16.6 C
Kocaeli
Cumartesi, Temmuz 25, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 878

Aydın Paradoksu (1)

 

Aydın kelimesi  zamanla anlam düşmesi taşıyan bir kavram haline gelmeye başladı. Aydın denince eskiden “münevver” akla gelirdi. Kimilerine göre fikir işçisi, kimilerine göre doğruyu bulmaya çalışan kişi. Kimilerine göre düzene muhalif. Kimilerine göre egemen gurupların ideoloğu, Bu günlerde İçi boşalan bir kavram olarak biçimlenmektedir. Kimilerine göre toplumu yönlendiren kişi, İyi bir eleştirmen. V.b.

”Aydınlanma, insanın kendi suçu ile düşmüş olduğu bir ergin olmama durumundan kurtulmasıdır. Bu ergin olmayış durumu ise, insanın kendi aklını bir başkasının kılavuzluğuna başvurmaksızın kullanmayışıdır. İşte bu ergin olmayışa insan kendi suçu ile düşmüştür; bunun nedenini de aklın kendisinde değil fakat aklını başkasının kılavuzluğu ve yardımı olmaksızın kullanmak kararlılığı ve yürekliliğini gösteremeyen insanda aramalıdır.” (Immanuel Kant)

Dolayısı ile Aydın; öğrendiklerini içselleştirebilen, aklını kiraya vermeden yalın düşünebilen, bakış açılarının farklı olduğunu bilip farklı bakış açıları ile durumu değerlendirebilen, yerel kalmamış, dünyadaki çeşitliliğin farkında ülkesinde ve dünyada olan hadiseleri anlamaya çalışan , onunla da yetinmeyip çözümler arayan veya üreten, üretebildiği çözümleri paylaşabilen kişidir.

Bir de Entelektüel kavramı var her ne kadar Aydınla eş anlamlı kullanılsa da farklı olarak görenler de az değildir.

Bu kavram, 19.yüzyılda Batıda kullanılan (intellectual) kavramının karşılığı olarak, zihni veya akli yeteneğiyle, sorunlara çözüm arayan kimse anlamına gelir. Cemil Meriç, entelektüeli, “dünyayı her gün yeni baştan kurabileceğine inanarak hareket eden kimse” olarak tarifler.

Entelektüel bu açıdan araştırıcı, sorgulayıcı ve eleştirici vasfı yanında, doğru olduğuna inandığı değerlerini, ilkelerini toplumun var olan ve oluşturduğu algının önüne çıkartarak rehberlik işlevini gören, iktidarların her türlü yaptırımlarına boyun eğmeden, risk alabilen ve işi sonuna kadar götürebilen cesur kişilerdir.

Edward Said Entelektüeli, ”belli bir kamu için ve o kamu adına bir mesajı, görüşü, tavrı, felsefeyi, ya da kanıyı temsil etme, somutlaştırma, ifade etme yetisine sahip olan birey” olarak görür.

Gerek aydınların, gerekse entelektüellerin  yönlendirici, değiştirici, dönüştürücü ve oluşturucu rolleri vardır.

Aydın ve entelektüel  iktidar ilişkileri sırasında rengini belli eder. Birde günümüzde mensubiyeti doğrultusunda yanlı tutum içersine girme eğilimi fazlalaşmıştır.

İktidar ise insan davranışlarını etkileyebilen, yönlendirebilen, denetleyebilen bununun içinde toplumu yönetme ve yönlendirme gücünü, yetkisini elinde bulunduran organdır ve bu  hükümeti ifade eder.

Birde yerli ve uluslar arası lobilere bağlı olarak çalışan toplum tarafından popüler olmuş aydın ve entelektüel kavramları kendilerine yapışmış kişilerin de  olaylar karşısındaki tavırları toplumları etkilemektedir.

Aydın, burada ikili bir tercih içinde karar vermek zorunda kalmaktadır. Ya iktidarın resmi söyleminin sözcülüğünü üstlenip, sırtını devlete dayayarak iktidarla anlaşacak, ya da iktidarın her türlü dayatmalarına karşı gelip, Her türlü riski göze alarak, onurlu bir tavır takınacaktır.

İktidarlar her zaman kendi meşruiyetini sağlamada, aydına işlevsel sorumluluklar yüklemek isteyecektir. Bu durum her dönemde görülmüştür.

Devlet; söz konusu iktidarını idame ettirmek için kendi sözde aydınını oluşturacaktır.

Gramsci, toplumda aydının işlevini ikiye ayırırken, nesilden nesile aynı şeyi yapmayı sürdüren din adamları(papazlar) ve idarecileri geleneksel aydın kategorisinde gördüğüne işaret etmiştir.

Türk aydını gelenekselci bir aydın tipi sergilemiştir. Çünkü; muhafazakâr kesimler genellikle sahip oldukları tarihsel kültürü, toplumsal değerleri olduğu gibi sorgulamadan, eleştirmeden alıp naklederek gelenekçilik yapmışlardır.

Liberal kesimlerde ise çağa uygun düşünme becerilerinde yetersiz kalıp, bu düşünce ile kendi kültürü nü sentezleyip yeniden üretememişlerdir. Taklide dayalı bir yapı geliştirerek çok dar kalıplar içinde ne kendinden ne de özendikleri sistem gibi  bir yapı oluşturamamışlardır.

Gerek Osmanlı dönemi aydınlarını, gerekse Cumhuriyet dönemi aydınlarını, hakikati anlama, gerçeği bulma amacından ziyade, bilginin siyaset kurumlarının, pozisyonların, güç odaklarının ve oluşan sınıfların içlerinin doldurulmasında birer malzeme olarak kullanılması ilgilendirmiştir.

Modern aydının Batılı prototipleri, varolan ideolojik otoriteyle mücadele ederek kendi kimliğini bulurken Osmanlı aydınları ise otoriteyle bu anlamda bir çelişkiye düşmedikleri gibi, tersine otoritenin emriyle aydınlaşmışlardır.

Osmanlıda Tanzimat aydınını üreten olgu batılılaşma serüvenidir. Oysa batıda kendi aydınını farklı sayikle burjuvazi üretmiştir. Osmanlı aydını her zaman kendisini toplum karşısında ayrıcalıklı ve özellikli görmüştür.. Hepimizin bildiği gibi ” halkın dışında, halk için, halka rağmen ” çözümler önermiştir.

Cumhuriyet aydını da Osmanlı aydınından farksızdır. Çünkü Cumhuriyet aydını Osmanlı aydınının devamıdır.

Bu Jakoben bakış açısı bu anlayışın eseridir.

Can alıcı soru aslında şudur. Devlet memurundan veya bir guruba angaje olmuş kişilerden “Aydın” veya “Entelektüel” olur mu? Olursa nasıl olur.?

Benim sık sık vurguladığım “Osmanlı aydınlanmasını ve modernleşme sürecini gerçekleştiremediği” söylemim. Cumhuriyet dönemi içinde geçerlidir. Gerçi bu konu ayrı bir yazım konusudur. Ama sırası gelmişken bu ifadeleri de yazmadan geçemedim.

Çünkü ülkemizin gelişmesinin en önemli konularından biridir “Aydınlanma ve modernleşme”

 

 

İnsanda Allah Korkusu Kalmazsa!

 

Her memlekette anasını, babasını, karısını öldürenlere rastlanır. Her memlekette kızının, kardeşinin ırzına geçen canavar kırması insanlar vardır.

Her memlekette karaborsa, istifçilik, tüccar ve esnaf hilesi, her memlekette, hırsızlık, dolandırıcılık, batakçılık, fuhuş, zina, homoseksüel sapıklık ve en vahşi cinayetler günlük vakalar arasındadır.

Fakat ahlâk yıkıcılığı Türkiye’de gün geçtikçe hızlı bir şekilde artmaktadır. Her gün bir yandan televizyonlarda gördüğümüz, yazılı medyada okuduğumuz vakıaların uyandırdığı endişe milli bir kaygı hatta telaş halini almaktadır. Bastığımız her adımın altında bir tuzak olma ihtimalini düşündüren bir hile, yalan, dolan havası ile kuşatılmış gibiyiz.

Çünkü Türkiye’de son zamanlarda azalan Allah korkusu her gün biraz daha fazla hissedilmektedir.

İnsanları yasa ve ceza ile yönetirseniz onlar bir daha yanlış yapmayacaklardır. Ancak şeref ve utanma duygularına da sahip olmayacaklardır. İnsanları erdemle ve ahlâk kuralları ile yönetirseniz o zaman onlar hem utanma duygusuna sahip olacaklar hem de doğru yapmaya çalışacaklardır.

Din terbiyesi ve bilgisinin yetersizliği yüzünden birçok vatandaştan çekilen Allah korkusu her çeşit namussuzluğa giden dört yol ağzını en yüce kontrolden mahrum bırakmaktadır.

Eskiden Allah korkmazlık vicdansızlığın eş anlamı idi. Ahlaka düpedüz aykırı bir hareketin şuurlu failine;

“Be hey Allah’tan korkmaz, kuldan utanmaz” denilirdi.

Şimdi Allah’a, Kitaba, Mukaddesata ve manevi değerlere sövmek inançsızlığın ayırıcı bir vasfı haline gelmiştir.

Allah’tan korkmayanların kanundan, nizamdan korkacaklarını sanmak boşunadır.

Türkiye bugün bir ideal ve iman buhranı yaşamaktadır. Bu buhranı körükleyen din ve mukaddesat düşmanlığı sinsice yayılmaktadır.

Bunlara karşı önlem almak halkımızı aydınlatmak yöneticilerimizin görevidir. Sorumluluk da onlara aittir.

 

 

Şerefsizlik Kol Geziyor

0

 

Ne demiş Atatürk; “Efendiler! Eğer bu memleket parçalanacak olursa genel şerefsizliğin enkazı altında şunun bunun şahsi şerefi de parça parça olur.” Şerefi / şerefsizliği cümle içinde kullananlar iyi okusunlar.

Ne yapmış Uluabatlı Hasan; 29 Mayıs sabahı üzerine saplanan oklara rağmen Bayrağımızı surlara dikmiş. Nasıldı o meşhur replik: “Bursa’ya bir girişim vardı (kabadayı uslûbuyla); ayyy, çıkışını hiç sorma! (efemine uslûpla)”

Ne dedik: İstanbul’un Fethinin bilmem kaçıncı yıldönümünü kutlayanlar neden işgal edildiğiyle ilgilenmezler. Piyeslerde Ulubatlı rolünü oynayanlar bile o bayrağın direkten indirilişine ses çıkarmazlar. Sahne sanatlarıdır, herkesin rolü ayrıdır.

Nedir ‘Bayraktar‘lık: Osmanlı‘da bayrağı taşımakla ilgili bir ünvan, Kıbrıs‘ın Millî Mücadele’si TMT’nin liderlerine verilen sıfat, Türkiye‘de ise sadece bir soyadı. Çanakkale Savaşlarında bayrağın / alay sancağının hikâyelerini yaşlı gözlerle dinleyen asker ve siviller Lice’deki hıyanet hikâyesini armut sapından gözlükleriyle trenmiş gibi izliyorlar.

E alıştınız tabi televizyon ekranlarından göre göre “kim kimi düdüklüyor” mevzularına ve ailece seyretmekten çekirdek Türk ailesinin 2 bin yıllık namus geleneğini her akşam çitlediniz; “Bayrak namustur, bayrağa uzanan el o milletin namusuna uzanmıştır” desek kafanızın facebook’unda yansa yansa ‘ilişki durumu’ ampulu yanacak.

Biliyorum; evli sekreterle ‘ilişki’ kurmak uğruna evli profesörün öbür evli doçenti üstelik profesör eşinin okulunda boğazlayarak öldürmesi kadar ilginizi çekmemiştir Diyarbakır 2. Hava Kuvvet Komutanlığı avlusunda gönderden indirilip atılan Türk Bayrağı.

Tanıştırayım; Solomos Solomu, 14 Ağustos 1996’da Magosa’daki Türk Bayrağını indirmeye çalışırken direkten mermiyle indirilen Kıbrıslı Rum. Fragmanını hayrına zip yapıp gönderelim de ‘Hava’cılarımız görüntü görsün. Neticede İç Hizmet Kanunu‘na göre askerîyeyi de “koruma ve kollama” görevi bizim sayın seyircilerimiz.

Bir tarihçi olarak hatırlatayım; 8 Haziran 2014, 8 Şubat 1919’da adaşım Süleyman Nazif‘in yazdığı gibi “Kara Bir Gün“dür. Tıpkı 10 Kasım gibi bir matem günüdür. Ve 4 Temmuz (İndependence Day) 2003 Süleymaniye‘deki gibi Çuval (The Hood Event) hatta Çuvallama / Çuvallanma olayıdır. Yalnız bu defa sınırımızın dışında değil bizzat içinde ve bin yıllık Türkmen şehri Diyarbakır‘da ve dahi ordumuzun harîm-i ismetinde olmaktadır hadiseler. Gitti Hilmi Özkök, gitmedi Necdet Özel. Ne bekliyor, otobüs mü?

Dipnot olarak, kızını arayan İngiliz Babaya teşekkürü unutmuyorum: Michael Todd; Türk askerleriyle Türkmen yöneticiler arasında yanlışlıkla ve 3 gün boyunca çuvallanan – halkımızın tabiriyle – elin gâvuru hakkını aramak için Amerikan Hükümeti‘ne 10 milyon dolarlık tazminat davası açmıştı.

“Biz yalnız çocuklarız gözüm, hüzünle inlemedeyiz

Ki ümidi balkona astık, yağmuru dinlemedeyiz”

Bu Caniklioğlu Ahmet’ten olsun..

“Rüyalarını kızıl bir kıyamete yor

Burçlarda şerefsizlik kol geziyor”

Bu Metinoğlu Süleyman’dan olsun..

“Sana bizim gözümüzle bakmayanın Mezarını kazacağız

Seni selamlamadan uçan kuşun Yuvasını bozacağız”

Bu da Arif Nihat Asya’dan, “Bayrak Şairi“nden olsun.

Yiğitlerim, gazilerim emin olsun. Allah’a, Kuran’a, Vatan’a ve Bayrağa yemin olsun.

Abdürrahim Karakoç’un sene-yi devriyesi şahit olsun: “Bir gün bu ‘beleşten beylik’ düzeni bozacağız” Söz olsun!

 

 

 Bayrağımızın Şifreleri

Bayrağımızın Şifreleri

Çok Önemli Açıklama

 

Hürriyet Gazetesinin 4 Haziran Çarşamba günü çıkan sayısında bir haber oldukça önemli idi.

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın 90. Kuruluş yıldönümü kutlanırken, Başkan Yardımcısı Mehmet Emin Özafşar bir açıklama yapmış. Habere göre, Diyanet’in internet sitesinde yayınlanan bu yazıyı olduğu gibi aktarıyorum:

“İslam dünyası toplumsal, ekonomik, yönetsel, iktisadî ve bilimsel bakımdan zamana geç kalmışlığının bedelini ödüyor. Bundan dolayı bir anlamda zihin olarak tarihte kalmanın, gövde olarak bugünde bulunmanın gerilimini yaşıyor ve bu alanlarda, bilhassa sosyopolitik alanlarda oluşan eksikleri telafi edemedikleri için küresel sistemin baskısına açık hale geliyor. Durum böyle olunca iç barışı tesis edemiyor ve çok ağır bedeller ödüyor. Onun içidir ki, demokratik rejimlerin yerleşmiş olmaması, bireylerin irade, ifade ve vicdan özgürlüklerinin tam olarak teminat altına alınamamış olması, din özgürlüğünün ve din eğitiminin güncellenememiş olması, İslam dünyası için çok ciddi açmazdır. Bu açıdan birtakım ideolojik yahut çıkarcı yaklaşımlar İslam dünyasını birbirine düşürüyor. Bugün bölgemizde cereyan eden hadiselere bakarak bütün bunların öncelikle kendi iç dinamiklerimizden kaynaklanan sorunlar olduğunu söyleyebiliriz. İslam dünyasındaki çatışmaların derininde yatan şey, İslam toplumlarının kendilerini güncelleyemeyişindendir.

Bunda diğer medeniyet ve coğrafyalarında çok rolü var. Ama bunu sadece ötekinin kültürünü kötüleyerek, kabahatli bularak, İslam dünyasının kendi kusurlarını görmezden gelmek doğru değil.

İslam dünyası özeleştiri yapmak zorunda, geleneksel müesseselerini yenilemeli, İslam dünyasında din eğitimi, modern şartlarda ve çağın gerektiği ölçüde yapılmak zorunda. İslam dünyası, yönetim alanında çağın gerektirdiği gereksinimleri dikkate alarak sosyopolitik güncellemeleri geliştirmelidir. Ayrıca, fakirlik sorununu aşmalıdır. Hepsinden önemlisi, İslam dünyası, hukuk düzenini kurmak zorundadır.”

Dinimizin özüne dokunmadan, sadece İslam dünyasının içinde bulunduğu durumdan kaygılanan bir aydının görüşleri olarak değerlendirdiğimiz bu açıklamayı,  ülkemizin bugün içine düşürülmek istenilen durumu, insanımıza dayatılanları da göz önüne alarak bir değerlendirelim, bakalım neler çıkacak?

 

 

 

Tübitak’ın Raporu’na Güvenmemiz İçin

 

TÜBİTAK, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan‘a ait olduğu iddiasıyla internetten yayımlanan ses kayıtlarının “montaj” olduğunu bildirdi.

Eski Avrupa Birliği Bakanı Egemen Bağış‘ın, gazeteci Metehan Demir ile yaptığı iddia edilen görüşmesinin ses kaydına ilişkin Ankara Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen soruşturma kapsamında TÜBİTAK’ın hazırladığı bilirkişi raporunda da, kaydın “montaj” olduğu yazıldı.

***

Egemen Bağış‘ın tapesinde konuştuğu iddia edilen kişi gazeteci Metehan Demir idi. Kayıtta “Bakara- makaralı” ifadelerle Kur’an’ın ayetleriyle dalga geçen; dindar insanların duygularıyla alay eden “ben her cuma twitter’a google’dan bir ayet sallıyorum” gibi cümleler kullanılmıştı.

Egemen Bağış‘ın montaj olduğunu iddia ettiği tapedeki konuşmaların yayımlanmasının hemen akabinde Hürriyet Gazetesi eski Ankara Temsilcisi Metehan Demir, konuşmayı doğrulamıştı. Kamuoyundan özür dilemiş dahası Hürriyet ve CNN Türk TV’deki görevinden ayrılmak zorunda kalmıştı.

Merak ediyorum, “kayıtların montaj olduğu ispatlandı” diyen Egemen Bağış, Metehan Demir aleyhine dava açabilecek mi?

***

Başbakan Erdoğan ise kendisi ile oğlu Bilal arasında geçtiği iddia edilen ses kaydı internete düştüğünün ertesi günü kaydın ‘hem montaj hem dublaj’ olduğu savunmasını yapmıştı. Ancak konuşmalarında “kriptolu telefonumu dinlemişler,” “eşimle, çocuğumla yaptıklarımı verebildiler” ifadelerini de kullanmıştı. Buradan şu sonucu çıkarmıştık: Başbakan’a göre bu konuşmalar olmuş fakat montajlanmıştı.

Başbakan, bunun dışında kendisi ile ilgili olduğu iddia edilen diğer bazı ses kayıtlarını kabul etmişti.

‘Alo Fatih’ olarak bilinen ses kaydında Fatih Saraç ile yaptığı görüşmede Habertürk Televizyonu yayınına yaptığı müdahaleyi doğrulamıştı. ‘Alo Mustafa‘ kaydına da itirazını hatırlamıyorum.

Aynı şekilde, dönemin Adalet Bakanı Sadullah Ergin ile yaptığı konuşmada Doğan Grubunun bir davasına müdahale ettiğini, Adalet Bakanı’na “buradan mutlaka bir mahkûmiyet çıkması gerekir” dediği görüşmesini de kabul etmişti.

Erdoğan’ın yalanlamadığı bir diğer ses kaydı da, Koç grubunun aldığı 3 milyar dolarlık MİLGEM ihalesine müdahale ettiği ve ihaleyi iptal ettirerek, yeni bir ihaleyle Metin Kalkavan‘ın şirketine verilmesini sağladığına dair konuşmaydı.

Anlaşılan Başbakan ve kendisini savunanlara göre, yayımlanan ses kayıtları doğru, fakat bir kısmı “montajlı” idi.

*****

TÜBİTAK’TA NELER OLDU?

İki ses kaydının montaj olduğuna dair rapora kadar TÜBİTAK’ta epey değişiklikler oldu.

TÜBİTAK Eski Başkan Yardımcısı, TÜBİTAK BİLGEM Eski Başkanı Hasan Palaz, 26 Mayıs’ta yaptığı açıklamada şu iddialarda bulunmuştu:

“-Son 2 ay içerisinde 250 den fazla mühendis ve bilim insanı kurumdan atıldılar.

Yüzlerce çalışan tasfiye edildi ve uzmanlık alanlarının dışında görevler verilerek savruldu.

-Kurumsal hafızayı temsil eden 90’a yakın üst düzey yönetici görevlerinden el çektirildi.

-Kuruma yıllarını vermiş, tecrübeli ve yetkin 30 üst düzey yönetici gerekçe dahi gösterilmeksizin hukuksuzca kurumdan atıldı.

-Bu süreç içinde yüzlerce çalışan baskı, mobbing ve ayrımcılığa maruz kalmaya devam etmektedir.”

Şimdi, işin teknik ayrıntısı bir tarafa, TÜBİTAK’ta bu kadar tasfiye ve yeni kadro teşkilinden sonra bu raporun açıklanmış olması bile rapora “güvenilirlik” açısından şüphe ile bakılmasına sebep olmakta.

Var olan şüphelerin bertaraf edilmesi Başbakan’ın ve TÜBİTAK’ın saygınlığına gölge düşmesini engeller.

Bence ilk yapması gereken iş, ses kayıtlarının uluslararası güvenilirliği olan iki üç kurumda daha incelettirilmesidir.

Mademki kayıtların montaj olduğuna inanılmakta, farklı kurumlardan teyit alınması, özellikle Cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesi, Erdoğan’ı da rahatlatacaktır.

Sadece TÜBİTAK raporuyla bu dosya kapatılmaya çalışılırsa şüphelerin ve iddiaların doğruluğuna inananların artmasına sebep olur.

*****

KEŞKE BÜTÜN TAPELER MONTAJ OLSA

Benim gönlümden geçenin ne olduğunu sorarsanız samimi cevabım şu olurdu: Keşke bu ses kayıtlarının hepsinin sahte ve düzmece olduğu ispatlanmış olsa.

Zira demokrasi ve hukukun üstünlüğü ilkesini benimsemiş bir devletim olsun istiyorum.

Dindar görünümleriyle aklımızı ve gönlümüzü çelenlerin, gerçekten imanlı olmalarını ve imanlarının eylemlerinde tezahür etmesini diliyorum.

“Dindarlık görünümü ile ‘dini ahlak’ın apayrı şeyler olduğunu görmek, başkalarına Allah’tan korkmayı öğütleyenlerin, aslında Allah’tan korkmayabileceğini fark etmek” canımı acıtıyor.

İnsanların eskiden olduğu gibi ‘bu adam dindar, o yüzden dürüst adam’ diyebildiği örnekler görmek istiyorum. Özellikle de bizi yönetenlerin “hırsız” diye anılması içimi yakıyor. “Yöneticilerimiz dürüstlüğün sembolüdür” diyebildiğimiz, onlarla gurur duyabildiğimiz bir Türkiye hayal ediyorum.

*****

RAPORDAKİ EKSİKLİKLER GİDERİLMELİ

TÜBİTAK Raporunda kayıtların ‘heceler birleştirilmek suretiyle elde edildiği’ iddia edilmekte. Birçok uzman “böyle bir teknolojinin dünyada halen mevcut olmadığını” ifade ediyor. Anlam, duygu ve tonlama bütünlüğü ile arka fon seslerinde süreklilik olan böyle bir kaydı oluşturmanın mümkün olmadığı” açıklanıyor.

Böyle bir teknoloji ilk defa Başbakan Erdoğan ile ilgili ses kayıtlarında uygulandı ise olay tarihe bu yönüyle de geçecek demektir.

Bu “tarihi” olayın raporunda “kim tarafından hangi yöntemlerle hazırlandığı, hangi referansların, araçların kullanıldığı” bilgilerinin olmaması ciddi bir eksiklik sayılmakta.

C. Savcılığı veya Mahkeme TÜBİTAK’tan bu eksikliğin giderilmesini ve “detaylı bir analiz raporu sunmasını”, raporun “Biz şu teknikleri kullanarak şu frekansta şöyle bir müdahale tespit ettik” şeklinde netlik taşıması için ek rapor düzenlemesini istemelidir.

 

 

İstiklal Marşı

 

Mehmet Akif Ersoy’un bu muhteşem şiiri
Minnetle anılıyor bu şiirin şairi
Her kelime bizlere istikbali anlatır
Mükemmel beyitleri gönülleri hoplatır

En yüce duygularla şair bunu yazmıştır
Ne en küçük bir ücret, nede ödül almıştır
Böyle özel şiiri yazmak büyük sanattır.
Sanki harp meydanında yazılmıştır her satır

Onun dediği gibi Ay Yıldız parlayacak
Dalgalanacak her an gönderlerdeki sancak
Ne kadar uğraşsalar sapasağlam bu millet
İmanı var oldukça görmeyecektir zillet

Hazırol da dinlenir Türk’ün İstiklal Marşı
Topluca söylenirken sanki titretir Arşı
Asırlar geçse dahi Akif bilinecektir
Türkiye var oldukça bu marş söylenecektir.

Vatan şairimize bir Fatiha rica ediyorum.
ALLAH rahmet eylesin.
Mekanı Cennet olsun.

 

 

Cumhurbaşkanı Kim Olmalı?

0

 

Andımızın kaldırılmasını sessiz devrim olarak niteleyen, pkk’nın hedeflerini Kürt sorunu olarak niteleyenlerden bu ülkeye Cumhurbaşkanı olamaz. Talabani o kadar iyi ağırlandı ki, kendi de şaşırdı. Başbakan’ın Kürdistan demesi de çok hoşuna gittiğini söyleyen Talabani, geçmişte dedelerinin alamadıklarını bu iktidardan almıştır ve memnuniyetini defalarca dile getirmiştir. Talabani’yi memnun edenlerden Cumhurbaşkanı olmaz…
Akp’nin ilk dışişleri bakanının; Kürtlerin devlet kurması hayali, meşrudur derken, bu ülkeyi, Türk Halkı’nın kimlere teslim ettiğinin muhasebesini iyi yapmasının gerekliliği, samimi bir gerçektir!
Sırrı Sakık’ın Ağrı Belediye başkanı olunca yaptığı ilk işin M.Kemal Atatürk’ün silah arkadaşı, Doğu illerimizi Ermenilerden kurtaran Kazım Karabekir Paşa’mızın ismini silmesini bu millet iyi değerlendirmelidir!
Şırnak Valisi’nin; Başbakan’ı ve Öcalan’ı takdirle karşılıyorum demesini ise nasıl yorumlamak lazımdır? Binlerce insanın katilini, Türkiye ye yıllardır verdiği zararı, binlerce Türk ve Kürt bebesinin katilini takdir eden bir valiye bu millet nasıl güvenebilir? Bu insanları vali olarak atayanlara ne diyelim? Bu milletin geleceği açıkça görülüyor ki büyük risk altındadır. Açılım süreci denilen bu sürecin sonunda ne bekleniyor? Türkiye’nin büyümesi mi, yoksa parçalanması mı? Yugoslavya örneğini herkes hatırlamalıdır! Bu milletin, Kürt kökenli insanlarımızla sorunu yoktur. Sorun ABD, İsrail güdümlü Ermeni kökenli pkk iledir. Özellikle sol kanat bu cümleyi iyi düşünmelidir. Yapılan eylemlerde sol kanat , pkk ve dhkp-c militanlarına alet olmamaya dikkat etmelidir.
Yarın bu milletin pişman olmaması için, Cumhurbaşkanlığı ve sonra da milletvekilliği seçimlerini iyi değerlendirmesi lazımdır. Bu hükümet dönemini artık anlatmaya gerek yoktur. Olanlar ortadadır.Türkiye bölünmenin eşiğine gelmiştir.Onun içindir ki duyarlı insanlar, bu ülkede yaşayan herkes, sağ-sol, Sünni-Alevi, Kürt-Türk demeden herkesin Cumhurbaşkanlığı seçiminde taraf olması gerekmektedir. Pkk ya tavizler veren zihniyete, kim olursa olsun, bu ülkenin bölünmesini istemeyen herkesin artık aklını başına alarak birlik olup,T C Devletinin bölünmez bütünlüğüne sahip çıkanlara, sahip çıkılması lazımdır.
Sokağın ve milletin nabzını tutan basın ve yayınlara göz attığımızda Meral Akşener’in öne çıktığını görmekteyiz. Okumak kadına da erkeğe de farz kılınmıştır. Erkek ne ise kadın da o dur. Saygı, sevgi ve muhabbet erkeğe de, kadına da eş değer olmalı. Belli bir devlet ve meclis kültürü de olan Meral Akşener’i meclisteki ve meclis dışındaki tüm partiler ve sivil toplum kuruluşları değerlendirmelidirler. Toplumumuzda öyle kadınlar vardır ki bilgili, kültürlü çoğu erkekten daha delikanlıdırlar. İşte Meral Akşener Hanımefendi günümüzün Nine Hatunlarından en önde gelenlerden birisidir. 
Kadın elinin değmediği meselelerde başarılı olmanın zorluğu artık ispatlanmıştır. Türklerde Hakanın Hatununa danışıp sefer ve diğer devlet kararları alması örnek alınmalıdır. Bu yüzdendir ki Meral Akşener Hanımefendi Türk Milleti tarafından Cumhurbaşkanı olarak seçilse bu milletin hayrınadır, düşüncesindeyiz. Dik durmanın, adaletli olmanın ne olduğunu da bir nebze bu millet vicdanında yaşamış olur zannederiz… Cumhuriyet, demokrasi, insan hakları, inançlara saygı, Türk Milleti’nin bölünmez bütünlüğü Meral Akşener Hanımefendi ile yara almaz inancındayız. Türk Milleti hak ettiği yere er geç gelecektir. Bu millete ihanet edenler tarihte aldıkları dersleri, bu milletin bir olması, iri olması, diri olması ile Allah’ın izniyle yine alacaklardır.
Saygılarımla…

 

 

Türk’ün Ağzına Bal Çalmak!

 

Milli şairimiz merhum Mehmet Akif, Türk milletini İstiklal Mücadelesi’ne razı etmek için gittiği Kastamonu’da 19 Kasım 1920 tarihinde şöyle der:  “Milletler topla, tüfekle, ordularla, tayyarelerle yıkılmaz. Milletler ancak aralarındaki bağlar çözülerek, herkes kendi başının derdine, kendi menfaatini temin etmek sevdasına düştüğü zaman yıkılır.” Bu ifade doğru değil midir?

Eğer buna doğru diyorsak; hem kendi halimize hem de etrafa, çok dikkatlice bakmamız gerekir.

Bugün Türk Milletinin, sosyolojik ve psikolojik hali darma dumandır. Bölücübaşı, Türk Milletini Türk – Kürt diye ayırma konusunda epeyce mesafe kaydetmiştir. Diğer bölücü de, Türk Milletinin 36 etnik parçadan ibaret olduğu safsatası ile Türk Milletine karşı, ilkinden çok daha büyük bir günah işlemiştir.

Bu sebeple Türk yurdu Türkiye; bölünmenin de bir adım ötesine geçerek parçalanmanın eşiğine gelmiştir. Öyle 36 parçalı  “millet” diyerek insanları bir arada tutmanın imkanı yoktur.Buradan da anlıyoruz ki; Türkiye parçalanmalıdır diyenler vardır ve etrafta kol gezmektedirler.

Ancak Türk’ün hesaba katmadığı hususları, onlar Türk’ü çok iyi tanıdıklarından hesaba katarak, attıkları adımlara büyük dikkat göstermektedirler.

En büyük stratejileri; uyuyan Türk’ü uyandırmamak ve uyumaya meyilli olan Türkleri de uyutmaktır.

Memleket çok sıkıntılı günler yaşarken, gerçekler Türk Milletinden gizlenmekte ve adeta yapılan organizasyonlar eli ile Türk’ün ağzına bir parmak bal çalınmaktadır.

Gündemi takip ediyorsanız, bu meyanda İstanbul, Edirne, Eskişehir ve Bodrum’da; Türklüğe ve Türk Dünyası’na yönelik bazı çalışmalar yapılmıştır.

Edirne ve Eskişehir’de yapılan “Dünya Türk Forumu”, İstanbul’da yapılan Balkanlara ilişkin bir sempozyum, devlet destekli Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı’nın “Çocuk Şöleni”, Avrasya Bir Vakfı ve İstanbul Türk Ocağı’nın TİKA, İstanbul Büyükşehir ve Fatih Belediyesi ile yaptığı Türk Dünyası çocuklarını buluşturan çalışması, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun Eskişehir’den yaptığı açıklama, Bodrum’da Türk Cumhuriyetlerinin devlet başkanlarının buluşması ve kamuoyuna sunumları; Türk Milletinin ruhunu hep okşamış ve “bakın Türklük için ne kadar iyi şeyler yapılıyor” dedirtmiştir.

Bütün bunlar göstermeliktir. Pkk’ya terk edilen Doğu ve Güneydoğu illerimiz Türk Milletinin gözünden kaçırılmaya çalışılmaktadır. Irak Türkmenlerinin içler acısı hali ve Doğu Türkistan Türklerinin dramı medyada yer bile bulmamaktadır. Kıbrıs ne haldedir bilen yoktur. Bulgaristan Türkleri, Bulgarın insafına terk edilmiştir. Velhasıl Türk’ün halini ne kaybedilen topraklarda ne de Türkiye’de soran yoktur. Ama göstermelik organizasyonlar, uyuyan ve uyumaya meyilli Türkler üzerinde çok etkili olmaktadır. Psikolojik operasyonun küçük bir tamamlayıcısı da “IMF bizden 5 milyar dolar isterse” veririz haberleridir. Ne güçlü iktidar değil mi? Memleket elden gidiyor ama IMF’e 5 milyar dolar borç veriyoruz!

Şimdi fol yok yumurta yok, nereden çıktı bu Türk’ün ağzına bir parmak bal çalma operasyonları derseniz; size Cumhurbaşkanlığı seçimlerini işaret ederim.

Cumhurbaşkanını Türk Milleti belirleyecekte, ondan bu göz boyamalara ağırlık verilmiştir. Hatırlayın kara partinin mitinglerinde işi biten Türk bayraklarının çöp bidonlarına atılışını…

Edirne’de “Dünya Türk Formu”nda Kızıl Elma ödülleri bile dağıttılar. Sahnede akil adam Orhan Gencebay’da vardı. Kızıl Elma ve akil Gencebay; ne kadar yakışıyorlar birbirlerine değil mi?

Ey Türk Milleti; sana karşı Türklük konusunda yapılan takiyyeyi gör ve yeni tuzaklara düşme. Karşında, Türk’e düşman ve Türk Yurdunu Suret-i Hak’tan gözüküp parçalamaya çalışanlar var. Ve büyük önder Mustafa Kemal Atatürk’e kulak ver “Türk Milleti, milliyetine gereken önemi vermeyişinin çok acı cezalarını gördü. Osmanlı İmparatorluğu dahilindeki çeşitli milletler hep milli inançlara sarılarak, milliyet ülküsünün kuvvetiyle kendilerini kurtardılar. Biz ne olduğumuzu, onlardan ayrı ve onlara yabancı bir millet olduğumuzu sopa ile içlerinden kovulunca anladık. Kuvvetimizin zaafa uğradığı anda bizi tahkir ettiler, aşağıladılar, hor gördüler. Anladık ki; kabahatimiz kendimizi unutmaklığımızmış!”. Bilmem anlatabildim mi?

 

 

Ne Olur

 

Candan sevdim seni bilmiyor musun
Kaşlarını çatma, yapma ne olur
Bulutlar ardından gülmüyor musun
Güneşimsin batma, yapma ne olur

Saçını okşarsam mutlu olurum
Yüzünü görürsem ilham alırım
Her nereye gitsen yine bulurum
Aşktan mahrum etme, yapma ne olur

Senin sevdan ile düştüm yollara
Aşkınla büründüm halden hallere
Meyil vermem senden gayri kullara
Yüreğinden itme, yapma ne olur.

 

 

“Parti” Değil “Çatı” Adayı

0

 

Türk demokrasi tarihinde ilk defa Cumhurbaşkanı halk tarafından seçilecek. Özellikle “barış süreci” adı altında “bölünme süreci”nin yaşandığı, “Misak-ı millî”nin yok sayılıp “Sevr”in “bölücü hedefleri”ne ilk adımların atılmaya hazırlanıldığı bu dönemde, bu seçim, Türk milleti için hayati bir önem taşıyor. Artık ferdi tercihlerin, şahsi duygu ve düşüncelerin öne çıkarılacağı değil, millî istikbalimiz için bütün benlik duygularından sıyrılacağımız bir dönemi yaşıyoruz.

Bu seçim, bir partiye “Genel Başkan” veya bir iktidara “Başbakan” seçimi değildir. Bu seçim, devletin ve milletin değerlerini benimsemiş, insan hak ve özgürlüklerini, hukukun üstünlüğünü ve kuvvetler ayrılığı prensibini önemseyen, “Cumhur”u bütünüyle kucaklayabilecek nitelikte bir “Cumhurbaşkanı”nın seçimidir. Bu yüzden, vatanın ve milletin birlik ve bütünlüğünün korunmasını isteyen bütün partiler ve vatandaşlar, anlaşarak bu niteliklere ve hassasiyetlere sahip bir “Cumhurbaşkanı” adayı seçmelidirler. İşte bu “Cumhurbaşkanı” adayı, Sayın Devlet Bahçeli’nin “Çatı adayı” diye bahsettiği adaydır.

“Çatı adayı”; “Parti adayı” değil, “Partiler üstü aday”dır. Sayın Başbakan’ın AKP adayı olarak, BDP-HDP’ nin kendi adayıyla Cumhurbaşkanı seçimlerine girmeyi düşündüğü bir süreçte, diğer partilerin kesinlikle kendi adaylarıyla seçime girmemeleri gerekir. Bu seçim 10 ve 24 Ağustos’ta yapılacak iki turlu bir seçimdir. BDP-HDP’nin Kürt oylarının gücünü göstermek ve “barış süreci” balayını yaşadıkları iktidarla “özerklik” yolunda pazarlık gücünü arttırmak amacıyla kendi adayıyla Cumhurbaşkanı seçimlerine girmeyi düşündüğü bir ortamda, bir adayın birinci turda Cumhurbaşkanı seçilmesi mümkün değildir.  İkinci turda oy oranına göre ilk ikiye giren adaylar yarışacağına göre, ikinci tura kalan “Partili aday”ın kazanma şansı hiç yoktur. Çünkü, her partinin radikalleri, ılımlıları ve liberalleri vardır. Radikallerin oranı, partililerin en az dörtte biri civarındadır. İkinci CHP adayı olursa, MHP’nin radikalleri; MHP adayı olursa CHP’nin radikalleri oy vermeyecektir. Bunun en bariz örneği Yalova seçimleridir.

Yalova’da 2011 genel seçimlerinde; AKP %46.7, CHP %32.3, MHP %10.6 oy almışlardır. Bu oranlar 30 Mart 2014 yerel seçimlerinde; AKP %43.1, CHP %43.1, MHP %5.3, HDP %3.5, SP %2.1 olmuştur. 1 Haziran 2014 tarihinde yenilenen yerel seçimlerinde; AKP %47.6, CHP %48, MHP %1.4 oranında oy almışlardır. Bu seçim sonuçlarının analizini yaptığımızda; Yalova’da 2011 genel seçimlerinde %10.6 oy alan MHP seçmeninin %5’i, 2014 yerel seçimlerinin AKP ile CHP arasında geçeceğini görerek tercihini CHP’den yana kullanmıştır. 1 Haziran 2014 tarihinde yenilenen yerel seçimlerde ise, 30 Mart’ta 3370 olan MHP oyunun en az 2 bininin CHP oy verdiği, bir kısmının seçime katılmadığı ve bu yüzden ancak 843’ünün MHP’ye oy verdiği görülmektedir. Ayrıca HDP ve SP’nin oylarının çoğunun ise AKP’ye gittiği anlaşılmaktadır. Açıkçası Yalova’da CHP, daha çok MHP’nin desteğiyle ipi göğüslemiştir.

MHP teşkilatı ve MHP Belediye Başkan adayı, 30 Mart-1 Haziran arasında hiçbir seçim çalışması ve miting yapmamıştır. Buna rağmen MHP 843 oy almıştır. Bu fanatik oyların sayısı başka illerde daha farklı oranlarda olabilir. Eğer Yalova’da ikinci parti MHP olsaydı, bu durum CHP açısından da böyle olacaktı. Bunun için başta bu iki parti olmak üzere toplumun bütün katmanlarının benimseyeceği ve içine sindirerek “bu benim adayım” diyeceği, AKP’den, hatta ılımlı ve birlik yanlısı Kürtlerden de oy alabilecek “partiler üstü” bir “çatı adayı” ile seçime gitmek şarttır. Böyle bir adayla ikinci turda seçimi kazanmak mümkündür. Aksi takdirde kaybetmek mukadderdir.

Bunun için muhalefet, parti taassubundan ve bencil duygulardan sıyrılarak; millî, manevî ve evrensel değerlere bağlı, Osmanlıyla, dinle, Atatürk’le ve Cumhuriyetin devrimleri ve ilkeleri ile savaşı olmayan, hoşgörü sahibi ve uzlaşmacı yapıda  partiler üstü bir Cumhurbaşkanı adayı seçerek seçimlere girmelidir. Unutmayalım, fırsatın kazası olmaz ve son pişmanlık fayda etmez.