17.7 C
Kocaeli
Cumartesi, Temmuz 25, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 872

Bir Tarafta

 

Bir tarafta kol gezen ölümler içte dışta
Bir tarafta bigâneler sefil yaratılışta

 

Bir tarafta “Komşun aç iken yatamazsın tok.” Diyen Nebî

Bir tarafta sözde müslüman sanki yok bundan hiç haberi

 

Bir tarafta verilirken Salâlar minarelerden hazin hazin

Bir tarafta ölmeyeceklermiş gibi soğuk bakılan müezzin

 

Bir tarafta hiç çıkmayan önlerine sarp yokuş sahipleri

Bir tarafta ayı nasıl getirsem diye çırpınan halk garipleri

 

Bir tarafta ülkemiz terör baskı ve tehdidi altında şaşkın

Bir tarafta “Adam sende.” diyenler demeyenlerden aşkın

 

Bir tarafta “Nereye gitsem tatile?” diye kafa yoranlar

Bir tarafta iş bulmak umuduyla şehir şehir dolananlar

 

Bir tarafta İslâm Âlemi cehennemî bir ateş çemberinde

Bir tarafta müzikle kendinden geçer ağaç altı kafelerde

 

Bir tarafta halkımız genelde, olaylara uzaktan seyirci

Bir tarafta yapan, edenleri  sormuyor kimdir hem neci?

 

Bir tarafta Irak, Suriye, Doğu Türkistan ve Kırım kederde

Bir tarafta İslâm ülkeleri , Türkiye olamıyor derman; derde

 

Bir tarafta işçi, memur her çalışan gelecekten endîşeli

Bir tarafta işini yürütebilen azınlıklar ancak neş’eli

 

Bir tarafta yakın tarihi çalakalem çarpıtanlar

Bir tarafta iğneyle kazarcasına gerçeği tanıtanlar

 

Bir tarafta:

 

“Dinde hassas muhakeme-i akliyede noksan

Kişilerin dine verdiği zararı” bir tartsan

 

Görürsün  “Akıllı düşmanın veremiyeceği”  kadar çok

Lâkin bunun böyle olduğunu anlayacak akıl sanki yok

 

3640

 

Bir tarafta tatileçıkmak içinyüklüharcamalar bol bol

Bir tarafta dilenenler yaparak hareketleriyle el kol

 

Velhasıl:

 

Her tarafta cebinde bilet parası olmayan yoklar

Her tarafta varlık karşısında kalbe saplanan oklar

 

 

 

 

 

3641

 

 

 

Tayyip Bey mi, Ekmel Bey mi?

 

Basında ve sosyal medyada Cumhurbaşkanı adaylarının kuvvetli ve zayıf yönlerini mukayese eden görüşler ilgi çekiyor.

HDP Başkanı Selahattin Demirtaş‘ı terör örgütü PKK gölgesinde siyaset yapan bir partinin adayı ve teröristbaşı Apo’yu önder kabul eden bir kişilik olması sebebiyle değerlendirme dışı bırakıyorum.

Ekmeleddin İhsanoğlu ile Recep Tayyip Erdoğan arasında yapılan mukayeselerin bir anlamı ve önemi var.

Öncelikle belirtelim ki Ekmeleddin İhsanoğlu’nun adaylığı önceki hesapları alt üst etti. Hürriyet’te Ahmet Hakan yaygın bir kanaati paylaşıyor: “Muhalefet Ekmeleddin İhsanoğlu isminde birleşerek çok akıllıca bir hamle yaptı. Hatta yapabileceğinin en iyisini yaptı. Çünkü İhsanoğlu AKP tabanının karşısında birleşip kenetlenme ihtiyacı duyacağı bir isim değil.”

“Milliyetçiler, muhafazakârlar, mukaddesatçılar, eskinin merkez sağcıları, Osmanlıcılar da İhsanoğlu’nu merkez sağa yakın, yerli, Anadolulu, milli bir isim olarak görecekler ve Recep Tayyip Erdoğan’a yönelmeyecektir.”

“CHP’nin uçlarının bile “Erdoğan mı, İhsanoğlu mu?” seçeneği karşısında tercih edecekleri isim İhsanoğlu olacak. Dahası, “İhsanoğlu Kürtlerin de antipatik bulacağı bir isim değil.”

*****

r. Tayyip Erdoğan

12 seneden beri Türkiye’nin gündemini belirleyen kişi. Öksürse anında yirmiden fazla TV kanalından canlı yayınla haberi verilen kudretli başbakan.

18 yaşından beri siyasetin içinde yoğrulmuş, en zor şartlarda kendisini kurtaracak sözleri (bir gün önce tam tersini söylese bile) gayet inanarak ve inandıracak bir üslupla söyleyebilen karizmatik bir hatip. Polemik ustası ve laf cambazı. Günde 3-5 mitingde konuşabilecek hırsı, enerjisi var.

Kazanmak için her şeyi yapabilecek bir mizaca sahip.

Esad/Esed ve Hocaefendi/ paralel devlet, haşhaşi olaylarında olduğu gibi rakip veya düşman bellediği eski dostlara bile en galiz lafları edebilen, onları yok etmek için her türlü hukuki engeli çiğneyip geçebilen bir Makyavelist savaşçı-politikacı.

“Politika sonuç alma sanatıdır” görüşünde olduğu için “Başbakanlık imkânlarını kullanan kişinin Cumhurbaşkanı adayı olması seçimi adil olmaktan çıkarır” sözlerini duymaz bile.

Buna karşılık Tayyip Bey’in hakkında çıkan kasetleri var. Hakkında yolsuzluk iddiaları, çocuklarının kurduğu vakıf üzerinden rüşvet aldığı iddiaları, havuz medyası şaibesi, ihaleye fesat karıştırma suçu oluşturduğu iddia edilen müdahalelerine dair iddia ve vukuatları söz konusu. Daha da önemlisi O, paralel yapı ile mücadele diyerek hukuk sistemini alt üst eden düzenlemeleri ve onbinlerce kamu görevlisinin görevden alınması veya tayinini gözünü kırpmadan yapabilen gözükara bir Başbakan.

“Ne istedilerse verdik” dediği Cemaatin 17 ve 25 Aralık soruşturmalarından sonra “casus” ve “haşhaşi” olduğunu keşfedince,  “Aldanmışız, gerçekten safmışız” diyecek kadar da açık sözlü.

*****

EKMELEDDİN İHSANOĞLU

Ekmel Bey, eserleri ve hizmetleri sebebiyle “Devlet Üstün Hizmet Madalyası” almış saygın bir bilim adamı. Birleşmiş Milletler‘den sonra ikinci büyük uluslararası örgüt olan İslam İşbirliği Teşkilatı‘nın 10 yıl Genel Sekreterliğini yapan dünyaca tanınan bir diplomat.

Söylediklerini, yazdıklarını iyice düşünüp, tartmadan ifade etmeyen, önceki söyledikleriyle çelişkisi olmayan düzgün bir kişilik.

Miting adamı değil, salon konuşmalarının sakin ve olgun hatibi.

Arkasında hiçbir partizanı ve medyası yok. Seçimleri etkileyebilecek kurum ve kuruluşlara bir etkisinin olması mümkün değil.

Geçmişi temiz. Kendisi ve ailesi hakkında duyulmuş herhangi bir şaibe veya kanuna, ahlaka aykırı işi yok.

*****

DIŞ POLİTİKA İÇİN HANGİSİ ŞANS

Tayyip Erdoğan’ın Ortadoğu’nun bugün içinde bulunduğu kaosta epeyce yüksek bir sorumluluğu var. Suriye, Libya, Mısır ve Irak’ta yaşanan olumsuzluklarda Erdoğan’ın öngörülerinin tutmayışının ve gücümüzü abartan müdahaleleri ile tehlikeli ilişkilerinin tesirli olduğu yaygın bir kanaat. Bu sebeple “değerli yalnızlık” gibi süslü tabirlerle örtmeye çalışsalar da artık Türkiye bölgede yalnız ve etkisiz bir devlet.

Buna karşılık Ekmel Bey, (Mümtaz’er Türköne’nin ifadesiyle) Ortadoğu’daki aşiret reislerinin, politikacıların her birini tek tek ve yakından tanıyor. Mesela rüzgârın tersine iki laf söyledi. Birincisi, Esed’siz geçişin mümkün olmadığını söyledi. İkincisi, Mursi’nin devlet başkanlığının, Mısır gerçeklerine uymadığını söyledi. İkisinde de haklı çıktı.” İhsanoğlu’nun bu öngörüsü duygusal taraftarlık değil, reel politik bir tavırdı. “Sonuç alamayacağınız bir hamleyi, siyasette yapamazsınız.”

“İhsanoğlu’nun muhtemel bir Cumhurbaşkanlığı, Türkiye’nin Ortadoğu’da kaybettiği itibarı yeniden tesis etme konusunda bir fırsat, bir imkândır. En önemlisi, Ekmeleddin Bey’le Türkiye bir manevra yapabilir. Mevcut hükümetle manevra yapma imkânı yok.”

*****

DİNDAR VE AHLAK ALGISI

Tayyip Erdoğan’ın başbakanlığı döneminde “dindarlar iktidarda olursa şeffaflık ve denetim artar, yolsuzluklar son bulur inancı yara aldı. Bu dönem dindarlığın ahlakı garanti etmediğini gösterdi. Bunun sebepleri çok. İhale yasasının 160 defa değişmesi… İhaleye fesat karıştırma cezasının yüzde 50 düşürülmesi… Sayıştay’ın etkisiz hâle getirilmesi… İmar-rant düzeni ve büyük yolsuzluk iddiaları… vd.” Tayyip Bey Cumhurbaşkanı olursa dindar imajının hepten bozulacağı, bu tür olumsuzlukların devam edeceği endişesi var.

Ekmel Bey Cumhurbaşkanı olursa, bu tahrip edilmiş güvenin onarılacağı, dindarların kamu malına ve kul hakkına riayet edeceği bir dönem olması ümidi var.

*****

“YA BİAT İSTER YA DÜŞMAN SAYAR”

Kendisi de bir dönem Sudan’daki siyasi İslamcı harekette yer alan Prof. Hasan Mekki’nin şu tespiti Tayyip Erdoğan’ın da karakterini tarif eder gibi.Siyasi İslam, muhalefet ideolojisidir ve muhalefetteyken demokrasiden bahseder. Ama iktidara gelince farklı olana ne yapılacağına dair ne teorisi ne hazırlığı vardır. Ya biat ister ya düşman sayar.”

Buna karşılık Ekmel Bey, (bütün İslam ülkelerini yakından tanıyan biri olarak) laik, demokratik, ,insan haklarına ve hukukun üstünlüğüne dayalı bir devlet fikrini savunan bir âlimdir.

*****

ERDOĞAN GİDERSE İSTİKRAR BOZULUR MU?

Cumhurbaşkanlığı seçimi sonucu ne olursa olsun, AKP iktidarı değişmeyecek. Bu bakımdan “ekonomik istikrar” bozulur endişesi içinde olanların telaşlanmasına lüzum yok.

Ancak Erdoğan bu seçimi kazanamazsa bir sene sonra yapılacak milletvekili seçimlerinde de zorlanacaktır.

Demokratik mekanizmaların göstere göstere yaptığı, adım adım gerçekleşen değişiklikler de ekonomide sarsıntıya yol açmaz. Hatta yeni ümitler ve beklentilerle ekonomi canlanır.

Üstelik Ekmeleddin İhsanoğlu seçilirse, Erdoğan’ın biraz frenlenmesi, devlette “denge ve fren” sisteminin kurulması için bir fırsat doğar. Böylece Erdoğan daha meşru sınırlar içinde tutulabilir ve daha az hata yapması sağlanabilir.

Böyle bir durum hem ülkeye ve hem de AKP’ye faydalı olur.

 

 

Ne Kavga Ama !

 

Yüzyıllardır Türkler üzerinde büyük bir kavga yürütülüyor. Türk’e karşı bu kavgayı yürütenler bıkmadılar usanmadılar. Türk’ün ise genelde bu kavgadan haberi yok. Bir kısım Türk ise az imkanla büyük mücadeleler vererek en azından bu kavganın devamını sağlıyor.

Turgut Özakman‘ın deyiminden yola çıkarak “Çılgın Türkler” olarak adlandırabileceğimiz bu çelik çekirdek, günümüzde de kavgadan galip çıkabilmek ve tehlikeleri savuşturabilmek adına inanılmaz bir ter akıtıyor. Bu kavgada Türk tarafının en büyük handikapı; farkındasızlıktır. Türk veya kendini Türk hisseden çoğunlukta, meselenin özünü kavramak açısından, büyük sıkıntılar mevcuttur. Bunu 10 Ağustos’da yapılacak “Cumhurbaşkanlığı Seçimleri” açısından da görüyoruz. Halen Türk olmayanın karşısındaki “Türk’üm” diyenden yana, kesin ve net tavırlar alındığını göremiyoruz.

Türkiye’nin ve Türk Milleti’nin gittiği olumsuz nokta, Türk’ten gayri herkesin malumudur. Ve bu, bir günlük iş değildir. Kavganın diğer tarafının kesin hedefi; Türkleri Asya bozkırlarına döndürmek ve mümkün olduğu gün toptan yok ederek, tarihten silmektir.

Bunu da çeşitli vesilelerle yani konferans, sempozyum, televizyon programları, kitaplar, makaleler, röportajlar, sinema filmleri, belgeseller, romanlar, hikayeler ve şiirlerde ifade etmektedirler. Türk; bunları yeterince takip etmediği, tarih şuuruna sahip olmadığı ve çoğunluğun “Kızıl Elma”sının bulunmaması gibi sebeplerle fark etmemektedir.

Günümüzde yaşadıklarımızın ama tüm yaşadıklarımızın, doğal olduğunu ya da tesadüfler sonucu geliştiğini söylemek aptallık ötesi bir ahmaklık olur. Eğer cahilimiz ve alimlerimiz akıllı olsalardı Türkler bu duruma düşerler miydi? Yirmi yıl önce kaleme aldığı “Türk Hakları” adlı kitabında Prof. Dr. Mustafa Kahramanyol “Türkiye’de Türklüğün ve Türklerin düşündürülmüş bulunduğu derece göz önüne alınacak olursa.” derken herhalde gelecek olarak gördüğü günümüze de atıfta bulunuyordu.

Eski MİT’çi, sonrasında akademisyen ve yazar olan Mahir Kaynak, 2006 yılında Türkiye’nin konumunun ne olacağı hakkında şöyle sorular soruyor “İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra oluşan dengenin bozulduğu, yeni güç dengesinin kurulduğu günümüzde Türkiye’nin konumu ne olacaktır? Bu güne kadar 1923’deki yerini korumaya çalışan ülkemiz yeni yapı içinde aynı yerde mi kalacaktır? Sınırların yeniden çizileceği bölgemizde bizim için de bir değişiklik öngörülmekte midir? Kendisine biçilen role uygun bir ideoloji benimseyen, yeni çevresi ve tarihiyle bağlarını kesen Türkiye, eğer yeni bir rol üstlenecekse, bu role uygun bir ideoloji de benimseyecek mi?”.

Gördüğünüz gibi Türkiye’nin ve Türklerin geleceğine ilişkin sorular bunlar! Yani bizim hakkımızda verilen kararların neler olduğunu kapsıyor bu sorular… Cevaplarını Mahir Kaynak‘ta biliyordur. Çünkü soruların cevaplarını içeren planlar Fuller, Abromowitz, Henze gibi adamların başında olduğu merkezlerde belirleniyor.

Anlayacağınız “Büyük Usta” ve AKP’nin 12 yıllık iktidarı, ekonominin sübvansiyonu, Apo’nun teslimi ve astırılmaması, Türkiye’nin bölünmesi, sosyolojik ve demografik yapımızın değiştirilmesi, TSK’nın belinin kırılması, yargının siyasallaştırılması, ülkenin büyütülerek federatif bir yapıya kavuşturulması yolu ile birden fazla parçaya bölünmesi gibi saymakla bitiremeyeceğimiz pek çok husus, Türk’ün bir türlü farkına varamadığı projelerin ürünüdür.

Bugün Türk veya kendini Türk hissedenler yine bir tarafının kendileri olduğu kavgayı anlamış değiller. Üzerilerine yöneltilen kültür ve din eksenli psikolojik operasyonu savuşturup kavgayı diri bir şekilde yapamıyorlar. Adeta pelte gibiler! Bir o tarafa, bir bu tarafa şuursuzca yığılıyor ve mücadeleden kaçmak için bahaneler uyduruyorlar. Eğer böyle yaparsak bu kavgadan yenik ayrılacaklar. Ümitsiz ve karamsar değilim ama hamaset yapmaya da gerek yoktur. Artık objektif bakıp, fotoğrafı olduğu gibi çekme zamanı. Kavga ettiğimizi bilerek mecazi manada yumruğu, tokadı, tekmeyi, kafayı nereye vuracağımızı bileceğiz. Bize kavganın farkında olan Türkler, kazanmak için yetmez. Bunun için her Türk’ü kavganın tarafı olduğu bir hale getirmeliyiz.

 

 

Azerbaycan Gezimizden İzlenimler – 3 (Gence’den Tovuz’a Doğru)

Gence’de gerçekleştirdiğimiz muhteşem program sonrası yediğimiz gece yemeğinden sonra, geç vakitlerde Milletvekilimiz Ganire Paşayeva’nın da memleketi olan Tovuz’a hareket ettik. Yorgunluğumuza rağmen 70 km.lik yolculuğumuz oldukça hareketli ve neşeli geçti. Zira sanatçımız İlham Askeroğlu her zamanki gibi bizi coşturuyordu.

Gecenin 02.30’u gibi Tovuz’a vasıl olduk. İzel Otel’de önceden ayarlanan odalarımıza yerleştik. O yorgunluğa ve çok geç vakit olmasına rağmen, Aşık Şemşir Medeniyet Ocağı Başkanı tarafından ünlü şairimiz sayın Cemal Safi abimize hediye edilen Azerbaycan sazını bir müddet tecrübe etmeden duramadık. Cemal abim sazı Soma’lı sevimli şair kardeşimiz Mehmet Metin Baş’a emanet etmişti. Düzce’li şair arkadaşım Yunus Kara ile aynı odada istirahate çekilmiştik. Mehmet Metin ile de Karaman’dan ödüle doymayan şair kardeşimiz İbrahim Şaşma, bitişik odaya yerleşmişlerdi.

Yatmama rağmen, komşu odadan değişik bir saz sesinin geldiğini duyunca tekrar kalkıp Metin’in saz çaldığı yan odaya geçtim. Bir müddet daha saz çalıp söyleyerek, yeniden  istirahate çekildik.

Akşamdan yarın için askerlerimizle buluşacağımız söylenmişti. Gece çok az uyumamıza rağmen heyecanla erkenden kalkarak kahvaltı salonuna geçtik. Bize kahvaltı sunan kardeşlerimizle şakalaşarak ve hoş sohbetler ederek, kahvaltımızı yaptıktan sonra, valizlerimizle birlikte otelin ön caddesine çıktık. Tovuz’u gündüz gözüyle görmek daha bir başkaydı. Resimler çektirerek çevreyi  anlamaya ve tanımaya çalıştık.

Tovuz küçük bir ilçe olmasına rağmen, cepheye yakın olması, askeri kışlalara ev sahipliği yapması ve Ganire hanımın memleketi olması bakımından, stratejik bir önem ve değer taşıyordu.

Aracımız gelince doğruca askeri birliklerimizin bulunduğu karargaha geçtik. Kahraman askerlerimiz ve onların şanlı Tugay komutanı Albay Berhudar bey heyetimizi askeri törenle karşıladı. Bizlerdeki heyecan, askerlerimizdeki merak ve coşku ile ortamdaki milli ve manevi atmosferi, bütün insanlarımızın görmesini gerçekten çok isterdim.

Heyetimizden her arkadaşımız askerlerimize hitap ettik. Coşkulu, milli ve manevi dinamiklerimize yönelik konuşmalar yaptık. Kahramanlık şiirlerimizi coşkuyla paylaştık. Askerlerimiz bizlere çeşitli ikramlarda bulundular. Yemekler ikram ettiler. Bir ara resmi düzene ara vererek, kahramanlık türküleri eşliğinde askerlerimizle oynadık, eğlendik ve onları kucakladık. Oyunlarımız esnasında her iki devletimizin bayraklarını ve sancaklarını göklerde dalgalandırarak, elden ele dolaştırılarak gerçekleştirdiğimiz şölen etkinliği görülmeğe değerdi.

Final bölümünde milletvekilimiz Ganire hanım tüm ekibimize şanlı Türk Ordumuzun şerefli üniformalarını kendi elleriyle giydirdi. Her birimiz asker üniformalarımız ile, yeniden kahraman askerlerimize hitap ederek onları selamladık. Bayan arkadaşlarımızın askerlik yapmamalarına rağmen, askeri eylem ve sunumlarını biz erkeklerden daha coşkulu ve başarılı yaptıklarını söylemeden geçemeyeceğim.

Albayımız Berhuder bey ve milletvekilimiz bizlere hediyeler ve “fahri ferman” belgeleri takdim ettiler. Karargahta geçirdiğimiz 4-5 saatlik bu süre, toplam gezimizin en güzel, anlamlı ve stratejik bölümü idi. Hüzünlü ve bir o kadar da gururlu bir şekilde askerlerimizle vedalaştık. En zor kısmı burasıydı gerçekten…

Zamanımız daralmıştı. Akşam saat 21.00 de Bakü’den İstanbul uçağımız kalkacaktı. Tovuz-Bakü arası yaklaşık 500 km. Gence’ye hareket ettik. Biz karayolu ile hızlı bir yolculuğu beklerken, her zaman en ince ayrıntılı planlar yapıp başarı ile uygulayan Ganire hanım bize bir sürpriz daha yapmıştı. Gence hava alanına gelince sürprizin sırrı da çözüldü.

Azerbaycan havayolları ile Gence’den Bakü’ye güzel bir yolculuk yaptık. Bakü havaalanının VIP salonunda ayrılmanın verdiği hüzün ve heyecanın eşlik ettiği, duygulu, sevinçli, gururlu ve de karmakarışık hislerin hüküm sürdüğü çok özel ve anlamlı saatler geçirdik. Zira, Ganire hanım başta olmak üzere, Azerbaycanlı kardeşlerimiz bizleri asla yalnız bırakmıyorlardı.

Ganira hanımın halasının yapmış olduğu lezzetli kek ve börekleri iştahla yedik. Son ayrılma esnasında dahi, hediyelere boğulduk. Güzel, anlamlı ve yüksek kaliteli sohbet ve istişarelerde bulunduk. Nihayet veda vakti geldi. Çok kısa bir süre içerisinde, sanki yıllar yılı dostmuşuz gibi oluşan kardeşliğimizin verdiği gurur ve kazanımla kucaklaşıp vedalaşarak uçağımıza geçtik.

Giderken yaşayacaklarımızın neler olacağını gerçekten hakkıyla tahmin edememiştim. Yaşadığımız güzellikleri, duyguları, coşkuyu, heyecanı ve etkinlikleri hakkıyla anlatmakta klavyemin tuşları kafi gelmemektedir.

Bize bu güzellikleri yaşatan başta heyet başkanımız Sn. Ayşe Paslanmaz’a “9. Kapadokya şiir ve sanat şöleni”ni kardeş ülke Azerbaycan’a taşıyarak bizleri de heyete dahil ettiği için teşekkürlerimi ve şükranlarımı sunuyorum. Programın Azerbaycan ayağını büyük bir başarı ile yürüten Milletvekilimiz Sn. Ganire Paşayeve’ya göstermiş olduğu üstün konukseverliğinden ve yakın ilgisinden dolayı şükranlarımı sunuyorum.

Ayrıca, gezimizin her anında bizleri mutlu etmek için çaba sarf eden Azerbaycanlı kardeşlerimize, büyükelçiliğimiz çalışanlarına, kültür müşavirimize, tugay komutanı Albayımız berhuder beye ve şoföründen danışmanına kadar ismini sayamadığım tüm kardeşlerime şükranlarımı arz ediyorum. Sağolun-varolun-yahşi kalın.

Başta büyüğümüz ve abimiz Cemal Safi olmak üzere, güzellikleri birlikte enerji ve sinerji üreterek yaşadığımız ekip arkadaşlarım – can yoldaşlarıma teşekkürlerimi sunuyorum. Sağolun – varolun…

Selam, sevgi ve dualarımla…  Allah’a (cc) emanet olunuz…

 

 

 

Türkiye’nin ve Erdoğan’ın Kader Seçimi

0

 

Millî muhalefetin ortak adayı Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu’ndan sonra, iktidarın adayı Recep Tayyip Erdoğan, etnik muhalefetin adayı da Selahattin Demirtaş oldu. Erdoğan ilk turda ipi göğüslemeyi arzu ediyor. Eğer başaramazsa, ikinci turda HDP’ye oy veren Kürtlerin desteğine muhtaç olacak. Bunun için şimdiden onlara “çözüm paketi” adıyla çeşitli havuçlar sunmaya hazırlanıyor.

Önümüzdeki Cumhurbaşkanlığı seçimleri ülkemiz ve milletimiz için büyük önem arz ediyor. Bu önem, öncelikle Cumhuriyet tarihimizde bir ilk olmasından kaynaklanıyor. Bugüne kadar TBMM’nin seçtiği Cumhurbaşkanını, bu defa halk seçecek.  Seçime önem kazandıran ikinci husus, Recep Tayyip Erdoğan’ın, halkın desteğiyle seçilecek Cumhurbaşkanının,  Başkan yetkilerine sahip olacağını açıklamasıdır. Bu, Parlamenter sistemden Başkanlık sistemine geçiyoruz demektir. Bu seçimi önemli konuma taşıyan üçüncü husus ise, sonuçlarının büyük ölçüde 2015 Genel Seçimlerinin kaderini belirleyecek olmasıdır. Ayrıca bu seçimler, PKK’ya verilecek tavizlerle ülkenin bölünmez bütünlüğünün büyük zarar görmesine de yol açacaktır.

Her şeyden önce şunu unutmayalım, bu seçim Türkiye’nin olduğu kadar, Recep Tayyip Erdoğan’ın da, AKP’nin de kaderini belirleyecektir. Recep Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı seçimini kaybetmesi demek, bir devrin kapanması demektir.12 yıldır seçim mağlubiyeti görmeyen Erdoğan ve AKP bu seçimi kaybederse, Erdoğan ismi siyaset sahnesinden çekilecek, AKP de hızla erime sürecine girecek, belki de 2015 Genel Seçimlerinde iktidarı kaybedecektir.  Cumhurbaşkanlığı seçimi ile millet, ya “AKP ve Erdoğan’la devam” diyecek, ya da “Başkanlık sistemine hayır, Parlamenter sisteme evet” diyecektir. Bu seçimlerde ortak adayı içine sindiremeyen ve “ben hiçbir adaya oy vermeyeceğim” diyenlerin, ortak adayı olumsuz göstermeye çalışanların, bu gerçekleri ve sonuçları çok iyi değerlendirmeleri gerekir.

Recep Tayyip Erdoğan’ın liderliğindeki AKP iktidarı döneminde özellikle ulaşım ve sağlık alanında önemli işler yapıldı. Fakat, bu dönemde ülkenin milli ve üniter yapısı, anayasal ve parlamenter sistem, millî hassasiyetlerin dumura uğratılması ile milletin milli birlik ve bütünlüğünün korunması konularında isetelafisi mümkün olmayan büyük bir tahribat yapıldı. Güneydoğu’daki bölücü terör örgütü PKK ve onun İmralı’daki tutuklu lideri Apo’nun, akıttıkları kanda boğulacakları beklenirken, Türkiye’nin bütünlüğü onların insafına bırakıldı. “Terörle bir yere varılmaz” diyenler yanıldı, Türkiye bölünmenin eşiğine geldi.

Apo ve İmralı arasında özel ulaklık yapan BDP’liler(şimdiki HDP’liler)le sürdürülen “Barış süreci”nde ordumuz kışlaya, polisimiz karakola  çekildi, meydan, Başbakanın silahlarını bırakıp Türkiye dışına çekileceğini söylediği PKK’lılara bırakıldı. Son seçimlerde Güneydoğu’daki 12 ilde Belediye Başkanlıklarını kazanan PKK destekli BDP, kendi kolluk kuvvetlerini, mahkemelerini kurdu, kendi memurlarıyla vergileri toplamaya başladı. Diyarbakır Belediye Başkanı Kışanak, bölgede çıkan petrolden pay istedi. Lice’de askeri karargahtaki bayrak direğinden indirildi, yerlere atıldı. Oralarda resmen eyalet sistemine geçildi. Zaten Büyükşehir Yasası ile bunlara imkan verildi. Şimdi de TBMM’ne sevk edilen “Çözüm paketi” ile yapılan kanunsuz uygulamalar, yasal bir zemine oturtulmak isteniyor.

Toplum iktidarın gerilim politikası yüzünden kamplaştı. Barış ve uzlaşma yerine, kavga ve çatışma kültürü egemen oldu. Kendinden olmayanları ikinci sınıf vatandaş gören iktidar, oluşturduğu algı yönetimi ile hep kendini “mağdur ve mazlum”, muhaliflerini ise “zalim ve kumpasçı” göstermeyi başardı. Türk milletinin birlik ve beraberlik duygusu oldukça zayıfladı. İnsanımız etnisite, mezhep ve meşrebine göre karşı karşıya getirildi. Başbakan Türkiye’yi 36 etnik gruba böldü, “Türk”ü de bu etnik gruplardan biri yaptı. “Türk milleti” adı anılmazken, Türk milliyetçiliği ayaklar altına alındı, Atatürk’ün “Ne mutlu Türküm diyene!” vecizesi gündemden düştü, milli bayramlar önemini kaybetti, okullardan Andımız,tabelalardan T.C. ibareleri kaldırıldı. Atatürk ve Cumhuriyet’in ilke ve değerleri sürekli yıpratıldı.  Kısacası milletin milli hassasiyetleri tedricenuyuşturuldu.

Recep Tayyip Erdoğan’ın liderliğindeki AKP  iktidarı döneminde dışarda ise;Atatürk’ün “Yurtta sulh, cihanda sulh” prensibi işlerliğini kaybetti.  “Dış politikada sıfır sorun” söylemiyle yola çıkan AKP,  aramızda sorun çıkmayan hiçbir ülke bırakmadı. Ermenilerle dost olacağız diye Azerbaycan’ı bile darılttık. Büyük Ortadoğu Projesi(BOP) Eşbaşkanı olan Erdoğan, Amerika ve Batının desteğinde Kuzey Afrika ve Ortadoğu’daki İslam ülkelerinde “Arap baharı” adıyla yaptığı operasyonların destekçisi oldu. Bu süreçten etkilenen 5 İslam ülkesi 14 parçaya bölündü. Kuzey Irak’tan sonra Suriye’de bir PKK/PYD Kürt  devletinin kurulmasınazemin hazırlandı. Suriye’de aşırı İslamcı örgütler desteklendi, onlar da on binlerce Müslümanın ve Irak’taki Türkmen kardeşlerimizin kaatili oldular. Türkiye bir milyonu aşkın Suriyelinin sığınma mekanı oldu.

Cumhuriyet tarihinde ilk defa bir Başkonsolosluğumuz(Musul Başkonsolosluğu) IŞİD militanlarınca basıldı ve Başkonsolos ile 45 kişilik maiyeti savaş esiri olarak bilinmeyen bir yere götürüldü. Bu olay, Irak’ta görevli Türk askerlerinin başına Amerikan askerlerince çuval geçirilmesinden sonra milli gururumuzu rencide eden ikinci olaydır. Türkmen kenti olanKerkük Barzani’nin peşmergelerince işgal edildi, Musul ve Kerkük bölgelerindeki Türkmenler yerlerinden atıldı, birçoğu da şehit edildi. Irak’taki Türkmen varlığı bütünüyle yok edilme tehlikesiyle karşı karşıya bulunuyor.

Başlangıçta Avrupa Birliği ile kuzu sarması olan iktidar, yaptığı, haksızlık ve hukuksuzlukların ayyuka çıkması üzerine dışlandı, AB’ye girme hayali suya düştü. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde 17 binden fazla dilekçe ile en çok şikayet edilen ve en çok tazminat ödeyen ülke olduk.Filistinlilere yardım için hazırlanan Mavi Marmara gemisi, hükümetin öngörüsüzlüğüyle yola çıkarıldı ve İsrail komandolarının operasyonu sonucu 9 kardeşimiz şehit oldu, gemiye İsraillilerce el konuldu. Bu olaydan sonra, Batının İran’a karşı İsrail’i korumak için gönderdiği füze rampalarını ülkemizde konuşlandırıldık. Böylece hem İran’ı, hem Filistinlileri karşımıza aldık. Mısır meselesinde hem Batı ile hem de bazı Müslüman ülkelerle ters düştük.Kısacası, dünyada bir tane dostumuz kalmadı. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun “Stratejik Derinlik” kitabındaki tezleri birer birer iflas etti.

Görüldüğü gibi, 12 yılın sonunda içte de, dışta da acı ve hazin bir tablo ile karşı karşıyayız. Önümüzdeki Cumhurbaşkanlığı seçimleri, bir bakıma bu tablonun devamına izin verip vermeme seçimidir. Bu seçim hem Türkiye’nin, hem AKP’nin, hem Recep Tayyip Erdoğan’ın, hem de muhalefetin kader seçimidir. Bu gerçeği çok iyi gören RTE ve iktidar çevreleri, bütün güçleri ile seçime asılıyorlar. Bir taraftan havuz medyası ve bunların piyasaya sürdüğü yandaş konuşmacılar ve kalemler, ortak adaya karşı acımasız bir yıpratma süreci başlattılar. AKP Parlamento grubu ise, Cumhurbaşkanı seçimi yaklaştıkça,  Recep Tayyip Erdoğan’ın talimatıyla başta İmralı ve PKK olmak üzere çeşitli kesimlere tavizler vermeye hazırlanıyor. TBMM’ne sevk edilen “çözüm paketi”,  AKP’nin Cumhurbaşkanlığı seçimini kazanmak için bölücü ve eli kanlı PKK terörüne sunduğu en büyük “havuç”tur.

Maalesef bu havuç, belki Recep Tayyip Erdoğan’ı Cumhurbaşkanı yapar, ama Türkiye’nin  ve Türk milletinin bölünmez bütünlüğünü tamamen tehlikeye sokar. Ortak adayın ve onu destekleyenlerin, AKP ve İmralı arasındaki seçim ittifakını ve bunun birlik ve bütünlüğümüze vereceği zararları milletimize çok  iyi anlatmaları gerekir.

 

 

‘İslam Kalpleri Fethetme Dinidir.’

 

Oğuz Çetinoğlu: İslamiyet’te ‘aşırıya kaçmak’, ‘radikal olmak’ gibi kavramların varlığını kabul ediyor musunuz? Ediyorsanız, hangi ölçüden sonraki inanış ve hareketler bu kavramın kapsamındadır. Etmiyorsanız, hangi gerekçelerle bunu yapıyorsunuz?

Selim Çoraklı: İslam istikamet dinidir. Bunun için Müslümanların sırat-ı müstakim’de olmaları istenir. İfrat ve tefrit yani ileri gitme veya geri kalma İslam’da hoş görülmemiştir. ‘Radikal İslam‘, ‘Ilımlı İslam‘, ‘İslam sosyalizmi‘, ‘Türk İslam‘ ve benzeri kavramlar da gerçek İslamî anlayıştan uzak, emperyalist çevrelerin İslamiyet’i Kur’an ve sahih Sünnet çizgisinden çıkarmak isteyenlerin uydurmalarıdır. Batı bizi bu kavramlarla vurarak  aramıza nifak tohumları ekmektedir. İslam’da aşırı gitmek, radikal olmak değil, takvaca yaşamak vardır. Takva da Allah’ın (cc) emirlerine uymak ve yasaklarından kaçınmakla husule gelir.

İslam’da farzları yerine getirmek, haramlardan kaçınmak esastır. Diğerleri yani sünnet, müstehap gibi kavramların içine dâhil olan ibadetlerin  tamamı nafile hükmündedir ve bu tamamen inanmış insanın inisiyatifine bırakılmıştır. Yapanlar sevap kazanır ama yapmayanlar kınanmaz.

Çetinoğlu: Peygamberimizin (sav), evine gelen misafir bayanlara, (Buhari, Nikâh 1’den öğrenilebileceği üzere); ‘Konuşanlar sizler misiniz? Haberiniz olsun! Allah’a andolsun ki, ben sizin Allahtan en çok korkanınızım ve sizden daha çok takva sahibiyim. Fakat ben bazen oruç tutar, bazen iftar ederim, bazen de uyurum. Benim sünnetim budur. Kim benim sünnetimden yüz çevirirse benden değildir.’ Buyurmuşlardır. Diğer taraftan Peygamberimizin yıllarca tebliğde bulunduğu halde Mekkeli müşriklerin bir kısmı,  Allah’ı inkâra devam etmişlerdir. Bu inkârcılara müeyyide uygulanmamıştır. Anlaşıldığı kadarıyla ‘tebliğ’de esas bu olmalıdır. Bu esastan uzaklaşanları İslam’ın neresine yerleştirmek mümkündür?

Çoraklı: İslamiyet kalpleri ve gönülleri fethetme dinidir. İnanmayanlara karşı asla zorlama yoktur. Kur’an’da birçok ayette Peygamberimize vazifesi anlatılırken, ‘Senin vazifen sadece tebliğ etmektir. İnsanlara hidayeti verecek olan Biziz‘ denilmiştir.

İSLAM’DA İBADETLERİ ALLAH (cc) KOYAR

Çoraklı: İslam’da ibadetleri koyma yetkisi sadece Allah’ındır. Bunun için ayetlerde “Hüküm sadece Allah’ındır” denilmiştir. Bu konulan ibadetlerin dışında kimsenin ibadet koyma yetkisi yoktur. Peygamberimiz aşırıya kaçan kadın ve erkekleri uyararak İslamiyet’i yaşamada orta yolun takip edilmesini istemiştir.

İslam’da tebliğ vardır. İslamî esaslar açık biçimde anlatılır. İnanan inanır ve inanana, inanmış adamı nasıl davranılması gerekiyorsa öyle davranılır. İnanmayanın özgürlüğü ise asla elinden alınmaz. Çünkü Allah (cc) bu dünyada insana irade vererek Cennete veya Cehenneme gitme özgürlüğü vermiştir. Allah’ın verdiği bu özgürlüğü insanların elinden almaya kimsenin hakkı yoktur. Bizim vazifemiz Kur’an’da belirtildiği gibi sadece tebliğ etmektir.

Çetinoğlu: İslam âlimi’ olarak bilinen bazı kişilerin Kur’an-ı Kerim ayetlerini ve Hadis-i Şerifleri asıl anlamlarından farklı ve hatta ‘yanlış’ denilebilecek şekilde yorumladıklarına rastladınız mı? Bu kişilere isim olarak ve farklı yorumladıkları ayetlere ve hadislere bir-iki örnek verebilir misiniz?

Çoraklı: Kur’an’ın muhkem ayetlerinin dışında uzmanları tarafından açıklanması gereken ayetler de vardır. Kur’an ‘bilmediğinizi zikir-ilim ehlinden sorun‘ derken bazı ayetlerin ilim erbabı tarafından açıklanması gerçeğini ortaya koymuştur. Kur’an’ın yorum hakkı tanıdığı âlimlerin farklı düşünmeleri gayet normaldir. Bu zaten İslami ilimlerin gelişmesinin olmazsa olmaz bir esasıdır.

Zaman zaman âlimlerimiz aynı ayete farklı yorumlar getirmişlerdir ki; ayetin ruhu buna uygundur. Mesela Vahdet-i Vücut ve Vahdet-i Şuhud’cular Yasin suresindeki ‘Sen atmadın, Allah attı.’ ayetinden hareket ederek kendi felsefi sistemlerini geliştirmiş ve tam birbirine zıt anlamlar çıkarmışlardır. Yine Vakıa suresindeki bir ayetten bazı âlimler Kur’an’a abdestsiz dokunulamayacağı hükmünü çıkarırken, başka âlimler de bu ayetin abdestle alakası olmadığını belirtmiş ve Kur’an’ın abdestsiz okunabileceği hükmünü vermişlerdir. Bu tür örnekleri alabildiğine çoktur ve bunlar aslında İslamî ilmin gelişmesinin de büyük rol oynamışlardır.

Çetinoğlu: Müslümanların İslamiyet’e sarılmalarının başlıca sebebi dinimizin toplumda ve toplum kültürümüzde vazgeçilemez unsur olması, bütün Müslümanların O’na bağlanma ihtiyacı içinde bulunmasıdır. Daha fazla bağlanmak, dinî hayattan başka bir hayatı reddetmek, İslamiyet’le bağdaşır mı?

Çoraklı: İslam’da ibadetler Kur’an tarafından belirlenmiş ve Peygamberimizin tarafından da nasıl yapılacağı pratik olarak gösterilmiştir. Bunların dışında kalan ibadetleri yapıp yapmamak insanların iradelerine, tercihlerine bırakılmıştır. Başta da değindiğim gibi İslam’da takvaca yaşamak vardır ve bu umumî değil hususî bir haldir. İsteyen günde beş vakit farz namazın dışında istediği kadar namaz kılabilir. Buna kimse karışamaz. Böyle bir fazla namazın kılınmasını da kimseden istenmez.

Dini hayattan başka bir hayatı reddetmek elbette İslamiyet tarafından kabul edilemez. Bunun için Müslüman Kur’an ve sahih sünnet ölçüsü içinde hareket etmek mecburiyetindedir.

Çetinoğlu: Dinimizin mubah veya helal kıldıklarını haram olarak Müslümanlara dayatanlar, dini âlet ederek İslamiyet’i farklı yorumlayanlara cihad ilan edenler, insan öldürmek gibi eylemlere tevessül edenler İslamiyet’i temsil edebilirler mi?

Çoraklı: İslam her şeyden önce öldürme değil, diriltme dinidir. Savaş ise arızîdir ve mecburî hallerin dışında İslam asla savaş istemez. Bu zorunlu hal de İslamiyet’e saldırıları önlemekten ibarettir.

İslam’da cihad, ‘İslamiyet’i yaşamak, yaşatmak ve mütecavizlere karşı korumak‘ olarak tarif edilmiştir. İslam sadece sana saldırana karşı savaşmayı emreder. Kadına, çocuğa, yaşlıya, mabedine gizlenene, hayvanlara, teslim olmuş insanlara, sana karşı kılıç çekmeyenlere karşı savaşmayı yasaklamıştır. Bırakın Müslüman’ı kâfiri bile rastgele kimse öldüremez. Bu hususta İslam hukuku çok açıktır. Bugün birçokları cihad yapıyorum diyerek cinayetler işlemektedirler. Kendinden başkasını Müslüman görmeyen bu tiplerin tarihteki isimleri ‘Harici’dir ve gittikleri yol da ‘Haricilik’tir. Bugün maalesef bu tip bir Haricilik Suriye ve Irak’ta bazı guruplar nezdinde yeniden hortlamıştır. Bunlar tarih içinde de Hz. Ali’ye (ra) karşı mızraklarının uçlarına Kur’an takarak savaşan zavallılardır.

Çetinoğlu: Şeyh Said hareketini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Çoraklı: Şeyh Said kıyamı Türkiye Cumhuriyeti’nin en talihsiz olayıdır. Osmanlı ve Cumhuriyet döneminde meydana gelen isyanların din karakterli olan iki ayaklanmadan biridir. Şeyh Said yeni kurulan Cumhuriyet’in İslami esaslardan uzaklaştığını fark edince kıyama kalkmış (Bu kalkışın erken olması için İngilizlerin bazı oyunlarının var olduğunu da unutmayalım)  ve bu kıyam yenilgiyle sonuçlanmıştır.

Çetinoğlu: Kuzey Afrika’da 1757 – 1815 yılları arasında yaşamış olan Ebu’l Abbas Ahmed b. Muhammed el Muhtar b. Selim et-Ticani tarafından oluşturulan ve Türkiye’de de bir dönem etkileri görülen Ticanileri değerlendirmeye tâbi tutar mısınız?

Çoraklı: Ticanilik ülkemizde Mehmet Kemal Pilavoğlu tarafından temsil edilen bir tarikattır. Bu tarikatın en önemli eylemleri özellikle 1940’lı ve 1950’li yıllarda Türkçe ezanın karşısındaki dik duruşları ve Atatürk heykellerini kırmalarıdır. Hapishane, işkence ve sürgünleri kendilerine mükâfat olarak gören ve yılmak nedir bilmeyen bir yapıya sahip olmuşlardır. Ticanilerin yaptığı eylemler 1951 yılında Celal Bayar’ın Atatürk’ü koruma Kanunu’nun çıkarmasının başlıca sorumlusu gösterilmiştir.

Çetinoğlu: Müslüman gençlere; malla, dille, siyasetle, bedenle ve hatta silahla tebliğ görevi yapmaları için askerî eğitim verilmesini, İslam’ın emrettiği çerçevedeki ‘tebliğ görevi’ ile bağdaştırmak mümkün mü?

Çoraklı: İslam, tebliğ görevi yapsın diye kimseye savaş sanatını öğretmez. Tebliğ her Müslüman’ın gücü yettiği nispette yapması gereken bir vazifedir. Ancak İslam düşmanın silahıyla silahlanmayı da emreder. Yine düşmana karşı birlikler hazır edilmesini ister. Zaten barışı sağlayan en önemli etken biraz da savaşa hazırlıkların tam olmasından geçer. Güçlü ordularla kimse savaşmak istemez. İslam’da askerî eğitim verilmesi, savaş sanatının öğretilmesi teşvik edilmiştir. Atıcılığı, yüzmeyi, güreşmeyi emreden bir dinin sahibiyiz. Bir yandan savaşa hazırlanırken diğer yandan tebliğ vazifelerimizi de yerine getirmeliyiz.

Çetinoğlu: Mısır’daki (İhvanü’l-Müslimîn) Müslüman Kardeşler Topluluğu’nun İslam Yorumu hakkındaki düşüncelerinizi lütfeder misiniz?

Çoraklı: Müslüman kardeşler hareketi İslam dünyasının bugün var olan en köklü hareketlerinden biridir. Bu hareketin ilk dönemlerinde Kur’an ve sahih Sünnet eksenli olduğu asla şüphe götürmez. Fakat yaşanan olaylar ve değişen dünyada Müslüman Kardeşlerin mücadele biçimlerinde de bazı değişiklikler olmuştur. Ancak bugün Mısır’da görüldüğü gibi Müslüman Kardeşler hep hukuk çerçevesinde kalarak mücadele etmeyi prensip olarak kabul etmiştir. Aslında Müslüman Kardeşler son elli-altmış yılda hemen bütün önderlerini kaybetmiştir. Buna rağmen yine de silaha sarılmayı tek çare olarak asla görmemiştir. Zaten öyle olsaydı bugün Mısır’da seçilmiş Cumhurbaşkanı’nı bir darbeyle yıkan Sisi’ye karşı topyekûn ayaklanır, silahlanır ve Mısır’ı ele geçirirdi.

Çetinoğlu: Müslüman Kardeşler grubunun kurucusu Hasan el-Benna’nın, devlet memurlarının özel hayatlarının kontrol altına alınması, ibadetlerini aksatanların cezalandırılması uygulamalarını nasıl değerlendirmek gerekir?

Çoraklı: İslam’da inanmayana karşı zorlama yoktur ama bir insan artık ben inanıyorum diyorsa ona özellikle İslami devlet yöneticileri tarafından bazı zorlamalar yapılabilir. Bu gerçeklere rağmen Hasan el-Benna’nın sorunuzda iddia edildiği gibi birilerini cezalandırdığı yanlıştır. Hasan el-Benna ciddî bir eğitimcidir ve Müslüman Kardeşler hareketinin temelini ilimle örmeye çalışmıştır. Kaleme aldığı ‘Risaleler‘ isimli eserini okuyanlar bu gerçeği kendi gözleriyle görürler.

Çetinoğlu: Müslüman Kardeşler Hareketi’nin ideologlarından 1907 – 1954 yılları arasında yaşayan Abdulkadir Udeh, 1906-1966 yılları arasında yaşayan, Fi-Zilali’l-Kur’an (Kur’an’ın Gölgesinde) isimli tefsir kitabının ve daha birçok eserin yazarı olan Seyyid Kutup; kendi ülkesi Mısır’da, Suudî Arabistan’da, Suriye’de, Pakistan’da ve Türkiye’de yetişen bazı İslam âlimleri tarafından hangi sebeplerle tenkit edilmiştir.

Çoraklı: Abdulkadir Udeh ve Seyyid Kutup İslam uğruna Şehit olmuş büyük âlimlerdir. Hayatları hep ilmî çerçevede geçmiş ve büyük bir cihad ortaya koyarak gerçek âleme göçmüşlerdir. Bu iki büyük şehidi tenkit edenlerin ben şimdiye kadar Kur’an ve sahih sünnet ölçüleri içinde geçerli bir sebeplerini görmedim. Tenkit edenler bu iki şehidi gerçekten tanımadıkları için bu yola tevessül etmektedirler. Bazı eleştiren kesimler ise şehitlerin toplumları diriltecek en büyük iksir olduğunu bildikleri için bu iki büyük şehidi menfi tanıtmak istemişlerdir.

Şehit Abdulkadir Udeh ve Şehit Seyyid Kutup’u tenkit edenler içinde ben ciddi bir âlim bilmiyorum. Çoğu belli siyasî, ekonomik veya milletlerarası emperyalistlerin emrine kalemini kiraya vermiş kişilerdir.

 

OKUMAYAN TOPLUM KAYBETMEYE MAHKÛMDUR

Çetinoğlu: Bu röportajın son cümleleri olarak okuyucularımıza bir mesajınız var mı?

Çoraklı: Dinimizin ilk emri oku ve sonraki emri ise yazmakla ilgilidir. Okumak ve yazmak ilmin iki anahtarıdır. Onun için Müslümanlar imanlarının gereğini yapmalı ve bir yandan her şeyi Allah (cc) adına okurken diğer yandan şahit olduğu olayları kaleme almaya çalışmalıdır.

Okumayan toplumlar her zaman kaybetmeye mahkûmdur. Müslüman Türkler eğer yeniden tarih sahnesinde aslî görevlerini îfa etmek  istiyorlarsa şaşmaz kaynağımız Kur’an’a ve pratikteki uygulayıcısı olan Peygamberimize uymak mecburiyetindedir.. Zaten Peygamberimiz de son konuşmasında ‘Size Kur’an ve sünnetimi bırakıyorum. Kim bu iki emanete sahip çıkarsa kurtulur.’ buyurmuştur.

Gazeteci-Yazar SELİM ÇORAKLI

1960 Bayburt doğumludur. Hergün, Zaman, Vakit ve Önce Vatan gibi gazetelerde yazarlık yaptı. Sızıntı, Yeni Ümit ve Cuma dergilerinde yazarlık ve yayın yönetmenliği görevlerinde bulundu. Siyasî, sosyal ve dini konularda onlarca kitap kaleme aldı. Birçok yayınevinde yayın yönetmenliğinin yanı sıra yüzlerce kitabın editörlüğünü de yürüten yazar, halen kitap çalışmalarına devam etmektedir.

Selim Çoraklı, dinî konulardaki yazılarıyla, radyo ve televizyon konuşmalarıyla dikkat çekmektedir.

 

 

 

1920 Ruhunu Çağırma ve 1923’e Reddiye

 

Son yıllarda Türkiye’de çıkarılan yasalar, yargılamalar ve TSK dahil bazı kurumların içinin boşaltılması ve etkisiz hale getirilmesi, dıştan kumandalı açılımlar, çözüm adı altındaki çözülme süreci, tek adam diktasına götürücü başkanlık sistemi ve sözde Yeni Türkiye için yeni anayasa arayışları tesadüfi değildir ve birbiriyle bağlantılıdır.  Son olarak da “Terörün Sona Erdirilmesi ve Toplumsal Bütünleşmenin Gerçekleştirilmesi” yasa teklifi ile Hukuk Devleti tahrip edilecek, Cumhurbaşkanlığı seçiminde terör örgütüne ve teröriste adeta rüşvet verilecektir. Bu yasa teklifi teröriste özgürlük ve yeni imtiyazlar vermektedir. Daha önce terör örgütü ve terörist ile pazarlık yapanlar ve muhabbet kuran şereflilerin! suçlu konumdan kurtarılma çabaları da vardır.

Türkiye’yi sözde müttefik ve Batıya göre şekillendirmeye çalışanlar, önlerine çıkan her engeli kaldırmakta ve adeta bir yol temizliği yapar gibi rejimi tanınmaz hale getirmekte ve dönüştürmektedirler. Bu dönüştürme işleminde 1923 Türkiye’si yerine 1920’lere dönülmek istenmektedir. 1920 felsefesi diye ortada dolaşanlar, Milli Mücadele ve onun tacı olan Cumhuriyetle kavgalıdırlar. 1920’de din birliği ve Osmanlı dolayısıyla bir araya gelindiğini ileri sürüp daha sonra bu çizgiden ayrıldığımızı iddia edenler, hangi Osmanlı’nın 1920’de ayakta kalabildiğini düşünebiliyorlar? Irak’ta önüne gelen Türkmen kanı akıtırken bizim dışımızdakiler neden mensup oldukları aynı ümmetten habersizler?

Acaba İstanbul’da esir düşmüş Padişah ve Saray, Osmanlı’nın hükümranlık haklarını savunabilecek durumda mıydı? Hükümranlık haklarını bırakın savunmayı, Osmanlı’yı paylaşmak isteyenlerle işbirliği yapan Damat Ferit’ler iktidarlarını sürdürebilmek için her türlü tavizi vermiyorlar mıydı? Osmanlı’yı bitirenler ve paylaşanlarla çirkin işbirliği yapılsaydı sonunda bazılarının iddia ettiği gibi totaliter cumhuriyet yerine demokratik cumhuriyete mi geçilecekti?

Milli Mücadeleyi Cumhuriyet ile taçlandıranlar, kendilerini Türk olarak hisseden büyük çoğunluktur. Böyle bir milli iradeye sahip olmasalardı; Osmanlı’dan Milli Devlete ve üniter yapıya geçemezdik. Milli Mücadele ve Cumhuriyet Anadolu’da iki-üç devlet ve millet yaratmak için yapılmadı. Cumhuriyetin ilanı kararı da bir gecede masa başında alınmadı. II. Meşrutiyetten beri yoğunlaşan Cumhuriyete geçme fikri tartışılıyordu. Kimse Atatürk’ü işi oldu bittiye getirdi diye suçlayamaz. Anadolu’da Türk’ün milli iradesiyle bedel ödeyerek devlet kuruldu. Türk adına hayali toplum yaratıldı diyenler asıl hayal görenlerdir. Türk kimliğinin Anadolu’da egemen kimlik ve kültür oluşu ne 1923 Türkiye’si iledir; ne de 1982 Anayasasının bir gereğidir.

Bugünkü uygulamalar, hangisini ele alırsanız alın; şehitlerin kemiklerini sızlatmaktadır. Hukuk Devletini çadır tiyatrosuna çeviren, hukuk dışı hava yargılamaları olan I. ve II. Habur rezaletleri, Diyarbakır meydanında Devlete meydan okuyanlar ile kucaklaşma, Kürdistan isimlemesi, Devlet nişanından Atatürk siluetinin ve T.C. ifadesinin kaldırılması, milli kimliksiz bir anayasa çabaları, İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nün çatısındaki “Ne Mutlu Türküm Diyene” yazısının kaldırılması, Diyarbakır’da Türk Bayrağının indirilmesi, Bayrak indirme teşebbüslerinin artması, terör örgütüne verilen imtiyazlar, Ermeni Açılımı şehitlerin kemiklerini sızlatmadı mı? Yaşayanlar bundan utanç duymuyor mu? Bu ve benzeri olayların müsebbipleri ile Türkiye gurur mu duyuyor?

Terörle mücadeleyi yapmasaydık; şimdi her bir vatandaşın evi, arabası, villası ve fabrikası mı olurdu? İzmir’i ve Anadolu’yu kurtarmayıp Yunanlılarla paylaşsaydık, Ege’nin iki yakasını barışta birleştirseydik! hiçbir zaman kardeşliği düşünmemiş Yunanla kardeş olsaydık; bazılarına göre bu işten kârlı mı çıkacaktık? Mustafa Kemaller, Nene Hatunlar, Şahin Beyler, Hasan Tahsinler mi işi bozdu? 1920 ruhunu çağırmayı ve 1923’ü reddetmeyi şimdi daha iyi anlıyoruz. Anlaşılan Milli mücadele devam ediyor.

 

 

 

 

 

Türkiye Zangır Zangır Sarsılıyor!

 

Türkiye malumunuz çok riskli bir deprem bölgesi. Ancak topraklarımız sadece fiziki değil siyasal, ekonomik, sosyal ve kültürel açıdan da büyük felaketlere yol açabilecek bir coğrafya…

Türkler üzerlerine düşeni yapmadıkları içinde, devamlı surette maddi ve manevi ağır buhranlar yani depremler geçiriyoruz.

Şimdi de Akp iktidarı TBMM’ye; Türkiye’yi 10 şiddetin üzerinde sosyal ve siyasal bir depremle sarsacak, pkk ile anlaşmayı içeren bir yasa tasarısını sundu…

Eş zamanlı olarak da, ABD Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komitesi‘nde “Türkiye ve KKTC’deki Hıristiyan Mülklerinin, ABD Dışişleri Bakanı’nca takip edilmesini öngören Türkiye aleyhtarı yasa tasarısı” kabul edildi.

Bu iki ayrı tasarı bize, Sevr ile yapılamayanları ve Osmanlı – Türk İmparatorluğu’nun bitap halinde yapılan dış müdahaleleri hatırlattı.

Bu gün yanı başımızda Suriye ve Irak’daki Türkmen kardeşlerimiz adeta soykırıma maruz kalıyor. Kan ve gözyaşı birbirinden ayırt edilemez halde. Tam da Ramazan arefesindeyiz. Yardımlarına koşamıyoruz daha doğrusu koşmuyoruz.  Bunun tesirleri mutlaka bu topraklara yansıyacak…

Barzani, Türk şehri Kerkük’ün, kürt şehri olması için gerekirse peşmerge kıyafetini giyebileceğini söylemesine rağmen, Türkiye Cumhuriyeti devleti Türkmenlerin durumuna sessizlik içinde kalarak, Necirvan Barzani’yi güler yüzle karşılıyor! Her halde “Türkiyeli Müslüman” olmak böyle davranmayı gerektiriyor?

Gerçi bunlar; Türkiye’nin Barzanisi olan hain Öcalan’ın peşine takılmış durumda olduklarından garipsenecek bir şey yok!

Türk Milleti için durum vahimdir. Türkiye her açıdan bir sosyal ve siyasal bir deprem altında zangır zangır sallanmaktadır.

Türk Milleti depremleri önemsemediğinden yine tedbirsiz yakalanmıştır. Hatta evi için depreme karşı yaptırdığı “DASK” adı verilen sigortaları yaptırmayı bile her nedense ülkesi için düşünmemiş ve düşünememiştir!

Türkiye’de Akp tarafından TBMM’ye sunulan pkk’ya ilişkin yasa, Öcalan’ı ve pkk’yı aklama yasasıdır. Bölücüleri affetmektir. Hatta bir adım daha ileri giderek memleketi pkk zihniyetine teslim etmektir.

Eski Akp’li şimdi bağımsız Kütahya Milletvekili İdris Bal”Akp’nin içinde örgüte sıcak bakan, gizli kürtçülük yapan bir grubun partiyi, örgütün rahatlaması için adımlar atmasına teşvik ettiğini” ve “Başbakan’ın bunlardan haberdar olduğunu ve adımları bilerek attığını” söylüyor.

Bu durum geçmişte Demokrat, Adalet, Anavatan, Doğruyol partilerinde de vardı. Bunlar ise CHP’nin aynı AKP’de olduğu gibi bugününde de var. “Milli Görüş” bunların üreme çatısı pozisyonunda duruyor. Tarikat ve Cemaatler bu gayeye hizmet ediyor. Bilerek kurdurulmuş stk’larda bu işlerin tetikçiliğini yapıyor. Ne acı ki; durum bu!

İşte izah ettiğimiz bu şartlarda, Türkiye; Türk Milleti’nin aleyhine bütün verilere göre 10’un üzerinde yıkıcı bir şiddetle sarsılmaktadır. Bu sosyal ve siyasal depremin altında kalacak olan tek unsur, bu gidişle, ne yazık ki Türk Milleti olacaktır.

 

 

Zayıf, Düşkün ve Kimsesizlere Sahip Çıkmalıyız(2)

 

Fakirler

Yüce Rabbimiz, kullarına dünya hayatlarını devam ettirebilmeleri için sağlık, zaman, mal-servet, iş-güç, makam mevki gibi nimetler ihsan etmiştir. Fakat ilâhî imtihan ve hikmet-i ilâhî gereği bu nimetleri herkese eşit şekilde dağıtmamış, kimine az, kimine de çok vermiştir. Bundan dolayı her toplumda az veya çok fakir ve yoksul kimseler bulunabilmektedir.

Bununla beraber Cenâb-ı Hak, insanların toplum halinde bir arada yaşamalarını, birbirlerinin eksik yanlarını tamamlamalarını ve birbirlerine yardımcı olmalarını takdir etmiştir. Bunun gerçekleşmesi için de mü’minleri kardeş ilan etmiş (Hucûrât, 49/10) aralarında dayanışmayı sağlamak için “iyilik ve takvada yardımlaşmayı” emretmiştir. (Mâide, 5/2)Allahu Teâlâ ihtiyaç sahiplerine yardım amacıyla yapılacak harcamaları Allah yolunda yapılan hayırlı harcamalar kapsamında değerlendirmiş ve karşılığında mükâfat olduğunu bildirmiştir. (Bkz. Sebe’, 34/39; Bakara, 2/261)

Allah Resûlü (s.a.s.) fakirleri gözetir, zayıf ve düşkünlere sahip çıkardı. O, peygamber olmadan önce de fakirlere ilgi gösterirdi. Peygamber Efendimiz (s.a.s.) yoksul birini gördüğü zaman eğer evinde yiyecek varsa onu öncelikle kendisi doyururdu, eğer fakire ikram edecek bir şeyi yoksa sahabelerden onu doyurmalarını isterdi. Efendimizin muhterem zevceleri de kapıya gelen hiçbir ihtiyaç sahibini boş geri çevirmezler, bir tek hurmayla da olsa fakirin gönlünü alırlardı.

Hz. Peygamber (s.a.s.)’in muhtaç ve düşkün kimselerin gözetilmesine yönelik pek çok hadis-i şerifi bulunmaktadır. İşte bir örnek:“Kim ihtiyaç sahibi bir Müslümana elbise giydirirse, Allah da ona cennetin yeşil elbiselerinden giydirir. Kim aç bir Müslümanı doyurursa, Allah da ona cennet meyvelerinden ikram eder. Kim de susamış bir Müslümana su verirse, Allah da ona kabı mühürlü cennet içeceğinden içirir.”(Ebu Davûd, Zekât, 41; Tirmizî, Kıyâmet, 18)

Engelliler

Toplum içindeki mağdur kesimlerden biri de engellilerdir. Her toplumda, engelli insanların bulunması doğaldır. Engelli insanlar da, sağlıklı insanlar kadar değerli, saygın ve hürmete layıktır. İslam dini çeşitli sebeplerle sağlığını yitirmiş ve engelli durumuna düşmüş insanları sorunlarıyla baş başa bırakmamış, onların hayatını kolaylaştıracak hükümler getirmiştir. Hz. Peygamber (s.a.s.) engelli sahabilerle özel olarak ilgilenmiş, onları güçleri nispetinde kamu hizmetlerinde görevlendirmiş ayrıca sağlam insanların engellilere karşı davranışları konusunda ahlâkî düzenlemelerde bulunmuş; mesela görme engelliye yol tarif etmeyi, işitme ve konuşma engellilere laf anlatmayı sadaka olarak değerlendirmiştir. (İbnHanbel, V, 169)

Yaşlılar

Yaşlılık, yaratılış kanunu gereği insanın eski gücünü yitirip aciz duruma düştüğü, çeşitli hastalıklarla muzdarip olduğu güçsüzlük dönemidir. Yaşlanmamak insanın elinde olan bir şey değildir. Ömrü olan her insan yaşlanacaktır. Kur’an’ın ifadesiyle yaşlılık ömrün en zayıf çağıdır. (Nahl, 16/70; Mü’min, 40/67)

Bu dönem insanın hayat mücadelesini sürdürmekte zorlandığı bir dönemdir. Bundan dolayı ihtiyarlık dönemine ulaşmış kimselere özel bir ilgi gösterilmelidir. Yaşlılara karşı muamelelerde daha dikkatli olmak, onları incitecek söz ve davranışlardan sakınmak gerekir. Kendilerini yalnız hissetmemeleri için aranıp sorulmalı, ihtiyaçları karşılanmalı, güleryüz ve tatlı sözlerle gönülleri alınmalıdır. Yaşlılıktan dolayı kendilerinden meydana gelebilecek olumsuz halleri hoş karşılanmalıdır.

Peygamber Efendimiz (s.a.s.) yaşlılara hürmet edilmesi, onlara iyi davranılması konusunda şöyle buyurmuştur:“AllahuTeâla, yaşından dolayı bir ihtiyara saygı gösteren gence, yaşlılığında hizmet edecek kimseler ihsan eder.”(Tirmizî, Birr, 75)

Yaşlıları itip kakalamak, artık bir işe yaramadıklarını ima ederek üzmek, evde bir fazlalık olarak görmek, hele de onları aile ortamından uzaklaştırıp kendi başlarına terketmek İslam’ın özüyle bağdaşmaz. Onların yeri çocukları ve torunlarıyla birlikte huzur içinde yaşayacakları sıcak aile yuvalarıdır.

Görüldüğü gibi; insana büyük değer veren yüce dinimiz İslam, toplumun zayıf,düşkün ve kimsesiz kesimlerine sahip çıkılmasını istemiştir. Öyleyse; çevremizdeki dul ve yetimlere, fakir, engelli ve yaşlılara sahip çıkmalı;dertli ve muzdarip insanların acılarını paylaşmalı;onlara yalnız ve çaresiz olmadıklarını hissettirmeliyiz. Özellikle rahmet, bereket ve hayır ayı Ramazan’da kimsesizlerin kimsesi olma konusundaki gayretlerimizi daha da arttırmalıyız.

 

 

Mefküreci Milletler ya da Ülkünün Gücü

 

İnsanı duyular âleminin üstüne yükselten manevi kuvvete kişiden kişiye ve ülkeden ülkeye değişmek kaydıyla kılavuz ilke, temel prensip, örnek yargı ölçüsü, ana hedef, baş gaye, mefkûre, ülkü, ideal diyorlar. Aslında bu zamanda en çok bahis konusu yapmamız gereken kavramlar.

Zira Gökalp‘ın deyişiyle toplumları dirilten, uyuşukları harekete geçiren, tembelleri çalışkan ve bencilleri de diğergam kılan bir güç kaynağıdır o. Yani bireyin toplumsallaşması, bilincin millîleşmesidir.

Mefkûre, kanayan yüreğe merhem ve daralan ruha soluktur. Hem dünyevî hem de uhrevî sorumluluktur. Bu meyanda mü’min bir ülkü abidesidir, olmalıdır. İyi bir Müslüman’ın hayatı aynı zamanda doğal bir ülkü sergüzeştidir.

Kapitalizme göre paranın dini-imanı olmayabilir ama idealizmin – mefkûreciliğin milliyeti, devleti hatta ideolojik tabiiyyeti olabilir. Mesela merhum Nevzat Kösoğlu, Türkiye Günlüğü’nün 50. sayısında “Türk Ülkücülüğü” başlığında konuyu muazzam bir şekilde işlemektedir.

Nevzat Hoca, ‘Hakk‘ın ülkücülüğünün öğretisini tasavvuf, eğitim merkezlerini tekke ve bu yükselişin mertebelerini de iman gibi düşünmektedir. Ülkücülükten nasipsizliği ise ‘esfel-i safilîn‘e doğru iniş olarak görmektedir.

Hoca; “Bâtıl‘ın da ülkücülüğü vardır” ve “Toplum, kendi yararlarını aşan birtakım değerler uğruna fedakârlıklar yapabiliyorsa o toplumun ülkücülüğünden söz edebiliriz” diyerek ülküselliği enternasyonal / cihanşümûl bir eşiğe taşır.

1789 Fransız İhtilâlini hedef vardıran sacayak; adalet-eşitlik-özgürlük ülküsü, 1917 Rus İhtilâlini başarıya ulaştıran temel etmen de Marksist ülkücülüktür. Bizim Kurtuluş Savaşı dediğimiz de özgürlük ve bağımsızlığı yegâne ülkü olarak benimsemekten başka bir şey değildir.

Yine Kösoğlu’nun tespitleriyle Eski Roma‘da, İran‘da, Çin‘de, Büyük İskender‘de, Cengiz ve Timur İmparatorluklarında dünya egemenliği iddiasıyla bu ülkücülük vardı. Ve tarihin bütün büyük kültürlerinde de o ülkücülük vardır.

Yeniçağ’ın İngiliz İmparatorluğunun ülkü adı “Üzerinde güneş batmayan imparatorluk” sıfatında saklı değil mi? Ya beğenmesek de Dünyayı yöneten Amerikan ülkücülüğü “Seçilmiş millet olma” ve “Dünyayı uygarlaştırma” ayaklarında yükselmedi mi?

Rahmetli Osman Turan, Rusların Üçüncü Roma ülküsüne bağlandıktan sonra dünya hâkimiyeti şuuruna erdiklerini beyan eder. Bazılarının İkinci Roma olarak nitelendirdiği Osmanlı Devleti nerede diyecekseniz zaten mevzumuz odur erenler.

Sanki küçük milletler (bize göre) ülkücü değilmiş gibi de anlaşılmasın; Arz-ı Mev’ud da, Megalo İdea ve Enosis de, Büyük Sırbistan da, Büyük Ermenistan da, hatta – her ne kadar dış kaynaklı olarak başlamış bile – Büyük Kürdistan da ülkücülüğün inanç/milliyet/etnisite giysisi giymiş halidir.

Doğu’dan Japonları, Batı’dan Almanları ülkücü toplumlara örnek görürüm. Harekete geçmeleri her zaman an meselesidir. Bir de Lâtin (Orta ve Güney) Amerika geleneği var; Panama‘sından Peru‘suna, Nikaragua‘sından Paraguay‘ına kadar her dem kahramanlar liderler öncülüğünde emperyalizm canavarına karşı halkça yürüme istidatları çok yüksektir.

Bir zamanlar biz de böyleydik. Orta Asya steplerinde bir Türk Cihan Hâkimiyeti mefkûremiz ve buna uygun boy hiyerarşisi altyapımız vardı. Bizi Anadolu‘ya, Kafkaslar‘a, Balkanlar‘a ve Ortadoğu‘ya atan muharrik güç neydi? İçimizde dinmeyen bir hasret değil miydi Kızıl Elma ve bu yüzden bitmeyen bir koşu değil miydi Türk Tarihi?

İ’lâ-yı Kelîmetullah ve Nizam-ı Âlem ülküsü neydi, kaç asır sürdü? Orta Asya’daki ülkümüzün İslam’la şereflenmiş ve sonraki hali, Cumhuriyetimizin de Muasır Medeniyetleri Aşma olarak iddiasız gibi görünen oysa aynı dünya hâkimiyeti düşüncesinin evveli/temeli değil miydi?

Bir uzun havamızda dendiği gibi: “Söyleyin şu bülbüle de dertli dertli ötmesin!” Söyleyin yeni seçilecek Cumhurbaşkanına; mefkûreci milletler arenasında ülkünün gücü olmadan yaşama ihtimalimiz yoktur. Varlığımız ülküye armağandır, bilesiniz.