15.5 C
Kocaeli
Cumartesi, Temmuz 25, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 870

Valdo Sen Neden Türksün?

0

 

Türkiye’nin son yaşanan süreçte, yaşadığı sıkıntıların kaynağı; Türk Milleti kavramı ile barışamamış bütün siyasi hareketlerin birleşerek Türk milleti ve egemenliğini ortadan kaldırma operasyonlarıdır. Türk Devleti  ve milleti ile hesabı olan bütün devlet ve organizasyonlar, ortak bir plan doğrultusunda devletimizin bütün kutsallarına ortak cephe ile savaş açmış durumdalar. Etnik krize tutulan bilumum insanlar, devleti yönetme noktasına getirildiler. Millet kavramı özellikle tartıştırılarak, kafalar bulandırılmaya çalışılıyor. Bu olay sıradan insanların aklından geçenleri söylemesinden ibaret değil. Planlı bir proje ile karşı karşıyayız.

Müslümanlar kendi topraklarından tasfiye ediliyor! Türk Devleti pkk ile masaya oturtularak mücadeleden, müzakereye mecbur edilmek isteniyor. Türk devletinin tapusu olan anayasa değiştirilmeye çalışılıyor. Anayasanın, özellikle başlangıç kısmındaki maddeler anayasamızın ruhudur ve bu ruh çıkarılmaya çalışılıyor. Ruhumuzun ve tapumuzun  tarifini değiştirmek istiyorlar.

Terör örgütünün başı Abdullah Öcalan’ın işaretiyle, “Sözde, Kürt sorunu başta olmak üzere Türkiye’nin yaşadığı sorunların çözülmesi için 1921 Anayasası’nın günümüze uyarlanması gerekir” söylemi kullanılıyor. Bunu da “Mustafa Kemal, Birinci Meclis döneminde Türk demedi, Türkiye halkı dedi, Türk Milleti demedi, millet dedi” gibi kabullere dayandırıyorlar.

“1-2 Kasım 1922’de Birinci Meclis’in çıkardığı Saltanatın Kaldırılmasına Dair Kanun’da, Osmanlı İmparatorluğu’nun kurucusu ve sahibi olan Türk milletinin egemenliği padişahtan aldığı, Osmanlı İmparatorluğu’nun yerine yeni ve milli bir Türk devleti kurulduğu izah edilmekte, Türkiye’nin ortaklık devleti olarak kurulmadığı, egemenliğin asla bölüşülmediği, Türkiye’nin milli bir Türk devleti olduğu ifade edilmektedir. Birinci Meclis kararıyla sabittir ki bu esas devletimizin temel ilkesidir; hiçbir suretle değiştirilemez” diyordu.

Peki Türk Milleti’nin egemenlik hakkı kâğıt üzerinde değiştirilmek istenirse ne olur?

Türk Milleti’ne direniş hakkı doğar.

Tüm bunların arkasında ise batıda kotarılmış Küreselleşme projesi var.  20. yüzyılın ilk yarısı, sanayi devrimini tamamlamış, pazar kaygısı içinde olan emperyalist devletlerin ekonomik nedenlere dayanan savaşlarıyla geçti.  Bu devletler, savaşların can kaybına yol açtığını ve maliyetli uygulamalar olduğunu gördüklerinden II. Dünya Savaşı’nı takip eden yıllarda küreselleşmeyi ortaya attılar.  Böylece azgelişmiş ülkeler, büyük devletlerin açık pazarı haline geldi. Bu şekilde geçtiğimiz yüzyılda sıcak savaşlarla elde edilen neticeler, küreselleşmeyle çok daha kolay elde edilmeye başlandı. Küreselleşmenin maksadı, azgelişmiş ve gelişme sürecindeki dünya ülkelerinin her türlü kaynağının küresel güçler tarafından sömürülmesi ve bu ülkelerin her alanda teslim alınmasıdır

2004 yılında AB ile ortaklık anlaşması için aday ülke statüsü almak için masaya  oturduğumuzda ise önümüze AB Müzakere Çerçeve Belgesini koydular. Bu belgeye göre sözde Kürt meselesinden, Ermenilerden özür dilemeye, Ruhban okulunun açılmasından, ana dilde eğitimden, Fırat ve Dicle’nin sularının kullanılmasına kadar bir çok meselede, AB istekleri doğrultusunda eğer bir çözümü(!) kabul edersek ortaklık görüşmelerine başlayabiliriz dediler. Tabi ki bizde bunu kabul ettik. Şimdi batı medeniyeti bizden aldığı parça parça tavizleri anayasal güvence altına almak istiyor. Tabi ki anayasa uzlaşma komisyonunun yapamadığı anayasa değişikliği, cumhurbaşkanlığı seçiminden sonra ilk ve en önemli gündemimiz olacaktır.İşin açıklaması budur.

Tüm bunlar yapılırken insanlarımızın algılarıyla da oynanmıştır. Tam bağımsız Türkiye ülküsüne bağlı nesiller ülkede yönetici pozisyonuna artık gelememektedirler. Sömürge kafalı insanlar devleti yönetir pozisyona gelmişlerdir. Bu sömürge zihniyetli insanlar için milli değerlerin ve ülke menfaatlerinin pek bir önemi kalmıyor

Türkiye için örnek gösterilmek istenen ABD, Almanya gibi devletlerde federalizm, bütünden parçaya gitmenin değil, parçadan bütüne gitmenin sonucudur. Yani bu ülkelerde ayrı ve bağımsız devletler birleşerek federatif devlet haline gelmişlerdir. Buna karşılık Türkiye’nin federatif yapıya geçmesi, bütünden parçaya doğru bir gidiş olur. Türk milletinin tarihi haklarını yok etmeye hiçbir şahıs, grup, parti ve yönetimin hak ve yetkisi yoktur. Bu yolda bir teşebbüs dahi büyük bir vebal ve taşınamayacak ağır bir sorumluluk demektir.

Peki, her seçimle gelen iktidar,  devletin geleceğini  kendi çıkarları doğrultusunda değiştirebilir mi?  Seçim kazanmak, devletin egemenliğini  pkk ve Barzani gibi emperyalizmin kuklaları ile konuşma  hakkını iktidarlara verir mi? Devletin geleceğini ipotek altına sokmak siyasal ideolojilere dayanarak yapılabilir mi? Her seçim döneminde Türk Milletinin geleceğine dair kararlar ‘milli iradeye bağlıyız’ sözlerinin altında maalesef tartışılmadan, millete anlatılmadan seçim sonucundaki oy oranları ile veriliyor.  Masa başında verilen bu kadar tavizi insan başka türlü  açıklayamıyor.

Bu krizden çıkmak, milli devlete sahip çıkmaktan geçiyor. Milli devletleri yıkmayı amaç edinmiş küreselleşmeye ve bu zihniyetteki insanlara, medyaya, sivil toplum kuruluşlarına karşı birleşmeye ve mücadele etmekten geçiyor. Yeniden gençlerimizi tam bağımsızlık ülküsü ile yetiştirmemiz gerekiyor. Egemenliğini tartışmayan ve Türk milletinin egemenlik hakkını her şeyin üstünde gören bir anlayışı ülkemizin her noktasına hakim kılmamız gerekiyor. Yeniden devlet kavramını zihinlerde inşa etmemiz gerekiyor. Yeniden ve kuvvetle Türk milliyetçiliğine sarılmamız gerekiyor. Ulus devletler eğer küreselleşmenin hedefi ise bizim duracağımız yer bellidir.

 

 

Acı Veren Bir Karar

 

Yargıtay’ın 125. Kuruluş yıldönümünde, 1993 yılında, Yargıtay onursal üyesi Kahraman Koç, “Yargıtay’dan Anılar” dergisinde yazısına başlarken şöyle sesleniyor; “Zalimin korkusu ve mazlumun ümit ve tesellisi büyük Hâkimler!”KONU BİR TAHLİYE DAVASI.

Kahraman Koç mahkeme kararını acı veren bir karar olarak değerlendiriyor ve kararı şöyle açıklıyor.

Bir tahliye işi, mahkemesi İstanbul Sulh Hukuk, davacısı genç bir hanım. Ticaret Yüksek Okulu’nu bitirmiş bizzat çalışmak için kendisine ait lokantanın tahliyesini istemiş. Davalı “İhtiyacı yok, tecrübesiz olduğu için lokanta işletemez” diyor. Tanıklar dinlenmiş, deliller toplanmış ve mahkeme “davacı, lokanta işletecek tecrübeye sahip değildir.” Diye hâkim davayı reddetmiş. Dosya dairemize gelmiş. Yapılan incelemede “davacının mecura ihtiyacı olduğu, başka dükkânı bulunmadığı, işletmek için sermayesi de olduğu sabittir. Lokantayı çalıştırabilecek ehliyeti olup olmadığı hususuna gelince, usulü dairesinde seçilecek üç kişilik bilirkişi marifetiyle davacının bu işe ehil olup olmadığının tespiti ve şayet ehil denirse mecurun tahliyesine karar verilmesi lazımdır.”şeklinde bozulmuş, mahalli mahkeme, bozmaya uymuş, taraflar anlaşamadıkları için hâkim re’sen üç bilirkişi seçmiş, bilirkişiler hâkim ve taraf vekillerinin huzurunda “davacıyı soru yağmuruna tuttuk, zaten davacı okulunu birincilikle bitirdiği gibi sorulan sorulara inandırıcı ve akla uygun cevaplar vermiştir. Lokantayı çalıştıracak parası da vardır ve mükemmelen işleteceğine inandık.”diye rapor vermişler. Duruşmada rapor okunmuş, davalı vekili bile “hiçbir diyeceği olmadığını söylemiş”, mahkemenin kararı şöyledir;

Davacının okulunu birinci olarak bitirdiği iki taraf şahitlerinin ifadelerine göre, mecura ihtiyacı olduğu sabit ise de, fotoğrafından da anlaşılacağı gibi davacı çok güzel bir hanımdır. Lokanta işletirken müşterilerin her an sarkıntılıklarına maruz kalabilir ve bu suretle namusu lekelenir. Aslında güzel ve namuslu hanımların yeri evleridir. Davacının namusunu korumak bakımından davanın reddine karar verildi, biçiminde idi. Kararı bozmakla beraber Usul Kanunu’nun 429. Maddesi gereğince davanın diğer mahkemeye nakline karar verip hâkime de zayıf notunu verdik. Ama benim için bu kadarı yetmemişti. İşler bittikten sonra doğruca müsteşara dosya ile gittim. Önce sicil numarasını söyleyip hâkimin nasıl olduğunu sordum. “Dürüst olmadığı söyleniyor ama delil bulamadık.”dedi. Öyleyse dinle diyerek işi anlattım. O da çok üzüldü ve bu dosya bende kalsın, yarın gönderirim dedi. Ertesi gün kapalı zarfla dosya geldi. Açtım, şöyle bir yazı vardı, dostum artık üzülme, hâkimi 39 ile yolcu ettik. Yani Hâkimlik görevine son verilmiş.

Aradan on yıllar geçti, mahkemelerde hâkimler de Yargıtay’da bir değişiklik oldu mu? Daha iyiye mi yoksa daha kötüye mi gidiyoruz? Takdir okuyucularımızın.

 

 

Maymuncuktan Müslümancığa Teoteknik Gelişim

 

Takvimlerin yaprak düşmesi her zaman iyiye alamet değildir. Bazı ilerleyişler zaman şeridi de dairesel olduğu için başadır. Bazen sesler, şekiller tebeddül eder; yüzdeler kesrete inkılâb eder; boşadır.

Tıpkı İslâmiyet ve Türklük için derin bir dondurucu (deep freze) olan Osmanlı gibi. Ritüeller, törenler tastamam; ambians ve konsept harik’ul-âde; ya netâyiç? Netice en koyusundan arabesk bir şarkı; seç, beğen, al!

Ben diyeyim 17.yy, siz deyin Tanzimat (165 yıldır) sadece Türk Milletinin değil İslâm Ümmetinin kalp ve kafa damarlarının önemli bir kısmı uzun zamandır tıkalı. Ama hasta “ben iyiyim, başkaları hasta” nutukları çekmede. Evet, Rusların tespit ettiği ve İngilizlerin onay verdiği “Hasta Adam”lığımız Devr-i Atatürk hariç hâlen devam etmede.

Bir Trabzon türküsünde dendiği üzre “Bu ne şenlik, donanma / Öyle bir zamana geldik / Babana da inanma!” Bu nasıl bir zamandır, bu sahne Kur’anda anlatılan hangi zamanın öyküsüdür? Ve soru: Zaman mı kötüdür yoksa insanlar mı?

Ticarette, komşulukta ve aile yaşantısında ahlâksızlığın ahlâk olarak yaşaması bizi hangi dine has kılar? Haram-helâl ayrımının kalmadığı, sağcı-solcu-ortayolcu-dinci-milliyetçi-lâdinî herkesin toplumsal tefessühte cem olduğu ve banka reklamları gibi dejenerasyonda sınır tanınmayan bir iklimde değil miyiz?

Her şeye rağmen sosyal çekirdeği bozulmayan ve dinini öz olarak doğru anlamayı devam ettiren milletimiz bir; Siyasal İslâm, iki; Ortadoğu Sermayesi’nden sonra bir başkalaşım geçirmeye başlamıştır. Molla Kasım’lık pozları dindarlık ve mütedeyyinlik sayılmaya durmuştur. Arap eşkâli Türk düşüncesini setretmiştir.

Malûm maymuncuğun maymunla bir ilgisi yok ama çok işe yarıyor. Basit ve fakat hünerli bir âlet olarak kilitleri anahtarsız açabiliyor. Aynı öyle Müslümancık da Müslümanlıkla doğrudan ilgili olmasa bile maymuncuk kadar hünerli. Devletin makamlarında, milletin ortak malında ve ortada ne kadar kapalı kapı, anahtarsız kasa varsa hepsini açmaya bir şey bulabiliyor. Buna bazen fetva, ruhsat yada ihale deniyor.

Nakil – şekil Müslümanlığını yaşadığı ve yaşattığı sürece her kendi yaptığını meşrulaştıran, Hz.Musa’ya inen 10 Emir’in tamamına maymuncuk-müslümancık marifetiyle dalış yapabilen tufeyli zihniyet Türkiye’de de, İslâm Dünyası’nda da cirit atıyor. Peygamber kabirlerini yıkan lejyonerler Allah’ın Beytini yıkmaktan bahsediyor. ABD’nin, İngiltere’nin, İsrail’in ve – biz dâhil – bir kısım İslâm ülkelerinin paralı askerleri hem her türlü haltı işliyor hem de arpası fazla kaçmış kişilerce “fetva” adı altındaki herzelerle dinle dalga geçiyor. Henüz bu ipten, elekten kaçmış kişilerin “katli caiz, kanı ve malı helâl” fetvasını veren dinini seven biri de çıkmadı.

Maymuncuğun bir de üzüm bağlarını yiyip bitiren kın kanatlı, parlak siyah renkli böcek çeşidi var. Maksat üzüm yemekse bizim kımıl zararlılarımız kim? Ve bu toprakların bağcısı kim; Batı medeniyeti mi, Doğu uygarlığı mı?

Kimin ne anlayacağından çok kimin ne kadar yanlış anlayacağını ölçeceğimiz yazıda son son Muallim Naci gibi diyeyim: “Ben ne yazdım, sen ne fehmettin, bir garip efsanedir.”

 

 

Ülkenin Güvenlik Güçleri

 

Uzun bir zamandan beri yazmayı düşündüğüm bir konuyu, geçen gün televizyonda seyrettiğim bir kişinin anlattıkları üzerine bugün yazmaya karar verdim.

Polis Akademisi Öğretim Üyesi Prof. Dr. İbrahim CERRAH öyle laflar etti ki, bu konuyu es geçmek mümkün değil.

Bir kere, her şeyden önce, şu Ergenekon, Balyoz falan filan gibi uydurma konulara değinelim de, sonra polis meselelerine girelim.

Hanefi AVCI, göya hükümeti destekleyip, cemaati suçlamaya çalışırken, ne kadar açık verdiğinin farkında değil veya farkında da ne yapsın, mızrak çuvala sığmıyor.

Diyor ki; üç ayrı yerde bulunan silahlar aynı silah numaraları ile kayıtlı, suçlanan kişilerin evlerine yakın yerler aranıyor vs.vs. Yani, askerlerin suçlanmasının komedi olduğunu, planlı olduğunu, kumpas olduğunu söylüyor ve bunu yapanların da, cemaatin adamları olduğunu söylüyor.

Ey Hanefi AVCI, bütün bu komediler oynanırken, hükümetin başı, adamları, ele geçirdikleri olağanüstü basın gücü, arkalarındaki kamuoyu desteği ne yapıyorlardı, onlar da, bu haksızlığa karşı mı idiler, böyle kepazelik olmaz mı diyorlardı? Yoksa, bugün suçladıkları, bu oyunları oynadığını ileri sürdükleri cemaatin adamları ile el ele, kol kola, iç içe ve hatta onlardan daha fazla ordu düşmanlığı mı yapıyorlardı? Madem cemaatin adamları bu işleri tek başlarına yapmış, kendileri bütün devlet gücü ile neden engel olmamışlar?

Hatta, 2-3 seçimi, toplum, askerî vesayeti kaldırma cesareti gösterdiği gerekçesiyle AKP’ye kazandırmadı mı? Seçim alırken, cemaat veya başkaları yoktu ve hatta bizler bu oyunu ortaya koymaya çalışırken, en çok hükümet kanadından itilip kakılıyorduk.

Ey Hanefi AVCI ve bugün öyle düşünenler; bizim buralarda bir laf vardır, tam da bu yaşananlara göre; baban gerekeni yaptıktan sonra, al ananın hayrını gör.

Yani?

Yanisi şu; Türk Silahlı Kuvvetleri’nin moralini boz, gücünü kır, elini kolunu bağla, tüm personeli görev yapamaz hale getir, bu ordunun en değerli insanlarını yıllarca süründür, hayatlarını mahvet, vatan, millet duygularını tamamen törpüle ve bütün bunları iç ve dış

güçlerin desteği ile yap, iş işten geçtikten ve 17-25 Aralık Yolsuzluk Operasyonu olunca da, can derdine düş ve kumpas de.

Hadi ordan derler adama!

Şimdi gelelim, yukarıda sözünü ettiğim polis olaylarına:

17-25 Aralık Yolsuzluk Operasyonu olana kadar, kahraman olan, destan yazan polis, bir anda en ağır suçlamalar altında kaldı. On binlerce polis yerlerinden, yurtlarından oldu. Tüm polis camiası töhmet altında kaldı ve görev yapamaz, eli kolu bağlı, kim ne zaman nereye sürülecek veya görevden alınacak beklentisi içerisinde, koskoca iç güvenlik kadromuz allak bullak ve ne yapacağını bilemez  halde bekliyor.

Yukarıda adı geçen Akademi Hocası, isimler vererek, cemaat  bağlantısı olmayan çok değerli polislerin de aynı akıbete uğradıklarını söylüyor ve soruyor neden ve ben de soruyorum; neden terörle mücadele şubesi bu kadar hedef tahtasına oturuyor?

Hani bu polise, ağır silahlar bile alıp, ordunun dışında yeni bir güç oluşturmak gibi bir gizli plan bile yapılıyordu?

Peki, bugün teröristler memleketin bir kısmında ülkeyi bölmüş ve

adeta devlet kurmuşlar, orada yaşayan veya gitmek durumunda kalan ve terörle alakaları olmayan insanların hayat şartlarını kim garanti altına alacak?

Hatta, ülkenin her yerinde, hayatımızın güvencesini hangi kolluk-güvenlik kadrolarımız, hangi moralle ve görev aşkıyla garanti altına alacak?

Asker mi, polis mi? Hangisi? Hangi moralle ve görev bilinciyle ve neye güvenerek?

Ülkede terör örgütü istediğini yapar hale gelmişken ve ülkenin çevresi ateş çemberine dönmüşken, iç ve dış güvenlik güçlerimizin bu hale gelmesi tesadüf mü? Bir projenin parçası olmasın!

Ben herşeyden önce, ülkemin ve insanımın geleceğine, güvencesine bakarım, gerisine daha sonra sıra gelir.

Cemaatmiş, dış güçlermiş, yapılan yolsuzluklarmış, çalınan paralarmış. Verilmeyen hesaplarmış, uygulanan projelermiş, hepsi tamam da!

Ben sade bir vatandaşım!

Benim güvencem kim?

 

 

İçeride Huzur ve İstikrar, Dışarıda İtibar İçin

 

Seçilme şansı olan iki Cumhurbaşkanı adayı, Tayyip Erdoğan ile Ekmeleddin İhsanoğlu’nun kişisel özellikleri de, yapmak istedikleri Cumhurbaşkanlığı tarzı da farklı.

Türkiye içinde huzur ve istikrar, uluslararası ilişkilerde ise itibarımız için hangi adayın bir şans oluşturacağını anlamak için bazı mukayeseler yapalım.

*****

HANGİ ADAYA SORU SORULABİLİYOR?

Recep Tayyip Erdoğan binlerce güvenlikçi, tarafından koruyor, halkın içinde dolaşmıyor. Fakat çok organize, devlet destekli, Sovyet/Nazi partisi toplantıları kadar disiplinli ve aynı anda yirmiden fazla kanalda canlı yayımlanan miting ve kapalı salon toplantıları yapıyor. Bir ayin havasında geçen toplantılarda sadece “lider” dinleniyor. Bazen hayranları çığlıklar atarken, bazen gözyaşları içinde kalıyor.

Ama hiçbir toplantıda Erdoğan’a soru sorulmuyor, sorulamıyor. Hele eleştiri yapmak kimsenin aklına bile gelmiyor, gelemiyor.

Buna karşılık Ekmeleddin İhsanoğlu halkın içerisinde dolaşıyor. Mütevazı salon toplantıları yapıyor. Katıldığı iftar programlarında sohbet tarzı toplantılar yapıyor. Yüz yüze geldiği vatandaşlarımız aklına gelen her türlü soruyu soruyor. Ekmel Bey bütün soruları geniş bir hoşgörü ile dinliyor ve cevap veriyor. Hatta kendisine sosyal medya üzerinden yapılan esprili eleştirileri de “siyaset asık suratlı olmamalı, bu zekâ ürünü esprili eleştirileri beğeniyorum” diyebiliyor.

*****

DAHA FAZLA YETKİ

AKP yetkilileri, ilk defa halkoyuyla seçilecek olması sebebiyle, seçilecek Cumhurbaşkanının yetkilerini fiili Başkanlık yaratacak şekilde genişletme hakkına sahip olacağını ifade ediyorlar.

Bundan önce parti adayı olarak seçilen Celal Bayar, Süleyman Demirel ve Turgut Özal’ın kullanmadığı yetkileri Tayyip Bey’in kullanmaya çalışacağı kesin. Yani ‘hem cumhurbaşkanı olacağım, hem parti başkanı olacağım, hem de hükümeti yöneteceğim’ diyecek.

Ak Parti toplantılarında verdiği mesajlarla “aranızdan ayrılmayacağım, her şeyi birlikte yapacağız” tarzı cümlelerle, Cumhurbaşkanı seçilirse bir yandan partiyi de, hükümeti de yönetmek istediği mesajlarını vermekte. Mevcut Başbakanlık ve Genel Başkanlık yetkilerini devam ettirmek, yani AKP milletvekillerini, parti içi yönetim kademelerini ve bürokratları belirlemek istemekte.

“Seçilirsem tarafsız olmayacağım” dediğine göre, CHP ve MHP’ye karşı daima AKP tarafında olacak.

Ekmeleddin Bey ise “Türkiye’nin gerçekten bütün Türkiye’yi kucaklayacak, Türkiye’nin dünyadaki itibarını yükseltecek, düşmanların hedefi olmayacak bir ülke haline getirecek, yani içeride huzur, dışarıda itibar sağlayacak bir cumhurbaşkanına ihtiyacı var. Atatürk’ün çok güzel bir sözünü hatırlatmak gerekirse ‘Yurtta Sulh Cihan da Sulhusağlayacak bir cumhurbaşkanına ihtiyacı var” diye konuşmakta.

“Ankara’ya gönderilecek kişinin sigorta attıran değil, devletin tepesindeki sigorta olması gerektiğini” vurgulamakta.

*****

BAŞKANLIK SİSTEMİ Mİ, PARLAMENTER SİSTEM Mİ?

Tayyip Erdoğan ve AKP’nin Meclis’e getirip kabul ettiremediği Başkanlık modeli tam bir diktatörlük sistemi idi.

Erdoğan imkân bulursa bu modeli, bulamazsa fiili Başkanlığı zorlayacak.

Ekmeleddin İhsanoğlu ise parlamenter sistemi şu gerekçelerle savunmakta: “Başkanlık sistemi Amerika’ya has bir modeldir. Farklı federasyonlar bir araya geliyor. Siz lider bir devletsiniz. Tek bir devlet var. Allah bunu iki etmesin. 81 vilayet bu devletin mülki taksimatıdır. Parlamenter sistem Cumhuriyetle birlikte değil, Osmanlı döneminde de vardı. Atatürk Cumhuriyeti kurarken aynı modeli takip ediyor. Arkamızda hem 90 senelik Cumhuriyet tecrübemiz, hem Osmanlı var. ‘Amerikan sistemi’ diyorsunuz. Biz Amerika değiliz. Kafa başka türlü, gövde başka türlü hareket ederse Frankenstein yaratırsınız. Türkiye rejimini değiştirmek değil daha iyi işler hale getirmelidir.”

*****

HANGİ İŞLERİ TAKİP EDECEKLER?

Tayyip Bey de Ekmel Bey de Cumhurbaşkanlığı makamının “yan gelip yatma yeri olmadığı” konusunda hemfikir. Ancak Cumhurbaşkanı olarak takip edeceklerini açıkladıkları alanlar çok farklı.

Tayyip Bey, “Kusura bakmasınlar Cumhurbaşkanı yol da yapar, havaalanı da yapar. Cumhurbaşkanlığı makamı yan gelip yatma makamı değildir” diyor. Yani rant getiren her türlü projeyi yönlendirmek ve “havuz medyası” oluşumunda katkı sağlayan şirketlerle alakasını devam ettirmek hevesi içinde.

Her ne kadar bu sözleriyle kendisinden önce yol, köprü ve havaalanı yapmayan Atatürk’ten, Abdullah Gül’e kadar bütün Cumhurbaşkanlarını “yan gelip yatmakla” suçlamış oluyorsa da, Erdoğan’da kusur aranmaz.

Buna karşılık Ekmel Bey öncelikle “seçilecek cumhurbaşkanının halktan aldığı gücünü kendi siyasi gündemi için değil, bütün milletin refahı, huzuru için kullanması gerektiğini” dile getiriyor.

Huzur ve refah, hukukun üstünlüğü, hizmetkâr devlet, modernleşme, gelir dağılımında adalet gibi alanlarda takipçi olacağını aşağıdaki cümlelerle vurgulamakta.

“Türkiye’nin sıkıntılara tahammülü yok. İçerideki sıkıntılar, gerilim, endişe, zıtlaşma milleti germiştir. Milletin huzura ihtiyacı vardır. Türkiye’nin tekrar Ortadoğu’nun, Avrupa’nın, Balkanların, İslam dünyasının ve bütün dünyanın modern ülkesi haline gelmesi lazım.”

“Türkiye’nin hukukun üstünlüğünü yeniden oturtması lazım. İnsanların hukuk karşısında eşit olmasının temel bir insan hakkı olduğunu devletin, herkesin kavraması lazım. Devlet insanları korkutmak için değil onları korumak için vardır.”

Türkiye ekonomik bakımdan eskiden 18’nci ülkeydi şimdi 19’ncu oldu. Kişi başına milli gelir 3 bin dolardan 10 bin dolara çıktı. Evet. Ama 2009’dan beri 10 bin dolar. Bu 10 bin dolar milli gelir, toplumun değişik kesimleri arasında nasıl dağıtılıyor? Gelirin dağılımında bir adalet var mıdır? Yoksa yine şişko kedilerin midelerine mi gidiyor?”

*****

KİM MİLLETİN, KİM DEVLETİN ADAYI?

Tayyip Erdoğan 12 yıldır ülkeyi yöneten bir Başbakan. Demokrasi tecrübemiz içinde devletin bütün kurumlarına ve bunun yanında medya ve sermayeye bu kadar hâkim olan bir Başbakan olmadı. Tam anlamıyla o bir muktedir. Çankaya, asker, YÖK, bürokrasi, polis, yargı her şeyin emrinde olduğu tek kişi O.

Cumhurbaşkanlığı seçimine aday olduğu zaman “etik olarak Başbakanlıktan istifa etmesi gerektiğini” söyleyenlere hiç aldırış etmedi. Devletin, belediyelerin, palazlandırdığı sermayenin, medyanın gücünü ve imkânlarını sonuna kadar kullanmakta. Bugün “devlet kim?” diye sorulsa herkes tek bir kişiyi gösterecektir.

İşte bu imkânların sahibi Erdoğan “ben devletin değil, milletin adayıyım” diyebiliyor.

Buna karşılık devletin TV kanalı TRT’de Tayyip Bey’e ayrılan sürenin onda biri kadar yer alamayan Ekmel Bey’e ise “devletin adayı(!)” diyor.

Karar sizin…

 

 

Öyle Bir Vatan ki

 

Öyle bir vatan bırakmış ki ecdat bize
Üstelik cümle düşmanı getirerek dize

 

Asude bir bahar mevsimi bırakmış torunlarına

Defterimizi düreceklere vermiyelim fırsat ve ara

 

Göklerin yaraşanı al bayrak dalgalansın aman dikkat

Güzel yurdum yabancı boyunduruğunda kalmasın sakat

 

Haçlı ruhu ölmedi dipdiri hâlen ayakta

Masum insanları Türk’e karşı kışkırtmakta

 

Gezdikçe Türkiye’yi enine boyuna

Vakıf oluruz Batı’nın gizli oyununa

 

Her köşesi Cennet’ten indirilmiş bir hediye sanki

Yeşiline, mavisine ve bayrağına doymak kabil mi?

 

Güney’i Kuzey’i Doğu’su Batı’sı ayrı bir âlem

Mest oluyor cuşa geliyor insan her dem

 

Torosların  zirveleri uzaya saplanmış birer ok

Böyle ülkenin düşmanları olmaz mı hem de çok

 

Yeşilin tonları mavinin göz alan derinliği

Gönül âleminde nefes aldıran serinliği

 

Nasıl bir ülkede yaşadığımızın oluyor delili

Tabiat tüm haşmetiyle önümüzde serili

 

Sanki Tanrı indirmişvatanı; Cennet’ten yere

İftihar ediyoruz göğsümüzü gere gere

 

Bilelim vatanın kıymetini sakın gitmesin ucuza

Can verir,kan döker; fakat bırakmayız yurdu kuduza

 

Bakıp da şanlı ecdadın şimdilik suskun evlâdına

Kimse umutlanmasın leke sürdürmeyecek adına

 

Nice küffâr tufanına karşı koymuş bu milleti

Gark edemez Türk’ü düşmanın her türlü illeti

 

3638

Fakat bizler de lâyık olmaya bakalım şanlı ecdada

“İstiklâl Marşı”nı yeniden yazmak gelmesin aman yâda

 

Fakat ne yapsalar inanın nafile üstüne nafile

Bırak dirileri şehitler koşar imdada kafile kafile

 

 

 

 

Habersizler Kolonisi

“Kırık Kalemden Damlalar”

Aziz dostum; Sana bir insan olarak tam bağımsız ve özgür olduğunu söyleseler de buna sakın inanma.                                                                                                                                                                          
Bu laflar senin ruhunu okşa da temelde yaradılışına terstir. Zira kâinatın Sahibi seni hapsettiği/sana bahşettiği dünya denen bu gezegende ana rahmine düştüğün andan kırk gün sonra mutlak özgürlüğünü kaybetmektesin.                                                                                                                     
Düşün ki deniz kenarında vücudunun her santimetre karesine yetmiş altı kilogram basınç yani yük taşıyan bir kimsenin özürlükten bahsetmesi ne derece doğrudur.                                  
Doğduğunda seni sarmalayacak ebeye, kucaklayıp, emziren anaya daha ilk andan itibaren muhtaçsın. Hiç muhtaç olanın bağımsız olması mümkün müdür.                                          
Bağımsız olmanın tek kuralı bir başkasına muhtaç olmamaktır. Senin, “SEN” olman ruhunun yaratılmış olmasıyla başladığından, bu nedenle işin başında muhtaç bir kimse olduğun ortaya çıkmaktadır.                                                                                                                                                           
Kulağa tınısı hoş gelen, insanın duygularını okşayan sloganlar görünüşte gerçekmiş gibi algılansa da sadece yanıltıcı algıda kalmaktadır. İnsanın doğuştan özgür olması da böyle bir şeydir.
Mutlak manada özgür olduğunu düşünen insan, cennetten kovulan kibirli şeytanın akıbetine uğrar ki neticede cari hesabı zararla dolar.                                                                                                  
İnsan, sosyal yapı içinde kabul edildiği oranda özgürdür. Bu özgürlük mutlak özgürlük değildir. Demagojik anlayış olan (laf ebeliği) mutlak özgürlük Batı kaynaklı düşünce tarzının nakıs yansımasıdır. Aslında kul olan insanı anlatmaktan oldukça uzaktır.           
Batı düşünce tarzında, “felsefesi”nde insan, ya topluma kurban edilmiş, yada toplum insana. Bu nedenle insanın en değerli varlığı olan “akıl” konusunda yanlış temeller atılmıştır.  Batı toplumunu şekillendirenlerden Descartes aklı gayeler üzerinde düşünmeyi dışlarken, Auguste Comte pozitivizm düşüncesiyle olgular ve kanunlar boyutunu ele almış, Spiritüalizmciler ise daha ileri giderek hayaller bileşkesi olarak aklı görmüşlerdir.          
Oysa; Yaratılmış diğer canlılardan insanın belirgin farkı, kendisine verilen zekânın yanında aklının da var olmasıdır. Zekâ kavrama, akıl ise muhakeme kabiliyetidir.
Muhakeme düzenli sebep, sonuç ilişkisi kurabilmektir. Buna istidlal yapabilme melekesi denir.   Yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim birçok ayetinde muhakeme yapmamızı emretmekte ve bizi uyarmaktadır. Aklı kullanmayı bu kadar açık ifade eden, başka bir din dünyada yoktur.
İslâm dinindeki “İnsan” anlayışı, ferdi (Kulu) bütün yönleriyle kuşatmıştır. Kul kavramını iyi anlamak gerekir, kul olmak köle olmak değildir.                                              
Allah’a Kul olmak insanoğluna bahşedilmiş en büyük lütuftur. (Kısmet olursa bu kavramı ileride da ele alacağım.)        
Burada  insan  oğlu yalnız başına bırakılmamıştır. İslamiyet insanın mutlu olabilmesinin bütün temel şartlarını ortaya koymuştur. Bu nedenle onu ölçüler içinde görmek istemektedir. Buna ahkâmı takvim denmektedir. Batının tespitleri arasındaki  “altın oran”  ölçüsünü de bu şekilde anlamak ve anlaması lazımdır.     
Özgür insan kavramı (mutlak manada) çok iddialı ve gerçekle bağdaşmayan bir kavramdır. Her gün kırda bayırda insanın karşılaşıp da görmediğimiz veya görmezden geldiğimiz bir tek karınca kadar bile hüküm ve sorumluluk sahibi değiliz. Bir karıncanın gücü onlarca insanınkinden fazla olduğunu düşünmek insanı doğru terazide tartmak için yeterlidir.                                                                               
Bir tek karınca kadar gücü olmayan, sosyal sorumluluk kaçma eğiliminde olan günümüz insanının benliğinden uzaklaşıp, kendisini fildişi kuleye gönüllü hapsettiğinin farkına varması gerekir.

C:Documents and SettingsmicrosotDesktopKARINCA.jpg

Bir rezidansın(dükkanlı apartman) kırkıncı katındaki terasta bir kuş sütü eksik misali sofrada Ramazan orucunun  iftarını açan inansın,kırk kat yerin altındaki kömür madeninde soğan,domates ile iftarını açan insanı o an aç haliyle  düşünmesi ne derecede mümkündür bileyiz.                              
Kırkıncı katta iftar açanın sekiz- on yaşındaki çocuğunun elinde oyun oynadığı akıllı cep telefonun parasıyla iki işçinin bir aylık ücretine denk geldiğini kaçımız aklımıza getirmekteyiz.                
Oysa bir karınca kendi kolonisinden her an haberdar olup, bunu hiç aksatmamaktadır. (Neml Suresi, 18)    
Yargılar çağdaştır. Biz yarını yargılayamayız. Biz bu günün insan topluluğuna habersizler kolonisi dersek ifrata kaçmış olur muyuz.?                                                           
Takdir düşünceye kalmıştır. Saygılarımla.

 

 

Mezarlık Ziyaretleri

Mezarlık Ziyaretleri

11 Ayın Sultanı Ramazan ayında sizlerle bu köşede hemen hemen her gün farklı bir konuyu paylaşmak istiyorum. Klişelerin dışına çıkarak farklı türden konularda da okuyucularımla bu köşeden sohbet etmek güzel bir duygu.

Sağlığımızın kıymetini bilmek için hastaneleri, hayatın kıymetini anlamak için de mezarlıkları ziyaret etmek gerekiyor. Zaman zaman hastane ve mezarlıkları ziyaret etmeliyiz. Hastanede acı çeken insanları ve sıkıntı içinde kıvrananları gördükçe ne kadar şükretsek az. Sağlığımızı hiçe sayarak sağlığımızın kıymetini bilmeden yaşıyoruz. Gerçekten sağlığın kıymetini anlamak için hastane ziyareti şart.

Mezarlık ziyaretlerini de bayramdan bayrama büyüklerimizin mezarlarında Fatiha okuyarak gerçekleştirme yerine fırsat buldukça gidip mezar taşlarına bakmalı, o mezar taşlarından ders ve ibret almalıyız.

RAGIP DEMİRKOL’UN MEZARI BAŞINDA

Ragıp Demirkol Gebze’nin yetiştirdiği önemli gazetecilerden birisi. Hayatının baharında elim bir kaza sonucu 14 yıl önce ebedi aleme göçtü. Dün mezarı başında ki anma toplantısına katıldım. Merhum Demirkol ile birlikte aynı mesleği paylaştığımız dönemler gözümün önüne geldi. İlk kez yurt dışına Ragıp Demirkol ile 1992 yılı Haziran ayında çıkmıştık. Bu gezide birbirimizi yakından tanımış ve çok iyi bir dostluğun temelini atmıştık. Mezarı başından ki konuşmamamda da ifade ettiğim gibi farklı siyasi düşünce ve ayrı dünyaların insanı olmamıza rağmen mesleki ve insani ilişkilerimiz hep olumlu olarak devam etti.

Gebze’nin tanınmış İmam Hatiplerinden Alim Arslan tarafından okunan Kuran’ı Kerim’in ardından katılımcılar Ragıp Demirkol ile olan anı ve izlenimlerini paylaştı. Ragıp Demirkol’un eşi Saadet Demirkol burada yaptığı konuşmada geride kalan 14 yıllık süreçte Ragıp Demirkol’a olan özlemlerinin giderek arttığını belirtip eşinin bunca yıl arasından bu şekilde anılmasının ve unutulmamasının gerek kendisi, gerekse çocukları için büyük anlamı olduğunu söyledi ve tüm katılımcılara teşekkür etti.

TARİHİ MEZAR TAŞLARI

Daha önce de birkaç kez kaleme aldım. Gebze’nin tarihi mezarlığı bugün Gebze meydanı ve Çamlık park haline getirildi. Burada ki mezar taşları yıkılıp yok oldu. Kurtarabildiğimiz çok az bir kısmını mezarlıkta sergileniyor. Belediye mezar taşlarını okutarak Gebze tarihine önemli bir hizmet yaptı. Bu mezar taşları şu anda Gebze Yeni mezarlığında sergileniyor. Sizlerde dilediğiniz zaman gidip görebilirsiniz. Ancak buradan naçizane bir uyarıda bulunmak istiyorum. Az önce de belirttiğim gibi Çamlık park eskiden mezarlıktı. Şimdi ise insanların oturduğu, serinleyip nefes aldığı bir park haline geldi. Acaba insanlarımız mezarların üzerinde oturduğunu biliyor mu?

Bu vesileyle değerli dostum merhum Ragıp Demirkol’a tekrar Allah’tan rahmet diliyorum. Kendisi gerçekten çok değerli bir dosttu.

 

 

 

 

İzmit Kafilesinin İnegöl ve Bursa Gezisi

Gezmeyi seven ve zaman zaman Memleketimizin muhtelif yerlerinde bulunan tarihi ve turistik yerlerine seyahat tertip eden İzmitli bir grup arkadaş bu defa Ramazan Ayı öncesinde günübirlik İnegöl ve Bursa gezisi tertip etmişler. Bu gezi 21 Haziran 2014 Cumartesi günü yapılacaktı.

Önceden geziye iştirak edeceklere duyurulduğu üzere seyahat saat 8.30 sıralarına Perşembe Pazarından hareket etmek suretiyle başladı. Evvelce yapılan bu nevi gezilerde olduğu gibi yine bütün arkadaşların hareket saatine riayet ettikleri memnuniyetle görüldü. Bu geziye,

-Ziraat Müh. Hasan Uzunhasanoğlu ve eşi Emine Uzunhasanoğlu

-Mali Müşavir Ahsen Okyar ve eşi Nursel Okyar ile kızları Zeynep Gökçen Okyar

-Derince Milli Eğitim Müdürü Remzi Turan ve eşi Emine Turan

-İSKİ Eski Yönetim Kurulu Üyesi Musa Ordu ve eşi Reyhan Ordu

-Kimya Müh. Yücel Uzman ve eşi Zehra Uzman

-Makine Müh. Çetin Mut ve eşi Elvan Mut

-Yalova Üniversitesi Öğretim Üyesi Yunus Özen

-Petrolcü Orhan Çakar

-İnşaat Müh. Coşkun Karakadılar iştirak etmişlerdi r.

Seyahat başladıktan sonra kafile başkanının Ziraat Müh. Hasan Uzunhasanoğlu olduğu bildirildi.  Halbuki evvelce yapılan seyahatlerde kafile başkanı oylama ile tespit edilirdi. Her nedense bu defa öyle olmadı.  Bununda mutlaka bir hikmeti sebebi vardır herhalde. Hasan Beye ilk fırsatta bunu soracağım.

Gezinin ilk durağı olarak İnegöl tespit edilmişti. Yapılan programa göre İnegöl ziyareti tahminen sadece bir saat kadar olacaktı.  Zira, İnegöl Aydınlar Ocağı Başkanı Hasan Ateşoğlu bir müddet önce oğlunu evlendirmiş fakat yapmış olduğu düğün davetine icabet edilememişti.Bu kısa seyahatin yegane sebebi de Hasan Ateşoğlu’na hayırlı olsun deyip, bir çay içtikten sona oradan esas ziyaret yeri olan Bursa’ya gitmekti.. Fakat evdeki hesap çarşıya uymadı. Şöyle ki,

Saat 11.oo sıralarında İnegöl’e vardığımızda İnegöl’ün girişinde Hasan Ateşoğlu ve eşi Emine Ateşoğlu ekimizi karşıladı. Yapılan hoşbeşten sonra ziyaretimizin sebebi kısaca izah edildi. Fakat Hasan Beyde kedisine göre bir program hazırlamış. Haliyle ev sahibinin programına uymak mecburiyeti hasıl oldu. Köfteci Eşref Tesislerinde yer ayırtmışlar. Burada ikram edilen Meşhur İnegöl köftesini yerinde yemek imkanı oldu. Yemekten sonra Hasan Ateşoğlu ve eşine Oğullarını evlendirmeleri sebebiyle tebrik edilerek, hayırlı olsun temennisinde bulunuldu. Yemeğin arkasından çaylarımızı da içtikten sonra saat 13.oo doğru Bursa’ya müteveccihen hareket edildi.

Bursa’ya vardığımızda Ulu Camiinin avlusunda Bursa Büyükşehir Belediye Başkanlığı Meclis Üyesi İhsan Bilgili ve eşi Zülfiye Bilgili, eğitimci Cafer Genç ve Dr. Kemal Yılmaz ile buluştuk. Bizim oraya vardığımızda, cemaat öğle namazını kılmış camiden yeni çıkıyordu. Bizim ekipteki arkadaşlarda bu arada abdestlerini aldı. Cami boşaldıktan sonra bizde öğle namazlarını eda ettik.

Ziyaret edip namaz kıldığımız Ulu Camii hakkında kısaca tarihi bir bilgi vermek icap ederse, camii 1399 tarihinde Yıldırım Bayezit yaptırmış. İki minaresi ve ortadaki kubbenin altında 18 köşeli bir şadırvan bulunmaktadır. İçindeki şadırvan ve duvarlarında yer alan büyük ebatlardaki yazılar Ulu Camiinin kendine mahsus özellikleridir. Günümüzde Ulu Camide 21 hattat tarafından yapılmış 45 levha ve 83 duvar yazısı bulunmaktadır Mevlit yazarı Süleyman Çelebi ömrünün sonuna kadar Ulu Camiinde imamlık yapmıştır

Buradaki ziyaretimizi tamamladıktan sonra Ulu Camii ile Orhan Camii arasında bulunan ve 1491 yılında 2. Bayezit tarafından yaptırılan Koza Hanı ve Balı bey Hanını gezdik. Arkasından Tophane Parkında bulunan Osmanlı Devleti’nin Kurucusu 1. Osmanlı Padişahı Osman Gazi ile oğlu 2. Osmanlı Padişahı olan Orhan Gazinin türbelerini ve hemen türbelerin yakınında bulunan İstiklal Savaşı Şehitliğini  ziyaret ederek ruhlarına birer Fatiha okuduk.

Buradan ayrıldıktan sonra caddeden yürüyerek, Bursa’nın Eyüp Sultanı olarak ifade edilen Emir Sultan’a geldik. Emir Sultan Camii Yıldırım Bayezit’in Kızı Hundi Fatma Hatun Tarafından kocası Emir Sultan adına Çelebi Sultan Mehmet’in padişahlığı döneminde yaptırılmıştır. Emir Sultan Camii Bursa’nın En önemli mimari yapılarından biridir. Camii 1795 yılında tamamen yıkılmıştır.1804 yılında 3. Selim tarafından cami ayni plan üzerine yeniden yaptırılmıştır. Ancak 1855 depreminde hasar gören cami daha sonra tamir edilerek harap olmaktan kurtarılmıştır..

Emir Sultan Camii ziyaretinin arkasından hemen yakınında bulunan Yeşil Camii’ne geçtik. Yeşil Camii’nin yapımına Çelebi Mehmet Sultan döneminde başlanmış olup, 1424 yılında 2. Murat Zamanında tamamlanmıştır. Cami, Medrese, İmaret, hamam ve türbeden müteşekkildi. Külliyenin Sultaniye medresesi günümüzde Türk İslam Eserleri Müzesi olarak kullanılmaktadır. Yeşil Camii de halen müezzinlik yapan Recep Uyar uzun yıllar İzmit’te görev yapmış. Bu bakımdan bizim İzmit’ten geldiğimizi öğrenince bizimle bir hayli ilgilendi. Ayrılırken de İzmit’te bulunan dostlarına kucak dolusu selam gönderdi. Bizde buradan üzerimizde bulunan selamı,dost ve arkadaşlarına tebliğ etmiş olalım. Ziyaret ettiğimiz her iki camii de camii ziyareti adabına uygun olarak Tahiyetül Mescid  Namazı kıldık.

Bu arada şu hususu da memnuniyetle ifade edeyim ki, ziyaret ettiğimiz mekanların hepsinde büyük kalabalıklar ile karşılaştık. Bunların çoğu günü birlik Memleketin dört bir tarafından gelmiş ziyaretçilerdi. Bu durum ise, iç turizmin  bir hayli canlı olduğunu göstermektedir.

Bursa da kısa bir zaman içerisinde gezebildiğimiz kadar tarihi yerleri ziyaret ettikten sonra, saat 16.oo ya doğru İhsan Bilgili ve arkadaşlarının İzmit Kafilesine Yemek ikramında bulacağı yere geçildi. Yemek verilen mekan tarihi bir bina idi. Bu bina Sultan 2. Mahmut’un Veziri Koca Mehmet Nizamettin Paşa tarafından 15. Yüz Yılın ikinci yarısında yaptırılan Kayhan Tesisleri idi. Bu tarihi bina bugün Bursa Büyük Şehir Belediye Başkanlığı tarafından sosyal tesis olarak kullanılmaktadır. Yemekte Bursa’nın meşhur İskender kebabı ile tatlı muhtelif meşrubat ve çay ikram edildi. Yemekten sonra Ahsen Okyar ve Hasan Uzunhasanoğlu tarafından İhsan Bilgili’ye plaket takdim edildi.

Yemekten sonra tarihi binanın hemen yanında bulunan Kayhan Camiinde İkindi Namazını eda ettikten sonra İzmit’e dönmek üzere hareket ettik..Bu arada umumi arzu üzerine Bursa çıkışına bulunan Özdilek Alışveriş Merkezinde bir saat kadar mola verilmesine karar verildi. Burada bazı arkadaşlar alışveriş yaparken bazıları da çay içip sohbet etti. Arkadaşların hepsi toplandıktan arabaya binerek İzmit’e doğru yola çıktık ve saat 20.oo sıraların da İzmit’e döndük.

Böylece İzmit Kafilesinin günübirlik İnegöl ve Bursa’ya yapmış olduğu gezi sona ermiş oldu. Geziye katılanların bu seyahatten memnun kaldıklarını tahmin ediyorum. Bu vesile ile geziyi tertip eden Hasan Uzunhasanoğlu’na, İnegöl’de bizi ağırlayan Hasan Ateşoğlu ve eşi Emine Ateşoğlu ile Bursa’da gün boyu bizim yanımızdan bir an olsun ayrılmayan ve bizi en iyi şekilde ağırlayan İhsan Bilgili ve eşi Zülfiye Bilgili, Cafer Genç ve Dr. Kemal Yılmaz’a ve dahi bizi Bursa’ya  sağ salim getirip götüren kaptanımız Coşkun Karakadılar’a  ayrı ayrı teşekkürü bir borç bilirim.

 

 

Ben Neler Gördüm

 

BÜYÜK TEHLİKEDİR PEŞİN HÜKÜMLER

SANA KANANI VAR,  BEN NELER GÖRDÜM

KARAR VEREMEZLER YETKİN HAKİMLER

YANAR DÖNERİ VAR, BEN NELER GÖRDÜM

 

DİNDARIM DİYEREK HARAM YİYENİ

ADAMIM SANARAK ÇUHA GİYENİ

MENFAATTEN YANA KABUL DİYENİ

FERİ SÖNENİ VAR, BEN NELER GÖRDÜM

 

HAKLIYIM DİYEREK YETİM EZENİ

GARİBE BAKARAK ÜSTTEN SÜZENİ

BİR GÜZEL GÖRÜNCE AKLI TEZENİ

KÖZDE YANANI VAR, BEN NELER GÖRDÜM

 

İKİ LAF EDİNCE ALİM BİLENİ

ENDAMLI GÜLÜŞE GÖZÜN SİLENİ

GÖRMEZLER SANIRSIN DOLDUR KİLENİ

ERDİM SANANI VAR, BEN NELER GÖRDÜM

 

AKLA KARA GİRER NASIL İÇ İÇE

MURAT EDİLİR Mİ OYSA BİR HİÇE

GÜZEL İNSAN DA VAR BİLELİM NİCE

HAYRA DÖNENİ VAR,  BEN NELER GÖRDÜM