittim. Dedeye ancak şunları söyleye bildir. “Beni öyle bir zamanda yakaladılar ki bir taraftan sırtlanlar, bir taraftan fırsatçı çakallar üzerime saldırdılar. Ben ancak gövdem olan Anadolu’mu kurtarabildim. Türkiye Cumhuriyeti Devletini kurabildim. Sizleri hiçbir zaman unutmadım.” Dedim. Yaşlı Goralı’nın gözünden iki damla yaş sakallı yanaklarına aktı.

19 Mayıs’ı sade Gençlik ve Spor Bayramı olarak değil,  ben böyle bir ruh ile anlamaya çalışıyorum. Gençlerimizin de böyle anlamasını âcizane temenni ediyorum. Bu aziz vatanı bize emanet eden şehit ve gazilerimizi rahmet ve minnetle anıyorum. Saygılarımla.

 

 

Kanuni Sultan Süleyman’a Fransa Kralı’nın Mektubu ve Kanuni’nin Cevabı

 

Osmanlı ordusunun İstanbul’a gelmesinden bir müddet sonra, Avusturya, Macaristan üzerindeki haklarını yeniden tekrarlamaya başladı. Bu arada, Osmanlı Devletine bağlı olan Macaristan kralı Zapolya, gizlice Arşidük Ferdinand’la anlaştı. Bu ihaneti öğrenen Padişah: “Bu krallar, Tanrı ve insanlar önünde utanmadan şükranlarını ve yeminlerini bozduklarına göre taç taşımaya layık değiller.” diye öfkelenip bağırdı. 1543 yılı bahar ayında, Avrupaya sefer için yeniden hazırlıklar yapılması emrini verdi. Büyük bir ordu ile sefere çıktı.

Manastır Rahibinin Haçlı Komutanlarına Mektubu

Osmanlı ordusu hedefe ilerlemeye devam ediyor, ağır ağır ilerliyordu. Ordu Hıristiyanların oturduğu bir yerleşim bölgesinden geçiyordu. Askerlerden biri, izinsiz olarak yakındaki üzüm bağlarından üzüm kopardı ve yerinede içinde para olan keseyi bağladı. Bunu gören Hıristiyan köylü, teşekkür ederek komutana bildirdi. Padişah Kanuni de durumu öğrenince, haram lokma yiyen askeri ordudan attı. Bu yerleşim bölgesinde bulunan Manastırın Rahibi, bu olayı duymuştu. Rahip, Manastırdaki rahibelerin ellerine testi verip, ordunun geçtiği güzergahtaki çeşmeye suya gönderdi ve Osmanlı askerlerinin çeşme başındaki rahibelere bakmadıklarını gördü. Bunun üzerine Manastır Rahibi,Haçlı komutanlarına, gördüklerini ve yaşadıklarını anlatan bir mektup gönderdi. Mektubunda şöyle diyordu:

” Ey Haçlı Komutanları!…

Siz bu ordu ile nasıl başa çıkabilirsiniz? Bu insanlar, canlarına ehemmiyet vermiyorlar. Çünkü, Allah yolunda, komutanları emrinde çekinmeden can veriyorlar. Biliyorlar ki, gidecekleri yer cennettir.

Kadına kıza ehemmiyet vermiyorlar, Yanlarına gönderdiğim rahibelere sırtlarını döndüler.

Mala, mülke ehemmiyet vermiyorlar, bütün mal ve mülklerini terk ederek cihada çıkıyorlar. Herkese karşı iyi davranıp, kimseye zulmetmiyorlar.

Ey Haçlı Komutanları!….

Siz onlarda ki bu hasletleri ortadan kaldırmadan karşılarına çıkmayınız. Eğer onlarla savaşma kalkarsanız, binlerce askerinizin canına mal olacak acı bir tecrübeden başka bir şey elde edemezsiniz…”(1)

Kanuni Ağustos 1543 de Pojega, Nana, Valpo, Pec, Estergon şehir ve kalelerini işgal etti. Budin’in emniyeti için bölgedeki kaleleri zaptederek güvenliği temin etti. Bu sıralarda Alman imparatoru Şarlken, Osmanlı Devleti ile ittifak halinde olan Fransa’ya karşı da boş durmuyor, karadan ve denizden saldırıyor, Fransa kralını huzursuz ediyordu. Fransız Krallığı, ozaman Osmanlı Sultanını, dünyadaki en büyük hükümdar olarak görüyordu.  KralFransuva herkese, Avrupa devletlerinin bağımsızlığını sağlayan ve güven altına alan tek gücün, Kanuni Sultan Süleyman olduğunu söylüyordu. Fransız Osmanlı ittifakı, Osmanlılara Avrupa seferlerinde büyük yarar sağlamış, bu nedenle Avrupa Hristiyanlığı parçalanmış, Papa ve Şarlken’in tasarladıkları haçlı saldırıları önlenmişti. Şarlken’in karadan ve denizdenyine  tecavüzlerini artırıyordu. Fransız kralı da, Kanuni Sultan Süleyman’a bir mektup göndererek durumunu arz etti ve yardım için yalvarmaya başladı. Kral mektubunda Kanuni’ye şöyle diyordu:

“Ey yedi iklimin padişahı, dünyanın sığınağı yiğitlik membaı, ey şahım! Benim halimden haberdar ol ve bu gönlü yaralıya lütuf merhametini gönder. Senin gibi bir dünya hükümdarı yok. Başka hükümdarlar senin kapında ancak kapıcı olabilirler. Sen Şaha ben bütün gönlümle itaat eyledim. Senin kullarına dostum, düşmanlarına da düşmanım. Ben kendi halimce França ülkesine Şah bulunuyorum. Puta tapan Hristiyanların sığınağıyım. Siz Cihan Şahına durumumu anlatmak gerekirse, şunu beyan ederim ki, benim neslim Nuşin-Revan’a çıkar. Bizim aramızdan bir kötü talihli adam (V. Carlos), aslı cuhut ve mel’un birisi, Çasar oldum deyü ortada dava kılıp, bu hile ile yüksek payelere yol buldu, ey Şah! Ben de bu hali görünce yanıma nice asker, kul topladım ki, varıp onunla savaşayım. Onu, o kötü adamı ortadan kaldırayım. O, Çasarlık havasıyla bu tarafta dünyayı kargaşaya verdi ve Ungurus vilayeti tarafında Alaman vilayetinin kaim-makamı olankardeşi Ferendoş (Ferdinand), oradaki adem oğullarının ızdırap çekmelerine sebep olup, kendilerinin vücutlarını bu dünya yüzünden kılıçla ortadan kaldırmak gerekir. Bu vacip olmuştur. Siz cihan padişahının kapısından şu beklenir ki, Avrupa’da kötü hükümdarları saldırıları ile bertaraf eden Hayrettin Paşa, donanma gemileri ile bu tarafa gelip yardım eder ve Ungurus tarafında da Padişah hazretleri savaşa girerse düşmanın fesadı, kılıç ile ortadan kaldırılmış olur ve dünya yeniden eski parlaklığına kavuşur. Bunda şüphe yoktur.”(2)

Fransa Kralının isteği ve durumu, dikkatle gözden geçirilir. Sonunda Kanuni, cihat ve gazaya karar verir. Hatta gelen Fransız elçisine: “Fransız hükümdarlarının verdiği söz kutsaldır, Fransa kralına verdiğim sözden dönersem onurumdan yitirmiş olurum ve onurum, dünya alemin tüm zenginliklerinden daha değerlidir.” der.(3) Fransa kralına yazdığı mektubu, elçiye verir. Kanuni Sultan, Fransa kralına yazdığı mektubunda şunları söyler:

“Sen, Fransa krallığının kralı olan François, sana elçin Paulin aracılığıyla benden istediğin donanmayı gönderiyorum; adamlarla ve cephaneyle birlikte amiralim Hayrettin’e senin uygun gördüğün yerde savaşmasını ve bana itaat ettiği gibi sana da itaat etmesini emrettim. Umuyoruzki, isteklerini yerine getirdikten sonra donanmamızı İstanbul’a iyi durumda geri yollamaya özen gösterirsin. Eğer Şarlken’e en büyük düşmanın gözüyle bakarsan ve ordularım ona ait toprakları altüst ettiği zaman sana getirecek olduğu görünüşte doğru önerilere kanmayacak olursan senin de, benim de dileklerimiz gerçekleşmiş olacaktır.”(4)

1-Kanuni Sultan Süleyman-Kemal Arkun-Akademisyen Yay.-İst.2009-S.306-307

2-Muhteşem Süleyman-Özlem Kumrular-Kitap Yay.-İst 2007-S.22-23

3-4-Barbaros Kardeşler-Fırtınanın Oğulları-Jean Louis Belachemi-Çev.NihatÖnol-Opsilon Yay.-İst.2006-S.352

 

 

Bir Varmış, İki Yokmuş

 

Yanımızda olması mümkün olmayan kişilere ihtiyaç duyarız

Hep.

Ondan mı böyle dibe vuruşlarımız?

*

Bana kimse çocukken masal anlatmadı

Sahi ya benim hayatımın en güzel masalı sensin

*

Ya masada duran sigaram ol, yada sigarayı yakan çakmağım

Her türlü buluş benimle

*

Ben doğmamış çocuklarımızı bile özledim

Senin sesin atlı karınca

*

Bir gün gelecek

Adının geçtiği yerde içim titremeyecek

*

Umut tek taraflı şey kimsenin duyamadığı, kimsenin göremediği

Ve sevginin en güzel ispatıdır güven

*

Hadi hepsini geç, hepsini boşver de

Ailelerimizin ismi davetiyemizde ne güzel dururdu

 

 

Çok Yazık

 

Ulusça yastayız. Tarihimizin en büyük felaketlerinden birini yaşadık. Büyük acı, yüreklerimizi tarifsiz kederlerle yaktı. Tüm şehitlerimize Allah’tan rahmet, eş çocuk ve yakınlarına sabırlar diliyoruz.

Haber duyulur duyulmaz Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanı sayın Taner Yıldız olay yerine ulaşarak, krizin ve sıkıntıların en aza indirilmesi için hukuki, idari ve sosyal açıdan gerekli tüm tedbirlerin sür’atle alınmasını gerçekleştirerek duruma el koydu.

Aile ve Sosyal Yardım Bakanlığı, Genel Kurmay Başkanlığı, Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı (AFAD), Kızılay, Sağlık Bakanlığı elemanları ve merkezi yardım yetkilileri orada göreve başladılar.

Kriz masasını yöneten sayın Bakan; yetkililerden, sorumlulardan aldığı bilgileri kısa aralıklarla habercilere ve Somalılara açıkladı.

Sayın Bakanın konuşma üslubu, beyanları fevkalâde yumuşak, özenli, dikkatli, ölçülüydü. Görevi süresince sakin, şevkatli ve uygar tavrından hiç ayrılmadı.

Böylece hemen her saat başı bilgilendirmeye devam ederek yanlış, uydurma, kötü maksatlı haberler yayılmasına büyük ölçüde mâni oldu.

Cumhurbaşkanımız, T.B.M.M. Başkanımız, Başbakanımız ve muhalefet partilerimizin sayın Genel Başkanları, kısaca devletin bütün yetkilileri ve görevlileri programlarını iptal ederek olay yerine geldiler.

Tüm yetkililer, yaşanan büyük üzüntünün yaralarını sarma konusunda Somalıların yanında yer alacaklarını, her ne gerekirse acilen yerine getirilmesine yardımcı olacaklarını beyan ettiler.

Soma’yı ziyaret eden sayın C.H.P.  Genel Başkanı ve yetkilileri, maden faciasının mağdurlarına vâkur ve sağduyulu yaklaşımıyla metânet diledi. Yaraların sarılmasına devlet ve milletçe elbirliğiyle özen ve çaba gösterileceğine, suçluların, sorumluların ortaya çıkarılması için her türlü ve her kademede takipçi olacaklarını ifade etti.

M.H.P. Genel Başkanı sayın Devlet Bahçeli ve beraberindekiler; Somalılara, duydukları derin üzüntülerini bildirdiler. Ülkemizi yasa boğan bu elim kaza nedeniyle şehitlere rahmet, ailelerine sabır ve başsağlığı dilediler.

Sayın Devlet Bahçeli engin devlet tecrübesiyle, çok önemli bir mesaj daha verdi; “Kriz nedeniyle yapılacak haberlerin, Soma’daki devlet görevlilerinden alınmasını önererek, yalan ve gerçek dışı haberlerden kaçınılmasına işaret etti”.

Uyarının ne kadar doğru ve yerinde olduğu kısa sürede belli oldu.

Bir bölüm medya yazarları sandıkta bir türlü yendiremedikleri Başbakanı, Soma faciası üzerinden yıpratmak, çürütmek ve itibarsızlaştırmak için pek çok gerçek dışı haber ve oyunları gerek yurt içinde gerekse yurt dışında gene sergilediler. Bu durum karşıt görüşlü diğer medya tarafından kamuoyuna duyuruldu.

Bu konuda  (A haber T.V.)’nin filme alarak tespit ettiği ve halka sunduğu kayıtlarda, “Soma halkını kışkırtarak eylem yaptırmak isteyen” örgüt mensuplarının nasıl çalıştığını görüntüleyen sahneleri üzülerek izledik.

Gene, Soma T.V.’de kandırılarak, yalan ifadelerle konuşturulan adamın sürekli tutarsız açıklamalarını hayretle seyrettik.

Soma ziyareti esnasında sayın Başbakanı bir grup provokatörün protesto etmesi ve bu arada konvoydaki bir aracı tekmeleyen kişinin, polislerce tesirsiz hale getirilmesine rağmen, sivil elbiseli bir zât tarafından tekmelenmesinin de gereksiz  bir davranış olduğunu söylemeliyiz.

Ayrıca bir büyük gazetenin köşe yazarlarının, Türk örf ve ananelerine, geleneklerine hiç yakışmayan yazıları ve söylemlerini anlamak, mümkün olmamıştır.

Vefat eden kömür işçilerimize Allah’tan  rahmet dilemeleri gerekirken, onları çiğ, sığ ve ham sözleriyle  anarak herkesi şok eden bu kişileri  inşaallah, Yüce Allah ıslah eder.

 

 

Deprem Gerçeği ile Yeniden Yüzleşmek

 

Deprem…Yıkıcı, yok edici deprem…Marmara bölgesi yine önemli bir Depremle daha sarsıldı. Gökçeada açıklarında ki deprem ABD verilerine göre 7.2, Türkiye açıklamalarına göre ise 6.5 şiddetindeydi. Ama her halükarda bir Deprem gerçeği daha gözler önüne serildi. Bu Depremi canlı olarak yaşadık. Tıpkı 17 Ağustos 1999 Marmara Depremini yaşadığımız Gebze’de.

Depremi unutmuştuk… Deprem gerçeğini biraz ıskalamıştık. Bize bir kez daha Deprem gerçeğini hatırlattı. Bütün Medya Kuruluşları deprem gerçeğini yeniden gündeme getirdiler. Depremi unutmamamız gerekiyor. 1999 Depremiyle ilgili fazla bir şey yapılmadı.

DEPREM GERÇEĞİNİ UNUTMAYALIM

Deprem gerçeğini hiçbir zaman unutmamalıyız. Deprem felaketi sürekli hatırlanmalı, depreme hazırlıklı olunmalı. Özellikle Marmara Bölgesi ve İstanbul depreme hazırlıklı olmalı. Deprem gibi büyük felaketler gibi ders ve ibret alınacak acı olaylar unutulmamalı. Sanki 15 yıl önce sanki deprem felaketini yaşamadık. İnsanlar enkaz altında kalmadı. Gebze’den bile Türkiye bir gün sonra haber alabildi. Devlet kurumlarının tümüyle iflas ettiğini, her şeyin çöktüğünü, on binlerce insanın enkaz altında günlerce kurtarılmayı beklediğini sanki hiç yaşamamışız. Evlerimize giremediğimiz o çok sevdiğimiz binalarımızın ve iş yerlerimizin yanından geçemediğimiz günler. Yakınlarımızı enkazdan çıkarmak için ellerimizle toprağı kazıdığımız o acı günler. Sanki hiç yaşanmadı?

Deprem gerçeğini unutmamak gerekiyor. Deprem felaketinden ders ve ibret almak için bütün kurum ve kuruluşlar hazırlık yapmalı. Acil eylem planları olmalı. Sanayi ve doğalgaz yangınlarına, kimyasal depoların çevreye yayacağı zehirlere karşı önlemler alınmalı ve planlar yapılmalı.

UNUTULAN GERÇEKLER

Marmara Depreminde unutulan çok önemli gerçekler var. Bugün ölü sayısını bile doğru bilemiyoruz. Resmi verilere göre Marmara Depreminde 17.465 kişi öldü. 24.734 kişi yaralandı, 89.862 bina yıkıldı, 103 bin 651 binada orta hasar, 113 bin 899 binada az hasar meydana geldi. Bu veriler ışığında toplam 30 bin konut kullanılmayacak hale geldi. Bu veriler Türkiye ekonomisinin %5’ine tekabül etmekte. Gebze bölgesinde 1.237 konut ve 191 iş yeri yıkıldı veya ağır hasarlı hale geldi. Gebze bölgesi depremden ciddi anlamda etkilendi.

DEPREM MÜZESİ YAPILSIN

Marmara Depreminin 9 uncu yılında Kocaeli Büyükşehir Belediyesi tarafından Deprem filmi yaptırma kararı alınmıştı. Bunun için 200 Milyar liraya yakın bir para harcanmıştı ama tıpkı deprem gibi film ortada yok, belediyenin paraları uçtu.. Deyim yerinde ise, Kocaeli Büyükşehir Belediyesi Deprem filmi, enkazın altında kaldı.