16.6 C
Kocaeli
Cumartesi, Temmuz 25, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 879

“ İnsan Okur “

0

 

Bil ve unutma ki ey Ebu’l-Beşer’in oğlu

“İnsan okur”

Kalırsan bu kutlu öğütten geri

Hiç durma “Karalar kur”

 

Kutsal Kitap’ın evvelemirde

Diyor ki sana: “İkra”

Yoksa pişman olduğuna da

Pişman olacaksın sonra

 

Okumayan insanın bedeni

Döner Kerbelâya

Hazır olsun artık o

Başa gelecek her belâya

 

Su başını taştan taşa vurdukça

Akışı hızlanır

Beşer kitaptan kitaba eğildikçe

Kendini tanır

 

Henüz yarı yaş

Yani olmadan otuz beş

Sen sen ol geri kalma

Okumaktan kardeş

 

Madde ve mânada

İstersen aydınlanmak

Çevir yüzünü kitaba

Olsun yüzün ak

 

Okurken kitabı varken ömrümün

Azaldığı endîşesi

Okuma sevincinin içimde kalmıyor

En ufak neş’esi

 

Her kitap mu’terif / i’tirafçı olarak

Bekler ayakta

Sırlarını paylaşacak insan arar

Gözleri ufukta

 

Sevgiliden ayrılış Kerbelâya düşüş

Olduğu gibi

Kitaptan ayrı düşüş de eder insanı

Dünya garîbi

 

 

Suriye’deki İstikrarsızlık ve Müdahil Ülkeler

SURİYE DEDİKLERİ…

Güney komşumuz Suriye, 185.180 Km2 yüzölçümlü, yaklaşık 20.000.000 nüfuslu Müslüman bir Arap ülkesidir. İslam fetihlerinden önce Suriye topraklarında; İbraniler, Aramiler, Asurlular, Babilliler, Persler, Yunanlılar, Romalılar, Bizans, Emevîler, Abbâsîler, Eyyubiler, Selçuklular, Memlûklular, Haçlılar ve Osmanlı Cihan Devleti hüküm sürdü. Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı yönetiminden çıktı.

Ülke, 1920’den 1946’ya kadar Fransa yönetiminde kaldı. 1946’daki bağımsızlığına kavuştu. Şükrü el Kuvvetli liderliğinde Bağımsız Suriye Devleti kuruldu. 1949 yılında, yeni kurulan İsrail Devleti ile savaşa grip yenilince, Hüsnü Zaim liderliğinde gerçekleştirilen bir askerî darbe ile yönetim değişikliği oldu. 1949 yılında iki, 1954 yılında bir ihtilal daha oldu. İhtilal teşebbüsleri ve yönetim değişiklikleri devam etti. 1958 yılında, Mısır ile Birleşik Arap Cumhuriyeti kuruldu ise de 3 yıl sonra dağıldı. 1966 yılında Salah Cedid ve Hâfız Esad grubu iktidara geldi. 1970 yılında Hâfız Esad, tek başına yönetime hâkim oldu ve ülkede dikta rejimi oluşturdu. İsrail, 1981 yılında, Suriye Türkmenlerinin bir bölümünün yaşadığı ve Suriye toprağı olan Golan Tepeleri’ni işgal etti.  Günümüzde bu bölge iki ülke arasında anlaşmazlık konusudur.

Hâfız Esad 2000 yılında ölünce yerine oğlu Beşar Esad Devlet başkanlığına getirildi.

15 Mart 2011’de Suriye’de karışıklıklar, Nisan 2011 tarihinde silahlı çatışma başladı. Göstericiler, ailesi 1971 yılından beri iktidarı elinde tutan Beşar Esad’ın istifasını ve 1963 yılından beri ülkeyi idare eden Baas Partisi’nin iktidarı bırakmasını talep ettiler. Suriye’de iç savaş devam etmektedir.

Beşar Esad yönetimi Rusya ve İran’dan askerî ve para desteği alırken, muhalifler Katar ve Suudi Arabistan’dan silah desteği almaktadır. Haziran 2013 tarihi itibarıyla Beşar Esad yönetimi ülkenin %30-40’ını ve ülke nüfusunun % 60’ını kontrol etmektedir. 2012 sonlarında Birleşmiş Milletler Teşkilatı, iç savaş sırasında 150.000 insanın öldüğünü açıklamıştır.

SURİYE TÜRKMENLERİ

Suriye Türkmenleri, Selçuklu sultanı Alparslan’ın Malazgirt Savaşı’ndan önce belirli oranlarda Rakka ve Halep bölgesine yerleşmeye başlamışlardır. Suriye Türkmenleri, Haçlı Seferlerine başarı ile karşı koyan Oğuz Boylarıdır.

Oğuz Çetinoğlu: Suriye’deki iç savaşa şöyle veya böyle müdâhil olan ülkeler hakkında genel bir değerlendirmenizle röportajımıza başlayabilir miyiz?

Doç. Dr. Barış Doster: Bölgede İran Rusya’ya, Türkiye ise ABD’ye yakın politikalar tâkip etmektedir.

Türkiye’nin Kuzey Irak Mahallî Yönetimi’yle ilişkilerinin seyrinde, sadece ABD’nin bölgedeki hesapları değil, Türkiye’nin Irak hükümetiyle olan ilişkileri, Erbil’in Bağdat’la olan ilişkileri,

Bağdat’ın Tahran’la olan ilişkileri ve Türkiye’nin İran’la olan ilişkileri belirleyici olmaktadır.

Çetinoğlu: İkili ilişkilere Rusya’nın Suriye Politikasını irdeleyerek başlayabilir miyiz?

Doç. Doster: Rusya’nın Suriye politikası başından bu yana kendi içinde tutarlı bir seyir izlemektedir. Birleşmiş Milletler Teşkilatı Güvenlik Konseyi’nde Çin’le birlikte Suriye karşıtı karar önerilerine kararlılıkla karşı koyan Rusya, Suriye’ye savaş gemisi yollayarak ve silah satarak da sahip çıkmaktadır. Rusya’nın Suriye’de Tartus limanı gibi stratejik bir üsse sahip olmasının yanında, İran’la olan yakın ilişkileri ve Irak merkezi hükümetiyle geliştirdiği ilişkiler de Suriye’ye sahip çıkmasını gerektirmektedir. ABD’nin önceliğini Ortadoğu’dan Asya Pasifik’e yönelttiğini gören Rusya, Ortadoğu’da ağırlığını artırmaya yönelirken, bölgesel politikalarla da bu adımlarını desteklemektedir. Bu bağlamda enerji kartını başarılı bir diplomatik silah olarak devreye sokmakta, yumuşak güç unsurlarını seferber etmektedir.

Rusya ayrıca, SSCB döneminden farklı olarak jeopolitiğe daha fazla önem vermekte, diplomasisinde jeopolitik temelli hareket etmektedir. Jeopolitik güvenliğini öne çıkarmaktadır.

Çetinoğlu: Rusya’dan söz ederken, Rusya’nın Çin’le gelişen ilişkileri hakkında bilgi vermeniz mümkün mü?

Doç. Doster: Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) ve BRICS (Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika’dan oluşan yükselen ekonomiler) içindeki konumu ve bu yapının kurumsallaşma çabaları da, Suriye’yi desteklemesini adeta mecburî kılmaktadır.

Çetinoğlu: Neden?

Doç. Doster: Çünkü ABD’nin sadece ekonomik açıdan değil, siyasî ve askerî açıdan da eski gücünü yitirmesi, Çin ve Rusya’nın artan ağırlığı, AB’nin yaşadığı bunalımın iktisadî buhranın da etkisiyle yapısallaşması, Ortadoğu’daki rekabeti öne çıkarmıştır. Moskova ile Ankara arasındaki iktisadî ilişkilerin yakınlığına rağmen, Ortadoğu konusunda, Suriye ve İran meselelerinde, dünya pazarlarına enerji ulaştırılmasında keskin bir rekabet vardır. Ayrıca iki ülkenin Karadeniz’deki rekabete ilişkin yaklaşımları da farklıdır. ABD’nin Türkiye üzerinden Karadeniz’de bayrak gösterme hesaplarının yanında Bulgaristan ve Romanya’nın NATO üyeliği de, Rusya’yı bu konuda daha kuşkucu kılmaktadır. Nitekim Rusya, son dönemde Karadeniz’de yaptığı tatbikatların sayısını artırmıştır.

Rusya ayrıca, İsrail’in Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile yakınlaşmasına, Azerbaycan ile ilişkilerini geliştirmesine şart olarak, yıllardır güçlü siyasî ve iktisadî ilişkilere sahip olduğu Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’yle ilişkilerini de kuvvetlendirmeye çalışmaktadır. Bu ülkede sadece ekonomik gücüyle, bankalardaki parasıyla değil, Doğu Akdeniz’in doğal kaynakları üzerinde söz sahibi olarak ve güneyde bir deniz üssü kurarak da etkili olmak istemektedir. Rusya’dan bu ülkeye 30 milyar doları bulan bir para akışının olduğu ifade edilmektedir ki, ülkenin toplam mal ve hizmet üretiminin 23 milyar dolar olduğu dikkate alınırsa, Rusya’nın Güney Kıbrıs Rum Yönetimi üzerindeki etkisi ve neden bu ülkeye “Rusya’nın Hong Kong’u” denildiği daha iyi anlaşılır. Zira ülkedeki bankalarda bulunan mevduatın yarısı doğrudan veya dolaylı olarak Suriye ekseninde görülen saflaşmada bir yanda Rusya, Çin ve İran’ın varlığı, diğer yanda ise ABD, İngiltere, Fransa, İsrail, Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar’ın varlığı dikkat çekmektedir.

Rusya’nın bölge çapında attığı adımlar ve ABD’ye verdiği mesajlar kapsamında Rusya Devlet Başkanı Putin’in, orduya Rus birliklerinin Rusya dışında görevlendirilmesiyle ilgili harekât emri vermesi de dikkat çekicidir. Çünkü Rus birliklerinin görev yapacağı ülkelerden biri de Suriye’dir.

Bu konuda planın ayrıntıları hem Kolektif Güvenlik Anlaşması Örgütü hem de Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) ile görüşülmektedir. Enerji üretiminde dünyanın en büyük güçlerinden biri olan, ileri teknoloji üretebilen, eskiyen sanayi altyapısını ve üretim teknolojisini yenilemeye çalışan Rusya’nın, Çin’le olan yakınlığı, aralarındaki ilişkiyi ‘kapsamlı stratejik işbirliği ve ortaklık’ olarak tanımlaması, ‘yeni bir devletlerarası ilişki örneği’ olarak nitelemesi de, iki ülkenin Suriye konusundaki ortak tutumlarını beslemektedir.

Çetinoğlu: Çin Cumhuriyeti de bölge ile yakından ilgileniyor…

Doç. Doster: Çin’in Avrasya coğrafyasında artan etkisi ve büyük ekonomik gücünün yanında AB ile arasında artan ticaret hacmi de, Çin’le birlikte Rusya’nın elini güçlendirmekte ve de ABD’nin Suriye politikasında daha atak davranmasını engellemektedir. Şöyle ki Avrupa’da, özellikle de İngiltere, Almanya ve Hollanda’da giderek artan sayıda şirket Çin’le yaptıkları ticarette Çin para birimi yuan kullanmayı tercih etmektedirler. Çin, ekonomik gücünün yanında, yumuşak gücünü de devreye sokmuştur. Mesela Çin dışında her gün 2 milyar dolar değerinde ticaret yuan ile yapılmaktadır.

Bu hacim son 15 ayda 2 katına çıkmıştır.

Çetinoğlu: Irak’ın durumu nedir?

Doç. Doster: İran’a yakın politikalar izleyen Başbakan Maliki Suriye’de rejime destek verirken, ABD’ye yakın bir siyasî çizgi benimseyen ve Türkiye’yle iyi ilişkileri olan Kuzey Irak Mahallî Kürt Yönetimi ise Suriyeli muhalifleri desteklemektedir. Din, etnik, mezheple ilgili ayrımların, aşiret ilişkilerinin güçlü olduğu Irak’taki istikrarsız siyasî yapı, sadece Suriye’deki gelişmelere değil, Türkiye ve İran’daki gelişmelere karşı da fazlasıyla duyarlıdır.

Irak başbakanı Maliki’nin İran’ın güçlü desteğine sahip olması, mahallî seçimlerden başarıyla çıkması, ülkenin birliğini savunan politikalarda belli Sünni kesimlerin de desteğini alması, Suriye konusunda da elini güçlendirmektedir. Irak siyasetinde Maliki şu anda çok güçlüdür ve ona karşı güçlü bir politik seçenek yoktur. O kadar ki ABD bile O’nu doğrudan karşısına alamamakta ve işgal ettiği Irak’ın bütünlüğünden yana olduğunu açıklamak durumunda kalmaktadır. Barzani’yi kastederek ‘Bağdat’ın onayı olmadan Irak’ın herhangi bir kesiminden petrol ihracatını desteklemiyoruz‘ diye açıklama yapması da bunun delilidir.

Çetinoğlu: İran’ın Suriye’yi desteklemesinde hangi etkenler var?

Doç. Doster: İran, Suriye politikasında başından beri aynı çizgiyi korumaktadır. Bu konuda keskin bir görüş ayrılığı içinde olduğu Türkiye’nin, sadece Suriye meselesinde değil, Afganistan, Irak ve

Libya konularında da ABD ile aynı hatta ortak olduğunu belirtmekte, İsrail’in Mavi Marmara baskını sebebiyle dilediği özrü de, Suriye meselesinde Türkiye’nin öne çıkmasıyla açıklamaktadır. Suriye’deki rejime karşı Türkiye’nin sadece Çin’in Avrasya coğrafyasında artan etkisi ve büyük ekonomik gücünün yanında AB ile arasında artan ticaret hacmi de, Çin’le birlikte Rusya’nın elini güçlendirmekte ve de ABD’nin Suriye politikasında daha atak davranmasını engellemektedir.

ABD ve batılı güçlerle veya Suudi Arabistan ve Katar’la değil, aynı zamanda İsrail ve terör örgütü PKK’nın Suriye kolu olan PYD ile de aynı safta olduğunu vurgulamaktadır. ABD’nin Türkiye ile İsrail’in barışmasını sağladıktan sonra, Suriye üzerindeki baskıların daha da yoğunlaştığını söylemektedir.

İran, batının Suriye’deki rejimi değiştirme çabalarını büyük jeopolitik oyunun parçası olarak görmektedir. Asıl büyük hedefin kendisi olduğunun farkındadır. Tahran’a göre; bu oyunun içinde ABD, NATO, AB ülkelerinin bazıları, kimi Arap ülkeleri, İsrail ve Türkiye vardır. Suriye’deki

Özgür Suriye Ordusu’nun, terör örgütü PKK ve onun İran uzantısı olan PJAK ile temasını bilen

İran’a göre; Türkiye, Suudi Arabistan, Katar ve ABD, Suriye’ye yönelik bir dış müdahalenin zeminini oluşturmak için bu ülkedeki şiddet olaylarının tırmanmasına çalışmaktadırlar. İran, Irak’ın kuzeyindeki mahallî yönetimin hızla bağımsızlık yönünde adım atmasından ve Türkiye’nin de buna hem diplomatik hem de ekonomik katkı vermesinden de rahatsızdır. Tahran, Türkiye’nin Kuzey Irak’taki Mahallî Kürt Yönetimi’ne fiilen devlet muamelesi yaptığını, Irak merkezi hükümetini devre dışı bırakarak, ikili anlaşmalar imzaladığını sık sık dillendirmektedir. İran, Irak’taki Şii-Sünni anlaşmazlığında Türkiye’yi Sünnilerden yana taraf olmakla suçlarken, bölgede İsrail’i düşman, Türkiye’yi ise rakip olarak gördüğünü hiç saklamamaktadır.

Çetinoğlu: Bütün bu bilgilerin ışığında Türkiye’nin geleceği ile ilgili olarak tahminleriniz nelerdir?

Doç. Doster: Suriye’de gelinen aşamada bundan sonra olabilecekleri kestirmek güçtür, tahminde bulunmak kolay değildir. Ancak Esad rejiminin olayların başladığı güne oranla daha güçlü bir konumda olduğu, askerî açıdan önemli başarılar elde ettiği, diplomatik düzlemde de elini güçlendirdiği görülmektedir. ABD’nin Esad rejiminin kimyasal silah kullandığı yönündeki iddiaları bir türlü ispat edilememiş, dolayısıyla da Suriye’ye yönelik bir askerî müdahalede bulunmak için gereken kamuoyu desteği ve psikolojik iklim bir türlü sağlanamamıştır. ABD’nin yanı sıra İngiltere, Fransa, İsrail ve Türkiye de bu durumun farkındadır. Bunların yanında Rusya, Çin ve İran’ın Suriye’ye verdiği güçlü destek ve bölge dengelerinin değişmesi de Esad’ın elini güçlendirmiştir.

Esad sonrasının bir türlü kestirilememesi, yerine kimin geleceğinin öngörülememesi ve Suriye’de

İslamcı bir rejimin iktidara gelme ihtimali de, batıdaki Esad karşıtlarının manevra sahasını daraltmaktadır. Nitekim ABD’nin ısrarla Rusya’nın ikna edilmesini dillendirmesi bunun delilidir.

. Şunu da kabul etmek gerekir ki, Suriye’de yaşananlar sadece bu ülkenin iç problemlerinden kaynaklanmamaktadır. Bölge ile ilgili olmaktan da çıkıp milletlerarası bir nitelik almıştır. Adeta büyük güçler arasında vekâleten yürütülen bir savaş söz konusudur. Suriye ekseninde görülen saflaşmada bir yanda Rusya, Çin ve İran’ın varlığı, diğer yanda ise ABD, İngiltere, Fransa, İsrail, Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar’ın varlığı dikkat çekmektedir. Olayların başladığı günden bu yana, Esad rejimi tahminlerin ötesinde bir direniş göstermiş, muhalifler umulan ölçüde bir güce, itibarı sağlayamamıştır,

Türkiye’nin bu süreçte Rusya ile gerginleşen ilişkileri de, onların bu düşüncesini ve algısını güçlendirmektedir. Türkiye ile İran arasındaki tarihî ve jeopolitik rekabet de böyle düşünmelerinin bir diğer sebebidir.

Bölgede İran Rusya’ya, Türkiye ise ABD’ye yakın politikalar izlediğinden, bu algı kolayca zemin bulmaktadır. Dahası, Türkiye’nin Müslüman komşularının nüfusu Sünni değil Şii ağırlıklıdır ki, Tahran Ankara’yı Şii İran’a karşı Sünni bloğun liderliğine oynamakla itham ettiği zaman, rahatlıkla Suriye ve Irak’ı ikna edebilmektedir. O sebeple Türkiye, sadece Suriye konusunda değil, bölgedeki diğer diplomatik adımlarında da, özellikle Kuzey Irak Mahallî Yönetimi’yle olan ilişkilerinde de İran’ın tavrını önemsemektedir.

Doç. Dr. BARIŞ DOSTER

Siyaset Bilimci – Yazar Barış Doster 1973 yılında Kars’ta doğdu. Kars Gazi İlkokulu’nu 1983 yılında, Kadıköy Anadolu Lisesi’ni 1990 yılında, İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nü 1994 yılında bitirdi. İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde, Türk siyasî hayatı üzerine yazdığı tezle yüksek lisans, Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı’nda tâkip ettiği dış politikayı incelediği çalışmayla doktora yaptı. 2011’de siyasi tarih alanında doçent oldu.

Üniversitede okurken gazeteciliğe başladı. Devinim ve Nokta dergilerinde, Cumhuriyet Gazetesi’nde 15 yıl gazetecilik yaptı. Türk siyasî hayatını, Türk dış politikası, milletlerarası ilişkiler konularında çok sayıda haber, söyleşi, yazı dizisi hazırladı. Çeşitli dergi ve kitaplarda makaleleri yayınlandı, konferans ve seminerler verdi. Üniversitelerde, askerliğini yaptığı Kara Harp Okulu’nda, Stratejik Araştırmalar Enstitüsü’nde (SAREN) Milletlerarası İlişkiler, Türk Devrim Tarihi, Türk Dış Politikası, Siyaset Bilimi, Güvenlik Stratejileri, Mahallî Bazlı Devletler Analizi, Kamuoyu Oluşturma Teknikleri, Habercilik, İhtisas Gazeteciliği dersleri verdi. Halen Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde öğretim üyesidir.

Yayınlanmış eserleri: Atatürk, *Türk Dünyası ve Mazlum Milletler: (2004), *Kuşatma Altındaki Türkiye: (2007), *Türkiye ve Karanlık Savaş: (2008), *Orhan Koloğlu Kitabı / Bilimselden Medyatik’e Tarih: (2009), *Müfid Ekdal Kitabı / Tanıdığım İnsanlar, Yaşadığım Olaylar: (2009), *Soros, CFR ve Arap Ayaklanması: (Orhan Koloğlu, Mehmet Ali Güller ve Haluk Hepkon’la birlikte, 2011).

 

 

 Oğuz Çetinoğlu, Doç. Dr. Barış Doster

Oğuz Çetinoğlu, Doç. Dr. Barış Doster

Cumhurbaşkanını Seçerken…

 

Türkiye’nin aklı başında, dengeli ve ölçülü, kin ve öfke gütmeyen, davranışları ile örnek olabilecek, kaliteli, birleştirici ve uzlaştırıcı, özgürlükler ile güvenlik arasında denge kurabilen, milli kuruluşlara kumpaslar kurulmasına seyirci kalmayacak bir cumhurbaşkanına ihtiyacı vardır.  Toplumu gererek ve kamplaştırarak siyasi çıkar sağlandığı dönem geride kalmalıdır.

Atatürk’ün makamına milli ve üniter devleti içine sindirmiş, cumhuriyete, demokrasiye ve hukuk devletine sadakat ile bağlı, kendisini Türk olarak hisseden bir şahsiyet gelmelidir.  Arsamıza inşaat yapacak bir müteahhit seçmiyoruz.  Türkiye Cumhuriyetine cumhurun başını seçiyoruz.  Geçmişi şaibeli ve yolsuzluklara bulaşmış olanlar, demokrasiyi teröre yenik düşürenler ve ileride düşürebilecekler ülkeyi düşünerek aday bile olmamalıdırlar.

Türkiye Cumhuriyeti’nin cumhurbaşkanı bizzat sorun olmayacak; ama sorunların çözümüne katkı yapabilecek, beyan ve çıkışları ile ülkeye itibar kaybettirmeyen bir özellik taşımalıdır.  Cumhurbaşkanı hayali projeler ile ve sonu hüsran olmaya mahkum açılım maceraları ile uğraşan iktidarlara karşı teminat olabilmeli ve güven verebilmelidir.  Hukukun üstünlüğünü ve kuvvetler ayrılığı prensibini korumalı ve yıpratılmasına seyirci kalmamalıdır.  Hukuk devletinin, parti devletine dönüştürülmesine izin vermemeli, Anayasal rejimi korumalı ve kollamalıdır.  1982 Anayasasının değiştirilemez ve değiştirilmesi dahi teklif edilemez maddelerine bağlı kalmalı ve kendi devleti ile kavgalı olmamalıdır. Cumhurbaşkanı tarafsız olmalı ancak; bu siyasi tarafsızlık, Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı tarafsızlık şeklinde anlaşılmamalıdır.

Seçim sürecinde klasik bir bürokrat adaydan ziyade, siyasi geçmişi olan, kitleleri etkileyebilenler başarılı olabilir. AKP’nin muhtemel adayına rakip olabilecek kişiler aday olabilmelidir.

Her partinin kendi adayını ısrar ile öne sürmesi bir tercihtir. Ancak, bu tercih AKP’nin muhtemel adayının önünü açabilir.  Muhalefet partilerinin kendi adaylarını seçtirebilme gücü olmadığına göre, yapılacak iş mutabakat ve uzlaşmanın aranmasıdır. ‘Kaybetsek de gücümüzü Genel Seçim öncesi görelim!‘ anlayışı peşinen yenilgiyi kabuldür.  Bu çarpık anlayış, birçok meslek kuruluşlarının ve rektörlük seçimlerinde olumlu sonuç alınmasını engellemiştir.  Mutabakat eksikliği ve demokrasi kültürünün tam yerleşmediği ülkemizde partiler üstü çatı adayı tespitinde zorluklar çıkabilir.

Çatı adayın en uygun, sonuç alıcı ve akılcı gözükmekle beraber; artı ve eksileri vardır. Partili olmayan çatı aday, bazılarınca sahipsiz kılınabilir ve benimsenmeyebilir.  Boş oy verme veya seçime katılmama eğilimi artabilir.  Bu durum AKP adayına yarar.

2010 Anayasa Referandumunda ‘EVET’ verilmesindeki gaflet örnekleri, MHP seçmenleri arasında azalsa da yine görülebilir. Şahsi sorunlar, hizipçilik hastalığı ve duygusal yaklaşımlar terk edilmelidir. 1923 Türkiye’si tasfiye edilirken, ‘Yeni Türkiye‘ tuzakları öne çıkarılırken, teferruatla uğraşılmamalıdır.  Sadece iç sahada birbirimizle oynamayı bırakalım.  Bu yolda ümit veren gelişmeler, ülkeden yana olanları, Türkiye sevdalılarını sevindirmektedir.

***

Milli Mücadelenin önde gelen komutanlarından rahmetli Kazım Karabekir Paşa’nın isminin Ağrı’da sokak ve caddelerden silinme çabalarının olduğunu basından öğreniyoruz. Ayrıca şehit pilotların anıtının da kaldırılacağı ileri sürülüyor. Ağrı’da mahalli seçimlerde belediye yönetimine gelenlerin Milli Mücadele, milli kimlik ve milli devleti kuran irade ile nasıl bir bağları var ki, bu çirkin teşebbüsler yadırganıyor? Önemli olan bu konuda İçişleri Bakanlığı’nın nasıl düşündüğüdür.

 

 

“Yenilerek Oğluma Sarılmak İstedim!”

 

Türk Milletinin kutlu bir millet olduğundan zerrece şüphemiz yok…

Bu konuda gerek Prof. Dr. Zekeriya Kitapçı’nın bahsettiği gibi hadislere ve bugünkü Türklük bilincine ulaştığımız süreçte Gaspıralı İsmail, Zeki Velidi Togan, Ziya Gökalp ile benzerlerine vede şanlı Türk tarihini bizzat yapan başta Atatürk olmak üzere Mete Han, Atilla, Timur, Fatih, Kanuni ile eş diğerlerine bakmak lazımdır.

Günümüzde,tarihin pek çok döneminde olduğu gibi yığınla sorunumuz olduğu doğrudur. Ancak bu sorunların hiç biri içinden çıkılmaz ve çözülmez değildir.

Türk düşmanlarınca yapılan en önemli şey; Türk Milletinin, tehlikenin farkına varmasını engellemektir ve bunda da çok başarılı olunmaktadır. Suni olarak yaratılan gündeme bakınca, gazete okuyup televizyon seyredince, camiye gidip imamı dinleyince ne demek istediğimiz daha iyi anlaşılır herhalde…

Bugünü anlamak için dünü iyi bilmek gerekmektedir. Dünle bağını koparmış bir milletin hatta irili ufaklı insan gruplarının geleceği olmaz. Onun için devamlı dünü hatırlatmak, her bir Türk için vatandaşlık görevidir.

Bir çoğunuzun Türk adını taşıyan bir haber kanalında seyrettiğiniz Prof. Dr. Timur Kocaoğlu ile bu hafta sonunda, neredeyse yarım gün sohbet etme daha doğrusu onu dinleme fırsatı yakaladım. Kocaoğlu halen ABD’de Michigan State Üniversitesi’nde öğretim üyesi…

Timur Kocaoğlu, Buhara Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanlığını yapmış olan Osman Hoca’nın oğlu. Bu sebeple sadece bildiklerini değil, tarihi niteliğe sahip bir babanın ve ailenin evladı olarak, yaşadıklarını anlattı.

O büyük bir samimiyetle ve heyecanla ayakta saatlerce konuşurken, sizde gözünüzü kırpmadan dinlemek zorunda kalıyorsunuz. Çünkü anlattıkları, Türkler için her daim çok önemli hadiseler… Onu dinleyince, gündemin ne kadar suni ve tuzaklarla dolu olduğunu görüyor vede size haince yaklaşanların boğazını sıkasınız geliyor!

Osman Hoca; Atatürk’ün önderlik ettiği “İstiklal Mücadelesi”ne, Timur’un hazinesini iki tren vagonuna koyayarak Anadolu’ya gönderen Buhara Türkleri’nin Cumhurbaşkanı… Ancak Ruslar bu hazinenin % 20’sini Anadolu’ya gönderiyor ve kalan kısmına da türlü bahanelerle el koyuyor.

Bir de Timur’un hazinesinden kalan üç kılıç biri Mustafa Kemal’e diğeri İsmet İnönü’ye üçüncüsü de İzmir’e girecek olan Türk askerinin komutanına verilmek üzere gönderiliyor ki; üçüncü ve son kılıç Yüzbaşı Şerafettin’e veriliyor. Bugün bu üç kılıcında akibeti meçhulmüş! Tabii insan ister istemez soruyor: “Niye İzmir’e girecek komutana?” diye… Sebebi de Timur’un İzmir’i fetheden komutan olması imiş. Demek ki; Buhara Türkleri 1919’larda tarihlerinin farkında ve büyük bir milli şuura sahip insanlarmış… Bu sebeple Türkiye Türklerine, incelik ve derinlik taşıyan mesajlarla destek oluyorlar.

Yine Timur Kocaoğlu’ndan dinlediğim ve onu da gözyaşlarına boğan, ağbisi ile babası Osman Hoca’nın Tahran’daki karşılaşma hikayesi çok ilginç. Türk varlığının bekası için verilen mücadele sebebi ile baba – oğlun kucaklaşamamasından öte bir drammı var?

Osman Hoca, kendisini tanımadan karşısına dikilen Sovyet Subayı oğluna sorar: “Osman Hoca’yı tanırmısın ve niçin ararsın?” cevap “Osman Hoca babamdır. Onun için ararım”. Bu cevaba temkinli yaklaşan Osman Hoca, Sovyet Subayından Osman Hoca’ya verilmek üzere bir resim ister. Bu resim Timur Kocaoğlu’na halen ulaşmak istediği ağbisinden kalan tek kanıttır. Çok iyi bir satranç ustası olan Osman Hoca, sohbet sırasında Sovyet Subayı oğluna satranç oynamayı teklif eder. Böylece hem onu tanımak hem de geliş sebebini öğrenmek ister ve oyunda da ona yenilir.

Timur Kocaoğlu, hayatı boyunca babasını satrançta yenemediğini söyledi. Ağbisine nasıl yenildiğini babasına sorduğunda da “Yenilerek oğluma sarılmak istedim!” cevabını aldı. İşte Türklüğün ulaştığı mertebe, oğullarına bile sarılamayan adamların mücadelesi ile oluşmuştur. Eğer oğluna bile sarılamayan Osman Hoca’nın bizde hakkı varsa, biz Türklüğün ulaştığı bu mertebeyi yükseltmeli ya da en azından korumayı başarmalıyız.

Son husus ise babası Osman Hoca’ya örtülü ödenekten, milletvekili olmamasına rağmen Atatürk tarafından milletvekili maaşı bağlanması hadisesidir. Bu maaş sadece Menderes’in Demokrat Partisi iktidarında 10 yıl boyunca kesilir ve 1960’ta Alparslan Türkeş’in talimatıyla ölünceye kadar olmak üzere yeniden bağlanır.

Birileri Demokrat Parti’nin devamı olduğunu söylüyor. İşte Demokrat Parti’nin dikkat çekici özelliklerinden biri de budur. Doğrudur; bunlar Atatürk’ün, Alparslan Türkeş’in, Ziya Gökalp’in, Atsız’ın, Erol Güngör’ün devamı olamazlar. Olsalar olsalar, Türk’e hasım olanların devamı olurlar. Onun için Türkiye’deki gelişmelere ve özellikle Cumhurbaşkanlığı seçimine, Buhara Türkleri ve onların önderi Osman Hoca’nın yaşadıkları ile bakalım. Ve siz hiç oğlunuza, bir oyunda yenilerek sarılmak ister pozisyonda oldunuz mu? Bunuda düşünerek hareket edelim.

 

 

Hoşgeldin

Gözledim yolunu, ey Yunus sözlüm,
Ey fikrimin ince gülü hoşgeldin. 
Sohbetini sevdi özüm çıkarsız, 
Gönül bahçemize hoş safa geldin.

Mana denizinde bir nokta olan,
”Ne olursan gel ” diyenim hoşgeldin.
Sevgiyi, su gibi aziz bilip de,
Onu bir kasede sunan hoşgeldin…

Gururlu tavrını sevdiğim dilber,
Ceylan gibi naz edenim hoş geldin,
Bahçedeki gülü,bülbüle inat,
Saklayıp baştacı eden hoş geldin.

Aldatılan,hep soyulan milletim, 
Yesevi’nin otağına hoşgeldin. 
Ne bu korkaklığın,pür-i telaşın, 
Özü sözü bir olanım hoşgeldin.

Berat Kandili

 

Şaban ayının on beşinci gecesi dinî kültürümüzde Berat Gecesi olarak adlandırılır. Berat kelimesinin Arapça aslı olan berâet; sözlükte, “borçtan, ceza veya sorumluluktan kurtulmak; temize çıkmak” gibi anlamlara gelmektedir. Berat Gecesi “Şaban’ın ortasındaki gece”, “mübarek gece”, “rahmet gecesi” ve “sak (belge) gecesi” olarak da ifade edilmektedir. Şaban’ın on beşinci gecesinde Müslümanların Allah’ın affı ve bağışlaması ile günah yükünden kurtulacağı umularak bu geceye Berat Gecesi denilmiştir.

Berat Gecesi Müslümanlarca kutsal sayılmış, bu gece diğer gecelerden farklı bir şekilde daha fazla ibadet edilerek geçirilmiştir. Hz. Peygamber (s.a.s.)’in bu gece hakkında, “Allah Teâlâ -rahmetiyle- Şaban’ın on beşinci gecesi dünya semasında tecelli eder ve Kelb kabilesi koyunlarının kılları sayısından daha fazla kişiyi bağışlar” buyurmuştur. (Tirmizî, Savm, 39; İbnMâce, İkâmet, 191)

Bir kısım âlimlerin, kıblenin Kudüs’teki Mescid-i Aksâ’dan Mekke’deki Kâbe istikametine çevrilmesinin hicretin ikinci yılında Berat gecesinde vuku bulduğunu kabul etmeleri de geceye ayrı bir önem kazandırmaktadır. (TDV. İslam Ansiklopedisi)

Bu gece, bazı âlimler tarafından Yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’in dünya semasına indirildiği gece kabul edilmektedir. Kur’an-ı Kerim’de bu husus şöyle bildirilmektedir: “Biz onu (Kur’an’ı) mübarek bir gecede indirdik. Şüphesiz biz insanları uyarmaktayız. Katımızdan bir emirle her hikmetli iş o gecede ayırt edilir. Şüphesiz biz, peygamberler göndermekteyiz.” (Duhan, 44/3-5)

Bazı müfessirler ayette işaret edilen “mübarek gece”nin Berat Gecesi olduğu kanaatindedirler. Buna göre;  Kur’an’ın tamamın Berat Gecesi levh-i mahfuzdan dünya semasına indirilmiş, Kadir gecesinde de ayetler peyderpey inmeye başlamıştır. (Bk. Elmalılı, V, 4293-4295)

Elmalılı Hamdi Efendi’ye göre bu gecenin mübarek olmasının nedeni sayılan özellikleri şunlardır:

1. Her hikmetli işin bu gecede tefrîk edilmesi,

2. Bu gecede yapılan ibadetin faziletli olması,

3. İlâhî rahmetin inmesi,

4. Cenâb-ı Hakk’ın mağfiretinin herkesi kuşatması,

5. Resûlullah (s.a.s.)’e şefaat hakkının verilmesi.

Peygamber Efendimiz (s.a.s.), bu gecede Allah’a çok ibadet edilmesini tavsiye ederek şöyle buyurmuştur: “Şaban ayının onbeşinci gecesi olduğu zaman, o geceyi ibadetle ihya ediniz ve gündüzünü oruçla geçiriniz. Çünkü Allahu Teâlâ o gece güneş doğuncaya kadar dünyaya rahmetiyle tecelli eder ve  buyurur ki: Yok mudur istiğfar eden, mağfiret edeyim? Yok mudur rızık isteyen, rızıklandırayım? Yok mudur dert ve musibete düçar olan, şifasını vereyim?” (İbnMâce, İkâmet, 191)

Hz. Aişe (r.anha) validemizin bildirdiğine göre, Peygamber Efendimiz (s.a.s.) Berat gecesini ibadetle geçirmiş ve kıldığı namazın secdesinde şöyle dua etmiştir: “Allah’ım! Azabından affına, gazabından rızana sığınıyorum. Ya Rabbi! Senden yine Sana sığınıyorum. Sen yücelerden yücesin, Seni layık olduğun şekilde medhü sena edemiyorum. Sana layık bir şükürle şükredemiyorum. Sen ancak kendini övdüğün gibisin.” (Müslim, Salat, 222; İbniMace, C. 1, s. 444)

Hz. Peygamber (s.a.s.)’in Şaban ayına ve özellikle bu ayın on beşinci gecesine ayrı bir önem vererek onu ihya etmiş, mü’minlere debu geceyi ibadetle geçirmelerini ve gündüzünde de oruç tutmalarını tavsiye etmiştir. Bütün bunları göz önüne alan bazı âlimler bu geceyi namaz kılarak, Kur’an okuyarak ve dua ederek geçirmenin sevaba vesile olacağını söylemişlerdir. Berat gecesine mahsus belirlenmiş ibadet şekli ve özel bir namaz yoktur. Ancak bu gece çokça kaza ve nafile namazı kılınabilir.

Rahmet ayı Ramazan’ın gölgesi üzerimize düşmüştür. Berat Kandili bizlere bu mübarek ayı müjdelemektedir.Artık on bir ayın sultanı Ramazan’a bedenen, kalben ve ruhen hazırlanmalıyız.Bu günlerde farz ibadetlerimize ilave olarak nafile ibadetlerimizi ve hayır hasenatımızı artırmalıyız.Bu manada Berat gecesinin tevbe-i istiğfar, dua ve ibadetlerle ihyâ edilmesinin önemi büyüktür.

Bu duygu ve düşüncelerle 12 Haziran Perşembe’yi Cuma’ya bağlayan gece idrak edeceğimiz mübarek Berat Kandili’ni tebrik ediyor, Cenâb-ı Hak’tan bu kutlu gecenin başta ülkemiz olmak üzere İslam âlemi ve tüm insanlık için hayırlara vesile olmasını diliyorum.

 

 

Kırım’dan Acı Bir Hatıra, Mahmudiye…

 

Gündem Rusların yeniden Kırım’ı işgali olunca malûm olduğu gibi, herkes bir şekilde işin stratejik, coğrafi ve ekonomik boyutlarına istinaden epey kalem oynattı.

Kimisi bilerek, kimisi bilmeyerek yazdı da durdu…

Biz de sizinle Kırım ve terör konusunu farklı bir alandan ele alalım istedik.

Bugün, Kırım Savaşı’nda büyük başarılara imza atan Mahmudiye Kalyonu’nu ve Kırım Savaşı’nı kısaca paylaşacağız…

Yüce Allah tarafından korunduğuna inanılan ve adeta Karayip Korsanları filmindeki Jack Sparrow’un ‘Hayalet Gemisi’nin gerçekten yaşanmış karşılığı olan Mahmudiye Kalyonu, 1829 yılında Mühendis Mehmet Efendi ve Mehmet Kalfa tarafından İstanbul Haliç Tersanesi’nde tamamen Türk mühendis ve işçilerince inşa edilerek denize indirilmişti.

Döneminin en büyük ve güçlü savaş deviydi.

Bugünkü uçak gemilerinin karşılığı olan Mahmudiye Kalyonu, kısacası o dönemin de en büyük uçak gemisiydi…

Kalyonun uzunluğu 201 m., genişliği 68 m., yüksekliği su yüzeyinden yukarı 8,5 metreydi.

O asırlarda bu büyüklükte bir gemi dünyada yoktu. Mahmudiye Kalyonu 128 topu ve 3 güverte silahı ile dev bir savaş makinesiydi.

Mürettebat sayısı ise dudak uçuklatacak cinstendi… 1280 mürettebatıyla bugünkü uçak gemileriyle hemen hemen aynı sayıda personelle idare ediliyordu.

Denize indirilişi ve sefere çıkmasıyla Osmanlı Türk Donanması’na büyük bir güç katmıştı. Dünya üzerindeki dengeyi Osmanlı Devleti lehine çevirmişti.
Mahmudiye Kalyonu, özellikle İstanbul’a gelişlerinde ve sefer dönüşlerinde halk tarafından büyük bir hayranlıkla izlenirdi. Aynı şekilde İzmit Körfezi’ne de gelmiş ve halk tarafından günlerce Körfez’deki bir kuğu güzelliğiyle hayran hayran seyredilmişti…

Dünyanın en büyük savaş gemisine duyulan hayranlık, zamanla insanüstü varlıkların yardım ettiği bir efsaneye dönüştü… Bu hayranlığın ve inanışın oluşmasında Osmanlı Devleti’nin özellikle ilk kurulduğu yıllarda uyguladığı o müthiş psikolojik harp tekniklerini de kullanmasının önemli bir katkısı olmuştur.

* * *

Mahmudiye Kalyonu, Ateş Ahmet Paşa kumandasında Kırım Savaşı’na da katıldı ve Kırım’ın Rus işgalinden kurtarılmasına ve Kırım Türkleri’nin yeniden bağımsız ve hür olmasına büyük katkısı oldu.

Ayrıca Sivastopol’daki Rus topçu bataryalarının bombalanmasına da katıldı. Mahmudiye Kalyonu’nun halk arasında ilahi güçlere sahip olduğuna inanılması da bu dönemlere rastladı. Ruslar arasında yayılan rivayetlere göre:

“Kırım Harbi ilan edildiğinde Osmanlı Devleti’nin Gölcük’ü olan Haliç’te demirli olan Mahmudiye Kalyonu, ilahi bir emirle kendi kendine demirlerini koparıp Karadeniz’e doğru yol almıştır. Hatta Sivastapol’daki Rus mevzileri bombalanırken, kendiliğinden bir iskeleye bir sancağa döner ve her iki taraftaki toplarıyla kaleyi dövdüğü anlatılır.

Hatta başka bir rivayete göre ise savaş esnasında bir gece mürettebat uyurken, demirini koparan Mahmudiye, gecenin karanlığında süzülerek kimsenin haberi olmadan savaş hattını yarmış ve Rus donanmasının arkasına dolaşmıştır. Sabah uyandıklarında kendilerini savaşın ortasında bulan mürettebat ile Türk Savaş gemisini arkalarında gören Ruslar büyük bir şaşkınlık yaşamışlar, fırsattan istifade eden Türkler, Rus donanmasını bozguna uğratarak Sivastopol’u bu şekilde geri alıp, kurtarmışlardır…”

Kurban Bayramlarında Mahmudiye’nin başüstünden kan aktığı yönünde de halk arasında yaygın bir kanaat oluşmuştur.

Günden güne artan bunlara benzer olaylar ile Mahmudiye bir efsane haline gelmiş, Rusların korkulu rüyası, Türklerin ise Allah katından gönderilmiş mucizesi haline dönüşmüştür…

Hatta, bazı geceler ak sakallı, sarıklı, cübbeli birtakım insanların, geminin güvertesinde saf tutup namaz kıldıkları bile görülür olmuştur…

Kırım Savaşın’da Barbaros Hayrettin Paşa’nın sancağının kopyası gönderine çekilerek muharebeye katılan Mahmudiye Kalyonu’na düşman donanmasından atılan top mermilerinden hiç birinin isabet etmemiş olması ise geminin efsanesinin müttefik Fransız ve İngiliz donanmalarında da yayılmasına neden olmuş, Rusların korkulu rüyası olan bu dev gemi, Avrupalı müttefiklerimizi bile ürkütmüştür…

Hatta İngiliz ve Fransız savaş gemilerine Sancağın tılsımına inanılarak Mahmudiye’nin sancağının kopyası asılmıştır.

Bu ise rivayetlerin artarak devam etmesine ve yayılmasına da neden olmuştur.

Netice’de Kırım Savaşı’ndan galibiyetle çıkan Osmanlı Devleti ve müttefikleri sayesinde Kırım Türkleri yaklaşık 25 yıl huzur içinde yaşayabilmişlerdir.

Sonra…

Sonrası mı?
İngilizler, 1805 yılında meşhur deniz savaşları Trafalgar’a katılan Amiral gemisi HMS Warrior’u bugün Thames Nehri kenarında, Londra’nın göbeğinde hâlâ eski haliyle müze olarak sergilerken, ondan 25 yaş daha genç ve döneminde dünyanın en büyük savaş gemisi olan Mahmudiye Kalyonu’nun sonu ise pek acıklı olmuştur.

Allah-u Teala’dan yardım aldığı söylentileriyle halkın sevgilisi olan ve bazı halk hikâyelerinde “Hazreti Mahmudiye” olarak adlandırılan Mahmudiye Kalyonu, kaynak sıkıntısına düşen devrin hükümeti tarafından memur maaşlarını karşılamak amacıyla parçalanıp müteahhitlere satılmış ve döneminin en büyük savaş gemisini kendi ellerimizle İstanbul’un evlerinde, sobalarında odun olarak yakmışız, metal aksamını da hurda olarak eriterek harcamışızdır…

Mahmudiye Kalyonu’nun 1:33 ölçekli modeli bugün halen İstanbul Deniz Müzesi’nde sergilenmektedir.

Merak edenler internetten ayrıntılarını okur…

* * *

Efsaneler, bir milleti güçlü kılar. Rakibe karşı üstün hale getirir. Hele ki rakibiniz de bu efsaneye inanırsa yenilmez olursunuz. Savaşa, galip olarak başlarsınız.

Osmanlı Devleti’nin resmen çöküş döneminde dahi bugünkü anlamıyla dev bir uçak gemisi inşa edip; bir de bunu efsane haline getirecek psikolojik harp ve propaganda unsurlarını kullandığını göz önüne alırsak; bugün bireyler olarak dahi, her birimizin bir dakika düşünüp, kendimizi sigaya çekmemizde fayda var demektir…
Mahmudiye Efsanesi ve Sivastopol Marşı
Sivastopol önünde yatan gemiler
Atar nizam topunu yer gök iniler
Yardımcıdır bize kırklar, yediler
Aman kaptan paşa izin ver bize
Sılada nişanlımız duacı size
Sivastopol önünde yıkık minare
Düşman dedikleri gelmez imane
Erenler geliyor bize imdade
Aman kaptan paşa izin ver bize
Sılada nişanlımız duacı size
Sivastopol önünde musalla taşı
Sırma kılıç kuşanmış Yaman Binbaşı
Ölürsek şehit, kalırsak gazi
Aman kaptan paşa izin ver bize
Sılada nişanlımız duacı size

Kaynak: Denizhaber.com, wikipedia.org ve www.dzkk.tsk.tr

 

 

Yeni Bir Paralel Devlet mi?

 

Karayolunda yol kesip kimlik kontrolü yapmak, kanuna aykırı durumları olanları tespit edip hakkında işlem yapmak devletin görevidir. Devlet bu işlevini, polis, asker ve jandarma gibi güvenlik memurları aracılığıyla yürütür.  Görev, devletin görevlendirmediği kişiler tarafından yapılıyorsa, paralel devlet var demektir.

Devlet, kendi rızâsı ve izni ile oluşturduğu bir başka paralel devlete bağlı olduğu iddia edilen görevlileri hallaç pamuğu gibi atarak, oradan-oraya sürerken, ülkenin bir kesiminde devlet tarafından görevlendirilmeyen kişiler tarafından yol kesilmesi, kontroller yapılması ne anlama geliyor?

İki ihtimalden söz edilebilir:

1-Devlet, bir takım kişileri taşeron olarak kullanıyor.

2-Ülkenin bir bölgesinde paralel devlet vardır.

Acaba hangisi?

Kırk katır mı, kırk satır mı?’ kabilinden zor bir soru oldu galiba. Affedersiniz…

Şâyet ikinci paralel devlet varsa, onun da inine girmek için yeni bir 17 Aralık olayları yaşanmasını bekleyebiliriz. 17 Aralık 2014’e şunun şurasında ne kaldı ki?

Devletin kendisi, ülkenin bir bölümünde ‘Yassah hemşerim‘ uyarısı ile yolları geçişe kapatıp, huzur ve sükûneti, can ve mal güvenliğini koruma altına aldığını düşünürken, bir başka bölümü ile ilgilenmeyişinin mâkul bir izahını bulmak çok zor ise de… Bulunur kurtaracak bahtı kara mâderini…

Devletin valisi; ‘Devletin yolu kesilir mi?’ Diye soruyor. Sayın Vali haklıdır. Devletin yolu ancak devlet tarafından kesilir. Vaktiyle devletin bir başka valisi de; ‘Bu memlekete komünizm gerekiyorsa ve komünizm faydalı bir şeyse onu da biz getiririz, size ne oluyor?’ Dememiş miydi?

Çok şükür günümüzde; ‘Devleti bölmek gerekiyorsa, bölünmek iyi bir şeyse biz böleriz. Size ne oluyor?’ Diyen yok. Olsaydı, sıfır almış öğrenci gibi yerimize oturmak mecburiyetinde kalırdık.

Şom ağızlılar ve bozguncular, farklı bir ihtimalden söz ediyorlar: Güya yol kesenler, kendilerine verilen sözler yerine getirilmemiş de onun için eylem yapıyorlarmış.

Eylem‘ denilen oluşum, İstanbul’da yasak da orada niye serbest ki?

Çözüm sürecinin ne tür pazarlıklarla başlatılıp ne tâvizler verildiği gizli tutulursa, herkes muhayyile gücünün elverdiği ölçüde ihtimaller üretip kafa karıştırmaya, iri iri endişelere dibi kırmızı mumlu dâvetiyeler çıkarmaya devam eder…

Tutamazsınız, önleyemezsiniz…

Bilinenden bilinmeyene ergi metodu‘ ile hareket edildiğinde bâzı ipuçları elde etmek mümkünse de her zaman sağlıklı sonuçlara ulaşılamayabilir. Birileri kazara yanlış sonuçlara ulaşır, fitne çıkarmış olur.

Fitneler önce huzuru, sonra da devletin düzenini bozar.

Özgüvenlik güçleri‘ bölge halkının can ve mal güvenliğini sağlıyor. Bu bilinenden hareketle yola çıkanlar bölgede; (ne demekse?) ‘özyönetim‘ de oluşturulduğunu söylüyorlar.

Onlar, o şom ağızlılar; ‘Ya bendensin ya da düşmansın‘ ayırımcılığı ile dışlananlar… ‘düşman‘ olduğunu bu vesile öğrenenlerin söyledikleri… ciddiye alınabilir mi?

Doğru mu söylüyorlar, yalan mı – yanlış mı?

Bilgi sahibi olunmadan kanaat sâhibi olunamayacağı prensibine inananlar; aza koyuyorlar  dolmuyor, çoğa koyuyorlar almıyor.

Bakalım ne olacak?’ diyerek beklemek ise tahammülü güç bir işkence.

Ne olduğunu gördüğümüz zaman iş işten geçmiş olacak.

Bakın şom ağızlar, oradan; ‘İş işten geçti bile, Günaydın…‘ Diyorlar.

Tokadı hak ediyorlar.  Tokat ne demek? Onlara Osmanlı tokadı gerek…

……………..

Ümidimiz, adına ‘cumhurbaşkanlığı seçimi‘ diyebileceğimiz tepenin ardında.

O tepenin ardında da umduğumuzu bulamaz isek, dinleyin ‘düşman‘, ‘marjinal‘ ve de ‘paranoyak‘ ilan edilenlerdeki vâveylayı…

Ve de… seyreyleyin gümbürtüyü…

Merdivenden yuvarlanan kaftanın içinde ‘muktedir’ biri olabilir.

 

 

Ne Olacak Bakalım

 

“Soma’daki gibi hadiselerde, yaratıcının sonsuz kudretini yok saymak ne kadar yanlışsa, insanın suç ve sorumluluklarına ilahî kudret üzerinden mazeret üretmek de o kadar yanlıştır.”

Kim söylüyor bu sözü?

Diyanet İşleri Başkanı!

Bu sözden ne anlaşılıyor?

Soma’da 301 kişinin ölümünü fıtrat, takdir-i ilahi gibi sözlerle geçiştirmek yanlıştır, hatta tehlikelidir anlaşılıyor, değil mi?

Yani, sen her türlü yanlışı yap, denetleme diye, göstermelik işler yap, üreticiye üretimi artır bedava kömür dağıtıp iktidarda kalacağım sen de bol kâr et de, hiçbir tedbir alma, taşeron sistemi, dayıbaşı sistemi, rödovans sistemi diye bir şeyler uydurulsun, sen de gözünü, kulağını kapat, sonra da kader de, takdir-i ilahi de. Diyanet İşleri Başkanı tam da böyle söylüyor ve olmaz öyle şey diyor.

Bakalım, Haşim KILIÇ’la dövüşen, Metin FEVZİOĞLU’nun konuşmasına hakaret eden, Muhalefet Partilerinin konuşmalarını dinlemeden salonu terk eden, en ufak bir eleştiriye tahammül gösteremeyen, herkesi azarlamayı marifet sayan, eleştiri karşısında sakin davranmayı beceremeyen, kalıcılığını kavgaya bağlamış olan sayın Recep TAYYİP ERDOĞAN, bu sözler karşısında nasıl bir tavır alacak?

Öfke patlaması ile açıklanan bu ana kadar ki tavırlar, söz konusu olan Diyanet İşleri Başkanı olunca nasıl bir şekil alacak, doğrusu çok merak ediyorum!

Geçen gün, Memur Sen’İn bir toplantısında, sendika başkanı elinden gelen her türlü yağı çekti, 13 defa sayın Başbakan’ım dedi, hatta hızını alamadı, siz artık Cumhurbaşkanımızsınız gibi laflar bile etti. Konuşmasının bir yerinde birkaç kelimelik sendika üyeleri ile ilgili bir istekte bulundu, anında Recep Tayyip ERDOĞAN’dan en sert cevabını aldı. Demek ki, vıcık vıcık yağcılık da bir yere kadar.

Recep Tayyip ERDOĞAN, öfke patlaması, öfke kontrolsüzlüğü mü yaşıyor, yoksa, toplumu germek, bu gerilimden nemalanmak için sürekli gerilim taktiği mi yapıyor, onu, Diyanet İşleri Başkanı’na göstereceği tavırla anlayacağız.

Diyanet İşleri Başkanı’nın bugüne kadar yaşanan ağır bunalımlar karşısındaki tavrı, iktidara yakınlık üzerinde idi. Bu herkesin açıkça gördüğü ve gözlemlediği bir gerçek idi. Bugün yapılan bu açıklama, umarım ki, artık, yeter demenin zamanının geldiğinin anlaşılması ile ilgili bir açıklamadır.

Hangi şart olursa olsun, bu ülkede, bazı kurumların ayakta kalması, tüm toplumu kucaklayacak duruşlar sergilemesi gerektir. Bu kurumlardan biri de Diyanet İşleri Başkanlığıdır. Ancak, bu iktidarla birlikte, bu duruşun maalesef tahribata uğradığını söylemek zorundayım. Ben, toplumun nabzını tutmaya gayret eden bir insan olarak bunu söylüyorum. Bir takım yandaşların böyle düşünmemesi, toplumun bir kesiminde bu tahribatın olduğu gerçeğini değiştirmez. Temenni ederim ki, Diyanet İşleri Başkanlığı, bu gerçeği görüp tedbir alma yolunda adımlar atmaya başlamış olsun.

Sonuçta, Recep Tayyip ERDOĞAN, Diyanet İşleri Başkanı’nın açıkladığı doğru ve önemli açıklamaya ne cevap verecek dört gözle bekliyoruz.

Çünkü, kendilerinin en iyi bildiklerini iddia ettikleri bir konuda ders veren bir açıklama olduğu için, herhalde söyleyecekleri bir şeyler vardır. Bekliyoruz.

 

 

Kanuni Sultan Süleyman’ın Barbaros Hayrettin Paşa’ya Mektubu

 

Akdeniz’de ve Ege’de, Hristiyan denizcilere korku salan kahraman denizci Barbaros Hayrettin Paşa, Kanuni Sultan tarafından İstanbul’a davet edilir. Barbaros’a bir mektup gönderen Kanuni mektubunda şöyle diyordu:

“İspanya’ya sefer muradumdur; bir yarar adamını yerine koyup gelesin; eğer muhafazaya kaadir yarar adamın yok ise ilam edesün.” (1)

Hayrettin Paşa da, Hasan Reis isminde bir kumandanını muhafız bırakıp, bir filo ile yola çıktı ve durumu bir mektupla Kanuni’ye bildirdi:

“Padişahım, Bu seferimiz esnasında Mora’nın güneyindeki Çuka Adası’nı bastık, sonra kuzeye dönerek Fgine adasını ele geçirdik. daha sonra yürüyerek Kiklad takımadalarından Şira, İne, Para, Antipara, İstendil, Eskinos ve Mürted adalarının kimini savaşarak kimini de antlaşmayla teslim aldık. Bu adaların merkezi durumunda bulunan Nakşa Adası’nda oturan Venedikli GiovanniCrispo bize karşı koyamadı ve senelik beş bin duka altını vermeyi kabul etti.

Bundan sonra yürüyerek Sisam ve Rodos arasındaki takımadalara hücum ettik; Şeytanlık, Patmos ve İstanpula adalarını zaptettik. Elimize geçen ada sayısı onikiyi bulmuştur.”(2)

İstanbul’a gelip oradan da Edirne’de padişahın huzuruna kabul edilen Hayrettin Paşa çok iyi ağırlandı. Alınan karar uyarınca, otuz bin asker taşıyan yüz on kadırga, kırk kalyon, dört mauna kendisinin emrine verilerek, Fransa kralının yardımına gitmesi istenildi. Hayrettin Paşa: “Emir padişahımındır, canımız yoluna fedadır, buradan Fransa krallığına üçbin mil mesafe vardır, yardımınızla o diyara giderim. İspanya ile savaşır onun ülkesini elinden alırım.” dedi.(3)

Kanuni Sultan Süleyman da, elini öpen ve bağlılığını bildiren Hayrettin Paşa’ya şöyle konuştu: “Ey denizcilerin önderi, deniz ilminin ve tekniğinin bilgisine sahip Kapudan, sana bu deniz seferinde tam yetki veriyorum, sende bütün gereken şeyleri gör, her durumda adamlarınla meşveret et, o diyarı fethet.”(4)

Hayrettin Paşa Padişaha dua edip hareket etti. İstanbul’dan Akdeniz’e yelken açtı ve  Avrupa’nın her tarafında korku saldı. Uğradığı tüm limanlarda ve geçtiği tüm şehirlerde, büyük telaş ve heyecan yaşattı. İdareciler, papazlar, halk kaçacak yer arıyorlardı. Halbuki Barbaros, uğradığı yerlerde ne gasp, ne yağma ne de zulüm yapıyordu. Hayrettin Paşa ve donanması Marsilya’ya vardığında, Fransız donanması tarafından karşılandı. Osmanlı donanması şehirde top ateşiyle selamlanıp, şenlikler yapıldı. Marsilya’da, daha önce  Fransızlara ait olan ancak, Almanya İmparatoru Şarlken’in elinde bulunan, Nice Kalesi üzerine, sefer yapılmasına karar verildi. Nice Kalesi mutlaka geri alınmalıydı. Fransızların hücum için ciddi hazırlık yapmadıklarını gören Barbaros çok kızdı ve onlara:

“Ne güzel, ne güzel gemileri şarapla doldurup baruttan başka hiçbirşeyi unutmamışsınız, barutumuz bitti diyorsunuz. Biçare yiğitlik ve askerlik sizin gibi kıymetsiz ellerde kıymetsiz duruma gelmiştir. İçinize tembellik işlemiş; gayret ise vücudun hayatı ve hayatın uyanmış halidir! O asker kılıklılar ne yaptıklarını bilmiyorlar. Korkak adam cesur yiğide göre daha büyük tehlike altındadır. Zira korkağın avcısı daha çok ve cesur olur. Çok iyi kararlı olamayan bir kimse cesur er üzerine yürüyemez.”Diyerek, korkak Fransız komutan ve askerlerine bağırdı.(5)

20 Ağustos 1543 tarihinde, Nice Kalesine yapılan kuşatma da, şehir teslim oldu. Kaleye, Osmanlı ve Fransız bayrağı çekildi. Barbaros şehirde kimseye dokunmadı, adalet ve merhamet yüzü gösterdi. Ancak Barbaros, Fransızların gayretsiz, korkak ve disiplinsiz oluşlarına kızarak, onları kumanda etmek ve aynı safta onlarla savaşmak istemedi. Fransız asilzade ve kumandanlarına: “Ben bu şartlar altında sizin namınıza Müslüman kanı akıtamam.” diyerek Nice şehrini Fransızlara bırakıp,Toulon şehrine, oradan da İstanbul’a döndü.

1-Osmanlı-Çadırdan Saraya-Saraydan Sürgüne-Nazım Tektaş-Yeni Şafak Yay.-S.203

2-5-Barbaros Hayrettin Paşa-Ebubekir Subaşı-Mavi Lale Yay.-İst.2009-S.328-389-390-391

3-4-Muhteşem Süleyman-Özlem Kumrular-Kitap Yay.-İst.2007-S.23