25.2 C
Kocaeli
Cuma, Temmuz 24, 2026
Ana SayfaDuyurularDr. Sakin Öner Hoca'nın "Türk Milliyetçiliği Tarihi" Kitabı Hakkında Yazılanlar

Dr. Sakin Öner Hoca’nın “Türk Milliyetçiliği Tarihi” Kitabı Hakkında Yazılanlar

[20:10, 23.07.2026] Sakin Öner: Türk Milliyetçiliğinin
3000 Yıllık Hafızası
Sakin Öner’in “Dil ve
Edebiyatta Türk Milliyetçiliği Tarihi” Üzerine
Muharrem YELLİCE

         Modern anlamda Türk milliyetçiliği, yaklaşık iki asırlık fikrî ve siyasî gelişmenin ürünüdür. Özellikle XIX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren belirginleşmiş; II. Meşrutiyet döneminde başta Türk Derneği ve Türk Ocağı olmak üzere dernekler, dergiler ve fikir adamları çevresinde teşkilatlanarak güçlü bir düşünce hareketine dönüşmüştür. Ancak Türk milletinin kendisini tanıması, diline sahip çıkması, ortak tarih ve yurt şuuru geliştirmesi elbette XIX.
yüzyılda başlamamıştır. Modern milliyetçilik yeni bir kavram olabilir; fakat bu kavramın beslendiği millî hafıza, Türk tarihinin binlerce yıllık derinliklerinde yaşamaktadır.
Dr. Sakin Öner’in iki ciltlik Dil ve Edebiyatta Türk Milliyetçiliği Tarihi adlı eseri, tam da bu tarihî sürekliliği ortaya
koymayı amaçlamaktadır. Birinci cildi 416, ikinci cildi 424 sayfa olan eser, 2025 yılında Türk Edebiyatı Vakfı-TEDEV Yayınları tarafından yayımlanmıştır.
Öner’in çalışmasının temel tezi açıktır: Türk milliyetçiliğinin özü ve ilk kaynakları yalnızca Fransız İhtilâli sonrasının
siyasî fikirlerinde değil; Türk milletinin  destanlarında, kitabelerinde, dilinde, edebiyatında ve tarihî hafızasında aranmalıdır.
Milliyetçilik tarihini Fransız İhtilâli ile başlatmak, Batı sosyolojisi ve tarihi bakımından uygun olabilir; fakat bu yaklaşım Türk tarihinin gelişimiyle örtüşmez. Eserde Türk millî tarihinin ve millî oluşum ruhunun gelişimi bu gözle
incelenmiştir. Türk milletinin vatanına, diline, kültürüne ve millî kimliğine sahip çıkma mücadelesinin edebî metinlere nasıl yansıdığının kaynaklarla gösterilmesi hedeflenmiştir. Yazar, milliyetçilik hassasiyetinin Türk
milletinde tarihin başlangıcından beri bulunduğunu metinlere dayanarak savunmaktadır.
Burada dikkat edilmesi gereken bir kavram ayrımı vardır. Destanlar ve kitabeler çağında bugünkü anlamıyla siyasî milliyetçilikten söz edilemez. Modern milliyetçilik; matbaanın, modern eğitimin, gazetelerin, merkezî devletlerin ve kitle siyasetinin geliştiği yeni bir çağın kavramıdır.
Fakat buradan hareketle eski Türklerde millet, dil, yurt ve tarih şuurunun bulunmadığını söylemek de tarihî gerçeklikle bağdaşmaz. Eski metinlerde görülen Türklük bilinci, modern milliyetçiliğin kendisi değilse bile
onun üzerinde yükseleceği tarihî ve kültürel zemindir.
        Sakin Öner’in çalışmasını değerli kılan yönlerden biri, bu zemini yalnızca siyasî tarih kitaplarından değil, doğrudan doğruya dil ve edebiyat metinlerinden hareketle araştırmasıdır. Çünkü milletlerin hafızası yalnızca savaşların, antlaşmaların ve hükümdarların tarihinde yaşamaz. Bir milletin kendisini nasıl gördüğü; destanlarında, şiirlerinde, atasözlerinde, ağıtlarında, kahramanlık anlatılarında ve dili için verdiği mücadelede ortaya çıkar. Her büyük destan, ait olduğu milletin ortak hafızasını, değerler dünyasını ve kendilik bilincini taşır. Tarihi derin olan milletlerin destanları da zengindir. Türk milleti, destan zenginliği bakımından dünyada eşsiz bir yere sahiptir. Bütün
destanlarımızın muhtevasında vatan ve millet şuuru hissedilir. Sakin Öner de bu hissedişten hareket etmiştir.
       Eserin ilk bölümlerinde Türk milliyetçiliğinin kaynağı olarak eski Türk destanları, kitabeler ve ilk yazılı metinler ele alınmıştır. Türk milletinin devlet kurma iradesi, bağımsızlık tutkusu, yurt düşüncesi ve ortak kader şuuru bu metinler üzerinden takip edilmiştir. Böylece Türk milliyetçiliğinin Türklere bütünüyle Batı’dan aktarılmış bir fikir olduğu yönündeki yaygın kabul sorgulanmaktadır.
       Gerçekten de Türkler, Fransız İhtilâli’nden çok önce kendilerine “Türk” diyor, devletlerini Türk adıyla anıyor, dillerini koruma kaygısı taşıyor ve bağımsızlıklarını kaybettiklerinde bunu millî bir felaket olarak değerlendiriyorlardı. Göç Destanı’ndaki feryat, Orhun Kitabeleri’ndeki millete sesleniş, devletin kaybedilmesi karşısındaki acı ve yeniden diriliş çağrısı, Türk tarihindeki millî şuurun en güçlü belgeleri arasındadır. Bu metinlerdeki duygu, yalnızca mitolojik bir anlatım değil; bugüne de ışık tutabilecek açık bir millet, devlet ve bağımsızlık bilincidir. Kitabelerde, dışarıda çıplak ve içeride aç olan milleti doyurup giydirmek için kağanın gece
uyumadığı, gündüz oturmadığı belirtilmiş; halka çocuklarına Türkçe adlar vermesi ve Ötüken’den ayrılmaması öğütlenmiştir. Bu, güçlü bir millî bilincin ifadesidir.
        Öner, Türklerin İslâmiyet’i kabul etmesinden sonraki dönemi de bir kopuş olarak değerlendirmemektedir. Yazara göre İslâmiyet, Türk kültür dünyasına yeni kavramlar, yeni türler ve yeni bir medeniyet çevresi kazandırmıştır. Fakat Türk dili ve millî hafızası bu yapı içinde de yaşamaya devam etmiş; Mısırlı Berberiler ve Suriyeli Fenikeliler gibi başkalaşıp yok olmamıştır. Adnan Ötüken
ve Bernard Lewis, “Türkler İslâmiyet’i kabul etmekle kendi kimliklerini Arap
kimliği içinde yok ettiler”[1] deseler de yazar, bu görüşe kısmen katılmakta; Osmanlı saray erkânı ile
aydınlarının Türk milletini küçümseyen tavırlarını ve “etrâk-ı bî-idrâk” tanımlamasını metinlerden örneklerle ortaya koymaktadır.
         XVI. asır şairi Güvânî, mesnevi tarzında ve Türkleri kötülemek amacıyla kaleme aldığı Pend-nâme
adlı eserinde Türkler için şöyle der:
Acayib taifedür kavm-i Etrak – Eyü yadlu nedür itmezler idrak
    “Türk toplumu acayip bir topluluktur; iyi ve kötü nedir, idrak edemezler.” demiştir.
Hiciv şairi Nef’î ise Türkler için şöyle demektedir:
Türk’e Hakk çeşm-i irfanı haram etmiştir – Eylese her ne kadar sözlerin sihr-i helâl.
      Nef’î,
Türklere Tanrı’nın irfan çeşmesini haram kıldığını söyleyerek hakaret
etmektedir.[2]
       Bütün bu olumsuz bakışlara rağmen yazar, Mevlânâ’nın eserlerinde bile Türkçenin izini
sürerek Türk milletinin devamlılığına vurgu yapmaktadır.
       Kitabın içindekiler bölümü bile bu devamlılığın ne kadar geniş bir alanda araştırıldığını göstermektedir. İslâmiyet’in kabulünden sonra meydana gelen ilk destanlar arasında Battalnâme, Dânişmendnâme, Satuk Buğra Han Destanı ve Manas Destanı ele alınmaktadır. Ardından Kâşgarlı Mahmud’un Divânu Lugâti’t-Türk’ü, Yusuf Has Hâcip’in Kutadgu Bilig’i, Edib Ahmed Yüknekî’nin Atabetü’l-Hakayık’ı, Ahmed Yesevî’nin Divân‑ı Hikmet’i, Hacı Bektaş-ı Velî’nin Makâlât’ı ile Mevlânâ, Sultan Veled ve Yunus Emre incelenmektedir.
       Bu isimlerin aynı tarih çizgisi içinde ele alınması önemlidir. Kâşgarlı Mahmud yalnızca bir sözlük yazarı değildir; Türk dilinin zenginliğini ve ifâde gücünü gösteren büyük bir dil savunucusudur. Türk yurtlarını dolaşmış, Türkçe
kelimeleri toplamış; Türkçenin Arapçadan üstün bir dil olduğunu ortaya koyarak Karahanlılarla başlayan Arapça yazma ve konuşma eğilimine tepki göstermiştir. Divânu
Lugâti’t-Türk, Fârâbî, Bîrûnî ve Hârizmî gibi Türk bilginlerinin Arapça yazmasına karşı verilmiş bir tepkidir. Yusuf Has Hâcip, Türk devlet ve toplum anlayışını yazılı bir siyaset ve ahlak kitabına dönüştürmüştür. Ahmed Yesevî, İslâm düşüncesini Türk diliyle geniş halk topluluklarına ulaştırmıştır. Yunus Emre ise Türkçeyi yalnızca bir iletişim dili değil, derin bir düşünce ve irfan dili hâline getirmiştir. Bu düşünce, ilgili yazarların metinlerinden hareketle eserde dikkatle incelenmiştir.
        
Karamanoğlu Mehmed Bey’in Türkçeyle ilgili fermanı da bu çizginin siyasî irade hâline gelmiş önemli halkalarından biri olarak değerlendirilmiştir. Türkçenin sarayda, divanda, mecliste ve kamusal hayatta kullanılması yönündeki irade, yalnızca bir dil tercihi değildir; dilin devlet ve medeniyet hayatındaki yerini korumaya yönelik tarihî bir tavırdır.
Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan Tanzimat’a kadar uzanan bölümde ise bazı divan şairlerinin Türk ve Türklük anlayışları üzerinde durulmakta; Kitâbü’l-İdrâk li-Lisâni’l-Etrâk, Et-Tuhfetü’z-Zekiyye fi’l-Lugati’t-Türkiyye ve Codex Cumanicus gibi temel dil eserleri incelenmektedir. Gülşehrî’nin Mantıku’t-Tayr’ı, Âşık Paşa’nın Garibnâme’si,
Dede Korkut Hikâyeleri, Ali Şir Nevâî’nin Muhakemetü’l-Lugateyn’i, Cem Sultan, Yazıcızâde Ali’nin Selçuknâme’si, Türkî-i Basit hareketi ve Hacı Bayram-ı Velî de bu tarihî bütünlük içinde
değerlendirilmiştir.
            Özellikle Âşık Paşa’nın 12 bin beyitlik Türkçe Garibnâme’sindeki şu söyleyişler yürek yakıcıdır:
Türk diline kimsene bakmaz idi
Türklere herkiz gönül akmaz idi.[3]
Bu ifadeden anlıyoruz ki Türk edebiyatında millî dil şuuru çok güçlüdür. Âşık Paşa, Türkçeye gereken değerin verilmemesinden yakınmaktadır. Bununla birlikte Osman Bey’den itibaren devam eden Türkçe şiir yazma geleneği; II. Murad, Fatih Sultan Mehmed, II. Bayezid ve Cem Sultan dönemlerinde de sürmüştür. Cem Sultan (1459-1495), Türkçe vatan şiirleri yazan, oğluna Oğuz Han adını veren ve onun ölümü üzerine “Oğuz Han Mersiyesi”ni kaleme alan önemli bir şair, vatansever ve düşünürdür.
Mersiyesindeki şu ifade önemlidir:
Yakamı yırtup elünden nicesi âh itmeyem ,
 Cânumı odlara atdı derd-i Oğuz Han felek.[4]
  Cem Sultan, Hunyadi Janus’un yeğeni olup Gülçiçek Hatun adını alan Fatih’in üçüncü eşinin oğludur. Üvey kardeşi II. Bayezid’le 1481’de giriştiği savaşta yenilmiştir.
Bayezid’in barış teklifine şu beyitle cevap vermiştir:
Sen pisteri gülde yatarsın şevk ile handan ,
 Ben kül döşenem külheni mihnette, sebep ne?
II. Bayezid de Türkçe şu beyitle karşılık vermiştir:
Çün rûzi ezel kısmet olunmuş bize devlet,
Takdire vermeyesin böyle sebeb ne?[5]
Görüldüğü gibi, Türkçenin başına IX. asırda bela olan Arapça ve Farsçayla mücadele süregelmiştir. Ali Şir Nevâî,
Türkçenin Farsçadan geri olmadığını üç ciltlik Muhakemetü’l-Lugateyn adlı eseriyle ortaya koymuştur. Türkî-i Basit hareketi de yabancı kelimelerin yoğunlaştığı bir edebiyat ortamında daha sade ve anlaşılır Türkçeye
yönelme arayışının ürünü olarak incelenmiştir.
      Sakin Öner, böylece Türkçe için verilen mücadelenin yalnızca Cumhuriyet devrinde başlamadığını; Türk dilinin tarih boyunca onu savunan şairlere, yazarlara ve fikir adamlarına sahip olduğunu göstermektedir. Cumhuriyet’in dil politikaları da boş bir alanda ortaya çıkmamış, yüzyıllar boyunca devam eden bu birikimin üzerine kurulmuştur.
        Birinci cildin Emrullah Efendi’ye (1859-1914) kadar uzanması, eserin eski metinlerle modern Türk düşüncesi arasında köprü kurduğunu göstermektedir. Bu köprüyü kurmak kolay değildir; yazar bunu başarmıştır. Emrullah Efendi, iki defa Maarif Nazırlığı yapmış; 1908’den sonra kurulan Türk Derneğinin kurucuları arasında yer almıştır. İttihat ve Terakkinin önemli isimlerinden biridir. Muhitü’l-Maarif adlı ansiklopediyi yayımlamıştır.[6]
           İkinci ciltte ise ;Türk milliyetçiliğinin çağdaş bir fikir hareketine dönüşme süreci daha belirgin biçimde izlenmektedir. Osmanlı Devleti’nin son dönemindeki fikrî arayışlar, Türk dünyasında gelişen millî uyanış hareketleri ve Cumhuriyet’e ulaşan düşünce birikimi ele alınmaktadır.
       Bu noktada eser, Türk milliyetçiliğinin gelişmesini yalnızca İstanbul merkezli bir hareket olarak görmemektedir. Kırım, Kazan, İdil-Ural, Azerbaycan ve Türkistan’daki fikir hareketlerinin Osmanlı ve Cumhuriyet aydınları üzerindeki etkileri de dikkate alınmıştır. Yusuf Akçura, İsmail Gaspıralı ve Ziya Gökalp, elbette bu düşünce tarihinin başlıca isimleridir. Fakat Türk dünyasındaki millî uyanış yalnızca bu üç büyük şahsiyetle sınırlandırılmamış; Tatar, Azerbaycan, Özbekistan ve Türkmenistan sahalarında yetişen aydınların, yayınların ve kültür
hareketlerinin Cumhuriyet’in fikrî temellerine yaptığı katkılar da metinlere dayalı olarak işlenmiştir.
         Bu yaklaşım son derece yerindedir. Çünkü Cumhuriyet’in millî kültür anlayışı yalnızca Osmanlı başkentinde doğan fikirlerden oluşmamıştır. Rusya hâkimiyetindeki Türk topluluklarının dil, eğitim ve kimliklerini koruma mücadelesi, ortak Türk dili arayışı ve millî mektep düşüncesi, Türkiye’deki Türkçülük hareketini derinden beslemiştir. Gaspıralı’nın “dilde, fikirde, işte birlik” ülküsü, Akçura’nın Türk dünyasına bütüncül bakışı ve
Azerbaycan’daki millî edebiyat hareketleri, Cumhuriyet’in kültür iklimine uzanan geniş bir fikir coğrafyası oluşturmuştur.
        Sakin Öner’in değerlendirmesinde Mustafa Kemal Atatürk, Türk milliyetçiliğini en doğru anlayan ve onu devlet politikası hâline getiren devlet adamıdır. Atatürk’ün milliyetçilik anlayışı, yalnızca bir soy veya hamaset söylemine değil; dil, tarih, kültür, bağımsızlık ve çağdaşlaşma temellerine dayanmaktadır. Millî Mücadele ile siyasî bağımsızlığını kazanan Türk milleti, Cumhuriyet’le birlikte kendi tarihini ve dilini yeniden araştırmaya yönelmiştir.
        Öner, Türk tarihinin derinliği konusunda Atatürk döneminde öne çıkan binlerce yıllık tarih anlayışıyla yetinmemekte; Türk tarihini 24 bin yıl öncesine kadar götüren görüşlere de yer vermektedir. Yazar, bu görüşlerinde haklıdır. Amerikalı genetik profesörü Dr. Spencer’ın araştırmasına göre, “Cavis” olarak adlandırılan bir boyun izi sürülmüş ve 13.500 yıl önce yaşamış bu kavmin atası Kazakistan’da bulunmuştur. Bu kavim, Amerika ve Asya halkları ile Hintlilerin ataları arasında gösterilmektedir.[7] Amerikalı antropoloji profesörü Justin McCarthy de boşuna Hepiniz Türksünüz adlı kitabı yazmamıştır. Bu bilgilerle birlikte
yazarın daha belirgin tarihî eşiği, Türk dili ve kültürünün MÖ III. binyılda
teşekkül etmiş bulunduğu yönündeki kanaatidir.

Ben de bu kanaati taşıyarak Hindistan ve Nepal adlı eserlerimi bu tarihî veri üzerine oturttum. Bu görüşler
elbette tarih, arkeoloji, dilbilim ve genetik alanlarının yeni bulgularıyla tartışılmaya devam edecektir. Eserin önemi, Türk tarihiyle ilgili farklı görüşleri okuyucuya sunması ve Türk tarihinin yalnızca yakın yüzyıllara hapsedilemeyeceğini hatırlatmasıdır.
        Çalışmada ümmetçi çevrelerle bazı sol yapıların Türk milliyetçiliğine karşı geliştirdikleri tavırlar da ele alınmaktadır. Ümmetçi düşünce, zaman zaman millet gerçeğini dinî birlik içinde eritmiş; bazı sol çevreler ise
milliyetçilik kavramını Avrupa’daki ırkçı ve yayılmacı örneklerle özdeşleştirerek Türk milliyetçiliğine mesafeli yaklaşmıştır. Oysa Türk milliyetçiliğinin kendi tarihî şartları içinde değerlendirilmesi gerekir.
Onlarca imparatorluk kaybetmiş, son yüzyılda vatanı işgal edilmiş ve bağımsızlığı tehdit altında kalmış bir milletin milliyetçiliği ile sömürge kuran devletlerin yayılmacı milliyetçiliği aynı kefeye konulamaz. Dilimize ve tarihimize Avrupa merkezli bir gözle bakmak yanıltıcıdır.
       Eserin en güçlü taraflarından biri de geniş bir kaynak birikimine dayanmasıdır. Sakin Öner yalnızca milliyetçilik üzerine yazılmış teorik kitapları aktarmamış; destanları, kitabeleri, sözlükleri, divanları, mesnevileri, şiirleri,
romanları, makaleleri ve fikir yazılarını ayrı ayrı taramıştır. Şair veyazarların eserlerindeki Türk, Türkçe, millet, vatan, tarih ve kültür anlayışlarını belirlemeye çalışmıştır. Bu yönüyle kitap, yalnızca bir siyasî düşünceler tarihi değil; aynı zamanda Türk dili ve edebiyatı üzerinden kurulmuş geniş kapsamlı bir millî hafıza araştırmasıdır.
        Elbette iki ciltlik bir eserin Türk milliyetçiliğinin bütün tarihini eksiksiz biçimde kuşattığını söylemek mümkün değildir. Böylesine geniş bir alan, yeni araştırmalara, tamamlayıcı çalışmalara ve zaman zaman farklı yorumlara açıktır. Ancak bir eseri değerli kılan, bütün soruları nihai biçimde cevaplandırması değil; temel kaynakları bir araya getirmesi, düşünceye yeni yollar açması ve okuyucuyu yeniden araştırmaya yöneltmesidir.
           Sakin Öner’in Dil ve Edebiyatta Türk Milliyetçiliği Tarihi, modern Türk milliyetçiliğinin yaklaşık iki asırlık gelişmesini, Türk milletinin en az 3000 yıllık tarih sahnesindeki yürüyüşü içinde ele alan ciddi bir emek ürünüdür.
Kitabelerden destanlara, Kâşgarlı Mahmud’dan Âşık Paşa’ya, Ali Şir Nevâî’den Gaspıralı’ya, Akçura’dan Gökalp’e ve Atatürk’e uzanan bu büyük çizgi, Türk milliyetçiliğinin geçici bir siyasî tepki değil; dil, tarih, vatan ve kültür
etrafında gelişen köklü bir şuur olduğunu göstermektedir.
Bu çalışma, Türklüğün engin okyanusundan süzülen bir damla gibi görülebilir. Fakat bugün Türklüğün en fazla ihtiyaç duyduğu şeylerden biri, kendi tarihini başkalarının hükümlerinden değil; kendi kitabelerinden, destanlarından, dilinden ve edebiyatından hareketle yeniden okuyabilmesidir.
Sakin Öner’in eseri, işte bu ihtiyaca verilmiş değerli ve kalıcı bir cevaptır.
 
KAYNAKLAR

  1. Muharrem Yellice, Ziya Gökalp ve Türk Töresi, Platanus Yayınları, İstanbul, 2019.
  2. Sakin Öner, Türk Milliyetçiliği Tarihi, TEDEV Yayınları, İstanbul, 2025, s. 188.
  3. Sakin Öner, Türk Milliyetçiliği Tarihi, TEDEV Yayınları, İstanbul, 2025, s. 97.
  4. Aynı eser, s. 204.
  5. Reşad Ekrem Koçu, Osmanlı Padişahları, Ana Yayınevi, İstanbul, 1981, s. 95.
  6. Sakin Öner, Türk Milliyetçiliği Tarihi, TEDEV Yayınları, İstanbul, 2025, s. 415.
  7. Muharrem Yellice, Ziya Gökalp veTürk Töresi, Platanus Yayınları, İstanbul, 2020, s. 229.
  8. Muharrem Yellice
     
     
     
     
                                                                                                        
Önceki İçerik

Seçtiklerimiz

spot_img