16.6 C
Kocaeli
Pazar, Temmuz 26, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 881

Türkiye’de Etnik Gruplar Daima Tartışma Konusu Olmuştur.’

 

Oğuz Çetinoğlu: Türkiye’deki etnik gruplar daima tartışma konusu olmuştur. Bu konuda araştırma yapan Öğretim üyesi rahmetli Şaban Kuzgun’un ilgi çekici bir hayat hikâyesi var değil mi?

Prof. Dr. Kenan Erzurumlu: Prof. Dr. Şaban Kuzgun (1950-2000), Samsun Çarşamba doğumlu olup Çerkez asıllıdır. Türk milliyetçiliği ülküsüne gönül vermiştir Prof. Dr. Hikmet Tanyu ve Prof. Dr. Mustafa Kafalı’nın öğrencilerindendir. Prof. Dr. Şaban Kuzgun, 14 Mayıs 2000 Kayseri’de ‘şüpheli bir kazaya‘ kurban gitmiştir (?). Ekipte bulunan Prof. Dr. Salim Cöhçe’nin anlattıkları dikkat çekicidir: ‘MGK, bir ara bir takım yetkililerin bu çalışmaya karşı olduğunu belirtti. Önce üzerimizde baskı bile kuruldu. Bizim öğrencilerimizi Erzincan’da şurada burada tutukladılar. Rahmetli Vali Recep Yazıcıoğlu devreye girdi ve bizi destekledi. Sonra Prof. Dr. Şaban Kuzgun, Ankara’da MGK yetkilileriyle görüştü. Onları ikna etti. Nihayetinde üzerimizden bu baskı kalktı. Çalışmalarımıza Şaban Kuzgun’un bir trafik kazasında şaibeli bir şekilde ölmesine kadar devam ettik.’

Çetinoğlu: Araştırmanın niçin yapıldığı, neden durdurulduğu belli mi?

Erzurumlu: Dinî kimliklerin araştırılması maksadı ile başlayan çalışmaların etnik kimliğe niye yöneldiği de kesin olarak bilinmemektedir.  Özellikle bazı etnik gruplarda tespit edilen farklılıklar dikkat çekicidir. Söz gelimi Kürtler için: 3.000.000 civarında olan bu gruba Zazalar da dâhil edildiğinde 9.500.000; Çerkezler için 2.5000.000; Gürcüler için 1.000.000 rakamı verilmiştir.

Millî Güvenlik Kurulu’nun araştırmayı niçin durdurduğu hususları tartışmalıdır. Öte yandan, araştırmanın sonuçlarının, sadece Malatya’daki yayınevi baskını dosyasında bulunması -yani, yayınlanmamış olması- dikkat çekicidir.

2007 yılında Milliyet Gazetesi’nin Konda Araştırma Şirketine yaptırdığı ve şirketin 47.958 denekle evlerinde yüz yüze yaptığı bir anket neticesinde: Türkiye’de Türk % 84,5, Çerkez  % 0,19, Gürcü: % 0.08, Kürt: % 8,61, Zaza: % 0.41, Arap: % 0,75 bulunmuştur.

Ali Tayyar Önderin 2007’de 25. baskısı yapılan ‘Türkiye’nin Etnik Yapısı‘ adlı eserinde, Türklerin oranı % 90 iken, Kürt  % 6,76, Zaza % 1,08, Arap % 1.08, Çerkez % 0.41 bulunmuştur. Diğer etnik gruplar daha düşük oranlardadır.

Çetinoğlu: Konu ile ilgili güvenilir rakamlar vardır mutlaka…

Erzurumlu: Cumhuriyet döneminde, azınlıklara dâir en ciddî kayıtlar 1927-1965 yılları arasında yapılan nüfus sayımlarıdır.  Bu dönemde, vatandaşlarımıza -Osmanlı’dan gelen bir alışkanlığın devamı olarak- etnik köken, ana dil, evde kullanılan ikinci dil gibi sorular yöneltilerek tespitler yapılmıştır. Etnik kökenlere göre değerlendirmede, Türkler, her zaman için % 90’rnın üzerinde bulunmuştur. DİE’ye göre, 1945-1965 yıllarını kapsayan 20 yıllık dönemde anadillerinin Türkçe olmadığını belirtenlerin oranı % 10,1’den  % 9’a düşmüştür. (1965 yılı için anadillerinin Kürtçe olduğunu ifade edenlerin oranı % 7’dir.) Öte yandan bu kayıtların tamamına ulaşmak bugün dahi mümkün değildir. (Yapılacak çalışmalar özel izine bağlıdır.)

 

Ali Tayyar Önderin tespitlerine göre; 1996 yılı itibarıyla Türkiye’nin etnik yapısı şu şekildedir: Türk % 90.06; Kürt % 8.61; Zaza % 0.41;. Arap % 1.08; Çerkez % 0.34; Laz % 0.27’dir.

Aşağıdaki tabloda Türkiye’deki etnik grupların araştırmasına yönelik çalışmaların sonuçları özetlenmiştir.

DEĞİŞİK ÇALIŞMALARLA BELİRLENEN TÜRKİYE’DEKİ ETNİK GRUPLAR

 

 

ETNİK GRUPLAR (?!)

 

Prof. Dr.

Şaban Kuzgun

(2000)

 

Peter

Alford Andrews (1)

(1999-2001

 

Ali Tayyar

Önder

(1996)

 

 

Konda

(2007)

 

Nurcan Kaya

(MRG)

US Center

for World

Mission

(USCWM)

(2008)

 

Türkler

% 77,9

% 86,21

% 90.06

% 84,5

 

% 72,28 (3)

Kürtler

% 18,58 (4)

% 8,36

% 6,76

% 8,61

% 10 – 23

% 20,8 (4)

Zazalar

% 0,53

% 1,08

% 0,41

 

Çerkezler

% 3,68

% 2,14

% 0,34

% 0,19

5.400.000

% 1,22

Gürcüler

% 1,47

 

?

% 0,68

600.000

% 0,2

Boşnaklar

% 2,94

 

?

% 0,06

 

% 0,13

Araplar

% 1,28

% 1,63

% 1,08

% 0,75

 

% 2,47

Arnavutlar

% 1,91

 

 

 

 

 

Lazlar

% 0,11

% 0,02

% 0,27

 

750.000-

1.500.000

 

Hemşinliler

% 0,019

 

 

 

 

 

Pomaklar

% 0,88

 

 

 

 

% 0,44

Romanlar

% 1,03

 

 

 

2.000.000-

5.000.000 (?)

 

Rumlar

% 0,022

 

1.800

 

16.000

5 0,018

Ermeniler

% 0,8

 

60.000

 

60.000

% 0.01

Süryaniler

 

 

 

 

15.000

 

Yezidiler

 

 

 

 

500

 

Diğerleri

 

% 1

 

 

 

 

Aleviler

% 15

 

 

 

% 10-33

 

Caferîler

 

 

 

 

3.000.000

 

Hıristiyanlar

 

 

 

 

4-6.000 (2)

 

Yahudiler

20.000

 

25.000

 

23.000

% 0,017

(1) Etnologue data from: ‘Languages of the World’ tarafından hazırlattırılmıştır.    
(2) Ermeniler ve Rumlar hâriçtir.       
(3) Azerbaycan Türkleri ve Gagauz Türkleri dâhil edilmiştir.     
(4) Kürtler + Zazalar        
(5) Yaklaşık olarak…

Avrupa ve Amerika’da Türkiye’yi hedef alan etnik köken araştırmaları dikkat çekicidir. Özellikle AB’ne giriş yolunda sergilediğimiz tavizkâr görüntü, batıda Türkiye konulu sayısız etnisite çalışmalarına imkân sağlamıştır.

Merkezi Londra’da bulunan Milletlerarası Azınlık Hakları Grubu’nda (Minority Rights Group International-MRG) Türkiye program koordinatörü, olarak çalışan Nurcan Kaya tarafından 2004’te yayınlanan, ‘Unutmak mı, asimilasyon mu? Türkiye’nin eğitim sisteminde azınlıklar‘ başlıklı rapor-yazıda, % 10-33 Alevî, 3.000.000 Caferî, 60.000 Ermeni, 16.000 Ortodoks Rum, 15.000 Süryânî, 23.000 Musevî, 4-6.000 Presbiteryen ve Protestan Hıristiyan, 500 civarında Yezidî, % 10’u

Çerkez olan 6 milyon Kafkasyalı, % 10-23 Kürt, 750.000 – 1.500.000 Laz, 2.000.000 Romandan bahsedilmektedir.

Aynı adresten çıkan ve Milletlerarası Azınlık Hakları Grubu (Minority Rights Group International-MRG) tarafından yayınlanan ‘Bir eşitlik arayışı: Türkiye’de azınlıklar‘ başlıklı 2007 tarihli rapor, Milletlerarası Azınlık Hakları Grubu ve Diyarbakır Barosunun ortaklaşa yürüttükleri ‘Türkiye’de ayrımcılıkla mücâdele ve azınlık haklarının desteklenmesi‘ başlıklı projeye dayanmaktadır.

Söz konusu raporda, Osmanlı dönemine yönelik olarak, ‘1492’de İspanya’dan sürülen binlerce Yahudi mülteciyi topraklarına kabul ederken, aynı dönemde İspanya’dan sürülen Müslümanlara daha mesafeli yaklaşmıştır. Ancak Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde, hem azınlık hem de çoğunluk grupları arasında hak ve hürriyet taleplerinin yanı sıra, milliyetçilik de baş göstermiştir. Yönetimin toplumdan yükselen demokratikleşme ve eşit muamele taleplerini karşılayamaması, başta Rusya, Fransa ve zaman zaman da İngiltere gibi dış güçlerde, Hıristiyan azınlıkların hâmisi olma iddiasıyla Osmanlı’nın içişlerine karışma cesareti uyandırmıştır. Bu süreç, Rusya’yla 1915’te yapılan savaş sırasında, Anadolu’daki Hıristiyan cemaatlerin -Ermeniler, Süıyânîler, Rumlar- neredeyse tümüyle yok edilmesiyle sonuçlanmıştır.’ denilmektedir.

Söz konusu raporda (MRG), ‘Kafkas Demekleri Federasyonu’ndan bir yetkiliye dayanarak Çerkez nüfusu 3.000.000 olarak verilmektedir.

Ancak, ekler bölümünde, bir araştırmacıya atfen 2.000.000 rakamından bahsedilmektedir. Kürtler hakkında 3 kaynaktan veriler sunulmuştur. Verilen oranlar % 10-23 arasında değişmektedir.

Adı geçen rapor, Bruniessen’in çalışmasına dayanarak, Türkiye’de 2.000.000 Roman olduğunu iddia etmiştir. Hatta bu rakamın 5.000.000 çıkabileceğini ileri sürülmüştür. Bruniessen’e göre Türkiye’de 3.000.000 Caferi bulunmaktadır. Keza, Araplar, Bulgarlar, Boşnaklar ve Arnavutların yanında, 15.000 Süryanî, 23.000 Musevî ve 60.000’in üzerinde Ermeni’den bahsetmektedir. Rumların sayısı 16.000’dir. Yezidîler ise 1980’in başlarında 60.000 iken günümüzde 500 dolaylarında kalmışlardır.

Avrupa Birliğinin Türkiye üzerine yaptığı 2005 yılı Eurobarometer araştırmasında, Türkiye’de yaşayan insanların anadili ve günlük hayatta % 93 oranında Türkçe konuştuğu tespit edilmiştir. Diğer gurupların anadil veya günlük hayatta konuşulma oranı % 7 bulunmuştur. Bu oranın, 2008 yılı için % 90 olduğu ileri sürülmüştür.

Aynı yıl, Amerika merkezli United States Centerfor World Mission (USCWM) adlı vakfın Aralık 2008 verilerine göre, Türkiye nüfusunun % 72,28’ini Türk, % 20,8’ini Kürt kökenliler oluşturuyordu. Aynı çalışmada, Çerkezler % 1,22, Gürcüler % 0,2, Araplar % 2,47 bulunmuştur. Keza, Farslar 620.000, Bulgarlar 328.000, Karakalpaklar 74.000, Abhazlar 43.000, Osetler 37.000 ve Keldaniler 300 kişi olarak ifade edilmişlerdir.

Bütün bu tartışmalı verilere ve AB üyelerindeki azınlık ve insan hakları ihlâllerine rağmen; AB’nin Türkiye üzerindeki baskıları devam etmektedir. Bu cümleden olarak;

Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri Thomas Hammarberg‘, 28 Haziran-3 Temmuz 2009 arası Türkiye’de yaptığı görüşmeler sonrası yazılan raporda, okullarda ‘Türk’üm ve Türk olmaktan gurur duyuyorum‘ gibi çeşitli antların, her gün öğrencilere söyletildiğini ve bu sözlerin ‘Ne Mutlu Türk’ün diyene‘ sözüyle tamamlandığını belirterek, bunun, bir etnik kökeni yücelttiğini öne sürdü. Türkiye’de 12-15 milyon arasında Kürt kökenlinin, 3 milyona yakın Roman, 3 milyon Kafkas, 1 milyona yakın Laz bulunduğunu iddia ederek, azınlık tanımının, Lozan Anlaşması’na dayanarak sadece Rum, Ermeni ve Yahudiler için yapıldığını belirten İnsan Hakları Komiseri Hammerberg, ‘Türkiye’deki azınlık tanımının Lozan Anlaşması’nın daha ötesine taşıyacak bir Anayasa değişikliğinin mutlaka yapılması‘ gerektiğini belirtti.

Hammerberg, ek olarak, ‘üniversitelerde Kürtçe için özel bölümler açılmasını, Alevîlerin haklarının verilmesini, Heybeliada Ruhban okulunun açılmasını ve Vakıflar Yasası’nın gayrimüslimlerin mülklerinin iadesine uygun hâle getirilmesini‘ talep etti.

Çetinoğlu: Resmen ‘azınlık’ olarak kabul edilen Rumların durumu nedir?

Erzurumlu: Lozan Antlaşması ile Türkiye Cumhuriyeti’nde azınlık kabul edilen 3 Hıristiyan gruptan biri olan Rumlar, sosyal hayatımızda öneme sahiptirler. Milletlerarası hukukun vazgeçilmez ilkelerinden olan ‘Güçlü devlet, dış ülkelerdeki soydaşlarını (azınlıklarını) korur‘ prensibi, ülkemizdeki azınlıkların dış ülkelerle ilişkilerinde de etkendir.

Ülkemizde hâli hazırda 16.000-20.000 Rum bulunmaktadır. Cumhuriyetin kuruluş yıllarında ise Türkiye’de yaklaşık 2.500.000’u Rum olmak üzere, 2.500.000-3.000.000 Hıristiyan bulunmakta idi. ‘Türkiye-Yunanistan Nüfus Değişimi‘, 1923 yılında Lozan Andlaşması’na ek protokol uyarınca Türkiye ve Yunanistan’ın kendi ülkelerinin yurttaşlarını din esası üzerine mecburî göçe tabi tutması tarihimizde ‘mübâdele‘ olarak anılır ve o dönemde mecburî göç uygulanan kimseler ‘mübâdiller‘ olarak anılmaktadırlar.

Mübâdele ile, 2.000.000 Ortodoks Hıristiyan Rum Anadolu’dan Yunanistan’a, 242.001’i erkek, 233.957’si kadın olmak üzere 577.958 kişi Yunanistan’dan Türkiye’ye göç etmiştir.

Yunanistan’a göç edenlerin arasında Karaman yöresindeki, Hıristiyan olan ve Türkçe konuşan halk da bulunmaktadır. (Karamanlis onların torunlarındandır). Türkiye’ye gelenler arasında, Girit’ten gelen Yunanca kaynaklı ancak Türkçe kelimelerin yoğun olduğu bir lehçe ile konuşan Müslümanlar da vardır.

Mübâdelede, Batı Trakya Türkleri ve İstanbul Rumları nüfus mübâdelesinden muaf tutulmuştur.

Bu uygulama, Balkanlar’daki Türk varlığının yerinde korunması amacına yöneliktir. Öte yandan, Yunanistan’a giden Anadolu Rumları, gittikleri yerde kabul görmemişler ve ‘Turkosporos / Türk tohumu / dölü‘ diye aşağılanmışlardır.

Türkiye’deki Rum nüfusu etkileyen ikinci olay 6-7 Eylül 1955 olaylarıdır.  Kıbrıs olaylarına bağlı olarak gelişen kontrolsüz reaksiyon sonucunda sayısız ev ve iş yeri tahrip edilmiştir. Olaylardan sonra, o zamana kadar ülkemizde kalmış olan Rumların büyük çoğunluğu ülkemizi terk etmek mecburiyetinde kalmışlardır. Kalanlar İstanbul’da belirli semtlerde ve adalarda varlıklarını devam ettirmişlerdir.

Prof. Dr. KENAN ERZURUMLU:

Amasya İli’nin Suluova İlçesi’nde 1952 yılında doğdu. 1962 yılında Merzifon’da Cumhuriyet İlkokulu’ndan, 1968 yılında Merzifon Lisesi’nden, 1974 yılında İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden diploma aldı. 1981 yılında Genel Cerrahi Uzmanı, 1991 yılında Doçent, 1996 yılında Profesör oldu.

1976’dan 1981 yılına kadar ABD’de Genel Cerrahi alanında çalıştı. Tokat’ın Turhal İlçesi Devlet Hastahânesi’nde Başhekim olarak tâyin edildi. 1991 yılında Samsun Ondokuz Mayıs Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde Genel Cerrahi Uzmanı olarak göreve başladı. 1996 yılında aynı üniversitenin Uygulama Hastahânesi Baştabibi oldu. 2011 yılından itibâren Cerrahi Bölüm Başkanı olarak çalışmaktadır.

Prof. Erzurumlu, Evli, 2 evlat babasıdır. İyi derecede İngilizce bilmektedir.

Web Sitesi: http://www.kenanerzurumlu.com //  E-posta: kerzurum@omu.edu.tr

 

 

Kamplaşmanın Sebepleri

 

Batman’a bağlı Vergili Köyü’nün ismi Maliye Bakanının da katıldığı bir törenle değiştirilir. Efendim isim Türkçeymiş… Sanki bölge yabancı işgal altında… Artık Türkçe yer adlarını değiştirmek T.C. Maliye Bakanlarının görevi olmuş!

Terör örgütü Diyarbakır’da çocukları kaçırır. Zaten yakaladığını kaçırıyor. Aileler tepki koyarak gösteri yaparlar. T.C. Başbakanı malum partiye çağrı yaparak “yerlerini biliyorsunuz, getirin bakalım çocukları da görelim” der. Acaba bu ülkede yetki ve sorumluluk devri mi var diye düşünürsünüz.

***

Herkes her şeyi aynı şekilde düşünmek davranmak zorunda değildir. Fertlerin ve sosyal gurupların farklı siyasi görüşleri, zevk ve düşünceleri, ilgi alanları olabilir. Değişik baskı guruplarına mensup olarak farklı yasal menfaatler peşinde koşmaları ve bunun için örgütlenmeleri de normaldir.

Ancak T.C. vatandaşlarında Türkiye’yi Türkiye yapan değer ve ilkelerde ortak mutabakatların, ortak kabul ve redlerin teşekkül etmesi de milletleşme için gereklidir. Ortak maddi ve manevi unsurlarda birlik ve beraberliğin olmaması, milletleşme değil; kalabalık haline gelmektir. Kalabalıklarda ortak hayatı sistemli sürdürecek milli seviyede mutabakatlara ihtiyaç olmaz. Ancak milletleşme farklıdır. Dini yaşama üslubu bile aynı ümmet içinde milletten millete değişebilir.

Mutabakatların milli seviyede gelişmesi kamplaşmayı, insanların birbirine kapalı hale gelmesini ve sosyolojik açıdan cemaatleşmeyi önler. Aksi bir durum, Türk Milletine mensubiyeti zayıflatarak hemşerilik duygusunu, dayanışmasını ve mezun olunan okulun sağladığı statüyü öne çıkarır. Mensup olunan etniklik içinde fertler adeta topluma kapanır. Mutabakatlar gelişmeden kamplaşmanın mahsurları ortadan kaldırılamaz. Bugün olduğu gibi, bazı siyasetçiler oy kaybettiklerini fark ettikçe, seçmenlerin gerçekleri görerek ve iradesiyle tercih yapmalarını engellemek için çatışmacı, toplumu geren, şiddeti körükleyen, kin ve öfke pompalamaktan medet umarlar.

Günümüzde aşağıdaki mutabakatsızlık örneklerimiz toplumu kamplaştırıcı olmaktadır:

-Son yıllarda etnik ağırlıklı politikaların etkinliği dolayısıyla milli kimlikle etnikliği rakip zannetme karmaşa ve çelişkisi,

-Hala süren laik-anti laik çekişmeleri,

-Türk tarihine bir bütün olarak bakılamadığından devam eden Osmanlı-Cumhuriyet karşıtlığı,

-“Biz” merkezli düşünme ve davranış yerine “ben” merkezli yaklaşımlar,

-Fert, gurup ve cemaat çıkarlarının milli çıkar ve mensubiyetin önüne geçmesi,

-Bir tarafta dini siyasete âlet etmek ve kullanmak, diğer tarafta din dışılığı öne çıkarılması,

-Irkçılık, milliyetçilik, hakimiyet, özgürlük, demokrasi, millet ve ümmet gibi kavramlara farklı anlamlar yüklenmesi,

-Osmanlı’nın son dönemlerinde şiddetlenen Hürriyeti itilaf ve İttihat ve Terakki kamplaşmasının günümüze önce DP-CHP, AP-CHP ve AKP-CHP şeklinde taşınması,

-Hadis ve ayetler arasında rekabet,

-Yolsuzlukların yoksullaşmayı, vatandaşlık duygusunu zedelemesi,

-Milli devlet ve Cumhuriyete karşı çıkmanın dinin bir gereği gibi zannedilmesi,

-Seçilmişler ve tayin edilmişler arasındaki yarış ve çekişme,

-Etnik bölücü ırkçılığın demokratikleşme zannedilmesi,

-Hayali AB üyeliği konusunda farklı yaklaşımlar,

-Terörle mücadele yerine müzakere, pazarlık ve tavizin öne çıkması,

-Anayasa’nın değiştirilemez temel maddelerine farklı bakış,

-Demokrasiye ve hukuk devletine içten bağlılık yerine, onları yozlaştırma,

-Yıpratılmaması gereken kurumlara uygulanan hukuk dışı işlemler ve kumpaslar,

-Artan işsizliğin ve gelir dağılımı bozukluklarının dayanışmayı ve mensubiyeti zayıflatması, milli meselelere karşı kayıtsızlık ve ilgisizlik doğması,

-Toplumu sarsan askeri ve sivil darbeler.

 

 

 

Ben miyim?

Bir ben miyim yollarını bekleyen?
Gece gündüz derdi ile dertlenen.
Bir ben miyim hayatı hep tuzakta?
Dağda duman, çölde boran ben miyim?

Bir ben miyim duyguları körlenen?
Aya bakıp, hilal nerede diyen.
Bir ben miyim düşlerde şiir yazan?
Sevgiliye sitem eden ben miyim?

Bir ben miyim günden güne eriyen?
Ruh tükendi, edep haya yok diyen.
Bir ben miyim mana denizlerinde,
Kilimlerde nakış olan ben miyim?

Bir ben miyim söz verip te bekleyen?
Söz tükendi, yürek sızım var diyen.
Bir ben de mi bülbülün gül feryadı?
Ülkü bahçesinde çile ben miyim? 

Bir ben miyim yüreği hançerlenmiş?
Çıkarı,hileyi rafa kaldırmış.
Bir ben miyim Sakarya’da Tuna’da,
Deli dolu akınlarda ben miyim?

Bir ben miyim söz verip de direnen?
Menfaatçi çakallara güvenmem.
Bir ben miyim ya rab,ya sabır diyen ?
Türk’ün töresini bozan ben miyim?

Türk’e Dair İki Sorun…

 

Türkler günümüzde iki önemli sorunla karşı karşıyadır. Bunlardan birincisi Türk adının bu coğrafyadan silinmek istenmesi, ikincisi ise bölünmek sureti ile topraklarının en az üçte birine el koyulmasının hayata geçirilmesidir.

Bu iki planda Türk Milletine karşı, harici düşmanlar ve onların Türkiye’deki temsilcileri eli ile yürütülmektedir.

Türk adının bu coğrafyada silinmesi için türlü yöntemler denenmektedir. Yeni Anayasa ile oluşturulacak “Yeni Türkiye” teklifleri bu sebepledir. Biliyorsunuz Türksüz anayasa teklifleri, TBMM’ye kadar getirilmiş ama başarılamamıştır. Anayasa ile ilgili talep edilen tek ve önemli husus, yapılacak olan anayasadan “Türk” tanımının çıkartılması idi… Eğer bunu yapamıyorlarsa anayasa değiştirmenin de bir anlamı olmazdı ve nitekim anayasa yapımı şimdilik rafa kaldırıldı.

Böyle bir anayasa yapımı ile hedeflenen bu topraklarda “Türk Milleti”nin hukuki hükümranlığına son vermekti.

Gördüğünüz ve bildiğiniz gibi AKP  hükümeti milleti ifade ederken hiç bir yerde bilerek “Türk” sözcüğünü kullanmamaktadır. Yani “Türk Milleti” yerine sadece “millet” sözcüğünü kullanmaktadır. Çünkü o da genel planın, bir parçası ve uygulayıcısıdır…

Türkiye’deki cemaat ve tarikatlarda “Türk’e ve Türk Milleti”ne karşıdır. Cemaat ve tarikat mensuplarının büyük çoğunluğu Türktür amma Türk milletine karşı bu kapılarda gizli bir düşmanlık yürütülür ve Türk bunu seyreder! Halbuki  yıllarca Yusuf Tavaslı Hocanın “Namaz Hocası” adlı namazı ve temel bilgileri öğreten kitaplarında “…minik yavrularınıza  ezberleteceğiniz bilgiler arasında- Sen nesin? Sorusuna cevap olarak: Müslümanım Türküm” diyen nesiller yetiştirilmiştir. Doğrusu da budur! Şimdi ne olmuşturda bu cemaat ve tarikatlar yemek yedikleri kaba pislemektedir?

İşin daha vahim noktaları ise, yazar çizer takımının milletimizi Türklüğünden uzaklaştırır mahiyette faaliyette bulunmalarıdır. Filmler, diziler, tiyatrolar yıllardır Türk Milletini özünden uzaklaştırmakta ve asimilasyon ile milliyetsizliğe katkı sunmaktadır. Üniversiteleri ve akademisyenlerden ise hiç bahsetmeyelim isterseniz. Çünkü üniversiteler, adeta Türk’e karşı fitne yuvası haline gelmiştir.

Ancak tehlike daha vahim bir noktaya, ilk ve orta öğretime kadar inmiştir. Devletin eğitim kadrolarına sızmış Türk’e düşmanlık içindeki öğretmenler ile iktidarın onlara yol vermesi, özbeöz Türk çocuklarının kendisini Türk hissetmemesine yol açmaktadır. Bu Türkler için büyük bir tehlikedir.

Geçen gün ziyaretime, üç tane lise öğrencisi kızımız geldi. Bir proje konusunda bilgime başvurdular. Yaptıkları iş ile duruşları arasında o kadar büyük bir çelişki vardı ki; dayanamadım sordum: “Siz Türk Milletindenmisiniz?” aldığım cevap “Türkiye vatandaşı” oldukları idi. Birisi ki; hemde başörtülü “babam rum annem gürcü” diğeri “biz Mısır’dan gelmişiz” öbürü de “Galiba bizimkiler Asya’dan gelmiş” cevabını verdi. Üçü de “Türk Milletindenim” diyemedi. Kızlardan “babam rum annem gürcü” diyenin köyünü tanıdıklarım vasıtası ile araştırdım ve tamamen Türklerden oluşan bir köy olduğunu öğrendim. Şimdi üçü de Türk olan bu kızlarımız yarının annesi, doktoru, mühendisi, öğretmeni, siyasetçisi olacak. Hem de Türklüklerinden kopmuş vaziyette. Bana göre en önemli sorun budur! Bunun telafisi yoktur.

Diğer önemli olan meselemizde, göz göre göre topraklarımızın elimizden alınmakta olmasıdır. Bu mesele ile Türklükten insanlarımızı uzaklaştırmanın arasında kuvvetli bir bağ vardır. Türklükten kopan ve Türk Milletine yabancılaşan insanlar için  artık vatan dediğimiz toprağında bir önemi kalmamaktadır. Türklükten böyle bir kopuş olmadığını da kabul etsek; psikolojik propaganda sebebiyle insanlarımız ne yaptığını bilmez haldedir.

“Hem Atatürkçüyüm hem de bak şehitler gelmiyor o zaman pkk ile anlaşılsın” diye gafiller ortada cirit atmaktadır. Cemaatin, Türk’ten yana taraf olmadığını söyleyip ama “Türkiye ve Türkçe için çalıştığını” anlatan mankurtlar aramızda çokça bulunmaktadır. Teşbihte hata olmaz: “Bir gün Nasreddin Hoca’ya eşeği gelir; ben bir günaha girmiştim.Allah beni cezalandırdı eşek yaptı.Sen beni azat edersen kurtulurum der. Nasreddin Hoca eşeğe acır ve azat eder. Ertesi gün pazara gittiğinde ne görsün, eşek pazarda satılıktır. Hoca eşeğin kulağına eğilir ve sorar;yine ne eşeklik ettin!” Gelin Nasreddin Hoca’nın eşeğine benzemeyelim…

Atatürkçüyüm diyen, Mustafa Kemal Atatürk’ün “Siz vatanı için, Türk Milleti için,canını ortaya koyan böyle insanları bu kadar mı tanıyorsunuz? Eğer siz onları tanımazsanız geleceğinizi göremezsiniz, hedeflerini bilemezsiniz.” dediğini bilseydi ve Türk Milletini  özümseseydi hiç pkk ile çözüme sıcak bakabilirmiydi?

Eğer Türk Milleti, kendisine düşen görevin; pkk’nın eline dış güçlerce verilen bölünme planında, verilen rolü; istikbali ve istiklali için asla oynamamak zorunda olduğunu bilse, böyle mi yaşardı? Ve bölücülerle nikah kıymış olan siyasetçilere tarihi destekler verirmiydi?

Her bir Türk şunu iyi bilmelidir ki; altı süratle oyulmaktadır. Türk Milleti; asimile edilmekte, milliyetsizleştirilmekte ve kendine yabancılaştırılmaktadır. Bu planlanan bölünmeyi kolaylaştırıcak ve bir sonraki aşamada milliyetsiz  yada asimile edilmiş insanlar haline gelmiş Türklerin, topraklarına  rahatça el konacaktır. Çocuklarımızın ve gaflet batağına batmış insanlarımızın hali bize bunu gösteriyor.

 

 

 

 

 

 

 

 

Zor Günde Sabır

 

Dünya türlü zorluk ve meşakkatleri içinde barındıran bir imtihan yeridir. İnsan burada açlık, yokluk, hastalık, kaza, ölüm gibi musibetlere maruz kalmakta; deprem, sel,  yangın, toprak kayması gibi felaketlerle karşı karşıya gelmektedir. Bütün bunlar ilâhî imtihanın bir parçasıdır.

Kur’an-ı Kerim’de, “Andolsun ki sizi biraz korku ve açlıkla, bir de mallar, canlar ve ürünlerden eksilterek deneriz. Sabredenleri müjdele” (Bakara, 2/155) buyurularak,  insanın bir takım musibetlerle imtihan edileceği bildirilmiştir.Müslüman, başına gelebilecek musibetlere mani olamayabilir, ancak geçici olan bu dünya hayatının sıkıntılarına sabrederek ebedî hayat olan ahireti kazanabilir. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de, “Sabretmenize karşılık selam sizlere. Dünya yurdunun sonucu (olan cennet) ne güzeldir!” (Ra’d, 13/24) buyrulmuştur.

Hz. Peygamber (s.a.s.) bir gün bir kabir başında ağlamakta olan bir kadına rastlamıştı. Ona:   “Allah’tan kork ve sabret” buyurdu. Hz. Peygamber (s.a.s.)’i tanıyamayan kadın, “Git başımdan, benim başıma gelen musibet, senin başına gelmemiştir” diye cevap verdi. Kendisine öğüt verenin Resûlullah olduğu kendisine söylendiğinde kadın özür dilemek için hemen Hz. Peygamber’in kapısına gitti. Hz. Peygamber’in yanına girdi ve “Seni tanıyamadım” dedi. Peygamber Efendimiz de, “Sabır dediğin, felaketle karşılaştığın ilk anda dayanmaktır” buyurdu. (Buharî, Cenâiz, 32, 43; Müslim, Cenâiz, 14-15)

Peygamber Efendimiz bu sözleriyle asıl sabrın, bela ve musibetle ilk karşılaşma anında gösterilen tahammül olduğunu ifade etmiştir. Sonradan gösterilen sabrın fazla bir değeri olmaz. Çünkü insan tabiatı gereği zamanla her şeye alışır, felaketin etkisi zaman geçtikçe azalır. Zor olan, musibetle ilk karşılaşıldığı anda ona dayanabilmektir. Şayet böyle yapılmazsa insanın dinen mahzurlu sayılan davranışlar içine girmesi bunun yanında kendisine ve çevresine zarar vermesi mümkündür. Çünkü insanın üzüntülü anında söz ve davranışlarını kontrol etmesi son derece güçtür. İşte bu sebeple musibetin ilk anlarında sabretmek lazımdır. Böyle durumlarda olgun bir mü’minin yapması gereken, ayette buyrulduğu üzere “İnna lillahi ve inna ileyhi râciûn, yani şüphesiz biz her şeyimizle Allah’a aidiz ve yine O’na döneceğiz” (Bakara, 2/156) diyerek teslimiyet göstermek ve sabretmektir.

İnsanın başına gelen bütün musibetler mutlaka bir ceza değildir. Allah sevdiği kulunu da musibete uğratır. Nitekim bir hadis-i şerifte, “Allah, hayrını dilediği kişiyi sıkıntıya sokar” buyrulmuştur. (Buhârî, Merdâ, 1) Allah, kullarının bela ve musibetlere sabretmeleri karşılığında onlara iyilik ve ihsanlarda bulunur.  Bir ayet-i kerimede, “Allah sabredenleri sever” (Âl-i İmrân, 3/146) buyrularak bu gerçeğe işaret edilmiştir.

Peygamberlerin de çeşitli sıkıntılara uğramaları bunu doğrulamaktadır. Peygamber Efendimizin, “En ağır bela ve sıkıntılar peygamberlere gelir” hadisi de (Tirmizî, Zühd, 57) bu gerçeği teyit etmektedir. Ahkâf suresi 35. ayette bütün peygamberlerin musibetler karşısında sabrettiklerinden bahsedilir. Nitekim Peygamber Efendimiz de türlü zorluklarla mücadele etmiş ve çileli bir hayat sürmüştür. Hz. Peygamber (s.a.s) hem kendisi sabrederek mü’minlere örnek olmuş, hem de her fırsatta onlara sabır tavsiye etmiştir

Hz. Peygamber (s.a.s.), mü’minlere hayatın açlık, yokluk, hastalık, ölüm gibi sıkıntı ve zorlukları karşısında sabırlı olmaları konusunda şu tavsiyelerde bulunmuştur: “…Kim sabrederse, Allah ona dayanma gücü verir. Kimseye sabırdan daha hayırlı ve daha geniş bir ikram verilmemiştir.” (Müslim, Zekât, 124) “Mükâfatın büyüklüğü, belanın şiddetine göredir. Allah, sevdiği topluluğu belaya uğratır. Kim başına gelene rıza gösterirse Allah ondan hoşnut olur. Kim de rıza göstermezse, Allah’ın gazabına uğrar.” (Tirmizî, Zühd, 57; İbn Mâce, Fiten, 23)

Müslümanın başına gelen bela ve musibetler günahlarının affına ve Allah katındaki derecesinin yükselmesine vesiledir. Yeter ki, karşılaştığı sıkıntılara sabredebilsin. Peygamber Efendimiz (s.a.s.) bu konuda bizlere şu müjdeyi vermiştir: “Yorgunluk, sürekli hastalık, tasa, keder, sıkıntı ve gamdan, ayağına batan dikene varıncaya kadar Müslümanın başına gelen her şeyi Allah, onun hatalarını bağışlama vesilesi kılar.” (Buhârî, Merdâ, 1, 3; Müslim, Birr, 49)

Dünya hayatında kolaylıkla zorluk, rahatlıkla sıkıntı, sevinçle üzüntü, sağlıkla hastalık, varlıkla yokluk hep bizim içindir. Hangisiyle karşılaşacağımızı bilemeyiz, her duruma da hazırlıklı olmalıyız.

Mü’minin diğer insanlardan farkı zor günde belli olur. Mü’min de her insan gibi çeşitli musibetlere maruz kalır, ancak o, başına gelen felaketler karşısına paniğe kapılmayıp sükûnetini muhafaza etmesini bilir. Mü’min dengeli insandır, ne varlıkta ve rahatlıkta şımarır, ne de zorluk ve darlık anında kendini kaybedecek kadar ölçüsüz bir üzüntüye kapılır. Müslümanın hayat düsturu; nimetlere şükretmek, musibetlere ise sabretmektir.

 

 

Ey Dost

 

 

Yusuf’u kuyudan çıkaran Rabb’im
Mısır’a hükümdar eyledi ey dost
Parası sayılmaz denilen Karun 
Toprağın altını boyladı ey dost

Hani Rüstem-i Zal,hani Süleyman 
Hani Aleme nam salan Cengiz han 
Hepsinin üstünü çizerken devran
Anlayana çok şey söyledi ey dost

Nerede Musa’nın meşhur asası
Ya Sezar’ın racon kesen Roma’sı 
İskender ölünce bitti hülyası
Gör,Felek hepsine n’eyledi ey dost

Neden ders alınmaz bilmem ki niye
Boşa edilmedi akıl hediye
En büyük mirastır hoş seda diye
Tekrar tekrar bize söyledi ey dost

 

Kırım Meselesi

 

Bir süreden beri, dünyanın en önemli gündem konularından biri, Ukrayna ve özelde Kırım meselesidir.

Önce şu Kırım konusunun tarihi boyutuna kısaca bakalım:

Kırım Hanlığı, 1441 yılında kurulmuş ve 1774 Osmanlı-Rusya arasındaki Kaynarca anlaşmasına kadar, Osmanlı’ya bağlı kalmıştır. 1774 Anlaşmasından sonra, Rusya’ya bağlanmıştır. 1917 yılında kurulan Kırım Halk Cumhuriyeti, 1918 yılında yeni Rusya (SSCB) tarafından ortadan kaldırılmıştır.

1944 18 Mayısında azgın, zalim, kıyıcı, kan emici Stalin tarafından evlerinden, yurtlarından zorla koparılıp sürgüne gönderilen Kırım Tatar Türkleri, 22 gün süren çok ağır tren yolculuğu ile soykırıma uğratılmıştır. Bu öylesine ağır bir sürgün ki, o günleri yaşayanların anlattıklarını dinlediğinizde, ağlamaktan göz pınarlarınızın kuruyabileceğini söylersem, inanın abartmış olmam. Çünkü,bu konuda hazırlanmış bir çalışmayı seyrettim ve seyredenleri gözledim.

Bu arada, Stalin zaliminin tek acımasızlığı, Kırım Tatar Türklerine karşı değil, yine 1944 yılının Kasım ayında, Ahıska Türklerine karşı da aynı zulmü ve soykırımı yapmıştır.

Kırım, SSCB’nin dağılmasından sonra, Ukrayna’da kalmış ve birkaç ay önce, Ukrayna’da çıkan ayaklanma bahane edilerek bir Halkoylaması oyunu yapılıp Rusya’ya bağlanmıştır.

Tam bir Rus Milliyetçisi olan Putin, önce Kırım Tatar Türklerine bütün hakları verilecek derken, bugün, Kırım Tatar Türklerinin lideri olduğu kadar, Türk Dünyası’nın yaşayan en büyük liderlerinden olan Mustafa Abdülcelil KIRIMOĞLU, Kırım’daki evine gönderilmemektedir.

Türkiye’nin Türk Dünyası’na sahip çıkması zorunluluğunun yanında, Kırım Tatar Türklerine bir kat daha fazla sahip çıkma zorunluluğu vardır. Çünkü, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluş ilke ve felsefesinin oluşumunda fikir babalığı yapanlar arasında Kırım Tatar Türkü olan Yusuf AKÇURA Bey’in çok büyük rolü vardır.

Kırım Tatar Türkleri’nin, yalnız olmadıklarını görmeleri için, bizlere düşen görevler mutlaka vardır ve olmalıdır.

Nitekim, geçtiğimiz Pazar günü(25 Mayıs 2014) Osman PALAMUT kardeşim Kırım konusu ile ilgili ÇUKUROVA TV’de özel bir program yapmış ve bizim bu konudaki bilgilerimizi kamuoyuna sunmamıza aracı olmuştur. Salı günü (27 Mayıs 2014) Yüksel MERT kardeşim, beni Akdeniz tv’deki programına konuk olarak çağırmış ve başka konularla birlikte Kırım konusundan da bahsetmemizi sağlayarak, kamuoyu ile paylaşmamızı gerçekleştirmiştir. Ayrıca Kırım Derneği de, yine Pazar günü akşam Kırım konusunun kamuoyu ile paylaşılmasını sağlamıştır.

Bütün emeği geçenlere teşekkürlerimizi sunarız. Milli davalar sadece kişilerin, grupların davası değil, bir Millet’in davasıdır ve öyle görülmelidir.

 

 

29 Mayıs: Fetih Günü

 

İstanbul, Asya ile Avrupa kıtaları arasında yer alan tabiat güzellikleriyle bilinen bir şehirdir. Tarihi M.Ö. yedinci yüzyıla kadar uzanır. Şehir, M.Ö. 657 yılında Megaralılar tarafından kurulmuştur. Devletin Byzans adlı komutanının adından dolayı şehre, Byzantion adı verildi. M.Ö. altıncı yüzyılda Perslerin eline geçen Byzantion için, Atinalılar ve Ispartalılar da savaşmış. M.Ö. 4. yüzyılda İskender tarafından fethedilen şehir M.Ö. üçüncü yüzyılda Roma İmparatorluğu tarafından alınmış. M.Ö. 330 yılında İmparatorluğun başşehri olan Byzantion’a, bu defa da Konstantinapolis adı verilmiştir M.Ö. 395 yılında Roma İmparatorluğu ikiye ayrılınca Konstantinapolis, Doğu Roma İmparatorluğu’nun başşehri oldu.

Stratejik önemi ve tabiî güzellikleriyle herkesin dikkatini çeken şehir, Gotlar, Ostrogotlar ve Bulgarlar tarafından defalarca kuşatıldı, fakat alınamadı. Bu saldırılar üzerine, İmparator Anastasiyanus, Silivri’den başlayarak Karadeniz’e kadar uzayan surları yaptırdı. Buna rağmen saldırılar devam etti. M.S. 7. ve 8. yüzyıllarda Araplar tarafından da kuşatıldı. Fakat bu kuşatmalar da sonuçsuz kaldı.

1203 yılında Haçlı orduları tarafından zapt edilerek 1261 yılına kadar Haçlıların elinde kaldı. Bu tarihten sonra tekrar Bizanslıların eline geçti.

1299 yılında kurulan Osmanlı Devleti, yavaş yavaş büyüyerek gelişti. Anadolu ve Rumeli’de genişlemeye devam etti. Anadolu ve Rumeli’deki topraklarımızın arasında kalan Bizans, mutlaka alınmalıydı. Bu maksatla şehir, Osmanlılar tarafından birkaç defa kuşatıldı. Fakat alınamadı.

1453 yılında, Osmanlı Padişahı İkinci Mehmed Han, hocası Akşemsettin’in de teşvikiyle İstanbul’a yeni bir hücum düzenlemeye karar verdi. Önce, Yıldırım Beyazıt tarafından yaptırılan Anadolu Hisarı’nın karşısına Rumelihisarı’nı yaptırdı. Edirne’de döktürdüğü ‘balyemez‘ adı verilen büyük toplarla savaşa hazırlandı. 6 Nisan 1453 günü, Osmanlı ordusu Bizans surları önüne geldi. Bizans İmparatoru Konstantin, Haliç’i zincirle kapatarak Osmanlı Ordusu’nun şehre denizden girmesini önledi. 11 Nisan günü kuşatma tamamlandı ve top ateşi başladı. Yirmi gün süren top ateşinden kesin bir sonuç alınamadı. Şehrin denizden de kuşatılması gerektiğini düşünen İkinci Mehmed Han, bir gece yetmiş parça gemiyi karadan yürüterek Haliç’e indirdi.

Bizanslılar, sabahleyin Osmanlı Donanması’nı Haliç’te görünce büyük bir korkuya ve paniğe kapıldılar. Haliç’ten ve karadan yapılan top atışlarıyla surlarda gedikler açıldı. Bunun üzerine, 29 Mayıs günü bir genel hücum düzenlenmesine karar verildi. Hocası Akşemsettin İkinci Mehmed Han’a cesaret veriyor; Hz. Peygamberin, ‘Konstantin elbet fethedilecektir. Onu fetheden komutan ne iyi komutan ve onun askerleri ne güzel askerlerdir.’ sözüyle müjdelenen komutanın kendisi olduğunu söylüyordu. Bu inançla 29 Mayıs günü son taarruz başladı. Çok kanlı ve zorlu bir savaştan sonra birçok şehit verildi. Bu şehitler arasında, Bizans surlarına Türk bayrağını diken Ulubatlı Hasan da vardı. Nihayet, 29 Mayıs 1453 Salı günü, İstanbul fethedildi.

İstanbul’un fethi, hem Türk tarihi için önemli bir olaydır. İstanbul’un fethiyle, Osmanlıların, Balkanlardaki ilerlemelerine engel olacak hiçbir gücün kalmamasıdır.

Avrupa’da ilerleyişine devam Osmanlı Devleti, büyük bir imparatorluk hâline gelmiştir.

İstanbul, 29 Mayıs 1453 tarihinden 23 Nisan 1920 tarihine kadar Osmanlı Devleti’nin başşehri olmuştur. Bu sebeple Türk ve dünya tarihini etkileyen bu önemli fethi, her yılın 29 Mayıs günü, aynı coşku ve sevinçle kutluyoruz.

Doç. Dr. DİLAVER CEBECİ

Dinlediğimizde millî duygularımızı kabartan ‘Türkiye’m’ başlıklı türkünün sözlerini yazan Dilâver Cebeci’yi, 29 Mayıs 2008 tarihinde, 65 yaşında iken ebedî âleme yolcu ettik.  Doğumu: Gümüşhane’ye bağlı Kelkit ilçesinin Dayısı Köyü, 1943

Dilâver Cebeci, millî ve tarihi motiflerle bezeli lirik şiirleriyle tanınır. Edebiyatımıza ‘Seyyah-ı Fakir Evliya Çelebi‘ mizahî tipini kazandırdı. Seyyah-ı Fakir Evliya Çelebi imzasıyla yazdığı yazılarında Türk sosyal hayatına bir 16. yüzyıl Osmanlı vatandaşı gibi bakarak, bu hayatın Türk kültürüne yabancı yönlerini latif bir üslupla hicvetti. Edebiyatımızda uzun ve hikâyemsi mensure türünü denedi ve bu denemelerinde millî romantizmi vermeye çalıştı.

Yayınlanmış kitapları: A- Şiir kitapları. Hun Aşkı: (1972, ikinci baskısında mensurelerini ekledi, 1984), Şafağa Çekilenler: (1984), Ve Sığınırım İçime: (1992), Kandahar Dağlarında Sabah Namazı: (Kendi sesinden kaset, 1992). Mensureler: Mavi Türkü: (1983). Mizahî yazıları: Devranname:  (Seyyah-ı Fakir Evliya Çelebi imzasıyla, 1984). Oyunu: Büyü (1984).

Yayınlanmış Şiir Kitapları: Hun Aşkı: (1972, ikinci baskısında mensurelerini ekledi, 1984),  Sitare: (İstanbul, 1997), Şafağa Çekilenler: (1984), Ve Sığınırım İçime: (1992), Kandahar Dağlarında Sabah Namazı: (Kendi sesinden kaset, 1992), Bütün Şiirleri:  (İstanbul, 2007),  Basılmış Mensureler: Mavi Türkü: (1983). Mizahî yazıları: Devranname: (Seyyah-ı Fakir Evliya Çelebi imzasıyla, 1984). Tiyatro Eseri: Büyü: (1984). Diğer kitapları. Türk Şiirinde Kadın: (İstanbul, 1980), Türk’e Dair: (İstanbul, 2001), Ben Kazanga Baremen: (İstanbul, 1999).  Azak’ın Denizatlıları: (İstanbul, 1998), Bahadır Giray’ın Mektubu: (İstanbul, 2000), Kur’an Gerçekleri: (İstanbul, 1996).

Şiirlerinden bir örmek:

 

SİTARE

 

“Çeşmek Be-zen Sitare

Ezmen Mekon Kanare”

Nerden çıktın karşıma böyle Sitare

Efsaneler dökülüyor gülüşlerinde

Kirpiklerin yüreğime batıyor

Telaşlı bir kalabalığın ortasında

Ayaküstü konuşuyoruz

Nedimin nigehban nergisleri gibi

Üstümüzde bütün nazarlar

Çok utanıyorum Sitare

Dün oturup hesap ettim

Sen doğduğun zaman

Ben bir askeri mektepte talebeymişim

Sen bilmezsin Sitare

Burada gündüzler çekip durduğumuz bir mercan tespih

Geceler içinde uyuduğumuz birer siyah buluttu

Her akşam dokuzda yat borusu çalardı

Yat borusu baştan aşağı hüzün çalardı

Bir derin uykuya atardım kendimi

Siyah benli bir kız düşlerime kaçardı

Bende onu alır anamın düşlerine kaçardım

Bu azgın kalabalıkta seni tam duyamıyorum

Gözlerin mi daha sıcak gülüyor

Yoksa dudakların mı anlayamıyorum

Seninle konuşurken Sitare

Aklıma yıldızlar dökülüyor

Bir çaresiz Zühre oluyorsun Babil caddelerinde

Ateş gözlü kahinler koşuyorlar arkandan

Binlerce meşalenin ışığı kımıldıyor saçlarında

Gökyüzü salkım salkım

Zigguratlar tıklım tıklım

Dönüp dolaşıp dudaklarına takılıyor aklım

Ah benim bu akıldan sıyrılmış aklım

Kimi gün boşlukta konacak yer bulamayan

Kimi gün inatçı yosunlar gibi kepez diplerine yapışan aklım

Gözlerine baktığım zaman Sitare

Bütün çöllere ay doğuyor

Yoldaş ediyorum kendime İmrül Kays’ı Antere’yi A’şa’yı

En kuytu vahaları dolaşıyorum

Hangi vahaya gitsem çadırlar sökülmüş Sitare

Çadırla su arasında bir cılga var

O cılgada narin ayak izlerin var

Durgun suya düşüp kalmış gözlerin var

Bu azgın kalabalıkta seni tam duyamıyorum

Gözlerin mi daha sıcak gülüyor

Yoksa dudakların mı anlayamıyorum

Bazan sapsarı bir benizle geliyorsun

Yorgun çizgileri alnında uykusuzluğun

Biliyorum içinde bir sızı var

Bıçak ağzı gibi bir sızı var

Bu sızıdır işte seni verimsiz kılan

Züheyr’in Suad’ı gibi keremsiz kılan

Kuzeyden güneye

Güneyden kuzeye

Heyy! Gidip geliyorum bu çöllerde

Kureyş’in heybetli ve inatçı develeri

Hiç aldırmadan benim esmer sevdama

Geviş getiriyorlar ufka bakarak

Ben kaçıp Yesrib’e sığınıyorum

Yesrib bahane, bir kitaba sığınıyorum

Dağda, ovada, badiyede okuduğum hep elif

Elif diyorum Sitare, sineme elif çekiyorum

“Ah minel aşk-ı ve halatihi..”

Çok eski bir gerçektir bu biliyorum

Bu azgın kalabalıkta seni tam duyamıyorum

Gözlerin mi daha sıcak gülüyor

Yoksa dudakların mı anlayamıyorum

Sinsi bir yağmur altında beraber yürüyoruz

Ve ikimizde ıslanıyoruz

Ben ne yağmurlar gördüm Sitare

Ben kaç kez iliklerime kadar ıslandım

Bilmiyorum sen kaç yaşındaydın

Ben göğü hep bir kurşun gibi ağır

O şehirde sırılsıklam gezerdim

Bölük bölük insanlar boşanırdı tapınaklardan

Tapınaklar insanları safra gibi atardı

Sonra hepsi bir yere toplanıp bana bakarlardı

Bir gün bu şehrin kirli yağmurları alıp götürdü beni

Gidip bir Uygur çadırında göğü dinledim

Kara bulutlar kükrerken bir Kaşkar sabahında

Oturup Aprunçur Tigin ile seni konuştuk

Bakışlarımı sunuyorum, tereddütsüz alıyorsun

Gizli bir tebessümle çağırıyorum, geliyorsun

Kaşı karam, gözü karam, saçı karam

Umay gibi yumuşak huylum

Nerden çıktın karşıma böyle

Sesin ılık bir bahar güneşi gibi ığıl ığıl akıyor içime

Asya’nın bozkırlarında ordular düşüyor peşime

Yığılıp kalmışım bu Anadolu toprağına Sitare

Adam akıllı yorulmuşum

Ellerin böyle olmamalıydı

Ellerine acıyorum

Ve kim bilir kaç zamandan beridir kalbimi öğütlüyorum

Durup durup ıssız yerlerde

“güçlü ol ey kalbim, güçlü ol

Daha çok işimiz var” diyorum

Bu azgın kalabalıkta seni tam duyamıyorum

Gözlerin mi daha sıcak gülüyor

Yoksa dudakların mı anlayamıyorum

 

 

Şehirde Tükenen Kelimeler

0

 

Şehir kaç tepe? Yedi, üç, bir, her biri bedesten. Kapıda karşılayan doymak bilmez bezirgân.Pazarda satılan ise bizatihi insan.Çeşitli renklerle donanmış tenlerdir sergilenen.Nesneler tükendi, ürünler kalmadı; şimdi raflarda ümitler, tezgâhta hayaller, kasada sevgiler, bezirgânın dilinde kelimeler!

Yusuf; u kaybettim Kenan ilinde

Yusuf bulunur, Kenan bulunmaz

Bu aklı fikr ile Leyla bulunmaz

Bu ne yaredir ki çare bulunmaz

Aşkın pazarında canlar satılır

Satarım canımı alan bulunmaz

Yunus öldü deyuselan verirler

Ölen beden imiş, âşıklar ölmez

Her şeyi tüketen insan, ömrünü bitiriyor, ömre bedel kelimeleri de tüketiyor.Hüsnütabirler, artık küskün tabirler. Geçicilik, hayatın tamamına sirayet etmekte, her şey kullanılıp atılan bir nesne haline dönüşmekte. Kullanılıp atılan ürünler, madde ile insan arasındaki duygu dolu bağı koparıp, insanı da maddeler dünyasında soğuk bir demir haline getiriyor:

Kullan-at pet şişeyi yaptı,

Şişede karalar köpürtülerek aklandı,

Hayatın tadı diye, baloncuklar yutturuldu,

Çağ onu yuttu, hayattan hatıra kalmaz.

Kınalı eller yoğurdu,

Ocakta yanan ateş pişirdi,

Yâr için açılan goncalar,

Yârdan evvel onun dudaklarıyla buluştu.

Lâkin kırıldı testi,

Döküldü ab-ı hayat,

Çatlayan toprakta kökler salmaz.

İnsan, gönlü gibi suları da kirletti,

Dargın ırmaklar dara çekildi,

Kırıldı çağlayan yataklar,

Denizi seraba çevirdi.

Suyun olmadığı yerde testinin manası kalmaz.

“Susuzam bir kez bu sahrâdamenüm’çün ara su” sesi,

Su bulunsa şimdi,

Gönül suya kansa bil ki,

Kendisi gibi topraktan olma testi,

Fuzuli olmaz.

Kültür, insanın kendi eliyle yaptığı her şey. Bilginin ve iradenin maddeyi şekillendirme gücü; kültürün özü. İnsan, ‘yapmak’ kadar ‘yıkmak’ özünü de taşıyor. Her yaptığını yıkmaya veya yok etmeye yönelen bir varlık; insan. Var ediş ile yok ediş arasında yaşayan beşer, kendi ölümsüzlüğünü maddede görmek isterken, kendisinin ölümüne müteakip, ayakta durmaya devam eden madde karşısında da tahammülsüz. Beşerden insana geçiş, sadece yaşamak değil, yaşatmak. Ölmeden önce ölmeyi bilmek; hakikati yaşamak. Lakin tüketim, bütün yaptıklarını yok etmek; ruhu ve bedeni için gıda haline getirip, öğütmek. Ve kendini yok ederek var olan kültür; popüler kültür.

Günümüz üretim ve tüketimi bir ‘kardan adam’ hikâyesi. Elleri üşüyerek ve ayağını sürüyerek ürettiğini, kendi eliyle yıkmak ya da güneşin merhametine terk edip, erimesini seyretmek. Karla birlikte eriyen: emek. Elde edilen kâr: öldürülen zaman.Aslında insanın bizatihi kendisi kardan adam.

Kültürün her sahasına yönelik olarak ortaya çıkan tüketicilik, kendisini sanatta da gösteriyor. Sanat hemen her dalı ile tüketime dayalı olarak ortaya çıkmaktadır. Ruhun gıdası olarak tarif edilen müzik, tüketicilikten payını almakta, yeni çıkan şarkılar, henüz daha bebeklik aşamasında iken öldürülmektedir. Bazıları doğuştan özürlü bulunan parçalar ise, özrü ile parlamakta, para kazandırmakta ama yok olmaktan kurtulamamaktadır. Geleneğin gücü ve birikimi ile oluşmuş olan parçalar ise yıllara değil yüzyıllara damgasını vurmaktadır. Nitekim Karacaoğlan’ın zülfü perişanı, hala melûlmelûl kalmaktadır. Bunu dinleyenler ise asırlardır O’nu, kerem edip hatırından çıkarmamışlardır.

Tüketime yönelik olarak bir şeyler yapma çabasında, aranan ya da oluşturulmaya çalışılan bir pazar söz konusudur. Bu pazarda yer kapma yarışı oldukça şiddetli cereyan ettiğinden, yer sahipleri kısa sürelerde mevkîlerini başkalarına terk etmek mecburiyetinde kalmaktadırlar. Dolayısıyla hızlı bir dönüşüm gözlenir. Bu dönüşüme katılan her yeni, bir diğerinin yok olmasına sebep olur. Ya da bizatihi onu yok ederek koltuğuna oturur. Dolayısıyla, bu süreçte yapıcılıktan ziyade gözlenen yıkıcılıktır. Bütün bunlara karşılık, ölümsüz aşk, maddede can bulur; Taç Mahal olur.

Tüketime yönelik çabada pazar bulma kadar önemli olan husus “pazarlama”dır. Pazarlama faaliyeti de büyük bir nisbette geçicilik içerisindedir. Yine çoğunlukla göz boyama ve kısa dönemde geçici dahi olsa vurgun yapma gayesi taşınmaktadır. Akabinde ise kovulmaya ramak kala, pürtelaş bir kaçış vardır. Ölümü müteakip cesedin solgun yüzü yeniden boyanacak, ölüm kokusunu giderici kokular sürülecek ve canlıların canını alacaktır.

Bir ‘görünmez el’dir dolaşıp durur piyasada. Efendilik yapmak ister kıyasıya. Kimin eli kimin cebinde bilinir de, görünmezlik efsanesiyle ilahlaştırılan görmezden gelinir. Göze allı pullu kaftan giydirilse de görülür ki; kral çıplak. Tacı yok, ak değilse de akçesi çok!

 

***

Eskiden beri dünya “üç günlük” ise de bu insanın sonu değildi. İnsan sonu gelmeyecek dördüncü güne hazırlık yapıyordu. Öbür dünyaya ilişkin ebedilik hissiyatı da yok olunca ya da en azından azalınca bütün bağlardan kopuk “şimdi”nin dışında her şey anlamsızlaşıyor. “Ölüm Allah’ın emri, ayrılık olmasaydı” sözünde ifadesini bulan, ayrılığın tahammül mülkünü yıkıcı etkisi, ölümden kaçan insanın sanal âlemde ayrılığı tercih etmesiyle tersine dönüyor. “Her bir dertten ala yaman ayrılığı”, “benzetmek azdır ölüme” ve “ayrılık ateşten bir ok”tur. Lakin birlikteliğin olmadığı yerde ayrılık da olmuyor. Selvi boylu yardan ayrılan aşığın gönlü gamla, yasla dolarken, unutkanlıkla hayat sürenler için bir anlam ifade etmiyor:

Ne üzülür ne sıkılır

Sadece birazcık düşünür

Hemen yeni bir âşık bulunur

Yerin çok çabuk doldurulur

Sevgilimi koluma takarım

Bebekte üç beş tur atarım

Olmadı bi de sinema yaparım

Gördüğün gibi çok unutkanım

Kalıcılığı dolayısıyla, içerisinde hatıraların gizli olduğu eşyalar kalıcılığını yitirdiğinden beri insan, hatırasını kaybediyor. Gelinliğin kiraya düşmesi, o mutlu günün tekrar yaşanmasını ortadan kaldırıyor. Büyük annelerimiz, hâlâ çeyiz sandıklarından çıkardıkları gelinlikle, o mutlu günü hüzünlü ya da buruk bir gülümseme ile anarken, yeni nesil bu duygudan mahrum kalmakta.

Bir zamanlar oyalı mendillerin oynamış olduğu rol, kullanılıp atılan kâğıt mendiller dolayısıyla bugün sahipsiz kalmış. Madde bir zamanlar insanı maziye bağlarken, şimdi esiri haline getirdiği insanın elini kolunu bağlıyor. Önceleri madde insanı takip ederken, şimdi insan maddeyi takip eder hale gelmiş, sürükleniyor. Aşk, ten kafesinde seyirlik nesneye dönüşüyor. Bir yanda bedende aşkı yok edenler, öte yanda aşkta yok olanlar, hayâ perdesini yırtmadan, Fuzuli misali sırları inletenler:

Ol zahm eseri görindi mende

Biz bir ruhuz iki bedende

Bizde ikilik nişanı yohdur

Her bir tenin özge cânıyohdur

Sagınma ki oldur menem men

Bir cân ile zindedür iki ten

Mende olan âşikâr sensen

Men hodyohem ol ki var sensen

Dâim sana mendedür tecelli

Men gayrden olmuşum teselli

Ger men men isem nesen sen ey yâr

V’er sen sen isen neyem men-i zâr.

Davetin ancak birbirinden ayrı olanlar için mümkün, sevenlerin ise zaten bir olduğu anlayışıyla, kendisini yârinde yok edenlere karşı; daveti, ruha değil bedene yaparken, onuru yatakta ateşe verenler, çılgınca feryat ederler:

Bak yüreğime bak

Ateşimi gör, içimi hisset

Hadi hazırım yeter ki

Onursuz olmasın aşk

Gel sokağıma gel

Penceremi aç yatağıma gel

Hadi hazırım yeter ki

Onursuz olmasın aşk

Her şeyin nesneleştiği ve maddî hale geldiği bir dünyada, en derin hislerin anlatılmaz efsunu olan aşk yeniden tanımlanırken, gönülden gönle gizli olan yol, aşikâr kılınmak istenir. Artık gönül dağının yağmuru diner, ne kirpiğin oku ne sinedeki yara kalır; önemli olan dokunmak ve okşanmaktır:

Aşk dokunmak ister gülüm

Sevilmek, okşanmak ister

Aşk sevdiğini yanında ister

Kimi zaman dile gelip aşk

Dudaktan kalbe akmak ister

İnsan bedbaht olmayı eliyle, diliyle, beliyle bizatihi kendisi ister!

***

Madde âleminde yaşanan yok edicilik, manevî sahanın tamamında gözleniyor. İnsanın en kıymetli hazineleri, mirasyedi nesil tarafından pervasızca tüketilmekte, basitleştirilmekte ya da geçiciliğe mahkûm edilmekte. Ölümüne sevdalar ve ülküler gündelik ve bazen de anlık değişimlerin akıbetine uğramakta, tıpkı kullanılıp atılan bir mendil gibi, bir kenara def edilmekte:

Bu sene iyi geçmedi söylemem lazım

Kader beni seçmedi ama görmemem lazım

Belki birden bire yeniden başlamam gerek

Eskiden taptığımı bugün taşlamam gerek

Yeni bir aşk yeni bir iş

Yine gülecek bir neden lazım

Yeni bir haber yeni bir kader

Bunlar için bana şans lazım

Yeni bir duruş yeni dokunuş

Tek tek keşfetmem lazım

Yeni bir hayat gerisi bayat

Kendime yeni bir ben lazım

Günler güzel geçmedi unutmam lazım

Asıp yüzümü kalmışım azcık kırtmam lazım

Hep içime atmışım anlatmam gerek

Hepsini bir kazana atıp toptan kaynatmam gerek

Dostluk kavramı içerisinde bâkî olmayı barındırırken, yenilik peşinde koşan insan, eskinin her şeyinden sıkıldığı için dostluğu da eskimişliğe mahkûm ederek yeni arkadaşlıklar arama sevdasıyla büyük bir güvensizlik ortamında, anlık ilişkiler kuruyor. Küçük meselelerde, kullanıp atmaya alıştığı bütün diğer şeyler gibi, arkadaşını da atabiliyor. Zamanın icaplarına uyayım endişesiyle asırlık çınarları devirmekten bir lahza çekinmeyip, yerine iklimi belli olmayan körpecik fidanlar dikiyor, lâkin onun da gelişip serpilmesine sabredemeden kökünden söküp atıyor. Reklamlarda ifadesini bulan şekliyle hâlâ annesinin margarinini kullanmaktan utanıyor, her seferinde  -aslında çok eski bir kelime olmasına rağmen- başına yeni bir “yeni” eklenen ürünlere yöneliyor. Mümkün olsa sadece annenin margarini değil bizatihi annenin kendisi de değiştirilecek. Öyle ya siz hala eski annenizi mi kucaklıyorsunuz! Ve çocukluk yıllarımda duyduğum o ses: “Eskimiş çoraplarınızı atın jil geliyor”.

Şimdi radyodan bir ses geliyor kulağıma “at gitsin at gitsin, eskimişse at gitsin”. Bu atılan kim diye merak ediyorum ve anlıyorum ki atılan güya sevilen, âşık olunan kişi. Yine anlıyorum ki, esasında atılan kişi değil, bizatihi sevginin kendisi. Sevgi âdeta eskicinin seyyar arabasına düşüyor. Yakında dışarıdan şöyle bir ses gelirse hayret etmemek gerekir: “Sevgiler alırım, sevgiler satarım, hayda eskici geldi, eskiciii!”.

Önemli olan ne derdiyle yaşamak ne de ona derman aramaktır. “Lokman Hekim gelse yaram azdırır” diyen sanatçı ona yabancıdır. Zira unutmayı yol edinmiş bireyin “nazlı yârin hayali karşımda durur” sözüyle yüklenebileceği hiçbir anlam yoktur. Onun için önemli olan boşvermek ve unutmaktır:

Her gece her gece dağıtıyorum

Aşkları acıları dertleri tasaları

Boşverdim önüme bakıyorum

Çıkarıp üzerimdeki sıkıntıları

Bir birkirliye atıyorum.

Özel bir ifadeyle:

şehrin insanı, şehrin insanı, şehrin

bozuk paraların insanı, sivilcelerin.

Bir de dedemin anlattığı hikâye geliyor aklıma ve derin bir âh çekiyorum. Yoksa güle âşık olan bülbülün figanı da mı eskidi? Artık güle nâğme dizecek bülbüller de mi kalmayacak? İşte gül aşkının kanlı hikâyesi: Hocası talebesinden bir sarı gül ister. Talebe gül bahçesine gider, lakin bakar ki hiç sarı gül yok. Güllerin hepsi beyaz. Oracığa oturup, kara kara ne yapacağını düşünürken, bir bülbül gelir ve derdini sorar. Derdi dinleyen bülbül, çocuğa arkasını dönmesini söyler. Ben susunca gülünü al git der ve ötmeye başlar. Bir müddet sonra bülbül susar. Çocuk döner bakar ki gül sararmıştır. Gülü alır götürür hocasına. Hocası memnun olur, lâkin bir de pembe gül ister. Talebesi yine bahçeye gider, yine bülbül gelir ve derdi dinleyen bülbül, yine arkanı dön der. Uzun uzun öter. Ak gül pembeleşir, talebe pembe gülü alır, hocasına götürür. Hocası, pembe gülü getiren kırmızıyı da getirir der. Çocuk yine bahçeye gider, bülbüle derdini söyler. Bülbül derin bir âh çeker. Çocuk yine arkasını döner. Bülbül öyle bir figana başlar ki, çocuğun gözleri yaşa boğulur. Bülbülün feryadı bitmez de bitmez. En nihayet ses kesilir. Çocuk döner, bakar ki gül kan gibidir. Ancak bülbül yerdedir. Görür ki bülbül tırnağını bağrına takmış, bağrını yarıp güle kanını akıtmıştır. Yoksa şimdi bu gök kubbede bu sâdâyı aramak bir hâyâl midir?

Ağlayan biz miyiz, yoksa bülbüller mi? Matem gözyaşları, Akif’in kaleminden damlar tek tek! Feryat Akif’in mi bizim mi?

“-Eşin var, âşiyanın var, baharın var, ki beklerdin;

Kıyâmetler koparmak neydi, ey bülbül, nedir derdin?

0 zümrüd tahta kondun, bir semâvî saltanat kurdun;

Cihânın yurdu hep çiğnense, çiğnenmez senin yurdun”

Ötme bülbül ötme şen değil bağım.

***

Sevgili mi, en sevgili mi? Yoksa zaten sevgili en sevgili mi? Dile düşen sevgili, dildedir; göze düşen, gözde; gönle düşen, gönülde. Dile düşen dilden düşer: sözdedir; göze düşen gözden düşer: gözdedir; gönle düşen, gönül tahtının sahibidir, gönüldedir. Gönlü O yapar, gönül O’ndan gelir, gönül O’nun ateşi ve ışığıdır. Beşerî güzelliklerin âbideleri elbette dile düşer, uslanmaz deli gönlün Hakikati aramasının çığlığı olur, dinmek bilmez feryadı olur, ta ki gönül “olunca”ya kadar. “Ol” emrine mahzar olan gönül hakikatin dilsiz, hâl lisanıdır. Lisan-ı hâlden anlayanlar hemhal olanlardır. Sevgiliyi diline dolayan onun hamalı, sevgilisini gönlüne saran onun hemhali; hamallar sevgilinin mahkûmu, hemhaller ise yegâne Sevgili’nin meftunu.

Ol emrinin muhatabı Mevlana, bir meftun; nasihati, hemhaller için:

“Oraya gitme demedim mi sana,

Seni yalnız ben tanırım demedim mi?

Demedim mi bu yokluk yurdunda hayat çeşmesi ben’im?

Bir gün kızsan bana,

Alsan başını,

Yüz bin yıllık yere gitsen,

Dönüp kavuşacağın yer ben’im demedim mi?

Âşık, kalpten seslenir sevgiliye; kalpteki ayrılık ateşi, kelimelerden müteşekkil nadide zarflarla ulaşır sevgiliye. En güzel kelimeler, en güzel için seçilir, en güzel sıralama ile sunulur, Sevilen; Sevgilidir, O’nun olmadığı ülke sürgünler mekânıdır; sürgünden kurtuluş için Sezai Karakoç’un kelimeleri sevgilinin ayaklarına kapanır:

“Senin kalbinden sürgün oldum ilkin
Bütün sürgünlüklerim bir bakıma bu sürgünün bir süreği
Bütün törenlerin şölenlerin ayinlerin yortuların dışında
Sana geldim ayaklarına kapanmaya geldim
Af dilemeye geldim affa layık olmasam da
Uzatma dünya sürgünümü benim…
Sevgili
En sevgili
Ey sevgili”

Neredesin ey güzel,

Güzele benzeyen değil,

Kendisi güzel.

O güzele, Âşık Sefil Selimî için bütün gidişler güzel:

“Yar senin yoluna mayın dizseler,

Üstüne, aşkımla basar gelirim.

Parçalayıp yüzüm yüzüm yüzseler,

Derimi duvara asar gelirim.”

Ey şehri bedestene çevirip, beden pullayan bezirgânbaşı,

Her dem yeniden doğarız

Bizden kim usanası

Gülü gül ile tartıp,

Gülümse ey medeniyet.

Bülbülüm allar seni.

 

 

Kıbrıs’ta Çözüm mü, Çözülme mi?

 

Çoğumuzun ilgi ile takip ettiği, bilgi sahibi olduğu “Kim Milyoner Olmak İster” programı ilgi ile izleniyor. Sayın Kenan Işık’ın rahatsızlığına rağmen bazı sanatçı dostlarının yönetiminde yayın devam ediyor.

Geçenlerde yayınlanan ve yarışmacılara sorulan soruların cevap şıklarından birinde “Azerice” diye bir dil yer aldı. Programın asıl sahibi ve yöneticisi olmayınca bazı aksaklıkların ortaya çıkıyor. Azerice diye bir dil yok. Bakü’den bizi arayan dostlarımızın da, bu yanlış dikkatlerini çekmiş. Azeri Türkçesi ve Kırım Tatar Türklerinin Türkçeleri en kolay iletişim kurabildiğimiz örneklerdir. Eğer Azerice Türkçe dışında bir dil ise; bizler ve programda yer alan yöneticiler bu yabancı dili nasıl anlıyoruz?

Türki Cumhuriyetler sözü de yanlıştır. Türki Cumhuriyetler Türk gibi anlamına gelir ve soydaşlarımızı bir bakıma Türklükten dışlamadır. Soydaşlarımız da haklı olarak “biz Türk gibiyiz de, Türk sadece Anadolu’da mı yaşamış ve yaşıyor?” diye sorarlar.

Ayrı bir husus da, son programlarda cevap şıkları arasında bir çok kere Nazım Hikmet‘in ve Kazım Koyuncu‘nun isimlerinin geçmesidir. Türk Edebiyatında cevap şıkları arasına girebilecek başka hiç önemli edebiyatçı ve yazar kalmadı mı? Türk Edebiyatı eşittir Nazım Hikmet mi? Diğer isme gelince; küresel rüzgarların ve emperyalizmin yeni silahı olan, ideolojik kavganın yerini alan etnik tuzağın gereğine uygun olarak, bilerek veya bilmeden etnik müzik yapan Koyuncu’nun tabutunun üstüne örtülen siyah-kırmızı bayrak veya flama hala merak konusudur.

***

ABD başkan yardımcısı Biden Kıbrıs’ta hem Güney Rum Kesimini, hem de KKTC’yi ziyaret etti. Yaptığı açıklamada çözüm teklifi getirmediğini, sadece çözüme katkı yapmak istediğini söylüyor. Bu ne biçim katkıdır ki, Adada Rumları tek meşru hükümet kabul ediyor. Rumları memnun edebilmek için KKTC bayrağının olmadığı bir binada, KKTC Cumhurbaşkanı Sayın Eroğlu ile görüşme yapılıyor.

Kıbrıs’ta Türk varlığını kabul etmeyen bir anlayış, barışa ve çözüme katkı yapamaz. Eğer sorunun çözümünü sözde dost ve müttefik ABD’ye havale ettiysek işimiz çok zor… Soma faciası ve kısır iç siyasi çekişmeler, Kıbrıs’taki tehlikeyi adeta örtüyor. Sayın Başbakan Köln’deki mitingde! bu milli meseleye temas edip etmeyeceğini bilemiyoruz. Ancak onun bu ara tek ilgi alanı Cumhurbaşkanlığı seçimidir.

Kıbrıs’tan askerini ve antlaşmalara rağmen siyasi ağırlığını çeken Türkiye, Anadolu’da zor durumda kalır. Kıbrıs’tan çekilen Anadolu’dan da çekilir! Acaba hem Kıbrıs hem de Anadolu, böyle mi demokratikleşecek?

21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü Balkanlar ve Kıbrıs Araştırmaları Merkezi güzel hizmetler veriyor. 1974 Barış Harekâtından sonra garantör bir devlet olarak Türkiye’nin Adaya müdahalesi Atina’nın yargı kararlarına göre haklı bulunuyor. Maraş topraklarının %90’ının Türk Mülhak Vakfı’nın malı olduğu belgeliyken Maraş açık artırmaya çıkarılmamalıdır. Barış harekatından önce ve sonra hunharca öldürülen, mal ve mülklerine el konulan soydaşlarımızın hesabı sorulmalıdır. Bu hesabı bugüne kadar soramayanlar sorumludur. Sorunun tartışmasını AB zeminine taşınmasını seyretmek daha büyük bir yanlışlıktır. Sayın Hüseyin Macit’in de belirttiği gibi, BM Güvenlik Konseyi Daimi Üyesi Rusya ve Çinde soruna burunlarını sokmak için hazır beklemektedirler.

Kıbrıs’ta barış ve çözüm bahane edilerek ABD milli menfaatleri yolunda gaz ve petrolden aslan payını almaya çalışmaktadır. Adalet, insan hakları ve egemenliğe saygı önem taşımıyor.

Biden siyasi geçmişi ile her konuda Türk düşmanlığı ile öne çıkmış bir siyasetçidir. Kendisinden fazla bir şey beklemek aşırı iyimserliktir. Milli meseleler devlet politikası gerektirir. Her iktidara gelen kendi kafasına göre hareket edemez. En azından son 200 senelik yakın tarihi inceleyelim ve ders alalım.