17.7 C
Kocaeli
Cumartesi, Temmuz 25, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 871

Seçimin Kaderini Neler Belirleyecek?

0

 

Türkiye’nin halk oyuyla ilk Cumhurbaşkanı seçimine bir aydan az bir zaman kaldı. Bu seçimin Türkiye’nin kader seçimi olduğunu hepimiz biliyoruz. Çünkü bu seçimle, mevcut parlamenter sistemi mi, başkanlık veya yarı başkanlık sistemini mi; partilerüstü tarafsız bir Cumhurbaşkanını mı, partili taraflı bir  Cumhurbaşkanını mı; “içte birlik ve huzuru, dışta dostluk ve barışı”mı, “içte gerilim ve çözülmeyi, dışta sorunlu ilişkileri”mi seçeceğimize karar vereceğiz. Bu seçim, başta Recep Tayyip Erdoğan ve partisinin, aynı zamanda Devlet Bahçeli ve Kemal Kılıçdaroğlu ile partilerinin, “çözüm süreci”nin ve üniter devlet yapısının da kaderini belirleyecek.

Peki Türkiye’nin bu kader seçiminin kaderini hangi etkenler belirleyecek? Bu seçimin kaderini etkileyecek birçok etken var.

1.Adayların performansı:Yarışa katılan üç aday arasında imkan ve fırsat eşitliği açısından orantısız bir eşitsizlik var. Erdoğan; partili bir aday ve Başbakan olarak hem parti teşkilatının, hem devletin ve bürokrasinin, hem yandaşlaştırdığı basın ve medya gücünün bütün imkanlarını sonuna kadar kullanıyor, temel atmalara ve açılışlara devam ediyor. Muhalefetin ortak adayı “sâkin ve âkil güç “Ekmeleddin İhsanoğlu kısıtlı imkanlarla, bir derviş üslubu ve bir Gandi edası ile halkın içine girerek sessiz ve edepli bir propaganda süreci yürütüyor, bir taraftan da Erdoğan taraftarlarının aleyhindeki algı yönetimini etkisizleştirmeye çalışıyor. Ulusal solun dışında kalan solun da desteğini alan Selahattin Demirtaş yine kısıtlı imkanlarla AKP’ye kayan Kürt oyları ile adaydan memnun olmayan CHP’lilerin, aşırı solun ve bir grup alevinin oylarını almaya çalışıyor. Demirtaş ne kadar çok oy alırsa, mücadelelerinde o kadar güçlü olacaklarının bilincinde.

2.Partilerin performansı: Bu seçimde siyasi partilerin göstereceği performans, bir yıl sonra yapılacak genel seçimlerin de sonucunu belirleyecek. Recep Tayyip Erdoğan kazanırsa, AKP bu rüzgarla 2015 seçimlerinin de galibi olur. Ekmeleddin İhsanoğlu kazanırsa, dengeler değişir,  30 Mart 2014 yerel seçimlerinde 2 milyon oy kaybeden AKP’deki erime süreci hızlanır, MHP ve CHP’nin toplam oyu AKP’yi geçer, iktidarı alacak çoğunluğa ulaşırlar. HDP yüzde 10 civarında oy alırsa, Güneydoğu’daki özerklik talepleri artacak, Kürt oyları dışında aldıkları oyların çoğu kemikleşecek, Bölge Partisi yerine Türkiye Partisi olma sürecine gireceklerdir.Siyasi partilerin bu gerçekleri göz önünde bulundurarak çalışmaları gerekir.

3.Seçime katılım oranı:Bu seçimin kaderini belirleyecek en önemli etken, seçime katılım oranı olacaktır. 30 Mart 2014 yerel seçimlerinde AKP yüzde 43,5; CHP yüzde 26; MHP yüzde 17,5; BDP-HDP yüzde 6, diğer partiler yüzde 8 oranında oy almışlardır. AKP seçmeninin büyük çoğunluğu seçime katılır, ortak adayı benimsemeyen MHP’liler ile CHP’lilerin  çoğu seçime katılmazsa, Erdoğan’ın birinci turda kazanması sürpriz olmaz. Ayrıca tatil kültürü oldukça gelişmiş olan yazlıkçı CHP’lilerin ne kadarının seçime katılacağı da merak konusu. Katılım oranı düştükçe, bu Erdoğan’ın başarı şansını yükseltecektir. AKP bunu bildiği için, ortak adaydan memnun olmayan MHP’lilere ayrı, CHP’lilere ayrı algı yönetimi yaparak katılım oranını düşürmeye çalışıyor.

4.Geçişken oylar:2009 yerel seçimlerinden sonra özellikle CHP ile MHP oyları arasında Batı Anadolu ve Akdeniz bölgesinde gözle görülür oy geçişkenliği yaşanmıştır. Bu durum      30 Mart2014 yerel seçimlerinde bazı illerde tekrarlanmıştır. Tekrarlanan illerde sonuç başarılı olmuş, tekrarlanmayan illerde başarısız olmuştur. 30 Mart 2014 yerel seçimlerinde AKP 2 milyonun üzerinde oy kaybetmiştir. Bu oyların çoğu MHP’ye kaymıştır. Özellikle milliyetçi-muhafazakâr seçmenin çoğunlukta olduğu Orta Anadolu’da MHP’nin AKP’ye kaptırdığı oyların yavaş yavaş geri dönmeye başladığı görülüyor. “Çözüm süreci”nde AKP’nin PKK’ya verdiği tavizler arttıkça bu dönüşün hızlanması kaçınılmazdır. Yalnız MHP’nin şu gerçeği göz önünde bulundurması gerekir. 12 Eylül 2010 Anayasa Referandumunda AKP’nin “12 Eylül’le hesaplaşacağız” söylemine inanan yüzde 7-8 oranında MHP’li, partisine rağmen   “Evet” demiştir. AKP, şimdi de ortak adayı beğenmeyen MHP’lilere etkili olmaya çalışıyor. MHP’nin, bu taraftarlarını bir an önce ikna etmesi gerekir.

Bu seçimde özellikle Saadet Partisi ve Büyük Birlik Partisi oylarının tercihi sonucu büyük ölçüde etkileyecektir. İnşaallah bu partilerin oyları, Yalova seçimlerinde olduğu gibi AKP’ye gitmez. O seçimde parti adayları vardı, şimdi ise partilerüstü bir aday var. Bu iki partinin samimi tavrını bu seçimde göreceğiz. Ayrıca ikinci tura kalamayacak Kürt adayının oylarının ikinci turda büyük ölçüde AKP’ye kayması bekleniyor. Bu konunun özellikle MHP tarafından iyi değerlendirilmesi ve halka iyi anlatılması gerekir. Türkiye’nin bölünmesine karşı olan ve millî hassasiyetleri yüksek olan AKP’liler, algı yönetiminin etkisinden çıktıkça bu duruma rıza göstermeyeceklerdir.Çünkü, 19 milyon AKP seçmeninin çoğunluğunun vatansever ve milliyetçi olduğuna, fakat algı ile yanıltıldıklarına yürekten inanıyorum.

5.Yurt dışı oyları:Türkiye dışında 3 milyonun üzerinde Türk vatandaşı var. Bunların 2milyonu seçmen. Türkiye’nin toplam seçmen sayısını 50 milyon kabul edersek, yurt dışı oyları yüzde 4-5’e tekabül eder, bu da ciddi bir orandır. Temmuz ayının son haftasında bu vatandaşlarımızın dış temsilciliklerimizde oy vermeleri gerekiyor. Bir oyun bile önem kazandığı bu seçimde, MHP ve CHP’nin  yurt dışı oyları için de çalışmaları gerekir.

6.Asıl belirleyici etken: Cumhurbaşkanlığı seçiminin asıl kaderini; adayların kişiliğinden çok, vatanın bölünmez bütünlüğünden, Cumhuriyet’ten, parlamenter sistemden, demokrasiden, laiklikten, çağdaş yaşayıştan yana olan her partiden vatandaşın büyük bir millî sorumluluk bilinciyle seçime katılmaları  belirleyecektir. 

Görüldüğü gibi bu seçim, gerçekten Türkiye’nin kader seçimidir. Vatandaşımız oyuyla ya nefret ve öfke dilini, kutuplaştırma politikasını, ülkenin bölünmesini ya da barış ve huzur dilini, ülkenin bütünlüğünü, milletin birliğini tercih edecektir.Unutmayınız ki, Erdoğan “Cumhurun Başkan’ı” seçilirse, Türkiye Cumhuriyeti’ni 2023’te zihnindeki rejime dönüştürme arzusunun da önü açılacaktır. Herkesin bu gerçekleri göz önünde bulundurarak seçimdeki tavrını belirlemesi gerekir.

 

 

Beyoğlu Müftüsü Aydın Yığman ile Ramazan ve Oruç Sohbeti

Oğuz Çetinoğlu: Ramazan ayını idrak ediyoruz. Ramazan ve Oruç hakkında genel bir değerlendirmenizle sohbetimize başlayabilir miyiz?

Aydın Yığman: Yüce dinimizin beş şartından biri olan orucun vakti Ramazan ayıdır. Ramazan ayının dinimizde büyük bir önemi ve diğer aylar arasında seçkin bir yeri ve müstesna özellikleri vardır. Bu özellikler kısaca şunlardır:

1- İnsanlığı karanlıklardan çıkarıp aydınlığa kavuşturan Rabbimizin son mesajı Yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim, bu ayda yeryüzüne inmeye başlamış ve böylece insanlık için yepyeni ve mutlu bir dönem başlamıştır.

Bu gerçek, Kur’an-ı Kerim’de şöyle bildirilmiştir: ‘Ramazan ayı ki onda Kur’an, insanlara yol gösterici ve doğruyu yanlıştan ayırıcı belgeler olarak indirildi.’

Kur’an-ı Kerim Ramazan ayında inmeye başladığı için bu ay, bir anlamda Kur’an ayıdır. Kur’an-ı Kerim’i Peygamberimiz (sav) Efendimiz’e getiren büyük melek Cebrail, her yıl Ramazan ayında Peygamberimize gelir ve o güne kadar nazil olan Kur’an ayetlerini karşılıklı olarak birbirlerine okurlardı.

Peygamberimizin bu dünyadan göçtüğü yılın Ramazanında bu durum, son olarak ve iki defa gerçekleşmiştir.

Ramazan ayında camilerimizde ve evlerde okunan ve cemaatin büyük bir manevî zevk ve huşû içinde dinlediği mukabele ve Kur’an hatimleri Cebrail ile Peygamberimiz arasında yapılan mukabelenin devam ettirilmesidir. Bu vesile ile Kur’an okumanın fazileti ve manasını anlamaya çalışmanın önemini belirtmekte fayda vardır.

Çetinoğlu: Lütfeder misiniz Hocam?

Yığman: Kur’an okumak ve okunan Kur’an’ı dinlemek, sevabı çok olan bir ibadettir.

Peygamber Efendimiz: ‘Kim Allah’ın kitabı Kur’an’dan bir harf okursa onun için bir sevap vardır. Her sevabın karşılığı da on kat verilecektir’ buyurarak Kur’an okuyanlara verilecek sevabın miktarını belirtmiş, ayrıca Kur’an-ı Kerim’in okuyucularına şefaat edeceği Peygamberimiz (sav) tarafından bildirilmiştir. Peygamberimiz Şöyle buyuruyor: ‘Kıyamet günü oruç ve Kur’an, kul’a şefaatçi olurlar. Oruç:

– Ya Rabbi, ben onu gündüzleri yemekten ve zevklerinden alıkoydum. Şimdi beni ona şefaatçi kıl, der. Kur’an:

– Ya Rabbi, ben onu gece uykusundan alıkoydum. Şimdi beni ona şefaatçı kıl, der.

Her ikisi de şefaat ederler.

Kur’an-ı Kerim, insanlığın kurtuluşu için gönderilen son ilâhî mesajdır. Onu okumak ibadettir.

Çetinoğlu: Sâdece okumak yeterli mi?

Yığman: Sadece okumak yeterli değildir. Müslüman’ın asıl görevi, Kur’an’ı okuyup manasını anlamaya çalışmak ve onun gösterdiği nurlu yoldan yürümektir.

Çetinoğlu: Kur’an-ı Kerim’in gönderilişindeki sebeb ve hikmetten söz eder misiniz?

Yığman: Kur’an-ı Kerim’in gönderilişindeki sebeb ve hikmeti, yine Kur’an’dan öğreniyoruz.

Yüce Allah şöyle buyuruyor: ‘Ey Muhammed! Sana bu mübârek kitabı (Kur’an’ı) ayetlerini düşünsünler ve aklı olanlar öğüt alsınlar diye indirdik.’

Çetinoğlu: Ramazan ayının diğer bir fazileti ile devam edebilir miyiz?

Yığman: Hz. Muhammed Aleyhisselâm’a peygamberlik görevi bu ayda verilmiştir. Hz. Muhammed (s.a.s.)’in bu mukaddes göreve başlaması ile karanlıklar içinde bocalayan insanlık için nurlu bir ufuk açıldı. O’nun kalplere yerleştirdiği iman ışığı sayesinde cehaletin yerini ilim, zulmün yerini hak ve adalet, kin ve düşmanlığın yerini insan sevgisi aldı ve gerçek anlamda huzur ve kardeşliğin temelleri atıldı.

Ramazan gecelerinde cemaatin büyük bir coşku ile kıldığı teravih namazı da bu aya mahsus bir ibadettir.

Bu ayı, ‘Evveli rahmet, ortası mağfiret, (günahların bağışlanması) sonu da cehennemden kurtuluş’ olarak nitelendiren Peygamberimiz, ayrıca mü’minlere şu müjdeyi veriyor: ‘Ramazan ayı gelince; cennet kapıları açılır, cehennem kapıları kapanır ve şeytanlar kösteklenir.’

Çetinoğlu. Çok güzel. Radir Gecesin’nden de bahsedeceksiniz herhalde…

Yığman: Bin aydan daha hayırlı olduğu Kur’an-ı Kerim’de bildirilen ve mü’minlere Allah’ın en büyük lütuf ve ikramlarından biri olan ‘Kadir Gecesi’ de bu ayın içindedir. Bu gece, Müslümanların iyi değerlendirmesi gereken büyük bir fırsattır.

Çetinoğlu: Oruçla ilgili bilgilere geçebilir miyiz?

Yığman: İslâm’ın beş şartından biri olan, insanı nefsinin aşırı arzularından ve maddî ihtiraslardan kurtarıp yücelten ve âdeta melekleştiren bir ibadettir. Oruçlunun derin bir huzur ve manevî zevk duyduğu sahur ve iftar sofraları, ramazan ayına ayrı bir anlam kazandıran özelliklerdir.

Çetinoğlu: Orucun fazilet ve hikmetleri hakkında neler söylemek istersiniz?

Yığman: Oruç, sadece belli bir süre aç kalma olayı olarak düşünülmemelidir. Oruç, aynı zamanda kişiyi kötülüklerden uzaklaştırıp iyi davranışlar kazandıran bir ahlâk ve fazilet eğitimidir de.

Orucun sağlık yönünden kişiye kazandırdığı faydalar yanında toplumda sosyal adaletin gerçekleşmesine de önemli katkıları olduğu bilinen bir gerçektir. Allah’ın emirlerindeki hikmetleri öğrenmek, ibadetleri daha şuurlu olarak yapmamızı sağlayacaktır.

Çetinoğlu: Oruçla ilgili genel mahiyette bilgilerle okuyucularımızı aydınlatmanız mümkün mü?

Yığman: İmsak vaktinden iftar vaktine kadar; yemek, içmek ve cinsî münasebetten uzak durmak demektir. İmsak vakti, başka bir deyişle oruç yasaklarının başlama vakti; tan yerinin ağarma zamanıdır. Bununla yatsı namazının vakti çıkmış, sabah namazının vakti girmiş olur. Bu vakit aynı zamanda sahurun sona erip, orucun başladığı vakittir. İftar vakti ise, oruç yasaklarının sona erdiği, güneşin batma vaktidir. Bu vakitle birlikte akşam namazının vakti girmiş olur.

Akıllı, buluğ çağına erişmiş Müslüman’ın Ramazan orucunu tutması farzdır. Ancak oruç tutamayacak kadar hasta olanlar ile yolculukta bulunanlar oruç tutmayabilirler. Hastalar iyileştiklerinden, yolcular da devamlı olarak oturmakta-yaşamakta oldukları yerleşim yerine döndükten sonra tutmadıkları oruçları kaza ederler. Hasta olan kişinin iyileşme ihtimali yoksa, tutmadığı her gün için bir fidye(1) verir. Hayız ve nifas halindeki kadınlar, bu günlerinde oruç tutmayıp daha sonra gününe gün kaza ederler.

Ramazan orucunu kasten ve isteyerek bozan kişi, bozduğu orucu kaza eder ve keffaret (2) öder. Oruç tutanlar, Ramazanın son günlerinde ve en geç Ramazan Bayramı namazından önce fitre(3) verirler.

Adak oruçların tutulması ile bozulan nafile oruçların kaza edilmesi vâciptir(4) Bunların dışında kalan ve mekruh(5) olmayan oruçlar ise nafile oruçlardır.

Ramazan Bayramının birinci günü ile Kurban Bayramının dört gününde oruç tutmak tahrimen(6) mekruhtur. Muharrem ayının sadece onuncu gününde, yalnız Cuma veya Cumartesi günlerinde oruç tutmak, yılın tamamını oruçlu geçirmek ve akşam iftar etmeksizin birleştirerek oruç tutmak ise tenzihen(7) mekruhtur.

Çetinoğlu: Muhterem Hocam, insanlarımızın bir kısmı, orucu bozan ve bozmayan fiiller ve durumlar hakkında tereddüt içerisinde olabiliyorlar. Ana meseleler dışında kalan bu hususları paragraf başlıkları itibariyle vermenizi istirham etsem…

Yığman: Güzel ve faydalı bir soru. Şunları söyleyebilirim.

Orucu bozup bozmadığında tereddüt edilen hususlardan, orucu bozan durumların bâzıları şöylece sıralanabilir:

Bir kerede çok tuz yemek

Pamuk ve kâğıt gibi yenmesi adet olmayan bir şeyi yutmak

Taş, demir gibi bir şeyi yutmak

Kiraz ve zeytin çekirdeği yutmak

Makada ilaç şırınga etmek

Burna ilaç çekmek

Kulak içine yağ damlatmak

Ağıza alınmış ibrişim gibi boyalı bir şeyin boyasıyla bozulmuş tükürüğü yutmak

Ağıza kaçan yağmur ve kar tanelerini yutmak

Ağzını çalkalarken burnuna çekerken suyu genize kaçırmak

Tan yeri ağarmışken daha ağarmadı sanılıp sahur etmek veya cinsel yakınlıkta bulunmak

Güneş battı iftar zamanı geldi sanılarak iftar etmek

Dokunulmak, öpmek veya oynamakla bel gelmesi inzal olmak

Unutularak yeme içmeden sonra orucum bozuldu diyerek yeme içmeye devam etmek

Ramazan orucuna niyet etmeden yiyip içmek

Bile bile kendi isteğiyle genize duman çekmek

Kadınlar tenasül uzuvlarının içine bir şey damlatmak, parmaklarıyla yaşlık salmak veya bez gibi bir şeyler takmak.

Orucu bozup bozmadığında tereddüt edilen hususlardan, orucu bozmayan durumların bâzıları:

Unutarak yiyip içmek

Unutarak cinsel yakınlıkta bulunmak ( bu durumlarda oruçlu olduğu hatırlanınca hemen geri çekilmek şartıyla oruç bozulmaz aksi halde bozulur)

Bakmak veya düşlemekle bel gelmek

Bel gelmeksizin öpüşmek

Uykudayken uyurken ihtilam cünüp olmak ve sabahlamak

Ağza gelen balgamı yutmak

Elde olmayarak ağza duman ve sinek kaçması

Göze sürme çekmek veya ilaç damlatmak

Kendiliğinden gelip giden kusuntu

Hacamat olmak

Bir şey tadıp tükürmek

AÇIKLAMALAR:

(1) keffaret: Oruç ve yeminin bozulmasında günahı affettirmek için ibâdet mâhiyetindeki davranışlardır. Nakdî olarak da yerine getirilmesi mümkün olduğu gibi, hac ve cinâyetlerde, hatâ ile öldürmelerde de kefaret söz konusu olabilmektedir.

(2) fidye: İhtiyarlık ve şifa ümidi olmayan hastalık sebebiyle oruç tutamayan kimse, daha sonra kaza orucu tutamayacaksa, her güne karşılık bir ödenen paradır. Hac ibâdetinde de fidye söz konusudur.

(3) fitre: ‘Sadaka-i Fıtır olarak da anılır. Borcundan ve aslî ihtiyaçlarından fazla olarak nisap miktarı mala sâhip olan her Müslüman’a vâcip olan bir ibâdettir. Detayları için ilmihal kitaplarından bilgi alınabilir.

(4) vâcip: Yapılması kesin ve bağlayıcı bir şekilde istenilen fiildir.

(5) mekruh: Kesin ve bağlayıcı olmayan bir tarzda yapılmaması istenen fiildir. Hanefi âlimleri, mekruhu,‘tahrimen mekruh ‘ ve ‘tenzihen mekruh ‘ olarak iki gruba ayırırlar.

(6) tahrimen mekruh: Şeriat düzenleyiciler tarafından kesin olarak yapılmaması istenilen bir fiil olmakla birlikte, açık bir delile dayanmadığından bu grupta mütalaa edilen fiillerdir. Bu fiillerden birini yapmak, haram bir fiili yapmak gibi kınınmayı gerektirir. Bu fiillerden uzak durmak ise övülmeyi ve sevabı hak eder. Bu fiilin haram olmadığını söyleyen kimse kâfir olmaz. Mesela: sigara içmek, erkeğin altın takması, ipek kumaştan yapılmış elbise, gömlek ve çamaşır giymesi gibi.

(7) tenzihen mekruh: Şeriat düzenleyicileri tarafından bağlayıcı ve kesin olmayan bir tarzda, yapılmaması istenilen fiildir. Yapılmaması, yapılmasından daha iyi olan davranışlardır. Bu tür fiilleri yapmak, cezâ ve kınamayı gerektirmez, ancak yapmayanlar, övülmeyi ve sevabı hak ederler. Cemaatle namaz kılmaya giden kişinin soğan-sarımsak yememesi, ikindi namazından sonra, akşam namazına 45 dakika kalıncaya kadar nafile namaz kılması gibi fiiller, tenzihen mekruhtur.

 

 

Yeni Irak tan Yeni Türkiye’ye…

 

Yeni Türkiye bir Truva atı gibi ortada dolaştırılıyor. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde slogan bile yapılıyor. Hergün ırkçı ve bölücü terör örgütü yandaşları, bazı siyasiler ülkeye küstahça ve alçakça hakaretler yağdırıyorlar. Özerklik ve ayrı devlet olma niyetlerini ortaya koyuyorlar. Devleti devlet yapan unsurlara saldırılmasına, değerlerin tahrip edilmesine, silahlı veya silahsız teröre, Devletin varlığını, Türk milletinin birlik ve bütünlüğünü hedef alan eylemlere demokratik sıfatı hiçbir ciddi devlette verilmez. Türkiye bir istisnadır.

Türkiye’yi Türkiye yapan milli değer ve sembollere yapılan sözlü ve fiili saldırılara iktidar hiç sesini çıkarmıyor. Sadece seyrediyor ve bazen de bizzat uyguluyor. Devletin kurumları bugün aklanmaya çalışılan yasa dışı görüşmeler yapıyor; silah bırakmayan terör örgütüyle pazarlıklar sürüyor. Pazarlık deyince de bazıları bozuluyor; ama gerçekler artık örtülemiyor.

İşbirliğinde malum cemaatin yerini terör örgütü ve yandaşları almışa benziyor. Bugün cemaat ile işbirliğinin doğurduğu TSK’ni zayıflatıcı oyunları, kumpasları cemaate yükleyerek kendilerini aklamaya çalışanlar, yarın çirkin işbirliği yürüttükleri örgütü ve yandaşlarını suçlarlarsa ve reddettikleri milli değerlere uygun laflar ederlerse, hiç şaşırmayalım. İhanet dolu beyan ve eylemlere iktidarın yerine muhalefet tepki gösteriyor. Bu bir iktidar boşluğu mudur?

İktidarın başı “Filistin bizim davamızdır“diyor. Aynı ümmete mensup olduğumuzdan buna itirazımız olamaz. Ancak Filistin ,Gazze ve Afrika ile ilgilendiğimizden daha fazlasını İngilizlerce isimleri Türkmen olarak konan Suriye ve Irak Türklerine, Doğu Türkistan’daki soykırıma göstermek zorundayız. Ne idiği belirsiz İslamı istismar eden bazı örgütlere anlaşılmaz destekler verdik ve şimdi namlu maalesef bize çevrildi. IŞİD adlı öldürdükleri Müslümanların kafalarıyla top oynayan Batının uşakları, Irak’ın dönüştürülmesi ve üçe bölünmesinde kullanılıyor. Türkiye de PKK’nın, bazı yazar ve siyasilerin kullanıldığı gibi. Devlet olarak bunlara karşı tedbir alarak ihanetin üstüne gitmek yerine, saçma sapan açılımlar yapılıyor. “Gereğini yaparsak ülke bölünür. Şu halde, ne yapalım bazı tavizler veriyoruz” gerekçesine sığınarak sorumluluğumuzu yerine getirmiyoruz. Bir ara Sayın Mehmet Ali Şahin’in Milliyet’te çıkan açıklamaları bunu doğruluyordu.

Suriye, Irak ve hatta Kıbrıs’ta hayati sorunlara açıkça Türk ve Türkmen gözlüğüyle bakmadıklarını söyleyip adeta tarafsız kalanların, Türklerin demokrasi ve insan haklarından yana siyasi ağırlıklarını koymalarını bekleyemeyiz.

İşgalci ABD Irak’ta yeni anayasayı etnik ve mezhep merkezli hazırlatmıştı. Simdi sırada yeni anayasamızın düzenlenmesi var. Hedef Ankara’nın Bağdat’laştırılmasıdır. “Terörün Sona Erdirilmesi ve Toplumsal Bütünleşmenin Gerçekleştirilmesi “yeni bir mayın olarak önümüzdedir. Bize sürekli “Yeni Osmanlı olun, Anadolu’da ufalanın, Osmanlı siyasi coğrafyasında büyüyün ve ağabeylik yapın” talimatları veriliyor. Bazıları da buna paralel Osmanlısızlaştırıldığımızdan şikayet ediyorlar. Maalesef Osmanlı kullanılarak Milli ve Üniter Devlet düşmanlığı yapılıyor. Bazıları sözde tarihimizle hesaplaşıyor. Çelişkiye bakın ki, bir Cumhurbaşkanı adayı Devlet karşıtlığını körüklüyor.

Bir zamanlar terör örgütüne operasyonlar yapardık; şimdi Türkiye’ye karşı ortak operasyonlar yapılıyor. Milli Mücadele öncesinin şartlarına döndürülüyoruz. Egemenliği paylaştırın, Devleti ufalayın ve demokratikleşin diyorlar. Egemenliğin devri eğitim ve öğretim dili ile doğrudan ilgilidir. Egemenlik hiç devredilebilir mi? Devreden Devlet olarak kalır mı?

İktidar Ermeni açılımının gereğini yapmak için sabırsız görünüyor iç ve dış tepkiler olmasa sınır kapıları hemen açılacak. Ermenistan’ın Rusya kontrolünden ABD kontrolüne geçirilebilmesi için Türkiye kullanılıyor. Açılımla Ermenistan yumuşatılmaya çalışılıyor.

Burada toplu iftarların önemini ve faziletlerini anlatmaya gerek yok. Ancak, sahipsiz bırakılan, peşmergenin insafına terk edilen Türkmenler ateş altında iken; iftarlarda harcanacak paranın yardım olarak gönderilmesi daha isabetli olabilir.

 

 

Bir Devlet Nasıl Yaşar ?

 

Anne – Marie Thiesse, La creation des identites nationales’de “Bir milletin asıl doğuşu, bir avuç insanın onun mevcut olduğunu açıkladığı ve bunu kanıtlamaya giriştiği andır” diye yazmaktadır.

Ben bu tanımlamayı, Mustafa Kemal‘in “İstiklal Mücadelesi”ne başlangıcının ve sürdürülmesinin çok iyi bir tarifi olarak görürüm. Yeni bir manifesto kabul edilebilecek olan Amasya Tamimi, Erzurum ve Sivas Kongreleri ve ardından Kurtuluş Savaşı ile bu manifestoda ifade edilenlerin kanıtlanması gibi…

Bizim bugün böyle bir tarif yapma ve devletimizin nasıl kurulduğunu ve yaşadığını doğru saptama zorunluluğumuz var. Çünkü kafa karışıklığımız had safhadadır.

Paul Dumont; Mustafa Kemal’in Anadolu’yu işgal edenlere karşı verdiği savaşı “Türk Kurtuluş Savaşı” olarak tanımlıyor. Yani bir “Kurtuluş Savaşı” yada “İstiklal Mücadelesi” olarak değil. Bu savaşı Türk’ün yaptığı bir savaş veya mücadele olduğu, bu tanımlama da özellikle vurgulanıyor.

Yine “Türk Kurtuluş Savaşı” sadece ordular arasında bir mücadele olmakla kalmadı, aynı zamanda çeşitli lobiler arasında yoğun bir şekilde yaşanan bir dizi çatışmaya da sahne oldu. Türk Ordusu’nun askerleri dikenli teller ardında, siperlerinde sıkışmış bir durumda, düşmanla cebelleşirken; İstanbul, Paris, Roma,  Londra, Washington ve bunların yanında hem eski hem de yeni kıtanın diğer büyük kentlerinde, bir çok baskı gurubu kendi özel çıkarları için birbirleri ile Türkiye için rekabet halindeydi. Bugünde öyle değilmi? Küresel güç odakları, bizim iç meselelerimizi, kendi menfaatleri yönünde şekillendirmek için kıyasıya rekabet etmiyorlar mı? Örneğin Türkiye’nin cumhurbaşkanı onlar için neden bu kadar önemli?

Doğaldır ki; bu çekişmenin içinde olanlar sadece Türk ve Türkiye düşmanları değildir. Menfaatleri konjöktüre göre Türk ve Türkiye ile kesişen Türk yanlısı lobilerde vardı ve halende vardır!

Batılılar, Türk Milliyetçiliğini son yüzyıldır, Doğu Akdeniz, Balkanlar ve Ortadoğu’nun kavşak noktasında her ne kadar biz görmesek de hesaba katılması gereken bir güç olarak görüyor. Türkiye’nin günümüzdeki sınırlarının oluşturduğu dörtgen içinde, bir Türk milletinin varlığını, bizi yöneten AKP iktidarı gibi asla inkar etmiyorlar. Türk Milliyetçiliği; bütün dünyanın gözünde Kıbrıs, Ege sorunları, Balkanlar, Kırım, Türkmeneli denilince Türklerle ilgili ortaya çıkan krizlerde daha çok müşahede ediliyor. Batılıların; “Türkiye’yi tanıyanların, milli duygunun ne kadar güçlü olduğunu iyi bilirler” kanısı da dikkate değerdir. Bu da ortaya Türklerin; devletlerine, dillerine ve tarihlerine ne kadar tutkulu bir bağlılık içinde olduğunu gösterir.

Türk’ün bu hasletleri nedeniyle, Türkler ve Türkiye üzerinde menfi veya müspet bir rekabet içinde olanlar, kısaca “Türk Milliyetçiliği” olarak tarif edeceğimiz olgunun gücünü, pozisyonlarına göre kimi zaman gıpta kimi zamanda kaygıyla izlerler.

İşte bizim bir Türk olarak bilmemiz gerekenlerin ana hatları bunlardır. Türkiye Cumhuriyeti devleti nasıl kurulmuştur? Nasıl yaşatılmıştır? Bugünkü sorunları ve saldırıları nasıl def edecektir? gibi çoğaltılabilecek soruların doğru cevaplanması gerekir.

Bu coğrafya da binlerce yıldır millet olarak tutunmak ki; Türkler bunu başarmıştır ve yeni bir devlet kurarak varlığını idame ettirmek hiçde kolay olmamıştır. Günümüzde yaşadıklarımız, tarihte yaşanan zorlukların yanında, hiç kalır. Bu sebeple boşluk bırakmadan ve doğru taşları döşeyerek hedefe ulaşmalıyız. Unutmayın; savaşların metodları da köklü bir biçimde değişiyor. Türk Milleti geçmişe takılıp kalmadan yeni zaferlere hazırlık yapmalı ve kendisi ile uğraşan iç ve dış düşmanları yenilgiye uğratmalıdır. Hayatta atılacak her adım, bu kapsam içinde değerlendirilmeli ve kendin için yaşadığın kadar, Türk milleti ve devleti içinde yaşamalısın.

 

 

Oruç ve Takva

 

Ramazan ayına mahsus ibadetlerden biri olan oruç,bizi takvaya ulaştıran en önemli dinî görevlerimizdendir.Oruç, Medine’de hicretten bir buçuk yıl sonra Şaban ayının onuncu günü farz kılınmış olup, Hz. Peygamber (s.a.s.)’in bildirdiği İslam’ın beş esasından biridir. (Buharî, İman, 34; Müslim, İman, 8)

Oruç, Arapça’da savm kelimesi ile ifade edilmektedir. Savm, “bir şeyden uzak durmak, bir şeye karşı kendini tutmak, engellemek” anlamına gelmektedir. Orucun dinimizdeki anlamı ise; ibadet niyetiyle imsak vaktinden iftar vaktine kadar yeme, içme ve cinsel ilişkiden uzak durmaktır.

Orucun farziyetini bildiren ayet-i kerimede şöyle buyrulmaktadır:Ey iman edenler! Oruç sizden önce gelip geçmiş ümmetlere farz kılındığı gibi size de farz kılındı. Umulur ki takvaya ulaşırsınız.”(Bakara, 2/183)

Ayetin son kısmında geçen, “Umulur ki takvaya ulaşırsınız” şeklindeki ifade orucun gayesini bildirmektedir.“Ey insanlar, sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize ibadet edin ki takva sahibi olasınız”(Bakara, 2/21) ayet-i kerimesinde belirtildiği üzere insanlara, Allah’a ibadet ve taatte bulunarak takvalı olmaları emredilmiştir. Bu manada dinin emir ve yasaklarının en başta gelen gayesinin insanı takvaya ulaştırmak olduğunu söyleyebiliriz. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de, “Allah katında, en değerli olanınız, en çok takva sahibi olanınızdır”(Hucurât, 49/13) buyrulmak suretiyle takva, Allah’a yakınlığın ölçüsü olarak gösterilmektedir.

Takva; Allah’ın çizdiği sınırları aşma korkusuyla bu sınırlara yaklaşmamak, Allah’tan korkarak nefsin kötü arzularından ve günahlardan sakınmaktır. Daha kısa bir ifadeyle takva, Allah’a ve O’nun buyruklarına karşı kalpte bulunan derin hassasiyettir.

Yüce Allah’ın emir ve yasakları insanların dünya ve ahiret mutluluğunu sağlamaya yöneliktir. Dinimizin güzel görüp yapılmasını istediği şeylerde fert ve toplum için çok büyük faydalar, çirkin sayıp da yasakladığı şeylerde ise büyük zararlar bulunmaktadır.

Sonsuz merhamet sahibi olan Cenâb-ı Hak, kullarının zorluğunu dilemez. (Bakara, 2/185) Oruç gibi insan nefsine zor gelen bir ibadetle kullarını mükellef tutması onların iyiliğini istediği içindir. Çünkü oruç, insanın nefsinin hâkimiyetini kırarak takvaya ulaşmasını sağlayan en etkili ibadettir.

Oruç,mü’minler için bir takva eğitimidir, zira oruç insana nefsanî arzularını dizginlemeyi ve günahlara karşı dirençli olmayı öğretir. Ancak orucun insanı takvaya ulaştırabilmesi ve günahlardan arınmaya vesile olabilmesi için hadis-i şeriflerde ifade edildiği şekilde inanarak ve mükâfatını Allah’tan bekleyerek, yani samimi bir niyetle tutulması şarttır. Ayrıca oruçtan beklenen asıl neticeyi elde edebilmek için yemeden içmeden, cinsel isteklerden uzak kalmanın yanında yalandan, dedikodudan, kötü söz söylemekten, başkalarına sataşmaktan ve zarar vermekten de sakınmak gerekir.

Peygamber Efendimiz (s.a.s.), “Oruç bir kalkandır; sakın, oruçluyken, cahillik edip de kötü söz söylemeyin. Birisi size sataşacak veya dalaşacak olursa, ‘ben oruçluyum, ben oruçluyum’ deyin”(Buharî, Savm, 9; Müslim, Sıyâm, 30)sözleriyle orucun, sadece yeme, içme vb. şeylerden uzak kalmak olmadığını, ayrıca kötü söz ve davranışlardan da sakınmak gerektiğini açık bir dille ifade etmiştir.

Orucun bu özelliğinin yanında onu diğer ibadetlerden farklı kılan başka yönleri de bulunmaktadır.Bunlardan biri orucun sadece Allah için yapılan bir ibadet olması, yani riya ve gösteriş karışması pek mümkün olmayan bir ibadet olmasıdır. Çünkü orucun başka ibadetler gibi anlaşılmasını sağlayan bir şekli ve görüntüsü yoktur. Oruç tutan kimse söylemediği sürece dışarıdan bakanların onun oruç tuttuğunu bilmesi ve anlaması mümkün değildir.

Orucun bir diğer özelliği de mükâfatının önceden bilinmeyip yalnızca Allah tarafından takdir edilecek olmasıdır. Bir iyiliğe on katından yedi yüz misline kadar sevap verildiği bilinmesine karşın orucun sevabı bu miktarın tamamen dışında ve üstündedir. Nitekim bir kutsî hadiste şöyle buyrulmuştur: “Allah (c.c.) buyurdu ki: Âdemoğlunun her ameli kendisi içindir, yalnız oruç hariç. Çünkü o, benim içindir. Onun mükâfatını da ben vereceğim.”(Buhari, Savm, 2, 9)Oruç hakkında, “O, benim içindir” buyrulmuş olması oruca özel bir önem verildiğinin göstergesidir.

Hülasa; oruç, Allah’ın emrine boyun eğerek O’na kulluk zevkini tattıran, Allah katında büyük değeri olan bir ibadet ve nefsin tuzaklarına karşı en etkili bir mücadele yoludur.

 

 

Omurgasızlık

 

İnsanı insane yapan değerlerden en önemlileri, omurgalı, ilkeli, tutarlı davranması ve hayat düsturunun bu temelde şekillenmesidir.

Bu söylediğimiz elbette kolay uygulanır bir hal değildir. Ancak, en azından bu düsturları uygulamak için azami gayret sarfetmek gerektir.

 

Bir insan, başkaları için, şahsî hesaplar için, dünya nimetleri için bu düsturlardan vazgeçemez, vazgeçmemelidir. Yani, bu düsturları, üç günlük dünya için gözardı etmemelidir.

 

Niye bu konuya girdim biliyor musunuz?

Şaşkınlık içinde kalıyorum, hayretler içerisinde kalıyorum, bu tür insanların varlığından dolayı insanlıktan utanır hale geliyorum.

İnanın, gerçekten bir insane bu kadar ilkesiz, omurgasız, utanmaz olabilir mi diye sorguluyorum.

Kimden, kimlerden bahsediyorsunuz diyeceksiniz?

Recep Tayyip ERDOĞAN’a taparcasına yazı yazan, televizyonlarda konuşanlardan bahsediyorum.

Yahu, bir insanın bu kadar omurgasız davranması mümkün mü?

Bir insanın hata yaptığını kabullenmek insanca bir durum değil mi?

Bir insanın hataları da olamaz mı?

Ya da, bir insana bağlılık o insanın kendisinden daha çok o insanı savunmak anlamına mı gelir?

Bir insanın söylediğiyalanları da savunmakiçin bu kadar ilkesiz olmak şart mı?

Bir insanın bu kadar toplumu germesine razı olup bu durumu savunmak, hangi ölçülerle açıklanabilir?

Yolsuzluk yapmak, kul hakkı yemek savunulur bir durum mu?

Neden? Neden?

Recep Tayyip ERDOĞAN, ters köşeye yatabilirsiniz diyor ve hiç de ters köşe falan olmuyor, ama, adam, gördünüz mü, nasıl heyecan yarattı diye yazabiliyor.

Bu kadar olabilir mi?

Anlıyorum;

Omurgasız, ilkesiz olmak, hatta daha da aşağı değerlere razı olmak için menfaat hesaplarınız var ve bunun için yapıyorsunuz.

Peki, çorunuzun, çocuğunuzun yüzüne nasıl bakıyorsunuz?

Evinizde, yakınlarınız ile görüştüğünüzde, çevrenizdeki esnaflarda sorulan sorulara ne cevap veriyorsunuz, yüzünüz kızarmıyor mu?

Her doğruyu söylemek gibi bir durumunuz yok diyelim.

Peki, aynı konuda tamamen farklı düşünceleri nasıl söyleyebiliyorsunuz?

Bunu anlamak hiç mümkün değil.

ETÖ (Ergenekon Terör Örgütü) diye diye ortalığı yıkıyordunuz ve bizim gibi yapmayın, etmeyin, bu durum TSK’yı yıkma planıdır diyenleri adeta cüzzamlı gibi itiyordunuz. Bugün ne oldu da, bizi bile geçtiniz ve sayfa sayfa yazılar yazıp, saatlerce konuşup başkalarını suçlama yollarına başvuruyorsunuz? O günleri nasıl unutuyorsunuz?

Bu kadar şereften yoksunluk, bu kadar aşağılık duruma razı olunabilinir mi?

Hayretler içerisinde kalıyorum.

Hangi neden, bir insanın bu kadar ağır kişiliksizlik duruma razı olmasına gerekçe oluşturabilir?

İnanç, iman, vicdan, kişilik, ilkelilik, omurgalılık,ideolojik bağlılık, dünya görüşü gibi değerlere sahip olmadığınız belli de, bari çorunuz, çocuğunuz için biraz durum ve düşünün.

Ölümlü dünyada yaşıyoruz ve her insane ölümü mutlaka tadacaktır.

Değmez, değmez, gerçekten değmez, yazık, çok yazık.

 

 

Güzelliklerimiz – Zenginliklerimiz

 

Yeryüzündeki milletlerin çoğunun, köklü târihleri ve zengin kültürleri yoktur. Onlarda; milleti meydana getiren fertleri, birbirle­rine yaklaştıran ve kaynaştıran değerler ve güzel günler de yoktur. Târih ve kültür zenginliklerinden, güzel günlerden mahrum olan milletler, insanları birbirlerine yaklaştırmak ve kaynaştırmak için yapay vesileler icat ederler. Anneler günü, babalar günü, kadınlar günü, sevgililer günü, dedeler günü, büyükanneler günü… gibi.

Türk milletinin târihinde, kültüründe, örf ve âdetinde derin manâlı günler, geceler, haftalar ve aylar vardır. Bu güzellikler ve zenginlikler;  takvim yaprakları arasına serpiştirilmiştir. Her biri, insan ömrünün safhalarına ışık saçan pırlantalardır. Millî ve dinî bayramlarımız, hıdrellez, nevruz, Kadir Gecesi,  Kutlu Doğum Haftası, Kandil geceleri ve Mübârek Ramazan ayı… gibi.   Bu pırlantaların kıymetini bilenler, o zaman dilimlerini, batı icâdı günlerle birlikte ve o günlerden

esirgemediği heyecanlarla yaşabilenler ve sevdikleriyle paylaşabilenler… mutlu insanlardır.

Örfüne ve geleneklerine bağlı insanlarımız, millî bayramlarımızın gurur ve sevinci ile, mübârek gün ve gecelerin feyzi ve bereketi ile sık sık ya­kınlaşma ve kaynaşma imkânı buluyorlar.

Kendilerini pozitivist ve materyalist akımlara esir edenler, millî ve manevî değerlerin uzağında kalıyorlar.  Yakınlaşma, kaynaşma, yardımlaşma ve paylaşma için uygun ortam bulamıyorlar. Bulabildikleri ise, senede bir gün ile ve günün belirli saatleriyle sınırlı kalıyor. Kederlerini bölüşerek azaltamıyorlar,  sevinçlerini paylaşarak çoğaltamıyorlar. Böylece; bunalımlı, depresyonlu, stresli ve intihara teşebbüs düşünceleriyle dolu bir ortamın içerisine gömülüyorlar.

Dünyamız globalleşiyor, mesafeler kısalıyor. Ülkeler arasında gerçekleşen askerî, siyasî ve iktisâdî işbirlikleri, kültürel temasları artırıyor. Bu­nun neticesinde millî olması gereken kültürler aşınıyor, deforme oluyor ve yabancı etki ve baskılar altında yozlaşıyor.  Güzelliklerini bilmeyen, yaşamayan ve paylaşamayan insanlar; etki ve baskılara daha kolay ve kısa zamanda boyun eğiyorlar, teslim oluyorlar. Özellikle iletişim araçlarının gelişmesi sebebiyle etkileşimler daha yaygın oluyor.  Evlerimizin içini,  gözbebeğimiz çocuklarımızı bu etkileşimin olumsuzluklarından korumak ve kurtarmak çoğu zaman mümkün olamıyor.

Evlerimizde duş ve banyo sayısından çok televizyon var.  Buna bir de bilgisayar ve internet eklendi.  Bu teknolojik âletlerin imkânlardan elbette yararlanacağız. Aksini düşünmek bile mümkün değil. Fakat insanlarımız vücutlarını en çok günde beş-on dakika temizliyorlar. Beyinlerimiz ise, gazete, radyo ve televizyon ve bilgisayar marifetiyle her gün  (en az)  üç-beş saat müddetle kirletiliyor…

İnsanlarımızın bu baskılardan etkilenmemesi için güçlü bir  moral dirence, ahlâkî ve kültürel  altyapıya sâhip olması gerekir.

35-40 yıl önce aileler, çocukları­nı mecbur kalmadıkça, sokağa göndermezlerdi.  Böylece onları yabancı ve zararlı etkilerden uzak tutmaya çalışırlardı. Şimdi istenmeyen olumsuz­luklar evlerimizin içerisinde, her türlü şiddet hareketleri, feryat figan kavgalar, şiddet içeren senaryolu dizi filmler, hırsızlık, gasp ve intihar olayları;  böylesi olaylar hayatın tâ kendisidir, yaşamak budur… dercesine beyinlere işleniyor. Sık sık tekrarlanan görüntülerin sergilediği hayat tarzı, kimi insanlarımız ve özellik­le çocuklarımız için etkili bir referans kaynağı oluyor. Bu kaynaklar, şuur hâline getirilememiş millî ve moral değerleri aşındırıyor. Öğretmenlerin, anne ve babaların;  körpe dimağlar üzerindeki etkisi çok zayıf kalıyor.

Her milletin temel dinamikleri vardır: Milletler, kendi temel dinamiklerinden güç alabilirlerse… gelişirler, güçlenirler. Gelişen ve güçlenen milletlerde fertler daha huzurlu olur. Milletimizin temel dinamiği millî kültürümüzdür. Türk Milleti, dünyanın en uzun ömürlü devletini, çağının en güçlü milletler topluluğunu bu temel üzerinde ve onun birleştirici-kaynaştırıcı harcı ile kurdu.

Günümüzde bu anlayışa, her zamankinden çok daha sıkı bir şekilde sarılmak mecburiyetindeyiz.

 

 

Matruşka Devletler ve Cevaplar

 

Geçen hafta yazımızı hatırlarsanız “IŞİD madem Sünni İslâm anlayışıyla hareket ediyorsa dini terminolojide “kâfir” olarak tanımlanan ‘Levanten’i niye işin içine katıyor? Alın size çok bilinmeyenli bir denklem ve büyük oyun…
Çözümü; haftaya!” Diyerek yazımızı bitirmiştik.

Çok geçmeden, bir hafta sonra IŞİD cevabı verdi ve adından ‘Levanten’i atarak ‘İslam Devleti’ olarak değiştirdi. Bu arada ‘kâfir’leri “İşin içine niye katıyor” sorumuza da güya ‘halifelik’ ilan ederek cevap vermiş oldular.

Denklemin bir kısmı bu şekilde gizlenmeye ve bilinmeyen sayısına yenilerini eklemeye devam edildi.

Peki, şimdi düşünün ki, arkanızda hiçbir güç yok. Hiçbir devlet sizi tanımıyor ve desteklemiyor. Ve Suriye ordusu gibi bölge için kara kuvvetleri hatırı sayılır derecede güçlü bir orduyla toplam 3000 bin kişi ile mücadele ederken bunların içinden 900 kadar militanınıyla bir de Irak’ı da işgal edelim deyiveriyor ve Musul’a ve Felluce’ye ve ardından Tıkrit’e giriveriyor…

Musul’u korumakla görevli Şii general, ki muhtemel bir peşmerge saldırısına karşı her an tetikte bekleyen çok güçlü bir ordunun başında; bir tam gün bile savaşmadan 250 bin askeri ile birlikte üniformalarını ve silahlarını dahi bırakarak ülkenin en büyük ikinci kentini kaleşnikoftan başka ciddi hiç bir silahı olmayan 900 kişinin önüne bırakıp kaçıyor.

Bu mümkün mü?

Evet, mümkün. Birkaç hafta önce bunu hep beraber yaşadık.

Peki, mantıklı mı?

El cevap, Hayır!

Bu durumda insanın aklına bu 900 kişilik kuvvetin ya çok özel eğitim almış müthiş bir kadro olduğu, ya da Irak ordusunun (en azından bazı kumandanlarının) bölgeyi sattığı anlamı çıkıyor. Ki bizce, birinci ihtimal ne yazık ki daha ağır basıyor.

Şimdi biraz hafızalarımızı yoklayıp, eskilere gidelim.

Yıl 2006 tarih 24 Aralık, bir NATO toplantısında geleceğin Ortadoğu’su tartışılıyor. Ortadoğu’nun şimdiki hali ve gelecekteki hali diye 2 ayrı harita masaya yatırılıyor. Toplantıdaki Türk subayları haritayı görünce ortalık karışıyor ve salonu terk ediyorlar. Durumu Ankara’ya rapor ediyorlar. (Ki bu haritaları şu anda ekte görüyorsunuz…)

Gel zaman git zaman yıl 2014, bir bakıyorsunuz o haritanın bir kısmı gerçekleşmiş. Irak’ın güneyi neredeyse tam bağımsız bir şii devleti haline dönüşmüş. Kuzeyi bağımsızlık için referandum kararı almış ve; ve ve ve Irak’ın ortasında IŞİD tarafından 2 ayda Sünni bir İslâm devleti kurulmuş.

Haydi, buradan yakın şimdi…

Hani biz NATO üyesiydik?

Bu ne menem bir savunma işbirliği örgütüdür ki, öncelikle kendi üyesini parçalamak üzere plân ve projeler üretir?

Ve ne menem bir örgüttür ki, kendisini oluşturan ABD’den sonraki en güçlü 2’nci devleti bölmek üzere çalışır?

Biz soğuk savaş yıllarında Doğu ve Güney Avrupa’yı Rus tehdidine karşı korumadık mı?

Karşılığı veya mükâfatı bu mudur?

Kendi ortağını 2’ye bölen NATO, doğu kanadını da aynı zamanda çökertmiş olmamakta mıdır?

Yoksa doğu kanadının korunmasının ihalesi başkasına mı kalmıştır?

Ya da doğu kanadını korumaya gerek mi kalmadı? Yani yeni ortak Rusya mı?

Tabii bu da bir olasılık ama Kırım’daki son gelişmeler ve Ukrayna ordusunun ABD destekli karşı taarruzu gösteriyor ki, Rusya hâlâ düşman ama öyle çok da tehlikeli olabilecek bir güçte değil.

Peki bu, Türkiye’nin tamamen işinin bittiği veya ordusuna ihtiyaç duyulmadığı anlamına mı gelir?

Elbette hayır.

Çünkü Rusya, Kırım’da yaptığı gibi her an çılgınlık yapmaya müsait bir devlet.

Ama Rusya’ya karşı bölgede millî bütünlüğünü koruyarak duran güçlü bir Türkiye de orta ve uzun vadede yeni bir Rusya sendromu ortaya çıkarabilir. Yani Batı için tehdit olabilir…

Öyleyse Türkiye’nin kontrol edilebilir boyutta tutulmasında fayda vardır… Bu aynı zamanda içinden çıkarılacak matruşka içinde geçerlidir. O da ‘yaratıcılarına’ hiçbir zaman ‘hayır’ diyemeyecek boyutta kalmaya mahkûm olacaktır. (Bu da Kürt kardeşlerimizim kulağına küpe olsun.)

Bu nedenle çok güçlü bir Türkiye de Batılı müttefiklerimizin işine gelmez, gelemez.

Peki, bu oyunu görmüş olan Türkiye ne yapabilir?

Birincisi ve en önemlisi, millî birlik ve beraberliğini en sıkı şekilde korumak zorundadır.

İkincisi kendi öz gücü dışında hiçbir gücün gerçek anlamda dost olmadığını ve olamayacağını artık idrak etmek zorundadır.

Üçüncü şart ise Ahmed-i Nejat sonrası İran’la soğuyan ilişkileri yeniden dostane bir atmosfere sokmak zorundadır. Arkadan hançerlenmek iki ülkenin de işine gelmez.

Çünkü yukarıda dediğimizi gibi, NATO’nun ‘gayri resmi’ yeni müttefiki İran’ın olma olasılığı da asla göz ardı edilemeyecek bir ihtimaldir.

Bu durumda petrol ve doğalgaza yani ABD ve Rusya’ya ve dahi İran’a olan enerji bağımlılığımızı azaltmak için kesinlikle ve ivedi olarak nükleer santrallerimizi hayata geçirmek zorundayız.

Enerjisi dışa bağımlı olan bir ülkenin bağımsız bir politika yürütebilmesi mümkün değildir. Dünya petrol rezervlerinin % 5’ine sahip olan Kerkük kenti üzerinde dönen bunca oyunun da en temel nedeni bu değil midir zaten?

Diğer yandan; bölgedeki psikolojik üstünlüğümüzü kırmaya yönelik yapılan çuval geçirme, Özel harekâtçı 7 polisin şehit edilmesi, Konsolosluk personelimizin kaçırılması vs. çalışmalarla ve en son da TBMM bünyesinde mündemiç bulunan ‘halifeliğin’ sözüm ona IŞİD adlı terör örgütü tarafından güya ilan edilmesi asla küçümsenecek olaylar değildir.

Bu nedenle ‘Bir olmak, iri olmak ve diri olmaktan’ başka kaderimiz yoktur…

 

 

 

Cumhurbaşkanı Adaylarımız

 

Adaylarımız belli oldu. Ak Parti Genel Başkanı ile, CHP+MHP çatı adaylarıyla, HDP ise Eş Başkanı ile seçimlere giriyorlar.

Ak Parti ve HDP adayları aktif politik kişilikleriyle, kamuoyu tarafından bilinen kişilerdir.

CHP-MHP ortak adayı ise, bir haftadan beri tanıtılmaya ve tanınmaya çalışılmaktadır. Bunun nedeni sayın Ekmeleddin İhsanoğlu’nun adaylığının çok geç ilânı olmuştur ve aday özellikle CHP’liler tarafından şaşkınlıkla karşılanmıştır.

Neden? Sayın Ekmeleddin İhsanoğlu, Yozgatlı İhsan Efendi’nin oğludur. Kahire-Mısır’da doğmuştur. Yozgatlı İhsan Efendi 1924 yılında henüz 22 yaşındayken Kahire’ye göç etmiştir. Ekmeleddin Bey üçüncü oğludur ve  orta eğitimini Hidiviye Lisesi’nde, yüksek öğrenimini de Ayn Şems Üniversitesi ve El-Ezher Üniversitesi’nde tamamlamıştır.

Oysa aynı tarihte, Türkiyemizde uygulanan eğitim “cumhuriyet dönemi” yeniliklerine, inkılâplarına açık ve yönelik olmuştur. Doğal olarak, ülkemizi yönetenler monarşik düzenin karşıtı olan cumhuriyet yönetiminin mümessili olarak faaliyet göstermişlerdir.

Dönemin tek siyasî partisi olan CHP ise doğal olarak bu yeniliklerin uygulanmasında güçlü olarak yer almıştır. 1927 yılında cumhuriyetçilik, halkçılık, milliyetçilik ve laiklik, CHP siyasî politikalarının programının temelini oluşturan dört temel ilke olmuştur.

18 Mayıs 1931 yılında toplanan 3. Kurultay’da bu ilkelere devletçilik ve inkılâpçılık da eklenerek, ilke sayısı altıya ulaşmış ve “altı ok” ile temsil edilerek CHP’nin de sembolü olarak kabul görmüştür.

Dönem tek partili olduğundan bu durumu güçlendirmek için alınan yeni bir kararla valiler aynı zamanda CHP il başkanı, kaymakamlar da CHP ilçe başkanı olarak görevlendirilmişlerdir.

Aslında sayın İhsanoğlu önemli bir kesim  CHP’li için sayın Erdoğan’dan sonra ikinci muhafazakâr cumhurbaşkanı adayı olarak kabul edilmektedir.

Adayın kimliği MHP açısından pek sorun olarak gözükmüyor gibi. Ancak bazı televizyonlarda gösterilen eski kayıtlarda, sayın İhsanoğlu Pensilvanya’daki Hoca Efendi’yi ve faaliyetlerini pek değerli bulup övgüler düzüyor. Hani sayın Bahçeli Hoca Efendi’den pek hoşnut gözükmezdi. Belki de bilmediğimiz gelişmeler olmuştur.

MHP için bir ikinci husus da sayın Meral Akşener’in bir süre gündemde yer alan, adaylığı konusudur.  Sayın Akşener’in adaylığının; çağdaş görünümü, bugüne kadar siyasî görevlerindeki başarıları, edindiği devlet deneyimi ve bilgi birikimi ile geniş bir kitle tarafından olumlu olarak değerlendirilmiş olmasıdır. Bu konu ileriki günlerde MHP Genel Başkanı’nın izahına ihtiyaç duyacaktır.

Seçim meselesi sayın Kılıçdaroğlu için zorlu bir dönemeçti. Kendileri aday olmak istemiyorlardı. CHP içinden bazı isimler üstünde söylemler çoğalmıştı.

CHP Genel Başkanı, sayın Deniz Baykal, sayın Mustafa Sarıgül ve sayın Emine Ülker Tarhan ve saire gibi öne çıkan kişilerden pek memnun değildi. Öyle ya seçimde %27’den fazla oy alırlarsa Genel Başkan olarak çok zor durumda kalabilirdi.

Kılıçdaroğlu hemen bazı tedbirler aldı. Örneğin: Anayasa kimlerin cumhurbaşkanı olabileceğini belirlemişti. Bu kriterleri az buldu. Aday olacaklara pek çok  yeni nitelikler ve yetenekler ekleyerek uygun bir kişiyi aradığını söyledi.

Çevresine ve CHP camiasına inandırıcı olamadığı gibi aradığı adayı da bulamadı. Bu defa Adaylarının politikacıların dışından bir kişi olması gerektiğini savundu ve böyle bir aday için çalıştığını açıkladı.

Nihayet rahatladı, seçim sonuçlarıyla kendi durumunun ilişkisi kalmamıştı.

HDP sayın Eş Başkanı görevini samimi olarak açıkladı. “Kimin bana ihtiyacı olursa oturur konuşuruz. Ne alıp vereceğimizi kurullarımızda değerlendiririz” dedi. Seçim sonuçlarının ikinci tura kalması için çaba göstereceğini belli etti.

Sayın Ak Parti Genel Başkanı “On iki yıldır milletimizin güveniyle hizmet vermekteyiz. Eserlerimiz ortadadır. Günahlarımızla ve sevaplarımızla halkın önündeyiz” diyerek seçim çalışmalarını sürdüreceğini söyledi.

Yüce Allah’ın izniyle milletimiz ilk defa cumhurbaşkanını aracısız olarak seçecektir ve her zaman olduğu gibi sağduyusuyla  milletimize, devletimize hayırlısı ne ise onu gerçekleştirecektir.

 

 

“Suphi Dede”yi Takdim Ederim

 

Suphi Dede, bir Murat Yılmaz çalışması. Murat Yılmaz, İzmit’te yetişmiş ulusal ve uluslar arası düzeyde bir karikatürist. Karikatüristlerin muhalif olmaları ile muhaliflerin karikatüre teşne olmaları ilginç bir detay. Detayı alıp da yüzümüze tokat ve döşümüze tekme haline getirme becerisi var bu adamların.

Fakat Murat Yılmaz’ın ‘adam’lığı sadece sanatla sınırlı değil. “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!” düsturunda yaşayan; baba’lığı iki omzunda bir ahiret payesi gibi taşıyan; tam manasıyla millî, tam manasıyla yerli ve tastamam manevî melekelerle ışıyan bir karakterdir. Karakterin karikatüre dönüşmesi 44 yıllık ömrün özetinin bir dava rozetine dönüşmesiymiş demek ki.

Sağdan bakan ve ortaya konuşan, sakallı-takkeli, internet fenomeni Suphi Dede ne der, neden bahseder? Bir düzinelik potpori… Dede der ki:

  • CANIM “TÜRK KAHVESİ” ÇEKTİ DESEM “IRKÇILIK YAPMA” DİYEBİLECEK İNSANLAR VAR BU ÜLKEDE!..
  • ABD’NİN EMRİYLE AFGANİSTAN’A, SOMALİ’YE, LÜBNAN’A GİDEN TÜRK SİLAHLI KUVVETLERİ 80 KM ÖTEDE TELAFER’DE TÜRKMENLEREYARDIMA GİDEMİYORSA OTURUP AĞLAMASI GEREKİYOR.
  • VATANINI SATAN NAMUSSUZDUR! BUGÜN VATANINI SATAN YARIN KARISINI DA SATAR!..
  • BAZEN MATEMATİĞİN BİLMEDİĞİ ŞEYLER DE VAR. MESELA; HELAL 2 LİRANIN HARAM 3 LİRADAN DAHA ÇOK OLDUĞU GİBİ…
  • FARKINDA MISINIZ; BİR UÇAK BİLE YAPAMADAN HAVAALANLARIYLA, TEK OTOMOBİL YAPAMADAN DUBLE YOLLARIYLA, SANAYİDE GERİDE OLUP KALKINMAYLA ÖVÜNEN TEK MİLLETİZ.
  • CEHALET, 100 TL’YE SENİ MİTİNGE GETİREN PARTİNİNASLINDA SENİ 100 TL’YE MUHTAÇ HALE GETİRDİĞİNİ FARKETMEMEKTİR.
  • BİR AKP’LİYLE TARTIŞACAĞINIZA ÖLÜ TAKLİDİ YAPIN DAHA İYİ..
  • TAM KİMSEM YOK DİYE DÜŞÜNÜRSÜN Kİ EZAN OKUNUR, UTANIRSIN.
  • FARKINDA MISINIZ; ANNESİNE TECAVÜZ EDEN ADAMLA AYNI PARTİYE ÜYE OLDUKLARI İÇİN SES ÇIKARTMAYACAK İNSANLAR VAR BU MEMLEKETTE..
  • AFRİKA’YA İLAÇ GÖNDERMEYE KARAR VERMİŞLER. FAKAT HEPSİNİN ÜZERİNDE “TOK KARNINA” YAZIYORMUŞ.
  • BİR KADINI AĞLATTIKTAN SONRA KENDİNİ ATEŞE ATAN TEK VARLIK SOĞANDIR.
  • ANNENE, BABANA BAĞIRMA! BİR GÜN TOPRAĞI ÖPERSİN, ZORUNA GİDER!…

 

 

 

 Suphi Dede

Suphi Dede