16.6 C
Kocaeli
Cumartesi, Temmuz 25, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 873

AK Parti’li Türkler Ne Yapacak?

 

10 Ağustos Cumhurbaşkanlığı seçiminde, R.Tayyip Erdoğan’ın seçilebilmesi için PKK/HDP/BDP kanadının oylarına ihtiyacı var. Bu kanat özellikle seçimin 24 Ağustosta yapılacak 2. turunda bu anahtar pozisyonunu pazarlık malzemesi yapacaklarını açıkladı. Erdoğan da kazanmak için ne gerekiyor ise yapacak.

Nitekim Erdoğan “çözüm süreci”ne dair Meclis’e gönderilen 6 maddelik tasarı ile PKK/HDP kanadını çok mutlu etti. Çünkü bu tasarı kanunlaşırsa PKK taleplerinin gerçekleşmesinde çok önemli bir dönemeç daha geçilmiş olacak.

Tamam, PKK destekçisi Kürtler ve Erdoğan böyle hesaplar peşinde olabilir. Ama “söz konusu olan vatansa gerisi teferruattır” diyen, ülkenin bölünmesine karşı çıkacak hiç mi AK Parti’li Türk yok?

PKK’lıların seçtirdiği bir Cumhurbaşkanını desteklemek vatansever AKP’li Türkleri hiç mi rahatsız etmeyecek?

Yüzde 5 HDP/PKK oyu kazanacağım derken “vatansever AKP’li Türklerden” yüzde 10-15 oy kaybetme riski yok mudur?

Herhalde yok.

Anketlerde AKP’den böyle bir oy kayması olabileceğini görseydi Erdoğan bu tasarıyı Meclis’e getiremezdi.

*****

FEDERASYONA KOŞAR ADIM

Prof. Dr. Ümit Özdağ‘ın ifadesiyle, Erdoğan ve Öcalan arasında varılan mutabakat ile “Yeni Türkiye” inşa ediliyor.

Sanki Türk ordusu, PKK terör çetesine yenilmiş ve yenilgi sonrasında PKK ile bir anlaşma imzalıyoruz.”

“Müzakere süreci denilen süreç, PKK’nın taleplerinin Türk halkına adım adım yutturulması süreci şeklinde ilerliyor. 2010’da “PKK ile görüşmedik, görüşmeyeceğiz. Bunu iddia eden şerefsizdir” dedikten dört yıl sonra görüşmelerin yasal çerçevesini oluşturan yasa taslağını Öcalan’ın arzu ettiği şekilde TBMM’ye ve Öcalan’a yolluyor. Çünkü artık TBMM egemenliği Abdullah Öcalan ile paylaşıyor da onun için.”

Türkiye koşar adım federasyona gidiyor. Ülkemizi yönetenlerin “PKK ile müzakere” politikalarının arkasındaki Cumhurbaşkanlığı seçimi dışındaki diğer sebeplere bir göz atalım.

*****

BÜYÜK İSRAİL- BÜYÜK ORTADOĞU- BÜYÜK KÜRDİSTAN PROJELERİ

Bölgede birbiriyle örtüşen ve birbirini bütünleyen 3 önemli proje olduğunu hatırlatalım.

1- Büyük İsrail Projesi (BİP). “İsrail’e yönelik bütün ciddi tehditlerin ortadan kaldırılması, bölgenin mezhep savaşlarıyla güçsüz devletçiklere bölünmesi, İsrail kontrolünde Kürt devleti gibi yeni devletçiklerin oluşturulması ve bölgede hiçbir güçlü ulus devlet bırakılmaması projesidir.” Uzun vadedeki hedefi İsrail’in Tevrat’ta bahsedilen Nil’den Fırat Nehrine kadar olan “vaat edilmiş topraklara” sahip olmasıdır.

2- Büyük Orta Doğu Projesi (BOP). Bu projenin gayesi: “• ABD’ye rakip olabilecek muhtemel gücün oluşmasını engellemek. • Petrol, doğalgaz, bor ve toryum gibi değerli kaynaklar üzerinde denetimi sağlamak.İsrail’i emniyet altına almak. • AB, Çin, Rusya ve Japonya gibi ülkeleri bu kaynaklardan uzak tutmaktır.”

3- Büyük Kürdistan Projesi. Bu proje (dünyanın en önemli petrol merkezinde) ilk iki projenin uygulanmasının ilk aşamasıdır.

*****

GÜNEYİMİZDE OLANLAR

Çok yakın vadede Irak’ın kuzeyinden Akdeniz’e ulaşan bir koridor açılacak. Şu anda Suriye’nin kuzeyi (Rojava) ile Irak’ın kuzeyi (Kerkük dâhil) Kürdistan bölgesi haline geldi gibi. Türkiye’nin güney sınırı boydan boya Kürdistan haline gelmekte. Bu koridorla Kerkük petrol boru hattı güvence altına alınıyor. Söz konusu olan 250 milyar varil petrol ve trilyonlarca metreküp doğal gaz rezervidir.

Irak’ın Kürt bölgesi haricindeki topraklarının büyük kısmının IŞİD tarafından işgal edilmesine göz yumuldu. Çünkü bu işgalin öncelikli hedefi Barzani Kürdistanı’nın Kerkük’ü de içine alacak şekilde bağımsız bir devlet haline gelmesidir.

Prof. Dr. Ümit Özdağ‘a göre, “Kuzey Irak’ın bağımsızlığını ilan etmesi Kerkük’ü işgal etmesine bağlı idi. Barzani, muhtemelen IŞİD ile iş birliği içinde.

Barzani’nin amacı Akdeniz’e kadar uzanan alanda petrol boru hatlarının da üzerinde geçtiği Büyük Kürdistan’ı kurmak. Üstelik Türkiye’de mevcut süreç Güneydoğu Anadolu’da bir federe devletin kurulmasına doğru hızla ilerlerken, Barzani amacına çok da uzak görünmüyor.”

“Özetle; AKP Hükümeti, Kürtlere Türkiye’de federe devlet, Kuzey Irak’ta bağımsız devlet hediye ederek tarihe geçecek.”

Bu durum Türkiye Cumhuriyeti’nin geleneksel politikalarına ters gelişmeler. Mustafa Kemal, Fevzi, İsmet ve Karabekir Paşalar ile Rauf Orbay‘dan beri endişe ettiğimiz ve engellemeye çalıştığımız olaylar. Ve maalesef AKP hükümetinin desteği ile gerçekleşmekte.

Prof. Dr. Hasan Köni şu değerlendirmeyi yapıyor: “Ortadoğu’da ABD ve İsrail’e karşı olmayan bir yapılanma peşindeler. NATO Kürt devleti istiyor. İsrail’in korunması esas alınıyor. ABD, Asya ve Çin planlarında kullanmak istediği Türkiye’ye yeni ilişkiler dayatıyor. Federasyon mu yoksa konfederasyon mu olacağına büyük patron olarak, ABD karar verecek. Plan bu. Planın tutup tutmayacağını önümüzdeki günlerde göreceğiz.”

*****

OLTANIN UCUNDAKİ YEM

Bu projelerin Türkiye tarafına hoş görünmesi için uydurulan kılıf ise “Türkiye’nin Kürtlerle büyümesi.” Yeni Osmanlıcılık hayalleri peşinde gidenler için cazip bir tuzak bu.

“Biz Ortadoğu mahallesinin abisiyiz, mahalle bizden sorulur” böbürlenmesi, “var mı büyük abimle bana yan bakan” tavrıdır. Ve bu tavır “BOP eşbaşkanlığının” verdiği kof bir özgüven patlamasından ibarettir.

“Çözüm sürecinin” mimarlarından biri David Phillips‘tir. O’nu ‘PKK’nın Silahsızlandırılması, Dağıtılması ve Toplumla Kaynaştırılması’ ve ‘Türkler ve Iraklı Kürtler Arasında Güvenin Kurulması’ gibi  “Kürt raporlarından” tanıyoruz. Sık sık Ankara’ya geliyor, AKP Hükümeti’ne akıl hocalığı yapıyor.

İşte bu David Phillips, bu sürecin sonucunu ilan etmişti: “Türkiye ve Kürdistan konfederasyon olacak!” (Hürriyet, 11 Mayıs 2013)

“Yani Türkiye önce Kürtlerle ‘teknik olarak’ büyüyecek ama sonra Büyük Kürdistan’ın kopmasıyla küçülecek!”

*****

DAHA NELER OLACAK?

İşte Meclis’e getirilen tasarı ile PKK projesinde önemli bir eşik geçilmiş olacak.

a- Güneydoğu Anadolu Bölgemizde PKK yönetiminde bir “Kuzey Kürdistan” özerk bölgesi kurulacak.

b- Türkiye iki federe devletli bir federasyon haline gelecek. Anayasa değişikliği gerçekleştirilemediği için bu durum önce fiili /de facto olarak dayatılacak.

c- PKK Kürt Federe Devleti, Irak’taki Barzani Devleti modelinde olacak. Devletin Başkanı A. Öcalan, asker ve polis gücü PKK’nın dağdan indirilecek “gerillaları”, diğer kamu görevlileri de PKK/KCK/HDP yöneticileri olacak.

d- Daha uzun vadede Irak’taki Barzani Devleti, Türkiye’deki PKK Devleti, Kuzey Suriye’deki (Rojava) Kürt Devleti ve başarılabilirse İran’dan koparılacak PJAK devletinin birleştirilmesine Büyük Kürdistan‘ın kurulmasına çalışılacak.

Bugüne kadar olanlar AK Parti hükümetinin desteği ile oldu. Bundan sonra olacaklar ise bize bağlı.

Önlemenin ilk yolu AKP iktidarına fren olabilecek bir Cumhurbaşkanı seçmektir.

 

 

Ramazan Kültürünü Yaşıyor muyuz?

 

Ramazan Ayı başladı. İftar sofraları, teravih namazları, sahur yemekleri ve Ramazan sohbetleri. Ramazandan önce günde 4 öğün yemek yiyorduk, yine acıkıyorduk. Şimdi 18 saate kadar oruç tutuyoruz, hiçbir sıkıntı çekmiyoruz. Ne kadar güzel bir duygu. Oruç tutmak ne kadar güzel ibadet. Vücudumuzda dinleniyor, gönlümüzde huzur buluyor, kendimizi dinleyebiliyoruz.

Geçmiş Ramazanla ilgili eski dostlarla sohbetler ediyoruz. Nerede o eski Ramazanlar diyoruz. Eski Ramazanları arıyorlar dostlarımız. Fırsat eldeyken biz de bugünkü Ramazan kültürünü doya doya yaşayalım.

Bu Ramazan ayını doya doya yaşamak, çocukluk yıllarımızı hatırlamak ve Ramazan kültürünü genç nesle anlatmak için onları bilgilendirmeliyiz.

ÇOCUKLUK YILLARIMIZDAKİ RAMAZANLAR

Sahur’a kalkmak, 17 saatten fazla hiç bir şey yiyip içmeden oruç tutmak, akşam iftar sofrasında manevi duygular yaşamak, teravih namazı kılarak, Ramazan sohbetlerinde güzel dost ve arkadaşlarla paylaşmak ne kadar keyifli. Bu keyfi ve ramazan kültürünü fırsat bilerek, doya doya yaşayabiliyor muyuz?

Ben kendi adıma Ramazan kültürünü doya doya yaşamak çocukluk yıllarımdaki Ramazan coşkusunu kendi benliğimde yaşatmaya çalışıyorum. O çocukluk yıllarımda Ramazan’a hazırlık, babamın katırla pazardan ramazan alışverişi yapmasını daha dün gibi hatırlıyorum. Ramazan için hazırlık bambaşka olurdu. Bütün işler ev hayatı ramazanın gelişine hazırlanır, Ramazan doya doya yaşanırdı.

SAHURA KALKMAK TEMCİD PİLAVI YEMEK

Sahura kalkmak ve temcid pilavı yemek o yıllarda sahur sofraların en önemli yemeği olan üzüm hoşafı ve benim deyimimle düdüklük yani tereyağlı makarna ve bölgemize özgü yoğurtlu ve yufkadan yapılan siron yemekleri yemek çok önemli ayrıcalıktı. Sahura kalkmak için büyüklerimize yalvarmamız ve eğer çağırılmamışsa yorganın altından sahur sofrasını izlediğim o günler ne güzel günlerdi.

İlk oruç tutma denememi daha dün gibi hatırlıyorum. Rahmetli halamın şefkatli ve sevecen tavrı ile sahura kalktığım o geceyi hiç unutmam. Sahur yemeğini yiyip, yattığımda gördüğüm rüyalar ve ertesi gün herkese ben oruç tutuyorum diye caka sattığım gün gözlerimin önünden bir sinema şeridi gibi geçiyor. Oruç tuttuğumu unutarak, hurma ağacında afiyetle hurma yemem ve rahmetli halamı Oğlum sen oruç tutmuyor musun?  dediğini duyar gibi oluyorum.

Sahur sofraları ise bir başka güzellik sunardı. Oruç tutanlar için ayrı sofra, oruç tutmayan biz çocuklar içinse sofranın kenarında yenen yemekler. Oruç tutanların yanında yemek yemek ayrı bir ayrıcalıktı. İftar sofrasındaki buğdaydan ve mısırdan yapılan yöreye özgü sebze den yapılan yemekler. Meyve hoşafları, nar gibi kızarmış böreklerin kokusu halen hisseder gibi oluyorum. İftar yemeğinden sonra, her evde mahallenin en geniş evinde kılınan teravih namazları, ramazan gecesi oynadığımız oyunlar tabi bayram hazırlıkları. O günler ne güzel günlerdi. Onlar artık mazi oldu, hatıralarımızda yaşıyor. Herkesin az veya çok ramazan hatıraları vardır. Bu hatıraları canlı tutmak için Ramazan kültürünü ben doya doya yaşamaya çalışıyorum.

İFTAR YEMEĞİ DAVETLERİ

Şartlar ne olursa olsun, Ramazan’ın başı ve sonundaki günü mutlaka evimde ailemle iftar yapmaya ayırırım. Yapılan iftar davetlerine mümkün mertebe katılır dost ve arkadaşlarla sohbet etme imkânım olur. İftar sofraları dostlar geçidine dönüyor. İftar öncesi ve sonrası birçok dostla sohbet ediyoruz. Teravih namazları ise ayrı bir mutluluk kaynağı. Teravih namazlarını mümkün mertebe değişik camilerde kılmaya çalışıyorum.

GEÇMİŞ ZAMAN OLUR Kİ

Sonuç olarak, Ramazan hızla geçiyor. Çocukluğumuzdan bugüne Ramazan Kültürü hepimiz için ayrı anlamlar ifade edebilir. Fırsatı değerlendirerek, Ramazan kültürünü doya doya yaşayalım. Çocukluk yıllarımızdaki Ramazanları da hatırlayarak, çocukluk yıllarımızı bir kez daha yaşayalım.

 

 

Yazık Oldu Ülkeme!

 

Koskoca ülke adeta şamar oğlanına döndü, hem vallahi, hem billahi!

PKK’ya boyun eğiliyor, emriniz olur deniyor, yine yetmiyor, verdikçe istiyorlar ve ne verirsen ver, istemeye devam edecekler. Bayrak indiriyor, yol kesiyor, vergi(!) topluyor, asker(!) topluyor, paralel devlet kurmuş gidiyor, ülkemizin yöneticileri de hâlâ daha fazlasını vermek için bahane arıyorlar.

PKK’ya razı olalım diyoruz, yetmiyor!

Suriye vuruyor, jet düşürüyor, silah sıkıyor, Esat, rejimini güçlendiriyor, PYD-Rojova gibi oluşumlar sınırımızda komşu oluyor, Suriye Türkmenleri heder oluyor ve yalnız, sahipsiz kalıyor, Esat ülkemizle alay eder hale geliyor, ülkemizin yöneticileri seyrediyor ve üç ayda Şam’da kılacakları namazı yıllardan beri erteliyorlar.

Ne yapalım Suriye de böyle olsun, başka işlerimizi halledelim diyoruz.

Olmuyor!

Barzani’ye her türlü tavizi verip, Maliki’yi alt edelim ucuzluğu ile uğraşırken, IŞİD çıkıyor. ailesiyle ve korumalarıyla beraber Musul Konsolosumuzu rehin alıyor, haftalardır haber yok. Üstüne Türk şoförler sürekli rehin alınıyor, seyrediyoruz ve hiç birşey yapamıyoruz. Barzani’ye verilen tavizler, çekilen yağlar hiçbir işe yaramıyor. Irak Türkmenleri yalnız, sahipsiz, Nerdesen Gavim Gardaş diyerek ağıt yakmaya devam ediyorlar ve bizi de çaresizlikten ağlatmaya devam ediyorlar.

Aman olsun, Irak da böyle olsun, başka işimiz mi yok, şimdi Irak’la uğraşma zamanı mı diyoruz ve Irak’tan vazgeçiyoruz.

O da ne?

Bir de bakıyorsun, Libya çıkıyor!

Libya’da General Halefe Hafter diye biri çıkıyor ve diyor ki, buradaki Türkleri 48 saat içerisinde çekin, yoksa karışmam ha diyor. Yahu etme tutma diyoruz, ama laf dinlemiyor. Yöneticilerimiz ise, bunu da geçiştirmek için ne gerekiyorsa yapıyor, ama, mızrak çuvala sığmıyor elbette!

İsrail’i saymıyorum!

Sadece, 2013 yılının 19 Haziran’ında İsrail’e gıcık olsun diye Recep Tayyip ERDOĞAN, Gazze’ye gideceğini ilan etmişti. Ama, işlerinin çokluğu nedeniyle bir yılı aşkındır gidememesi gibi küçük bir konu var da bahsetmeye değmez!

Maalesef, artık, dünyada alay konusu haline geldiğimiz bu konular yaşanırken, Dışişleri Bakanımız bir tek laf ediyor: Sabrımızı kimse test etmesin!

Allah aşkına, test mi kaldı, sınav mı kaldı?

Sınav bitti, sonuçlar açıklandı ve sıfır puanla koskoca ülke sınıfta kaldı, daha neyin testini bekliyoruz, anlamak mümkün değil!

Hani, şu kırk haramiler ve kervancının fıkrası var ya, ülke ona döndü.

Bütün bunlar ne için oluyor biliyor musunuz?

Hah! İşte tam da bu konu işin düğüm noktası!

Ülkemizde, basında, iş hayatında, yargıda, askerde, diğer kurum bürokrasilerinde, siyasette bir avuç insanın, geldikleri yeri kaybetmemek için, çok büyük yolsuzluk iddialarının altında kalmış, artık içinden çıkılamaz karmaşık ilişkiler ağının içine düşmüş tepe yöneticisinin yerinde kalması için herşeyi yapma gayretlerinden bu işler başımıza geliyor ve daha da kötü günler bekliyor.

Çünkü, o kadar büyük bir menfaat çarkı kurulmuş ki, tepe yönetici bir giderse bütün bu çark

darmadağın olacak ve bu bir avuç menfaat grubu da, ülkede bile kalamayacak.

Bütün mesele bu!

Bunun için de, toplumu, yok başörtüsü idi, yok dindar idi, yok yiğit idi, yok dünya lideri idi gibi konularla oyalayıp duruyorlar ve algı mühendisliğini çok iyi yaparak düzenlerini devam ettirmeye çalışıyorlar. Bu bir avuç insan için, ülkemizin, devletimizin, insanımızın ne hale geldiği hiç önemli değil. Vah ki vah, yazıklar olsun!

Bunlar yokken biz Müslüman değildik, bunlardan öğreniyoruz her şeyi! Koskoca Müslüman Türk Milleti, bunların sayesinde bugünlere geldi çünkü!

Ne kadar üzücü, ne kadar acı, ne kadar büyük bir acizlik ve de ne kadar komik bir durum!

Ama, her gecenin sabahı mutlaka vardır ve olacaktır.

 

 

Azerbaycan Gezimizden İzlenimler – 2 (Kelbecer Neresi Biliyor musunuz?)

 

15-18 Haziran 2014 tarihleri arasındaki Azerbaycan -Bakü – Gence ve Tovuz ziyaretlerimizi anlattığım yazı serimizin ikincisi ile, siz değerli okuyucularımla tekrar birlikteyim. 17 Haziran sabahı otelimizdeki sohbet ve muhabbetli kahvaltımızdan sonra, gazi şehir Gence’ye hareket etmek üzere toplandık. Milletvekilimiz Sn. Ganire Paşayeva ve Cemal Safi abimiz özel bir araçla, ekibimiz de bir minibüs ile yola koyulduk.

Yolculuğumuz süresince değerli kardeşimiz ses sanatçısı İlham Askeroğlu, sazı ve müziği ile birlikte, ekibimize  unutulmaz güzellikte anlar yaşattı. Ayrıca Azerbaycan büyükelçiliğimiz, kültür müşavirliğinden bir ekip, seyahatimiz boyunca bizlerin güzel anlar yaşaması için çaba gösterdiler. Kendilerine özellikle teşekkürlerimizi sunuyoruz.

Yol boyunca sık sık molalar vererek, çevredeki vatandaşlarımızla tanışıp hasbihal ederken, aynı zamanda da, Azerbaycan’ın coğrafi, ekonomik, kültürel, doğal ve stratejik yapısını anlama gayreti içerisindeydik. Çevrenin ağaçsız ve çorak oluşu, yeterli sulama suyunun olmadığına işaret ediyordu. Hoşumuza giden her yerde mola vererek, resimler çektirip, seyahatimizi ölümsüzleştirmeye çalıştık.

Gence’ye yaklaşınca şehrin güzelliğini ve tarihi duruşunu fark etmek hiç de zor değildi. Şehrin girişinde bizi güzel bir sürpriz bekliyordu. Zira Milletvekilimiz Ganire Paşayeva, şehrin Valisi, Belediye Başkanı, Aşık Şemşir Medeniyet Ocağı başkanı (Azerbaycanda bakan seviyesinde çok büyük önem taşıyor) ve ilgili heyet ekibimizi yolda bekliyorlardı. Şehrin yöneticileri arabamıza kadar gelip, bizlere hoş geldiniz merasimi yaptılar. Ekibimizin hiç de beklemediği bu jest karşısında mutlu olmaması ve duygulanmaması gerçekten imkansızdı.

İki kardeş heyet birleşerek, sohbet ve muhabbet içerisine lüks bir otelin nezih bir salonuna yemeğe geçtik. Yemek oturuşumuz için özel bir gayret sarf etmememize rağmen, hasret ve özlemin verdiği duyarlılık nedeniyle olsa gerek, her iki ekip birbiriyle iç içe oturmuştu. Çok kısa sürede birbirimize kaynaşarak, çok anlamlı ve yüksek kaliteli zamanlar geçirdik.

Küçük bir şehir turundan sonra, muhteşem bir şekilde inşa edilmiş olan, Gence programımızı gerçekleştireceğimiz kültür sarayına ulaştık. Salon kardeşlerimiz tarafından tıklım tıklım doldurulmuştu. Ganire hanım gelirken bize şöyle demişti: “Bu bölgedeki sunumlarımız, şiirlerimiz ve hitabetlerimiz, milli ve manevi ağırlıklı, moral ve motivasyon yükseltici olsun, sevda ve doğa şiirlerinden ziyade, Vatan-Millet, kahramanlık ve milli mücadele ağırlıklı olsun. Zira bu bölgemiz hem cepheye çok yakın, hem de Karabağ’ın ve KELBECER’in acısıyla hala kavruluyor…”

Olağanüstü güzellikler ve anlamlı duygusallıklarla dolu bir şekilde programımızı gerçekleştirmeye başladık. Sunuculuğu yine bizim heyet başkanımız Sn. Ayşe Paslanmaz ve Gence’li bir kardeşimiz yaptılar. Azerbaycan’lı şair, yazar, sanatçı ve yöneticilerle dönüşümlü olarak, şiir, müzik, edebiyat, hitabet vb. konularındaki sunumlarımızı coşku ve başarı ile gerçekleştirdik. Vatan-Millet sevdası, milli mücadele, düşman duyarlılığı, dostluk ve kardeşlik konularındaki  manevi atmosferi herkesin görmesini çok isterdim. Zira klavyemin tuşlarının bu coşkuyu anlatmakta yetersiz kaldığını çok iyi biliyorum…

Hitabımı paylaştıktan sonra salonun fuayesine çıktım. Etrafımı saran kardeşlerimizle koyu bir sohbete tutuştuk. Milliyetçi Hareket Partisi Milletvekili olmam sebebiyle olsa gerek, beni geriye salona göndermediler. Benimle sohbet etmek ihtiyacında olduklarını hissettim. Çok üzgün ve donuk bir görünümleri vardı. O ana kadar Gence’de çok sıklıkla duyduğum, ne olduğunu bilmediğim ve sorma cesaretini de gösteremediğim “KELBECER”in ne olduğunu masamdaki üzgün insanlara sordum. Üzüntülerini daha da katlamıştım. Onlar, düşmanlar tarafından yakılıp yıkılan, sayısız şehit ve gazinin verildiği, şu anda tamamıyla düşman işgali ve zulmü altında olan KELBECER’in bahtsız, üzgün ama gururlu, şanlı ve şerefli gazileriydiler. Karabağ’ı, Nahçıvan’ı duymuştuk ama, KELBECER’i ilk defa duyuyordum.

Kültür sarayını daha derinine incelediğimde, KELBECER’in resimlerinin bulunduğu bir köşeyi buldum. İşgalden önce, işgal esnası ve işgalden sonra çekilmiş resimler. İşgal öncesi sanki bir cennet köşesi, işgal esnası ve sonrası ise adeta bir Cehennem. O güzelim belde yakılmış, yıkılmış, ateşe verilmiş, şehitlerimizin kanları sel olup akmış. Son bir gayretle kurtulabilenler, canını dişine takarak kendilerini Gence gibi daha güvenli yerleşim yerlerine atmışlar.

Vatanından zorla sürülüp çıkarılan, en yakınları şehit edilen, aşından ekmeğinden olan, yurdundan zorla sürülen insanların olumsuz psikolojilerini, yanımda oturan ve benimle dertlerini paylaşan soydaşlarımızın üzerinde en iyi görebilen bendim. Yiğit insanlar KELBECER ile yatıp KELBECER ile kalkıyorlardı. Günün birinde KELBECER’e geri döneceklerine inançları sonsuzdu. Ancak bunun nasıl gerçekleşeceğine dair tedirginlikleri de yüzlerinden okunmuyor değildi.

Onlarla birlikte üzüldüm, ağladım, çaresizliğime kahrettim. Dertlerine ortak olma konusunda; herkese yardımcı olmaya çalışan bir “kaliteli yaşam uzmanı” olarak, ilk defa sorun çözme konusunda yetersiz kaldığımı hissettim. Genel anlamda vereceğim tavsiye ve yol göstermelerimin onlara yavan geleceğini çok iyi biliyordum. Susarak ve yutkunarak beden dilimle onlara çare olmaya çalıştım ama başarılı olabildiğimi zannetmiyorum.  Zira, sorun uluslararası boyutta ve çok hassastı.

Programda söylenen türküler, okunan şiirler, sunulan hitaplar ve işlenen konuların tamamı duygu yüklü, vatan özlemi dolu, coşku ve heyecan yüklü, milli mücadele ruhunu okşayan özellikler taşıyordu.

Bir vatandaşımız yanıma yanaşarak bir ricasının olduğunu söyledi. Memnuniyetle diyerek daha özel ve duyarlı olarak kardeşimizi dinledim. 55 yaşlarında bir erkekti. “Sayın milletvekilimiz Ganire Hanım’a bir mektubunun olduğunu, benim mektubu ona verip veremeyeceğimi sordu.” Elbette veririm, ama “kendin niçin vermiyorsun” dedim. Aklıma burada da vekillere ulaşmak zor mu acaba diye geldi… aldığım cevap beni rahatlatmıştı. “Şu anda çok yoğun, vaktini almak istemiyorum” dedi.

Söz verdiğim gibi vatandaşımızın mektubunu mevkidaşıma verdim. Hemen açtı okudu ve tebessüm etti. Beden dilinden yardımcı olacağına dair işareti almanın mutluluğunu yaşadım. Mektubu okumadığım için, talebin ne olduğunu bilmiyorum. Program çıkışı, o kalabalığa rağmen, ciğeri yanık mektup sahibi vatandaşımız beni yine buldu. Mektubu verip veremediğimi sordu. Eğer, unutsaydım veya veremeseydim çok mahçup olacakmışım.

Arabalarımıza binerek küçük bir şehir turu eşliğinde akşam yemeğine geçtik. Duygulu, heyecanlı, coşkulu, sohbetli ve samimiyetlerin ilerlediği uzunca süren akşam yemeğinin ardından 70 km. mesafedeki TOVUZ’a hareket ettik.  Cepheye daha da yaklaşıyorduk…

Üçüncü yazımda da son günümüzü, Tovuz’u ve kahraman askerlerimizle geçirdiğimiz yüksek kaliteli anları anlatacağım İNŞALLAH…

SELAM SEVGİ VE DUALARIMLA…  ALLAH’A EMANET OLUNUZ…

 

 

Ön Yargı ile Ekmeleddin İhsanoğlu Hezeyanları

0

 

Siyasi iktidar,muhalefetin Cumhurbaşkanlığı adayı olarak bir ortak “çatı adayı” açıkladıktan sonra, uğradığı şaşkınlığı hâlâ üzerinden atamadı. İktidar, önce büyük muhalefet partileri CHP ve MHP’nin uzlaşabileceklerine, sonra Prof. Dr. Ekmeleddin İHSANOĞLU gibi ezberlerini bozan bir “çatı adayı” üzerinde anlaşabileceklerine inanmıyordu. Fakat, anlaşma gerçekleşti ve sürpriz bir adayla yarışa girildi. Böylece AKP’nin bütün hesapları ve ezberi bozuldu.

Başbakan ve sözcüleri, hâlâ adaya yönelik olumsuz hiçbir olumsuz söz söyleyemediler.  Ayrıca hâlâ İHSANOĞLU’na karşı bir seçim stratejisi geliştiremediler. Çünkü kendi kullanacakları din, tarih, kültür, gelenek, vatan, millet, dış politika gibi konular, haksızlığa kafa tutan ve kavgacı tavırlar, İhsanoğlu’na karşı kullanılamayacak.Kullanıldığı zaman da İhsanoğu’nu olumsuz değil, olumlu etkileyecek. Çünkü, millî, manevî, kültürel ve dış politika konularında karşısına çıkacak hiçbir aday İhsanoğlu ile yarışamayacak.

Benim üzerinde asıl duracağım tepkiler, “ulusalcı” kanattan, aşırı solculardan, Aydınlık ve Oda tv çevresinden gelen tepkilerdir. Bu çevrelerin her şeyden önce şu kararı vermeleri gerekir; seçim kazanılması mı isteniyor, kazanılmaması mı?  Eğer bu seçim kazanılmak isteniyorsa, kesinlikle CHP’li veya MHP’li tanınan, siyasi kimliği olan bir aday değil, mutlaka AKP’den ve İslami çevrelerden oy alabilecek bir aday seçilmeliydi. İşte İhsanoğlu, bu şartlara en uygun adaydır.

En korktuğum şey, önyargı ile yapılan yargısız infazlardır. Prof. Dr. EkmeleddinİHSANOĞLU’nun adı açıklandığında bu çevrelerin, çoğu da “aydın” geçinen yarı cahilleri, hemen önyargıları ile hezeyana başladılar. Sosyal medyada bir saat içinde  yargısız infazın daniskasını yaptılar. Bu temelsiz ön yargıları sıralıyorum:  Neymiş, adı “Ekmeleddin” miş, söylenemiyormuş; “Kahire”de doğmuş, Türkiyeli değilmiş; İslam Konferansı Örgütü Genel Sekreterliği yapmış, demek ki “İslâmcı ve şeriatçı”, öyle olunca laikliğede Cumhuriyetçiliğe de karşıdır; “ilâhiyatçıdır”, öyle ise “Erdoğan’dan farkı yoktur; babası şapka devrimine karşı olduğu için Mehmet Akif’le Mısır’a gittiği için “Atatürk’e ve devrimlerine karşıdır”  denildi.

Şimdi bu hezeyanları sırasıyla gözden geçirelim:

“Ekmeleddin” isminden başlayalım. Milletçe kullandığımız kişi isimlerininçoğu Arapça kökenlidir. “Ekmel”, “Kâmil” den gelmektedir ve “en olgun, kusursuz (kimse) anlamına gelmektedir. Unutmayalım Peygamberimiz Hazreti Muhammed’in sıfatlarından biri de, “Ekmel-i enbiyâ”dır.

Sayın İHSANOĞLU’nun Kahire’de doğmasına gelince şunu düşünmek gerekir; Atatürk, Yahya Kemal ve Ahmet Haşim gibi değerlerimiz de Türkiye’nin bugünkü sınırları dışında doğmadılar mı? Bu değerlerimiz Türk değil mi? Ayrıca Prof.Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu’nun babası ve ailesi, aslen Yozgatlı Bozok yörüklerinden olduğu artık biliniyor. O yüzden de propaganda çalışmalarına Yozgat’tan başlayacağı söyleniyor.

Sayın İHSANOĞLU’nun yöneticiliğini yaptığı İslam Konferansı Örgütü ve İslam İşbirliği Teşkilatı; Birleşmiş Milletler, Avrupa Birliği ve Nato gibi uluslararası teşkilatlar olup, daha çok ekonomik işbirliğine önem verirler. İslamla, şeriatla, laiklik karşıtlığıyla ilgisi yoktur.İhsanoğlu ilk demecinde laiklik konusunda şunları söylüyor: “Din-siyaset ilişkisi düzenlenmesi gereken bir alandır. Bu ikisi arasındaki sınırın tayininde hep problemler olmuştur. Siyasi güçlerin din üzerinde baskı kurmaması gerekir. Benzer şekilde siyaset üzerinde din adına bir baskı da kurulmamalı. Bu durumların her ikisinin de başarısızlıkla neticelendiği örnekler hem İslam hem de dünya tarihinde mevcuttur”.

“İlâhiyatçı” olduğu iddiasına gelince;  bu iddia da tam bir cehalet örneği.  Sayın İHSANOĞLU Kahire’deki laik eğitim yapan Ayn Şems Üniversitesi’nde kimya dalında fen eğitimi yapmıştır. 1974’te Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi’nde doktorasını tamamlamıştır.  1984’te profesör olmuş, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde Bilim Tarihi Bölümünü açtırmış, Türk Bilim Tarihi Kurumu’nun başkanlığını ve İstanbul Üniversitesi Bilim Tarihi Müze ve Dokümantasyon Merkezi Müdürlüğü görevlerinde bulunmuştur. Fen eğitimi gören ve Bilim Tarihi uzmanı olan biri nasıl ilahiyatçı olabilir? Velev ki ilahiyatçı olsa ne olur?…

Babasından dolayı “Atatürk’e ve devrimlerine karşı” olduğu iddiasına gelince; bir defa her şeyden önce bir insan babasının eylemlerine göre değerlendirilemez. Ki, bu iddialarda bulunanlar, babası hakkında en ufak bilgi sahibi olmadan konuşuyorlar. Önemli olan, kişinin kendi eylemi ve söylemidir. Sayın İHSANOĞLU verdiği ilk demeçte Atatürk hakkındaki görüşlerini şöyle açıklıyor:

“Türkiye Cumhuriyeti kurumlarında, hatta adında bizzat Atatürk yazılı kurullarda üstlendiğim görevlere baksınlar. Atatürk’ü, Cumhuriyet realitesini ve kazanımlarını inkâr etmek tamamen yanlıştır. Atatürk istiklal mücadelesinin kahramanı ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu olarak tüm Türk milletinin gönlünde yer etmiş mümtaz bir şahsiyettir. Bunun aksini söylemek tarihin realitesine yakışmayan bir tutum olur. Fransa için Napolyon, ABD için George Washington neyse Türkiye için de Atatürk odur. Türkiye’de Atatürk meselesi gündeme geldiğinde yapılan şu: Bir kesim onu yargılıyor ve tamamen reddediyor. Bir kesim ise yarı Tanrı misali kutsuyor. Ne kutsamalı ne de reddetmeliyiz. Türkiye’nin bu tartışmaları çoktan aşmış olması lazım. Cumhuriyet’in 100. yılında tarihimizi objektif ve rasyonel olarak ele alabilmeliyiz”.

Görüldüğü gibi, ortak Cumhurbaşkanı adayı Prof. Dr. Ekmeleddin İHSANOĞLU hakkında konuşanların çoğu, onu tanımadan, bilmeden ve araştırmadan konuşuyor, yargısız infaz yapıyorlar.Eğer iktidarın adayının Cumhurbaşkanı seçilmesini istemiyorsak, iktidar sözcülerinin  “şansı zayıf” ve “temelsiz çatı” deme dışında olumsuz bir şey söyleyemediği Sayın İhsanoğlu’nu, insafsız ve temelsiz eleştirilerle yıpratmayalım. Bu da yetmez, seçilmesi için her türlü desteği verelim.  Prof. Dr. Ekmeleddin İHSANOĞLU’nun adaylığı vatanımız, milletimiz, Türk ve İslam dünyası için hayırlı ve uğurlu olsun.

 

 

“Dokunmayın Bu Arslana”

0

 

Her YAŞ (Yüksek Askerî Şûra) kararları sonrasında  -maalesef-  Türk Ordusu, belki samimî fakat yersiz ve yanlış tenkitlere uğruyor! Şanlı Türk Ordusu, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin   -Allah’tan sonra-  tek güvencesi, yegâne dayanağıdır. Bu zamanlarda ordumuz, bazı yazar-çizer takımı tarafından  -mal  bulmuş mağribi gibi-  maksatlı ve sinsi tenkitlerle yıpratılmak isteniyor!

Halbuki bu ordu: “Şarkın en cesur ve kuvvetli ve kesretli (çok nüfuslu) kavmi ve İslâmiyetin en kahraman ordusu olan Türk Milleti (nin bir parçasıdır.)” (Bediüzzaman Said Nursî, Şualar, Envar Neşriyat, İstanbul-1994  s.596)

“Bu kahraman ve dindar milleti ve İslâm Ordusu olan Türk Milleti’nin geçmiş asırlardaki milyarlar şerefli merhum ordularına ve milyonlarla şehitlerine ve milletine büyük bir muhalefet ve ervahına (ruhlarına) bir mânevî azab…” (Bediüzzaman Said Nursî, Emirdağ Lahikası I, Envar Neşriyat, İstanbul-1992  s. 219) milleti derinden yaralar.

“Bir dakikada mertebe-i velâyete (velilik derecesine) erişmek gibi, ulvî (yüce) bir netice almak mümkün olan askerlik gibi bir mesleğim var.” (Ahmed Özer, Hulusî Bey, İzmir-1996, s. 108) diye iftihar eden Hulûsî Bey’in (Emekli Albay M. Hulusî Yahyagil, 1896-1986) Çanakkale Conk Bayırı Muharebesi’ndeki yaralanma olayını anlatırken vasfettiği gibi:

Harbe, pilav yemeye gider gibi hevesle gitmiş, son taarruzda bütün subaylar ve erler abdest almış, su bulamayanlar ise teyemmümlü olarak, düşman saflarına dalmışlardır. (a.g.e. s.13)

İşte bu ruhla “beşyüz belki bin senedenberi gâziliğini ve hakperestliğini dünyaya gösteren ve ferman-ı şerefini ve Kur’an bayraktarlığını kılınçlarıyla ve kanlarıyla imzalayan bir orduya” (B. Said Nursî, Emirdağ Lahikası I, Envar Neşriyat, İstanbul-1992, s.285) dil uzatılmaz ve uzatılmamalı. Çünkü bu ordu  “Âlem-i İslâm’ın kahraman bir kumandanı olan ordunun” (B.Said Nursî, Şualar, Envar Neşriyat, İstanbul-1994, s. 378-379) devamıdır.

Üstelik bu ordu “Bin üçyüz otuzsekizde (1922) Ankara’ya gittim. İslâm (yani Türk) Ordusu’nun Yunan’a galebesinden neş’e alan ehl-i iman” (B. Said NursÎ, Tabiat Risalesi, Sözler Yayınevi, İstanbul-1977, s. 7) ifadesinde belirtildiği gibi, vasfı İslâm olan Türk Ordusu’dur.

Kahraman ve mücahit Türk Ordusu, bu milletin parçası ve onun âyînesidir. Elbette millette olan müspet-menfî vasıflar onda da olacaktır. Fakat ordunun hassas konumu, çalakalem tenkitleri asla kaldırmaz. Hakkında ileri geri konuşmaları doğru bulmaz.

Nitekim Hulusî Bey, Bediüzzaman’ın kendilerine şöyle hitap ettiğini söyler: “Ben Türk Ordusu aleyhinde bulunmam. Çünkü bu Türk Ordusu; Birinci Cihan Harbi’nde Allah ve Vatan yolunda bir milyon şehit vermiştir.” (Ahmet Özer, Hulusi Bey, İzmir-1996  s. 23) Bugün de yine Allah ve Vatan uğrunda gâzi olmakta, şehit düşmektedir.

Yine Bediüzzaman tarafından  “Hulusi Bey’e hitaptır.”  Başlığı altında yazılan bir Barla mektubunda:

“Ben Sözler’i (bu isimli eseri) yazarken ihtiyarsız olarak (elimde olmadan) ekser temsîlât (misallerin çoğu) şuunat-ı askeriye nev’inden (askere ait hususlardan) zuhur ediyordu (meydana geliyordu). Ben hayret ediyordum. Nedir böyle yazıyorum, sebebini bilmiyordum. Sonra hatırıma geldi ki: Belki istikbalde şu Sözler’i hakkıyla anlayacak, kabul edip hırz-ı can edecek (canı gibi saklayacak) en mühim talebeler askeriyeden yetişecek. Onun için böyle

240

yazmaya mecbur oluyorum düşünüp, o kahraman askerleri bekliyordum. İşte mağrur olma şükret, sen o askerlerden bahtiyar birisisin ki, evvel yetiştin.” ( A.g.e., s. 22-23) demesi Allah’ın bu orduya bakışının değişmediğini gösterir.

Ordumuz  -haklı olarak-  dış müdahaleyi kabul etmez ve bunu tabii saymaz. Ancak kendi içinden çıkan ve çıkacak olanlara tâbi olur ve istenen de yerine kendiliğinden gelir. Bu da olacaktır. Çünkü milletin şerefli bir parçası olan Türk Ordusu da tıpkı milletin kendi kendine geçirmekte olduğu istihale ve değişiklikleri, o da kendi bünyesinde, safha safha ve sessiz sedasız geçirmektedir. Biz neysek, o da odur. Yersiz endîşelere kapılmayalım. Çünkü: “Fıtrat değişir sanma, kan yine o kandır.”

Nitekim, 30 Haziran 1959 tarihinde askere giden Rahmi Erdem’in Polatlı Yedek Subay Okulu’na teslim olduğu ilk gün, İstanbul’un meşhur hâfızlarından Hüseyin Top’un sabah namazı, koğuş kapısı önünde Arap şivesi ile okuduğu Ezan-ı Muhammedî’nin büyük bir akis yaparak, istisnasız herkesin sabah namazına kalkıp, yataklarının üstünde namazlarını eda etmeleri.

Polatlı Topçu Yedek Subay Okulu’nda kaldıkları üç ay zarfında, zamanın Topçu Daire Başkanı Emin Paşa’nın gayret ve himmeti ile yaptırmaya vesile olduğu güzel bir camide namazlarını kılıp, hususan İç Anadolu’nun o şiddetli soğukları içerisinde yaptıkları ibadetlerin onlarda tarifsiz bir sevinç ve sürur husûle getirmesi. (Rahmi Erdem, Dâvâm, İstanbul-1993  s. 105)

Kıt’a döneminde Nur Hakikatleri’ni hemen ilân etmeleri. Evlerinde ders yapmaya başlamaları. Derslerine (Buhara’dan Türkiye’ye iltica etmiş hâlis bir mü’min olan) V. Kolordu’nun Baş Tabibi Alb. Vasi Kadir Mirzataş, Bnb. M. Ali Bey, Bnb. Eşref Bey, Yzb. Cemil Bey gibi muhterem kimselerin katılmaları. (A.g.e., s. 105)

Tabur’da, kendilerine selâm veren, yakınlık duyan herkese Kur’an hakikatlarını tereddütsüz anlatmaya çalışmaları. (Ege Ordu Kumandanlığından 1985 yılında emekli olan) Tabur Kumandanı seçkin asker Kur. Bnb. İsmail Hakkı Akansel’in, Rahmi Erdem’i alenî bir şekilde  “Nurcu Bey”  diye çağırması. Onun da, mukaddes bildiği askerlik mesleğini çok severek, kusursuz bir şekilde hizmet etmeye çalışması. (A.g.e., s. 106)

Rahmi Erdem, bir gün arkadaşlarıyla Cuma Namazı’na gider. Dönüşte mesai başlamıştır. Kumandan Binbaşı: “Askerlik hizmeti de bir nevi ibadet değil mi?” diye sorunca cevaben: “Cenab-ı Hakk’ın emirlerini yerine getirdiğimiz takdirde, dünyevî diğer vazifeler de ibadet hükmüne o zaman geçer.” Diye cevaplayınca, M. Ali Uz: “Kumandanım, izniniz yoksa bir daha gitmeyiz.” Der. Binbaşı: “O zaman gidin kumandanımız dinsiz deyip, her tarafa ilân edin.” Deyince Rahmi Erdem: “Kumandanım bir mescit açınız.” Der demez, Tabur kumandanı hemen müsait bir binayı tahsis eder. Önüne bir romork da su koydurur. Bununla da kalmayarak, mescitte ilk Cuma hutbesinin konusunu belirleyerek bahsi kapatması. Açılan bu mescidin, ibadet etmek isteyen bütün askerî personele güzel bir zemin olması. (A.g.e., s.107)

Tabur Kumandanı Kur. Bnb. İ. Hakkı Akansel’in Rahmi Erdem’e: “İbadet hususunda tam serbestsin. Dilediğin gibi ibadet edebilirsin.” Demesi ve Taburdaki hizmetlerinden ötürü gıyabında sitayişle bahsetmesi. (A.g.e., s.110)

Albay M. Hulûsî Yahyagil’in komutan olduğu yerlerde, askere okunacak Hutbeyi bizzat kendisinin yazıp vermesi. (Ahmet Özer, Hulûsî Bey, İzmir- 1996  s.30-31)

Askerlik hizmetini ifa ederken taburdan bir binbaşı ile bir yüzbaşı, Rahmi Erdem’i evlerine sohbete davet etmeleri. Ev sahibi binbaşının bir imam oğlu olması gibi (Rahmi Erdem, Dâvâm, İstanbul-1993 s.111) herkesçe yaşanan ve şahit olunan örnekler, Türk Ordusu’nun keyfiyeti ve gerçek içyüzü hakkında yüzlerce misallerden, sadece birkaçıdır.

241

Haklı olarak deniyor ki, Türk Ordusu; Batı Orduları’nda olduğu gibi, mânen de kendisini mücehhez kılsın. Fakat şurası unutuluyor: Batı; ordusunda kilise ve papaza yer verir, imkân tanırken, Türk Ordusu’nun İslâmî bir ruh teneffüs etmesini istemiyor. Bu hâlin somut bir şekil almasını arzu etmiyor. Bu tür düşünceye sevkeden hususları teyid mahiyetinde şu misal çok düşündürücüdür:

Bir gün Tabur İstihbarat Subayı Naci Bey’in, Rahmi Erdem’i makamına çağırarak  -o zaman-  Paris’te bulunan Nato Genel Karargâhından gelen ve ordudaki dindar subaylardan duyulan kaygıyı dile getiren emri göstermesi ne kadar mânidar ve anlamlıdır.

Demek, ordularının bütün ünitelerinde kilise bulunan Nato’lu müttefiklerimiz dindar bir Türk Ordusu istemiyorlardı. Korktukları misyon belli idi. Mazide Allah adını zeminin her köşesinde kılıçlarının uçlarıyla yazan bu Kahraman Türk Ordusu’nun onlarca, dindar olmaması lâzım geliyordu. (A.g.e., s.107) Gerçekten bu hatıra çok şeyleri açıklar mahiyettedir.

Geçmişte Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in Almanya Başbakanı Helmuth Kohl ile yaptığı görüşmenin lâiklik…doğrultusunda sürmesi ve Helmuth Kohl’un  “Laik Türkiye”den övgüyle bahsetmesi (Haftaya Bakış, Sayı: 27, 1-8 Kasım 1996, s. 40) de kendilerince uygulanmayan hususları, Türkiye’de tatbik edilir hâlde görmek istediklerinin, açık bir ifadesi değil midir?

Hepimiz zamanı gelince, o Peygamber Ocağı saydığımız orduya katılmışızdır. Ordu ben, sen, hepimiz. Ordu bizim dışımızda değil, bizlerin ta kendisidir. Bunu böyle bilmeli. Düşmanı sevindirecek, dostu ağlatacak durumların doğmasına fırsat vermemeliyiz.

Ordumuzun vasfı Mehmetçik yani Muhammetçiktir. Emin olun Türk Ordusu bugün de Muhammed’in ordusudur. Yarın da, tâ Kıyamet’e kadar, Halk’ın ve Hakk’ın yanında, onun yılmaz müdafii olarak al sancağını, daima dalgalandıracaktır.

“Bu milletin yüzde doksanı, bin seneden beri an’ane-i İslâmiye ile, ruh ve kalb ile bağlanmış. Zâhiren (görünüşte) muhalif-i fıtratındaki (yaratılışına ters düşen) emre itaat cihetiyle serfürû etse (baş eğse) de, kalben bağlanmaz.” (B.Said Nursî, Emirdağ Lahikası I, Envar Neşriyat, İstanbul-1992, s. 219)

Kaldı ki: “Rahmet-i İlahiyyeden ümit kesilmez. Çünkü: Cenab-ı Hakk bin seneden beri Kur’an’ın hizmetinde istihdam ettiği (hizmet ettirdiği) ve ona BAYRAKTAR tâyin ettiği bu vatandaşların MUHTEŞEM ORDUSUNU ve MUAZZAM CEMAATİNİ, muvakkat (geçici) ârızalarla İNŞAALLAH perişan etmez (yani etmiyecek). Yine o nûru ışıklandırır ve vazifesini idame (ve devam) ettirir.” (B. Said Nursî, Mektubat, Envar Neşriyat, İstanbul-1993, s. 327)

Şayet bu ordu, bünyesine başka milletlerin çocuklarını alsaydı, o zaman ümidi kesmekte ve gelecekten endişe etmekte yerden göğe kadar hakkımız olurdu. Fakat ordumuz, bizim çocuklarımızla varlığını korumakta ve sürdürmektedir. O şerefli ocağa adımını atan her gencimiz, nasıl bir ana baba çocuğu olduğunun ve hangi inancın mensubu bulunduğunun şuur ve bilincindedir.

Velhâsıl, kim ne derse desin:

 

Kendini adamış kutsal vatana,

Ordumuzla iftihar ediyoruz.

Dokunmayın, vebaldir bu Arslana,

Ordumuzla iftihar ediyoruz.

 

 

 

242-243

 

 

‘Ramazan Ayı, Ahiretin Tanzimi İçin Kaçırılmaz Bir Fırsattır.’

GİRİŞ;

RAMAZAN VE ORUÇ:

Ramazan; lügatta ‘yanmak‘ demektir. Çünkü bu ayda oruç tutan ve tövbe edenlerin günahları yanar, yok olur. Ramazan, oruç ayıdır. Bu aya yetişen akıllı ve akıl baliğ(*) olan Müslümanlara oruç tutmak emredilmiştir. Bakara sûresi 185. âyet-i kerîmesinde meâlen; ‘O sayılı günler Ramazan ayıdır ki, Kur’ân-ı Kerîm o ay içinde indirilmiştir. O Kur’ân-ı Kerîm, insanları Hakk’a ulaştırır, helâl ve haramda ve din hükümlerinde hakkı bâtıldan ayırır. Sizden her kim Ramazan ayına erişirse orucunu tutsun. Kim hasta olur, yahut seferde bulunursa, oruç tutmadığı günler sayısınca sıhhat ve ikâmet hâlinde orucunu kazâ etsin. Allah size kolaylık diler, size güçlük dilemez.’ buyruldu.

Ramazan ayı, çok şereflidir. Bu ayda yapılan nafile namaz, zikir, sadaka ve bütün nafile ibâdetlere verilen sevap, başka aylarda yapılan farz ibâdetlere verilen sevap gibidir.

Bu ayda bir oruçluya iftar verenin günahları affolur Cehennemden âzâd olur, kurtulur. O oruçlunun sevabı kadar, ayrıca buna da sevap verilir.

Bu ayda ibâdet ve iyi iş yapabilenlere bütün sene bu işleri yapmak nasip olur. Bu aya saygısızlık edenin, günah işleyenin bütün senesi günah işlemekle geçer.

Bu ayda elden geldiği kadar, ibâdet etmelidir. Allahü teâlânın razı olduğu beğendiği işleri yapmalıdır. Bu ay, âhireti kazanmak için fırsattır. Kur’ân-ı Kerîm Ramazanda indi. Kadir Gecesi bu aydadır.

Ramazân-ı şerîfte iftarı erken yapmak, sahuru geç yapmak sünnettir. Resûlullah (sav), bu iki sünneti yapmaya çok önem verirdi.

Bu ayda her gece, Cehenneme girmesi gereken binlerce Müslüman affolur, âzâd olur, kurtulur. Bu ayda, rahmet ve Cennet kapıları açılır. Cehennem kapıları kapanır. Şeytanlar, zincirlere bağlanır.

RAMAZAN, OROÇ AYIDIR.

Oruç; İmsak vaktinden iftar vaktine kadar yemek, içmek ve cinsî münasebetten uzak durmak demektir. İmsak vakti, başka bir deyişle oruç yasaklarının başlama vakti, fecr-i sâdık, yani tan yerinin ağarmasıdır. Bununla yatsı namazının vakti çıkmış, sabah namazının vakti girmiş olur. Bu vakit aynı zamanda sahurun sona erip, orucun başladığı vakittir. İftar vakti ise, oruç yasaklarının sona erdiği, güneşin batma vaktidir. Bu vakitle birlikte akşam namazının vakti girmiş olur.

Akıllı, buluğ çağına erişmiş Müslüman’ın Ramazan orucunu tutması farzdır. Ancak oruç tutamayacak kadar hasta olanlar ile yolculukta bulunanlar oruç tutmayabilirler. Hastalar iyileştiklerinden, yolcular da memleketlerine döndükten sonra tutmadıkları oruçları kaza ederler. Hasta olan kişinin iyileşme ihtimali yoksa, tutmadığı her gün için bir fidye verir; yani bir fakiri bir gün doyurur. Hayız ve nifas halindeki kadınlar, bu günlerinde oruç tutmayıp daha sonra gününe gün kaza ederler.

Ramazan orucunu kasten ve isteyerek bozan kişi, bozduğu orucu kaza eder ve keffaret öder. Orucun keffareti, iki ay üst üste oruç tutmak, buna gücü yetmezse 60 fakiri doyurmaktır.

Adak oruçların tutulması ile bozulan nafile oruçların kaza edilmesi vaciptir. Bunların dışında kalan ve mekruh(**) olmayan oruçlar ise nafile oruçlardır.

Ramazan Bayramının birinci günü ile Kurban Bayramının dört gününde oruç tutmak tahrimen (***) mekruhtur. Muharrem ayının sâdece onuncu gününde, yalnız Cuma veya Cumartesi günlerinde oruç tutmak, yılın tamamını oruçlu geçirmek ve akşam iftar etmeksizin birleştirerek oruç tutmak ise tenzihan (****) mekruhtur. (**)

(*) akıl baliğ olmak: Doğruyu yanlıştan, iyi kötüden, güzeli çirkinden ayırma yeteneğine sâhip olmak.

(**) mekruh: Fıkıh âlimleri tarafından kesin ve bağlayıcı olmayan bir tarzda yapılmaması istenen fiillerdir.

(***) tahrimen mekruh: Zannî bir delil ile kesin olarak yapılmaması istenen fiildir. Bu fiilleri yapanlar için ceza ve kınama söz konusu değildir. Ancak emre uyanlar, sevap kazanırlar.

(****) tenzihen mekruh: Yapılmaması, yapılmasından daha iyi olan davranışlardır. 

 

 

Oğuz Çetinoğlu: Hocam Ramazan ayına girdik. Ramazanla ilgili genel bir değerlendirme lütfeder misiniz?

Ali Rıza Temel: Rahman ve Rahim olan Rabbimiz bizler için bol kazanç, af ve mağfiret mevsimleri belirlemiştir. Lütuf ve rahmetin sağanak halinde indiği en güzel mevsim Ramazan ayıdır. Diğer zamanlara göre yapılan ibadetlere, hayır ve hasenâta yetmiş kat daha fazla sevap verilen bu bereket ayı kaçırılmaması gereken büyük bir fırsattır. Sağlık ve afiyet üzere bu aya kavuşmak başlı başına ilahî bir lütuftur. Geçen ramazan aramızda olan niceleri bu sene aramızda değildir. Mevla bizlere bu yılda da Ramazan fırsatını sunmuştur.

Çetinoğlu: Cenab-ı Allah’ın Ramazan ayında kullarına sunduğu nimetlerden söz eder misiniz?

Temel: Önümüze Cennet kapılarını açmış, cehennem kapılarını kapatmış, günahlardan arınma, faziletlerle donanma, güzelliklerle bezenme şansı tanımıştır. Bin aydan daha hayırlı Kadir gecesini idrak etmekten daha kârlı bir kazanç olabilir mi? Teravihler, iftarlar, sahurlar, Kur’anlar, zikirler, tesbihler, va’zu nasihatler, sadakalarla tam bir kulluk mektebi olan ramazan ayı Mevla’nın rızasını kazanmak, cennete ve Cemalullah’a kavuşmak için bulunmaz bir fırsattır.

Çetinoğlu: Oruç nasıl bir olgudur?

Temel: Oruç, fâni âlemden bâkî âleme geçişi sağlayan bir köprüdür. İnsan bu ayda ruhâniyeti cismaniyete, insanlığı hayvanlığa, meleklik vasfını şeytanlık vasfına üstün kılmak için azim ve irade silahıyla çarpışan bir kahramandır. Oruç onun sıhhatine bereket, ruhuna ulviyet, vicdanına safvet, iradesine hürriyet ve kalbine kuvvet verir. Azim, sebat, kanaat, rıza, takva, ihlas gibi meziyetler kazandırır.

İnsan geçici nimetlerden uzaklaşmadıkça bâki lezzetlere kavuşamaz. Çocuklar sütten kesilmedikçe yüksek gıdalara, hayatî lezzetlere eremez.

Çetinoğlu: Orucun öğretici fonksiyonlarından ve sağladığı faydalardan söz eder misiniz?

Temel: Oruç, nimetlerin kadrini bildiren, teşekkür hislerini uyandıran, yoksulların halinden anlama şuurunu geliştiren, insanı yıpratan yığın yığın emel, arzu ve şehvet ağırlıklarını kaldıran, maddenin esaretinden mânanın esenliğine kavuşturan, ihtiras ve tamah zincirlerini koparıp kanaat ve huzur iklimine ulaştıran, bütün varlığımızı kulluk şuuru ve iman nuruyla ulvîleştiren bir saadet kimyasıdır.

Ruhanî baharın ebedi yeşillikleri, sonsuz ferahlıkları ramazan ayında, oruç ikliminde, Kur’an mevsiminde açılır. Ramazan günleri ömür bahçesinden derlenen, Mevla’ya sunulan çiçek buketleri gibidir.

Çetinoğlu: Terbiye edici yönleri de olmalı

Temel: Ramazan günleri irade ve azim kılıçlarının sabır kınından çıkarılıp şehvetler ve bayağı heveslere karşı savaşılan günlerdir. Bu savaşın sonunda ebedi saadet zaferi vardır. Cennetler bu kılıçların gölgeleri altındadır. Büyük cihad nefse karşı yapılan cihaddır. Bu cihadı kazanamayan başka hiç bir cihadı kazanamaz. Oruç aklî ve rûhi melekeleri harekete geçirir. Yaratılışımızda gizli bulunan şuur altı hakikat tohumlarını yeşertir. İç âlemimizin baharını ortaya çıkarır. Kulluk görevlerini ifâda, haramlara karşı durmada en büyük güç olan sabır silahını kuşandırır. İradeyi hak ve fazilet uğrunda kullanmayı sağlar. Ramazan ayında oruç, teravih, iftar, sahur, Kur’ân, mukabele, sadaka-i fıtır, itikaf gibi ibadetlerle insan manen yükselir, semavileşir, adeta melekleşir. Böylece cennet kapıları açılır, günahlardan, kötülüklerden el çekmek suretiyle cehennem kapıları kapanır. Şeytanlar zincire vurulur.

Çetinoğlu: Ebedî âleme hazırlama özellikleri?

Temel: Ahiret zengini olmak isteyen iman ve ibadet tacirleri ilahi lütuf ve nimetlerle dolu bu ebediyet pazarına koşmalıdır. Bu ruhaniyet çarşısında Kur’ân hikmetleri, ibadet cevherleri, hayır-hasenât kumaşları, va’z ve nasihat gıdaları, bağış gerdanlıkları, hakikat küpeleri, fazilet bilezikleri, türlü takva eşyası, ahlâk zincirleri ucuz fiyatlarla satılmaktadır.

İslamî alış verişlerin cereyan ettiği bu saadet ve rıza çarşısında geçer akçe ihlastır. İhlassız kazançlar sahte para veya defolu mal gibidir. Emeklerin boşa gitmesidir.

Çetinoğlu: Ramazan ayının gizli bir hazine olduğu ifâde ediliyor…

Temel: Ramazan bütün güzellikleri ihtiva eden bir hazinedir. Mühim olan bu hazineyi keşfetmek, bu güzelliklerden yararlanmaktır. Her türlü kıymetli eşyanın sergilendiği bu pazardan eli boş dönmek en büyük kayıptır. Oruç ibadetinin değerine dair Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: ‘Bir kimse Allah rızası için bir gün oruç tutarsa Allah onun yüzünü cehennemden yetmiş sene uzaklaştırır.’ (1)

Çetinoğlu: Ramazan ayında yapılan ibâdetlerin daha değerli olduğu da söylenir

Temel: Ramazanda yapılan ibadetin, hayır-hesanâtın yerini hiçbir şey tutmaz. Peygamber efendimiz şöyle buyurdular; ‘Bir kimse -kedisine Allah’ın ruhsat verdiği özürler dışında- Ramazandan bir gün yese, bir sene oruç tutsa dahi onun sevabını karşılamaz.’ (2)

İnsanlar dünyevî fırsatları kaçırmamak için pek çok sıkıntı ve tehlikeyi göze alır, nerede ucuzluk varsa oraya koşar. Alış verişi indirim sezonlarında yapar. Promosyon yapan mağazaların önünde geceden kuyruğa girer. Milyonda bir ihtimal dahi olsa piyango bileti alır. Spor toto oynar, çok kazanç gelecek diye nice paralar sarfeder. Üç kuruş daha ucuza alabilmek için pazar yerini baştan başa dolaşır.

Çetinoğlu: Manevî kazançlar söz konusu olduğunda?

Temel: Mânevi kazançlara gelince aynı hassasiyeti göstermez. Halbuki dünyevi kazançlar fani, uhrevî kazançlar bâkidir. ‘Mal ve çocuklar dünya hayatının zînetidir. Baki kalacak salih ameller ise Rabbin katında hem sevap bakımından daha hayırlıdır, hem de ümit bakımından daha hayırlıdır.’ (3)

Alış veriş için indirim sezonunu bekleyenler hesapsız rahmet, bağış ve sevap mevsimi olan Ramazan ayını daha fazla bir heyecanla beklemelidirler. Zira Hz. Peygamber (s.a.v.) bir hadisi şeriflerinde ‘Kullar ramazandaki bereketi bilselerdi bütün senenin ramazan olmasını isterlerdi.’ Buyuruyor.  Çünkü ramazanda geçmiş günahlar affedilir. Melekler gece gündüz oruçlular için istiğfar eder. Cennet kapıları açılır, cehennem kapıları kapanır. Nefsin aşırı ve gereksiz isteklerine gem vurulur. Yardımlaşma ve dayanışma artar, dolayısıyla da sevgi ve dostluk köprüleri kurulur. Sosyal doku güçlenir. Huzur ve güven ortamı oluşur. Oruçlar, teravihler, hatimler sadakalarla insan kulluk yolunda büyük mesafeler kateder. Mevla’nın rızasına, Peygamberin şefaatine her zamankinden daha yakın olur.

Çetinoğlu: Orucun koruyucu özelliklerinden de bilgi verir misiniz?

Temel: Oruç günahlara karşı bir kalkandır. Ramazanda suçların azaldığı emniyetin istatistiklerince sabittir. Ferdi ve ictimaî, rûhi ve bedenî, dünyevî ve uhrevî sahada pek çok güzelliklere, sınırsız kazançlara sahne olan ramazan ayı müminler için bulunmaz bir fırsattır. Senede bir gelen bu fırsat kaçarsa ileride bir daha ele geçmeyebilir. Zira gelecek seneye değil yarına bile kavuşmanın garantisi yoktur.

Hz. Peygamber (s.a.v.) ‘Namaz kıldığın zaman, son namazınmış gibi kıl‘ buyurmuştur. Zira gelecek namaz vaktine erişilmeyebilir.

Hayırda acele etmek gerekir. Fakirin birisi abdest almakta olan bir zattan yardım istemiş, o zat da abdesti yarıda bırakıp hemen yardım etmiş. Kendisine neden acele ettiğini, abdesti tamamladıktan sonra yardım etseydin diye sorduklarında şu cevabı vermiş: ‘Ne olur ne olmaz. Şeytan gelir, gönlüme vesvese verir. Senin daha çok ihtiyacın var, der aklımı çeler. En iyisi şeytan musallat olmadan vermektir.’

Çetinoğlu: Buraya kadar söyledikleriniz yalnızca Ramazan ayına mahsus mudur?

Temel: Kulluk devamlıdır. Mevla’nın rahmeti, ihsanı daimi olduğuna göre kulluk da daimi olmalıdır. Ramazan bu ikram ve ihsanın kat kat olduğu mevsim olduğu için kulluk da buna paralel olarak yoğunlaşmalıdır. Mesele; çeşme çok akarken kapları doldurma meselesidir.

İnsan önemli bir fırsatı kaçırınca üzülür. Ramazan fırsatını kaçırmak daha bir üzüntü vesilesidir. Hz. Peygamber (s.a.v.) minberin birinci basamağına çıktığında Cebrail gözükmüş ve: ‘Ramazana erişip de bağışlanmayan kimse rahmetten uzak olsun demiş.’ (4)

Çetinoğlu:Ramazan, büyük fırsattır.’ Diyorsunuz.

Temel: Kişi ramazanda kendisini affettirmezse başka zaman hiç affettiremez. Her hayrın, her ibadetin en az bire yetmiş kat karşılık gördüğü bu ayı değerlendiremeyen, bin aydan daha değerli kadir gecesini fark etmeyen kimse neyi fark edebilir ki?

Farkında olmadan günler geçiyor. Ömürler tükeniyor. Gündelik meşgaleler içinde kendimizi kaybediyoruz. Ölümü, hesabı unutuyoruz. Küçük kazançlar peşinde koşarken büyük kazançtan mahrum oluyoruz. Bu durum büyük bir gafletin ifadesidir. Akıllı insan sonu yokluk olan varlıklar peşinde ömrünü heder etmez. Havadaki kuşun yerdeki gölgesi peşinde koşmaz. Geçici menfaatler uğruna kalıcı kazançları unutmaz. Emeğini değersiz şeyler peşinde değersizleştirmez.

Mevla’nın şu ikazına kulak verelim ‘Ey iman edenler! Allah’a karşı saygılı olun. Herkes yarın (kıyamet) için ne hazırlayıp gönderdiğine baksın.’ (5)

Çetinoğlu: Sorulanlarla sınırlı kaldığınız için veremediğiniz mesajınızı alarak bu röportajı sonlandırabilir miyiz Hocam?

Temel: Dünyada bugünün yarınını da düşüneceğiz. Fakat asıl büyük yarını, ahiret yarınını hiç aklımızdan çıkarmayacağız. Bizim olan, önceden gönderdiklerimizdir. ‘Kendiniz için yapıp gönderdiğiniz her hayrı Allah katında bulacaksınız.’ (6)Sizin yanınızdakiler tükenir. Allah katındakiler ise bâkidir, tükenmez.’ (7)

Ahiret hazinesi dünyada doldurulur. En fazla doldurulacağı mevsim de ramazan mevsimidir. Mevla bizleri, ramazanda cömertçe sunduğu fırsatı değerlendiren uyanık kullarından eylesin. Amin..

(1) et-Tâc, 2/90

(2) et-Tâc, 2/63

(3) Kehf, 46

(4) et-Terğib, 2/92

(5) Haşr, 18

(6) Bakara, 110

(7) Nahl, 96

ALİ RIZA TEMEL:

1946 yılında Manisa’nın Demirci ilçesi’nde doğdu. 1967’de Balıkesir İmam-Hatip Okulu’nu, 1971’de İzmir Yüksekİslam Enstitüsünü bitirdi. 1967-1975 yılları arasında vaizlik yaptı. 1976’da Haseki Eğitim Merkezi’ne kursiyer olarakkatıldı. Kurs sonunda aynı merkezde asistan olarak görevlendirildi. 1982-1987 yılları arasında Brüksel İslam KültürMerkezi’nde Türk temsilcisi olarak görev yaptı. Aynı merkezdeki İslam Enstitüsü’nde Ulumu’l-Kur’an dersleriokuttu. Halen Haseki Eğitim Merkezi’nde Arapça ve tefsir dersleri okutmaktadır. Evli ve iki çocuk babasıdır.

Yayınlanmış Eserleri:

1- İslam Davası ve Münafıklar, 2- İslam’da Dış Politika ve Diplomasi, 3- İslam ‘da ve Batıda İnsan Hak veHürriyetleri, 4-Ayet ve Hadisler Işığında Dini ve Sosyal Hayatımız, 5- Mutlu Bir Yuva Nasıl Kurulur? 6-Müslümanların Dünü, Bugünü, Yarını (Tercüme), 7- İslam İktisadının Üstünlüğü (Tercüme), 8- İnsanlara İyilikHakkında Kırk Hadis (Tercüme), 9- Sağduyu Çağrısı. 

 

 

 Ali Rıza Temel, Oğuz Çetinoğlu

Ali Rıza Temel, Oğuz Çetinoğlu

Son Sevdam: İzmit

0

 

Ben İzmit’im. Orhan Cami’sinde dalgalanan bayrak gibi, bir elim Orhan Gazi’nin beyaz atının yelesinde, bir elim ise geleceğin Türkiye’sinde. Geçmişten geleceğe, bir al bayrak gibi dalgalanırım. Nasıl ki; tarihin koynundan bir fırtına gibi kopmuşsam, yeniden, alevlerim,  al bayraktan dünyayı ışıtacak. Yeniden aydınlıklar dolacak dünyaya. Ben, Orhan Gazi misali  muştucusuyum  geleceğin, hesapsız sevdaların ve güzel  günlerin tomurcuğuyum.

Bir körfez gibi sokulurum insanların içine, hiç farkına dahi varmadan insanlar. Isıtırım ve aydınlatırım içlerini. Hiç kimse, varlığımı hissetmeden, körfez olur duyguları. Dalgam yok, öfkem yok, kibrim yok, ön yargım yok. Herkese açıktır kucağım. Kimsenin yüzüne kapanmaz kapılarım. Mümbit bir topraktır bağrım, ülkemin evlatlarına. Ülkemin her yöresinden çiçekleri seve seve yetiştiririm. Herkese ekmek vardır bende. Çalışan ve didinen baş tacımdır.

Kabarmaz ve dahi kudurmaz dalgalarım. Yunus misali, Hacı Bektaş misali sofram geniş. Yorganımın uçları Hakkari’den Trabzon’a, Hatay’dan Sinop’a kadar uzanır. Herkese yer vardır kanatlarımın altında. Sıcacık umutlar kabarır gönlümden. Herkesi doyurur sofram.

Lakin tüm ehl-i İslam’a açık olan gönlüm, emperyalist ve sömürgecilere karşı Kartepe misali dik başlı ve bir o kadar da aşılmaz kaledir. Herkese açık olan gönlüm, art niyetli ve kökü dışarıda olanlara karşı  Karadeniz gibi öfkeleri kuşanır. Safra gibi atarım ifrazatları. Deli taylar gibi dolaşır kılcal damarlarımda toprağımın namusu.

Ben, Tavşancıl’da, Gebze’de Yahya Kaptan olurum. Rum, Bulgar çetelerinin korkusu, Mustafa Kemal’lerinde umudu olurum. Vatan mesele olunca, pervam ve eyvallahım olmaz dosttan gayrisine. Milli Mücadelenin  İstanbul’da atan kalbiyim. Bahçecik Dağlarında, adamlığın ve erkekliğin sadece erkeklere mahsus olmadığını tüm acuna ilan eden Kara Fatma’yım. Şımaran ve yedikleri ekmeğe ihanet edenlerin yüzünde Türk tokadını patlatan Atsız çerilerim. Türk kurtuluş hareketini küçük gören, İngiliz emperyalizminin müdafisi olan Ali Kemal’lerin gırtlağını sıkan ve çenesini kapatan Türkün kuvvetli eliyim. Velhasıl dostlar ben Anadolu’yum. Velimde çok delimde . Bir selam için, ömrümü gerekirse bir insanın yoluna verebilecekken, bir kem söze ise İzmit gibi dağlardan set olurum.

Ben  İzmit’im. İstanbul’un kapısı, Anadolu’nun boğazı, Türkiye’nin baş tacı. Ben Anadolu’nun mayası. Ben analarımızın ak sütü, ülkemin tapusu ve toprağımın namusu. Namusuna sahip çıkacağız. Yüzünü hep aydınlıklara çevireceğiz Türkiye’min.

 

 

Zayıf, Düşkün ve Kimsesizlere Sahip Çıkmalıyız (1)

 

Yüce Rabbimizin izni ve inayetiyle bir Ramazan ayına da kavuşmuş bulunuyoruz. Ramazan ayı, orucuyla, teravihiyle, mukabelesiyle, iftar ve sahuruyla, sadaka ve infakıyla geldi. Ramazan sevinciyle, heyecanıyla, coşkusuyla hayatımızı daha da güzelleştirmek için kendine has güzellikleriyle geldi.

Mü’minler, yeniden Kur’an’la, oruçla buluştukları bir rahmet ve bereket ikliminde daha kulluğun zirve noktasına çıkma fırsatı bulacaklar. Bu mübarek ayda ibadetlere daha da yoğunlaşan Müslümanlar, tevbe-i istiğfarlarla günahlardan arınarak, hayırlarda yarışarak, fakir-fukarayı, garip ve kimsesizleri görüp gözeterek Rabbimizin rızasına ve büyük kurtuluşa erişecekler.

Ramazan ayı; kulluk bilincini tazeleme, unutulan manevî değerleri ve ahlâkî güzellikleri yeniden hatırlama ve hayata geçirmek için bulunmaz bir fırsattır. Bu manada Diyanet İşleri Başkanlığımız bu fırsatı en verimli bir şekilde değerlendirmek amacıyla her Ramazan ayında fert ve toplum planında hayati önem arzeden konuları toplum gündemine taşımaktadır. Bu yılın Ramazan ayında da, “Hiç Kimse Kimsesiz Kalmasın, Bu Ramazan ve Her Zaman” parolasıyla zayıf, düşkün ve kimsesizlerin problemlerini toplumun gündemine taşımıştır.

Mübarek Ramazan ayının manevî atmosferinde toplumların himayeye muhtaç kesimlerine ilgiyi artırmak, onların problemlerine dikkat çekmek ve çözüm üretmek için geniş kapsamlı çalışmalar yapılacağını ümit ediyorum. Böyle önemli bir meseleye acizane bir katkı sağlamak maksadıyla biz de bu yazımızda bu konuya değineceğiz.

Her toplumda özel ilgi ve desteğe muhtaç bazı mağdur kesimler bulunmaktadır. Bunların başında dul ve yetimler, engelliler, yaşlılar ve fakirler gelmektedir. İslam dini, toplumun bütün kesimlerinin huzur ve mutluluğunu temin etmeye yönelik prensipler ortaya koymuş;düşkün ve kimsesizleri korumak maksadıyla zengin Müslümanlara zekât, fıtır sadakası, kefaret gibi malî yükümlülükler getirmiş; ilave olarak nafile sadaka, infak,  şefkat, merhamet, cömertlik ve diğergamlıkgibi konularda bütün mü’minleri teşvik etmiştir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Zayıf ve düşkünlerinize dikkat ediniz! Zira siz ancak düşkünleriniz sayesinde yardım görür ve rızıklanırsınız.”(EbûDâvûd, Cihâd, 69)

Dul ve Yetimler

Toplumda korunmaya ve özel ilgiye muhtaç kimselerin başında yetimler gelmektedir.Çünkü yetimler kendilerini büyütüp yetiştirecek, koruyup gözetecek en yakını olan babalarını yitirmişler, maddî ve manevî olarak başkalarına muhtaç duruma düşmüşlerdir. Bundan dolayı yüce dinimiz, yetimleri koruyup gözetmeyi, onlara sahip çıkmayı, dertleriyle ilgilenip sıkıntılarını halletmeyi, mallarını ve haklarını korumayı başta yetimlerin yakınları olmak üzere bütün mü’minlere görev olarak vermiştir.

İslam’danönceki cahiliye toplumlarında yetimler itilip kakılır, çeşitli yollarla onların malları ellerinden alınmaya çalışılırdı. Kur’an-ı Kerim’de,“Yetimlerin mallarını haksız yere yiyenler, ancak ve ancak karınlarını doldurasıya ateş yemiş olurlar ve zaten onlar çılgın bir ateşe (cehenneme) gireceklerdir” (Nisâ, 4/10; ayrıca bkz. En’âm, 6/152 )buyrulmak suretiyle bu haksız uygulamaya son verilmiştir. Hz. Peygamber (s.a.s.) de, yetimlerin mallarına ve haklarına tecavüzün, öldürücü yedi büyük günahtan biri olduğunu bildirmiştir.(Buharî, Vesâyâ, 23; Müslim, İman, 38)

Hz. Peygamber (s.a.s.)’in yetimlere şefkat gösterilmesi ve onlara sahip çıkılması konusunda şöyle buyurmuştur: “Bir kimse sırf Allah rızası için bir yetimin başını okşarsa, elinin dokunduğu her saç teline karşılık sevap vardır.”(Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 250)”Müslümanlar içinde en hayırlı ev kendisine iyilik yapılan bir yetimin bulunduğu evdir. Müslümanlar içinde en kötü ev de kendisine kötülük yapılan bir yetimin bulunduğu evdir.”(İbnMâce, Edeb, 6)

Hz. Peygamber (s.a.s.) bir gün işaret parmağı ile orta parmağını göstererek, “Kendi yetimini veya başkasına ait bir yetimi koruyup gözeten kimseyle ben, cennette şöyle yanyana bulunacağız”(Buharî, Talak, 25)buyurmuştur.Hz. Peygamber (s.a.s.) şehit ailelerine ve çocuklarına ise daha özel bir ilgi göstermiş ve onların dertleriyle yakından ilgilenmiştir. Bazı şehit çocuklarını kendi himayesine alan Sevgili Peygamberimiz, ashabını da buna teşvik etmiştir.

Peygamber Efendimiz  (s.a.s.) dul kadınlarla da yakından ilgilenmiş, bu konuda tavsiyelerde bulunmuştur. Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Dul kadınların ve fakirlerin yardımına koşan Müslüman, Allah yolunda harp eden mücahid yahut gece namaz kılan ve gündüz oruç tutan âbid gibidir.” (Buharî, Nafakât, 1)

NOT:Muhterem okuyucularımızın Ramazan-ı Şerif ayını tebrik ediyor; bu mübarek ayın ilimize, ülkemize ve tüm İslam âlemine huzur ve barış getirmesini Cenâb-ı Hak’tan niyaz ediyorum

(devam edecek)

 

 

Ekmeleddin İhsanoğlu mu Dediniz?

 

Türkiye, 10 Ağustos 2014’te Cumhurbaşkanını seçecek. Düşünüyor musunuz? Acaba sadece Cumhurbaşkanı adaylarını mı oylayacağız?

Türkiye’de Türklük tehlike altında. Birileri hain Öcalan’la anlaşmış, seneye çıkacak ve herhalde Nevruz’da bölücülere seslenecek. Ekonomi bıçak sırtında gidiyor, bu sebeble ekonomiyi ayakta tutmak için inşaat sektörüne yüklendikçe yükleniyorlar. Tahliye olanlardan teşekkür bekleniyor. Her halde “Büyük Usta” istedi diye tahliye edildiler. Korgeneral ayağa kalkmadı diye bedel ödedi. Ülkenin önemli bir kısmı pkk’ya teslim edilmiş vaziyette. Yolsuzluklar araştırılamıyor, 700 bin tl’lik saatler soruşturulamıyor. Atatürk’e iki ayyaştan biri deniliyor. Türk bayrağı geçerken ve İstiklal Marşı okunurken neredeyse yatar vaziyette duruluyor. Dış politika sıfırlanmış durumda ve başkonsolos rehin…  Parlamenter sistem varken çark böyle işliyor ya fiili başkanlık sistemine geçersek ne olur? Ülke inananlar inanmayanlar, baş örtülüler başörtüsüzler, imam hatipliler düz liseliler diye zihinlerde ikiye ve sosoyolojik yapı da 36 (!)’ya bölünmüş. Daha saymayayım moraliniz bozulmasın isterseniz, çünkü daha çok var!

Ben bütün bunlara “dur denilsin” ve ülkem bu sorunlu süreçten bol  oksijen alabileceği  dinlenebileceği ve nefeslenebileceği bir sürece geçsin istiyorum.  Onun için Ekmeleddin  İhsanoğlu diyorum. Yaklaşık 2 ay önce “Cumhura Reis Seçmek” demişim.  Halende aynı noktada duruyorum. Okuyun isterseniz haksız mıyım?

Türkiye uzun dönemdir ki; bu döneme AKP iktidarı da dahildir teslim alınmaya çalışılıyor. Tabii, işin yüz yıllara dayanan bir geçmişi var.

Türk Milleti tam yok edilirken daha sonra “Atatürk” olarak kabul edilecek ve anılacak olan Mustafa Kemal diye bir adam ortaya çıkmış ve Türkiye denilen topraklar üzerinde “cumhuriyet” rejimi ile yönetilecek bir devlet kurmuştu.

Bu, dönemin şartları düşünüldüğünde, Mustafa Kemal’in bir çok mücadele arkadaşı tarafından dahi kabul edilebilecek bir şey değildi.

Batı ise hepten şaşkındı. Mustafa Kemal hem savaşı kazanmış hem de Türklerin yeni devletini kuruyordu. Tarihçi Toynbeebunu ilginç bir şekilde  “Cumhuriyeti kurdukları ve inkilaplara başladıkları andan itibaren Türklerin zaferi aslında bir mağlubiyete dönüştü…” diye anlatıyor.

Cumhuriyete kimler karşı çıkmıştır?  Cumhuriyetin ilanı ile hangi zümreler çıkarlarını kaybetmiştir? Hangi gruplar dün olduğu gibi bugünde cumhuriyete karşıdır? Bunların aileden, atadan veya fikirden yaşayan temsilcileri kimlerdir? Bunları bilmek gereklidir.

Kanaatimce Toynbee’nin dediği gibi cumhuriyetin ilanı ile Türklerin zaferi bir mağlubiyete dönüşmemiştir  ama mağlubiyete dönüştürme çabaları planlı bir şekilde günümüze kadar ulaşmıştır.

Halbuki Atatürk; 1914 yılında Bulgaristan’da Askeri Ateşe olarak yaşadığı günlerde şahit olduğu bir olay neticesinde köylüye dayalı bir toplum yapısı olan Türk Milleti’nin, bireysel olarak varlığını ortaya çıkartabileceği günleri arzu ettiğini söylüyordu. Olayımızda kaba saba bir köylü Sofya’nın şık kafelerinden birine gelir ve garsonların suratı asılır, oralı bile olmazlar. Köylüye mekanı terk etmesini söylerler. Ancak köylü kızar, bağırır çağırır ve diretir:  “Bulgaristan benim ekip biçtiğimi yiyor, benim silahımla korunuyor. Parasını verdikten sonra istediğim yerde otururum ve bana hizmet edersiniz.” diyordu. Köylü diretti ve başardı. Atatürk yanındaki arkadaşına dönerek “…günün birinde bizim köylülerimizi de böyle görmek isterim. Kendilerinden emin olmalı ve haklarını istemesini bilmelidirler” dedi. İşte bunlar ilan edildiği güne kadar kimsenin kolay kolay ağzına bile almaya cesaret edemediği cumhuriyet rejimine doğru döşenen taşlardı.

Atatürk ve silah arkadaşları, Türk insanını ve Türk topraklarını her türlü emperyalist oyunla sömürmeye alışmış olanlar ile onların yerli işbirlikçilerine karşı halkın rejimi demek olan “cumhuriyet”i kurmayı başardı. Ancak kendilerine rağmen kurulmuş olan cumhuriyeti  bir türlü hazmedemeyenler, cumhuriyetle ve cumhuriyetin sahibi cumhurla günümüzde de uğraşmaya devam ediyorlar.

Türkiye Cumhuriyeti devleti;mualesef biz Türklerce yeterince korunamamıştır. Siyasetimiz Atatürk’ün ölümünden itibaren ki; ben öldürüldüğüne inanıyorum, cumhuriyet karşıtlarının etkisine girmiştir. Devlet hayatında cumhuriyetçilerin etkisi her gün azalmış ve bugün minimize olmuştur.

Onun için kimin cumhurbaşkanı olacağı, hem emperyalizmin günümüzdeki temsilcisi olan küreselciler ve onların işbirlikçileri hem de Türk Milleti’nin oluşturduğu “cumhur” açısından çok önemlidir.  Birileri sömürü ve yok etme düzenini devam ettirmek diğerleride kendi öz yurdunun efendisi olmak peşindedir.

Uzun zamandır  ekonomik tercihler, Ergenekon ve Balyoz başta olmak üzere kamuoyunu hassaslaştıran davalarla devam eden ve 17 Aralık süreci ile de zirveye çıkan vede “edepsizlik” suçlaması ile yeni bir mecraya sokulmak istenen kavganın esası budur…

Türk Milleti Ağustos ayında sadece bir cumhurbaşkanı seçmeyecektir. Ülkesinin idari olarak en yüksek tepesi olan Çankaya’ya, küresel efendilerin emrinde olan birini mi yoksa halkın içinden gelen ve milli değerlerin vücut bulduğu  birinimi seçecektir? İşte bizden cevap vermemiz istenilen soru budur…Yoksa kimin cumhurbaşkanı olacağını değil.

Atatürk topraklarımıza cumhuriyetin 134 yıl gecikmeli olarak geldiğini ima eder..Bu kadar geç gelen cumhuriyeti bu kadar erken, kan emici küreselcilere ve onların işbirlikçilerine teslim etmeyelim… Devlet Bahçeli’nin dediği gibi “çatı aday” olarak, ülkemizde birliği, beraberliği ve bağımsızlığı koruyacak bir Türk çocuğunu önümüze koyarak, Atatürk’ün mirasını yaşatalım. “