16.6 C
Kocaeli
Cumartesi, Temmuz 25, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 880

Lanet Olsun!

 

Lanet okumak, iyi bir şey değildir. Ancak bugünkü toplumda insanların tavrı, öyle anlaşılmaz öyle insanlık dışı hareketlere sahne oluyor ki lanet okumak bazıları için farz oluyor.

Biz de laneti hak edenlere sesleniyoruz.

Ar namus mefhumunu öldürenlere Lanet!

Vatana, Millete durmadan zehir kusanlara Lanet!

Ömründe helal lokma yemeyenlere Lanet!

Gafil batı hayranlarına Lanet!

Kumarbaza, ayyaşa, ırz düşmanlarına Lanet!

Kundakçıya, Molotofçuya, çocukları dağa kaçıranlara Lanet!

Palavracı hatibe, milleti kandıranlara Lanet!

İhtiras sahibine, kindarlara Lanet!

Mukaddesat düşmanı Allahsızlara Lanet!

Mazlumun âhını alanlara Lanet!

Yetimin hakkını çalan alçaklara Lanet!

Halkını eşek yerine koyuna soysuzlara Lanet!

Satılmış yazarlara, Türk’e hakaret eden işbirlikçilere Lanet!

Allah’tan başkasına kul olan kula lanet!

Hırsızlıkla biriken paraya, mülke Lanet!

İftira kervanını yürütenlere Lanet!

Türkçülüğe karşı harp açtıranlara Lanet!

Dürüst memurlarını ezen amire Lanet!

Ahlaka, fazilete kefen biçenlere Lanet!

Hamiyetsiz zengine, hayırsız mala Lanet!

Yalancıya, ikiyüzlülüğe Lanet!

Domuz gibi semiren lüpçü namerde Lanet!

İnsafsız, merhametsiz, duygusuzlara Lanet!

Nemelazımcılara, kaygısızlara Lanet!

Liboşları Türkçüden üstün tutanlara Lanet!

Âleme talkın verip salkımı yutanlara Lanet!

Yalaka, yağcı, dalkavuk, bukalemun tiplere Lanet!

“Ben yanlış anlaşıldım, ben onu söylemek istemedim, ben konuşursam yer yerinden oynar” diyenlere lanet!

Kendisini ulaşılmaz, vazgeçilmez olarak gören, kendisini hayranlıkla seyreden insanların olduğuna inanlara Lanet!

Biz böyle düşündük, böyle yazdık, inşallah ibret olur, herkesi bu yolda düşünmeye davet için yazdık. İnşallah faydalı olur.

 

 

Cibranlı Halil Der ki İnsanlar Hayatın Kölesidir

 

Şiir gelince söz durur ve kitaplar mısralara şapka çıkarır. Zira ömrün özetini hayatın rozeti gibi taşır şiir. Günün, ayın, yılın anlam ve önemine binaen Halil Cibran’ın manzum şaheserini Türk Milletine istek parçası olarak Bursa-Kocaeli hattından paylaşmaktayız.

 

Ey kavmim..

Sen ki peygamberleri bile dinlemedin beni hiç dinlemezsin

Dönüp de bakmazsın ölülerine

Lut Kavminden de değilsin sen, hazdan olmayacak mahvın

Acıyla karıldı harcın ama acıya da yabancısın

Ağıtları sen yakarsın ama kendi kulakların duymaz kendi ağıdını

Bir koyun sürüsünden çalar gibi çalarlar insanlarını

Ve sen bir koyun sürüsü gibi bakarsın çalınanlarına

Tanrıya yakarır ama Firavunlara taparsın

 

Ey kavmim..

Sen ki peygamberleri bile dinlemedin beni hiç dinlemezsin

Korkarsın kendinden olmayan herkesten ve sen kendinden bile korkarsın

Hazreti İbrahim olsan sana gönderilen kurbanı sen pazarda satarsın

Hazreti İsa’yı gözünün önünde çarmıha gerseler sen başka şeylere ağlarsın

Gündüzleri Maria Magdelana’yı orospu diye taşlar

Geceleri koynuna girmeye çabalarsın

 

Ey kavmim..

Sen ki peygamberleri bile dinlemedin beni hiç dinlemezsin

Kadınların siyah giyer

Kederle solar tenler ama onları görmezsin

Her kuytulukta bir çocuğun vurulur aldırmazsın

Merhamet dilenir, şefkat dilenir, para dilenirsin

Ve nefret edersin dilencilerden

Utancı bilir ama utanmazsın

 

Ey kavmim..

Sen ki peygamberleri bile dinlemedin beni hiç dinlemezsin

Sana yapılmadıkça işkenceye karşı çıkmazsın

Senin bedenine dokunmadıkça hiçbir acıyı duymazsın

Örümcek olsan Hazreti Muhammed’in saklandığı mağaraya bir ağ örmezsin

Her koyun gibi kendi bacağından asılır, her koyun gibi tek başına melersin

Hazreti Hüseyin’in kellesini vurmaz ama vuranı alkışlarsın

Muaviye’ye kızar ama ayaklanmazsın

Hazreti Ömer’i bıçaklayan ele sen bıçak olursun

 

Ey kavmim..

Sen ki peygamberleri bile dinlemedin beni hiç dinlemezsin

Ama arkana baktığın için taş kesileceksin

Ve sen kendine bile ağlamayacaksın

Komşun aç yatarken sen tok olmaktan hayâ etmezsin

Hazreti Musa önünde Kızıldeniz’i açsa o denizden geçmezsin

Hazreti Davud için üzülür ama Golyat’ı tutarsın sen

Bütün seslerin arasında yalnızca kırbaç sesini dinlersin sen

Sen ki peygamberleri bile dinlemedin beni hiç dinlemezsin

Ey kavmim..

 

 

George Bernard Shaw

 

O, ” dünyada bir dini seçmek gerekse, bu din hiç kuşkusuz İslâm olacaktır” demiştir.

Bu çok özel insan, 19. ve 20. yüzyıllar arasında yaşamış. 20.07.1856 yılında Dublin,  İrlanda’da doğmuş. 02.11.1950 tarihinde Hertfordshire, İngiltere’de 94 yaşına vefat etmiştir.

Shaw’ın önemi günümüzde de  renkli eserleri ve söylemleriyle devam etmektedir. Bernard Shaw eserleriyle hem Nobel (1925) hem de Oscar (1938) ödülleriyle onurlandırılan tek kişidir.

Shaw vejeteryandır. “Hayvanlar benim en iyi, en sadık ve en güvenilir dostlarımdır. İnsan dostlarını yer mi?” diyerek, ömrünün sonuna kadar bu tutumunu devam ettirmiştir.

Bernard Shaw’ın bir başka özelliği de  örnek bir yeşilaycı olmasıdır. 94 yıllık ömründe, ne tütün ne de alkollü içki kullanmamıştır. Ayrıca, gençlik yaşlarında başlayan doğa sevgisi, ölümüne dek devam etmiştir.

Kadın haklarının en hızlı ve güçlü savunucusu olarak, yaşamı boyunca, gerekli her platformda yer almıştır.

Bernard Shaw, okul yaşantısını  hiç sevmemiştir.  Bir türlü ısınamadığı eğitim ve öğretim sistemi nedeniyle, 15 yaşında okulu terk etmiştir. Disiplinli eğitim kişiliğine uymamıştır.

Evindeki yetersiz gelir nedeniyle, babası ve annesinin arası açıktı. Bir süre sonra ayrılırlar. Annesi Londra’ya göçer ve yerleşir.

Bir süre babasının yanında kalan Shaw, daha sonra Londra’ya annesinin yanına gider. Bütün günleri Londra’daki müzelerde geçirir.

Londra günlerinde pek çok konuda, geçmişten günümüze bilgilerini artırma fırsatı bulur. Entellektüel açıdan önemli bir altyapıya kavuşur.

Shaw müzik, san’at ve tiyatro eleştirmenliği yaparak ismini duyurmaya başlar. Shaw’ın etkili, akıcı ve renkli uslübuyla yazıları öne çıkar.

Shaw bir süre iktisat ilmine merak sarar. Konuyla ilgili çok kitap okur ve bilinçlenir. Sosyalizm’i en iyi savunan konuşmacılardan biri olur. Ancak devam etmez.

Asıl yapmak istediği, tiyatro oyunları yazmaktı. Bu konuda başarılı eserler verdi.  John Bull’s Other Island (1904)  adlı komik eseri, Court Théatre’da  sahnelenir. Kral VII. Edward oyunu izler. Bazı sahneler o kadar komikti ki, Kral çoşkulu ve hareketli gülüşüyle oturduğu koltuğu kırar. Olay yayılınca, Shaw’ın şöhreti artar.

Artık tiyatro eserleri peş peşe gelir. Yazdığı oyun metinlerinin sayısı altmışa yaklaşır. Oyunlarında ahlakî, politik ve maddi konular, nükteli hicivlerle süslenerek yer alır. Ayrıca mitolojik efsaneler, tarihi olayları da eserlerine konu eder.

Jeanne d’Arc eseri, Shaw’a 1925 yılında edebiyat dalında Nobel ödülünü kazandırır.

Mitolojik bir konuyu işleyerek yazdığı, Pygmalion* ise 1938 yılında Oscar ödülüyle onurlandırılır.

Shaw 1932-1933 yıllarında dünya turuna çıkar. Doğu’ya yaptığı seyahatinde  Bombay (Hindistan)’da The Light gazetesine verdiği röportajında;

“Hz. Muhammed’e ve dinine büyük saygı duyuyorum. Söyledikleriyle geride kalan asırlara ve değişen yaşam koşullarına rağmen, her dönemde bizi aydınlatan yegâne dinin elçisidir.”

Shaw, “…ortaçağın kiliselerinin temsilcileri, hem cehalet hem de taassub yüzünden İslamiyeti karalamışlar  ve Hz. Muhammed’i, Hz. İsa aleyhtarı Anti-Christ, iblis diye tanımlamışlardır” demiştir.

Yine Shaw röportajın devamında; “…Oysa ben, bu büyük ve harikulâde insanın yaşamını dikkatle inceledim. Hz. Muhammed, Hz. İsa’nın kesinlikle aleyhtarı değildir.  O, Bütün insanların kurtarıcısıdır.

Dinimizi rahiplere bırakırsak, çok geçmeden dinsiz kalırız” ifadelerini kullanmıştır.

Shaw savaşlara karşıydı. II. Dünya Savaşı için Hitler ne kadar suçluysa, Churchill de, Stalin de ve diğer liderler de o kadar suçludurlar demiştir.

Savaş karşıtı söylemleri bazı kesimleri rahatsız etmiştir. Karşılıklı ithamlar bir hayli devam etmiştir. Ancak ilişkileri hiç kesilmeden sürmüştür.

Bernard Shaw’la ilgili pek çok sözler ve anektodlar günümüzde hâlâ anlatılıp söylenmektir.

Shaw bir oyununun galası için, Churchill’e davetiye gönderir. Şu notu da ilave eder; “davetiye iki kişiliktir. Bir dostunuzla (tabii hâlâ dostunuz kaldıysa) gelebilirsiniz”.

Churchill hemen yanıtlar; “Üzgünüm galaya gelemiyorum. Ama ikinci gün suareye geleceğim (tabii, oyununuz hâlâ sahnelenebilirse).”

Shaw’ın unutulmaz sözleri çok yaygındır.

Akıllı adam aklını kullanır. Daha akıllı adam ise herkesin aklını kullanır.

Yirmi yaşında kalbi olan herkes solcudur. Kırkında ise aklı olmayan.

Yeteneksiz kişilerin ünlü olacağı tek yer, savaşta kahramanca can vermektir.

Yapabilenin yapıtları, yapamayanların eleştirileri vardır.

Shaw 1950 yılında, çok sevdiği ağaçlarından birini budarken düşmüş ve ağır yaralanmıştır. İyileşememiş ve 94 yaşında hayata veda etmiştir.

 

 

 

Son Türk Sürgünü 25. Yaşında!..

 

Türk Milleti çileli, acılı, gözyaşına boğulmuş bir millettir.

Tarih, sürgün niteliğindeki göçlerle doludur. Bu yüzden çocukların oyunlarında bile göç vurgusu önemli bir yer tutar. Çünkü çocuklar için göç, adeta yeni yerler görmek için çıkılan bir gezinti gibidir.

Türk; sosyal, ekonomik, kültürel, askeri ve siyasi nedenlerle pek çok kez farkında olmasa bile zihninin derinlerinde daima göçe hazırdır.

Türk’ün göçlerinde ölüm, katliam, soykırım vardır. Açlık, hastalık ve yoksulluk ise işin cabasıdır!

Türk her insanoğlu gibi(!), göç sona erip rahata erince yaşadıklarını çabucak unutur. Ve bu unutkanlık sayesinde de daima yeni göçler için uygun zemin oluşur.

Hangi millet, tarih boyunca başına gelen acı ve tatlı hatıraları unutmamıştır; o millet tarih sahnesinde huzur, güven ve mutluluğu en azami nispette yakalamıştır.

İnsanlık tarihinin gördüğü en büyük “Zorunlu Göç”, bundan 25 yıl önce 1989 yılında Türklerin başına Bulgaristan’da gelmiştir.

Unutmasak ve incelesek, bugün bile bu göçün istatistikleri gözümüzü korkutur.Ayrıca her bir Türk’ün göçü, onun için çok önemli bir dram ve travmadır. Göçü yaşamamış olanların bunu anlaması mümkün değildir.

Bulgaristan’dan zorunlu göçe ve öncesinde asimilasyona tabi tutulanların tek ortak özellikleri “Türk” olmalarıdır. Bu nedenle sürüldüler. Hem de çok yeni yani 25 yıl önce… Biz bunu da çoğu şey gibi çabuk unuttuk!

Kendisi de, bir 1989 “Zorunlu Göç”ünün kurbanı olan, büyük Türk edebiyatçısı Ömer Osman Erendoruk o günleri bir şiirinde şöyle anlatıyor;

“Türkçe söylemek yasak, Türkçe yürümek yaya

Türkçe işitmek yasak, Türkçe bakmak dünyaya

Türkçe sevinmeyeceksin, Türkçe gülmeyeceksin.

Alnından akan teri Türkçe silmeyeceksin.

Türkçe bağlamak yasak ayakkabı bağını.

Türkçe ayırmak yasak solunu ve sağını.

Sofrada ekmeğini Türkçe dilmeyeceksin.

Türkçe yaşamayacak, Türkçe ölmeyeceksin…”

Mesele, Erendoruk‘un dizelerinden de çok rahat anlaşılıyor. Ancak Bulgarların, Bulgaristan’da Türkleri yok etme planı, 1878 yılından önce yürürlüğe konmuştur. Bu plan sabırla 1989’a ulaşmış ve 2014’te de artan oranda uygulama alanı bulmaktadır. Hem de Avrupa Birliği Üyesi olan Bulgaristan’da!..

Türkiye’nin aydın müsveddeleri ve medyası; pkk haklarını, Barthelemos’un sızlanmalarını, Ermeni masallarını, tarikat ve cemaatlerin arzularını konuşmaktan yanıbaşlarında sıkıntıdan inleyen Bulgaristan Türklerini duymazlar ve onların 25. yılına girmiş olan acılarını anlamazlar. Çünkü “Türk” değildirler…

İnsan hakları ve yardım dernekleri, Bulgaristan’a uzanamazlar. 1984 – 1989 arası, isim ve dinleri değiştirilerek, papazlarca vaftiz edilenlerin, hıristiyan mezarlıklarında haçların altında ebedi uykularını yaşamaları onları hiç rahatsız etmez. Çünkü bu ölüler “Türk”tür… Öyleyse nerede yattıkları onlar için önemli değildir! Varsa yoksa kürt, ermeni, rum, arap, Suriyeli, Filistinli, Somalili vs. gibiler.

İnsanlık açısından önemli olayların 25, 50 ve 100. yılları, tarihsel dönüm noktalarıdır. Bulgaristan “Zorunlu Göç”ü de, işte bu dönüm noktalarından birini yaşamaktadır.

Görüyorum ki; bu tarihsel dönemeçte, göç gündeme getirilmemekte ve adeta unutturulmaya çalışılmaktadır.

Bu göç bize yani Türklere çok önemli şeyler anlatmakta ve gelecek için mesajlar vermektedir.

1989’dan 2014’e, Türkler açısından Bulgaristan’da pek bir şey değişmediği gibi Türkiye’de Türkler için durum çok vahim bir noktaya gerilemiştir. Onun için Türkiye Türkleri; Bulgaristan’ı ve Bulgaristan Türklerinin başına gelenleri iyi okumalı ve de buradan çıkaracağı sonuçlarla, gelecek için doğru öngörülerde bulunmalıdır.

1989 göçünde ve öncesinde, Bulgaristan’da “Türklük Mücadelesi” vermiş olan herkesi saygıyla anıyor, göçleri unutturmayacağımıza dair söz veriyor ve halen başta Bulgaristan Türkleri olmak üzere bütün Türk Dünyası’nın arkasında olduğumuzu 77 düvele buradan ilan ediyorum…

 

 

PKK ile Müzakere Sürecinde Ne Çözüldü?

 

Hükümet PKK ile yürüttüğü müzakerelere “çözüm süreci” adını vermişti.  “Çözüm Süreci’nin” neyi çözdüğünü gösteren gelişmeleri izliyoruz.

“Sürecin” başlangıcında Öcalan, “Silah değil, siyaset öne çıkıyor, silahlı unsurlarımızın sınır ötesine çekilmesi aşamasına gelinmiştir” diye açıklama yapmıştı.

PKK silahlı unsurları ne silah bıraktı ve ne de sınır dışına çıktı.

Üstelik PKK’nın Kandil’deki lideri Cemil Bayık, 22 Ekim 2013’te ve 3 Şubat 2014’te “Çekilen PKK’lıları geri göndermeye hazırlanıyoruz” diye açıklama yaptı.

PKK terör örgütü bu süreç içinde adam kaçırma, yol kesme, taciz ateşleri açma, güvenlik güçlerine karşı gelme, karakol ve yol inşaatlarına engel olma ve çocuk kaçırma eylemlerine devam etti.

Bu süreç içerisinde Türk Polisi karakoldan dışarı çıkartılmadı. Özel Harekât Polisleri bölgeden çekildi.

Resmi Dairelere bile Türk Bayrağı astırılmadı. Dağa taşa PKK paçavraları asıldı. PKK “şehitlikleri” kuruldu.

Diyarbakır Belediyesinde kurdurulan “Güvenlik Şirketine” PKK militanları dolduruldu. BDP/ PKK’lı Belediyelerin güvenlik işleri bu şirkete verildi. BDP/HDP/PKK kanadı binlerce kişilik silahlı resmi güce sahip oldu.

Kendi asayiş(!) güçlerini kurdular, yol kesip asayiş kontrolleri (!) yapmaktalar.

Devlete bağlı kalan çok sayıda korucu etkisiz hale getirildi.

Bölgede Kürtçe fiilen eğitim dili oldu, Türkçe konuşmayı yasakladılar. Kendi vergi toplama ve yargılama sistemlerini yürürlüğe koydular. Yani gerçek manada bir paralel devlet kurdular.

PKK’nın bölgede, yasama, yürütme ve yargı organlarını kurmasına ve bir devlet yapısı oluşturmasına ne hükümetten ve ne de Türk Silahlı Kuvvetleri’nden bir tepki yok.

İktidarın tek kaygısı, sözde “çözüm sürecine” zarar vermek istemediğini göstermek.

Süreç, bu paralel devletin finansmanı için kullanılan uyuşturucu, sigara ve petrol kaçakçılığı imkânlarını kolaylaştırdı.

Kaçakçılıktan elde edilen finansman ve vergi adı altında toplanan haraçlarla PKK daha modern silahlarla teçhiz edilerek, muhtemel çatışmalar için hazırlık yapmakta.

PKK insan kaynağını da artırdı. Dağa çıkma/ çıkarmalar devam ediyor. Güvenlik birimlerinin raporlarına göre  “çözüm sürecinin”  başından beri bu sayı 2 binin üzerine çıktı. Yani en az 2 bin ana daha ağlamakta.

PKK’nın yetişmiş militan kadrosu halen ağırlıklı olarak Suriye’de savaşıyor. Uzmanlar, dağ kadrolarındaki eksikliklerini çocuklarla gidermeye çalışan PKK’nın Suriye’deki savaş yavaşladığında Türkiye’ye yönelik ağır saldırılarının tekrar başlayabileceğine dikkat çekiyor.

Diyarbakır’da 11 ailenin “Çocuklarımızı bırakın” diye eylem yapmasıyla PKK’nın “çocuk kaçırmaları” gündeme gelebildi.

*****

CUMHURBAŞKANLIĞI SEÇİMİNİN SÜRECE ETKİSİ

PKK’nın bölgede fiili hâkimiyetini pekiştirdiği “çözüm sürecinin” koordinatörü Beşir Atalay‘a göre “çözüm süreciyle ilgili en sağlam duran Ak Parti, hükümetimiz ve devletin tüm kurumlarıdır. Karşı tarafta inişler, çıkışlar oluyor.”

Başbakan Yardımcısı Atalay çok önemli bir haber verdi: “19 Mayıs’ta Sayın Başbakanımızın başkanlığında son dönemlerin en kritik toplantılarından birini yaptık. Daha somut, yeni bir yol haritasının üzerinde çalışılması, sonuca doğru daha hızlı adımlar atılması kararlaştırıldı.”

Anlaşılan kamuoyu oluşturma çalışmaları ile “hazmettire hazmettire” yürütülmesi gereken projenin en önemli kısımlarına geçiş için şartlar yeterli hale gelmiş. Beşir Atalay “şu anda tüm kesimlerin desteğini alan bir çalışma bu. Şimdi, artık Türkiye’de bütün vatandaşlarımızın satın aldığı bir projedir bu” sözleriyle hükümetin bu kanaatini paylaşıyor.

Karşıtlarının “Vatan topraklarının satılması projesi” olarak nitelendirdiği bu proje için Başbakan Yardımcısının pazarlamacılık jargonunu kullanması dikkat çekici.

Her ne kadar benim ve benim gibi düşünenlerin desteğini almasa da, herhalde Beşir Atalay bizi vatandaştan saymıyor galiba. Esasen bu projeyi desteklemeyenlerin oranı bana göre “satın alanlardan” fazladır.

Ayrıca bırakın yüzde 43’ü, yüzde 60 bile desteklese bu projenin Türkiye için bölünme ve iç savaş riskini artırdığı gerçeğini değiştirmez.

Cumhurbaşkanlığı seçiminin hemen öncesi, hükümetin “daha somut, tarihleri belli, yeni bir yol haritasının” üzerinde çalışma yapılması, sonuca doğru daha hızlı adımlar atılması konusunda “siyaset kesimiyle” (HDP/BDP ile) görüşmelerimiz oldu” açıklaması çok önemli.

HDP/BDP oylarının Cumhurbaşkanlığı seçiminde anahtar rol oynayabileceğini gören (AKP’nin muhtemel Cumhurbaşkanı adayı) Tayyip Erdoğan bakalım HDP/BDP/PKK kanadına neler verecek?

Son seçimlerde AKP’den eksilip MHP’ye kayan oy miktarı 2,4 milyon yerine, 5 veya 8 milyon olsaydı bu tavizler verilebilir miydi?

*****

BU KİMİN VALİSİ?

Şırnak Valisi Hasan İpek, “Çözüm sürecini bu aşamaya getiren Başbakanımız Tayyip Erdoğan’ı ve bu konuda ciddi gayretleri olan Abdullah Öcalan’ı takdirle karşıladığımı belirtmek istiyorum” dedi.

Kendisini teröristbaşı ile aynı seviyede gösteren valisine Başbakan Erdoğan ne der bilemem. Ama terör örgütü liderini öven ve devletin haysiyetini yerlerde süründüren böyle birini vali olarak tutup tutmayacağını izleyeceğim.

*****

BAŞBAKAN PKK/BDP’YE KARŞI NEDEN SUSKUN?

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, PKK’nın kaçırdığı iddia edilen çocukların bırakılması için Halkların Demokratik Partisi’ne (HDP) yardımcı olması çağrısı yaptı. Erdoğan, “Onları alıp gelmediğiniz takdirde B planımız C planımız devreye girer” dedi.

Ben bu konuşma üzerine “bir ülkenin Başbakanı terör örgütünün siyasi kanadından böyle himmet ister mi?” diye düşünürken hepimizi incitici bir şey daha oldu.

BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş “zaten onun B planı gidip Sayın Öcalan’a yalvarmak C planı ikinci defa gidip yalvarmak. Çünkü biliyor ki bu çözüm süreci onsuz yürümüyor. Bir Başbakan olarak senin dağdan çocukları indirmek için elinde bir projenin olması gerekmiyor mu?” diye sordu.

Benim bildiğim Erdoğan bu “densizliklere” gerekli cevabı verirdi. “Gezicilere”, “Pensilvanya’ya” , İsrail’e, Almanya’ya herkese ayar veren Başbakan bu konuda suskun. Acaba neden?

*****

SADİ SOMUNCUOĞLU’NUN UYARISI

Bölgede yaşanan son olaylar ışığında bir değerlendirme yapan tecrübeli siyaset ve devlet adamı Sadi Somuncuoğlu bakın ne diyor?

“Doğu ve Güneydoğu, göz göre göre gidiyor, sanki ülke sahipsiz. Bunların baş sorumlusu iktidar ‘uykuda’ desek, değil; çok ‘uyanık!’ Devletin gücü fazlasıyla var, ama ‘eli-kolu bağlanmış!’ Kısacası, iyi günlerde değiliz.”

Sadi Somuncuoğlu gibi kelimelerini kuyumcu terazisinde tartarak yazan bir olgun aydın, yazısının sonunda şu cümleyi neden kurmuş olabilir?

“Benim saf Türk Milletim düşün!  “Bölücü”den cumhura baş olur mu?”

 

 

Yar Üstüne Yar Sevmeyene Cehennem Haram

 

Bir kâbus gördüm,

Rüya mı desem; rüya.

Bir yere götürüldüm,

Adı; öbür dünya.

Kabul salonunda ağırladılar beni,

Duvarlarında is; yerde yosun,

Biri derhal bunu prangaya vursun.

Ev sahibinin eli titremede,

Pranga ayağıma dar gelmekte!

Ben misafir değilim,

Mademki pranga benim,

Onu takmalı kendi ellerim.

Nihayet refakatçiler geldi,

Dediler hakkında hüküm verildi:

Konaklama yerine cehennem denildi.

Korkak, üzgün ve sorgulayıcı gözlerim,

Titreyen sesimle dile geldi:

Ben ne suç işledim?

Hışımla geldi cevap;

“Zina” denilince,

Harap oldum harap!

O halde beni yakmalı,

Cehennemin en dibine atmalı.

“Yandım” desem de etmeyin merhamet,

Ateşiyle kuşatmalı beni ebediyet.

Mahkemesiz olmaz dediler,

Yaptıklarımı bana seyrettirdiler.

Hayır, sen değilmişsin zina yapan,

Git Cennette secdeye kapan.

Zina bu mudur:?

Hem dem olmak,

Bir lahza na mahrem olmak!

Elbette, lakin

Bu kadarla yetinmek;

Ağyar için.

Seven için zina;

Sevdiğini değiştirmek,

Değiştirilebilen sevgiyse zira!

Sevgi olunca tamam,

Yar üstüne yar sevmeyene cehennem haram.

 

 

Dünya Dili Türkçe

0

 

Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu’nun haklı olarak yakındığı (24 Mayıs1996, Türkiye) gibi, eğitimin öz dilimizin Türkçe dışında, İngilizce olarak verilmesi, yurdumuzda  -yazık ki-  yaygınlaşmıştır. Maalesef Türkçe ilim dili olmaz (!) diye çok yanlış bir kanaat edinmiş olanlara  -az da olsa-  rastlanmaktadır.

Oysa Türkiye gerçeğini çok iyi anlamış olan Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu’nun da belirttiği gibi, bir milleti ayakta tutan en büyük unsur dildir (a. g. gazete) Zira “Din, Dil bir ise, Millet birdir.”

Nitekim, Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu, bir milletin dilinin değiştirilmesiyle, o milletin her şeyini kaybetmiş olacağını söyler ve dış mihrakların Türk Dili’ne zarar verdiklerini belirtir (a. g. gazete) ve eğitimde Türkçe’nin şart olması gerektiğini vurgular (a. g. gazete).

Hakikaten Türkçe, dokuz asırdan beri bir arada yaşamış bir halkın ortak dilidir. Gerçekten Türkçe, Selçuklulardan beri Anadolu’da konuşulagelen bir lisandır. Bundan dolayı, geleceğe güvenle yürüyen Türkiye ve Orta Asya Türkleri, Türkçe’yi mutlaka Dünya Dili yapmak zorundadırlar.

Çünkü milletimizin kendini dünyaya anlatabilmesi, yeniden varlığını kanıtlaması, ancak Türkçe’nin  “Dünya Dili”  hâline getirilmesine bağlıdır.

Nitekim büyük âlim, kudretli şâir, yüksek devlet adamı olan ve yalnız Orta Asya Türkleri’nin değil, yüksek zümre edebiyatımızın şöhretlerinden biri olan Ali Şir Nevaî (9 Şubat 1441 Herat – 3 Aralık 1501 Herat) de, Hakikî Türk Hâkimiyeti’nin, devlet dili olarak Türk Dili’nin kullanıldığı ve edebiyatın yine Türk Dili ile yapıldığı zaman gerçekleşebileceğine inanmaktadır (Prof. Dr. Aydın Taneri, Türk Kavramı’nın Gelişmesi, Ankara – 1993, s. 139, 140, 144).

Bütün bunlar gösteriyor ki, istikbâl Türkçe’nin. Yani birlik ve beraberlik Türk Dünyası’nda Türkçe; İslâm Dünyası’nda ise Arapça ve Türkçe etrafında olacak ve olmalıdır.

Çünkü asrımızı artık  “Hakk’ın ilhâmı, Hakk’ın dili” olan Türkçe eserler süslemektedir.

Türkçemizde ziynetli ve mükemmel, fasîh ve belîğ ve şimdiye kadar eşi görülmemiş eserler yazılmış ve yazdırılmıştır. Hem de yüzünde fesahat, özünde belâgat, içinde halâvet / tatlılık vasfı taşıyan eserler. Değil yalnız sahîfe ve satırlarında yücelikler, hattâ kelime ve harflerinde bile sırlar ve ledünniyât / Allah katındaki ilimler bulunan eserler.

Tıpkı tatlı birer Kevser misali ulu eserler. “Türkçemize büyük bir kıymet ve tükenmez bir meziyet bahşediyor…Türk Dili’ni bütün diller içinde yükseltiyor. Kur’an’dan…(başka) hiçbir kitaba ve hiçbir kavmin lisanına sığmayan, yüksek asalet ve fesahatı…(böylece) dilimizde görüyoruz.”

Hatipleri hayretlere düşüren hudutsuz, nihayetsiz, emansız fesahat ve belâgatlı. Son derece fasîh, belîğ, edalı, sadâlı ve nağmeli eserler. Türkçemizde nesir tarzında misilsiz, parlak ve bir daha yazılamayacak nefasette eserler. Öyle ki, değil sadece insanlar, yeryüzünün insanla beraber, diğer canlıları dahi kabule hazırlandıkları ve sözlerinden ferahlık duyup zevk aldıkları eserler.

Herkesi kendisine çeken ve İslam ülkeleri’nin mescit ve mabetlerinde dahi, yakın bir zamanda iftihar ve büyük bir coşkuyla okunması umulan ve beklenen eserler.

Bugün Arapça Kur’an’dan Türkçe sözlere akan ve artık Öz Türkçe’den fışkırarak feyizler içeren ve kalplerde Kudret numunesi ve Rahmet nişanesi olmaya devam eden eserler.

İdrâk âyînelerine cilâ, kalp âlemine safa ve akıcı rûha gıda olan eserler karşısında: “Allah Allah, Türk Milleti…ne kadar iftihar etse yine azdır.” Demekten kendimizi alamayacağımız

236

şâheserler.

“Arş-ı A’zam’dan inen Kur’an-ı Hakîm’in delil, hüccet ve bürhanları” bugün Türkçe eserlerde kendini göstermekte ve gözleri aydınlatıp, gönülleri sevindirmektedir.

Kederleri gidererek insana neş’e veren , okunurken hiçbir itiraz sesi yükselmeyen, hiçbir inkâr kokusu duyulmayan, akıl ve mantığı durduran, insanı safileştiren eserler.

Muntazam, mükemmel, müzeyyen / süslü ve ışıklı sözleriyle kendini halkın nazarına arzeden. İhtilâflı eserleri bir kenara bıraktıran baş tâcı eserler.

Zulmette boğulan şu asrı ve gelecek asırları Kur’an ışığıyla aydınlatacak ve: “Artık ihtilâf yok, ittihat var. Cansızlar…devri geçmek üzeredir. Canlılar ve câzipler asrı geliyor. Susunuz ve dinleyiniz.” Hitabıyla dikkatimizi çeken, Türkiye’nin şahsında İslam Âlemi’nin parlak istikbâlini müjdeleyen eserler.

Âhir Zaman’da bir kere daha katmerleşerek ve sümbüllenerek ufukları, Kur’an hakikatiyle ışıklandıran eserler.

İslâmiyet Güneşi’nden Türkçe’ye akseden, oradan dünyaya yayılan hakikatler, insanları cehalet, sapkınlık, şirk ve şakîlikten hidayete, emniyet ve selâmete dâvet eden eserler.

Hakikî Hakk yolunu açıp, hedefleri gösteren ve insanları yanlış ve sapık yollardan kurtaran ve kurtaracak olan. Kör ve sağır, mağlup ve meftun tabiat-perestleri ve şirki inanca, Yer ve Göklerin yaratıcısı Rahman ve Rahîm olan Allah’a çağıran eserler.

Tabiat ve Felsefe’nin hakikatini, ilim ve fenlerin asıl ve esasını öğreten eserler.

Güzel okunup, güzel dinlendiği takdirde saadet saraylarına eriştirecek ve kainat sarayının sultanına kavuşturacak en büyük eserler.

“Fıkh-ı Ekber”in esası öyle eserler ki, önceki ve sonrakilerin yazdığı kitaplarda olan ve olmayanı içinde bulunduran ve hiçbir kaynaktan alınmamış ancak Kur’an’dan sızan hakikat ve gerçekleri sunan eserler.

Öyle mübarek ve güzel eserler ki, okuyanı ağlatıp, ağlayanı güldüren, ölüyü diriltip, benlikten geçiren. Büyük bir aşk ve ilgi ile kendini dinletip, gönülleri cezbelendiren, ruhları vecde getiren, çok feyizli, hikmetli, kısaca Hakk’ın bu aziz ve mübarek millete bir lûtfu olan muhteşem eserler.

Kalb, kafa ve ruh hastalıklarına; en lüzumlu şifa ve devayı gösterip, ruhî ve manevî dertlere düşmüşlere sunan, akıl ve idrak gözlerini, en kısa zamanda açan eserler.

Çok hikmetli, tılsımlı, nazlı, niyazlı, mânalı, yüksek, etkili, faydalı, istenen, sevilen ve tekrar tekrar okunmaya lâyık eserler.

Yalnız Arz’da değil, belki Melekler katında bile, alkışlarla karşılanan eserler.

Şimdiye kadar karanlıkta kalan, meçhullere karışan, fakat zihinleri tahrik ve tahriş etmekten geri kalmayan, birçok muammaları açıklayan eserler.

Bütün bilgilerin menbağı, bütün fenlerin kaynağı, her şeyin özeti ve gönül şehrinin cilâsı olan eserler.

Gerçekleri, eğitim-öğretim durumları ne olursa olsun, herkese kolayca öğretebilen eserler.

Kendine özgü, gerçek tâbir ve vecizelerle, gönüllere ferahlık ve genişlikle beraber; denizler dolusu bilgiler sunan eserler.

Asırlardan beri İslâmı kemiren kötü inanç ve anlaşmazlıkları kaldıracak, hüküm süren karışıklık, bozgunculuk ve bölücülüğü dahî kökünden söküp atacak eserler.

Hz. Muhammed Ümmeti’ne Fırka-i Nâciye / Kurtuluş Fırkası hâlinde, Kur’an’ın rahmet kanatları altında  -inşâallah-  Haşir sabahına kadar yol gösterecek ışık eserler.

Kur’an’dan sonra bütün dillerin ser-tâcı ve şaheseri olarak, güzel Türkçe’mizin semasında

237

pırıl pırıl parlamakta, saçtığı şualarla gönüllerimizi ışıl ışıl aydınlatmakta olan eserler.

Geçmişe, hâle ve istikbale ışık tutarak, ruhlara doğru yolu gösteren, şifa ve sevinç kaynağı olan ve Türkçe’nin bağrından yükselerek, İslâm Âlemi’ni Müslüman -Türk’ün liderliğinde          -mazide olduğu gibi-  tekraristikbal yolculuğuna hazırlayan ışık eserler.

Öyle ki  “Mir’at-ı Mücellâ” /  “Parlak Ayna”  hükmünde olan mânevî şahsına ibretle baktıran, basiret erbabına kendisinde Hz. Muhammed’i seyr ettirebilen eserler. Hattâ daha keskin bir nazarla bakanlar  -sıradan biri dahi olsalar-  o İlahî Sevgili’nin gümüş alnını, parlak ve güneş gibi simasını görüp, temiz yüzünde, Kudret eliyle yazılıp parlayan İhlâs suresini okuyup anlayabileceği eserler.

Değil sadece Türkiye, Dünya müslümanlığının önderliğini, Kur’an nâmına uhdesinde bulunduran eserler.

Nizam-ı Âlem’in istikrarı ve bunun muayyen vakte kadar uzamasını ve has kulların rahatını temin edip, çoğalmalarını sağlayacak etkin eserler.

Böyle eserlerin taraf-ı İlâhice korunması, sahiplerinin de muhafazası demek olacağından, dolayısıyla vatanlarının da kollanmasını gerektireceği açıkça anlaşılan bir husustur. Bunun içindir ki:

“Bu temiz milletin ve bu cennet gibi memleketin sapasağlam bir hâlde durması”  ve hattâ bütün İslâm ülkelerinin de, her taarruzdan korunmuş olması İlâhî, Kur’anî ve Ahmedî bir yardımla olduğu  şüphesizdir.

Evet  “İslâmiyet Güneşi’nin doğuşundan tam ondört asır sonra…ulvî ve ilahî ve arşî…(eserlerin)…tekrar ve yeniden, (özellikle) bu son asırda, hem TÜRK ELİ’nde ve hem de TÜRK DİLİ’nde doğması, acaba kimin hatır ve hayalinden geçerdi? Bu ne büyük bir nimet bizlere ve bu asır halkı için ne bahtiyarlık yarabbî. Türkçemiz iftihar edip dolmakta, kabarıp şişmekte ve her lisan üstüne bağdaş kurup oturmaktadır.”

Bütün bu saydığımız ve sayamadığımız üstün meziyet ve vasıfları sayesinde Cennet ehli dilleri arasında  yer alacak olan (İsmail Hakkı Bursevî, Kenz – i Mahfî, Sadeleştiren: Abdülkadir Akçiçek, İstanbul-Ocak 1980, s. 98) ey dünya dili güzelim Türkçemiz! Seni söndürmek isteyen bedbahtların istikbal yıldızı sönsün. İzzet ve ikbali aksine dönsün. Çünkü sen bizlere sönmez ve ölmez bir ışıksın.

Yazıma, Türkçe’nin Ebedü’l-Âbâda uzanan serencâmını terennüm eden şu mısralarımla son veriyorum:

“Dünya dili oldu, güzelim Türkçemiz

Dünyaya haykırmak oldu ilk hecemiz

Değil sadece dünya durdukça

Ebed Âlemi’nde konuşulacak Türkçemiz.”

 

 

Kuş Dilinden Haberiniz Var mı?

 

Dil bilinci çok önemli, bugün İngilizler dünyaya hükmediyorlarsa dilleri sayesinde. Boşuna dememişler “bir lisan bir insan” diye. Dil kültürü çok mühim, acaba gençlerimiz dilimizin geçmişini biliyorlar mı?  Dil ve tarih bilinci her şeyin önündedir. Bugünümüze sahip olmayanlar kültürlerini koruyamazlar. Dil üzerine o kadar çalışmalar yapılmış ki, ünlü Türk Dil bilgini Kaşgarlı Mahmud’un ünlü eseri “Divânu Lügati´t-Türk” bu eserlerin başındadır.  Ali Şîr Nevaî’nin “Muhakemet´ül Lugateyn”kitapları kültür tarihimiz için önemli.

Dilimize önem veren bu iki önemli şahsiyetin mezarlarının bulunduğu ve yaşadıkları coğrafyayı gezerek belgesel çekmeye beni zorlayan en önemli etken bu dil bilginlerimize vefa borcumuzu ödemektir. Kaşgarlı Mahmud bugün Çin zulmü altındaki Doğu Türkistan’ın Kaşgar ‘Okalp’ köyünde çalışmalarına başlamıştır. Biz de o köye gidip mezarı başında dua okuyup vefa borcumuzu ödeyerek belgesel çektik.

Ali Şir Nevali’nin kültürümüze hizmet ettiği Horasan Medeniyeti coğrafyasına başkentlik yapan bugünkü Afganistan’ın Herad şehrine giderek Halç-i Nevari’nin mezarını ziyaret edip dua edip belgesel çekerek bu dil bilginimize de vefa borcumuzu ödedik. Bugün gençlerimizin bir çoğu bundan habersiz yetişmekte. Bu dil bilginlerimizi gençlerimize tanıtmalıyız ve sevdirmeliyiz.

YÖK BAŞKANININ DİKKATİNE

Dil deyince benim aklıma bugün Giresun’un Çanakçı ilçesi Kuşköyünde konuşulan Kuşdili kültürü gerçekten çok önemli bir kültür. Asırlardır insanımız bu dili konuşuyor ama bu dile bugüne dek sahip çıkan olmadı. Devlet kuruluşlarımız ve üniversitelerimizi ilgisiz ve duyarsız kaldılar, bunun için Devr-İ Alem olarak Avrasya- Radyo-TV Yayıncıları öncülüğünde Kuş Dilinin Giresun Üniversitesi Tirebolu İletişim Fakültesinde Kuş dili ile ilgi bir araştırma enstitüsü  veya kuş dili bölümü açılması için kampanya başlatıyoruz.

Kuş Dili, mutlaka iletişim fakültesinde bir bölüm olarak açılmalı. Bu dilin uluslararası bir dil haline gelmesi için de başlangıç yapılmış olur YÖK Kurumu Başkanı Sayın YÖK Başkanı Prof. Dr. Gökhan Çetinsaya, Giresun üniversitesi Rektörü Sayın Aygün Attar’a ve  Tirebolu İletişim Fakültesi Dekanına büyük görev düşüyor. Bu konuda biz sivil toplum örgütlerini desteğe çağırıyoruz.

 

 

Üniversiteye Girişte TEOG Modeline Doğru

0

 

MEB Üniversitelere giriş sınavı ile ilgili köklü hazırlıklar yapıyor.  İlköğretimden ortaöğretime geçişi  ortaokul kademesinde yapılan TEOG  sınavlarına bağlayan Bakanlık, ortaöğretimden yükseköğretime geçişi de  lise kademesinde yapacağı sınavlara bağlayacak. Bu nedenle  MEB, şimdiden  ÖSYM yerine kendi Ölçme Değerlendirme ve Sınav Hizmetleri Müdürlüğü’nü kurdu.

Hükümet, son dönemde ardı ardına attığı adımlarla halen liselere geçiş sınavı hariç Türkiye’deki tüm merkezi sınavları yapan ÖSYM’yi devre dışı bırakmaya hazırlanıyor. Her yıl yaklaşık 1.5 milyon öğrencinin katıldığı üniversiteye giriş sınavlarının hazırlanmasından, kitapçıkların dağıtımına, puanların hesaplanmasından yerleştirmeye kadar tüm sorumluluğu ÖSYM’ye ait olan LYS ve YGS’nin tamamen kaldırılması için çalışma yürütülüyor. MEB’in üzerinde çalıştığı yeni sisteme göre, üniversiteye girişte, tıpkı liselere geçişte olduğu gibi ortak merkezi sınavlar yapılması öngörülüyor. 2016-2017 eğitim-öğretim yılında uygulanması planlanan yeni sınav sistemi, öğrencilerin 4 yıllık lise eğitimleri boyunca aldığı bütün merkezi sınav sonuçları ile üniversiteye başvurmasını hedefliyor.

MEB, liselere ve üniversitelere geçiş sınavlarının tüm ayaklarını kendi bünyesine bağladı.  Bu süreçte ihtiyaç duyduğu altyapı örgütlenmesini ise,  dershanelerin kapatılmasını öngören torba  yasa ile kurdu. Bakanlık bünyesinde Ölçme, Değerlendirme ve Sınav Hizmetleri Genel Müdürlüğü oluşturuldu. Bu  Genel Müdürlük,  ÖSYM’nin düzenlediği sınavlardaki tüm görevleri üstlenecek. Bundan sonra  bakanlıklara ÖSYM tarafından yapılan tek bir KPSS sınavı ile personel atanması sistemine de son verilecek. Merkezi olarak düzenlenen tek bir sınav yerine tüm bakanlık ve kurumlara kendi ihtiyaçlarına göre alacakları memurlar için sınav düzenleme yetkisi verilecek.

Ölçme, Değerlendirme ve Sınav Hizmetleri Genel Müdürlüğü bünyesinde 8 Daire Başkanlığı kuruluyor. Bu  Daire Başkanlıkları;   “Araştırma ve Geliştirme”, “Baskı ve Sevk Hizmetleri”, “İdari ve Mali İşler”, “Ölçme Değerlendirme ve Yerleştirme Hizmetleri”, “Sınav Güvenliği ve Sınav Yönetimi”, “Sınav Yönetimi, Moral Motivasyon ve Rehberlik”, “Soru Oluşturma ve Geliştirme”, “Veri Analizi, İzleme ve Değerlendirme” olarak isimlendirilecek. Yasaya göre, MEB bünyesinde kurulacak bu  Genel Müdürlük “Sınav, ölçme değerlendirme, yerleştirme ve diğer hizmet bedellerini  belirleme, tahsil etme ve döner sermaye hesabını tutma”  görevi de var. Böylece MEB, “sınav ücreti, tercih formu ve yerleştirme ücretleri” gibi çok sayıda kalem üzerinden büyük bir  gelir elde edecek.

Bu düzenlemelerle ÖSYM’nin ve dolayısıyla YÖK’ün üniversitelere girişte pek etkisi ve yetkisi kalmayacak. Bu konuda bütün yetki MEB’nda toplanacak. TEOG gibi belki de ortaöğretimden yükseköğretime geçişi sınavı da OYÜG adını alacak. Görünen o ki, üniversitelere geçiş sınavlarında 40 yıl öncesine dönülecek.  Bazı üniversiteler MEB’nın verileri dışında kendileri de özel sınavlar yapacaklar. Sınavlarla ilgili dedikodular bitmeyecek ve belki de artacak. Eğitim iş kolundaki yetkili sendikaların adı da bu dedikodular içinde geniş yer alacak. KPSS de kaldırılıp her bakanlık kendi sınavı ile personel  alacağına göre ÖSYM de tarihe karışacak.

 

 

Gül Çocuk

 

Doğunca nadide, suçsuz masumdun,
Sevgiyle kurulmuş, bir dünya umdun,
Kem talih tüketti, sanki bir mumdun.
Bağrında dikenler, sen bülbül çocuk,
Hicranla şakımak, yetsin, gülçocuk.

Annenin göz nuru, candın umuttun,
Ne kadar huzurlu, ne çok mesuttun,
Sevinmek arzundu, hepten unuttun.
Güneştin parlardın, şimdi kül çocuk,
Yeniden aydınlat, sönme gülçocuk.

Taze bir çiçektin, misk kokan tendin,
Hayattın neşeydin, şekerdin şendin,
Tarumar bedenin, yıkık kalp bendin.
Biz hüzün yaşattık, kahır zül çocuk,
Dikendik goncana, battık gülçocuk

Kimisi bal yemez, kaymaktan bıkar,
Senin hep karnın aç, dilenmek yıkar,
Elemden çağlayan, yaşlar yüz yıkar.
Hak ettik küs bizden, kız üzül çocuk,
Tebessüm etme hiç, ne de gülçocuk.

Tozpembe hayaller, kurmuştun hani,
Düştüğün meşakkat, deryadan gani,
Küçükken büyüttü, gam mihnet ani.
Yat köprü altında, kork büzül çocuk,
Görmeyen âleme, boş ver gülçocuk.

Çektiğin dert keder, sansaydın rüya,
Masum bir prenses, olsan sen güya,
Mesut’um deseydin, dalsan uykuya.
Körpecik bir kuşsun, uç süzül çocuk,
Uyansan ağlarsın, kalkma gülçocuk.

Mesrur ol mutluluk, koşsun çağrına,
Tadarsan merhemdir, her bir ağrına,
Mihnetten yorganlar, batar bağrına.
Melekler öpsünler, örtsün tül çocuk,
Yaşarken üzgündün, düşte gülçocuk.