16.6 C
Kocaeli
Cumartesi, Temmuz 25, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 877

Kültür ve Medeniyetin beşiği Malatya

 

Bir kültür ve tarih hazinesi Doğu Anadolu Bölgesi Medeniyetler beşiği.  Nice medeniyetler gelip geçti asırlar boyu. Birçok devlet mesken tuttu bu bereketli toprakları.

Doğu Anadolunun kültür merkezi konumundaki Erzurum, doğunun Kalesi. Adeta. Havayolu, demiryolu ve karayolu ulaşımıyla hızla gelişen büyüyen bir kent olan Erzurum’u. Verimli topraklar üzerinde bulunan çevresi dağlık, ortası bağlık Erzincan’ı.. Kafkasya’nın kapısı olan  Kars’ı, Masalsı bir görünüme sahip İshak Paşa Sarayı ile Ağrı’sı, altın sarısı kayısılarıyla ışıl ışıl parlayan kayısı bahçeleriyle Malatya’sı, göller ve nehirler kenti Elazığ’ıyla, Huş Ağaçları içindeki yemyeşil bir bağı anımsatan Tunceli’siyle, yüksek dağları ve yemyeşil uçsuz bucaksız yaylalarıyla Muş’u ile, cevizi ve cana can katan  balıyla Bitlis iliyle tarih ve ilim kokar Anadolu.

Hepsi ayrı güzelliğe sahip bu illerimizden biri olan Malatya’yı hep birlikte gezelim. Doğu Anadolu Bölgesi´nin Yukarı Fırat Havzasında yer alan Malatya İç Anadolu, Akdeniz, Doğu Anadolu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerine doğal geçişi sağlayan yol güzergâhında olan Malatya, genel olarak yüksek plato ve dağlardan oluşan bir arazi yapısına sahiptir. Yapılan araştırmalar ve arkeolojik kazılar sonucunda, tarihi geçmişi Paleolitik Çağa kadar uzanan Malatya ilinde, M.Ö. 7000 yıllarında iskânın başladığı anlaşılmıştır. Yöre, daha sonra Hitit, Asur, Urartu, Pers, Roma, Bizans, Arap, Selçuklu ve Osmanlı egemenliklerini yaşamıştır. Malatya ilinin ilçeleri; Akçadağ, Arapkir, Arguvan, Battalgazi, Darende, Doğanşehir, Doğanyol, Hekimhan, Kale, Kuluncak, Pütürge, Yazıhan ve Yeşilyurt’tur. Malatya’ya gidince mutlaka gezilmesi gereken yerlerden biri tarih kokan Nemrut Dağı.

Bir kere Malatya demeyi gör, tarih fışkırır her köşesinden… Efsane fışkırır, destan fışkırır tarihinden… Doğu Anadolu’nun bu güzel şehrinde yeşillik fışkırır bağ ve bahçelerinden… Malatya deyince en azından beş bin yıllık tarihiyle konuşur.

Malatya’ya gidince mutlaka gezilmesi gereken yerlerden biri tarih kokan Nemrut Dağıdır. Nemrut dağına Malatya’dan çıkmak insana çok ayrıcalıklı güzellikler sunar.

NEMRUT DAĞIN’DAN MALATYA’YI SEYRETMEK…

Doğu ve Batı Medeniyetlerinin, 2150 m. yükseklikte muhteşem bir piramitteki kesişme noktası, Dünyanın sekizinci harikası Nemrut, Yüksekliği on metreyi bulan büyüleyici heykelleri, metrelerce uzunluktaki kitabeleriyle, UNESCO Dünya Kültür Mirasında yer almaktadır. Nemrut dağından Malatya ovaları ve Malatya yaylalarını seyer etmek insana tarifi imkânsız duygular yaşatır.

Nemrut dağının Zirvesinde bulunan heykellerin önünde birer kitabe bulunuyor. Kitabelerde 5 cm. uzunluluğunda Pers ve Yunan dilinden yazılara rastlanır. Bunlar Kralın doğum gününü, başarılarını ve yasalarını anlatır. Bir kitabede Antiochos, “dinine bağlı olduğunu göstermek için bütün bunları yaptırdığını ve bu kutsal huzur tören yerinin zaman içerisinde asla zarar görmeyeceğini” anlatırken, bir başkasında “halkının doğum günlerinde buraya gelip dans etmesini” ister.

Nemrut Dağı, üzerinde barındırdığı dev heykellerin ve anıt mezarın yanı sıra, dünyanın en muhteşem gündoğumu ve gün batışının seyredilebildiği yer olmasıyla da ilgi çekmektedir. Her yıl binlerce insan gündoğumu ve gün batışını seyretmek için Nemrut Dağına gelmektedir. UNESCO tarafından Dünya Kültür Mirası olarak ilan edilen Nemrut Dağı, çevresindeki Kommagene Uygarlığı eserleri ile birlikte ülkenin önemli Milli Parklarından biridir. Nemrut Dağındaki dev heykeller ve tümülüs, Eski Kale, Yeni Kale, Karakuş Tepesi ve Cendere Köprüsü Milli Park sınırları içerisinde yer alıyor. Malatya buram buram tarih kokuyor Birçok tarihi kalesi, camileri, türbeleri, tarihe ayna tutan kümbetleri görülmeye değer.

Eski Malatya’da bulunan eski Malatya kalesi,  Roma İmparatoru I. Titus zamanında inşa edilmiş muazzam bir yapıdır. Eski Arapgir Kalesi: Sert kayalar üzerine inşa edilmiş kalenin temel kısımları blok taştan diğer kısımları ise kesme taştan yapılmıştır. Anadolu Selçuklular Dönemi eseridir.

Doğanşehir Kalesi: Doğanşehir ilçesinde yer alan kale beşgen bir yapıya sahiptir. Romalılar Devri’nde yapılmıştır.

Eski Malatya’da bulunan eski malatya kalesi,  Roma İmparatoru I. Titus zamanında inşa edilmiş muazzam bir yapıdır. Eski Arapgir Kalesi: Sert kayalar üzerine inşa edilmiş kalenin temel kısımları blok taştan diğer kısımları ise kesme taştan yapılmıştır. Anadolu Selçuklular Dönemi eseridir.

 

Doğanşehir Kalesi: Doğanşehir ilçesinde yeralan kale beşgen bir yapıya sahiptir. Romalılar Devri’nde yapılmıştır.

 

 

Türkçülük ve İslamiyet, Türk-İslam Sentezi üzerine ufuk turu…

 

Oğuz Çetinoğlu:Türkçü‘ ve ‘Türkçülük‘ sözünden ne anlamalıyız?

Prof. Dr. Abdülkadir Donuk: Ziya Gökalp; ‘Türkçülük Türk milletini yüceltmek demektir.’ Bu düsturun dışına çıkmayan kişi ‘Türkçü’dür.

Bilindiği gibi, Türkçülük, Millî Mücâdele’nin başarıya ulaşmasında ve Cumhuriyetin teşkilâtlanmasında rol oynayan en önemli akımdır. Kasım 1908’de kurulan ‘Türk Derneği’ bu akımın beşiği olmuştur. Türkçüler daha sonra Ağustos 1911’de kurulan ‘Türk Yurdu Cemiyeti’nde toplanmaya başladılar. Asıl teşkilâtlanma 3 Temmuz 1911’de kurulan ‘Türk Ocağı Derneği’nde gerçekleşti.

Çetinoğlu: Türkçülük akımının gayesi hakkında bilgi lütfeder misiniz?

Donuk: Türkçülük akımının gayesini genel hatları ile şu şekilde özetlemek mümkündür:

Osmanlı bayrağı altında bilinçsiz bir şekilde yaşayan Türkleri millî bir duygu ile bilinçlendirmek, milliyetini idrak ettirmek. Sarsılmış olan Osmanlı Saltanatı’nın dayanaklarını yeniden kuvvetlendirmek. Millî hüviyetinden ve şahsiyetinden tâviz vermeden batı medeniyeti içerisinde yerini almaktır.’ Türkçüler batılılaşma konusunda da medeniyet ve kültürü ayırarak, batıdan medeniyetin alınabileceğini, ancak kültürün millî olduğunu savunmuşlardır. Bu konuda Ziya Gökalp’in şu formülünü hatırlatalım:

Türk ırkındanım. İslâm ümmetindenim. Garb medeniyetindenim.’

Özetle Türkçüler şöyle diyorlardı: ‘Balkan Savaşları neticesinde gayr-i Müslimler ayrılmışlardır. Orta Doğu’da Araplar kendi organizasyonları ile meşguldürler. O hâlde devlet ancak, Türk milletini bilinçlendirip güçlendirmekle kurtarılabilir.’

Çetinoğlu:Türklük‘ ile ‘Türk milleti‘ kavramı arasındaki farkı açıklar mısınız?

Donuk: Türklük kavramı, dünyanın neresinde yaşarsa yaşasın bütün Türk topluluklarını kapsayan, ‘Türk olma halini‘ ifade eden geniş ve zengin bir tanımdır. Türklük, Türk milletinin yalnızca Türkiye Cumhuriyeti sınırları içindeki varlık ve değerlerini değil, dünyanın her bölgesindeki Türkleri ve ortak eserlerini içine alan umumî bir kavramdır. Türklükte anlaşılması gereken, yalnızca bugünü değil, coğrafyaları ve zamanı aşan bir derinlik ve bakış açısı ile, bu tanıma uyan maddî, mânevî, beşerî, kültürel, sosyal, ekonomik, antropolojik ve arkeolojik vb. bütün Türk varlığını, eserlerini ve geleceğini ihtiva etmektir.

Türklük‘ kavramı ile ne anlamamız gerektiğini rahmetli hocam İbrahim Kafesoğlu’dan okuyalım:

Türkiye’nin de dâhil bulunduğu yaklaşık 250 milyona yakın Türk dünyasını bütün olarak ele almak, birbirinden ayrı kalmış Türk toplulukları arasındaki tarihî ve kültürel bağları, ilmî olarak tespit etmek gerekmektedir. Binlerce yıllık tarih birliği yanında günün problemleri açısından da bütün Türk âleminin bir mukadderat ortaklığının ana çizgisi üzerinde bulunduğu inkâr edilemez. Çeşitli bölgelerde dağınık hâlde yaşamalarına bakılınca, Türklerin her tarafta aynı tehlikelere mâruz kaldıkları ve selâmete ulaşmak için, Türkiye dâhil hepsinin, müşterek karakterde bir hedefe doğru ilerleme çabası içinde oldukları anlaşılır. Bundan dolayı, nefis müdafaasının zarurî kıldığı gaye birliğinin sadece bir ifadesinden ibaret ‘bütün Türklük’ mes’elesi dış Türkler için olduğu kadar, korunma ve yükselmesi uğrunda fedakârâne gayretler sarfı gerekli Türkiye’miz için de hayatî değer taşımaktadır.

İçimizde aydın geçinen bazı gruplar Türkiye ile Türk dünyası arasındaki bağı koparmak istemektedirler. İddialarına göre, dışarıdaki Türklerle Cumhuriyetimizin ne politik, ne kültürel bağları kalmıştır. Onlar yüzyıllardan beri farklı bir tarihî gelişme sonucunda Türkiye Türklüğünden kopmuşlar, başka ülkelerin, başka idarecilerin fertleri olmuşlar ve bize yabancılaşmışlardır. Tâbi oldukları rejimler ve yaşama imkânları ne olursa olsun, dış Türklerle alâkalandırmamak gerekir, çünkü onlar artık bizden sayılmazlar.

Bir Orta Asya Türklüğünün bir İdil-Ural Türklüğünün, bir Doğu Türkistan, bir İran, Irak, Suriye, Kıbrıs ve Balkanlar Türklüğünün varlığını, inkârı imkânsız bir tarihî hakikati, göz kırpmadan red edebilen bu fikrin müdafaacıları bir yandan sakat görüşlerini yaymaya çalışmakta, diğer taraftan da Atatürk devrinin zihinlere işlediği ‘Bütün Türklük’ şuurundan kalan son izleri de silip yok etmek için Türk tarihini ve Türkiye Türkçesini insafsızca tahrif ve tahrip etmek gayretindedirler. Kısaca Türkiye Türkleri Anadolu’da yalnız başına bırakılmış olacaktır.

Bugün de her iki tarafın gönül birliği içinde yaşadığına şüphe yoktur. Dışarıdaki kardeşlerimiz yaptığımız İstiklâl Savaşı ile Türklük haysiyetini kurtaran Türkiye’ye şevk dolu gözlerle bakmaktadırlar. Kuvvetli ordusu, demokratik idaresi ve milletlerarası seçkin mevkii ile Türkiye, onlar için, hürriyet zevki ve insan olmanın emsalsiz hazzı içinde yaşayan biricik kardeş ülkedir. Demek ki dış Türkler için Türkiye bir kuvvet ise, Türkiye de dış Türkler için bir ümittir. Ümitle kuvvetin birleştiği ‘Bütün Türklük’ deyiminde Türk dünyasının mukadderat birliği en veciz ifadesini bulur.

Yine hatırlatalım ki, mâlum zihniyete göre, meselâ ‘Türk Milleti’ Cumhuriyet sınırları dâhilindeki insanlardan kuruludur ve ondan ibarettir. Halk kütleleri arasında dil birliği, kültür ortaklığı olmadığı gibi, millî kültürün yayılma ve işlenmesine de lüzum yoktur. Yine onlara göre, Türkiye’de nüfus kâğıdında Türk vatandaşı yazılı herkes Türk’tür, fakat resmî sınırlarımız dışında kalan, ana dili Türkçe ve Türk kültürüne mensup milyonlarca insan Türk değil, yabancıdır!’

(İ. Kafesoğlu, Türk Milliyetçiliğinin Meseleleri, İstanbul, 1970, s. 214-224).

Çetinoğlu:Milliyetçi‘ ve ‘Türk Milliyetçisi‘ kavramından ne anlamak gerekir?

Donuk: Kısaca milliyetçilik Allah’ın verdiği bütün değerlere sahip çıkmaktır, korumaktır. Kişinin milletine sevgi ve saygı hisleriyle bağlanmasıdır. Allah’ın verdiği kimliği, dili ve diğer bütün değerleri muhafaza etmeye gayret etmenin adı milliyetçiliktir. Milliyetçi olmak sadece mensup olduğun milleti sevmek değil, icabında onlar için her türlü fedakârlıklara katlanmak demektir.

Türk milliyetçiliği ise, mensup olduğu Türk milletine bağlılıktır, sadakattir, milletini sevmek ve saymaktır. Türk milliyetçisi Türk dilini koruyan, Türk seciye ve ahlâkını yükselten, Türk düşüncesinin ilmî, fikrî, edebî, felsefî ve teknik sahalarda imkânlarını zenginleştiren, İslâmiyet’i muhterem tutan, dünya Türklüğünün istiklâl, hürriyet, refah ve saadeti için çalışan insandır.

Çetinoğlu: Türk milliyetçiliğinin asıl dayanağı sizce nedir?

Donuk: Her insan mensup olduğu milletin tarihini, kültürünü ve medeniyet hamlesi olarak ortaya koyduğu yenilikleri bilmek mecburiyetindedir. Kültürün târifi içerisinde yer alan ve milleti millet yapan değerler Türk milliyetçiliğinin hem asıl dayanağı hem de yaşatmak, ayakta tutmak ülküsü olmuştur. Nedir bunlar derseniz, başta dil, din, tarih, edebiyat, musiki, örf ve âdet, töre, ahlâk, vatan sevgisi, hâkim olma duygusu vb. gelir.

Çetinoğlu: Irk‘ ve ‘ırkçılık‘ kavramlarını yorumlar mısınız?

Donuk: Adına ister ırk, ister kavim, ister millet denilsin, Allah’ın insanoğlunu bu şekilde yarattığı kesindir.

‘Irkçılık’ nazariyesi ise Avrupa’da ilk defa Fransız Comte de Gobineau tarafından ortaya atılmıştır. Buna göre Cermenler ve Cermenlerden Teuton kavmi doğuştan yüksek vasıfta ve diğer soylara nazaran üstün kabiliyette olup, dünyayı idare etmek hakkına sahip telakki edilmekte idi. Hatta bu iddiaya göre, Türk soyu aşağı seviyede idi. 1940’lı yıllarda Hitler’in de ‘üstün ırk’ teorisi hatırlanmalıdır.

Allah’a şükür ki, Türk milleti olarak bugüne kadar ırkçı bir düşünce içinde olmadık. Biz Türk kültürü ile yetişmiş, Türkçe konuşan ve kendini Türk hisseden herkesi Türk kabul etmekteyiz.

Çetinoğlu: Türk milliyetçiliği ile Arapçada ‘kavmiyetçilik-asabiyet‘ olarak ifade edilen ırkçılık arasında bir bağ söz konusu mudur? Vurgu sağlamak maksadıyla soruyorum.

Donuk: Şu ana kadar verdiğim cevaplar dikkatlice okunursa, ikisi arasında herhangi bir bağın söz konusu olmadığı anlaşılacaktır.

Çetinoğlu: Türkçülük ve İslamiyet ilişkisini yorumlar mısınız?

Donuk: Bu konuda geçmişe baktığımızda şu gerçeği görürüz:

Türk milleti dindar olmakla, yani dinî akidelere ve İslam’ın iman ve amel prensiplerine bağlı kalmakla beraber, tarih boyunca yaşanan hayatı yalnız din açısından değerlendirecek bir gayretin temsilcisi olmamıştır. Vicdan hürriyeti Türk tarihinin ana karakteri halindedir. Türkler en geniş dini toleransa sahip milletlerin başında gelir. Sultan Tuğrul Bey’in kabul ettiği laiklik, hiç olmazsa tatbikat şeklinde, Türk devletlerinde daima mevcut olmuştur. Bugüne kadar hiçbir Türk devleti dinî vasıf taşımamıştır. Peygamberler veya veliler tarafından idare edilen Türk devleti yoktur. İslamî Türk devletlerinde bile din, aynı zamanda dünya işlerine hükmeden bir unsur olarak görülmemiş ve Türk hükümdarları, şeriat yanında, dünyevî kanunlar da yapmışlardır. Sultan Melikşah’ın, Uzun Hasan’ın, Fatih’in, Kanunî’nin kanunları hatırlanmalıdır.

Şeriatçı olmayan Türk milliyetçisi yurdumuzda millî birliği temelinden sarsabilecek mahiyetteki Alevilik-Sünnilik gibi mezhep mücadelesine de kesin suretle karşıdır.

(bk. İ. Kafesoğlu, Türk Milliyetçiliğinin Meseleleri, s. 274; Aynı müell. Türk Milli Kültürü, s.256)

Çetinoğlu: Bazı çevrelerde ‘Batı tipi milliyetçilik‘ten söz ediliyor. Bu kavramın sizde çağrıştırdıkları nelerdir? Türk milliyetçiliği ile Batı tipi milliyetçilik arasında bir bağ veya benzerlik bulunabilir mi?

Donuk: Bu hususta da bir benzerlikten söz etmek mümkün değildir. Batıda milliyetçilik duyguları 18. asırda ortaya çıkmıştır. Bu fikirlerin yayılmasında Almanya, İtalya ve Fransa’da vuku bulan hareketlerin rol oynadığı kabul edilir ve bize de oradan geldiği söylenir. Milliyetçilikte Avrupa görüşünün batı dünyası bakımından doğruluğu belki mümkündür. Fakat Türk Tarihi yönünden isabetli olmadığı açıktır. Çünkü Türklerde milliyetçiliğin bundan 2100 yıl öncesine ait izleri bizzat Avrupalı bilginler tarafından tespit edilmiştir. Tanınmış Alman Sinolog Fr. Hirth eski Çin yıllıklarında araştırmalar yaparken Asya Hun hükümdarlarında Çi-çi’nin  halka yaptığı konuşmaları tespit etmiş ve hayretle görmüştür ki, bu ünlü Türk başbuğunun devlet anlayışı doğrudan doğruya millî duygulara dayanmaktadır. Çi-çi’nin atalarından kalan yadigârlar arasında, geniş ülkelerle birlikte, hürriyet ve istiklalin de bulunduğunu ve bu en kıymetli emanetlere ehemmiyet verilmemesinin millî ihanet sayılacağını açıklayan sözlerini, ‘dünya edebiyatında milliyet fikirlerinin ilk dile gelişi‘ diye yorumlayan Fr. Hirth şu neticeye varmıştır;

Tarihte milliyetçiliği devlet siyasetinde temel yapan ilk devlet adamı Çi-çi’dir.’

(bk. İ. Kafesoğlu, Türk Milli Kültürü, s. 234, 281 n. 378)

Demek ki, her milletin kendine göre bir milliyetçilik anlayışı vardır.

Çetinoğlu: Türk milliyetçilerinin din ile kavgalı olduğu iddialarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Donuk: Her millette olduğu gibi, Türk milleti içerisinde de dinî duyguları zayıf insanlar olabilir. Bu inanış ve düşünce tamamen onları bağlar. O, kul ile Allah arasında olan bağlantıdır, hesabını kendisi verecektir.

Her Türk milliyetçisi inançlı olmak ve mensup olduğu İslâmiyet’i daima muhterem tutmak mevkiindedir. İslâm mübarek ve mukaddes dinimizdir. Din-i mübindir, yani Allah’ın iyiyi kötüyü, hayrı ve şerri ayırt eden apaçık ilahî hükümler manzumesidir. Vicdanlarımızdaki ilahî ışıktır. Türklük şuuru, İslâm ahlak ve faziletini şiar edinerek Allah’ın emirleri doğrultusunda yaşamaya gayret eden insanlarız.

Çetinoğlu: Türk İslam Sentezi’ kavramını yorumlar mısınız?

Donuk: Türk-İslâm sentezi kavramı bana göre uygun değildir. İslâm’ın senteze ihtiyacı yoktur. Her kişi ve her kavim Allah’ın gönderdiği en son hak dini İslâm’a uymak mecburiyetindedir.

Bu konuyu Aydınlar Ocağı kurucularından ve daha sonra başkanlığını yapmış olan Prof. Dr. Süleyman Yalçın hoca çok iyi açıklamış idi. Hoca diyor ki:

1970’li yıllara doğru ülke gündemini tespit edecek ve devletimizin bekası için fikirler ileri sürecek bir derneğe veya vakfa veya bir Ocak’a ihtiyacımız olduğunu düşünerek, ülkemizin gerçek aydınları olarak bir araya gelme ihtiyacını hissettik. Bunun içindir ki, arkadaşlarımız arasında Türkçülük ve İslâmcılık yönleri ağır basanlar bir araya gelmek suretiyle Aydınlar Ocağı çatısı altında toplandık. Özetle sentez şahısların bir araya gelmesi ile meydana geldi. Hadise bundan ibarettir.’

Görülüyor ki, olay sadece şahısların bir çatı altında toplanmasıyla teşekkül etmiştir. Gaye, Türk ile İslâm’ı birbirine karıştırarak sentez adı altında İslâm’ı bir ucube haline getirmek değildir.

Ancak ülkemizde hem Türk’ten hem İslâm’dan rahatsız olan soysuz ve imansız insanlar bulunmaktadır. Bunlar devamlı olarak Türk’e ve İslâm’a ağır sözler söylerler. Bunlara karşı hem mensup olduğumuz ve iftihar ettiğimiz Türk ve Türklüğün haklarını savunmak hem yüce İslâm dinine yapılan hücumları bertaraf etmek ihtiyacı ortaya çıkmıştır.

Allah’ın bizlere bahşettiği kavmimize ve inancımıza sahip çıkmak, söz söyletmemek vazifemiz değil mi? Bunları yerine getiremiyor isek, mevcudiyetimizin ne anlamı var?

İslâm’ı karanlıklar âlemi ve gericilikle itham edenler, Kur’ân’ı açıp okumuş olsa idiler, ne kadar gaflet içerisinde olduklarını anlamış olurlardı. Bu tip insanlar sadece El- Enfâl sûresi 60. âyeti öğrenmiş olsalardı, emin olunuz, hemen imana gelirlerdi:

Düşmanın silahından daha üstün bir silahla mücadele ediniz.’

İşte, Türk ve İslâm konusunda bir araya gelen insanların yaptıkları mücadelenin özeti.

Bu arada kendini Türk kabul edenlerin yüce İslâm dinine toz kondurmadıkları halde, İslâmî kesimde aynı titizliği müşahede edemiyoruz. Şöyle ki;

a- Diyorlar ki, ‘İslâmiyet milliyetçiliği reddeder.’ Bilindiği gibi, İslâm milliyetçiliği ve ırk kavramını değil, ‘ırkçılığı’ reddeder.

b- Diyorlar ki, ‘Milliyetçilik ilerlemeyi engellermiş.’ Ne kadar sakat bir düşünce. Batılı milletler, millî duygularından dolayı mı geri kaldılar?

c- Diyorlar ki, ‘Mensup olduğunuz soy ve sopunuz ile övünemezsiniz.’ Ne hakla soyumla övünmemi yasaklıyorsunuz? Türk’e olan düşmanlığınızın sebebi nedir? Mesela bir Türk ile bir Rus güreş yapıyorlar, Türk’ün Rus’u tuş ile yenmesi neticesinde övünmek, gurur duymak hakkımız değil mi?

d- Birileri de ortaya çıkıyor ve diyor ki; ‘Çocuklarınıza Türk adını veremezsiniz, çünkü onlar kâfirdi.’  Yani şu Türk isimlerini veremezsiniz demek istiyor: Bilge, Oğuz, Kültegin, Mete, Çağrı, İlteriş, Alp, Alp Bilge, Ayhan, Orhan, Yıldız, İlhan, Aydın, Alptekin, Aybike, Aycan, Alpay, Oktay,      Alparslan, Turan, Doğan, Turgut, Korkud, Sencer, Selçuk, Terken vb…

İslâmiyet öncesi Türklerin kâfir olmayıp, aksine Tanrı’ya inandıklarını gösteren yüzlerce belgeye sahip bulunmaktayız.

1948 yılında Adana’nın Ceyhan ilçesine bağlı Kırmıt nahiyesinde doğdu.

İlkokulu doğduğu köyde, orta okulu 1963-1964, liseyi 1966-1967 ders yılında Ceyhan’ da bitirdi. 1968 de İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü’ne kayıt olarak 1972 yılı Haziran ayında  bu bölümün Umumî Türk Tarihi Kürsüsü’nden mezun oldu. Yardımcı sertifikaları Yeniçağ Tarihi ile Fars Dili ve Edebiyatı idi. Aynı yılın sonunda yapılan yabancı dil imtihanını kazanarak doktora çalışmalarına Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu’nun yanında başladı. 1969 yılından asistanlığa tâyin edildi. 1975 yılına kadar Umumi Türk Tarihi Kürsü Kütüphanesi’nde kütüphane memuru olarak çalıştı. 1975 yazında 4 aylık kısa devreden istifade ederek İzmir’in Bornova İlçesi’nde askerliğini yaptı.

1978 de doktora tezini tamamlayarak aynı yılın Haziran ayında ‘Doktor‘ unvanını aldı. 1980 yılının Ekim ayında kendi imkânlarıyla Amerika’ya giderek Columbia Üniversitesi’nde 1981 yılının Nisan ayına kadar, 6 ay süre ile branşı ile ilgili konularda çalıştı.

1983 yılında doçentlik imtihanının bütün safhalarını tamamlayarak ‘Üniversite Doçenti‘ unvanını aldı. 1988 yılında da ‘Profesör‘ oldu. Hâlen Tarih Bölümü Genel Türk Tarihi Anabilim Dalı Başkanı olarak görev yapmaktadır.

Öğrencileri O’nun, yazılı veya ödev kâğıtlarına;  ‘Cevap‘ yerine ‘yanıt‘ yazılmasını kabul etmeyecek kadar ‘Türkçü‘ olduğunu söylüyorlar.

Üyesi olduğu kuruluşlar:

Türk Tarih Kurumu, Türk Kültürü Araştırma Enstitüsü, Aydınlar Ocağı, Türk Ocağı, Turan Kültür Vakfı

Yayınlanmış Eserleri:

Eski Türk Devletlerinde Îdari-Askerî Unvan ve Terimler: Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı, İstanbul,1988. Türk Hükümdarları: Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı, İstanbul: 1990.

Prof. Dr. Donuk; evlidir,  iki evlat, iki torun sâhibidir.

 

 

 

 Oğuz Çetinoğlu, Prof. Dr. Abdülkadir Donuk

Oğuz Çetinoğlu, Prof. Dr. Abdülkadir Donuk

Taşları Bağlayıp Köpekleri Salıvermek…

 

Çözüm ve açılım diye iddialı laflarla ortaya çıkanların ülkeyi çözmeyi çözüm olarak anladıkları ortaya çıkıyor. Son Diyarbakır Çalıştayı’nda Bölgeye bir de isim bulundu: Kürdistan. Başbakan Erdoğan’ın çok yakını bir eski Diyarbakır Milletvekili bu teklif karşısında ağlayıverdi. Terör örgütü sınır dışına çıkacak ve silahlarını sözde teslim edecekti. Tam tersi oldu. Dağdan inip siyasete girme ve örgüte af ile THY uçaklarında Kürtçe yayın dillendirilir oldu. Bölücü ırkçı terör örgütü yol kesiyor, köprü yıkıyor, yolları kazıyor, iş makinelerini ve özel araçları yakıyor. Haraç topluyor, vermeyeni ortadan kaldırıyor. Ülkesine ihanet etmeyen, hizmet eden korucuları şehit ediyor, dahası mahkeme kurup infazlar yapıyor, askere ve polise ateş açıyor, bayrak indiriyor. Yüzlerce çocuk ailelerinden koparılıp dağa kaldırılıyor. Bunları dağdan indirmek için malum partiye başvuruluyor!

Bazılarına göre, bunlar terörle ilgili değil; çünkü kan akmıyor! Artık örgütten ricacı olacağız. Başlıkta da belirttiğimiz gibi, taşlar bağlanmış, köpekler salıverilmiş… Ülke açılımla açılıyor, Yeni Türkiye‘ye doğru ilerliyor ve demokratikleşiyor!

Bir taraftan yetkililer terör örgütü aleyhine beyanatlar veriyor, onlara eşkıya deniyor; diğer taraftan, örgütle mücadele yerine müzakere hızlandırılıyor. Başımıza yeni bir çuval geçiriliyor: Müzakere çuvalı. Çelişki üzerine çelişki doğuyor, Güneydoğu’daki olaylarda yaralanan bazı askerler tepki olarak olay mahallini terk edip hastaneye gitmeyi reddediyorlar.

Kanlı örgüt şımartılıp azdırılıyor ve teröre özgürlük alanları açılıyor. Jandarmanın yetkilerinin sınırlandırılacağı basında yer alıyor. Jandarma polisle beraber çalışacak ve valilerin emrinde olacak. Zaten valilerden operasyon alınmadan asker hareket edemiyor. Kırsal alanda güvenliği ve kamu düzenini sağlayan Jandarma Genel Komutanlığı kuşa çevriliyor. Herhalde kırsal alanda Jandarma’ya hiç ihtiyaç kalmayacak!

Bazı valilerde belki daha fazla göze girmek için garip beyanatlar veriyorlar. Sözde çözüm sürecinde T.C Başbakanı ile eli kanlı terör örgütünün başını aynı kefeye koyan bir vali her ikisini de barış sürecinde takdir ettiğini söyleyebiliyor. Bu vali hala görevde. Ülkede teskin edici ilâçların son beş senede %56 oranında neden arttığı artık daha iyi anlaşılıyor!

İstanbul, Ankara ve İzmir gibi illerde çok faal olan güvenlik güçleri nedense Güneydoğu’da pek o kadar faal değil. Cumhurbaşkanlığı seçiminin yaklaşması bölücü ırkçı teröre yeni imkânlar sunuyor. Demokrasinin teröre ve etnik ırkçılığa yenik düşürülmesi kabul edilir bir şey değildir.

Siyasi iktidarın terör konusundaki en büyük yanlışı, terör örgütünün demokrasi talebi ve barış özlemi ile hareket ettiğini varsayarak konuya yaklaşmasıdır. Silah bırakmamış bir terör örgütü ile oturulup müzakere yapılmaz. Silahlı terör ile silahsız terör arasında netice itibariyle fark yoktur. Açılım ve demokratikleşme adı altında terör örgütü siyasallaştırılmış, Kürtlerin değil; çoğu da Kürt olmayan marjinal bir takım grupların talepleri esas alınmıştır. Marjinallere göre politika uygulanmıştır. Araştırmalara kulak asılmamış, halkın istekleri yerine terör örgütünün talepleri öne çıkartılmıştır. Devlet egemenlik haklarını paylaşır bir sürece sokulmuştur. Özgürlük ve güvenlik arasındaki hassas denge güvenlik aleyhine bozulmuştur. Devletin tepesindekiler bir ezberi sıkça tekrarlamışlardır : “Terörle bir yere gelinmez“. Acaba öyle mi? Türkiye’de yapay milletler ve kimlikler yaratılmış, etnik taassup canlandırılmış, insanlar birbirine ötekileştirilmiş ve farklılıklar kutsallaştırılmıştır. Vatandaşımız, Türkiye 2002’den bugüne nereden nereye getirildi sorusunun cevabını vererek Cumhurbaşkanlığı seçiminde oy kullanmalıdır.

 

 

Bayrağımızı İndirenlere Göz Yummak İhanete Ortalıktır

0

 

8 Haziran 2014, tarihimize kara bir gün olarak geçti.PKK’lı bölücü hainler Diyarbakır’daki 2. Hava Kuvvetleri Komutanlığı’nın bahçesindeki direkte bulunan Türk bayrağını böyle indirdiler. Sadece bir askere havaya iki el uyarı ateşi yaptırıldı. Yazıklar olsun… İş bu noktaya geldi…Yoruma gerek yok. Toplumca herkes kendine düşen utanma payını alsın kara kara düşünsün.

Irak’ta Türk askerinin başına çuval geçirildi. Tısss yok…

Savaş ve iç savaş halinde mücadele planlarının saklandığı devletin sır odası Kozmik Oda’ya girildi. Tısss yok…

Sonunda PKK’lı hainler Diyarbakır merkezinde 2. Hava Kuvvetleri Komutanlığı’nın bahçesindeki Türk bayrağını indirdiler. Tısss yok…

1918 yılında Mütareke döneminde İstanbul’u işgal eden Müttefik Kuvvetleri silahlarını ellerinden alarak ordumuzu dağıttı. Akdeniz ve Güneydoğu Anadolu bölgelerini İngiliz, Fransız ve İtalyan kuvvetleri kendi aralarında bölüştüler. 15 Mayıs 1919’da Yunanlılar İzmir’e çıktı. Bunun üzerine 16 Mayıs 1919’da İstanbul’dan yola çıkan Mustafa Kemal ve arkadaşları 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkarak kurtuluş meşalesini yaktılar. Erzurum ve Sivas Kongrelerinden sonra 23 Nisan 1920’de Ankara’da bu meşale milli iradeye teslim edildi.

O günlerde Meclis’te bir milletvekili kürsüden Namık Kemal’in şu beytini okudu:

“Vatanın bağrına düşman dayamış hançerini,

Yok mudur kurtaracak bahtı kara maderini? “

Kürsüye fırlayan Mustafa Kemal’in bu beyite cevabı şu oldu:

“Vatanın bağrına düşman dayasın hançerini,

Bulunur kurtaracak baht-ı kara maderini!”

Milli şairimiz Mehmet Akif ERSOY aynı tarihlerde halkı bu mısralarla Milli Mücadele’ye davet ediyordu:

“Sahipsiz olan memleketin batması haktır

Sen sahip olursan bu vatan batmayacaktır”

Vatan ve millet sevdalıları silaha sarıldı, vatanını ve namusunu düşman elinden kurtardılar.

Bunun üzerine milli şairimiz Mithat Cemal Kuntay şöyle haykırdı:

“Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır

Toprak eğer uğrunda ölen varsa vatandır”

Türkiye Cumhuriyeti devletinin kuruluşundan 91 yıl geçti. Maalesef devletimiz,  vatanımız ve milletimiz bir bölünme tehdidiyle ve dışardan desteklenen bir bölücü iç düşmanla karşı karşıya. Geçmişte olduğu gibi bugün de bir komplo karşısında bulunmaktayız. Şimdi bu garip yurduma kim sahip çıkacak? Bayrağımı kim indirtmeyecek, ezanımı kim dindirtmeyecek?…

Bayrağı basit bir bez parçası görmeyip bağımsızlığımızın simgesi kutsal bir değerimiz olarak gören ve bu manzaradan yüreği kanayan Türkler, bayrağına, vatanına, birlik ve bütünlüğüne sahip çıkarsa, iç ve dış düşmanlarımız hedeflerine ulaşamayacaklar ve GELDİKLERİ GİBİ, GİDECEKLERDİR…

O zaman utanmadan göğsümüzü gererek İstiklal Marşımızın şu son dörtlüğünü okuyabiliriz:

Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilâl!

Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helâl.

Ebediyen sana yok, ırkıma yok izmihlâl:

Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyet;

Hakkıdır, Hakk’a tapan, milletimin istiklâl!

VATANIMIZI, MİLLETİMİZİ, DEVLETİMİZİ, HÜRRİYETİMİZİ VE BAĞIMSIZLIĞIMIZI SEVİYORSAK;

RENGİNİ ŞEHİTLERİMİZİN KANINDAN ALAN ŞANLI AYYILDIZLI AL BAYRAĞIMIZA SAHİP ÇIKALIM….

 

 

 

Vatansız Yaşamaya mı Alıştırıyorsunuz Bizi?

 

Lice’de bayrak indirme eylemi siyasi iktidarın taammüden planlayıp ortağı PKK ile yürürlüğe koyduğu bir eylem gibi görünüyor…

Yani danışıklı…

Yoksa niçin en ufak bir tepki görülmüyor…

Bununla ne yapılmak isteniyor?

Asker kaçırıldı bir şey denilmedi,

Yollar kesildi, bir şey denilmedi…

Tatmin olmak için bayrak mı indiriliyor…

Bayrak; bir milletin bağımsızlık sembolüdür.

Eğer ona el uzatılacak kadar sefil duruma düşmüşsek, bağımsızlığımızın gözden geçirilmesi gerekir.

Bayraksızlaştırılan bir vatan, vatan olmaktan çıkmış demektir…

Vatansızlık, kişi için ırzı, namusu, malı, mülkü paymal olması demektir.

Örneğini ırakta gördük, Suriye de yaşıyoruz…

Şimdi herkes bilmelidir ki, mevcut siyasi iktidar; vatan endişesi taşımıyor,

Mevcut devlet kurumları böyle bir misyondan uzaktır.

Devletimiz giderse, dinimizde gider, ırzımızda toprağımızda, mal varlıklarımızda…

Anlaşılan muhalefetinde bir etkisi kalmamış, zira iktidarı yapılandıran küresel emperyalist güçler,

Muhalefeti de yapılandırmışlar.

Hırsızlık, yolsuzluk, adam kayırma, alıştırıldığımız şeyler.

Ancak vatansızlığa bizi alıştıramayacaksınız…

Bilmelisiniz ki, “vatan bize mezar olmadıkça, düşmana gülzar olmaz.”

Bir sefilin askeri bölgeye girerek bayrak indirebilecek cesarete ancak birilerinin müsamaha edilebileceğini düşünüyorum. Yoksa Kıbrıs’ta, Hasan Paşanın (Tamburalı Paşa) yaptığını yapabilecek hem komutan hem de asker mevcuttur.

Karanlık bir oyununla, millete oyun oynanmaktadır…

Hem de; cumhurbaşkanının, başbakanın, içişleri bakanının, genelkurmay başkanının gözleri önünde…

Eğer gerekli müdahale ve tedbir alınmıyor ve sorgulanmıyorsa, yapılan eylemin bir parçası hükmünde görünmezler mi?

İktidar küreselci anlayışla milliyetsizlik siyaseti takip ediyor, muhalefet etkisiz,

Ya ihkak-ı hak, ya teslimiyeti kabul etmeliyiz… Zira muhtaç olduğumuz kudret, damarlarımızdaki asil kanda mevcuttur…

 

 

 

Ana-Baba Hakkı

 

İnsanın kendisini ve içinde yaşadığı kâinatı yaratan ve çeşitli nimetlerle donatan Yüce Allah’a karşı kulluk görevlerinin yanında O’nun yaratmış olduğu varlıklara karşı da sorumlukları bulunmaktadır. Bu varlıkların başında ise dünyaya gelişine vesile olan, yetişip büyümesini sağlayan anne ve babası gelmektedir.

Bu gerçek Kur’an-ı Kerim’de şöyle açıklanmaktadır: “Allah’a ibadet edin ve ona hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolcuya, elinizin altındakilere iyilik edin…” (Nisâ, 4/36) “Rabbin, kendisinden başkasına asla ibadet etmemenizi, anaya-babaya iyi davranmanızı kesin olarak emretti…” (İsrâ, 17/23)

Ayet-i kerimelerde Allah’a kulluk görevinin hemen ardından, insanın ana babasına karşı evlatlık görevinden bahsedilmesi oldukça anlamlıdır. Bunun nedeni Allah’ın merhamet, rızıklandırma, yetiştirip büyütme ve koruma sıfatlarının anne babada tecelli etmesidir.

Kişinin insanlar içinde en fazla ilgi alaka göstermesi, iyilik ve ihsanda bulunması gereken kimseler anne babasıdır. Çocuğun dünyaya gelmesinden itibaren her türlü eziyetine katlanan, ihtiyaçlarını karşılayan, eğitimini ve iyi bir şekilde yetişip hayata atılmasını sağlayan dünyanın en fedakâr insanları olan anne babalar elbette en iyi muameleye, saygı ve hürmete layıktırlar.

Ebû Hüreyre (ra) anlatıyor: Bir adam Hz. Peygamber (s.a.s.)’e gelerek: “Ey Allah’ın Resûlü, kendisine iyi davranıp yakınlık göstermemi en çok hak eden kimdir?” diye sordu. Hz. Peygamber, “Annen” cevabını verdi. Adam, “Sonra kimdir?” diye sorunca Hz. Peygamber yine, “Annen” buyurdu. Adam “Sonra kimdir?” diye yeniden sorunca Peygamber Efendimiz, “Annen” cevabını verdi. Bunun üzerine adam, “Sonra kimdir?” dedi. Hz. Peygamber, “Sonra babandır” buyurdu. (Buhârî, Edeb, 2)

Hadis-i şerifte annenin peş peşe üç defa tavsiye edilmesi, dördüncüde babanın zikredilmesi annenin evlat üzerindeki hakkının daha fazla olduğunu ifade etmek içindir. Çünkü anne çocuğu karnında taşımak, dünyaya getirmek, emzirmek ve onun terbiyesiyle meşgul olmak gibi çok meşakkatli işleri yapmakla çocuk üzerinde en fazla hak sahibidir. Bu sebeple evladın iyiliğine babadan daha çok layık görülmüştür. Yine bir hadiste, “Cennet anaların ayakları altındadır” (Neseî, Cihad, 6) buyrularak annenin değeri belirtilmiştir.

Diğer yandan bir çocuk için babanın önemi de azımsanmayacak kadar büyüktür. Ailenin geçim yükünü omuzlanan, çoluk çocuğunu helal rızıkla beslemek için gece gündüz demeden çırpınan, ailenin güvenliği için canını siper eden hep babalardır. Her ne kadar ciddiyetin ve disiplinin timsali gibi görünseler de babalar o heybetli görünüşlerinin altında yufka bir yürek taşırlar. Çoğu zaman anneler gibi sevgilerini, şefkat duygularını açıktan ifade edemezler ama onlar da evlatlarına çok düşkündürler. Bu konuda en güzel örnek olarak Sevgili Peygamberimizi gösterebiliriz. O’nun çocuklarına olan sevgisi ve ilgisi dillere destandır. Baba hakkının ne kadar büyük olduğunu anlatması açısından Hz. Peygamber (s.a.s.)’in şu sözleri çok anlamlıdır: “Hiçbir evlat babasının hakkını ödeyemez, Şayet onu köle olarak bulur ve satın alıp âzâd ederse, ancak babalık hakkını ödemiş olur.” (Müslim, İtk, 2)

Dinimizde ana baba hakkına büyük önem verilmiştir; öyle ki, ana babaya itaat ve iyilik, “vaktinde kılınan namaz ve cihad ile birlikte en üstün ameller” arasında sayılmıştır. (Buhârî, Tevhîd, 48)

Kur’an’da, “İnsana, anne babasına iyi davranmasını emrettik” (Lokman, 31/14) buyrularak ana babaya itaatin Allah’ın kesin emri olduğu bildirilmiştir. Kur’an’ın şu beyanı da başka hiçbir söze ihtiyaç bırakmadan evladın ana babasına nasıl davranması gerektiğini açıklamaktadır: “Eğer onlardan biri, ya da her ikisi senin yanında ihtiyarlık çağına ulaşırsa, sakın onlara “öf!” bile deme; onları azarlama; onlara tatlı ve güzel söz söyle. Onlara merhamet ederek tevazu kanadını indir ve de ki: “Rabbim! Tıpkı beni küçükken koruyup yetiştirdikleri gibi sen de onlara acı.” (İsrâ, 17/23-24)

Ana babanın haklarına riayet etmek ve onlara iyi davranmak bir görev olmanın yanında aynı zamanda mü’minler için sevap kazanma ve cennete girme vesilesidir. Anne babasına hizmet etme imanı olup da bunu yapmayanlar kendilerine yazı etmiş olurlar. Hz. Peygamber (s.a.s) böyleleri hakkında şöyle buyurur: “Anne ve babasına veya onlardan sadece birine yaşlılığında yetişip de cennete giremeyenin burnu yere sürtülsün.” (Müslim, Birr 9; Tirmizî, Deavât, 100)

Aslında insan anne babasına yaptığı muamele ile çocuklarının ileride kendisine nasıl davranacakları konusunda örnek olmaktadır. Bu nedenle insan çocuklarından nasıl bir muamele bekliyorsa, anne babasına öyle davranmalıdır.

 

 

Ümmül Muharririn

 

Lise talebesi iken Yeni İstanbul okuyorum. Yazar Emine Işınsu Hanımefendiyi ismen tanıdım böylece. Profesyonel gazeteciliğe geçişimde çalıştığım Babıalide Sabah Emine Işınsu Hanımefendi’nin yazılarını yayınlıyordu. Turizm Bakanlığı Sanat Ödülü verdiği Küçük Dünya adlı romanını hemen aldım ve etüd ettim. İstanbul’lu bir genç kızın evlenip, Urfa’ya gidişini ve bu kentimizdeki hayatı anlatılıyordu Küçük Dünya’da. Daha önce defalarca gittiğim Urfa’nın Küçük Dünya ile mistik yanını, insanların psikolojisini ve büyük bir aşkı öğrendim okurken. Olaylar ve mekanlar roman kahramanının duygularıyla örtüştürülerek anlatılıyordu. Urfa’yı yeniden keşfetmek geliyordu okuyanın içinden.

Hemen peşinden piyes olarak yazılan ve TRT radyolarında tefrika edilen Bir Milyon İğne gelmişti(1967). Aynı Bir Yürek Satıldı gibi. 17 yaşında  İki Nokta adlı şiir kitabıyla edebiyatın diğer dallarında da eserler veren Emine Işınsu Hanım’ı tanımak istiyordum. Yayınladıkları Töre dergisini de böylece fark etmiştim.

DİCLE KEBAP’TA EDEBİYAT SOHBETLERİ

Emine Işınsu Öksüz’ü 1978 yılında Ankara’da Türkiye Yazarlar Birliği’ni kurduktan sonra tanıma fırsatım oldu. Birliğimize üye olmuştu. O yıllarda tek üye hanım da kendisi idi. Takılırdı zaman zaman “Erkek Yazarlar Birliği” diye latife etmekten de geri kalmazdı. Toplantılarımızın çoğuna gelirdi, yanında da mutlaka eşi Prof. Dr. İskender Öksüz bulunurdu. Birliğin fiilen yeri yurdu olmadığı için İzmir Caddesi’ndeki İhsan Arslan’ın(sonra Diyarbakır milletvekili ve işadamı) sahibi olduğu Dicle Kebap’taki roman sohbetleri Emine Işınsu Öksüz’ü daha yakından tanıma fırsatını böylece yakalamıştım.

Halen Türkiye Kalkınma Bankası olarak değerlendirilen Dicle Kebap’ın bulunduğu yer bir zamanlar Ankara’nın en ünlü yerlerinden Dilan Hotel’di.. Dicle Kebap; girişi ayrı olan otelin yan kapısından oluyordu. Alt katında da kocaman bir piyanosu, pisti ve romantik dekore edilerek gece kulübü olarak kullanılan bir aşağıdaki salonu da Dicle Kebap’a aitti. Roman etüdlerimiz bu piyanolu salonda yapılıyorduk. Emine Hanım ve eşi İskender Öksüz Ahmet Günbay Yıldız’ın romanlarındaki çok sık rastlanan tesadüfleri, batı romanlarından örnekler vererek normal olduğunu anlatınca daha da dikkat çektiler. Çünkü Ahmet Günbay Yıldız’ın romanları çok okunuyor, basılıyor ve geniş bir kitleye ulaşmasına rağmen, fazla da eleştiriliyordu bu yüzden. Böyle bir yaklaşım herkesin dikkatini çekmiş, bazı kıskançlıkları da su yüzüne çıkarmıştı.

MARUF BİR EDİBE İLE TANIŞIYORUM

Kızılay’da Türkiye Yazarlar Birliği lokaline gelen Emine Işınsu Hanım zaman zaman da Çankaya’daki evine davet ederdi yazarları. Daha sonra gerek Tunalı Hilmi’deki ve gerekse Ümitköy Angora evlerine de zaman zaman giderek edebiyat ve durum muhasebesi yapardık. Çankaya’daki evine bir grup arkadaş gitmiştik. “Annem” diye tanıştırdığı yaşlı hanımefendi Halide Nusret Zorlutuna (1901-1984) idi!. Hepimiz mutlu olmuştuk. Çünkü ismen ve eserleriyle tanıdığımız Halide Nusret Zorlutuna tam karşımızdaydı. Çok mutlu olmuştum bir edibi tanımaktan dolayı.

Maruf bir insandı Halide Nusret Hanım. Ankara’da bulunduğu süre içinde hep ziyaret etmeye çalıştık, sohbetlerinden istifade ettik. Yorgundu ama konu edebiyat, sanat, kültür ve tarihe gelince genç bir resim veriyordu Halide Hanım. Eserleriyle, fikirleriyle beslendiğimiz yazardı karşımızdaki. Birleşmiş Milletler “kadın yılı” dolayısıyla kendisini “ümmül muharririn” seçmişti(1975). Yazarların annesiydi artık dünyada. Aynı yıllarda Basın Yayın Genel Müdürlüğü ve Türk Basın Birliği de “50. Yıl Hizmet Şeref Plaketi” ile ödüllendirmişti. Şair, romancı, hikayeci, hatıra, piyes yazarı Halide Nusret Zorlutuna’nın mektupları bile dikkat çekecek kadar edebi bir idealizm vurguluyordu bizler için. Sevincimize ve keyfimize diyecek yoktu.

HER ŞEYDEN EVVEL AİLE

Kadın yazarlarımızın annesi ünvanına sahip Halide Nusret Zorlutuna’nın mevcut kitaplarını bir kez daha okuma ihtiyacı hissettim. Hayatını merak ettim kitaplarından. Öyle antolojilerde sosyalist veya bunun fraksiyonunda olmayınca sizden bahsedilemiyordu. Az da olsa öğrenmeye başlamıştım arka planı. Bir kere Emine Işınsu Hanımefendi, bir general kızıydı, Aziz Vecihi Zorlutuna Paşanın mahdumuydu. Halide Nusret Hanım da bir fikir emekçi aileden geliyordu. Erzurumlu Gazeteci Mehmet Selim’in(Avnullah Kazimi) kızıydı. Amcası Süleyman Tevfik (Özzorluoğlu) da gazeteci, düşün emekçiydi. Halide Nusret Hanım böyle bir ailede büyüdü ve Emine Işınsu da onların torunuydu.

Bir fikir emekçisinin, yazarın, muharririn, sanatçının ailesi, dostları ve muhiti yetişmesinde önemli rol oynuyor. Halide Nusret Hanım bunun en güzel örneği. Baba Mehmet Selim günün en önemli ve kudretli siyasi kuruluşu olan İttihat ve Terakki’ye karşı Fedekaran-ı Millet Cemiyeti’nin en faal üyesi. Böyle olunca iktidar partisi Mehmet Selim’i zindanlara mahkum ediyor, sonra da sürgünlere gönderiyor. Halide Nusret Hanım böyle olunca babasını çok az görebiliyor ister istemez.

Mehmet Selim Efendi cezası bitince Kerkük’e mutasarrıf atanıyor. Halide Nusret Hanım bu defa babası ve ailesiyle birlikte Kerkük’te yaşıyor. Arapça ve Farsça öğreniyor, her iki edebiyatı da belliyor. Asıl öğrendiği hayatın kendisi ve çevresi. Kerkük’te bir devrin romanı yazılıyor böylece.

HEM DOĞU VE HEM BATI DİLLERİNİ BİLMEK

Babası ölünce İstanbul’a dönüyor Halide Nusret Hanım. Erenköy Kız Lisesi’nde okumaya başlıyor. Ağlayan Kahkahalar bu dönemin mahsulü, bilgi ve belgesi. Talebe Defteri Dergisi yarışma açıyor ve Halide Nusret birincilikle ipi göğüslüyor. İnce ruhlu ve hassas bir sanatçı, şair Halide Nusret Zorlutuna 19 yaşında ilk kitabını yayınlıyor. Küller romanı. Düşüncelerini yansıttığı kadar tarihe de tanıklık ediyor. Yüksek tahsilini İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde gerçekleştiriyor. Yazılar yazıyor ama, yazarlıkla geçinmek namümkün. Muallim oluyor. Taşraya gidiyor, 7 ayrı ilde edebi bilgilerinin yanında öğrencilerine inandıklarını da anlatıyor. Bir değer, bir inanç savunucu olarak talebe yetiştiriyor. Bir öğretmenin hatıraları ve öğrencileri “Benim Küçük Dostlarım” da edebileşiyor ve ebedileşiyor.

İki doğu dilini bilen Halide Nusret Hanım, İngilizce de öğrenerek bir batı diline de demir atıyor. Halide Hanım yaşadığı dönem itibariyle en duyarlı yıllar. İstiklal Savaşı, yeni kurulan cumhuriyet ve kurumlar bu devrin simgeleri. Bağımsızlık savaşımızı en iyi algılayan yazar ve muallim Halide Nusret Hanım milli edebiyat akımına dahil oluyor. Mehmet Emin Yurdakul gibi, Ahmet Hikmet Müftüoğlu gibi. Dahası psikoloji, mekan, insan, vakit, biyografi artık, olaylar örgüsü içinde tarih ve toplumu anlatıyor Halide Nusret Hanım.

TÜRKÇE SEVDALISI BİR SOSYAL YAZAR

Halide Nusret Hanım bir yandan da sosyal kurum ve kuruluşlarda görev alıyor. Kimisinde kurucu, bazılarında yönetici, bir kısmında faal üye olarak. Türk Anneler Derneği’nin kurucusu ve lokomotifi olması bu yüzden. Çemberlitaş’taki Muallimler Birliği’nde genç akademisyen Faruk Kadri Timurtaş ve arkadaşlarıyla birliktedir. Türkocağı’nın bizzat içindedir. 1957 yılında yani Demokrat Parti iktidarı döneminde emekliliğini istiyor ve ayrılıyor. Daha 56 yaşında. Halide Nusret Hanım asıl velud dönemini bu zaman diliminde yaşıyor.

Bir Devrin Romanı Hürriyet’te tefrika ediliyor. Musaffa Defteri’nde kadın-erkek eşitliğinin tartışıldığı günlerde bir şiiriyle erkeklere çatan Halide Nusret Hanım’a Faruk Nafiz Çamlıbel cevap vermiş. Yıllarca da Celal Sahir, Halit Fahri, Orhan Seyfi ve Nazım Hikmet ile selamlaşmalarına karşılık, Faruk Nafiz Çamlıbel ile küs gibi kalmışlar. Mazideki öğretmenlik ve yazarlık dönemindeki gibi bundan sonraki 27 yılını da bütün yazdığı eserleri ve sohbetleriyle “Türk diline sahip ol, Türkçeyi yaşat” kampanyası gibi geçirdi Halide Nusret Hanım. Bu çalışmaları ve kitapları Türkçe’nin ve edebiyat öğretmenlerinin, annelerin ve yazarların  kaynağı oldu. Yazı hayatında çok gazete ve dergide görüşlerini aktardı. Kendisini daha yakından tanıdığım dönemde ise Hisar, Türk Edebiyatı, Ayşe ve Töre’de yazıyordu.

İsmet Kür Hanımın kardeşi, Yazar Pınar Kür’ün teyzesi, Emine Işınsu’nun annesi General Aziz Vecihi Paşa’nın eşi Halide Nusret Zorlutuna’nın adı Kayseri Talas’ta ve Karaman’da bir okulun adıdır aynı zamanda. Halide Nusret Hanım yaşadığı dönemde değerlere, dile ve inanca olan tahribatı görünce herkes anlasın diye kullandığı Türkçe sade bir dildir, şiirleri ise hece vezniyle yazılmıştır. Birinci Cihan Savaşının acılarını anlatan, Mondros Mütarekesinin utancını aktaran Git Bahar en ünlü şiirlerinden biridir. Kendisini minnet ve rahmetle anıyorum.

GİT BAHAR

Çekil bu gölgeli yolda gezinme,  
Bahar bakışlarin yine pek sarhoş.  
Yanılıp gönlüme misafir inme.  
Kapısı kilitli, mihrabı bomboş  

Mabettir orası, meyhane değil…  

Işıklar, kokular, sesler, çiçekler…  
Ömrünün her günü bir başka düğün,  
Bülbüller koynunda açtı çiçekler  
Güller dökülürler göğsüne bütün!..  

Gerçekten güzelsin, efsane değil:  

Altınlı başında papatya niçin?  
Sarı saçlarına pembe gül takın  
Git bahar… Gönlümde ibadet için,  
Diz çöken kızları ürkütme sakın,  

Kalbime girme, o kaşane değil!..  

Git bahar, git bahar! Uzaklarda gül,  
Denize renginden bırak hediye,  
Ufuklarda gezin, semaya süzül…  
Kalbime sokulma “Peymane!” diye,  

Gördüklerin kandil, peymane değil!

Çekil bu gölgeli yolda gezinme,  
Bahar bakışların yine pek sarhoş.  
Yanılıp gönlüme misafir inme.  
Kapısı kilitli, mihrabı bomboş  

Mabettir orası, meyhane değil…  

Işıklar, kokular, sesler, çiçekler…  
Ömrünün her günü bir başka düğün,  
Bülbüller koynunda açtı çiçekler  
Güller dökülürler göğsüne bütün!..  

Gerçekten güzelsin, efsane değil:  

Altınlı başında papatya niçin?  
Sarı saçlarına pembe gül takın  
Git bahar… Gönlümde ibadet için,  
Diz çöken kızları ürkütme sakın,  

Kalbime girme, o kaşane değil!..  

Git bahar, git bahar! Uzaklarda gül,  
Denize renginden bırak hediye,  
Ufuklarda gezin, semaya süzül…  
Kalbime sokulma “Peymane!” diye,  

Gördüklerin kandil, peymane değil!

ESERLERİ: 

ŞİİR:  
• Geceden Taşan Dertler (1930)

  • Yayla Türküsü (1943)

• Yurdumun Dört Bucağı (1950) 
• Ellerim Bomboş (1967)

  • Git Bahar
  • Sevmek

ROMAN:

  • Küller (1921)

• Sisli Geceler (1922) 
• Gül’ün Babası Kim (1933) 
• Aşk ve Zafer (1966) 
• Aydınlık Kapı (1974) 
• Büyükanne (1971) 
• Beyaz Selvi (biyografik roman) 

ÖYKÜ:  
• Beyaz Selvi (1945)  
• Büyük Anne (1971)  
• Aydınlık Kapı (1974)  

HATIRA: 
• Benim Küçük Dostlarım (1948) 
• Bir Devrin Romanı(1978) 

MEKTUP: 
• Hanım Mektupları (1923)

 

 

 

Olmadı Usta(!), Yapamadın, Beceremedin

 

Evet! Olmadı usta(!), yapamadın!

Kapasiten yetmedi, anlayışın göremedi, düşüncelerin kıt kaldı, görüşlerin eksik çıktı.

Kısacası beceremedin usta(!), beceremedin(!)

Bak usta(!)!

Okumadan, dünyayı takip etmeden, teknolojiyi ve gelişmeleri anlamadan büyük işler yapmaya, başarılı olmaya ne kapasite yeter, ne anlayış görür, ne düşünce gelişir ne de görüş berraklaşır.

Bak usta(!)!

Bir takım insanlar, emperyalizm tarafından, çok mükemmel bir şekilde hazırlanan ve ilim olarak gerçekleştirilen reklam teknikleri, algı mühendisliği, toplum etkileme sistemleri ile büyülendiler, bunu biliyoruz.

Ancak, emperyalizm ve egemen güçler, bir insana sürekli destek vermezler. Egemen güçler için, herkesin bir miadı, yani son kullanma tarihi vardır. Son kullanma tarihi gelmiş ürünleri, pardon kişileri, tarihin çöp sepetine atarlar. Bu konuda egemen güçlerin gerçekleştirdikleri sayısız örnekler vardır.

Kullandıkları ürünlerin(insanların) son kullanma tarihinin ne olduğunu egemen güçlerin bizzat kendisi belirler. Yani, hiçbir ürün, biraz daha sürümde kalayım diyemez ve buna göre iş yapamaz. Kullanılan ürünlere böyle bir hak tanımazlar.

Anladın mı Usta(!)?

Bayrak indirilince, şaşkınlıktan aynı cümlenin içerisinde birbirine zıt laflar ederek, ustalık göstermeye kalkmak, şaşkınlığın ifadesidir, son kullanım tarihinin yaklaştığını görme telaşıdır Usta(!).

Bak Usta(!)!

Önemli olan bir yere gelirken, egemen güçlere güvenerek gelmemektir. Egemen güçlerin kullandığı ürün(insan) olmamayı göze alarak bir yerlere gelme mücadelesi vermek asıl olandır. Yani, Mustafa Kemal ATATÜRK, Kâzım KARABEKİR olmayı göze almaktır, asıl olan.

Aksi takdirde, bugün içine düştüğün durum gibi çırpınıp durarak, patinaj yaparak, her şeyi, herkesi kırıp dökerek kurtulmaya çalışmak zorunda kalırsın ki, bunun sonuçları herkes için daha da vahim demektir.

Bak Usta(!)!

Dünyaya meydan okurken, Birleşmiş Milletler’de bütün dünyaya ders verirken, bugün bayrağını korumaktan aciz, ülkenin en yakınındaki Konsolosunu korumaktan aciz durumlara düşürürler adamı.

Sevgili Ustacığım(!)

Keşke, Dünya Lideri olduğuna biz de inanmış olsa idik, keşke, bölgenin en güçlü adamı olsa idin, inan ki vatansever, milliyetçi kadrolar olarak herkesten fazla biz sevinir idik. Ama, baştan beri, bu gülünçlükleri hayretlerle, üzüntü ile ve bugünlerin geleceğini bilerek seyreden bizler, bugün yaşananlara herkesten çok üzülüyoruz. Haklı çıktığımızdan memnun olmayarak, ülkemizin düştüğü duruma kahroluyoruz.

Olmadı Usta(!) yapamadın, bari bir fırtlık nefes aldır da, hepimizi kurtar ve biraz sus!

Olmadı Usta(!), beceremedin, bari gerçekleri gör de, Türk Milleti’nden özür dile!

 

 

 

 

İftihar edeceğimiz bir kuruluşumuz,Türk Kızılay’ı

 

Osmanlı İmparatorluğu döneminde 1868 de kurulmuş ve Türkiye Cumhuriyeti döneminde bizzat kurucu Devlet Başkanımız Mustafa Kemal Atatürk tarafından himaye edilen ve daha sonra “Türk Kızılayı” adını almış bir kuruluşumuzdur. Kuruluş maksadı başlangıçta harp yaralı ve malullerine hizmet vermektir. Daha sonra yeni görev tanımlamaları ile hizmet sınırları genişletilmiştir.

Resmi Adı Türkiye Kızılay Derneğidir. Eski adı Hilal-i Ahmer Cemiyetidir.Temel ilkeleri ‘insanlık, ayırım gözetmemek, tarafsızlık, bağımsızlık, hayır kurumu niteliği, birlik ve evrensellik’ çerçevesinde çalışan bir yardım kuruluşudur. Logosu açıklığı sola bakan beyaz zemin üzerinde kırmızı hilaldir.1868 de Mektebi-i Tıbbiye nazırı Marko Paşa başkanlığında, dahiliye hocası Dr. Abdullah Bey sekreterliğinde, 11 Haziran 1968 yılı, kuruluş tarihi olarak kabul edilir. Örnek aldığı Kızılhaç teşkilatının sembolü haç olduğu için başlangıçta sembolü yoktur. Harp yaralılarına bakmak üzere kurulmuştur. Daha sonra Kırımlı Aziz Beyin çalışmaları ile kırmızı hilal amblemi uluslararası alanda kabul edilip onaylanmış ve cemiyetin adı 1877 de Osmanlı Hilal-ı Ahmer Cemiyeti olarak değişmiştir. 1922 de Türkiye Hilal-ı Ahmer Cemiyeti adını almış, 1935 de Türkiye Kızılay Cemiyeti,1974 de ise Türkiye Kızılay Derneği olarak şu anki adını almıştır.

Kızılay milli mücadele döneminde İstanbul’dan Anadolu’ya geçişlerde önemli görevler yapmıştır. Kurtuluş Savaşı cephelerinde de yaralılara hizmet noktasında çalışmaları vardır. Daha sonra görevleri arasında afetlerle mücadele hizmet üretmek, gençlerin eğitimine gençlik kamplarıyla katkı yapmak, kurulan şubeleri vasıtası ile muhtelif yardım faaliyetleri yürütmek de girmiştir. Bazı şubeleri önce yoksul ve muhtaçlara yönelik daha sonra toplumun her kesimine hizmet veren poliklinik şeklinde sağlık hizmeti vermekte olmuştur. İlimizdeki İzmit Kızılay şubemizin de böyle bir poliklinik hizmeti mevcuttu. Sağlık hizmetindeki birleştirmeler sırasında Sağlık Bakanlığına devredilmiştir.

1980’li yıllardan itibaren Sağlık Bakanlığımız kan bağış hizmetlerini Kızılay’ın sorumluluğuna vermiştir. Bu tarihten önce kan bağışı hizmetlerinde büyük bir boşluk ve kontrolsüzlük vardı. İhtiyaç olan sağlıklı kanın temini hususunda vatandaşlarımız ciddi zorluklarla karşılaşmaktaydı. Bu alanda özellikle son on yılda çok önemli gelişmeler olmuştur. Bölge kan merkezlerimiz kurulmuş, sağlık sistemimizin ihtiyacı olan kanın kayıtlı donör sistemine dönmesinde önemli mesafeler kaydedilmiştir. Bu donör sistemimizin sivil gönüllü bağışçılardan oluşmasına yönelik ciddi çalışmalar ortaya konulmuştur. Daha önceleri askeri kurumlar üzerinden, birazda zoraki olan bağışçı sisteminden gönüllü bağışçı sistemine geçilmektedir.

2000’li yıların başında %10’larda olan gönüllü bağışçılardan alınan kan şimdi %80’lere çıkmıştır. Sağlık kurumlarımızın şu anda yılda 2 milyon üniteye yakın kan ihtiyacı vardır. Bunun 1 milyon 600 bin ünitesi halen bu bağış sistemi ile karşılanır hale gelmiştir.Yapılacak çalışmalarla bu 2 milyon ünitenin üzerine çıkarılmaya çalışılmaktadır. Bir önce ki Kızılay Genel Başkanı Sn.Tekin Küçükali zamanında başlayan bu gönüllü bağışçı sistemi çalışmaları, şu an ki yönetimce de önemsenerek geliştirilmiş. Futbol kulüplerinden siyasi partilerimize kadar bir çok sivil toplum kuruluşumuz bu gönüllü bağışçı sistemi ile Kızılay’ımıza yardımcı olmaktadır. Bağışlanan kanlar, kanla bulaşan hastalıklar yönünden de taranmakta, uygun olanlar bağışçı sistemine dahil edilmektedir. Sorunu olan vatandaşlarımız konu hakkında bilgilendirilmektedir. Bu sayede Hepatit B, Hepatit C, HIV gibi kanla bulaşan bazı önemli hastalıklardan da korunulmuş olunmaktadır.

Diğer önemli bir husus Kızılay’ımızın kandan üretilen tedavi edici ürünler üretimine yönelik çalışmalarıdır. Halen bu ürünlerin önemli bir kısmı ithal edilerek temin edilebilmektedir. Bu çalışmalar sayesinde bağışçılarımızın kanlarından elde edilecek bu ürünler önemli bir ihtiyaca cevap verecektir. Bu durum ülke ekonomisine de önemli bir katma değer de sağlayacaktır.

Kızılay’ımızın afet çalışmaları da özellikle 1999 Kocaeli Gölcük depreminde sonra gözden geçirilmiş ve bu konuda da önemli iyileştirmeler yapılmıştır. Hem ülkemizde hem diğer ülkelerdeki afetlerde oldukça yeterli ve yerinde çalışmaklar ortaya konulmaktadır. Kızılay’ımız bu konuda da yeterli bilgi ve donanımla müdahaleler yapmakta ülkemizi en iyi şekilde temsil etmektedir.

İzmit Kızılay şubemizin 146. Kuruluş yıl dönümü münasebetiyle katıldığımız toplantıda verilen şehrimiz için sevindirici diğer bir bilgi de yer temini sağlandığında Kızılay Kampüsünün kurulacağı sözüdür. Kızılay Genel Başkanı Sn.Ahmet Lütfi Akar  Beyin verdiği bu söz dikkate alınmalı ve bu kampüsün şehrimize kazandırılması sağlanmalıdır. Bu vesile ile İzmit Kızılay şube başkanımız Sn. Muzaffer Şişmanoğlu ve yönetimdeki arkadaşlara başarılar dilerim.

İşte bu özellikleriyle 146. Kuruluş yılını kutlayan Türk Kızılay’ı iftihar edeceğimiz bir kuruluşumuzdur.

 

 

Biz O Bayrak İçin Canlar Vermişiz

 

Bilirsin gelirse itin eceli
Camiye işemek olur emeli
Bilmez ki şerefsiz kahpenin dölü

Biz o bayrak için canlar vermişiz
Al rengini veren kanlar vermişiz

Her sabrın bir sonu, sınırı vardır
Karanlığın hükmü fecre kadardır
Bilmeyenler bilsin,o bayrak yardır

Biz o yara nice canlar vermişiz
Al rengini veren kanlar vermişiz

Sanmasın hiç kimse susar geçeriz
Uzanan o kolu keser geçeriz
Başını ezeriz basar geçeriz

Biz o bayrak için canlar vermişiz
Al rengini veren kanlar vermişiz

Şerefimiz şanımızdır Albayrak 
Damarlarda kanımızdır Albayrak 
Laf edilmez canımızdır Albayrak

Biz o bayrak için canlar vermişiz
Al rengini veren kanlar vermişiz

Duymayanlar duysun,işiten bilsin
Hainler aklını başına alsın
Yetti artık bunlar artık son olsun

Biz o bayrak içi canlar vermişiz
Al rengini veren kanlar vermişiz