16.6 C
Kocaeli
Cumartesi, Temmuz 25, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 874

Tabiata, Eve, Ana Dile, İnsana ve Allah’a Dönüş

 

İstanbul’a 1950’li yıllarda ilk geldiğimde şehirlerarası otobüsler Avrupa tarafında Sirkeci’den, Anadolu yakasında da Harem’den kalkardı. Harem hep devam etti. Bir müddet sonra Sirkeci kafi gelmeyince Anadolu’ya kentlerarası otobüsler özellikle Aksaray ve Laleli’den hareket etmeye başladı. Kentin nüfusu katlanarak artınca şehirlerarası otobüsler bu defa Topkapı’ya taşındı. Burası geniş bir alandı. Surların hemen dışında idi. Tarihi dokusu itibariyle dikkat çekerdi. Bir nevi gerçek İstanbul’a giriş kapısıydı. Bu da kafi gelmeyince otogar bugün de olduğu gibi Esenler’e çekildi.

Topkapı’daki geniş alan peki ne olacaktı? Allah’tan bu kararı o günkü yöneticiler vermişti, bugüne kalsaydı gökdelen ve AVM’ler bitiverirdi birbiri ardından. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Dr. Kadir Topbaş Topkapı’daki otogar alanını İstanbul’un vizyonuna, tarihi geçmişine ve değerlerine uygun olarak yeniden dizayn ettirdi. İstanbul’un fethine tanıklık eden bu alanı imrenilecek hale koydu, asude bir iklim yaşattı. Tarih yeniden çağrışım yaptı bu girişimle. Topkapı Kültür Parkı adıyla tarihin insanımızla, tabiatın hayatla, şehrin kocaman bir alanla buluştuğu bir mekan meydana getirildi. Bir yanda muhteşem Panorama 1453 Tarih Müzesi, karşı yakasında ise amfi tiyatrosuyla birlikte Türk Dünyası Kültür Mahallesi inşa edildi.

YEDİ DEVLET BİR MİLLET

Azerbaycan, Balkanevi, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Kafkasevi, Kazakistan, Kırgızistan, Başkurdistan, Özbekistan, Tataristan ve Türkmenistan kültür ve sanat organizasyonuyla Türk Dünyası Kültürevleri oluşturuldu. Ortaklaşa etkinlikler düzenlenmeye başlandı. Nevruz ve Sabantoy gibi bayramlar burada coşkuyla kutlandı. Tarih ile kültür, tabiat ile insan burada birleşerek dün, bugün ve yarını paylaşmaya çalıştı. Zinnet Restorantla Türk Dünyası lezzetleri sunuldu. Kadim kültürümüz Türkistan’dan adeta Topkapı’ya taşındı. Anadolu ve batıya yol açıldı. Sabantoy’da nağmelerle Ortaasyaya uzandık. Manas Destanını yaşadık. Türk Dünyası Mutfak kültürümüzün en güzel örnekleri olan legmen, Özbek pilavı, buharda mantı, çüçüre, göşnan gibi unuttuğumuz lezzetleri hatırladık.

Başkurdistan Kültür Bakanı gelmişti geçen sene. Bir milli gün kutlamasında sabantoy ile mutluluk yaşadık, bölge müziğini yaşadık, Rusya’ya bağlı bu özerk cumhuriyeti yakından tanıdık. Hemen bir sivil platform kurduk sonrasında. Şeref  Başkanı Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş oldu. Prof. Dr. Ergin Kısakürek, Can Akgün, Nevzat Gökalp gibi sekiz kadar aydınımızın oluşturduğu sivil inisiyafin başına bendenizi getirdiler. Başkurt Prof. Dr. Zeki Velidi Toğan ile alakalı birkaç ayrı yerde programlar gerçekleştirdik. Temsilciler değiştikçe herşey ters yüz oldu maalesef. Kültür AŞ’nin “Vefatının 6. Yıldönümünde Cengiz Aytmatov’u Anma Toplantısı” moralimi düzeltti. Keşke her hafta böyle etkinlikler olsa. Çünkü fiziki mekan ve imkanlar buna müsait.

TÜRKİSTAN’DAN ATLARLA AYRILDIK UÇAKLARLA DÖNÜYORUZ

Türk Dünyası Eğitim Kültür Merkezi TÜRKDEM, Ertuğrul Gazi Yörük Türkmen Dernekleri Federasyonu ve Türk Dünyası Eğitim ve Kültür Araştırma Merkezi de katkı verdi. Kültür AŞ toplantı salonunda Cengiz Aytmatov’un bir slayt gösteri oldu. Kültür AŞ İdari İşler Müdürü Salih Doğan açılışı, Kırgızistan Konsolosu Abdullatif Jurayev, Kırgızistan Dostluk ve Kültür Derneği Başkanı Aybek Sarıgül selamlama konuşması yaptı. Toplantı panel olarak düşünülmüştü. Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş Türk Dünyası Aksakalı olarak “İman, dürüstlük ve vefa böyle bir etkinliği gerçekleştirdi. Türk Dünyasının ortak dili İstanbul Türkçesidir. Cengiz Aytmatof bunun en güzel örneğini vermiş ve savunmuştur. Din, dil ve tarih üzerinde duyarlılıkla durulması gereken üç önemli kilometre taşıdır.”dedi.

Değerli dostum Prof. Dr. Abdulvahap Kara Cengiz Aytmatov’un ruhunun bizimle  olduğunu hatırlatarak, yazarın Türk Dünyasının ortak değerlerini ortaya  çıkardığını ve diri tuttuğunu belirterek Cengiz Aytmatov’un ders kitaplarımıza girmesini salık verdi. Sonra da dedi ki “Türk Dünyası’nın bir Nobeli olmalı artık.” Esasına bakılırsa geç bile kalındı. Düşünce ve fikir hayatımızın yeniden bir  medeniyet tasavvuru içinde olması için bu çok önem arz ediyor.

Toplantıda konuşalan bir husus ise Cengiz Aytmatov’un bir yazar, romancı, hikayeci, edebiyatçı ve diplomat olarak önce SSCB’nin sonra Rusya’nın Lüksemburg Büyükelçisi olarak hizmet vermesiydi. Esasında bu husus Türkiye Cumhuriyeti kurulurken bunun en bariz örnekleri yaşanmış, Abdulhak Hamit Tarhan, Yahya Kemal Bayatlı, Yakup Kadri Karaosmanoğlu ve Hamdullah Suphi Tanrıöver’in de büyükelçi olarak doğuda ve batıda görev yaptığı unutulmamalı. Ülkemizi de yüz akı ile temsil etmişlerdir. Dileğimiz bu uygulamanın yeniden hayata geçirilmesidir.

TOPRAK ANA VE ÖTÜKEN

Kırgızistan eski Dışişleri bakanı ve Cengiz Aytmatov’un oğlu Askar Bey de Prof. Dr. Nadir Devlet’ten sonra konuştu. Acaba “askar” ismi ne anlam taşıyordu. Prof. Dr. A. Kara “yüce, yüksek manasında kullanılıyor, asker anlamında değil” deyince kelime dağarcığımıza bir kelime daha kattık böylece. Askar Akayev şöyle  konuştu:

“-Onurlu bir yük omuzumda duruyor. Bu toplantıyı Bişkek’te yapacaktık, İstanbul ağır bastı tercihimizde. Babam Cengiz Aytmatov bir Türk yazarı. Kırgız Türkü de diyebiliriz. Bir çok Rus yazarından daha iyi Rusça bilir, yazar ve konuşurdu. Bugün babamın Kırgızistan Atabek’teki mezarına Kırgızistan’dan çok  Türkiye’den ziyaretçi geliyor, Kur’an okuyor ve dua ediyor.”

Askar Akayev, 1970’li yıllarda SSCB’nin Türk Birliği’nin manüple ettiğini hatırlatarak “1976 yılında Türkiye’nin Moskova Büyükelçiliği’ne gittim. Halil Akıncı Bey’e “Ben Kırgız Türküyüm” dedim. Bu bir mucizeydi o günkü şartlar düşünüldüğünde. Babam Cengiz Aytmatov sağlığında da, vefatından sonra da Türk Birliği’ne ve Türkçe’ye hizmetini sürdürüyor. Türk Dünyası bir ve  beraber olmalı, gelişmeli ve birleşmelidir. Ben de babamın yolundayım. Cengiz  Aytmatov’un eserleri okundukça bu ideal gerçekleşecek ve babam da bizimle birlikte olmaya devam edecektir.” Ötüken Yayınevi büyük bir vefa göstererek

Cengiz Aytmatov’un çok önemli bir eseri olan Toprak Ana’yı bütün katılımcılara  hediye etti. Halen de Cengiz Aytmatov’un bütün eserlerini yayınlamayı sürdürüyor.

“RUSÇA İLİM DİLİ, ANA DİL İSE TÜRKÇE”

Toplantıda çok sayıda gazeteci ve televizyon kamerası da vardı. Hepsi birbiri ardından Askar Aytmatov ile röportaj yapmaya sıraya girdi. Sonra Topkapı Türk Dünyası Kültür Mahallesi’ndeki Kırgızistan Evi’ne girdik. Çadır Kırgızistan Parlamentosu tarafından hediye edilmiş. Burada Kırgız yazılı ve sözlü edebiyatından örnekler ve Aytmatov’un külliyatıyla Kırgız Edebiyat Köşesi ve Müzesi oluşturulmuş. Çadırda Orta Asya Türk Kültürü’nde olduğu gibi, Kırgız sosyal hayatının vazgeçilmezlerinden olan at oyunları ve güreşlerine, ulak oyunlarına ait tablolar, geyik ayağından yapılırmış özel at kamçıları, keçeden üretilmiş el yapımı çapanlar(saygın konuklara giydirilen bir tür kaftan), terlikler,  kalpaklar, şırdaklar(el halısı), Kırgız el becerilerinin numune örneklerine kadar çok şeyi izlemek mümkün. Fotoğraflarda ise Ulupamir Kültür Şöleni, halk oyunları, at yarışları, ulak, ozan atışmalarını gördük. Çadır yazın serin, kışın sıcak  oluyormuş.

Askar Akayev’e sordum “Kırgız Bayrağındaki geometrik şekile ne diyorsunuz?” dedim. Adı Tündük imiş. Bişkek’te katıldığım Cengiz Aytmatov Formu’nda Rusların ısrarla kendi dillerini öne çıkarmasının nedenini anlamak istedim. Bakın ne dedi: “Rusça bir ilim dili. Aşırı milliyetçiler gibi Rusçayı algılayamayız. Bizim ana dilimiz ise Kırgız Türkçesidir. Türk Dünyası için de Türkçe; ortak dildir.” Cevap yarınını görebilen bir Türk diplomatına ve aydınına yakışır bir şekildeydi. Dedim ki:

AYTMATOV’UN YENİ BİR ESERİ BULUNDU

-Cengiz Aytmatov mankurtlaşmaya karşı çıkmıştır. Ayrıca bütün eserlerinde ana tema insana, tabiata, aileye, ana dile ve Allah’a dönüş olarak veriliyor özetle.

-Doğrudur. 176 dile tercüme edilen eserlerin masajı öyledir. Yeni bir eseri daha bulundu. Bunun da yayını için çalışıyoruz.

Çadırda özbek pilavı yedik, ayran içtik. Ama ayrı düşmedik, birliğimizi kenetleştirdik. Aynı akşam Askar Akayev Eskişehir’e gitmek üzere yola çıktı. Kendisini uğurladık. Ben Kültür AŞ yöneticilerine ise “Türk Dünyası Kültür Mahallesi’nde her hafta bir ülke bir etkinlik yapmalı bu kadar imkan ve kadroyla” dedim. Onlar da öyle bir özlem içinde oldukların belirttiler.

Moskova ve St. Petersbug’dan konuklarımız da vardı. İbrahim Taşören ve Hakan Şanlı ile birlikte önce Türk Dünyası hediyelik eşya merkezine uğradık, sonra tarihimizi, kültürümüzü yaşadığımız eski otogarda Türk Dünyası Kültür Mahallesi’ndeki Zinnet Restorantta buharda mantı yedik. Türk dünyası Kültür Mahallesi’nde lamba, fitil, gazyağı ve kibrit var ama bir türlü lambayı yakmayı beceremiyoruz. Belki bu vesile olur dilerim.

 

 

Şair ve Şehir

0

 

Şair akıl kalemini batırır kalp hokkasına allar kelimeleri.Gönülde demler sözü, muhabbetle süzer, kâğıdın teline serer. Şeyh Galib, kimliğini kalemiyle yazar; “Şair demek ehl-i dil demektir” ve “Şairliğe suz-i derdlâzım”dır. Bir manada insanı şair yapan derdidir. “Dertli ne ağlayıp gezersin burada, ağlatırsa Mevla’m yine güldürür” diyen Yunus’un iniltisi aşktan doğar:

Dolapniçininilersin

Derdimvardırinilerim

Ben Mevla’yaaşıkoldum

Anıniçininilerim

Muallim Cûdi Efendi kelimelerini inciler arasından seçer ve “Şair hazinedârıdıresrâr-ı hilkatin” der. Zira şair kalbine yaslanan, ellerini göğe açandır. Kul elini göğe açar, Allah onun gönlünü açar. Gönül, hazinelere maliktir. Hazinedar, ancak kıymeti bilen kişidir. O da evvela kendini bilendir. Ya hazinelere malik viraneler!

Aziz Bey'in kalemi ise ketumdur, söylenebileceklerle söylenemeyecekleri ayırt eder: Ehl-i irfan söylemez her hâlini/ Hal olur izharı var ihfâsı var. Elbette her hali veya her derdi, herkes anlasın diye söylemek de mümkün değildir. Şair bir kelimede birkaç imada bulunandır. Herkes arifliğinisbetinde manaya erer. Kaldı ki, Nefi gibi"Derdim nice bir sînedepinhân ederim ben/ Bir âh ile bu âlemi vîrân ederim ben", derken gönlünde yanan volkanın ateşi bir ah ile püskürüverir, dokunanı yakar, küle çevirir.

Yenişehirli Avni Bey için şair iki âleme de gizli olan mukaddes bir boşlukta, gözlere görünmeksizin uçan bir hüma kuşudur:Şâir o hümâdır ki iki âleme pinhân/ Bir cevv-i mukaddeste hafiyyü’t-tayerândır. Şair, gizli olanı söz ile aşikâr kılmak ister.Lakin ona erişebilmek biraz kısmet meselesidir. Meğer ki kuş, başa kona!

Şair, her zaman doğruyu söyleyen kişi olmayabilir. Zira bazen abartır, bazen gördüğüne gönlünden ikramda bulunur ve latif ilaveler yapar: Ger derse Fuzuli ki güzellerde vefa var/ Aldanma ki şair sözü elbette yalandur. Yalanı doğru söylemek de yine şairde bulunur.

Akif de şairliğe“işsizlerin en maskarası” derken, iki yakasından tutup, oldukça hırpalar şiiri. Şuara denilince keskin bir bıçak oluverir dili:

Hangi san’atterüsûhun göze çarpar?Anlat!

Ulemâdan mı sayıldın? Fukahâdan mı?

-Hayır.

-Ya siyâsî mi nesin? Kendine bir meslek ayır.

-Şâirim.
-Olmaz olaydın: O ne yüzler karası!

Bence dünyâdaki işsizlerin en maskarası.

Af edersin onu!

-İmkânı yok etmem, ne demek!

Şi’re meslek diye, oğlum, verilir miydi emek?

Ah, vaktiyle gelip bir danışaydın Köse’ne,

Senin olmuştu bugün belki o kırk altı sene.

Ama pek hırpaladın şi’ri…

-Evet, hırpaladım:

Çünkü merkep değilim, ben de mürekkep yaladım,

Ben de târîh okudum; âlemi az çok bilirim.

“Ş’uarâ” dendi mi, birdenbire oynar sinirim.

İyi gün dostu herifler, o ne yardakçı gürûh,

O ne müstekreh adamlar! Hani bakmak mekruh.

Dalkavukluktaki idmanları sermâyeleri…

Onlar azdırdı, evet, başlıca pespâyeleri

Bu sıkılmazlara “medh et!” diye, mangır sunarak,

Ne erâzil adam olmuş, oku târîhi de bak!

Sâde pek sövme ki, Peygamberimiz şi’ri sever.

-Vâkıâ “innemine’ş-şi’ri… ” büyük bir ni’met;

Dikkat etsen: Yine sevdikleri, lâkin, hikmet.

Ben ki Attâr ile Sa’dî’yi okur, hem severim;

Başka vâdîleri tutmuşlara ancak söverim.

Hem senin şi’remüdâfi’ çıkışın ma’nâsız:

Sana şâir diyen, oğlum, seni gördüm yalnız.’

Kimi mevlidci diyor…

Âh olabilsem, nerde!

Yetişilmez ki: Süleyman Dede yükseklerde.

-Kimi bid’atçi diyor… Duyduğum en çok bunlar.

Üstad da şairliği cüce varlıkların işi olarak görüp, gölgeler âleminden birliğe yükselmeyi hedef edinirken, yine de şiirin kanatlarını takar kelimelerine ve gönlümüze uçuruverir:

Kaçır beni âhenk, al beni birlik;

Artık barınamam gölge varlıkta.

Ver cüceye, onun olsun şairlik,

Şimdi gözüm, büyük sanatkârlıkta.

Şairlik iddiasında olan cüceler de var:

Ben şairim,

Sen benim güzelim.

Kalem benim elimde,

Seni istediğim gibi resmederim.

 

***

Geçmiş neslin âbide şahsiyetleri, akılda üretip, gönülde demlediler harfleri tek tek. Muhabbet süzgecinden geçirip, nota nota sıraya dizdiler. Musikiyle izdivaç eyleyip, gök kubbeye hediye eylediler. Birbiri ardınca güzel söz söylediler. Edebi atmadan, edebiyata daldılar. Gönüllerinde pişirdiklerinin sadece dışarıya taşanını saldılar. Evvela kalplerine ilhamın dolmasını beklediler; söylemiş olmak için söylemediler:

Yazilhamdiyeni,

Yolözüdolanıpbulacakseni.

Kalbini, beynininahakyormasen.

Amandır, kendindenyoluydurmasen.

Yenilikhatırınayazmaktansakın,

İlhamdıryaratansanatı, şiiri.

Yağmakhatırınayağanyağışın

Ne bağaheyrivar, ne dağaheyri.(BahtiyarVahapzade)

Gönül berraklığı, nahoş olanları ifade ederken bile, süzgecinden geçirip aklaştırmış: Kelâm-ı kibar. Zaten güzel olanlar ise nura garkolmuş. Şimdi, “sinede yük olan paslı yürekler”den geçen, güzelliğe dair olanlar bile, dışarıya paslı olarak dökülmektedir.

Bir yanda davul gümbürtüsü ile konuşanlar, diğer yanda ney gibi, hayâ perdesini yırtmadan, sırları inletenler.

Kelimeden balonlar mı uçurduk

Gök kubbeye;

Şişkin

Lakin içi boş,

Rengarenk

Ama sunî.

Bir küçük dikenle patlayıveren,

Güneşin gülümsemesinde sönüveren,

Diğer tarafta yediveren.

Rengarenk,

Kadife tenli,

Güneşe gülen,

Dikeni kendinden.

Şairin sesi ruhunun derinliklerinden gelir. Goethe’nin kalemi şöyle yazar: “Ziyafet sofrasının artıkları ile geçinen adam hiçbir zaman efendi olamaz. Edebiyat bir kabiliyet işidir sonradan kazanılamaz. Eğer, ağzınızdan çıkan sözler ruhunuzun derinliklerinden fışkırmıyor ise; dinleyicilerin kalplerine tesir edemezsiniz. Başkalarından duyduklarını veya kitaplardan okuduklarını tekrarlayan adam, maymuna benzer ve ancak çocukları güldürebilir.”Kaldı ki tekrar şairin işi değildir. Fuzûlî’nin dediği gibi “Eylesen tûtiyeta’lîm-i edâ-yıkelimât/ Sözü insan olur ammâ özü insan olmaz.”

Şair, anlatılmayanları anlatandır; dili lal olanların sesidir:

Üstad elinde ser-te-ser âhenk olur lisan

Mızrâba ses verir kelimâtıyle tel gibi

Elhân duyulmadıkça belâgat girângelür

Lâf ü güzâftanmütehassıl kesel gibi (Y. Kemal)

Yazar, toplum denilen toprağı kalemiyle çapalar. Tohumu, semaya boy versin diye serper. Eseri boy boylar, soy soylar. Tohum toprakta can bulur. Toprak onu kendi canıyla besler. Tohum kök saldıkça sema ona yaklaşır. Derinlere daldıkça, özüne öz katar ab-ı hayat. Yazar, gönül güneşi ile aydınlatır. Gönülde hararet, başta bulut olur, bulutta kelime doludur. Kelimeler yağmur olur, sağanak olur, kar olur.

Söylenmedik sözün kalmadığı gök kubbede, söylenmişleri bulmak oldukça güç. Şimdi gök kubbe küskün. Hasretle baki kalacak hoş sadâları bekliyor. Gök kubbeye içimden şöyle seslenmek geliyor:

 

Ey dünya başının tâcı

Gök kubbe

Yuttun bütün hoş sadâları

Yuttun.

Geri vermemek için

Nefesini tuttun.

Sadâların hoşları kaçtı

Birer birer

Kara yeryüzünden

Havalandı aniden

Duyulmadı kanat sesleri.

Sakladın gök kubbe

Sakladın

Yıldırımlarla sûretini

Gürültünle sesini

Çıkardın kuşağını

Saldın üzerimize bir duman

Efendim aman.

Şairin dediği gibi “gül nerde bülbül nerde, gülün yaprağı yerde”. Cemiyet, yaprağı yerden kaldıracak nesli bekliyor.

 

***

Toprak aşkın teri ile yoğrulur, taş taş üstüne konulur, içinde hayat bulunur. Sular gönül gibi akar, iki yaka arasına köprü kurulur. Allah’ın huzuruna vardıkta şehadet parmağı kalkar, minare göğe doğrulur. Geri gelmeyen dualar okunur, cihannümalara tekbirlerle doldurulan kubbeler kondurulur. Demir, yürekte yakılır, örste dövülür, Mevlana ile sema dönülür. Çoklukta birlik olunur, herkes gelir şehir kurulur. Taşu toprak gönülde can bulur,dil candan konuşur şair olunur.

Şair, şehirde yaşayan değil, şehri gönlüne alandır. Yaşadığı diyar, onun için ete kemiğe bürünmüş bir yardır;eşi benzeri yoktur, aşk derdine devadan gayri her şey vardır. Nedim’in göz bebeğine yerleşen İstanbul, paha biçilemeyen bir mekândır:

Bu şehr-istanbûl ki bî-misl ü bahâdır

Bir sengine yekpare Acem mülkü fedadır.

Bir gevher-i yekpare iki bahr arasında

Hurşîd-i cihan-tâb ile tartılsa sezadır.

Mekân, mazi ile istikbalin halde yaşandığı yerdir. Şehir, tarihin görünen yüzüdür, bazen asık suratlı bazen de güleryüzlüdür. Aslını ve manayı unutanlara kendisini hatırlatır. Bir zamanlar hendeseden abide zannedilen mimari yapılar, mananın göğe yükselişinin mekânı olduklarını göstererek, ferdi kendi iç âlemlerine seyahat etmeye davet eder. Şair bir bayram namazı, hendeseden abide zannettiği gökkube altındaki cumhura bakarken, cedlerin mağfiret iklimine girerek huzura erer.

Zaman her şehirde bir başka akar. Şair için Bursa’da zaman billur bir âvize olur. “Orhan zamanından kalma bir duvar/ Onunla bir yaşta ihtiyar çınar”. İhtiyar çınara sırtını dayayan genç şair şehrin köklerine indikçe, mekânda dal budak salan kelimeleri semaya boy verir.

Bir garip Orhan Veli’dir şair, kâh Urumeli Hisarına oturup bir türkü tutturur, kâh gözlerini kapatır ve yaşadığı şehri dinler. Hafiften esen rüzgâr eşliğinde, yükseklerden gelen sürü sürü kuşların çığlıklarını, sucuların hiç durmayan çıngırak seslerini, çekiç seslerini, türküleri, küfürleri velhasıl şehir hayatının fısıltılarını ve feryatlarını mısralarında bize duyurur.

Yahya Kemâl, “bir hayali asra dalan ab uyanmasın” diye aheste çeker kürekleri, kamaşsa da gözleri, bir tepeden şehre bakar, bestekâr efsunlu güzellikleri Türkü diye yakar:

Sana dün bir tepeden baktım Azîz İstanbul!

Görmedim gezmediğim, sevmediğim hiçbir yer.

Ömrüm oldukça gönül tahtına keyfince kurul!

Sâde bir semtini sevmek bile bir ömre değer.

Yavuz Bülent Bakiler ise İstanbul’a “can evinden bakan”lardandır. Kelimeleri candan cana ram olur:

Can evimden baktım sana İstanbul!

Rüzgârların anamın duâsı kadar serin.

Beyaz şamdanlar gibi yükseliyordu

İnce, kalem kalemminârelerin.

Şehrin serseri kaldırımlarında, yeryüzünde yalnız ben derbederim diyen, kaldırımların emzirdiği şair yürür. Kaldırımların kara sevdalı eşi, esrarlı bir uykuya dalıp, şehrin sokaklarında ölmek ister.  Dirildiği mekân ise ay ile güneşin ezelden beri orada yaşadıkları İstanbul’dur:

Ruhumu eritip de kalıpta dondurmuşlar;

Onu İstanbul diye toprağa kondurmuşlar.

İçimde tüten bir şey; hava, renk, edâ, iklim;

O benim, zaman, mekân aşıp geçmiş sevgilim.

Çiçeği altın yaldız, suyu telli pulludur;

Ay ve güneş ezelden iki İstanbulludur.

Denizle toprak, yalnız onda ermiş visâle,

Ve kavuşmuş rüyalar, onda, onda misâle.

 

***

Şehir insanın sürekli “ol”duğu mekândır. Nagehan ol şara varan, ol şarı yapılır görürken sadece seyirci değildir. Kendisi dahi bile yapılır taşu toprak arasında. Öyle ki Yunus’un diliyle “İşbu vücut şehrine her dem giresüm gelir”. Ariflerin sözünden cahiller anlamasa da söz, şehrin pazarında para eder, taşa bile biçim verilirken, âşıkların kanı sebil olur:

Çalabım bir şâr yaratmış iki cihan âresinde

Bakıcakdîdar görünür ol şârınkenâresinde

Nâgehan ol şâra vardım ol şârı yapılır gördüm

Ben dahı bile yapıldım taş u toprak âresinde

Bina yapmaktan, yapılmaya fırsat bulamayan bir nesil! Bir yanda taşı gönül ocağında pişirip, aşk ile birbirine bağlayan şehre sevdalılar; öte yanda aşkı olmayan taş gönüllerle inşa edilmiş binalarda taşlaşanlar! Bulutlara yaklaşmayı, göğe yükselmek zannedenler. Olmak yolunu kaybettiklerinden, sahip olmaya meyledenler ve kaybettiklerini beyaz cam arkasında arayanlar:

Dolaşıyorum gecenin karanlığında

Loş, nemli o sessiz sokaklarında

Perdelerin arasından mavi ışık sızmakta

Bütün diller suskun

Hayatın tamamı durmakta

Beyaz cam arkasında hayaletler konuşmakta.

 

Dönmüş bütün bakışlar bir yöne

Dolmuş bu mavi ışık tek gönüllere

Gerçek dünyada tabiat elemlerle

Sokaktaki köpekler susmuş bile!

Her yanda aynı görüntü nafile.

 

Ölmedim hayattayım şu an

Gerçek bir ışık arıyor gözlerim her an

Zihinler doğuştan boş bir ekran.

 

Perdeli odanın dışında

Gecenin ölümcül karanlığında

Unutulmuşluğun karşılığında

İnsana sırt çeviren dünya

Bütün bu insanlar mı yalnız

Sadece yalnız olan ben miyim yoksa!

 

Tabiatta yapraklar yine sararır

Akşamlar kızıllıktan sonra

Eskisi gibi yine kararır

Güneş yine ümitlerle doğar

Yine kederlerle batar

Ekran göstermemişse neye yarar!

 

Güneş son bir defa batarken

Son kızıllık nihai hüzün olmuş

Denize düşen alevi ekran yutarken

Mazideki görkemli aşk unutulmuş

Şimdi güller de solmuş

Yalnız ses ve ışıklar kafese dolmakta

Beyaz cam arkasında hayaletler konuşmakta.

,Şair İsmet, Özel bir güzellik katamaz şehre kendinden. Şehrin insanı olmakla bir tutar ihaneti ve kaypaklığı. Şehrin insanı bozuk paraların, pahalı zevklerin, ucuz cesaretlerin insanıdır. Şehir, adeta kötülük doğuran bir iblistir:

Ben ne büyük bir dalgınlıkla bakmış olmalıyım ki hayata

görmedim orda çinko damlar ve plastik sürahilerin tanrısını

yerimi yadırgadım

yerim olmadı zaten kendi mezarımdan başka

çılgının biri sanılmaktan sakınmaya vaktim olmadı

durmadan bir beyaz aygırla taşardım derin göllerden

bir gebe kısrakla kaçardım derin ormanlara

güneşin zekâsıyla doymak isterdim

kaba solgun kâğıtlar sunardı

şehrin insanı bana


şehrin insanı, şehrin insanı, şehrin

kaypak ilgilerin insanı, zarif ihanetlerin…

Lakin doğan da doğuran da insandır. Çift oluktan akan nur ve kir insandandır ve insanadır. Cehenneme elini uzatıp, ateşten tuğlalarla evini ören de, semadan rahmeti davet edip, kubbeyi çatan da insandır.

Şairin gönlünün görünür mekânıdır şehir. Yitirilmiş ilhamların cennet mekânını vesveseler mi işgal etti? Zahir!

“Ah ne yer ne yar kaldı, gönlüm dolu ahu zar kaldı”. Yer sarsıldı, olmamış yapılar titredi toprağa döndü, hüznün yüreği çarparken düşte daüssıla kaldı. Ümide gelince:

“Şu mihrap sinanüddin, şu minare Sinandır

Haydi artık uyuyan destanını uyandır.!”

 

 

Atebetü’l-Hakayık / Gerçeklerin Eşiği ve Edib Ahmed Yükneki

Günümüze intikal eden en eski Türk yazılı eseri; Orkun Kitâbeleri’dir. Eldeki bilgilere göre ikinci yazılı eser Kaşgarlı Mahmud’un 1072-1074 yıllarında kaleme aldığı Divânü Lügati’t-Türk, üçüncüsü Yusuf Has Hâcib’in Kutadgu Bilig isimli kitabıdır. Arada başka eserlerin bulunması ihtimali yüksek olmakla birlikte, bunlar eser olarak da isim olarak da günümüze intikal etmemiştir. Bu durumda, 12 yüzyılda yazıldığı bilinen Atebetü’l-Hakayık, ilk Türk yazılı eserlerinin dördüncüsü olarak kabul edilebilir.

Eserin yazarı Edip Ahmet Yükneki’nin başka eserlerinin de bulunabileceği ifâde edilmekle birlikte, günümüze yalnızca bir eseri intikal etmiştir.

Yazarı tarafından Karahanlı Beylerinden Muhammed Dâd Sipehsalar’a ithaf edilen Atebetü’l-Hakayık’ta Yüknekî, hadis ve Arapça beyitlere dayanarak yazdığı şiirlerle, ahlaklı insan olmanın yollarını, ahlak ilkelerini açıklamış, çeşitli ahlakî öğütlerde bulunmuş, İslamî düşünce ve görüşlere yol gösterici olmuştur. Eserinde; dünyayı, Allah’ı ve insanı bilmenin sadece ilim yoluyla mümkün olabileceği belirtilmekte, bilginin faydaları, bilgisizliğin zararları anlatılmaktadır.

Eser; Batı Türkistan’da, ‘Hakaniye‘ olarak anılan Kaşgar / Karahanlı bölgesi diliyle, Uygur harfleriyle, aruz vezniyle ve mesnevi tarzında yazılmıştır. Yazma ilk nüshası İstanbul’da Ayasofya Kütüphânesi’ndedir. Kitabın tamamı 968 mısra, 484 beyittir. Türk alfabesi ve günümüz Türkçesi ile 1951 yılında Reşit Rahmetî Arat tarafından yayınlanmıştır.

Eser 14 bölümden oluşur. Baştaki 5 bölüm giriş, şairin ‘nevi’ adını verdiği 8 bölüm asıl konu, sondaki 1 bölüm de bitiriş bölümüdür.

Eser, Cenab-ı Allah’ı yücelten mısralarla başlamakta, Hz. Peygamberi, dört halifeyi ve Emir Muhammed Dad Sipehsalar’ı öven cümlelerle devam etmektedir. Kitabın yazılış sebebinin belirtildiği bölümden sonra; bilginin faydaları, bilgisizliğin zararları, diline hâkim olmanın fazileti, dünyanın dönekliği, cömertliğin üstünlükleri, cimriliğin kötülükleri anlatılmakta, kibir ve ihtiras gibi konular işlenmektedir.

Öğretici bir ahlak kitabı olan eser, ele aldığı konular itibâriyle Kutadgu Bilig’e benzemekle birlikte, ondan daha sanatkârane bir üslupla yazılmıştır. Yüknekî’nin dili, herkesin rahatça okuyup anlayabileceği şekilde ve sâdedir.

Atebetü’l-Hakayık’tan seçilen ve ‘Bilgi‘den söz eden beyitlerin günümüz Türkçesine çevrilmiş şekliyle örnekler:

Bilgili insan dâima bilgiyi arar.

Ey dost, bilginin tadını bilgili kişi bilir.

Bilginin değerini bilgi bildirir.

Bilgisiz odun bilgiyi ne yapar?

 

Bilgili kişi varlığını belli eder.

Bilgisiz hayatta olsa bile kayıp sayılır.

Bilgi sâhibi kendi ölse de adı ölmez.

Bilgisizin ise daha sağlığında adı unutulur.’

 

Kemikte ilik gibidir insana bilgi,
İnsanların süsü akıldır, kemiğinki ilik.

‘Bilgisize doğru söz tatsız olur,
Ona öğüt, nasihat yararsız olur.
Atebetü’l-Hakayık, dinî-ahlakî öğüt verici-öğretici bir eserdir. ‘Manzum bir vaaz kitabı‘ da denilebilir. İslâmî Türk edebiyatının, Müslümanlık inançlarını telkin eden ilk eser olarak kabul edilmektedir. Türkçe, tarih ve edebiyat tarihi açısından da önemli bir kitaptır.

Edip Ahmet Yüknekî:

Edib Ahmed’in doğup büyüdüğü yer, Türkistan’da Seyhun ve Ceyhun nehirleri arasındaki bölgede bulunduğu bildirilen Yüknek Köyü’dür. Mezarı, Ruslar tarafından yok edilmiştir.

Türk ve Müslüman’dır. Arapça ve Farsça bilir. Tefsir ve hadis gibi İslamî ilimleri tahsil etmiştir, takvâ sâhibi, âlim ve fâzıl bir insandır. Eserinin sonuna 15. yüzyılda eklenmiş olan manzum parçalar, yazarına saygı duyularak okunan ve yararlanılan bir kitap olduğunun delili olarak kabul edilmektedir.

(YESEVİ DERGİSİ, Haziran 2014, Sayı: 246, Sayfa: 8)

 

 

Eser Dediğin

 

Yeniden ve yenilenerek okunur
Her kelime her satırda durulur

 

Her yönden irdelemesiyle,olur duruma hâkim

Hayretlere düşer insan, bırakmaz kendini akîm

 

Mazi ve Gelecek hakkında, hayaller kurdurur

Çünkü eserde; derin bakışlı bir algı sunulur

 

Eserde Felsefe desen, mevcut dağlar kadar

Eserde incelik ve letafet olur, katar katar

 

Eserde tahlil, felsefî açıdan derin bir bakış

Eserde tatlı sert, büklüm büklüm farklı bir akış

 

Alıp götürür insanı, binbir ufukta gezintiye

Alıp insanı kendinden, kondurur karşı esintiye

 

Sözünü esirgemez, Hakk’ın hatırı yüksek diye

Olur söyledikleri; ahlakî fikir yüklü birer hediye

 

Sözünü esirgemez asla,hak edenler için

Sorup soruşturur olanları, der: Neden niçin?

 

Edebiyat deyip geçmez, Hak ve Hukuktan

İnce eleyip sık dokur; zîra ölçüsü Furkan

 

İnsan, böyle eserle dolup taşarken zihnen

Rehgüzârında aydınlık bir yüz görünen

 

Olayve insanı; didik didik eden Yazar’a ne mutlu

Sunar insana; gerçekleri içeren sihirli bir kutu

 

Eser dediğin a dostlar! İşte ancak budur

İnsan kendini, hakikat zirvesinde bulur

 

Böylesi Yazar; susmuyor haksızlık karşısında

Işık tutuyor, gerçeği yansıtan aynasında

 

Böyle Yazarlar eşliğinde; hayat ne güzel

Sosyal olaylar; onlar sayesinde olmuyor özel

 

İşinde gücünde olana açıp, farklı birçok pencere

İnsandan uzak kalıyor, nice öldürücü cendere

3637

 

 

 

Bir Garip İş(gal)…

 

Suriye’deki iç savaşla birlikte terör örgütü anlayışımız epey bir değişti. İşte size gün gün değişimin öyküsü:

10 Haziran 2014

Musul’da 28 Türk tır şoförü IŞİD (Irak Şam İslâm Devleti Örgütü) tarafından rehin alındı. Tır şoförleri derneği başkanı edindikleri bilgilere göre şoförlerin sağlık durumunun iyi olduğunu ve araçlardaki yakıtlar boşaldıktan sonra bırakılacaklarını açıkladı.

11 Haziran 2014

Irak’ın 2’nci büyük kenti Musul’u ele geçiren Irak Şam İslâm Devleti Örgütü (IŞİD) militanları diğer yerleşim bölgelerine yöneldi. Musul’da yaşayan 500 bin kişi ise evlerini terk ederek Kürt bölgelerine sığınmaya çalışıyor.

IŞİD’in Musul’daki Türk Konsolosluğu’na girdiği iddia edildi. Dışişleri kaynaklarından iddianın incelendiği açıklaması geldi.

Irak Şam İslâm Devleti Örgütü (IŞİD) Musul’daki Türk Konsolosluğu’na girdi. Konsoloslukta 2’si çocuk, 14-15 elçilik çalışanını rehin alındı. Rehineler arasında, Özel Harekâtçılar da var.

Dışişleri Bakanı Davutoğlu Musul’daki baskın nedeniyle New York ziyaretini yarıda keserek Türkiye’ye dönüyor. Baskında Musul Başkonsolosu Öztürk Yılmaz’ın da rehin alındığı belirlendi

Musul’daki baskında rehin alınan 48 kişinin bilinmeyen bir yere götürüldüğü öğrenildi. Baskın tahliye için güvenli yol aranırken yaşandı ve teröristler konsolosluğa bomba tehdidiyle girdi. Rehinelerin sağlık durumlarının iyi olduğu bildirildi.

New York’ta açıklama yapan Dışişleri Bakanı Davutoğlu, ‘Musul’da risk yükselince tahliye talimatı gönderdik. Nihai kararı oradaki arkadaşlara bıraktık. Amacımız vatandaşlarımızı salimen getirmek, kimse Türkiye’yi test etmesin’ dedi.

12 Haziran 2014

Meclis Genel Kurulu’nda Musul gündemiyle bugün yapılması plânlanan özel oturum iptal edildi. Onun yerine Dışişleri Bakanı liderleri bilgilendirecek. Davutoğlu ilk görüşmeyi CHP lideriyle yapacak.

Uluslar arası nakliyeciler derneği İcra Kurulu başkanı Şener, ‘IŞİD tarafından kaçırılan tır şoförlerinin dün gece serbest bırakıldığını ancak şoförlerin başka bir grubun eline düştüğünü söyledi. Gruplar fidye talep ediyor. Şoförlerin sağlık durumu iyi’ dedi.

Irak Dışişleri Bakanı Zebari, ‘Türk diplomatların ve vatandaşların serbest bırakılması için elimizden geleni yapıyoruz’ dedi. Zebari Türk diplomatların durumunun iyi olduğunu bildiklerini de söyledi.

13 Haziran 2014

Başbakan Yardımcısı Arınç, Musul konsolosluğu baskınıyla ilgili Türkiye’den bu örgütlere asla silah geçişi olmamıştır. Türkiye aşırı radikal gruplara karşı taviz vermedi dedi.

Iraklı Şiilerin en önemli dini lideri Ali Hüseyin Sistani, Halka ‘IŞİD’e karşı mücadele’ çağrısı yaptı. Sistani Şiilerden IŞİD militanlarına karşı ülkelerini korumalarını istedi.

IŞİD Irak’taki 2 kasabanın kontrolünü daha ele geçirdi Dışişleri Bakanlığı’ndan vatandaşlara Musul, Kerkük ve Bağdat’ı terk edin uyarısı yapıldı. THY Irak’tan Türkiye’ye dönmek isteyen Türk vatandaşları için ek seferler düzenleyeceğini duyurdu.

14 Haziran 2014

İran Cumhurbaşkanı Ruhanî, uluslar arası hukuka uygun olarak Irak’a yardım etmeye hazır olduklarını ancak henüz böyle bir talep almadıklarını söyledi. Ruhanî IŞİD’ militanlarının İran sınırına yaklaştığı iddialarıyla ilgili ‘Topraklarımızı korumaya hazırız’ dedi.

Türk Silahlı Kuvvetleri, ‘Irak’ta terör örgütü mensuplarına 4 Türk subayı tarafından eğitim verildiği ve söz konusu subayların Irak askerlerince Felluce’de gözaltına alındığı iddiaları, mesnetsiz ve gerçek dışıdır’ açıklamasında bulundu.

Dışişleri Bakan yardımcısı Naci Koru Musul baskınında kaçırılanların Suriye’ye götürüldüğü iddiasını yalanladı. Koru baskın anında Ankara’nın arandığını ve karşı koymanın mümkün olmadığının anlaşılması üzerine çatışmama kararı alındığını açıkladı.

15 Haziran 2014

Başbakan Erdoğan Irak’ta rehin tutulan Türklerin sağlık durumlarının iyi olduğu yönünde bilgi sahibi olduklarını söyledi. Gerekli adımların hassasiyetle atıldığını belirten Başbakan, Konuyu uluslar arası hukukla çözmeye çalışıyoruz dedi.

ABD Irak’taki gelişmeler nedeniyle bir uçak gemisini Basra Körfezi’ne gönderdi. ABD ile işbirliği yapmaya hazır olduklarını söyleyen İran Cumhurbaşkanı Ruhanî ise, Irak’a asker göndermeyi plânlamadıklarını açıkladı.

Irak’ta alıkonulan 80 Türk vatandaşının sağlık durumunun iyi olduğunu açıklayan Dışişleri Bakan yardımcısı Koru, IŞID’inTelafer’e saldırısıyla ilgili, ‘Orada Türkmen kardeşlerimiz yaşıyor. Saldırı şimdilik bertaraf edildi. Neler olacağını dikkatle takip edeceğiz dedi.

Türk Hava Kuvvetlerine bağlı F-16’lar IŞİD örgütünün işgal ettiği, Musul’da keşif uçuşu yaptı. Uçuş Irak merkezi hükümeti yetkilileriyle koordineli gerçekleştirildi. Savaş uçakları olası bir saldırıya karşı tam mühimmatlı olarak havalandı.

16 Haziran 2014

Irak’ta nüfusun çoğunluğunu Türkmenlerin oluşturduğu Telafer kenti IŞİD örgütünün eline geçti. Kentteki Şii aileler Batı’ya Sünniler ise doğu’ya kaçıyor. Irak Başbakanı Nuri El Maliki IŞİD’in kontrolündeki her toprak parçasını kurtaracaklarını söyledi.

NATO Genel Sekreteri Rasmussen Dışişleri Bakanı Davutoğlu ile bir araya geldi. Rasmussen, ‘Konsolosluğa yapılan saldırıyı kınıyorum. Bu suç eyleminin hiçbir meşru dayanağı yoktur’ dedi. Davutoğlu ise Irak’taki siyasi istikrarın önemini vurguladı.

Dışişleri Bakanlığı alıkonulan 49 konsolosluk personelinin aynı binada tutulduğunu açıkladı. Ayrıca açıklamada, Bağdat Büyükelçiliği ve Basra konsolosluğu için tahliye kararı yok dedi.

Musul’daki konsolosluk görevlileri ve tır şoförleriyle irtibatta olduklarını söyleyen hükümet sözcüsü Arınç, ‘Konsolosluğumuz Irak hükümeti ve onun silahlı güçleri tarafından korunmamıştır. Korunmasız bırakıldığı için böyle bir durumla karşılaştık’ dedi.

ABD Başkanı Obama çatışmaların yaşandığı Irak’a, Bağdat Büyükelçiliğindeki personelin güvenliğini artırmak için 275 asker gönderme kararı aldı.

Musul’daki Türkleri kurtarmak için hassas şekilde çalıştıklarını söyleyen Başbakan Erdoğan, Elçilikteki tüm personel bulundukları ülkenin teminatı altındadır. Maalesef Irak merkezi yönetimi personelimizi koruyamadı dedi.

17 Haziran 2014

Türkiye’nin Basra konsolosluğu tahliye edildi. Konsolosluk personelinin güvenli bir şekilde Kuveyt’e götürüldüğü açıklandı.

3 Haziran’da terör örgütleri listesine eklenen El Kaide’nin uzantısı olarak bilinen EL-Nusra Cephesi listeden çıkarıldı. Bakanlar kurulu kararı bugünkü resmi gazetede yayınlandı. IŞİD’se hâlâ listede yer alıyor.

Irak’ta Tıkrit-Kerkük yolunda aralarında 15’i Türk 60 işçi, IŞİD’ce kaçırıldı. 15 Türk’ün Tıkrit’teki özel bir hastahanenin inşaatında çalıştığı ve Türkiye’ye dönebilmek için Süleymaniye’ye gitmeye çalıştıkları öğrenildi.

İran cumhurbaşkanı Ruhani, ‘Irak’taki Şii kutsal bölgeleri koruyacağız’ dedi ve bunun için birçok kişinin Irak’a giderek gönüllü olduğunu söyledi. Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Irak’taki bu durumu iç savaş işareti olarak değerlendirdi.

Başkonsolosluk görevlilerinin sağ salim Türkiye’ye getirmek için herkesin gece gündüz teyakkuzda olduğunu söyleyen Cumhurbaşkanı Gül, ‘bölgeye dikkatle yaklaşmak gerekiyor. Türkiye’yi tüm sıcak gelişmelerden korumak birinci önceliğimiz’ dedi.

18 Haziran 2014

Irak’ın Selahaddin kentine bağlı Tuzhurmatu ilçesinde bulunan Türkmenlerin yaşadığı Çardağlı, Biravcılı ve Karanaz köyleri IŞİD’in eline geçti.

Irak ordusuyla IŞİD Beyci Petrol rafinerisinin kontrolü için savaşıyor. Rafineri çalışanları, IŞİD’in tesisin büyük bölümüne hâkim olduğunu ve rafineride örgütün bayrağının dalgalandığını söylüyor.

Dışişleri Bakanlığı’ndan Irak’ta kaçırılan 49 konsolosluk mensubunun sağlık durumlarının iyi olduğu bildirildi. Dışişleri yetkilileri ayrıca 31 tır şoförünün IŞİD’in değil başka bir silahlı grubun elinde olduğunu belirtti.

Enerji bakanı Yıldız, IŞİD’in Beyci rafinerisini ele geçirmesi sonrası Irak’taki petrol ihtiyacının Türkiye’den karşılanmasının talep edildiğini söyledi. Yıldız, ‘TÜPRAŞ talebi karşılayabilir ancak fiziki açıdan gerçekleşmesi kolay olmayacak’ dedi.

Irak’ta yaşanan IŞİD krizi nedeniyle (Türkiye’de bazı siyasi parti ve derneklerce) Türkmenlere yardım kampanyası başlatıldı.

Başbakanlık afet acil durum yönetim başkanlığı Irak’ta IŞİD krizi nedeniyle Kerkük’e insani yardımların ulaştırılmaya başlandığını açıkladı. AFAD bugüne kadar 41 bin kişilik gıda kolisi, 12.500 kişilik çadır ve 218 bin kutu ilaç gönderildi.

Dışişleri Bakanlığı Musul’da kaçırılan Türklerle ilgili ‘gerekli çalışmalar hassasiyetle sürdürülmektedir. Açıklamasını yaptı. Açıklamada ayrıca, Irak’a bugüne kadar 40 bin gıda kolisi, 22 bin çadır ve battaniye gönderildiği belirtildi.

22 Haziran 2014

ABD Dışişleri Bakanı Kerry, Mısır ziyareti sırasında yaptığı açıklamada Irak’ta yaşanan krize değindi ve IŞİD’in sadece Irak için değil, tüm bölge için tehdit oluşturduğunu söyledi.

23 Haziran 2014

IŞİD ülkenin batısının büyük bölümünü ele geçirdi. Örgüt Suriye’nin ardından Irak’ın da Ürdün’e açılan sınır kapılarının kontrollerini ele aldı. Bu durum Irak hükümetinin batı sınırında hâkimiyetini tamamen kaybetmesi olarak değerlendiriliyor.

* * *

Gördüğünüz gibi IŞİD’in (Irak Şam İslâm Devleti Örgütü) ‘dünyaya terör Literatürü’ne girecek durumu özetle böyle. Yukarıda okuduklarınız NTV ana haber bültenindeki günlük konu başlıkları. (Sizin bildiğiniz ancak burada bulunmayan diğer konu başlıklarını [kurşuna dizmeler vb.] NTV yazmadığı için orijinal alıntıyı bozmamak gayesiyle ilave etmedim)

Sevgili okurlar, şimdi size üç sorum olacak:

1-      Bir terör örgütü kendisine ‘devlet’ diyebilir. Zaten çoğu örgüt kendisini bu şekilde tanımlar. Hiçbir terörist kendisine, ‘terörist’ demez. Ama hiçbir devlet, terörist için ‘devlet’ adını kullanmaz. Çünkü ‘devlet’ dediğiniz anda statüsü değişir. Aynen ‘Kıbrıs Rum Kesimi’ dememiz gibi. Niye basınımız ve yerli-yabancı bütün herkes konsolosumuzu ve vatandaşlarımızı kaçıran bu teröristlere niye ısrarla IŞİD veya (Irak Şam İslâm Devleti) diyor?

2-      Bu örgütün orijinal adı ‘Irak-Levanten İslâm Devleti’ iken;”TheIslamicState in IraqandtheLevant” (alternativelytranslated as IslamicState in IraqandSyriaorIslamicState in Iraqand al-Shām) Türkiye’de halkımız bu örgütü kendi kendine verdiği ve dünyanın bildiği adla, “Levanten” olarak değil de “Şam” olarak biliyor.(http://en.wikipedia.org/wiki/Islamic_State_in_Iraq_and_the_Levant)

3-      Çünkü ‘Levanten’Türk Dil Kurumu tarafından 3 anlamlı tanımlanır bunlar:

a.      Özellikle Tanzimat sonrasında büyük liman kentlerinde yoğunlaşan ve ticaretle uğraşan, ‘Hıristiyanlara’ verilen ad.

b.      Avrupalı gibi görünmeye özenen, züppe tavırlı

c.       Bu tavra (Batılılığa) özgü olan

Peki, eğer bu adamlar,madem Sünni İslâm anlayışıyla hareket ediyorlarsa dini terminolojide “kâfir” olarak tanımlanan ‘Levanten’i niye işin içine katıyorlar?

Alın size çok bilinmeyenli bir denklem ve büyük oyun…

Çözümü; haftaya!

 

 

 

Âlem-i İslamın İmanını İngiltere mi Kontrol Ediyor?

0

 

Asıl soru, Âlem-i İslâm’ın imanını kim kontrol ediyor olmalıydı diyorsanız 14 ay önce Âkil Heyeti’ne sorduğumuz sorulara ve evvel yazdıklarımıza bir göz atmalısınız. “Türk Milletinin imanını Amerika mı kontrol ediyor?” sorumuzu şimdilerde güncellemenin tam zamanı: “Koskoca İslâm Dünyasının imanını İngilizler mi kontrol ediyor acaba?

“De ki; eğer inanıyorsanız imanınız size ne kötü şeyler emrediyor.” Bakara 93’teki net tespite ve Kuran’ın tamamına bakıldığında hepimizin Müslümanlığı şüpheli aslında. Son ve ekmel dinin mensupları 3-5 ibadeti din, 3-5 şekli sünnet diye yaşadığını zannede dursun Dünya ölçeğinde bilimde – fende, kültürde – sanatta ve sosyo-ekonomik hayatta (doğruluk, dürüstlük, dayanışma, komşuluk, alçakgönüllülük, nezaket, temizlik, kurallara riayet, emanete sadakat, alışveriş ahlâkı, hakperestlik, çalışkanlık, vefalılık, ilh…) bırakın Hıristiyan Batı’yı; Taoist Çin’in, Şintoist Japonya’nın, Budist Hindistan’ın bile gerisinden geliyor.

1,5 milyarlık İslâm Âleminin gayri sâfi millî hasılası Dünya toplamının ancak 6’da 1’i kadar. Ve 57 Müslüman ülkenin ürettiği ihracat – ithalat değerleri ise 80 milyonluk Almanya’nın gerisinde. Dahası bu 57 ülkenin yarıya yakınında savaş-çatışma-şiddet var.

Elin oğlu 22 İslâm ülkesinin sınırlarını BOP’latarak değiştirmekten bahsedince haftalık hava tahmini gibi peşinden de göstere göstere baharı-kışı-ayazı geliyor. Arnold Toynbee 1930’larda – 40’larda, Bernard Lewis 70’lerde, Zbigniew Brezinski 2000’lerde plan yaptı, projelendirdi, haritaları bile çizildi. Neticede Küresel Şirketlerin uçkuru mübarek Ortadoğu coğrafyasında çözüldü.

İskilipli Âtıf Hoca’nın TC filminin başında dediği gibi: “Âlem-i İslâm kilidinin anahtarını İngiltere’nin emin ve itimat edilir eline tesliminde hiçbir tehlike yoktur.” Kilit Türkiye, anahtar İngiltere’dir. Vahhabîlik mi, İhvan-ı Müslimîn mi, Selefîlik mi, Hilafet Komitesi mi, Tebliğciler mi, Talibân mı, siyasal İslâm hareketleri mi; her taşın altında Yahudi değil bir İngiliz taşı arayın asıl siz.

Lawrance mi, Hemper mı, Noel mi yoksa Bell mi şeyhiniz? İngiliz Kraliyet Ailesi nasıl Peygamberimizin soyundan (seyid / şerif) ve doğuştan sünnetli olabiliyor? Barack Obama’nınki gibi Prens Charles’ın gizli adı neden ‘Hüseyin’ oluyor? İngiliz Milletler Topluluğu’nun (Commonwealth) 9 tane mi, 10 tane mi Müslüman ülke üyesi var?  Şeriat Mahkemeleriyle maruf Malezya için, tarikatlar ve cemaatler cenneti olan Pakistan için, Salman Rüşdi ve Teslime Nesrin için ölüm fetvası çıkaran Bengladeş için II.Elizabeth’e “Ana Kraliçe” demekte sıkıntı var mı? Yok!

Tekrarda fayda var: Revize edilen BOP’ta artık Suriye de ırak gibi 3 parçaya ayrılacak ama kuzeydeki Kürdistanları ve ortadaki Sünnî-Selefî Arap kısmı birleştirilecek. Şiî ve Alevî-Nusayrî devletçikleri coğrafya gereği birleşemiyor. Ancak 5-10 yıl sürecek Sünnî & Şiî kavgasında ringlerde birleşirler. NYT diyorum, made in WASP diyorum; kendin söyle, kendin IŞİD.

Sırada Libya üçlemesi var: Trablus (Tripolitania), Bingazi (Cyrenaica), Sebha (Fezzan). Ne diyor Mustafa Kemal ve Enver Paşaların Bingazi’sinde General Halife Hafter; ‘Hadi Terket!’ Biz ne diyoruz; Arabistan da 3 vakte kadar 5’e bölünürse şaşırma! Netekim Gemlik’ten sonra denizi değil tufanı görürsün ancak. Sen daha dizilere bak!

Allah’ın diniyle dalga geçme suçundan ahrette yargılanmamak için İslâmiyeti okuma-üfleme ameliyesinden çıkarıp zülmü kesinkes engelleme ve iyiliği her halükârda yaşatma işine odaklanmak gerek. Kuran, kâinatımızın kullanma kılavuzudur. Sünnet, sakal-sarık değil Muhammedî duruştur. Peygamber, öncelikle ritüellerin değil bir davanın peygamberidir. Dini İngiliz paçavrasına çevirdik, – Allah esirgesin – toplumsal olarak kafayı duvara vurmamız yakındır.

(Yazıya fikrî katkılarından ötürü Sayın Nihat Gürer’e hususen teşekkürlerimle..)

 

 

Adil Bir Cumhurbaşkanı Seçmek!

0

 

Sayın Erdoğan, Başbakan olunca 12 tane güvenilir yakın koruma seçmiştir. Öyle ya güvenmediği kişilerden yakın  koruma seçmek akla ve mantığa uymayan bir durumdur. 1,5 yıldan fazla bir zamana kadar bu durum böyle devam edip gitti. Ancak paralel yapı meseleleri  gündeme gelince, Erdoğan’ın makamı ve konutuna dinleme cihazları yerleştirildiği ortaya çıktı. Hem de bu en güvendiği korumalar tarafından.Bu korumalar casusluk suçlaması ile gözaltına alındılar.

Bu gelişme çok düşünülmesi gereken ibret verici bir olaydır. Kendi korumaları casus çıktı ise, kabine ve diğer kademelerde çalışanlar ve ekip içinde neler vardır acaba?

Ülkemizde örgütler,ajanlar cirit atıyor.Kimsenin can güvenliği artık yok desek kesinlikle yeridir. Sınırlarımız yol gecen hanına dönmüş, ülkemiz komşu ülkelerdeki savaşlar  ve değişik örgütlerle olan irtibatlar yüzünden sınır güvenliği ortadan kalkmıştır. Yanlış dış  politikalar sayesinde, komşu ülkelerle dostluğumuz allak bullak olmuş vaziyettedir. Yurt içinde durum daha da kötü.Yol kesmeler,baskınlar,cam çerçeve indirmeler, kırıp dökmeler, isyan provaları devam etmektedir.

Devleti idare eden  şahsiyetlerin ötekileştirme davranışlarına her gün şahit olmaktayız. Önümüzde Cumhurbaşkanlığı seçimi var. Eğer samimi duygularla tüm insanları kucaklayamayan birinin Cumhurbaşkanı seçilmesi halinde, Türkiye çok daha kötü günlere gebedir. Özellikle  iktidara yakın olmayan tüm diğer insanları, öteki diye değer vermeyen,kendisini padişah zanneden birilerinin Cumhurbaşkanı seçilmesi Türkiye için intihardır.

Onun içindir ki nefis yapan sol ve sağ kanattaki herkes,ülkenin birliği için, illa benim fikrimden aday olsun  demeleri çok yanlıştır. Ülke başkanlık sistemine doğru gitmektedir. Pkk ya verilen sözler yerine getirilirse bu ülke bölünmeye adım atmış demektir.Bu hususta epey yol katedilmiş vaziyettedir.Yarın bir araya gelememe yüzünden bu ülke ve insanlarımız Cumhuriyet ve Demokrasinin nimetlerini arar olacaklardır. TC Devleti tamamen tehlikelerle karşı karşıyadır…”Görünen köye kılavuz aramak”abesle iştigaldir.

Görünen o ki,çatı adayı Ekmeleddin İhsanoğlu, kültürlü – liyakatli ve birikimi ile de göz doldurmaktadır.Ancak halk tarafından fazla tanınmamakla birlikte, din alanındaki uzmanlığı,siyasi değil samimi bir Müslüman görünümü ile tüm dünya ve İslam  Birliği başkanlığı da yapmış olması ve özellikle İslam Ülkeleri ile olan ilişkileri,Cumhuriyet ve Demokrasiye olan bağlılığı ile de öne çıkmış bir şahsiyet olarak, kimsenin karalayamayacağı  çok yönlü bilim adamlığı yapısı ile Türk Milleti ile kucaklaşmaya başlamıştır. Gündeme geldiğinden beri, AKP  kanadının hesaplarının allak bullak olduğunu açıkça gözlemlemekteyiz.

ÇATI ADAYI DA TARTIŞILMAK ÜZERE, TC DEVLETİNE SAHİP ÇIKAN HERKES,ÜLKENİN BÖLÜNMESİNİ İSTEMEYEN HERKES, KONUŞUP TARTIŞIP SAĞI, SOLU, ALEVİSİ,SÜNNİSİ, KÜRT’Ü,TÜRK’Ü İLE HEP BERABER OLUP, BİR SONUCA VARILMALIDIR.İÇ VE DIŞ TEHDİTLERİN OLDUKÇA ÇOK CİDDİ OLDUĞU ORTADADIR…

Bu ülke milleti ayrıştırmaya,milleti hor görmeyen, insanların üzerine yürümeyen, ananı da al git demeyen, siyasi Müslüman değil, samimi Müslüman olan,milletin inançlarına karışmayan, şahsiyetli, kültürlü,vatansever, demokrasiye inanan,parti katibi olmayan bir muhterem zatı Cumhurbaşkanı seçmelidir.

Saygılarımla…

 

 

Ekmeleddin İhsanoğlu’nun Adaylığı Hesapları Karıştırdı

 

Cumhurbaşkanlığı’na “çatı aday” olarak Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu’nun aday gösterilmesi özellikle Ak Parti’de şaşkınlık ve endişe yarattı. Bunu Erdoğan’ın adaylığını açıklamasını ertelemesinden ve yandaş medya ile AKP sözcülerinin şaşkın demeçlerinden anlıyoruz. Bir de “bu çatıdan bir halt olmaz” gibi nezaket ve edep örneği (!) cümlelerden.

CHP ve MHP yanında BBP, SP, DSP, HEPAR ve başka bazı partilerden oy aldığı gibi AK Parti içinden de oy alabilecek böyle bir adayın ortak aday olarak çıkması ilk defa bu seçimde Tayyip Erdoğan’ın yenilebileceği ihtimalini güçlendirdi.

*****

“EKMEL BEY” HAKKINDA TEREDDÜTLER

CHP içindeki partinin merkeze veya sağa doğru kayması endişesi taşıyanlar ile bazı “ulusalcılar” Ekmeleddin İhsanoğlu’nun CHP tarafından aday gösterilmesine tepki gösterdiler. Bu kesim İhsanoğlu’nun Mısır’da doğup büyümüş olması ve İslam İşbirliği Teşkilatı’nın (İİT) on yıl başkanlığını yapmış olmasını, kendisinin “siyasal İslamcı” olduğu iddiasına gerekçe olarak göstermekteler. Mesela Prof. Dr. Süheyl Batumbirileri (ABD’nin) siyasal İslam projesi bozulmasın diye CHP’yi etkileyerek RTE çizgisinde bir siyasal İslamcıyı aday gösterttiler” görüşünde.

MHP çizgisinde bazı isimler de benzer gerekçeler ve İhsanoğlu’nun İngiltere’de Exeter Üniversitesinde doktora yapmış olması, “İİT gibi örgütlerin ABD güdümünde olduğu” varsayımlarıyla İhsanoğlu’nun dış kaynakların telkiniyle aday yapılmış olabileceği görüşündeler.

Buna karşılık AKP’nin ateşli savunucusu olanların İhsanoğlu’nun adaylığı ile büyük bir telaş ve panik havası içinde yazdığı yazılarda, İhsanoğlu’nun aday olmasının dış mihrakların projesi olduğunu söylemesi ilginç değil mi? Mesela Abdurrahman Dilipak şöyle diyor: “Ekmeleddin İhsanoğlu  kendini nelerin beklediğinin farkında mı acaba.. İşin içindeki İsrail, İngiliz, Amerikan ve Suud parmağını görmüyor mu?”

Oysaki “Ekmel Bey” Yozgat’lı bir Türk. Eşi Türk Ocakları’nın Eski Genel Başkanlarından Dr. Emin Bilgiç’in kızı olan modern ve inançlı bir hanımefendi.

Eserleri ortada. Laik demokratik düzeni savunan, Atatürk’ü Türk Milleti’nin en önemli değerlerinden biri gören, İslam İşbirliği Teşkilatı’nda yaptığı çalışmalarla Teşkilat içinde ve İslam Ülkelerinde kadının statüsünün Batı devletleri seviyesine gelmesi için gayret gösteren, dindar bir kişi Ekmel Bey. Tevfik Fikret, Mehmet Akif, Yahya Kemal, Necip Fazıl, Nazım Hikmet gibi şairlerin eserlerini Arapça’ya çevirerek Türk Kültürüne hizmet etmiş bir aydın.

İİT (eski adı İKÖ) CHP’li Turan Güneş‘in ve Bülent Ecevit‘in çok önem verdiği, içinde Rusya’nın gözlemci üye olduğu, 57 üyeli modern bir ekonomik işbirliği teşkilatı. Ve Ekmeleddin İhsanoğlu, 2000 yılında, Bülent Ecevit’in devlet nişanı verdiği bir şahsiyet.

*****

“EKMEL BEY” AYDINLAR OCAĞI ÜYESİ

Benim açımdan önemli bir konu da Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu bir dönem İstanbul Aydınlar Ocağı‘nda İlim İstişare Kurulu üyeliği görevini de (1988-1990) yapmış olması. Yurtdışı görevi sebebiyle Aydınlar Ocağı üyeliğinden ayrılmış.

Aydınlar Ocağı, tüzüğünde “Milli kültür ve şuuru geliştirmek suretiyle Türk Milliyetçiliği fikrini yaymak” amacının yazılı olduğu bir sivil toplum kuruluşu. Bunun için “memleket meselelerine ve milli davalara Türk Milliyetçiliği açısından bakarak milli menfaatlerimize en uygun çözümleri araştırıp, bulur ve yayar” diyen bir STK’ya üye olan bir bilim adamının Türk olmadığını, Milliyetçi olmadığını söylemek en azından bir bilgisizliğin eseri olsa gerek.

*****

İTTİFAKLAR YARIŞACAK

Hem CHP-MHP ve hem de destekleyecek diğer partilerden vatandaşlarımız için öncelik kendi partilerinden bir adayın Cumhurbaşkanı olmasıdır. Ancak partili bir adayın yüzde 50’yi aşan oy alabilmesi mümkün görülmedi. Bu durumda kendi partilerine Genel Başkan seçmeyeceklerine göre, “Cumhurbaşkanlığı seçimini kazanabilecek, Türkiye’yi en iyi şekilde temsil edecek ve devlet kurumlarını uyum içinde çalıştırabilecek” ortak adaya oy verecekler.

Esasen AKP açısından da durum aynı. Kendi adaylarının seçilebilmesi başka partilere oy veren vatandaşlarımızdan oy almasına bağlı. Bu durum olduğu içindir ki PKK/HDP/BDP oylarına ihtiyacı olacağını öngören Erdoğan, PKK’nın askeri birlikten bayrak indirmesine de, haftalarca şehirlerarası yolları kesmesine de ses çıkarmadı.

HDP’nin adayını açıklaması bekleniyor. HDP Eş Başkanı Tuncel, cumhurbaşkanı çatı adayı için “böyle bir ittifakla yan yana durmak çok mümkün gözükmüyor” dedikten sonra ikinci turda AKP ile pazarlık yapacaklarının sinyalini verdi.

İlginç bir seçim olacak. Bir tarafta CHP, MHP, BBP, SP, DSP gibi sağ ve soldan partiler, diğer tarafta AKP ile PKK/HDP/BDP arasında yapılacak ittifaklar yarışacak.

Ben şahsen PKK’nın belirlediği bir Cumhurbaşkanımız olmasını asla istemem. Bakalım Türk Milleti ne diyecek.

*****

DENGE VE FREN SİSTEMİ ŞART

Demokrasilerde devleti oluşturan yasama, yürütme ve yargı güçleri arasında kuvvetler ayrılığı ve bu kuvvetler arasında bir denge kurulması çok önemlidir. Demokratik, istikrarlı ve kalkınmış ülke olmanın ilk şartı bu.

İster Başkanlık Sistemi ve isterse Parlamenter Sistem olsun, kuvvetler ayrılığı ve kuvvetler arası dengeyi korumak için kontrol veya fren sistemi gereklidir. Bütün dünyada başkanlık sistemi diktatörlük yönetimine dönüşürken ABD’de bu sistemin başarıyla uygulanması denge ve fren (“checks and balances”) sisteminin iyi işlemesindendir.

Parlamenter sistemde arabanın gaz pedalını yürütme organı temsil ederken, Cumhurbaşkanlığı ve yargı kurumları aracın fren pedalını ifade eder. Güvenli bir yolculukla hedefe sağ salim varmak için her iki mekanizmaya da ihtiyaç var.

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül bu fren mekanizmasını hemen hemen hiç işletmedi. Çünkü “AKP kurucusu” olmasından kaynaklanan beklentileri vardı ve gönlüne yatmayan konularda bile Erdoğan’a direnemedi. Devlet kurumlarının, hukukun, yargı sisteminin tarumar edilmesini ve toplumun keskin kamplaşmasını engelleyemedi.

Başbakan Erdoğan ve AKP’nin Anayasa değişikliği çalışmaları kapsamında açıkladığı Başkanlık modeli ise fren sistemini tamamen kaldıran ve diktatörlük özlemini yansıtan bir modeldi.

Tayyip Erdoğan Parlamenter Sistemi değiştiremese bile Cumhurbaşkanı seçildiği takdirde “Fiili Başkanlık” özlemi içinde.

1876’dan beri parlamenter sistemi (eksik ve hatalarıyla birlikte) bir şekilde uygulayan Türkiye’nin Başkanlık sistemine geçişi kolay değil. Mevzuatın ve kurumların işleyişinin değiştirilmesi çok zor ve sancılı bir süreç olur. Hele hele fiili başkanlık zorlamaları ülkeyi tam bir keşmekeşe sokar.

Yani Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı seçilmesi PKK’ya verilen sözlerin yerine getirilmesi ve fiili başkanlık zorlamaları ülkeyi siyasi ve ekonomik krizlere sokabilir.

Devlet kurumlarının uyumlu bir şekilde çalışmasını sağlayabilecek ve gerektiği zaman fren sistemini kullanabilecek bir Cumhurbaşkanı Türkiye’nin geleceği açısından hayati derecede önemlidir.

 

 

 

Köy Kültürü Korunmalı

 

30 Mart seçimlerinden sonra Büyükşehir olan 30 ilimizdeki köyler mahalle oldu. Ancak, köylerin resmen mahalle olması köylerimizde ki köy kültürünü yok etmemeli. Tam aksine köy kültürü gelenek ve görenekleriyle hayat tarzıyla, Büyükşehirlere uyumlu hale getirilerek yaşatılmalıdır. Deyim yerindeyse köy hayatı yok edilirse gelecekte çok büyük felaket ve sıkıntılar yaşanacaktır.

Gazeteci ve belgeselci olarak bu önemli durumu sürekli gündeme getiriyoruz. Zira, eğer köy hayatı yok olursa şehirlerde yaşamda duracaktır. Zira hayvancılık, tarım, ziraat, tümüyle yok olacaktır. Gelişmiş batı ülkeleri köy hayatını sürdürmek için çok özel çabalar sarf ediyor.

KOCAELİ’DE KÖY KÜLTÜRÜ KORUNMALIDIR

Artık köylerimizin adı tarih oldu. Her biri mahalle haline geldi. Ama 800 yıllık geçmiş yasayla yok olamaz. 500’dean fazla Kocaeli bölgesinde köy bulunuyor. Bununla ilgili çok özel bir çalışma yapılmalıdır. Konuyu sürekli gündeme getirdik, daha önce bu konuyla ilgili bir çok yazı kaleme aldık.

BÜYÜKŞEHİR BELEDİYE BAŞKANI İLE SÖYLEŞİ

Kocaeli Büyükşehir Belediye Başkanı sayın İbrahim Karaosmanoğlu ile konuyu değişik zamanlarda konuşup söyleşiler yaptık. Diğer yetkili ve yöneticilerle konunun önemini ifade etmeye çalıştık. Gebze Sivil Toplum Merkezi’ni ziyaret eden Belediye başkanı sayın Karaosmanoğlu ile Taşköprü köyleriyle ilgili yaptığımız belgesel çekimleri köyler ve manavlar hakkında bilgiler aldık. Sayın başkan çok önemli açıklamalar yaptı. Her köyde bir köy kültür evi ve müzesi kurulması için muhtarlıklar ve dernek başkanlarına büyük görev düştüğünü söyledi. Gebze Kadıllı köyünde gezdiği bir köy evi müzesinden örnekler verdi.

TAŞKÖPRÜ ONARILACAK!

Taşköprü derneğinin konuğu olan başkan Karaosmanoğlu, tarihi Taşköprü’yü onaracaklarını müjdeleyerek, “Bütün hazırlıklarını yapıyoruz. Koruma kuruluyla birlikte yapacağız. Bölge adını orada ki köprüden alıyor. Kocaeli kültürünü Manavlarla birlikte oradan alıyor. Örfü adeti olan önemli bir yöremiz. Oranın gelenek ve göreneklerinin yaşatılması için özellikle derneklerin çalışma yapması gerekiyor. Müzesini kurmak gerekir. Böylelikle buranın gelenek ve görenekleri gelecek kuşaklara aktarılır. Tabi burada en önemli görev derneklere düşüyor.” Dedi.

 

 

Yolun Sonu

 

Geç kaldım a dostlar, oldukça geç
Pişmanlık verdi bana, birçok dönemeç

 

Göründü; hayatımı ettiğim nice zaman felç

Göründü; yolun sonu, tam bir herc ü merç

 

Baktıkça geriye, eseflenmemek ne mümkün

Geçmiş; geçmiş değil, sanki daha dün

 

Daha dün; gelmiş gibiyim Dünya’ya

Hikmetini anlamakta, kalmışım yaya

 

Sanki, yeni görmüş gibiyim, nice Yıldız ve Ay’ı

Daha yeni anlamışken, anyayı Konya’yı

 

Çıkıvermek üzere yoluma, Azrail denen Dayı

Geçiyor önümden, ömrümün tüm yılı ve ay’ı

 

Ne çok meçhulleri, edemeden henüz mâlûm

Geçmiş altın yıllarım gafletle, ne biçim kulum

 

Siz siz olun, geç kalmayın aman sakın

Gerçeğe doğru yelken açın, akın akın

 

Sakın düşmeyin, sessiz sedasız gaflete

Gölge düşürmeyin, Ahiretteki asıl Devlet’e

 

Aç gözünü Dünya’dayken, kalma geç

Temeli burada atılacak olan, istikbali seç

 

Aman, artmasın gecikmen, zaman çok değerli

Yoksa olursun zamandan yana, çok kederli

 

Vakit nakitken bilmiyor insan, zamanın kıymetini

Kendi eliyle önceden hazırlıyor, sonraki Kıyametini