17.7 C
Kocaeli
Cumartesi, Temmuz 25, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 876

Lice-Musul ve BOP’un Sonu

0

 

Bir haftada önce Diyarbakır-Lice’de askeri karargahın bahçesindeki, sonra Musul Başkonsolosluğundaki Türk bayrağı iç ve dış terörist güçlerce indirildi. Önce Irak’ta ABD’nin çekilmesinden sonra başlayan çözülme süreci ve iç savaş, ardından Kuzey Afrika ülkelerinde ve Mısır’daki kanlı çatışmalar ve iç savaş, son olarak Suriye’de Beşar Esad’a karşı başlatılan iç savaş ve bölünme süreci son aşamasına gelmiş bulunuyor. Bu, aynı zamanda BOP(Büyük Ortadoğu Projesi)nin de sonuna gelindi demektir.

2000’li yılların başında ABD  yükselen Çin ve Hindistan gerçeği karşısında petrol bölgesi olan Ortadoğu’nun çatışma bölgesi olarak kalmasını istemiyordu. Burada önemli rol üstlenecek bir aktöre ihtiyaç vardı. İran’daki İslam devriminden ve Mısır’daki Müslüman Kardeşler’den rahatsız olduğu için tek seçenek Türkiye kalıyordu. Türkiye’de yeni kurulan partinin genel başkanını ABD’ye çağırdılar.  “İsrail’in marjinal bir ülke olmaktan çıkıp bölge ülkesi olmasına, bu coğrafyada radikal İslamcı grupların(El Kaide vb.) iktidar olmalarının önlenmesine ve petrol kuyularının ve enerji nakil hatlarının zarar görmemesine yardımcı olacaksın. Bunu kabul edersen, seni iktidar, Türkiye’yi Batı’nın Japonya’sı yapacağız” dediler.

Yeni kurulan partinin genel başkanını da BOP(Büyük Ortadoğu Projesi)nin Eşbaşkanı yaptılar. Bundan sonrasını İslamcı yazar Ali Bulaç anlatıyor: “2000-2002 arası görüşmelerde AK Parti’nin önü açıldı. Clinton havadaki uçağından AB’ye, “Türkiye’nin önündeki engelleri kaldırın” direktifi verdi. Türkiye’ye geldiğinde de “21. Yüzyıl’ı Türkiye inşa edecek” dedi. Bu bir kelam-ı rüşvet değil, bir stratejiydi. “Seni engelleyen askerse tasfiye edeceğiz” dediler. Reformlar yapıldı, sermaye arttı. Türkiye’nin sinerjisi, Arap Baharı’na da ilham kaynağı oldu.”

Ardından “Stratejik Derinlik” kitabının yazarı Dışişleri Bakanı oldu. Başbakanı, Osmanlı İmparatorluğu’nu ihya edecek adam olduğuna inandırdılar. “Sen, İslam âleminin lideri olacaksın. Balkanlardan Kafkaslara, Orta Afrika’ya kadar yeniden Osmanlı’yı kuracaksın” dediler. Bulaç’ın ifadesine göre “Tıpkı Enver Paşa gibi, yeni bir Osmanlı İmparatorluğu kurmanın şehvetine kapıldılar!”  2012 yılının başında Kayseri’de, Ahmet Davutoğlu, “1911 öncesi sınırlara döneceğiz. Kaybettiğimiz bütün toprakları alacağız. Biz olmadan bölgede yaprak kımıldayamaz” dedi. Bu, Saraybosna’dan Yemen’e, Kırım’dan Orta Afrika’ya kadar, 20 milyon kilometrekare üzerindeki ülkelere egemen olmak demekti.

Bu arada dış destekle Ergenekon ve Balyoz operasyonlarıyla ülkedeki millî hassasiyeti olan kişi, kurum ve kuruluşlar etkisiz hale getirildi.  Çeşitli yöntemlerle elde edilen büyük medya gücüyle yürütülen algı yönetimi halkın olayları doğru algılamasını önledi. Bu süreç hala devam ediyor. Erdoğan Suriye üzerinden Ortadoğu’ya hakim olmak istedi. Bunun için Esad’a karşı Suudi Arabistan’la işbirliği yaparak Esad’a karşı olan silahlı güçleri destekledi. Burada Türkiye, Suudiler’in tuzağına düştü. Esat’ın üç ayda etkisiz hale geleceği hesaplandı. Esad’ı devirmek için eli kanlı terörist gruplara cephane, silah, askeri malzeme ve para yardımı yapıldı.Suriye’ye geçecek olan terörist grupları ülkemizde devlet imkanlarıyla barındırıldı. Sınırlarımız terörist gruplara açıldı. Yaralananlara her türlü tedavi desteği sağlandı. Fakat yapılan hesap tutmadı.   Esad’a karşı savaşan radikal İslamcı grupların yaptığı mezalimden rahatsız olan ABD, birden rota değiştirerek Şii eksenine kaydı. Beklenmeyen bir şey daha yaptı, Ruhani’nin seçilmesinden sonra yıllardır görüşmediği İran’la da temas kurdu.İktidar şu ana kadar dış politikada ve özellikle Ortadoğu’da tam başarısız oldu. Bir tane dostumuz kalmadığı gibi bir de hepsi bize düşman oldular.

Ayrıca iki yıldır sürdürülmekte olan “Barış süreci” ile de Türkiye bölünme sürecine sokuldu.  Güneydoğumuzda bölücü Kürtçüler kalkışmalara başladı. İktidar askeri kışlaya, polisi karakola hapsetti. PKK teröristleri ise hem silahları bırakıp dağdan inmedikleri gibi yakmaya , yaralamaya, yağma etmeye, yol kesmeye, kimlik kontrolü yapmaya, adam ve çocuk kaçırmaya, makbuz karşılığı haraç ve vergi toplamaya ve sonunda askeri birliğe girerek direkten Türk bayrağını indirdiler. Bölücü PKK teröristlerine karşı sessiz kalanlar, ülkenin birlik ve dirliğini savunanları düşman bellerken, PKK teröristlerinin sırtını sıvazladılar. Türkiye’nin kaderinin, İmralı ile Kandil arasındaki pazarlığa bağlandığı bir süreci yaşıyoruz.

Son olarak iktidarın desteklediği  terörist gruplardan IŞİD, Musul’da Türk Konsolosluğunu bastı. Türk bayrağını indirdi. Konsolosluk çalışanlarını, ailelerini ve koruma görevlilerini tutukladı. Çok sayıda şoförümüzü de rehin aldı. Bu tarihimizde bir ilktir. İlk defa bir konsolosluğumuz ele geçirilmiştir. Kerkük’teki Irak askeri birlikleri geri çekildi, Peşmerge güçleri şehri ele geçirdi. Musul’u da IŞİD örgütü ele geçirdi. Kuzey Irak’taki yönetim Türkmen bölgelerini de topraklarına katarak bağımsızlığını ilan etmeye hazırlanıyor. Böylece Irak’taki Türkmen varlığı peşmergelerin insafına bırakılmış oluyor. Bütün bunlar bir danışıklı dövüşün sonucudur. Tarih boyunca olduğu gibi, bu defa da oyunu biz kaybedeceğiz.

Stratfor’un başkanı George Friedman,”The Next 100 Years – Gelecek Yüzyıl” isimli kitabında “…ABD’nin hedefi, İslami dünyayı istikrarsızlaştırmak ve onları birbiri ile mücadeleye sürüklemek, böylece İslami bir imparatorluğun yükselmesini önlemektir …” diyor. ABD, bu hedefine yavaş yavaş ulaşmak üzeredir. Açıkçası, ABD’nin, Suudilerin, Rusya’nın, Esad’ın gözetimi ve desteğinde, Türkiye’nin basiretsiz politikaları sonucu Suriye ve Irak bölünüyor. Türkiye ise kendi içinde etnik ve inanç kimlikleriyle bölünmeye sürüklenerek , ekonomik ve de siyaseten bağımsızlığını ve gücünü kaybetmeye başlamıştır. Güneydoğu’da yakın bir gelecekte bir oldu bitti ile karşı karşıya kalabiliriz.

BOP (Büyük Ortadoğu Projesi) hedefine ulaşmak üzeredir. Ortadoğu’daki devletler, bir taraftan eyaletlere bölünürken, diğer yandan da bölge  iç savaşla sürekli kaos halinde tutulacaktır. En sonunda görevini tamamlayan BOP Eşbaşkanının da hesabı görülecek ve işi bitirilecektir.

 

 

Rabia ya da Müslümanın Dört Vasfı(4)

0

 

4 – Güzel ahlak sahibi olmak

Müslüman bilgili olmanın yanında aynı zamanda güzel ahlak sahibi olmalıdır.

Ahlaksız insan iyi bir Müslüman olamaz.

Doğrusu bir işe de yaramaz.

Ahlak nedir?

Sorusunun cevabı insandan insana göre değişse bile

En geçerli cevap benim şu cevabımdır.

El artı dil eşittir ahlaktır

Davranışlarınız nazik, kibar ve medeni olursa,

Konuşmalarınız zarif olursa,

Yani kısaca hadisi şerifte belirtildiği üzere, “elinizden ve dilinizden insanlar emniyette olursa”  siz o zaman güzel ahlak sahibi insan olmuş olursunuz

Hz Aişe (r.anha) peygamberimizin ahlakını sorduklarında “O canlı Kur’an dı” cevabını vermişti.

Bu cevabı soranlar ve o günün insanları belki anlamışlardı.

Ama günümüz Müslümanlarının pek de anlaşıldığı kanaatinde değilim.

Bu sorunun günümüzdeki cevabını ben size açıklayayım

PEYGAMBERİMİZİN AHLAKI

Peygamber(sav)in ahlakı dört temel esasa dayanır.

1 – Güneş gibidir.

2 – Bulut gibidir.

3 – Deniz gibidir.

4 – Toprak gibidir.

Şimdi bunları sırasıyla kısaca açıklayalım.

1 – Güneş gibidir.

Bütün insanlığı aydınlatır ve ısıtır.

Dil, din ırk renk ve cinsiyet ayrımı yapmaz.

İnanan inanmayan herkes O’nun aydınlığından ve sıcaklığından istifade eder.

Bazı insanlar gözlerini yumsa da,

Güneş bundan olumsuz etkilenmez.

Onlar sadece dünyayı kendilerine karanlık ederler.

Yarasalar bile güneşin sıcaklığında büyüyüp olgunlaşan

Gıdalarla karınlarını doyururlar

Fakat onlar bunun farkında değillerdir.

Müslümanlarda güneş gibi olmalı

İnanan inanmayan

Dost düşmana herkese faydalı olamaya gayret etmelidir ki;

Çevresine, topluma insanlığa örnek olabilsin

En azından onun olduğu ortamda yanlış işler yapılmasın

Ya da azalsın.

2 – Bulut gibidir.

Bulutunda hem yağmurundan hem de gölgesinden istifade edilir.

Bulut inanan inanmayan ayırmaz.

Gölgesine sığınan herkesi serinletir.

Rahmetinden herkes istifade eder.

3 – Deniz gibidir.

Temiz ve temizleyicidir

Yağmur suyu

Kar suyu, sel suyu

Aklınıza gelebilecek her türlü pislik içerisine atıldığı ve akıtıldığı halde

Bir bütün olarak onu kirletemezler

Peygamberimize de nice hakaretler edildi.

İftiralar atıldı.

Zulümler yapıldı

Fakat oda deniz gibi idi

Bulanmadı

Kendisini taşlayanlara beddua etmedi

Hayatına kastedenlerden intikam almadı.

Su hayattır

Peygamberimizde Âlemlere rahmettir.

Hayat ile rahmet iç içe olunca bir mana ifade eder

4 – Toprak gibidir.

Mütevazıdır.

Övmekle havalara girmez.

Yermekle de küserek irtibatı kesmez.

Toprak ayrıca hayatın devamı için gerekli olan her türlü besin ve gıdayı  yetiştirir.

İnsanların kabalıklarına ve nankörlüklerine kızarak bir yıl boykot ilan etse

İnsanlık acından kırılır

Sadece insanlık mı?

Peygamberimizin ahlakı böyleydi.

Peki ya sizlerin ve bizlerin

Benzer yönlerimizle farklı yönlerimizin hangisi daha fazla

Peygamberimize layık ümmet olmak

Birazda onun ahlakıyla ahlaklaşmayı gerektirmez mi?

İşte çanlı Kuran olmak budur

İşte RABİA budur.

Şimdi RABİANIN tarifini özetleyelim

1 – Müslüman mazlumun yanında ve zalimin karşısında olmalıdır.

Yani Müslüman aynı zamanda omurgalı olan insandır

2 – Müslüman güvenilir insan olmalıdır. Onda “Emin” sıfatı vardır

3 – Müslüman hem dini hem de dünyevi konularda bilgili insan olmalıdır.

4 – Müslüman güzel ahlak sahibi olmalıdır

SON SÖZ: Müslüman omurgalı, dürüst. Bilgili ve ahlaklı olan insandır

RABİA yı ben böyle yorumladım. Takdir sizlerin.

 

 

Türkiye Neden Bu Durumda?

 

Türkiye’de yaşanan olayların arka planını hiç kimse araştırmak istemiyor. Günlük tepkilerle görevimizi yaptık sanıyoruz.

Mesele basit bir mesele değil. Yabancılar Türk tarihini bizden iyi bildikleri için Türkiye üzerinde büyük oyunlar oynuyorlar.

12 Eylül 1980 darbesi ile Türk milliyetçileri tutuklanmış, ceza evlerinde işkencelere tabi tutulmuşlardır. Sistem intikamını ülkücülerden almıştır. O tarihte hangi zihniyettir bilinmez, bölücülerle Türk milliyetçilerini aynı görmüştür. Darbenin esas gayesi, sistemin intikamını almak için vatanını seven gerekirse uğrunda ölmeyi göze alan Türk gençlerini yıldırmak ve sisteme uyan yeni bir gençlik, diskotek gençliği, ABD hayranı gençlik yetiştirmektir.

Bunun için, 1989 tarihinde liseler için yazılan Milli Güvenlik Bilgisi kitabında milliyetçiler, ülkücüler şöyle tarif ediliyordu;

“Bir doktrin olarak kabul ettikleri görüşleri doğrultusunda devletin yeniden teşkilatlanmasından hareketle siyasi, sosyal ve ekonomik yapıda değişiklikler yaparak bir kadro oluşturulması, bu kadronun devlet gücünün yerine geçirilerek her ne şekilde olursa olsun iktidar yapılması, benimsenen ilkelerin yanı sıra, TEK LİDER prensibinde kabul edilerek zaman zaman PANTÜRKİZM propagandasına yönelinmesi

Bir bütün haline getirdikleri ideolojik, düşüncelerinin sonuçta devlet anlayışına hakim duruma getirilmesidir.

Bu unsurları sürekli şekilde komünizme karşı oldukları temasını işleyerek ve bu faaliyetlerini milliyetçiliğin gereği olarak yaptıklarını savunarak 12 Eylül 1980 hareketi öncesinde yurdumuzda yaşanan terör ortamının bir yanı durumuna gelmiştir.”

Ne acıdır ki ders kitabı olarak yazılan ve Türkiye Cumhuriyeti’nin liselerinde Milli Güvenlik dersi olarak okutulan bu kitapta Türk milliyetçiliği suç sayılmış, Türk milletini sevmek Pantürkizm kabul edilmiş, sanki kötü bir şey yapmış gibi Türk milliyetçileri yurdumuzda yaşanan terör olaylarını Güneydoğu’yu kan gölüne çeviren otun bin insanımızı öldüren asker, polis, öğretmen, imam, bebek katilleri ile birlikte terör ortamının bir yanı olarak gençlere öğretilmiştir. Yani PKK ile aynı kefeye konmuştur. Türk milliyetçilerini eli kanlı terör örgütünün bir yanı olarak gösteren kitap aşırı solcuları, teröristleri nasıl anlatmaktadır?

Kitaptan aynen aktarıyorum;

“Bütün aşırı sol ve komünist teşkilatların amacı, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin mevcut anayasal rejimini yıkarak ülkemizin tümünde veya arzuladıkları bölümlerinde Marksist-Leninist-Maoist bir düzen kurmak ve Komünist ideolojinin yayılmasını sağlamak şeklinde özetlenebilir.

Bu grupların her fırsatta kullanmak istedikleri işçilerin haklarını kazandırma, ezilen zümreleri kurtarma, gelir dağılımındaki adaletsizliği giderme, herkese eşit eğitim imkânı sağlamak, herkese iş imkânı sağlamak, ülkeyi tam bağımsızlığa kavuşturmak gibi sloganları amaç görünümü altında fakat nihai amaçlarını gizlemeye ve yandaş teminine yönelik propaganda faaliyetleri olduğunu özellikle vurgulamak gerekir.”

Ne kadar güzel, lise talebeleri bu sloganları okuduğunda ne ulvi sözler tam bir sosyal adalet, biz de solcu olalım diye düşünmezler mi? Kaldı ki bu aşırı solcuların terörün bir parçası olduğu da kitapta belirtilmemiştir.

Ülkemizin insan haklarını savunmak, Türk milletinin tarihteki rolünü savunmak anlamına gelmiyor. Amacı bölücülük olan etnik politikayı savunmak anlamına geliyor. Gençler artık ülkelerine ve milletine değil yabancı güçlere güveniyorlar. Onun için bahsettiğimiz kitaplar yazılmış, gençler ABD hayranı olarak yetiştirilmeye çalışılmıştır. Sayısız televizyon kanalları açılarak millet dizi filmlerle yarışma programlarıyla uyutulmuş ve Türk gençliği milli değerlerden yoksun bırakılmıştır.

Türk milleti sadece, bulunduğu coğrafyada değil, dünyada sayısı bir elin parmakları kadar olan güçlü milletlerden birisidir. Bilindiği gibi, millet olmanın üç unsuru vardır.

1-Siyasi-İktisadi ve Askeri bakımdan devletin bekası

2-Sosyal bakımdan toplumun tamamı ile ilgili menfaatler

3-Kültürel bakımdan milli kimlik

Türkler, tarihte millet ve devlet olmanın en güzel örneklerini vermişlerdir. Türkiye Cumhuriyetin temel ilkelerinden taviz vermeden devlet-millet kaynaşmasını gerçekleştirmesi gerekmektedir.

Devlet-millet kaynaşmasını sağlamaya çalışanları hapislere tıkayıp, devletin okullarında bu kitapları okutmaya çalışanlar, unutmasınlar ki Türk milleti, bu oyunları bozacak güçtedir.

Atatürk diyor ki; Hangi istiklal vardır ki, yabancıların nasihatleri ile yabancıların planları ile yükselsin. Tarih böyle bir olay kaydetmemiştir.

 

 

“Bu Ne Dünya Kardeşim, Giren Girene”

0

–  Rusya Kırım’a girdi.

–  Rus Ayrılıkçılar Donetsk’e girdi, Lugansk’a girdi.

–  IŞİD Musul’a girdi, Tıkrit’e girdi.

–  Barzanî Kerkük’e girdi.

Kırım Rusya’ya bağlandı. Donetsk ve Lugansk’ta Rus Cumhuriyetleri ilan edildi;

Ukrayna ve Batı (NATO) Rusya’ya bağlanmalarını engellemeye çalışıyor.

Önce ÖSO (Özgür Suriye Ordusu) vardı; toplama takım: Çeçeni, Afganı, Arabı, Selefîsi, Vahhabîsi, Kaidecisi, paralı askeri / lejyoneri BOP çıkarlarına hizmet üzre ABD – İsrail ekseni ve Türkiye, Suud, Katar gibi müttefiklerince Esad’a karşı yapılandırılmıştı. Hama’ya, Humus’a, İdlib’e, Rakka’ya, Lazkiye’ye, hatta Şam yakınlarına girdiler; Esad ve Doğu İttifakı’nca (Çin, İran, Hizbullah, ÖSO’dan ayrılanlar) çoğu yerden çıkarıldılar.

Sonra IŞİD (Irak – Şam İslam Devleti) ortaya çıktı. Bu arada Büyük Ortadoğu Projesi de revize edilmişti. İlkinde Irak, ikincisinde de Suriye 3 parça gözüküyordu. NYT’den (New York Times) ve Robin Wright’ten aldığımız istihbarata göre Libya da 3 parçaya ayrılacak, Suud ise paramparça yapılacaktı.

ADIM 1 – Irak’ın kuzeyindeki Kürt Bölgesi ile Suriye’nin kuzeyindeki Kürt Bölgesi ile birleşiyor ve Türkiye güneyde boydan boya (Hatay’dan Hakkâri’ye) Kürdistan’la sınır oluyor.

ADIM 2 – Ortada Şam ve Bağdat eksenli Sünnî / Selefî bir Arap İslam Devleti kuruluyor. Yani Irak ile Suriye birleştiriliyor ve Türkiye’nin hiçbir surette Araplarla sınırı kalmıyor.

ADIM 3 – Irak’ın güneyine (Basra) bir Şiî Devleti ve Suriye’nin batısında  (Lazkiye) bir Alevî / Nusayrî Devleti kurduruluyor.

IŞİD bu ikinci adımı gerçekleştirmek için Türkiye’nin de dâhil olduğu Batı Konsorsiyumunun enstrümanı. Bu devletler kurulduktan sonra Selefî İslam’ın Şiî İslam’ıyla vahşi mücadelesini seyir edeceğiz dünya halkları olarak. Türkiye ise Cumhurbaşkanlığı ve Genel Seçimler sonrasında özerkliği fiilen ilan edilmiş olan Güneydoğu’yla (sözde Türkiye Kürdistanı) federasyona, Irak ve Suriye Kürdistanıyla da konfederasyona zorlanacak. Kazara Araplar mezhep savaşlarını bırakıp Kürtlerden intikam almaya yönelirlerse karşısında Türkiye’yi bulacaklar.

Siz de MUSUL’A GİRİN kardeşim, biz de MUSUL’A GİRELİM. 2’nci Ordu’yu harekete geçirin, Zırhlı Tugayları Cizre üzerinden Habur’a ve Zaho – Dohuk üzerinden Musul ve Telafer’e indirin. Çevremizdeki çemberde kimsenin kimseyi iplediği, ipleyebildiği yok. Giren girene..

Misak-ı Millî yani milletçe yaptığımız yeminin bir parçası olan Musul bir oldu-bittiyle bizden İngiltere’ye geçmiş, onlardan da Irak Devleti’ne kalmıştır. Irak’ın toprak bütünlüğünün kalmaması statüko öncesi durumun hukukunu açığa çıkarır. Türkiye’nin Musul’da plebisit / halkoylaması teklifini ısrarla kabul etmeyen Milletler Cemiyeti de çoktan lağvolmuş bir kurumdur. Birleşmiş Milletler ise bir II.Dünya Savaşı sonrası kuruluşudur.

1926 Ankara Antlaşması’nın petrolden pay ve garantörlük maddesi bize hak tanımaktadır. Alacağımızı almanın tam zamanıdır. Gerekirse Musul ve Telafer’de referandum da yapılabilir. Petrol bölgesi Kerkük şimdilik Bölgesel Kürt Yönetimi’nde (Barzanî) kalsın, Musul bizde.. Madem ileride bir konfederatif birlik gözüküyor, sıkıntıya gerek yok.

Kardeşim Dünya Kupası başladı gidiyor. Biz de bir ‘maç‘ alalım da Cumhurbaşkanlığı seçimini kim kazanırsa kazansın.

 

 

Bayrağı İndirdiler!!!

0

 

İnanın bu milleti, parçalara böldüler,
Polisi de içerden sindirip, çökerttiler.
Hainler sokaklarda, askere dur dediler,
Sopa hain ellerde, adaleti sildiler…

Devlet mevlet yok artık, onu da bitirdiler!
Bayrağı indirene, o çocuktur dediler!
Çaldılar ve soydular, yediler de yediler!
İhanetin adını, açılımdır dediler…

İslamı da kullanıp, vatandaşı böldüler..
Türk’e kefen biçenler başa getirildiler…
Atatürk’e küfredip, haini beslediler!
Eyy şehidim kalkta bak, bayrağı indirdiler!!!

 

 

Musul’dan Çankaya’ya

 

Ortadoğu’da olan her önemli olayı büyük fotoğrafa göre yorumlamak lazım. Burada ABD’nin ilk hedefi İsrail’i korumak ve geliştirmektir. Bölgedeki her gelişme öncelikle bu çerçevede değerlendirilmek zorunda.

İkincisi dünyanın en önemli enerji kaynaklarına sahip bu bölge hem ABD‘nin ve uluslararası petrol tröstlerinin ve hem de Çin, Rusya ve İran üçlüsünün vaz geçemeyeceği öneme sahiptir.

Türkiye ise eski toprakları olan bu bölgenin lideri olma hevesi içinde. Bunun yanında bu enerji kaynaklarıyla komşuluğun verdiği ekonomik avantajları kullanmaya niyetli olan bir devlet konumunda.

Soner Yalçın’ın ifadesiyle, “plan belli: Irak’ı üçe bölmek. Sünni Kürtler, Şii Araplar ve Sünni Araplar. Keza Suriye de böyle bölünmek isteniyor. Ve Türkiye de…

Bölgede ulus devletlere düşmanlığın nedeni küçük devletçikler oluşturmaktır.
Sünni Türkler, Alevi Türkler ve Sünni Kürtler‘den oluşan parçalanmış bir Türkiye istemiyorlar mı?”

*****

BU IŞİD DE NEREDEN ÇIKTI?

Irak-Şam İslam Devleti Örgütünün (IŞİD), dünyanın en önemli petrol merkezlerinden birinde, Irak’ta bir anda 4 milyon nüfusu bulunan geniş bir alanı kontrol eden bir bölge gücü haline gelmiş oluvermesi herkesi şaşırttı.

IŞİD başta Musul olmak üzere dört kenti yıldırım hızıyla ele geçirdi. Musul’da 30 bin kişilik mevcudu olan iki Irak tümeni 800 IŞİD militanına karşı hiçbir direniş göstermedi. Musul’daki askeri üsten, çok önemli silahlar (zırhlı araçlar, roketatarlar, muhtelif silah ve cephane) ele geçiren IŞİD Musul Merkez Bankası ve diğer bankalardan 420 milyon dolar “ganimet” elde etti.

Buna işgal edilen bölgede günlük 200 bin varil petrol üretildiğini, günlük 320 bin varil petrol işleme kapasiteli bir rafinerinin mevcut olduğunu eklersek, IŞİD’in ne büyük ekonomik bir güce kavuştuğunu anlarız.

“Örgütün, Türkiye’nin Gaziantep’ten Mardin’e uzanan Suriye sınırı boyunca dört sınır kapısını kontrol ettiğini” de hatırlarsak Türkiye için önemini daha iyi vurgulamış oluruz.

Daha önce El Kaide’ye bağlı olan IŞİD’in bu kadar güçlenmesinin bir sebebi örgütle Saddam’ın Baas rejimi arasında kurulmuş olan işbirliği. “Örgütün Irak’taki lider kadrosunun önemli bir kısmını Saddam rejiminin kurmayları oluşturuyor.”

IŞİD, Başbakan Erdoğan’ın El Nusra, El Kaide, Hamas, Müslüman Kardeşler gibi “İslamcı kardeşleri” nden biri… Başbakan Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Davutoğlu ikilisi onları kullanarak “bölgesel güç”, arkasından “küresel güç” olmayı hesap etti. Suriye’de Esad’ı düşürmek için bu örgütlere stratejik ve lojistik destek verdi.

“Sonra da Türkiye, ABD’nin baskılarına dayamayarak, bundan 10 gün önce bu örgütler arasında en etkin olan IŞİD ile El Nusra’yı terörist listesine dâhil etmek zorunda kaldı.”

*****

IŞİD KÜRDİSTAN KURULMASININ ARACI

Bu arada Barzani fırsatı değerlendirerek peşmergeleriyle Kerkük‘ü hâkimiyeti altına aldı bile.

Dr. Tuğçe Varol Sevim’in yorumuna göre, “IŞİD’in Irak’a saldırması ve Erbil ile Bağdat’ın arasına yerleşmesi başlı başına Kürdistan’ın kurulması için bir operasyondur.” Meselenin özünde enerji ve para ile ilgili bir strateji mevzusu bulunmaktadır. Çok kısa bir süre içerisinde Kerkük başkentli Kürdistan‘ın da ilanı söz konusu olabilir ve hem IŞİD hem de Perşmergeler ile mücadele edemeyecek durumda olan Bağdat hükümeti de bu durumu kabullenmek zorunda kalabilir.

*****

IŞİD’İN ELİNDEKİ TÜRK ESİRLER

IŞİD Türkiye’nin Musul’daki Başkonsolosluğu’nu basarak, Başkonsolos’un yanı sıra 49 personeli rehin aldı. Kamyon şoförleri ile birlikte örgütün elindeki Türk rehine sayısı 80’i buldu.

İşgal sürpriz miydi? Hayır. Konsolosluk işgalinden bir gün önce MHP Milletvekili Sinan Oğan TBMM kürsüsünde, “besleyip büyüttüğünüz IŞİD Musul Başkonsolosluğumuzun etrafını sarmış durumda” dedi.

Başkonsolos Öztürk Yılmaz, “IŞİD Musul’u ele geçirebilir” uyarısında bulundu. Musul Valisi Useyil Nuceyfi kentten kaçmadan önce Başkonsolos Yılmaz’ı arayıp konsolosluğu terk etmelerini istedi.

Ve dahası Musul’daki Fetullah Gülen okulları 3 gün önce tahliye edildi.

*****

Peki, Başkonsolosluk neden boşaltılmadı?

Bununla ilgili 3 yorum var:

1-      Türkiye Dışişleri Bakanlığı IŞİD’in Musul’a bu kadar kolay gireceğini tahmin edemedi.

2-      Musul’a girse bile “IŞİD bizim dostumuz, Konsolosluğumuza dokunmaz” diye düşündü.

3-      “Cumhurbaşkanı olabilmek için Erdoğan’ın tek ihtiyacı, milli duyguları kabartacak bir operasyondur. Türkiye esir edilen Türkleri kurtarmak için Musul’a girerse ‘Musul Fatihi‘ olur ve kesinlikle Cumhurbaşkanı seçilir.”

İlk iki ihtimal, Dışişleri Bakanı ile MİT Başkanı’nın istifasını gerektirecek kadar, açık bir diplomatik basiretsizlik ve istihbarat başarısızlığı demek.

Şimdi üçüncü ihtimal ile büyük fotoğrafı birlikte değerlendirelim.

Büyük İsrail Projesi” için Kürdistan kurulması önemli bir basamaktır.

Kuzey Irak’taki Kürtler’in Araplara karşı korunması bu amaç için gereklidir.

ABD bölgeden çekildiğine göre, bu korumayı yapmak üzere “Türk Ordusu’ndan bir tampon oluşturmak” ilk düşünülecek seçenektir.

Yani “Musul Fatih’i” fikrinin gerçekleşmesi ABD/İsrail planına hizmet etmesine bağlıdır.

*****

MÜSLÜMAN’A KARŞI CİHATÇILAR

İçimizdeki bazı kalemler hemen “Yeni Osmanlıcılık” hevesleriyle “cihat” duygularını ateşlemeye çalışacaktır.

Siz bu kişilerin Müslüman olmayanlara karşı cihat yapılmasını desteklediğini duydunuz mu?

Irak’ın işgalinde, Libya’nın tarumar edilişinde işgalci gayrimüslim güçlere karşı cihat etmek şöyle dursun, işgalcilere yardımcı ve duacı olmadılar mı?

Dileğim Türk Silahlı Kuvvetlerinin bu dolduruşlara gelmeyecek kadar basiret göstermesi ve böyle bir maceraya girişilmesine engel olmasıdır.

*****

HAVA KUVVETLERİ OPERASYON YAPABİLİR Mİ?

Türk rehineleri kurtarmak ve bunun yanında Erdoğan’ı kahraman yapmak için bir seçenek daha var:

İsrail’in, Telaviv’den 4200 kilometre uzaklıktaki Entebbe Havaalanı’na uçar birliklerle yaptığı harekâtla yaptığı gibi, uçar birlikler ile adeta tereyağından kıl çekercesine rehineleri kurtarmak.

Hava kuvvetlerimiz Diyarbakır’da kendi birliği içindeki bayrağın indirilmesini önleyemedi. Bu hale gelen aynı hava kuvvetlerimizin Entebbe tarzı bir operasyonu yapabilecek imkân ve kabiliyete sahip olduğuna inanmak fazla iyimserlik olur.

Ayrıca “bir yandan Musul’da Türk diplomatik tutsakları bulunurken Musul ve Kerkük coğrafyasındaki bütün Türkmenler IŞİD tehlikesi altındadır. (Nitekim IŞİD Telafer’i de ele geçirdi.) Türkiye, Türkmenler için askeri bir müdahale yapacak olsa, IŞİD’ın elinde Türk diplomatlar var. Yine Türkiye, diplomatlar için askeri bir müdahale yapacak olsa tüm Türkmenler hedef haline gelecektir. Diğer yandan IŞİD’in Türkiye’de de saldırılar düzenleme ihtimali bulunmaktadır.”

Özetle, Musul üzerinden Çankaya’ya giden yollar kapalıdır. Türkiye’nin Musul’a askeri müdahalesi çok zayıf bir ihtimaldir.

 

 

Müslüman Müslüman’ın Kellesini Alırken!..

 

Yaradan, insana diğer canlılardan farklı olarak “akıl” vermiş. “İnsanca yaşasın” diye!

Aklı kullanan insan, vahşi doğaya karşı “yaşam mücadelesi” vermiş. Başarmış da.

Ancak, insan aklının freni yok!

“İhtiras” denilen bir özrü var insanın!

İnsanlık tarihi üzerine ahkam kesmeyeceğim.

Ama şu gerçeğin altını çizmeliyim; “insanın insanı sömürmesi” temeline dayalı “Batı Kapitalizmi” hızla gelişti ve günümüzde “Küresel Düzen” kuruldu.

Bu düzen, tüm dünyayı engelsiz büyük bir pazar olarak görmek istiyor.

Güçlü “Ulus Devletler” istemiyor!

Daha 1918’de ABD Başkanı Wilson; “70-80 devlet az. En az 1500 devlet olmalı” diyordu! Küçük küçük, cılız devletçikler olsun ki, bu devletçiklerin halklarını sömürmek kolay olsun!

Bu nasıl olacak?

Aklı kullanma becerisi gösteremeyen halkları, “etnik, mezhepsel farklılıklar” üzerine çatıştırıp ayrıştırarak!

Onlar, aklı hiçe sayan dünya görüşleriyle birbirini yerken, Küresel Düzen de silah satacak, petrol kaynaklarına el koyacak, yıkılan kentleri yeniden inşa ederek büyük zenginlikler kazanacak!

Bugün, İslam coğrafyasında kan gövdeyi götürüyor.

Aynı dine mensup ama farklı mezheplerdeki ya da ortak tarihi geçmişi olmasına karşın etnik kökenleri farklı topluluklar birbirinin canını alırken, fakirleşiyorlar ve “insan” kimliklerinden uzaklaşıyorlar!

Daha küçük yaşta çocuklar “düşmanlık” duygularıyla vahşileştiriliyor! İnandığını söylediği Allah’ın “Öldürmeyeceksin” emrini unutup, başlarındaki kimi çobanların yalanlarıyla güdülüp “köleleşiyor” ve kana doymuyor!

İki taraf da Müslüman, iki taraf da inanılmaz bir kin ve öfke ile dolu ve biri diğerinin canını alırken “Allahuekber” diye kelle koparıyor, insan kafalarıyla poz veriyor.

Müslüman, Müslüman’ı öldürüyor; üretim yapmıyor, tüketiyor. Bilim yok, teknoloji yok, insanca bir yaşam yok, vahşet var!

Küresel Düzen’in efendileri ise son derece mutlu!

Çünkü, bu canavarlaşan topluluklara silah satıyor! Petrolünü sömürüyor! İlaç tekelleri hızla büyüyor! İnşaat tekelleri, petrol karşılığında yıkılan Müslüman kentlerini yeniden inşa ediyor.

Hazreti Muhammed; “Din akıl sahiplerine seslenir” diyor.

Aklı hiçe sayan Müslüman savaş ve yoksullukla tükenirken, Emperyalizm, zil takıp oynuyor!

Allah akıl versin ve ıslah etsin!..

 

 

Aydın Paradoksu (2)

 

Öncelikle Aydın Paradoksu(1) yazımda tariflenen Aydın ve Entelektüel tariflerine  oturtabileceğimiz kişiler var mı? diye bir düşünelim. Türk aydınını bir aydın diye mi niteleyeceğiz yoksa modern bir entelektüel diye mi niteleyeceğiz.

Modernlik kavramımız eğer “Geleneksel olmayan” olarak algılarsak modern olmayana da “geleneksel” tanımını yaparız ki hiç de hoş bir tanım olmaz. Modernlik ve modernizmin aşınmaya başladı onun için post modernizmin üzerine duruluyor günümüzde.

Bilgi sosyolojisinin kurucusu Karl Mannheim “Düşüncenin dayandığı bu kategorik boyut dikkate alınmadan entelektüel değişim açıklanamaz.” der.  Bu açıdan bakıldığında bazen terimlerin aynı kaldıkları halde anlattıkları kavramların değiştiği görülür.

Bu bağlamda; Modernleşmeyi şu şekilde algılamak gerekir “doğrudan geleneğin terki yerine onun kökten dönüştürülmesi “.

Post modernlik ise kendine bir geleneksellik kazanmış modernliğin terk etmek yerine onu dönüştürerek geleneğe dönüştüreceği bir süreci içerir.

Cumhuriyet dönemi aydınının; reddi-miras yapması veya yaptırılmasına rağmen, Osmanlı aydınının yapısal anlamda (zihinsel, kurgusal tahayyülü, olaylara bakış açıları, pratik uygulamaları) Osmanlı aydınının bir devamı olduğunu bize göstermektedir.

Türk aydınlarının gelenekselci bir duruşa sahip olmalarının altında mazisinin tarihi ve kültür yapısı olduğu ileri sürülebilir.

Bir aydının ayırt edici niteliği, onun siyasal iktidardan, bulunduğu gurubun ve siyasal yapısını gurubun ideolojisini  beslemek yerine her türlü durumlardan kendisini bağımsız kılmaktır. Buda yetmez gerekirse ve haklı nedenleri varsa, muhalif ve eleştirel bir tavır takınmasıdır.

Batıda bilim-iktidar ilişkileri entelektüel-iktidar birliktelikleri görülmemiştir. Son dönmelerde bazı birliktelikler gözükmektedir. Bu ayrım bilimde üretimi doğurmuştur. Aslında siyasal erk elindeki gücü sürdürebilir yapabilmesi, halkında bu meşruiyeti kabul edebilmesinin en önemli etkeni bence bilgiyi üretecek aydınlar yoluyla olmuştur. Onun için üretim ancak bağımsız düşünebilen aydın ve entelektüeller tarafından yapılır.

Bugün batıda bağımsız bir entellektüelin, hem devlet memuru olmasına hem de bağımsızlığını korumasına imkan yoktur.

Aydınlar hiçbir ülkede bağımsız bir sınıf olmamışlardır. Ancak  her zaman ideolojik ve kültürel hegemonyanın kurulmasında öncü rolü üstlenmişlerdir.

Bizim batıdan farkımız; Türk siyaset kurumu,  kendi organik aydınını oluşturmuştur. Gerek Osmanlıda gerek Cumhuriyet döneminde aydınlar bizzat devlet eliyle oluşturulmuşlardır. Bu sebebiyle, devlete bağlı memurlar konumundan öteye gidememişlerdir.

Batıda aydınlar, aristokrat ile köylü toplumu arasında orta bir sınıf olarak burjuva üzerinde ortaya çıkmıştır.

Osmanlıda ise, aydınlar ikili yapı arsından çıkmıştır 1. Yapı (Taşrada, “esnaf, ayan ve tarikat karışımından oluşan iktidar yanlısı bir ekip”) 2. Yapı (merkezde , “kaftanlı ve kürklü; apoletli, kordon ve sırma işlemeli ve nihayet redingotlu bürokratların oluşturduğu ekip”). Taşrada yükselmelere asalet soy v.b. Merkezde ise göze girme anlayışı hakimdi. Bu iki sınıfın arasından sıyrılıp bir aydın veya aydınlar çıkamamıştır.

Buna rağmen Osmanlıda iki aydın tipinden bahsedilir. Bağımlı aydınlar ve özgür aydınlar. Bunlar kimlerdir diye baktığımızda Bağımlı Aydınlar; Devletin eyaletlere gönderdiği kadılar ve benzer bürokratlar. Özgür Aydınlar; Devlete bağlı olmayan kendilerinin oluşturduğu mekanlarda genellikle(tarikatlarda) bilgiyi araştıranlardan bahsedilebilinir.

Şimdi AYDIN PARADOKSU(1) yazıma çok ciddi şerhler yazıldı çok farklı kesimlerden çok farklı yazılı ve sözlü dönüşler oldu. Arkadaşlarımın konuya ciddi katkıları oldu.  Yazımı burada kesip Ali Vasfi KURT hocamın Konuya ilişkin yazdıklarını sizinle paylaşmak istiyorum. Çünkü doğruyu söyleyen insanları hem bu coğrafyada hem de diğer coğrafyalarda 9 köyden kovmuşlar. Sizce 10. Köy var mıdır.?  Kovulmayacakları.. Entelektüeller neden ortaya çıkmaz konusuna da ayrıca parmak basıyor. Değerlendirmeleri aşağıdaki gibidir.

1-İslâm Târihi’nde, farklı düşüncelerini ifâde eden âlimler ya da günümüzün tabiriyle münevverler-aydınlar hakkında, tabi ki karşı çıkmak ve eleştirmek için kullanılan ve darb-ı mesel olmuş olan bir deyim vardır: “ilmuhûekseruminaklihî-bilgisi aklından daha çok” şeklinde.

Bilebildiğim kadarıyla bu tabir, tahmin edileceği gibi, İbnTeymiye (ö. 728/1328) hakkında kullanılmıştır. (Bak: Hâfız Veliyyu’d-Dîn el-İrâkî, el-Ecvibetu’l-Murdiyyeani’l-Es’ileti’l-Mekkiyye, thk. Muhammed Tâmir, s. 92-93) Ondan önce  Şihâbuddîn-i Sühreverdî el-Maktûl (ö. 587/1191) hakkında kullanılmıştı.

Ne yazık ki bu söz, en insaflı olanıdır. Ve kızgınlığın en az belirtisidir.

Bu sözlerin daha ilerileri ise, sırasıyla bid’atçılık, fâsıklık, sapıklık ve kâfirlik suçlamalarıdır.

Böyle bir ortamda aydın ortaya çıkar mı?

Bunlardan Nûr Heykelleri’ni ve İşrâk (aydınlanma) Felsefesi (Hikmetu’l-İşrâk) adlı eserin yazarını, sırf fikirlerinden dolayı, muhteşem Salâhduddîn-i Eyyûbî öldürttüğünden, ismi tarihe, Öldürülmüş Sühreverdî olarak geçti. (Bak: İbnEbîUsaybi’a, Uyûnu’l-Enbâ fî Tabakâtı’l-Etıbbâ, s. 641-646; İbnHalligân, Vefeyâtu’l-A’yân, VI/268-274; İbnİmâd, Şezerâtu’z-Zeheb, VI/476-479; İbnŞeddâd, en-Nevâdiru’s-Sultâniyye, s. 37-38)

Bunların içerisinde Şeyh-i Ekber Muhyiddîn-i Arabî’ye düşen pay ise, “şeyh-i ekfer” yani “en kâfir şeyh” suçlamasıdır.

İslâm Târihi’nde zındıklıkla suçlanarak öldürülenlerin sayısını ise burada sayamam.

Devlet destekli aydın avı, başlangıçtan beri vardır. Zunnûn-i Mısrî’nin (ö. 245/860) ölümünden bir yıl önce zındık suçlamasıyla, ayaklarına demir halkalar geçirilerek Mısır’dan Bağdat’a asmak için gönderilişi, Mısır’da Mâlikî kadı olan İbn Abdi’l-Hakem’in (ö. 214/830) başlattığı bir hareketin bir sonucuydu. (Bak: İbnu’l-Cevzî, Telbîsuİblîs, s. 161; İbnAsâkir, TârîhuDimaşk, XVII/400-401)

2-İster “aydın”, ister “entellektüel” kavramı olsun, bu ve benzeri kavramların batıdaki saiklerinden ayrı olarak, bizim tabirimizle “halk için ama halka rağmen” olmadan, “kendisini halkın karşısında özellikli ve ayrıcalıklı” görmeden ve de jakobenleşmeden kendi aydınlanmasını ve modernleşme sürecini nasıl gerçekleştirbilecekti ki?

3-Aynı soruyu ben de sorayım:  Devlet memurundan veya bir guruba angaje olmuş kişilerden “Aydın” veya “Entelektüel” olur mu?

4-Gelenekçiler de Libareller de kendilerini taklitçi olmaktan kurtaramadıklarına göre, bunun bizim kültürümüzde karşılığı ne olabilir.

Ben bu soruların cevabının, kendi kültürümüzün tarihsel gelişimini ve o çağlardaki tüm şartları ve olanakları göz önünden kaydırmaksızın izlemekte bulunabileceğini düşünmekteyim.

Başı kopuk hareketlerin, ya radikal ya da layt bir islâm ürettiği, ortada olanları “ümmetenvasaten” çok ürküttüğü için, sağlıklı ve huzurlu toplumsal bir harekete dönüşemediği görülmektedir. Hz. Peygamber bu ümmeti, acınası ümmet (ümmetenmerhûmeten) olarak tanımlamıştır. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV/408, 410, 418, h. 19548, 19566, 19640) İşte bu acıları dünya sıkıntısı olarak görsek bile, bunu bir kader ve alın yazısı olarak görmemek gerekir. Tüm dileğimiz, hem dünyamızı, hem de âhiretimizi güzel hale getirmek gibi bir görev hepimizi beklemektedir.”

 

 

Kaliteli Yaşamda Coşku Üretimi

Coşkulu olmak, kaliteli yaşamın en önemli dinamiklerinden birisidir. Coşku, hayatı sevmek ve ona sıkı sıkıya sarılmaktır. Ümidini hiçbir hal ve şartta kaybetmemektir. Yüksek kaliteli yaşamak ve başarmanın verdiği zevke ulaşmak için, çalışmak ve enerji üretmektir. Gelecek nesillere yüksek kaliteli ve anlamlı miraslar bırakabilmek için yanıp tutuşmaktır.
Coşkulu olmak, yaşamın her aşamasında coşkun akan sular ve şelaleler gibi, kükreyerek, gürleyerek, şakırdayarak, oynayarak, hareket ederek, güzel sesler çıkararak, hiç arkaya bakmadan sürekli üreterek ilerlemek demektir. Gelecekte daha güzel ve kaliteli bir yaşamın bizi beklediğine inanmak ve bunu yaşamak için, yüksek kaliteli eylemleri zevkle yapmak demektir. 
Coşkusuz bir hayat, havası boşalmış sönük bir balon gibidir. Hiçbir işe yaramaz. İnsanın ümitlerini, heveslerini, amaç ve hedeflere ulaşma heyecanını kaybettirir. Yaşamımızın inişli çıkışlı olduğunu artık hepimiz biliyoruz. Acı ve tatlı bir arada gidiyor. Elbette çevremizden ve kendimizden kaynaklanan bir takım sorunlardan dolayı, coşkumuzu sürekli şahlandırmanın zor olduğu zamanlar olabilir. Önemli olan orada çakılıp kalmadan, olumsuz durumdan ders alıp, tecrübe elde ederek, daha dikkatli ve tedbirli bir duruş sergileyerek, yeniden coşkuyu yakalamak kaçınılmaz olmalıdır.
Coşkumuza destek veren onun en yakın çalışma arkadaşları vardır: Güleryüz, tatlı dil, iyi niyet, paylaşım, dayanışma, spor ve egzersiz, anlamlı çalışma ve üretme, değer katma, yüksek kaliteli amaç ve hedeflere sahip olma ve onlara kilitlenme, dost ve arkadaşlık portföyünü genişletme, affetme ve merhametli olma, yardım etme, karşılıksız verme, sevgi üretimi ve sunumu, saygılı olma, soruna değil, çözüme odaklanma, modelleme, sabırlı ve mutlu olma, ahenkli ve uyumlu olma, katkı sunma, sinerji üretme, proaktif olma, pozitif beden diline sahip olma, vizyon ve misyon sahibi olma vb. bunlardan bazılarıdır.
Bir de hırsızlar vardır ki, coşkumuzu alır götürürler bizi balon gibi söndürerek, yaşama sevinci ve heyecanımızı yerlere sererler. Bununla da kalmazlar, sağlığımızı ve kalitemizi de elimizden alarak, adeta süründürürler: Kin ve nefret duyguları taşımak, kızgın ve öfkeli olmak, katı – seçeneksiz düşünmek ve uygulamak, kibirli olmak, nedensiz korku üretmek ve ona esir olmak, gereksiz endişe ve kaygı taşımak, panik yapmak, tembel ve atalet sahibi olmak, üzüntülü – gam ve kasavet sahibi olmak, küskünlük ve kırgınlıkları alışkanlık haline getirmek, aşırı alıngan olmak, bencillik ve egoistlik, kıskançlık ve hasetçilik yapmak, şüphecilik, israfçılık, kavga ve tartışmaya eğilimli olmak, aşağılayıcı – rencide edici ve küçük düşürücü eylemlerde bulunmak, su-i zan beslemek, gıybet etmek, inatlaşmak ve iddialaşmak, had bildirmek, önyargılı olmak, yalan söylemek, sebepsiz ertelemek ve ihmalkar davranmak, kararsızlık ve ümitsizlik beslemek, aşırı telaşlı ve aceleci olmak, beden dilini olumsuz kullanmak, suçlayıcı dil kullanmak, soruna odaklanmak, aşırı hırslı olmak, nankörlük yapmak, sabırsızlık ve sebatsızlık göstermek, beceriksiz olmak, sahip olduğumuz değerlerin kıymetini hakkıyla bilememek, tedbirsiz ve dikkatsiz olmak, değişim ve dinamizme direnmek, aşırı kuralcı veya kuralsız olmak, bahane ve mazeret üretmek, aşırı işkoliklik, ayrıntıda boğulmak, aşırı mükemmeliyetçilik, ifrat ve tefrite düşmek, belirsizliklerde boğulmak, kurban rolü oynamak, reaktif davranmak, negatif etiketleme yapmak, güvensizlik yapmak, yetersiz bilgi ile hüküm vermek, ustalık ve profesyonellik rehavetine kapılmak, bunlardan bazılarıdır.
Coşkusuzluk, arkasından moralsizlik, hareketsizlik, ümitsizlik, yılgınlık ve pasiflik getirir. Eğer en kısa zamanda coşkusuzluk önlenip, kaliteli coşkuya dönüştürülemez ise, negatif eylemler birbirlerini hızla çağırarak kol kola girerler ve insanı tüketmeye başlarlar. Tükenmişliğin geri döndürülememesi ve bunu destekleyen hırsızların amip gibi çoğalması ise, depresyona kadar götürür. İşte o zaman konu benim uzmanlığımdan çıkarak, psikiyatrlarımızın tedavisine kadar gider. Muhtemelen de çok geç kalınmış olur. 
Asıl olan, coşkuyu ve onun arkadaşlarını kaybetmemektir. Nasıl olsa hekimler ve yeşil reçeteli ilaçlar var diyerek, coşku yerine hüzünü, ümitsizliği, hareketsizliği, pasifliği, tembelliği seçersek; yandı gülüm keten helva…..
Coşku önce kaybedilip, sonra aranacak bir davranış modeli değildir. Arabamızı sürekli yürütebilmek için, nasıl ki, yakıt depomuzu sürekli takip ederek tamamlıyorsak, coşku üretimi de bu mantığa uygun olmalıdır. Yakıt bittiği zaman yaşadığımız problemlerin aynısını, coşkumuz bittiği zaman da yaşarız. Dağın başında yakıt bittiğinde “bir kuşlukluk iş, nasıl bir kışlığa” dönüşebiliyorsa, problemler amip gibi çoğalabiliyorsa; coşku bittiği zaman da karşılaşacağımız problemleri önceden tahmin edebilmek oldukça zordur.
PEKİ, NASIL COŞKULU OLACAĞIZ? 
Öncelikle her yönümüzle her dakikamızda, güleryüzlü, tatlı dilli, heyecanlı, üretken, sevgi dolu, saygılı, mütevazi, ölçülü ve dengeli olarak, çevremize ve kendimize sürekli pozitif enerji ve sinerji üreteceğiz.
Sürekli okuyarak, çalışarak, üreterek, katkı sunarak, paylaşarak, iyilik yaparak, destek vererek, çevremize ve ülkemize ışık saçacağız.
Müziğin her türlüsü, sporun en uygunları, ölçülü ve dengeli eğlenme eylemleriyle kol kola girerek, coşkumuzun yakıtını sürekli dolu tutacağız.
Dost ve arkadaşlık portföyümüzü sürekli genişletmek için sevgi sermayesi hesabımıza sürekli para! yatıracağız.
Eşimize, dostumuza, çevremize değer vereceğiz. Anlam ve kalite üreteceğiz.
Grup etkinliği ve dinamizmine, grup aidiyetine önem vererek yalnızlıktan ve eylemsizlikten kurtularak, coşku ve heyecan üreteceğiz.
Yüksek kaliteli ve coşkulu bir hayatın yalnızca para ile ve sınırlı sayıdaki özelliklerle olmadığını, yüksek kaliteli ter ve emek istediğini unutmamalıyız.
Coşkuyu öncelikle kendimiz üretmeli, başkalarından beklememeliyiz. Onlar da bizden bekliyorsa, vay halimize…
Coşku ve yakın arkadaşlarını üzerimizde taşıdığımızda, metabolizmamızın mutluluk hormonları ürettiğini, hırsızların ise toksin ürettiğini asla unutmamalıyız.
Gülmek için mutlaka komedi filmi izlemeyi veya komedyenlerin gelmelerini beklememeliyiz. Her fırsatta ve her zaman diliminde gülme üretimini becerecek yeteneği kendimiz geliştirmeli ve uygulamalıyız. Fıkra anlatımı ve hayatın güzel yönlerini alarak komediye dönüştürme eylemleri buna yeterince yardımcı olacaktır.
Coşku üretimi şartlara bağlanmamalı, beklenmemeli, kovalanmamalı, ilhamının gelmesi gözetlenmemelidir. Bilfiil kendimizin sahip olduğu imkan, güç ve yeteneklerimizi pozitif anlamda kullanarak, coşku ve dinamizm üretebilme güç ve yeteneğimiz vardır. 
Hem kendi yaşamımızın daha kaliteli olması, hem de çevremizin ve dünyamızın daha kaliteli olması için, coşkumuzun ve onun yakın arkadaşlarının hayatımızın her saniyesinde bizimle birlikte olma zorunluluğu vardır. 
Yalnızca yaşamak değildir amaç… Herkes bir şekilde yaşıyor. Kimi sürünerek, kimi düşünerek, kimi kahrederek, kimi ümitsizce, kimi birilerine dayanarak…. Önemli olan, dimdik, coşku dolu, sağlıklı ve yüksek kaliteli, hayata anlam ve değer katarak, sevdiklerimizle paylaşarak, gelecek nesillere anlamlı ve yüksek kaliteli miraslar bırakarak yüksek kaliteli ve COŞKULU yaşayabilmektir.
Selam sevgi ve dualarımla… Allah’a emanet olunuz

Bayrağa Uzanan Eller Kırılsın

 

– Diyarbakır’da 2. Hava Kuvvetleri Komutanlığı bahçesindeki bayrağı indiren hain ellere ve onlara bu imkanı verenlere-

Sokakta bulmadık biz bu vatanı

Her karışında var bir şehit kanı

O kanla boyandı al bayrağımız

Uğruna fedâdır Türklüğün canı

***                                                                                                                                                                                             Vatansız olanlar ayakta durmaz

Devletsiz milletler itibar görmez

Yurdunu sevenler arkadan vurmaz

İncitmez, uğruna yerde yatanı

***                                                                                                                                                                                            Bayraklar kutsaldır yeri göklerde

Millette sevgisi yanar kalplerde

Aşkımız coşkumuz hep yüreklerde

Saygıyla hatırla gökte tutanı

***                                                                                                                                                                                              Bayrağa uzanan eller kırılsın

Bölmeye kalkandan hesap sorulsun

Haine gereken dersi verilsin

İncitme yazıktır şanlı atanı

***                                                                                                                                                                                                    Bizi bu hallere sokan utansın

Haini koluna takan utansın

Olana bigâne bakan utansın

Sokakta bulmadıkbayrak vatanı

***                                                                                                                                                                                                  Günü geldiğinde hesap sorulur

Hain bölücünün eli kırılır

Topuyla ilgili defter dürülür

Tarihe bir bak da Türklüğü tanı.