17.7 C
Kocaeli
Cumartesi, Temmuz 25, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 875

Hukuksuzluk Ülkesi Türkiye!

 

Anayasa Mahkemesi “hak ihlali” gerekçesiyle Balyoz Davası ile ilgili yeniden yargılamanın önünü açtı. Ergenekon Davası’nda esasa ilişkin karar geç yazıldı diye tutukluluk  süresinin uzamasından dolayı sanıklar salıverildi.

2007’den bu yana kamuoyunu meşgul eden onlarca dava, hayatlarının ırzına geçilen yüzlerce insan, çökertilen Türk Ordusu, yıkılan yuvalar, mezara konulan insanlar, öksüz bırakılan çocuklar saymakla bitmez…

Şimdi de 12 Eylül’ün bir numaralı sanığı 97 yaşındaki Kenan Evren’e müebbet hapis cezası!

Bunların yanında işlemeyen bir yargı sistemi, tıkanmış alt ve üst derece mahkemeler… Yıllarca süren davalar! Ülkeyi yönetenlerin yargıda “paralel çete” vurguları…

Gecikmiş adaletin, adalet olmaktan çıkması… Suç ve ceza arasındaki dengenin yitirilmesi. Hukukun ve adaletin, ideolojilere yenik düşmesi. Yargıya yakışmayan, savcı ve hakimler! Bunlara, malzeme üreten ve taşıyan kolluk kuvvetleri…

Bir de “Adalet Mülkün Temel”imiş! Gördüğünüz gibi yazıda ne çok ünlem, soru işareti ve üç nokta yanyana kullanmışım. Bu aslında, adalet ve yargı konusunda söylenecek çok lafımız olduğunun bir göstergesi. Ama çoğunluğu menfi düşünceler. Keşke aksi olsaydı. Türkiye’de hukuk ve adalet var diyebilseydim!

Türkiye, sadece Akp döneminde böyle bir hukuksuzluk yaşamadı. Hep böyle oldu. Belki de ancak bu dönem için hukuksuzluk ve adaletsizlik zirve yaptı diyebiliriz.

Hakimlik ve savcılık mesleğini, kasdi olarak menfaatleri uğruna kullananlardan ve emir alarak işlerini yapan bu insanlardan ki; iyilerini tenzih ederim, nefret ediyorum.

Bunlar Türkiye’yi tam bir “hukuksuzluk cehennemi”ne çevirdiler. Böylece insanlar göz yaşlarına boğuldular, sıkıntılardan hastalıklara düçar oldular, yoksullaştılar fakirleştiler! Ahirette nasıl bu insanların yüzüne bakabileceksiniz?

Allah; hukuksuzluk ve adaletsizlik yaratanların cezasını tez zamanda versin…

Topluma bir şekilde yansıyan ve haberdar olduğumuz dava ve yargılamaların dışında bilemediğimiz milyonlarca mağduriyet var. Bunların bir çoğu kişisel hak arama mücadelesi… Bunların sesi kim olacak? Cebinde, harç ve dava masraflarını ödeyecek parası olmadığı için hakkını aramaktan vazgeçen milyonlarca insanın ahını kim çekecek?

Türkiye hep bir hukuksuzluk ülkesidir. Birbirinden büyük adliye binaları yaparak adalet getiremezdiniz ve nitekim getirmediniz de! Birilerinin iyi niyetli çabaları var diye bu gerçek görülmezden gelinemez. Çöken Balyoz ve sanıkları salıverilen Ergenekon davaları ile hepimizi yakın zamanda meşgul eden yargılamalar bize bunu bir kez daha göstermiştir.

12 Eylül’ün sorumlusu tek başlarına Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya mıdır? Bu gün güç ve kudret ellerinde olsa onların önünde secde edecek adamlar şimdi arkalarından konuşup atmaktadır. Eğer suçlu arıyorsak, doğrular karşısında kavak ağacı gibi dimdik duramayarak, en hafif rüzgarda yere yapışanlardır.

Mağdur ve mazlum Türk Milleti, aile ocaklarında evlatlarına hep nasihat etmiştir: “Aman mahkeme kapısına düşmeyin!”. Bunun ne kadar doğru olduğunu, ömür yolunda kat ettiğimiz kilometreler sayesinde daha iyi anlıyoruz.

Türk Milleti’ni yönetmek üzere kollarını sıvayacak bütün insanlara tavsiyem: “hukukun üstün olduğu, adil yargılamanın süratle sonuçlandırıldığı ve güçlünün değil, haklının hakkının teslim edildiği bir Türkiye…” yaratmalarıdır. Benim için, önümdeki ideal budur!

 

 

Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu’na Yargısız İnfaz

0

 

Muhalefetin Cumhurbaşkanı adayı PROF. DR. EKMELEDDİN İHSANOĞLU hakkında konuşanların % 99’u onu tanımadan, bilgi sahibi olmadan ve araştırmadan konuşuyor. Zaten kendisinin en büyük şanssızlığı, dünyada ve İslam aleminde ne kadar çok tanınıyorsa, Türkiye’de o kadar az tanınmasıdır. Özellikle bazı CHP’li ve MHP’li arkadaşlar Sayın İHSANOĞLU hakkında ezbere, ön yargı ile eleştiri yapıyorlar. Dikkatinizi çekerim, İktidar sözcülerinden bir tanesi bile İHSANOĞLU hakkında  “şansı zayıf” deme dışında, bir tek olumsuz eleştiri yapabildiler mi?  Çünkü ezberleri bozuldu. Beklemedikleri bir adayla karşılaştılar ve ters köşe oldular.

Lütfen herkesin HÜRRİYET gazetesinin sitesinde 18.06.2014 tarihinde yer alan aşağıdaki yazıyı ön yargısız okumalarını rica ediyorum. Yoksa yapacağımız her eleştiri yargısız infaz olur. Bu da hem dinen, hem ahlaken doğru bir davranış olmaz.

PROF. DR. EKMELEDDİN İHSANOĞLU İLK KEZ KONUŞTU

CHP ve MHP’nin ortak cumhurbaşkanı adayı Ekmeleddin İhsanoğlu ilk kez konuştu.

İhsanoğlu’na CHP Meclis grubu içinden tepkiler geldi. Gelen eleştirilerin bir bölümü İhsanoğlu’nun “Atatürk ve Cumhuriyet karşıtı” olduğu şeklindeydi.

Cumhuriyet Gazetesi Ankara temsilcisi Utku Çakırözer’e “Atatürk düşmanlığı” iddialarına üzüldüğünü belirten İhsanoğlu, şunları söyledi:

ÇOK ÜZÜLÜYORUM

Bu tür değerlendirmelere çok üzülüyorum. Lütfen bunu yapan arkadaşlarımız geçmişime baksın. Türkiye Cumhuriyeti kurumlarında, hatta adında bizzat Atatürk yazılı kurullarda üstlendiğim görevlere baksınlar. Atatürk’ü, Cumhuriyet realitesini ve kazanımlarını inkâr etmek tamamen yanlıştır.

ATATÜRK TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NİN KURUCUSU

Atatürk istiklal mücadelesinin kahramanı ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu olarak tüm Türk milletinin gönlünde yer etmiş mümtaz bir şahsiyettir. Bunun aksini söylemek tarihin realitesine yakışmayan bir tutum olur. Fransa için Napolyon, ABD için George Washington neyse Türkiye için de Atatürk odur.

NE KUTSAMALI NE DE REDDETMELİ

Türkiye’de Atatürk meselesi gündeme geldiğinde yapılan şu: Bir kesim onu yargılıyor ve tamamen reddediyor. Bir kesim ise yarı Tanrı misali kutsuyor. Ne kutsamalı ne de reddetmeliyiz. Türkiye’nin bu tartışmaları çoktan aşmış olması lazım. Cumhuriyet’in 100. yılında tarihimizi objektif ve rasyonel olarak ele alabilmeliyiz.

AMAÇ DAHA İYİ DEMOKRASİ OLMALI

Türkiye artık modern bir toplum haline döndü. Demokrasisini daha iyi noktaya çıkarmak için büyük çaba içinde. Ben de günümüz meselelerini bu çerçeve içinde ele almanın en doğru yaklaşım olduğuna inanıyorum.

DİN VE SİYASET BİRBİRİNE KARIŞMAMALI

Din-siyaset ilişkisi düzenlenmesi gereken bir alandır. Bu ikisi arasındaki sınırın tayininde hep problemler olmuştur. Siyasi güçlerin din üzerinde baskı kurmaması gerekir. Benzer şekilde siyaset üzerinde din adına bir baskı da kurulmamalı. Bu durumların her ikisinin de başarısızlıkla neticelendiği örnekler hem İslam hem de dünya tarihinde mevcuttur.

ANADOLU DENİNCE GÖZÜMÜZ PARLAR

Babam da benim gibi siyasete uzak durmak isteyen bir kişiydi. İstiklal Marşımızın şairi Mehmet Akif’in en yakın arkadaşıdır babam. En güvendiği insanlardan biridir. Ülkesini seven, Anadolu’yu duyunca gözü parlayan biriydi babam.

HAMAMA GİREN TERLER

İhsanoğlu ile ilgili en merak edilen konu, Ak Parti’nin olası Cumhurbaşkanı adayı Başbakan Tayyip Erdoğan karşısında nasıl bir kampanya yürüteceği… İhsanoğlu, yakında Ankara ve İstanbul’da siyasi partiler ve basını kapsayan bir görüşmeler turuna çıkacak. Ardından yurt gezileri gündeme gelecek. “45 günlük bu yoğun tempoya hazır mısınız?” sorusuna İhsanoğlu şu yanıtı verdi:  “Hamama giren terler”

 

 

Azerbaycan Gezimizden İzlenimler -1

 

15-18 Haziran tarihleri arasında, 9. Kapadokya Şiir ve Sanat şölenini Azerbaycan’da gerçekleştirdik. Değerli arkadaşım sayın Ayşe Paslanmaz başkanlığındaki heyetimizle, Azerbaycan Milletvekilimiz Sayın Ganire PAŞAYEVA’nın ve ekibinin  konuğu olduk. Kültür Bakanlığı halk şairi ve Ürgüp FM yönetim kurulu başkanı sayın Ayşe Paslanmaz, ilk sekizini Nevşehir Kapadokya’da gerçekleştirdiği başarılı şölenlerinin 9. sunu Azerbaycan Milletvekilimiz Sayın Ganire PAŞAYEVA’ nın ev sahipliğinde Bakü-Gence ve Tovuz’a taşıdı.

Ekibimizde çok değerli şair ve yazarlarımız vardı. Heyet başkanımız Ayşe Paslanmaz (Nevşehir), Ünlü şairimiz: Cemal Safi (Ankara), Cemal abinin asistanı Gül Demirbilek hanım, Dr. Nedim Uçar (Eskişehir),  Harika Ufuk (Adana), Gülten Ertürk (Ankara), Mehmet Metin Baş (Soma), İbrahim Şaşma (Karaman), Bolat Ünsal (Antalya), Hüseyin Poyraz (Antalya), Yunus Kara (Düzce), Muhsin Durucan (İstanbul), Yusuf  Dursun (İstanbul), Kerkük’ten Dr. Şemseddin Kuzeci ve bendeniz Yrd. Doç Dr. Süleyman Coşkuner (Burdur).

Aynı gün öğleden sonra kafilemizi Bakü Havalimanında Azerbaycanlı kardeşlerimiz sıcak bir şekilde karşıladılar. Önceden planlanmış olan New Bakü adlı otelimize geçtik. Yerleşmemizi tamamlamamızın arkasından Ganire hanım tarafından özenle hazırlanmış yoğun bir programa başladık.

Öğle yemeği için Sungayıt’ ta TURAN restoranta geçtik. Ganire hanım ve ekibinin de katılımıyla, hoşsohbetler içerisinde ilk yemeğimizi afiyetle yedik. Yemek konusunda hiç yabancılık çekmedik. Adeta kendi memleketimizde gibiydik.

Yemekten hemen sonra İlk programın yapılacağı, Bakü’deki oldukça görkemli olan kültür sarayına geçtik. Tıklım tıklım vatandaşlarımızla dolu ve coşkulu bir şekilde programımızı  gerçekleştirmeye başladık.  Başkanımız sayın Ayşe Paslanmaz ve Azerbaycanlı bir kardeşimizin sunumu ile, hem bizler hem de Azerbaycanlı kardeş şair, yazar ve sanatçı kardeşlerimiz sahne aldık. Azerbaycan’ın ünlü şair, sanatçı ve edebiyatçılarıyla birlikte, ekibimizin tüm katılımcıları  tarafından sunulan çok  anlamlı eserlere ve güzelliklere şahit olduk.

Azerbaycan’ın ünlü sanatçısı Sayın AZERİN, Sayın İlham ASKEROĞLU ve Nuriye Hüseyinoğlu hanımın başta oldukları, birçok sanatçının sunum yaptığı, güzel ve anlamlı müziklerini dinlemek bizleri ve katılan herkesi mest etmişti. Ekibimizdeki bütün arkadaşlarımız, Azerbaycan’lı sanatçı kardeşlerimizle dönüşümlü olarak sahne aldılar ve sunumlarını başarı ile gerçekleştirdiler. Bu güzel mekandaki birlikte ortaya koyduğumuz, şiir, edebiyat, müzik ve sanat gösterilerinden alınan memnuniyet, izleyicilerin yakın ilgisi, desteği ve alkışı ile ortaya konulmuştu.

Bu esnada ekibimizden bazı arkadaşlarımızın, daha önceki yıllardan tanıştığı Azerbaycanlı kardeşlerimizle yeniden görüşmelerindeki heyecan, coşku,  lezzet ve muhabbet  görülmeye değerdi.

Program sonrası, hiç vakit kaybetmeden güzel bir mekana akşam yemeğine geçildi. Yemekle birlikte sohbet ve muhabbete doyum olmuyordu. Zira sayın milletvekilimiz Ganire hanım ve onun ekibi bizi hiçbir zaman yalnız bırakmıyor ve çok yakından ilgileniyorlardı. Hepsinden Allah razı olsun.

Akşam yemeğinden sonra geç vakitlerde otelimize döndük ve istirahate çekildik. Zira yarın yine dopdolu ve yoğun bir program bizi bekliyordu.

İkinci gün oteldeki sohbet ve muhabbet dolu neşeli kahvaltımızdan sonra, Ganire hanım ve ekibinin eşliğinde Bakü’nün gezilmeye değer milli ve manevi konularda ağırlığı olan devlet mezarlığı, Türk Şehitliği, önemli sanat eserleri, Azerbaycan yazıcılar birliği vb. yerler ziyaret edildi. Bu ziyaretler sırasında ev sahipleri tarafından ekibimize gösterilen ilgi ve sevgi görülmeye değerdi doğrusu…

Öğlen yemeği için şehrin güzel bir restoranında mola verdik. Yöresel yemeklerin ağırlıkta olduğu, coşkulu ve bol sohbetli yemek molamızdan sonra, Azerbaycan sanat ve edebiyatı için büyük önem arz eden 80’li yaşlardaki emekli milletvekili ve sanatkar şahsiyet Vagıf SAMEDOV’u evinde ziyaret ettik. Değerli büyüğümüz ve ünlü şairimiz sayın Cemal SAFİ        ile sayın Samedov’un muhabbeti, bilgi alışverişi, sanat ve kültür alanında yapılan sohbet ve muhabbetin bitmesini hiç birimiz istemedik. Aynı zamanda evin sahibesi tarafından ekibimize gösterilen izzet ve ikramdan bahsetmemek haksızlık olurdu.

Akşam programımızın hazırlığı için otelimize geçtik. Zira çok lüks bir otelin özel bir restoranında akşam yemeği, ardından kültür ve sanat programının icrası bizleri bekliyordu.

İkinci akşamdaki programımızın sunuculuğunu yine ekip başkanımız Sayın Ayşe PASLANMAZ hanımefendi gerçekleştirdi. Şiirler okundu, müzikler yapıldı, dost ve arkadaşlıklar ilerletildi. Sayın milletvekilimiz ve ekip başkanımız tarafından hazırlanan plaketler, onur belgeleri ve hediyeler ilgili katılımcı ve sunumculara takdim edildi. İlham Askeroğlu yönetiminde topluca söylenen Ahmet CEVAT tarafından çok anlamlı ve değerli bir şekilde kaleme alınmış olan “ÇIRPINIRDIN KARADENİZ” türküsünün yansımalarını herkesin görebilmesini çok isterdim.

Oldukça yoğun geçen bir günün geç saatleri olmasına rağmen, her nedense hiç yorgunluk hissetmemiştik. Ertesi günü kahvaltıdan sonra 500 km. mesafedeki Gazi şehir Gence’ye karayolu ile hareket vardı. Buraların düşman cephesine yakın olması, milli ve manevi hassasiyetlerinin daha çok olması sebebiyle, daha büyük bir önem arz ediyordu. Üstelik, milletvekilimiz Ganire Paşayeva’nın memleketi Tovuz, Gence’ye 70 km. mesafede idi.

Dilerseniz, son iki günlük ve daha önemli olan ziyaretimizi ve yansımalarını diğer bir yazımızda ele alalım.

Selam sevgi ve dualarımla… Allah’a emanet olunuz…

 

 

‘Girişimciler, sınırsız dünyanın en etkili ve en güçlü ordularıdır.’ Onlar toplumları silahlarıyla değil, ürün ve hizmetleriyle değiştirirler.’

 

GİRİŞ:

21. yüzyılda girişimcilik daha da önem kazanmıştır. Mevcut şartlar onu gösteriyor ki, gelecekte iktisadî hayatın anahtar kelimesi ‘girişimcilik‘ olacaktır. Çünkü bütün dünyada sosyal, siyasî, kültürel ve bilişim teknolojisi alanında büyük bir değişim ve gelişim yaşanmaktadır. Girişimci de, bu değişim ve gelişim hamlesini doğru okuyabilen ve doğru yorumlayabilen, ticarî faaliyetlerine bunu yansıtabilen kişi olacaktır.

Ticaret var olduğundan beri girişimci ve girişimcilik vardır. Fakat girişimcilik; farklı zamanlarda, farklı biçimlerde ortaya çıkmış ve bu yönüyle de farklı tanımları bünyesine katmıştır. Mesela; 1934 yılında Schumpeter girişimciyi; ‘Yenilikler yapabilen ve denenmemiş teknolojileri geliştiren kişidir.’ Diye tarif ederken, 1975 yılında Shapero, girişimciyi; ‘Sorumluluk alan, teşebbüs eden, sosyal ve ekonomik mekanizmaları organize eden ve iflas riskini göze alabilen kişi‘ olarak nitelemiştir.

Bütün bunlar bizlere girişimciliğin yaşayan, kendini sürekli olarak yenileyen, öncekiler üstüne eklenerek gelen bir kavram olduğunu işaret etmektedir.

Yaşadığımız yüzyıl, girişimciliğin yanında başka önemli bir kavramın daha anılmasını gerekli kılmıştır. O kavram, ‘ahlak‘tır. Ekonomi hayatına ve iş dünyasına ahlaklı girişimcilik, bir hayat biçimi olarak sunulmalıdır.. Ahlaklı girişimciliğin ön gördüğü anlayış; temelleri hak, adalet ve dürüstlük bağlamında ele alınması ve değerlendirilmesi gerekli olan ekonomik bir olgudur.

ŞÜKRÜ ALKAN

İGİAD İktisadî Girişim ve İş Ahlakı Derneği Yönetim Kurulu Başkanı

Oğuz Çetinoğlu: Sorulara geçmeden önce, ‘Girişimciler‘ olarak adlandırdığınız müteşebbis iş adamları hakkında genel bir değerlendirme lütfeder misiniz?

Prof. Dr. Nazif Gürdoğan: Dünyada ekonomik ve kültürel gelişmenin öncüleri, teknolojik gelişmeleri yakından tâkip eden, yenilik yapmasını bilen girişimcilerdir. Girişimciler ürün, hizmet ve bilgi akışında, sınırların önemini yitirdiği yüzyılın yeni fatihleridir. Ülkelerden daha çok kültürlerin savaştığı yeni yüzyılda, girişimcilerin en güçlü ve en etkili silahları, onyıllar içinde oluşan markalarıdır.

Girişimcilerin gücü, mükemmeli arama yolunda, gelen günlerini, geçen günlerinden daha verimli kılmalarından kaynaklanır. Girişimcilerin dünya pazarlarında ürün ve hizmetlerine sağlam bir yer tutabilmeleri için, Uzak Doğu Ülkeleri maliyetlerinde ve Avrupa Ülkeleri kalitesinde üretim yapmaları, değişmez stratejileri olmalıdır. Kusursuz ürün ve hizmet üreten girişimciler, dünyayı pasaportsuz dolaşırlar.

Çetinoğlu: Girişimciliği nasıl târif ediyorsunuz?

Prof. Gürdoğan: Girişimcilik ekonomik, siyasî ve kültürel hayatın sürükleyici gücüdür.

Çetinoğlu: Türkiye’de girişimciliği nasıl değerlendiriyorsunuz?

Prof. Gürdoğan: Türkiye’de girişim kültürünün yoksulluğu kaynak yetersizliğinden daha çok üretim güçsüzlüğünden kaynaklanmaktadır. Üretim güçsüzlüğünü gidermede belirleyici olan, doğal kaynakların zenginliği değil, insan kaynaklarının zenginliğidir. Türkiye’nin girişimci insan gücü yetersiz olduğu için ürün, hizmet ve bilgi üretmedeki darboğazlar giderilemiyor.

Çetinoğlu: Tavsiyeleriniz nelerdir?

Prof. Gürdoğan: Türkiye’de girişimcilik ve girişim kültürünün geliştirilebilmesi için tarım, sanayi ve hizmetlerde faaliyet gösteren özel veya kamu, bütün kurum ve kuruluşların hem merkezî hem de mahallî yönetime dayalı bir ağ biçiminde teşkilatlanmaları gerekir. Bütün kurum ve kuruluşlar hem merkezî ve büyük, hem mahallî ve küçük, hem de tek değil, çok liderli bir yönetim ve teşkilatlanma biçimini benimsemezlerse, Türkiye’de girişimcilik ve girişim kültürü geliştirilemez ve üretim güçsüzlüğü giderilemez.

Ağ biçiminde millî ve milletlerarası ölçekte teşkilatlanma, değişik ülkelerin işletmelerini farklı oranlarda ortak oldukları bir şemsiye kurum altında kaynaştırmanın, globalleşen dünyada en başarılı yoludur.

Çetinoğlu: Girişimcilik ve risk alma ilişkisinden söz eder misiniz?

Prof. Gürdoğan: Her alanda güzel işlere, güzel girişimciler öncülük yapmazlarsa, Anadolu’nun pek çok şehrinde olduğu gibi, işsizliği ve yoksulluğu ortadan kaldırmak, göçü tersine çevirmek, ekonomik ve kültürel boyutlarıyla hayatı zenginleştirmek mümkün değildir. Güzelliği en büyük sermaye bilen Anadolu girişimcileri, mahallî ürünlerini bir dünya markası hâline getirmişlerdir. Osmanlı coğrafyasında bâzı temel ürünler deyince, akla ilk önce Anadolu şehirleri gelir. Bursa gibi pek çok Anadolu şehri dünya ile bütünleşmiştir.

Girişimci sermaye peşinde değil, güzel iş peşindedir. Güzel iş yapan sermaye aramaz, sermaye onu bulur. Girişimcinin sermayesi güzelliğidir. Güzel işlere odaklananlar, dünyanın her yerinde mıknatıs gibi, sermayeyi kendilerine çekerler. Dünyanın neresinde olursa olsun, sermaye getiri arar. Güzel işin, kendisi gibi, getirişi de güzel olur. Güzellik, getirinin olduğu kadar açıklığın da en büyük güvencesidir.

Çetinoğlu: Türk girişimcilerinde bu özellikler var mı?

Prof. Gürdoğan: Anadolu insanı güzeldir, ekonomik, siyasî ve kültürel, hangi alanda olursa olsun, güzel işleri yapar. O güzelliğine güvenir, güzellik için hayatını ortaya koymaktan çekinmez. O güzellik alır, güzellik satar. Onun hayatının hiçbir boyutunda çirkinliğe yer yoktur.

Güzel işleri bulanlar, yenilik yapmasını bilenlerdir.

Risk almasını bilmeyenler, yenilik yapamazlar.

Yenilik sürekli eğitim gerektirir.

Yenilenmeyen güzelleşmez.

Çetinoğlu: Risk oluşturan problemler nelerdir?

Prof. Gürdoğan: Her kuruluş yatırım yapmadan önce, sermayesini bağlayacağı alanla ilgili ayrıntılı bir proje hazırlamak zorundadır. Projesiz yatırım yapılmaz.

Girişimcilerin sınırlı bir ömrü vardır, onların ömürlerini istenildiği kadar uzatmak mümkün değildir. Ancak gönüllerinde yatan yatırım projelerini gerçekleştiren girişimciler, isimlerini öncülük yaptıkları kuruluşlarla ölümsüzleştirirler. Kuruluşların ömürleri de bugünden geleceğe yaptıkları kalıcı yatırımlara bağlıdır. Sürekli yatırım yapmayan kuruluşlar, iş dünyasındaki hızlı gelişmelerin gerisinde kalırlar. Her gün yeniden başlayan yarışa ayak uyduramayan kuruluşlar, uzun ömürlü olamazlar.

Çetinoğlu: Verimlilik konusunda neler söylemek istersiniz?

Prof. Gürdüğan: Yatırmışız işletme, projesiz de yatırım olmaz. Projeler işletmelerin başarısının güvencesidirler.

Proje hazırlama gibi, proje değerlendirme de çok boyutlu bir araştırma ve inceleme gerektirir. Bir proje hazırlanırken ve değerlendirirken, yatırım konusu, ekonomik, teknik, finansla ve pazarla ilgili olumlu ve olumsuz yönleriyle enine ve boyuna ayrıntılı olarak incelenir. Bunun için, proje hazırlama ve değerlendirme, devam eden bir süreçtir. Proje her aşamada eleştirel bir gözle hazırlanır ve değerlendirilir.

Bir projenin uygunluğu, üretimde yararlanılan girdilerle elde edilen çıktıların değerlerine bağlıdır. Projelerin başarılı olabilmesi için, sağladığı gelirlerin, yol açtığı giderlerden daha fazla olması gerekir. Gelirleri giderlerini karşılamayan projeler, büyük zararlara yol açarlar. Başarılı işletmeler, dostlar yatırım yaparken görsün diye, yatırım yapmazlar.

Projesiz yatırım yapan işletmeler, pusulasız gemilere benzerler. Nereye gideceklerini bilmedikleri gibi, nasıl bir yere ulaşacaklarını da bilemezler.

Çetinoğlu: İç dinamikler-dış dinamikler dengesi nasıl olmalıdır?

Prof. Gürdoğan: Kurum ve kuruluşların olduğu kadar, şehir ve ülkelerin başarısı da, dış dinamiklerden daha çok iç dinamiklerden kaynaklanır. Dünyanın hiçbir yerinde başarı veya başarısızlık kendiliğinden ortaya çıkmaz. Bir ülke veya kuruluşun başarısının olduğu gibi, başarısızlığının da köklü sebepleri vardır. Bütün kurum ve kuruluşlarıyla birlikte ülkeleri çökerten düşmanlar dışarıda değil, içeridedir. Kuruluşlar, korku ve düşman üreterek, başarısızlığın sorumluluğunu başkalarına yükleyemezler.

Ülkelerin gelecekteki başarısı, geçmişte ekonomik ve kültürel alana yaptıkları yatırımlardan kaynaklanır. Su toprak için nasıl hayat kaynağı ise, yatırım da ekonominin güç kaynağıdır. Susuz toprakların çoraklaştığı gibi, yatırımsız ekonomiler de fakirleşir. Bütün toplumlarda, değerlendirilemeyen zenginlik gibi, giderilemeyen fakirlik de en büyük ve en önemli çöküntü kaynağıdır. Bir ülkede yatırımlar, toplumun tasarruf yeteneği ile girişimci gücünün en somut göstergeleridir.

Çetinoğlu: İşletmelerde yatırım yönetimi nasıl olmalıdır?

Prof. Gürdoğan: Kuruluşların ürün, hizmet ve bilgi üretiminde kusursuzluğu yakalamalarında, yatırım projelerinin hazırlanması, değerlendirilmesi ve uygulanmasının vazgeçilmez bir yer ve önemi vardır. Çünkü yatırımlar hem işletme, hem de genel ekonominin odak noktasını oluştururlar. Yatırımlar çarpan ve çoğaltan etkileriyle ekonomik, siyasî ve kültürel hayata büyük bir hareketlik kazandırırlar.

Çetinoğlu: Verimli yatırımın olmazsa olmazları da olmalı…

Prof. Gürdoğan: Verimli bir yatırım için pazarı araştırma, kuruluş yerini belirleme, üretim teknolojisini seçme, uygun kapasiteyi hesaplama, toplam yatırım tutarını bulma ve kârlılığı ölçme sağlıklı verilerle yapılmalıdır.

Çetinoğlu: Bir de ‘ortaklıklar‘ konusu var…

Prof. Gürdoğan: Malezya’dan Kanada’ya, Senegal’den Norveç’e ülkelerin ekonomik, siyasî ve kültürel alanlardaki başarıları, dünya pazarlarında aranılan ürün, hizmet ve bilgi üretme güçlerine dayanır. Tasarruf kültürü ve ortaklık bilinci, üretim gücünü büyütmenin ana dinamikleridir. Yardımlaşma ve dayanışma dünyasına yeni boyutlar kazandırmayan ülkelerin, kurum ve kuruluşları, üretim güçsüzlüğünün üstesinde gelemedikleri gibi, ithalatçı olmaktan da kurtulamazlar.

Anadolu’da ‘Bir elin nesi var, iki elin sesi var‘ denilir. Kurum ve kuruluşlar da, birden fazla ortağın bir araya gelmesinden doğan güçle ayakta kalırlar. Kuruluşların canlılığı, ortaklık yapmasını bilenlerin doğurduğu sinerjiden kaynaklanır. Paylaşma kültürü, sinerji doğurmasını bilenlerin elinde zenginleşir. Paylaşmasını bilenlerin kurduğu ortaklıklarda, iki kere iki, her zaman dörtten daha büyüktür.

Türkiye ulaştığı milyonlarca metrekarelik seramik ürünleri üretim kapasitesiyle, dünyanın yedinci büyük üreticisi konumuna gelmiştir. Türk işletmeleri gerçekleştirdikleri üretimin yarısına yakınını dünya pazarlarına ihraç ederek, Türkiye’yi, seramik ürünleri ihracatında, dünyanın ilk beş ülkesinden biri konumuna getirdiler.

Dünya pazarlarına açılarak, sürekli ihracat hacmini geliştiren kuruluşlar, döviz kurlarındaki değişmelerden etkilenmezler. Dünya pazarlarına açılmak, üretim, finansman ve pazarlama stratejilerinde sürekli yenilik yapmayı gerektirir.

Çetinoğlu: Rekabet üstünlüğü nasıl sağlanır?

Prof. Gürdoğan: Çin ve Hindistan gibi ülkelerin işletmeleri karşısında Anadolu işletmelerinin rekabet üstünlüklerini koruyabilmeleri, üretimde maliyetlerini düşürücü, ürün ve hizmetlerinin de kalitesini artırıcı bir strateji izlemelerine bağlıdır.

Mülkiyetin geniş tabana yayıldığı kuruluşların, kurumsallaşma çalışmalarına ağırlık vermeleri gerekir. Çok ortaklı kuruluşlar, az ortaklı kuruluşlardan çok daha şeffaf, çok daha ilkeli, çok daha kurumsal olmak mecburiyetindedirler.

Ortaklık dünyasında, ortak akıldan yararlanma başarılı yönetimin temelidir.

Ortak akıl problem değil, çözüm üretir.

Çözüm üretmeyen, mazeret üretir.

Prof. Dr. NAZİF GÜRDOĞAN:

Eskişehir’de 1945 yılında doğdu. Üniversite eğitimini İstanbul Teknik Üniversitesi’nde Makine Mühendisliği alanında yaptı. İşletme İktisadı Enstitüsü’nün uzmanlık programını 1968 yılında tamamladı. Devlet Planlama Teşkilatında 1972’ye kadar uzman olarak çalıştı. Bu arada bir yıl İngiltere’de incelemelerde bulundu. Erzurum Atatürk Üniversitesinde akademik çalışmalara 1972’de başladı. Doktora çalışmasını 1975’te tamamlayan Gürdoğan 1987’de doçent, 1994’te profesör oldu.

Değişik üniversitelerde öğretim üyeliği yaptı. Özel ve kamu kuruluşunda üst düzey yönetici olarak çalıştı. Mavera Dergisi’nin kurucuları arasında yer aldı. Evli ve üç çocuk sahibidir.

İşletmelerle bağlarını koparmadan, Maltepe Üniversitesi’nde öğretim üyeliğine ve çeşitli basın yayın organlarında köşe yazarlığına devam etmektedir.

Gürdoğan’ın yayınlanmış kitapları:

1-Üretim Planlamasında Doğrusal Programlama: SBF Yayını. (Ankara 1981), 2-Proje Değerlendirme Yöntemleri: DPT Yayım. (Ankara 1987), 3-Hicazdan Endülüs’e: İkinci Baskı, İz Yayıncılık (İstanbul 1993), 4-Teknolojinin Ötesi: 1985 Yazarlar Birliği Fikir Ödülü. Üçüncü Baskı. İz Yayıncılık. (İstanbul 2003), 5-Kültür ve Sanayileşme / Konuşmalar: İz Yayıncılık. (İstanbul 2003), 6- İşletmelerde Yatırım Yönetimi: MÜSİAD Yayını (İstanbul 2004), 7- Kirlenmenin Boyutları: Üçüncü Baskı. İz Yayıncılık. (İstanbul 2006), 8- New York’tan Los Angeles’a Yeni Roma: İkinci Baskı. İz Yayıncılık. (İstanbul, 2006), 9- Günler Akarken Çağın Ritmini Yakalamak: İkinci Baskı, İz Yayıncılık. İstanbul 2006), 10- Görünmeyen Üniversite: Altıncı Baskı. İz Yayıncılık. (İstanbul 2008), 11- Zamanı Aşan Şehirler: 1994 Yazarlar Birliği Gezi Ödülü. Üçüncü Baskı. İz Yayıncılık. (İstanbul, 2008). 12- Girişimcilik ve Girişim Kültürü: Genişletilmiş İkinci Baskı. İGİAD İktisadî Girişim ve İş Ahlakı derneği. (İstanbul, 2008)

 

 

 Oğuz Çetinoğlu, Prof. Dr. Nazif Gürdoğan

Oğuz Çetinoğlu, Prof. Dr. Nazif Gürdoğan

Ankara, Bağdat Olmamalıdır!

 

Dünyada küreselleşmeye tepki olarak yükselen milliyetçiliği hesaba katmayanlar, milli menfaate şaşı bakanlar, millet gerçeğine yabancılaştıklarından etnik ve mezhep temelli yaklaşımları aşamazlar. Bundan dolayı milletleşmemiş topluluklar etnik ve mezhep çatışmalarının dışına zor çıkarlar. Zihinlerinde milletleşmeye ters bakanlar ve gençlik yıllarında bu yolda şartlandırılanlar, etnik ve mezhep odaklı ezberi bir türlü terk edemezler. Bundan dolayı Hatay’ın Reyhanlı ilçesinde ölen vatandaşlarımızın Sünni mi yoksa alevi mi olması bazıları için merak konusu olur. Oysa mezhebi ne olursa olsun ölen vatandaşımız için acı duyarız. Bizim geleneğimizde insanlarımızın mezhebi ile uğraşmak yoktur. Hele Anadolu Aleviliğini Şiilik gibi gören çarpık zihniyet kendi kültürü ile de çelişir.

Irak’taki yanlışları daha da artan bir şekilde Suriye’de tekrar ediyoruz. Türkiye Cumhuriyetinin dış politikasında da Sünnici ve Şiici bir saplantı geleneği yoktur. Ancak mevcut iktidar döneminde taassup derecesine varan bir Sünnici bakış, Türkiye’ye itibar kazandırmamış; tersine kaybettirmiştir. Mezhepler üstü kalmakla Türkiye samimi, itibarlı ve gerçekçi bir arabulucu rolü oynayabilirdi. Ancak bu yapılmadı. “Ortadoğu’yu biz dizayn ediyoruz“, “Yeni Osmanlıcılık“, “Sıfır Sorun“, “İslamın liderliği” gibi duygusal ve gerçekçi olmayan politikalarla Türkiye’yi yalnızlaştırdık. Çevremizde yeni Afganistanların ve Filistinlerin doğuşunu hazırladık.

Son Musul Konsolosluğunun işgali, bazılarının lider Türkiye hayalini belki biraz sarsmıştır. Ortadoğu’yu şekillendiren lider Türkiye; ne idüğü belirsiz, onun bunun oyuncağı ve kiralık malzemesi olan bir takım terör örgütleri ile işbirliği yapmamalıydı. Her İslam’ı kullanan örgütle bir araya gelinmez. Hele onlara yardım eden, hastanelerinde yüzlerce teröristi tedavi eden, Irak Eski Cumhurbaşkanı Yardımcısı Haşimi’yeSünnidir diye kol kanat geren Türkiye,karşılığında IŞİD’i kutlayan bir eski siyasetçiyi karşısında buluverdi. Bu zat yüzünden Bağdat yönetimi ile aramız açılmıştı.

IŞİD kullanılarak Irak’ın yeni haritası son şekline kavuşturuluyor. Burada Türkmenler en zarar eden gruptur. Vatanlarından sürülüyorlar, malları ve mülkleri peşmergelere peşkeş çekiliyor. Üstelik Türkmenler Barzani’ye yönlendiriliyor.  Milliyet ve milli kimliği inkar edenler Ortadoğu’da hep açık düşmüşlerdir.

Ortadoğu’da Müslüman Müslümanla çatıştırılıyor. Eğer aynı din dairesi içerisinde olabilme şuuru yeterli olabilseydi bu çatışmalara gerek kalmayabilirdi. Irak’ta son olaylarda 31 Türk şoförü rehin alınmıştı. Bunların milliyeti ve tabiiyeti esas olduğu için kimse kaçının Kürt, ne kadarının Zaza, ne kadarının şu veya bu etnisiteyedahil olduğunu araştırmaya gerek görmedi. Ama bizim sivri akıllılar hep farklılıkları yüceltmek ve etnik taassubu ayağa kaldırmayı demokratikleşme zannettikleri için içeride kısır tartışmaların dışına çıkamadık.

Irak ve Suriye’deki gelişmeler gerçekleri görmemize yardımcı olmalıdır. Önemli milli kurumlarla oynamayı onların içini boşaltmayı ve onlar üzerinde kumpaslar kurarak dış tehlikeler karşısında direnci kırmak, caydırıcı olamamak herhalde makbul bir şey değildir. Irak’ta Bağdat kuvvetleri Bağdat’tan, daha doğrusu büyük patrondan aldıkları emre uyarak çatışmadan geriye çekildiler ve üçe bölünmüş Irak haritasını tamamlıyorlar.

Dış müdahalelere, dıştan kumandalı kumpaslara açık olursanız yarın Ankara’yı da Bağdat haline dönüştürürsünüz. Aynı üzücü örneklerle ileride karşılaşmak herhalde başarılı bir politika olamaz. İç politikada kısır tartışmalar ve Yeni Türkiye adı altındaki tasfiyeci politikalar, devlete yeni yön çizme merakı terkedilmelidir. Türkiye basit bir Üçüncü Dünya ve Afrika ülkesi değildir. Eğer başarılı ve caydırıcı bir devlet olmak istiyorsak yanlış örnekler seçmeyelim. İsrail, Rusya, Almanya ve Amerika gibi ülkeler bu konuda bize örnek olmalı, milli menfaatlerin nasıl korunacağını bazılarımıza öğretmelidir. Ankara, ileride Bağdat olmaya özenmemelidir.

 

 

Sorunlarını Bilmeyen Halk !

 

Gün geçmesin ki; Türkiye’nin ve Türk Milletinin başına, bir sorun çıbanlaşarak patlamasın…

Ne yazık ki; başımızdaki meselelere ancak yüzümüzü çarpınca bakabilen ve esaslı bir çok sorunundan haberdar olmayan bir halkız…

Bu sebeple, sorun ortaya çıkınca, tavşanın gözüne fener sıkılması gibi donup kalabiliyoruz!

Musul Başkonsolosluğu’muzun işgali, gönderinden bayrağın indirilmesi ki; bu son hafta da ikinci kez oluyor ve başkonsolos dahil 49 kişinin rehin alınması karşısında, halk olarak şaşkın vaziyetteyiz.

Oysa ki; Türk halkına kalkıp sorsanız, sorunlarınız nedir diye, birçoğu size “pkk ve terör” der geçer. Halbuki hiç öyle değildir! Bunu da en iyi şekilde, Musul’da gelişen olaylar sebebi ile görüyoruz.

Bana sorarsanız, Türkiye’nin en büyük sorunu, halkın Türkiye’nin temel meselelerinden habersiz oluşu ve daha doğrusu eğitim ve medya yolu ile habersiz bırakılışıdır.

Bu habersizlik, aşırı bir güven ve onun sonucunda tedbirsizlik getirmektedir.

Türkiye’nin en temel sorunu ise ülke topraklarına, hristiyan odaklı küresel güçlerce el konulmak istenmesidir.

Tarih içindeki geri çekilişimize bakılırsa, bu güçler çok başarılı olmuştur. Son direnç noktamız, Türkiye Cumhuriyeti devleti ve onun sınırlarıdır.

Bu sınırların yok edilmesi ve üzerinde yaşayan insanların hristiyanlaşması için, Cumhuriyet’in ilanından bu yana işbirlikçi hainler eli ile isyanlar çıkartılmakta ve misyonerlik faaliyetleri yürütülmektedir. İsyanların son versiyonu iseyahudimi, kürtmü, ermenimi, süryanimi, yezidimi olduğu net anlaşılamayan “PKK”dır.

Ancak amaç sadece isyan çıkararak ülkeyi bölmek değil, Türk milletinin sosyolojik yapısını bozarak, asimile etmektir. Onun içinde diğer bölücüler “36 etnik parça” söylemini  geliştirmiş ve epeyce yol almışlardır.

Bütün bunlar olmadan öncede, Türk siyaseti küresel güçlerce ele geçirilmiş ve siyaset eliyle bürokrasi işgal edilmiştir. Siyaset ve bürokrasinin düşman güçlerce ele geçirilmiş olması, hukuk düzeninin istedikleri şekle girmesine neden olmuş ve sermaye büyük yoğunlukla bu şer güçlerin etrafında toplanmıştır. Bu sorun değilmidir?

İşin devam eden halkası ise, Osmanlı – Türk Devleti’nin çekildiği topraklarda küresel, milli, dini ve siyasi Türk varlığının yok edilmesi projesidir.

Onun için Musul Başkonsolosluğu’nun basılması hadisesi bununla ilgilidir. Irak Türkmeneli’nde Türk varlığı yok edilmek istenmektedir. Bu nedenle Türkiye, Musul’dan çekilmeye zorlanmaktadır. Musul ekseninde olaya bakarsak, oradaki tek diplomatik misyon, bizim konsolosluğumuzdur. Öyleyse olay, doğrudan Türkiye Cumhuriyeti’ne ve Barzani peşmergesinin kucağına itilen Irak Türklerine yöneliktir.

Buradan bakarsak, Işid’in arkasında küresel güçlerin olduğunu ve Işid’in küresel güçlerin talimatı olmadan hareket edemeyeceğini, Işid’in amaçlarından birinin Barzani, Talabani ile birlikte Irak’tan Türk varlığını temizlemek olduğunu ve bu politikalarının Nuri El Maliki’nin yaptıkları ile kesiştiğini; rahatlıkla söyleyebiliriz. Varacağımız sonuç ise, bugünkü Türkiye’nin, Irak’ın yaşadıklarından bir önceki dönem içinde olduğudur.

Türkiye açısından vahim olan diğer bir nokta ise, olay karşısında Türkiye’nin büyük bir devlet gibi davranamamasıdır. Özel harekatçılara ve başkonsolosa “tek kurşun atmayın ve teslim olun”denilmesi iddiaları ise hepimizin gelecek açısından dehşete düşürecek iddialardır.

Tabii şimdi bunlar başımıza gelince konuşuyor ve düşünüyoruz. Aslında Irak ve Suriye coğrafyasından Türkleri ve Türk varlığını temizleme projesi yüzyıldır sürüyor. Unuttunuz mu askerimizin başına çuval geçirilişini? Biz bütün bu olanlara karşı hem sessiz hem de habersiz kaldık. O insanların yani Türkmenlerin sadece Türk oldukları için bu projenin mağduru olduklarını halen kabul edemiyoruz.

Bu halkayı genişletirsek; Kıbrıs Türklerinin geleceği meçhuldür. Rodos ve 12 Ada’daki Türk varlığını bir kenara bıraktık şimdi de Ege’deki adalarımızın işgaline göz yumuyoruz. Batı Trakya Türkleri Yunanistan’ın elinde inim inim inliyor. Bulgaristan Türkleri ise diken üstünde. Kırım’ı Rusların ilhak edişine ses çıkaramadık. Sırada Moldovya’daki Özerk Gagauz Bölgesi var. Gagauzmu? Onu da bilmiyoruz değil mi? Gagauz Türk, Türk! Ama varsa yoksa Filistin, Gazze, Kudüs, Suriye, Hamas, El Kaide, Özgür Suriye Ordusu, Işid bunları konuşuyoruz… Ve hayalci dış politikanın komutanları hala atıp tutuyor!

Bugün Musul Başkonsolosluğu’muzu bastırdılar. Yarın Gümülcine, Filibe, Burgaz, Rodos Başkonsolosluklarımızı bastırmayacakları ne malum?

Bu açıdan bakarak söyleyebiliriz ki; Türkiye’nin saymakla bitiremeyeceğimiz derecede ve hayatiyet taşıyan sorunları vardır. Ama hepsinin kesiştiği nokta, Türkiye topraklarına el konularak halkının hıristiyanlaştırılmak istenmesidir.

Bütün bunlardan habersiz olan halkın bir çaresizlik ve acziyet içinde olduğundan hiç şüphe yoktur. Bakınız Zaman Gazetesi yazarı Ali Bulaç ne diyor “Türkiye’de 150 yılın zorlu mücadelesi sonucunda olunan iktidar; basiretsizlik, bilgisizlik, bilinç yoksunluğu, hırs, tahammülsüzlük ve her şeyi temellük etme tutkusu yüzünden kabusa döndü. Bunda hepimizin kusuru ve suçu var… Oturup yeniden düşünelim. Sorunlarımızı çözemiyoruz, kutuplaşıp çatışıyoruz. Acziyet içindeyiz!”.

Bunları belki ben söylesem inanmazdınız ama Kürtçümü, İslamcımı, Arapçımı olduğunu ayırt edemediğim ve Akp’yi desteklemiş vede Akp’ce desteklenmiş bir adam bunları söylüyor. İşte Bulaç’ın satırlarına bakarak, içinde bulunduğumuz durumu görün. Bir hafta da psikolojimizi darmaduman eden iki olay ile yönetenlerin yaptıkları,aslında bize sorunları yeniden tanıma ve çözümleme fırsatı sunuyor. Tabii anlayabilirsek!

 

 

 

 

Çocuklarımızı Kur’an’la Buluşturalım

 

Sevgili yavrularımız bu yaz tatilinde yine Diyanet İşleri Başkanlığımızın ülkemiz genelindeki bütün cami ve Kur’an Kurslarında düzenlediği Yaz Kur’an Kurslarında yüce kitabımız Kur’an ile buluşacaklar. Din Görevlilerimiz yaz kurslarımıza gelen yavrularımıza sevgi ve şefkat göstererek, güler yüzlü ve hoşgörülü yaklaşarak onlara yüce Allah’ı, dinimizi, kitabımızı, sevgili Peygamberimizi öğretecek ve sevdireceklerdir.

Yaz Kur’an Kurslarına katılan yavrularımız Kur’an-ı Kerim’i okumayı öğrenecek, Kur’an’ın mesajlarını anlamaya çalışacaklardır. Kur’an’ı öğrenmenin, okumanın, onu anlamanın ve hayata tatbik etmenin önemini kavrayacaklardır.

Kur’an’ın Yüce Allah tarafından gelen hak bir kitap olduğunu (Nisâ, 4/174); insanları en doğru yola götüren bir kılavuz olduğunu (İsra, 17/9); insanlar için bir hidayet rehberi, doğru yolun ve hak ile batılı birbirinden ayırmanın apaçık delili olduğunu (Bakara, 2/185); müjdeleyici ve uyarıcı olduğunu (Ahkâf, 46/12); Rabbimizden bir öğüt, kalplere bir şifa, inananlar için yol gösterici bir rehber ve rahmet olduğunu (Yûnus, 10/57) öğrenme imkanı bulacaklardır.

Çocuklarımız Kur’an’ı öğrenmekle dünya ve ahiret mutluluğunu kazanmanın yollarını öğrenmiş olacaklardır. Çünkü insanın her iki cihanda da huzurlu ve mutlu olabilmesi âlemlerin Rabbi olan Allah’ı tanıması ve O’na gerçek manada kul olmasıyla mümkündür. Allah’ı bizlere tanıtan ve O’na nasıl kulluk yapılacağını öğreten ise Kur’an ve Hz. Peygamber (s.a.s.)’dir.

Kur’an-ı Kerim, Yüce Allah’ın yüce kelamıdır, yani Allah’ın sözüdür. Kur’an, sadece Hz. Peygamber dönemine ait bir kitap değil, çağları aşan ve bütün insanları kucaklayan evrensel bir kitaptır. Kur’an, zamanın geçmesiyle eskimeyen, daima tazeliğini ve güncelliğini koruyan, ilim, teknik ve gelişmelerle örtüşen bir kitaptır. Emir ve yasakları, hüküm ve tavsiyeleri, bildirdiği gerçekler ve bilgiler zamanın geçmesiyle değişmez ve değerini asla yitirmez. (Kehf, 18/27; En’âm, 6/115)

Kur’an’ın amacı, insanın dünya ve ahiret saadetini sağlamaktır. O, insanlığın rehberi ve mutluluk kaynağıdır. İnsanları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. (İbrâhim, 14/1) Kur’an hakkı batıldan, doğruyu yanlıştan, helali haramdan ayırır. (Bakara, 2/185) İnsanları hakka, sırat-ı müstakime yani dosdoğru yola götürür. (Ahkâf, 46/30) Kur’an getirdiği emir ve yasaklar ile insanın huzur ve mutluluğunu sağlamayı; iyi insan ve iyi bir toplum oluşturmayı hedeflemektedir.

İşte böyle yüce bir kitabı öğrenmek de öğretmek de insan için büyük bir kazançtır. Kur’an’ı okumak, anlamak ve onunla hemhal olmak bir insanın sahip olabileceği en değerli hazinedir. Bundan dolayı Hz. Peygamber (s.a.s.) mü’minleri Kur’an’ı öğrenme, öğretmeye ve onunla meşgul olmaya özendirerek şöyle buyurmuştur: “Sizin en hayırlılarınız, Kur’an’ı öğrenen ve öğretenlerinizdir” (Buharî, Fezâilü’l-Kur’an, 21) “Şunu bilin ki, kim Kur’an’ı öğrenip, başkalarına öğretir ve ondaki emirlerle amel ederse, ben onu cennete sevk eden ve cenneti ona gösteren kılavuz olacağım.” (Müslim, Vasiyyet, 14)

Görüldüğü gibi Kur’an öğrenen ve öğreten kimseler övülmüş, elde edecekleri kazançlar haber verilmiştir. Bir hadis-i şerifte Kur’an öğrenen kimselerin anne-babalarına da faydası dokunacağı bildirilerek şöyle buyrulmuştur: “Kur’an’ı okuyan ve hükümleriyle amel eden kimsenin anne-babasına kıyamet günü bir taç giydirilir. Bu tacın ışığı, dünyadaki güneş ışığından daha güzeldir. Anne-babanın mükâfatı böyleyken bir de Kur’an’ı bizzat öğrenen kimsenin mükâfatı nasıl olur bir düşünün!” (Ebû Dâvûd, Vitr, 14)

Kur’an’ı öğrenmenin, okuyup anlamanın ve onun hükümleriyle amel etmenin toplumların huzuru, güveni ve yükselmesi için de büyük önemi bulunmaktadır. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Allah şu Kur’an’la bazı kavimleri yükseltir, bazılarını da alçaltır.” (Müslim, Müsafirin, 269)

Öyleyse; “Dünya hayatının süsü” (Kehf, 18/46), “Gözümüzün nuru” (Furkân, 25/4) ve Allahu Teâlâ’nın bizlere birer emaneti olan yavrularımızı yarınlara en güzel şekilde hazırlamak için onları bu yaz tatilinde de camiyle ve Kur’an’la buluşturalım. Çocuklarımızı cami ve Kur’an Kurslarımızda 23 Haziran 2014 Pazartesi günü başlayıp üç dönem halinde 22 Ağustos 2014 tarihine kadar devam edecek olan Yaz Kur’an Kurslarına gönderelim.

 

 

Birazcık İnsanlık Var İse Sizde

 

Birazcık insanlık var ise serde
Bir öğren Kerkük’le Telafer nerde
Irak’ta kanların aktığı yerde
İçi sızlamayan canlar utansın

Her Allah’ın gündüzüyle gecesi
Birbirini boğazlıyor nicesi
Söner iken milyonların bacası
Seyir eden Müslümanlar utansın

Vuran da ölen de Allah diyorsa
Düşünün birazcık aklınız varsa
Ne gerek var artık başkaca derse
Böylesi zayıf imanlar utansın

Gelmedi mi göz açmanın zamanı
Sarmış iken fitne hem de dört yanı
Yangın yeri oldu kapının önü
Söndürmeyen tüm insanlar utansın

 

Bir Avuç Toprak

 

Yılların yorgunluğu

Üzerimde tunç gibi

Ağır mı ağır

Elim zorlanıyor tutmakta

Ayak diretiyor ayağım yürümekte

Kulağım sağır mı sağır

Davranışlarım aksak mı aksak

Temennî ediyorum fakat

Eser yok irademden

Ne tuhaf

Beden istiyor taşımaktan

Artık temelli kendini af

Hayat yükü omuzlarımda

Ağır bir yük

Büyüksün Allahım çok büyük

X

“Çöz de artık yükümün kördüğüm olmuş bağını

Bana çok görme İlahî bir avuç toprağını”

Dediği gibi Şairin

Kaldır artık üstümden

Beni tutsak eden ağını

X

Doğan Güneş elbette batacak

Hayırolacak sanki batar gibi

Diğer doğuş ufkundan

Ötelere doğmuş olacak

Yeni bir şafak belirtisiyle

Doğar

Batmamak üzere Ebede

İnanmış temiz Ruhu

Alıp götürecekler

Sonsuz bir Âleme

Saracak Ruhu Debdebe

Bakacak ki

Yok burada

Hiçbir arbede

Varsa da yoksa da

Debdebe içinde Debdebe

 

 

 

Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu

 

Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ve Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin mutabakatı ve de TBMM’de temsilcisi bulunmayan siyasî partilerin desteği ile Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu’nun Cumhurbaşkanlığına aday gösterilmesi kararlaştırıldı.

Ülkemiz ve milletimiz için hayırlı olsun.

Ekmeleddin İhsanoğlu’nun şahsı için ileri sürülecek herhangi bir olumsuzluk bulamayanlar; ‘Tanınmayan, bilinmeyen bir isim‘ olduğunu ileri sürüyorlar.

Evet! Günlük politika ile meşgul olmaktan, memleketimizin yetiştirdiği değerli insanlar hakkında bilgi edinme fırsatı bulamayanlar O’nu tanımazlar.

O’nun geniş kütleler tarafından tanınmamış olması; İhsanoğlu’nun kaybı değil, O’nu tanımayanların ayıbıdır.

İhsanoğlu Ailesi ile 1980 yılının sonlarına doğru önce komşu, sonra da aile dostu olduk.

Süleyman Demirel O’nu partisine dâvet etti mi bilmiyorum. Turgut Özal dâvet etti. Parti çevrelerinde, ‘Kabul ederse Dışişleri Bakanı olur‘ deniliyordu. O dönemde henüz Doçent idi. Akademik hayatta yükselmek istiyordu. Bu sebeple politikaya girmedi.

Alparslan Türkeş ile belki biraz mesâfeli olmakla birlikte saygı-sevgi temeline oturtulmuş ünsiyeti vardı.

Recep Tayyip Erdoğan, Adalet ve Kalkınma Partisi’ni kurarken İhsanoğlu’nu kadrosuna almayı düşünmedi. Neden düşünmediğini, herhalde düşünen de olmamıştır.

O’nun isminin, Kılıçdaroğlu tarafından öne sürülmüş olmasını, aleyhte bir puan olarak değerlendirenler elbette bulunacaktır. Fakat İhsanoğlu Cumharbaşkanı seçilirse, makamındaki ilk bir yıl içerisindeki icraatı ile olumsuz düşünenler, Kılıçdaroğlu’na teşekkür borçlu olduklarını kabulleneceklerdir.

CHP’liler; ‘Sizi biz seçtirdik…’ kelimeleriyle başlayan yaklaşımlarda bulunabilirler mi?  Zayıf bir ihtimal. Bulunsalar bile, İhsanoğlu’nun imbikten süzülmüş diplomatik inceliği ve harikulade nezâketi ile karşılaşacakları ve ileri gitmeyecekleri muhakkaktır.

Seçildiği takdirde Ekmeleddin İhsanoğlu’nun ‘tarafsız‘ olacağı düşünülemez. ‘itfaiyecilerin yangın karşısında tarafsız olamayacağı‘ düşüncesinden hareketle, yangını söndürmekten yana taraf olacaktır. Çünkü memleketimizin çevremizde olup bitenler sebebiyle yangın yerinin tam da ortasında olduğunun farkındadır.

O’ndan, ‘tarafsız‘ olmasını istemektense ‘âdil‘ olmasını beklemek daha akıllı bir tercihtir.

Şurası kesindir: Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu;  insanî, millî ve manevî değerlerden yana taraftır.

Geldiği çizgi budur, devam edeceği çizgi de bu olacaktır.

Bu yazı; okuyanda Ekmeleddin İhsanoğlu hakkında toplu iğrenin sivri ucu kadar bile olsa, olumsuz bir düşünce oluşturmuşsa, biline ki noksanlık, kusur, kabahat ve suç; tamamen bu satırları yazana aittir.

Peki, Ekmeleddin İhsanoğlu’nun hiç mi kusuru, noksanı-eksiği yok?

Var tabii ki…

Bunları kendisi de biliyor. Burada ayrıca belirtmeye gerek yok. Çünkü bilmiş olmasını, o kusur, noksanlık ve eksiklikleri gidereceğinin teminatı olarak değerlendirmek gerekir.

Giderilemese bile asla kayıp değil. Türkiye’nin; Ekmeleddin İhsanoğlu gibi bir Cumhurbaşkanına sâhip olması, öylesine muhteşem bir kazanç olacaktır ki, kusurlarını hiç kimse görmeyecektir.

Bizler; gülün dikeninden şikâyet eden değil, dikenler arasında gül yaratmış olana şükreden bir kültürün mensuplarıyız.

İnsanlarımız, tozun dumana karıştığı gürültülü- kavgalı hercümerç ortamında bile; ‘Mevla’m görelim neyler, neylerse güzel eyler…’ Diyordu.

Güzel eyledi.

Sonunda da güzel eyleyecek.

Kimsenin şüphesi olmasın. Herkes sâkin ve kararlı olsun!

Prof. Dr. EKMELEDDİN İHSANOĞLU:

Aslen Yozgatlıdır. 1943 yılında, Babasının görevli olarak bulunduğu Kahire’de doğdu.  Mısır’da Ayn Şems Üniversitesi Fen Fakültesi’nden mezun oldu. El Ezher Üniversitesi’nde akademik çalışmalarına başladı. Türk-İslam kültürünü küçük yaşta aile çevresi içerisinde tanıdı. Kahire Millî Kütüphânesi’nde ve Ayn Şems Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde Osmanlı kültürü ve edebiyatı ile ilgili araştırmalar yaptı. 1974 yılında Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi’nde doktorasını tamamladıktan sonra İngiltere de Exeter Üniversitesi’nde doçentlik çalışmalarına başladı. 1984 yılında profesör oldu. Bilim târihi, Osmanlı Târihi,  Türk Kültürü, İslâm Dünyası ve batı dünyası ile ilişkiler, Türk – Arap ilişkileri hakkında çok sayıda kitabı yayınlandı. Bu kitaplar değişik dillere çevrildi.  1980 yılından İslâm Târih, Sanat ve Kültür Araştırmaları Merkezi (IRCICA) Genel Direktörlüğü’ne getirildi. Aynı zamanda İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Bilim Târihi Bölümü ile Türk Bilim Târihi Kurumu’nun başkanlığını ve İstanbul Üniversitesi Bilim Târihi Müze ve Dokümantasyon Merkezi Müdürlüğü görevlerinde bulundu. 16 Haziran 2004 tarihinde, adı sonradan İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) olarak değiştirilen İslam Konferansı Teşkilatı (İKT) Genel Sekreterliği’ne seçildi. Burada, 4’er yıldan idi dönem görev yaptı.

Devlet üstün hizmet madalyası sâhibi olan Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu, İngilizce ve Arapça bilmektedir. Evli ve üç erkek evlat babasıdır.

Yayınlanmış eserleri:

Türk Hikâyeleri Antolojisi, Nâzım Hikmet’in Ferhat ile Şirin piyesinin Arapça’ya tercümesi, Editör olarak hazırladığı: Osmanlı Devleti Târihi 2 Cilt, Osmanlı Medeniyeti Târihi 2 Cilt.  Büyük Cihad’dan Frenk Fodulluğuna: İletişim Yayınları. İstanbul – 1996.

Aldığı Ödüller:

UNESCO ve Harvard Üniversitesi’ndeki görevlerinin yanı sıra millî ve milletlerarası birçok ilim kurumunun üyesi olan Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu, ilim ve eğitim tarihine katkı ve hizmetlerinden dolayı birçok ödül aldı.

*Ürdün Birinci Derece İstiklal Madalyası, İKT Şeref ve Liyakat Sertifikası ile Mısır Cumhuriyeti Liyakat Nişanı.

*2009 yılında Mısır Cumhuriyeti Sanat ve Kültür Nişanı.

*Malezya’da en üst sivil unvan olan Tansri unvanı.

*2010 yılında ‘İslamofobiye karşı verdiği mücadele ve Keşmir konusundaki gayretleri sebebiyle Pakistan’da en yüksek unvan olan Hilal-i Pakistan unvanı.

*22 Kasım 2013’de Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) Cumhurbaşkanı Derviş Eroğlu tarafından gerek KKTC’nin İİT nezdinde durumunun yüceltilmesi, gerekse İİT üyeleriyle ilişkilerinin geliştirilmesi konusunda verdiğini hizmetler nedeniyle kendisine KKTC Devlet Nişanı. (İhsanoğlu, şimdiye kadar bu nişana layık görülen ilk ve tek kişidir.)

1994 – 2013 yılları arasında Türkiye’den 4 üniversite, ABD’den 2 üniversite ve 15 ayrı ülkeden 15 üniversite tarafından ‘fahrî profesörlük‘ unvanına lâyık görüldü.

Ayrıca;

12 Aralık 2007 tarihinde Macaristan’da düzenlenen Milletlerarası Bilim Tarihi Felsefesi Kurumu’nun altın madalyası aldı.

12 aralık 2008 tarihinde ilim tarihinin en prestijli armağanı olan Koyre Madalyası Ekmeleddin İhsanoğlu’na verildi.

19 Aralık 2007 tarihinde, Birleşmiş Milletler Teşkilatı (BMT) Kalkınma Programı Armağanı’na lâyık görüldü. Armağan töreni, BMT binasında yapıldı.

Macaristan’da 02 Ağustos 2009 tarihinde düzenlenen 23. Milletlerarası Bilim Tarihi ve Teknoloji Kongresi’nde Bilim Tarihi alanında üstün başarı gösterenlere, ‘Ekmeleddin İhsanoğlu Madalyası‘ verilmesi kararlaştırıldı. İlk armağan İspanyol ilim adamına bizzat İhsanoğlu tarafından takdim edildi.